3 Eylül 2019 Salı

Parasite (2019)


Yönetmen: Joon-ho Bong
Oyuncular: Song Kang-ho, Choi Wooshik, Lee Sun-kyun, Jo Yeo-jung, Park So-dam, Lee Jung-eun, Jang Hye-jin, Park Myung-hoon-I, Jung Ji-so, Jung Hyun-joon
Senaryo: Joon-ho Bong, Han Jin-won
Müzik: Jung Jae-il

Memories Of Murder (2003), The Host (2006), Mother (2009) gibi harikulade üç filmin sahibi, Güney Kore sinemasının en iyi üç yönetmeninden birisi olan Joon-ho Bong, bu filmlerin ardından çizgi roman uyarlaması Snowpiercer (2013) ve Okja (2017) ile sinemasına Amerikan eli değdirerek özgün yapısından uzaklaşmış, Hollywood normlarına yönelmişti. Her ne kadar Snowpiercer saf bir Joon-ho Bong filmi gibi durmasa da başarılı tasarımı ve sınıfsal yapılanmaya farklı açılardan bakabilen fantastik vizyonuyla iyi bir yapımdı. Ancak vasat Disney yapımlarından hallice Okja ile çoğu hayranını hayal kırıklığına uğrattığı da bir gerçek. Genelde uzun metrajlarını üç yıl arayla çeken Bong, bu kez Okja'dan iki yıl sonra Parasite ile Güney Kore orijinine dönüş yapıyor. Senaryosunu Han Won Jin ile birlikte kaleme aldığı Parasite'ta Bong, ekonomik ve sınıfsal dengesizliklere karşı eleştirel bakışla şekillendirdiği, kaliteli kara mizahla süslediği, tahmin edilemez dramatik kırılmalarla yücelttiği tarzına dönüşünü kutluyor adeta.

Salaş bir mahalledeki binanın zemin katında yaşayan dört kişilik işsiz Kim ailesinin bazı rastlantılar sonucu varlıklı Park ailesinin ihtiyaçları doğrultusunda birer birer o varlıklı hayata sızmalarını konu alan Parasite, bu konu vesileyle önüne çıkan sınıfsal farklılıkları, hayat standartları arasındaki uçurumları, yaşam kalitesi eşitsizlikleri birbirine çarpıştırarak eleştirme fırsatlarını kullanmaya başlıyor. Kim ailesinin delikanlısı Ki-woo'nun bir arkadaşı sayesinde Park ailesinin liseli kızları Da-hye'ye İngilizce dersi verme fırsatı yakalamasıyla başlayan süreç, aşama aşama öğretmen, sanat terapisti, şoför, hizmetçi kadrolarının zekice komplolar neticesinde Kim ailesince ele geçirilmesine kadar uzanıyor. Amaçları uğruna her yolu mübah sayan Kimler, kendi kendilerini istihdam etmek suretiyle hayalini kurdukları konforlu yaşam tarzına bir yerlerden dahil olmayı başarıyorlar. Her şey onlar için yolunda giderken hiç hesaba katmadıkları, haliyle bizim de asla katamayacağımız müthiş bir kırılma noktasıyla kendilerine açtıkları güvenli alanlar bir anda tehlikeye giriyor.

Filmin sürprizlerini filme saklayıp biçim ve anafikirler üzerine yoğunlaşırsak önceki Bong filmlerinden izleri yine yoğun biçimde görebiliriz. Nasıl ki Memories Of Murder sadece bir seri katil filmi, The Host sadece bir canavar aksiyonu, Mother ise sadece bir suç yapımı değilse, Parasite da sadece yoksul bir ailenin başka bir zengin aile yaşantısına sızma hikayesinden ibaret değil. Filme adını veren "parazit" olma hali, başkalarının sahip olduğu bedene girip oradan beslenmeyi, onların kurduğu düzene tutunup sömürmeyi sembolize etse de, Bong'un bu parazitlik olgusunu yalın halde bırakmaya niyeti olmadığını biliyoruz. O parazitlere musallat olan başka unsurları da oyuna dahil ederek bu fikrin sağlamasını yapmaya çalışması, özeleştiriye, empatiye, zaten sahip olunmayanların kaybedilme tehlikesiyle karşı karşıya kalınmasına zemin hazırlayan Bong, böylece Kim ailesinin yalan ve hilelerden kurduğu sistemin bir anda çökmesini, kendi özüne dönmesini sağlıyor. Başka metaforlar için yer açmayı da ihmal etmiyor.


Pizza kutusu katlamak gibi günü kurtaran işlerle karınlarını doyurmaya çalışacak kadar sefil durumdaki Kim ailesinin, buna rağmen wifi şifresini değiştiren komşularını dert edinmesi, artık içinde bulundukları şartları kanıksadıklarını, bu şartlara hayıflanmak yerine sinekten yağ çıkaracak derecede fırsatçı çözümler için pusuda beklediklerini gösteriyor. Bekledikleri fırsatı bir ucundan yakalayınca da birer parazit gibi dört koldan yapışıyorlar. Yakalanma tehlikesi yaşadıkları şahane bölümde hamam böcekleri gibi geniş bir sehpanın altına saklanıyorlar. Baba Ki-taek bir salyangoz gibi yerde sürünmek zorunda kalıyor. En önemlisi de koku mefhumu üzerinden bu sefaletin vurgusunun yapılması. Park ailesinin küçük oğlu Da-song, evlerindeki tüm Kim fertlerinin aynı koktuğunu fark ediyor. Bay Park, şoförü Ki-taek'in turp gibi koktuğunu söylüyor vs. Tüm bu aşağılayıcı metaforları sevimli ama bir o kadar da düzenbaz Kim ailesine yükleyen Bong, iki aile arasındaki, başka bir deyişle zengin ile yoksul arasındaki ayrımı genel bakış çerçevesinde keskinleştirerek hikayesini koyultuyor.

Zengin ve yoksula ait alanların ayrıştırılması yanında, çekirdek ailelerin kendilerine ait alanlarının dışına çıktıklarında, birbirleriyle iletişime geçtiklerinde ya da o alanları bir şekilde ihlal ettiklerinde karşılaşmaları muhtemel sorunları az çok tahmin edebiliyoruz. Ama Bong'un çok önemli bir kırılma noktası yaratan buluşuyla tüm bu sorunlara seviye atlatması, kolay kolay bir yönetmen/senaristin alabileceği bir risk değil. Fakat bu riskler alınmazsa, telefondaki "gönder" tuşunun dolu bir silahın tetiğine benzemesi (gerçi filmde Kuzey Kore füzelerine benzetiliyor), güç dengelerinin saniyeler içinde el değiştirmesiyle yaşanacak kişilik dönüşümleri, kendi başına bir film potansiyeli taşıyan bir sırrın dakikalar içinde dallanıp budaklanması nasıl mümkün olabilir? Fakir ama mutlu Kim ailesinin, zengin ama mutlu olmayışının betimlenişi, önce tuhafça güldüren, birkaç dakika sonra koyu bir dramla hüzünlendiren Joon-ho Bong anlatımının vuruculuğu nasıl gediğine oturabilir?

Yağmur sonrası zemin kattaki evlerini su basan Kim ailesinin bu enfes bölümde yaşadıkları sonrasında baba Ki-taek'in plan yapmak üzerine oğluna söyledikleri, hep duyduğumuz beylik öğütleri, hatta bazı kişisel gelişim söylemlerini tersten okuyan bir hayat tecrübesinin yükselişi adeta. Park ailesine sızmak için her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlayan Kimler, o kadar plan arasına başka planların sızmış olabileceğini hesaba katamazlar haliyle. Hayat planlanmamalı belki de. Planlandığı zaman aksi durumlar çoğu kez yıkımla sonuçlanıyor. Hayatın o kadar çok evresi var ki, hangisini planlayıp hangisini planlamamamız gerektiğine dair bir kullanma kılavuzumuz yok. Bu yüzden başkalarının hayatından ziyade, kendi hayatımıza parazit gibi yapışmamız gerekiyor. Bir an Yeşilçam melodramları gibi bitecek diye korkutan final, bu plan teorisi dahilinde kendi ters köşesiyle kendi arkasını topluyor. Joon-ho Bong'un vazgeçilmezi olan şahane Song Kang-ho başta olmak üzere kadronun iyili kötülü performansları bu güzel ve anlamlı hikayeyle uyum içinde seyrediyor. Bong, unutulmaz filmlerden oluşan kariyerine Parasite ile yine yenilikçi bir halka ekliyor.

31 Ağustos 2019 Cumartesi

John Wick: Chapter 3 - Parabellum (2019)


Yönetmen: Chad Stahelski
Oyuncular: Keanu Reeves, Ian McShane, Laurence Fishburne, Halle Berry, Lance Reddick, Asia Kate Dillon, Mark Dacascos, Anjelica Huston, Saïd Taghmaoui, Jerome Flynn, Yayan Ruhian, Cecep Arif Rahman, Sergio Delavicci
Senaryo: Derek Kolstad, Shay Hatten, Chris Collins, Marc Abrams
Müzik: Tyler Bates, Joel J. Richard

2017'deki Chapter 2, John Wick'in Continental Hotel'de İtalyan mafya ailelerinden birinin veliahtı, aynı zamanda Yüksek Şura üyesi olan Santino D'Antonio'yu öldürmesiyle sonuçlanmış, bu büyük kural ihlali neticesinde John Wick'in kalemi kırılmıştı. Buna göre üyeliği iptal edilecek, tüm hizmetlerden men edilecek ve diğer üyelerle iletişimi kesilecekti. Başına ise 14 milyon dolar ödül konmuştu. John Wick ile eskiden gelen bir dostluğu olan otel yöneticisi Winston ona 1 saatlik kaçış süresi verince kendisi için güvenli New York'tan kaçıp sistemden çıkmak için bir "geçit" aramaya başlayan kahramanımız, saat dolunca peşine düşen ödül avcılarından kurtulup gizemli bir sanat okulunun yöneticisinin yardımıyla Kazablanka'ya kaçmayı planlıyor. Bütün bunlar, hala gizemi çözülmemiş John Wick evreninin tuhaf prosedürleri olarak karşımıza çıkıyor. John'un bu çıkmazdan kurtulmak için ödemesi gereken bedellere uzanan yolculuğu yeni karakterlere ve tabii ki bol aksiyona zemin hazırlıyor. Fütüristik mekanlar, karakterler ve organizasyonlarla dolu bu evren çözüldükçe daha da dallanıp budaklanıyor.

Yönetmenliğe bu seri ile adım atan profesyonel dublör Chad Stahelski yine John Wick 3: Parabellum'um koltuğunda. Tasarlanması üstün zeka gerektirmeyen bu karakteri ve yaşadığı geniş suç dünyasını yaratan, ilk iki filmi de tek başına yazan Derek Kolstad ise bu defa üç senaristten yardım almış. Evren genişledikçe idare edilecek kalemlerin çoğalmasıyla filme mizah veya dram takviyelerinin yapılması kolektif bir çalışma gerektirebiliyor. John ile çalkantılı bir geçmişi olduğunu anladığımız Sofia, John'un yardım ve yataklık edenleri cezalandırması için üst makamlardan gönderilen Yargıç, onun tuttuğu acımasız shinobi (Uzakdoğulu paralı suikastçiler) ordusu, Fas çöllerinde konuşlanmış Yüksek Şura yetkilisi "Elder" gibi farklı karakterleri evrene monte eden, farklı kulvarlar açıp hepsini aksiyonla donatan Stahelski - Kolstad ikilisi, uzun aksiyon sekaslarıyla tür meraklılarını yarı yolda bırakmayacak tüm önlemleri alıyorlar. Tabii bu aksiyon anları uzadıkça çoğu öldürme şekillerinin birbirine benzediğini, haliyle kamera hareketlerinin ve dublörlük ihtiyaçlarının bir süre sonra belli kalıplar dışına çıkamadığının farkına varabiliyoruz. Yine de atlar, motosikletler, kesici ve vurucu silahlarla (hatta bir kitapla bile) türlü aksiyon fikirleri havada uçuşuyor.

Her koşulda takım elbisesinden ödün vermeyen John Wick'in çizgi roman ve western geleneklerinden beslenen yalnız kahraman tiplemesinin bu minvalde bir seyirliğin öznesi olması seriyi üç filme ulaştırdı. Gerçi artık tümüyle yalnız da sayılmaz. 2021 için Chapter 4 anons edildi bile. Bunun yanında The Continental adıyla bir dizi projesi de duyuruldu ki, bu devasa organizasyonun geçmişi ve detaylarının oturtulması açısından gayet iyi bir fikir. Bu dizide rol almasa da (belki sonradan konuk olur) Keanu Reeves'in daha uzun süre John Wick'in ekmeğini yiyeceği kesin görünüyor. Zira şu sıralar onun dışında elle tutulur bir filmi yok. Ian McShane ve Laurence Fishburne gibi usta isimlere Halle Berry, Anjelica Huston, Saïd Taghmaoui gibilerinin konuk olarak eklendiği filmde B sınıfı aksiyonlarıyla ünlü Mark Dacascos'u, özellikle de son yılların aksiyon bombası The Raid filmlerinde zevkle izlediğimiz Endonezyalı dövüş sanatları ustaları ve dublörleri olan Yayan Ruhian ve Cecep Arif Rahman'ı görüyoruz. Ancak yargıç rolünde izlediğimiz, Orange Is The New Black ve Billions dizilerinde oynamış Asia Kate Dillon'ın ise yeterince tehditkar bir duruş sergileyip sergilemediği tartışılır. Finaliyle 4. filmde yine ortalığın karışacağı sinyallerini veren Parabellum, seriye zeval vermeyen bir devam halkası.

23 Ağustos 2019 Cuma

Coherence (2013)


Yönetmen: James Ward Byrkit
Oyuncular: Emily Baldoni, Maury Sterling, Nicholas Brendon, Lorene Scafaria, Elizabeth Gracen, Hugo Armstrong, Lauren Maher, Alex Manugian
Senaryo: James Ward Byrkit
Müzik: Kristin Øhrn Dyrud

James Ward Byrkit'in senaryosunu yazıp yönettiği Coherence, "Miller" adlı bir kuyrukluyıldızın dünyanın yakınından geçtiği bir gece dört çiftten oluşan 8 arkadaşın akşam yemeği buluşmasının yavaş yavaş gizemli olaylarla çığırından çıkmaya başlamasını anlatan bir film. Coherence, bir storyboard sanatçısı olan Byrkit'in ilk uzun metrajı ve 2013'ten beri başka filmi de yok. Zeki olduğu kadar giderek karmaşıklaşan senaryosuyla tam bir kısır döngü yaratan, düşük bütçesiyle uzun metraj Alacakaranlık Kuşağı etkisi taşıyan film, karakterlerin evde buluşup yemeğe oturdukları ilk 15 dakikadan sonra adım adım eteğindeki gizemleri dökmeye başlıyor. Elektriklerin kesilmesi, kapının bilinmeyen biri tarafından çalınması, dışarı çıktıklarında biraz ilerdeki bir ev dışında tüm muhitin elektriksiz kaldığını görmeleri, içlerinden iki kişinin o eve gitmeleri, içinde alakasız objelerin bulunduğu beyaz bir kutuyla dönmeleri gibi bir an olsun soru üretmekten vaz geçmeyen senaryo, kendi kendini sürekli yenileyen bir yapıya sahip. Büyük çoğunluğu tek mekanda geçen filmlerin olmazsa olmazı bu yenilenme hali, Coherence'in en güçlü yanını oluşturuyor.

Yemek başladığında dünyaya yakın kuyrukluyıldızların insanlar üzerindeki etkilerinden, doğaüstü olaylardan bahsederlerken kendi başlarına da bunların gelebileceğini akıllarına getirmeyen, ama kısa sürede o konuşmaların ısıttığı havaya giren karakterler, haklarında bilgi sahibi olmadan bile kısa sürede benimsetiliyor. Zira tek mekanın seyirciye sağladığı özdeşlik kurma hali, çok bilinmeyenli olaylar zinciriyle birlikte gitgide güçleniyor. Hikayenin merkezindeki Emily, onun erkek arkadaşı Kevin, Kevin'in eski sevgilisi Laurie, Laurie'nin erkek arkadaşı Amir şeklinde karışık bir ilişki durumunu, bunun yanında diğer karakterler arasındaki başka ilişki sırlarını da bu esrarengiz olaylar zincirine halka yapan senaryo, yarattığı bu çift taraflı gerilim ile içinden çıkılması güç bir zihin trafiği meydana getiriyor. Bir sonraki hamleler asla kestirilemiyor. Böylece bu gizeme teslim olmaktan, boyutları farklılık gösteren ipuçlarından ümitsizce teoriler üretmeye çalışmaktan başka bir şey kalmıyor. Hatta teori üretmeye dahi mecal bırakmayan film, merak içinde sonunu getirmemizi talep ediyor.

Byrkit, sırlarla dolu senaryosuna bilimsel anlamda koltuk çıkmak için de hazırlığını yapmış. Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger tarafından 1935'te ortaya atılan, genellikle kuantum mekaniği ve Kopenhag Yorumu'yla ilgili bir paradoks olarak bilinen düşünce deneyi "Schrödinger'in Kedisi" ile de bağlantı kurmamız yönünde teşvik ediliyoruz. Ancak bu talep, paradoksal bir efor gerektirdiğinden, o yoğunluğu paralel evren dinamikleriyle yorumlamaya çalışmak, olaylar zincirini biraz daha hafifletip dengelememizi sağlıyor. Ne şekilde açıldığı bilinmeyen bir geçit sayesinde boyut/evren değiştirme fantezisi çok sayıda kitaba, filme konu olmuş, güçlü bir ilham malzemesi sağlamıştır. Coherence de bu malzemeden zeki varyasyonlar türetmiş filmlerden biri. Hatta iyi bir roman uyarlaması havası bile mevcut. Düşük bütçe, tanınmamış oyuncular herhangi bir dezavantaj yaratmıyorsa bunda kanlı canlı senaryonun payı büyük. James Ward Byrkit'in bu filmden başka bir uzun metraj yazıp yönetmemiş olması da ayrıca şaşırtıcı. Oysa Another Earth ve I Origins gibi düşük bütçeli bilim kurgu/dram vizyonuna sahip filmler çekmiş Mike Cahill'e benzer bir kariyer yapabilirdi.

10 Ağustos 2019 Cumartesi

Pájaros de verano (Birds Of Passage) (2018)


Yönetmen: Cristina Gallego, Ciro Guerra
Oyuncular: José Acosta, Carmiña Martínez, Natalia Reyes, Jhon Narváez, Greider Meza, José Vicente, Juan Bautista Martínez
Senaryo: Maria Camila Arias, Jacques Toulemonde Vidal, Cristina Gallego, Ciro Guerra
Müzik: Leonardo Heiblum

2015 yılında gezgin Theodor Koch-Grünberg'in günlüklerini dayanarak senaryosunu yazdığı ve yönettiği El abrazo de la serpiente (Embrace Of The Serpent) ile haklı bir beğeni toplayan Kolombiyalı sinemacı Ciro Guerra'nın, yine o filmde yapımcılardan biri olarak görev yapmış Cristina Gallego ile birlikte yönettiği bir sonraki filmi Pájaros de verano (Bird Of Passage), 1960 ve 1980 yılları arasında Kolombiya'nın kuzeyindeki Guajira bölgesinde yaşanan gerçek olaylardan ilham alınmış bir film. Bu bölgede yaşamını sürdüren Wayuu yerlilerinin gelenek görenekleriyle süslü bir açılış yapan film, evlilik çağına gelmiş güzel Zaida'nın taliplerinin giriştiği maddi ve manevi mücadeleden enstantaneler sunuyor. Bu taliplerden Rapayet, azmi ve girişkenliğiyle Zaida'nın annesi Úrsula'nın başlık parası için istediklerini temin ederek muradına eriyor. Ama asıl mesele Rapayet'in bunu temin ederken adım adım girdiği yol. Ticaretle uğraşan genç adam, yakın arkadaşı Moisés sayesinde uyuşturucu trafiğine adım atıyor. Azim ve girişkenlik, ticari zekayla birleşince Rapayet ve Moisés yavaş yavaş büyümeye, bu piyasada söz sahibi olmaya başlıyorlar.

Tabii uyuşturucu ticaretinin olduğu yerde zamanla silahlar, egolar, ihanetler, rakipler ve cinayetler de türüyor. Dönemin uyuşturucu trafiğinde türeyen bu bileşenler alışık olduğumuz suç filmlerinin kaba rotasını izlese de, ağır tempo, yerli yüzlerden doğal performanslar, Kolombiya kırsalının otantik lokasyonları ve geleneklere bağlı hassas dengeleriyle farklı bir suç dramı inşa ediliyor. El abrazo de la serpiente'de ülkesinin eski tarihinde görkemli bir pastoral yolculuğa çıkan Ciro Guerra, bu defa 1960 - 1980 yılları arasındaki ülkesi Kolombiya'nın pastoral geçmişine 5 perdelik bir yolculuk tertipliyor. Tarihsel gerçekliklerin günümüz ile olan bağlarını, ne derece değiştiklerini ve aynı kaldıklarını görmemizi sağlıyor. İnsanın para ve güç karşısında saflığını yitiriş, özellikle anne Úrsula vasıtasıyla törelere bağlılığın güç karşısında riyakarlığa evriliş süreci su gibi kendi yolunu buluyor. Filmin ilk perdesindeki naif folklorik atmosfer, beşinci perdede yerini silahlara, kan ve gözyaşına bırakıyor. Suça dayalı kapitalizmin keşfiyle yıllardır oturtulmuş köy geleneklerin menfaatler uğruna hiçe sayılması, dost ailelerin bile birbirine düşmeleri, Kolombiya özelinde günümüz toplumlarının suç kökenleri hakkında fikirler veriyor.

Pájaros de verano, kendi halinde bir köylü genç olan Rapayet'in suç dünyasındaki yükselişi ve trajik çöküşü olarak özetlenebilir. Tüm çalışkanlığına, girişimciliğine, iyi niyetine, dürüstlüğüne rağmen içine girdiği işin tekinsizliği nedeniyle bedeller ödemek, olmadığı bir şeye dönüşmek zorunda kalması dersi de çıkarılabilir. Bu haliyle de izleyene çekici gelmeyebilir. Ama Ciro Guerra'yı El abrazo de la serpiente'den tanıyan seyirciler, yönetmenin bu hikayeleri ele alışındaki kültürel zenginliği tatmışlar ise Pájaros de verano'dan da zevk almaları kuvvetle muhtemel. Guerra'nın El abrazo de la serpiente'de de beraber çalıştığı görüntü yönetmeni David Gallego yine becerisini konuşturmak suretiyle bu coğrafyanın dönemsel motiflerini perdeye başarıyla yansıtıyor. Rapayet rolündeki José Acosta gibi çoğu oyuncunun ilk veya ikinci filmi olması, zaten çoğu karakterin oyuncu dahi olmamaları filmin gerçekliğini arttırmaya yarıyor. Bu tarzından ödün vermemesini dilediğimiz Ciro Guerra ise Johnny Depp ve Robert Pattinson'ın başrollerini paylaştığı İtalya/ABD ortak yapımı yeni filmi Waiting For The Barbarians ile İngilizce filmler dünyasına adım atmış olsa da beklentileri arttırmaya devam ediyor.

2 Ağustos 2019 Cuma

Werk ohne Autor (Never Look Away) (2018)


Yönetmen: Florian Henckel von Donnersmarck
Oyuncular: Tom Schilling, Sebastian Koch, Paula Beer, Saskia Rosendahl, Oliver Masucci, Hanno Koffler, Ina Weisse, Jörg Schüttauf, Franz Pätzold, David Schütter, Rainer Bock, Evgeniy Sidikhin, Jeanette Hain, Cai Cohrs
Senaryo: Florian Henckel von Donnersmarck
Müzik: Max Richter

Nazi rejimi altında bir çocukluk, komünizm gölgesinde bir gençlik geçiren Kurt Barnert adında bir sanatçıyı merkezine alan Never Look Away, 2006 tarihli ilk uzun metrajı Das Leben der Anderen (The Lives Of Others) ile Almanya adına Oscar ve BAFTA dahil pekçok ödül kazanan, ama ardından Hollywood'a The Tourist adlı kötü bir sipariş filmi çeken Florian Henckel von Donnersmarck'ın yazıp yönettiği tarihi bir dram. The Tourist sonrası ülkesine yine benzer formüllerle dönen, yine iki dalda Oscar adaylığı alan Donnersmarck, bu defa uzun, yoğun ama kendini tamamlayamayan bir filme imza atıyor. The Lives Of Others'da 80'li yıllar Doğu Berlin'indeki baskıcı siyasi ortamı, çok güçlü bir dönüşüm hikayesi eşliğinde sanat çevresiyle karşı karşıya getiren yönetmen, Never Look Away ile tarihi çerçevesini 1930'lu yıllardan 1960'lı yıllar arasında genişleterek yine siyaset-sanat dengeleri üzerine farklı dramatik yapılar kurmaya çalışıyor. Temelde Kurt'ün çocukluğundan orta yaşlarına kadar olan zaman diliminde yaşadıklarını, yetenekli bir sanatçı olarak onun sanatsal gelişimi etrafında şekillendiren senaryo, kurmaya çalıştığı bu yapılar arasında güçlükler yaşıyor. En önemlisi de, sıkça potansiyelinin hakkını veremiyor.

Genç ve güzel teyzesi Elisabeth ile Dresden'de dönem zihniyetinin farklı sanat disiplinlerine bakışını özetleyen "Yozlaşmış Sanat Sergisi" adında bir modern sanat müzesini gezerken tanımaya başladığımız küçük Kurt'ün hikayesi, aslında ondan rol çalarak Elisabeth'in trajik hikayesi olarak ilk yarım saate damgasını vuruyor. Filme adını veren "asla gözlerini kaçırma" cümlesi de, Kurt'ün özgür bir bakış açısı geliştirmesi, cesur olması yönünde öğüt veren teyzesi Elisabeth'e ait. Kurt'ün ergenliğini pas geçip, sadece o dönemdeki nazi ordusunun savaşta yenilişini ve Rus kuvvetlerinin Almanya hakimiyetini betimleyen Donnersmarck, bu defa da hikaye ile bağlantılı Profesör Carl Seeband'e yoğunlaşıyor. Nazi ordusunun üstün ırk oluşturma politikasının bir uzantısı olarak zihnen ve bedenen hastalıklı Alman vatandaşlarını kısırlaştırma, toplumdan izole etme programının önemli isimlerinden jinekolog Seeband'i de Elisabeth ile bağlantılı olarak belli bir süre izledikten sonra Tom Schilling'in canlandırdığı Kurt Barnert'e, yani filmin sadedine gelmemiz yaklaşık 1 saati buluyor. Tabii Elisabeth, özellikle de Seeband bu sadedin önemli parçaları. Kurt'ün Ellie ile olan aşkı, sonra onun çalkantılı bir siyasi iklimde sanatsal arayışları, Düsseldorf'taki sanat okulu maceraları derken Donnersmarck için idare edilmesi gereken trafik yoğunlaşmaya başlıyor.


Donnersmarck, elindeki malzemeyi organize ederken bir yandan Oscar kılavuzu hazırlıyor, bir yandan da ödül normlarına dair ezberleri bozmaya yönelik hamlelerde bulunuyor (ya da derli toplu bir kurgu oluşturamıyor.) Örneğin modern sanata yönelik kurulan zengin evren hakkında sağlam argümanlar sunacak diye beklerken, dönüp dolaşıp "sen bu değilsin" nasihatine hapsoluyor. Sanatçı tıkanıklığı yaşayan Kurt'ün, kendi sanatı adına gerçekte ne yapmak istediğini bir gazete fotoğrafı sayesinde fark etmesine ikna olsak bile, neden üstün ırk oluşturma programının başındaki Dr. Kroll'un pozunun tetikleyici olduğu havada kalıyor. Tarzını bulduktan sonra teyzesi Elisabeth'ten de ilham alması kaçınılmaz. Ancak tıpkı Elisabeth gibi trajik bir yan hikayesi olan babası Johann yerine Seeband'i tuvale taşımasını, üstelik tesadüfün iğne deliği bir kolaj ile hiç bilmediği geçmişteki bir yaraya tuz basmasını koyabileceğimiz bir gerçeklik bulmakta zorlanabiliyoruz. Sıradan altı rakam ve ikramiye kazanan altı rakam karşılaştırması, Profesör Antonius van Verten'in hayatın anlamını keçe ve yağ ile keşfetme hikayesi, Kurt ve Ellie ilişkisinin Yeşilçam melodramlarını aratmayan tesadüfü ve dahası bu zorlanmaya katkı sağlıyor.

Never Look Away, içerdiği dönemleri çok iyi etüd etmiş tertemiz prodüksyonu, özen gösterilmiş sanat yönetimiyle görkemli bir yapım. Üç saatlik süresini de ömür törpüsüne dönüştürmüyor. Ancak senaryo ve kurgudaki bu aksaklıklar/eksiklikler, odak noktalarına yönelik operasyonların yetersizliği, önemli sorumluluğa sahip Tom Schilling'in sıklıkla tutuk görünen performansı gibi sebeplerden ötürü dört dörtlük olamıyor. Elisabeth'in "gözlerini kaçırma" tavsiyesinin film ile kurduğu özdeşliği, Kurt'ün sanatsal kendini buluşu ile tanımlayacaksak o noktada da vurucu sayılmaz. The Lives Of Others'ın idealist yazarı Georg Dreyman rolünde izlediğimiz usta oyuncu Sebastian Koch, güzeller güzeli Paula Beer, yüzü ve performansıyla kimi zaman Margot Robbie'yi anımsatan, kendisinden ayrı bir film çıkarılabilecek Elisabeth rolüyle Saskia Rosendahl filmin diğer kozları. Ne var ki tüm kozlarına rağmen, 2000'li yılların en etkileyici dönüşüm hikayelerinden biri olan The Lives Of Others kadar kendine sahip çıkan bir film değil.

24 Temmuz 2019 Çarşamba

Woman At War (2018)


Yönetmen: Benedikt Erlingsson
Oyuncular: Halldóra Geirharðsdóttir, Jóhann Sigurðarson, Jörundur Ragnarsson, Juan Camillo Roman Estrada
Senaryo: Ólafur Egilsson, Benedikt Erlingsson
Müzik: Davíð Þór Jónsson

Oyuncu, senarist, yönetmen Benedikt Erlingsson'un Ólafur Egilsson ile senaryosunu yazdığı, kendisinin yönettiği (2015 yılına ait The Show Of Shows belgeseli haricinde) ikinci uzun metrajı Woman At War, İzlanda'da yalnız yaşayan 49 yaşındaki koro şefi ve müzisyen Halla'nın, idealleri doğrultusunda sürdürdüğü hayat mücadelesini tüm yönleriyle ele alan bir film. Halla, çevresi tarafından sevilen sıradan bir vatandaş olmanın ötesinde, İzlanda hükümetinin, aralarında Çin'in de bulunduğu çok uluslu şirketlerle alüminyum endüstrisine yönelik faaliyetlerde bulunmasını, bunun sonucunda ülkesinin göreceği doğal zararları hazmedemeyen bir aktivisttir. Belirli aralıklarla İzlanda kırsalındaki yüksek gerilim hatlarının çelik direklerine sabotajlar düzenleyen, bu yüzden hükümetin korkulu rüyası haline gelen Halla, konforlu hayatını riske atmaktan kaçınmayan bir kadındır. Tüm bunların üstüne 4 yıl önceki evlat edinme başvurusu kabul edilince beklemediği biçimde bir yol ayrımına geldiğini hisseder.

Küresel ısınma, çevre kirliliği, hükümetlerin ve gücü elinde tutan şirketlerin çıkarları uğruna doğal ortama verdiği türlü zararlar yeni nesile daha güzel bir dünya bırakmamızı yavaş yavaş imkansız hale getiriyor bu bir gerçek. Ama bu umutsuz tablo her çizildiğinde final şu şekilde yapılıyor: "Henüz çok geç değil." Ama bu umudun bilincinde olmak yetmiyor ne yazık ki. Eylem gerekiyor. Ne var ki Greenpeace başta olmak üzere tüm duyarlı sivil toplum örgütlerinin yasal girişimleri bir şekilde bu güçlü şirketlerin kıskaca aldığı ya da menfaat paylaşımında bulunduğu hükümetler tarafından engelleniyor. Söylemleri, uyarıları, bilimsel makaleleri zaten kimse umursamıyor. Kamuoyunun dikkatini çekmeye, durumun aciliyeti hakkında farkındalık yaratmaya çalışan eylemler de bir süre sonra yetersiz kalıyor, unutuluyor. İşte bu çaresizlik sınırına gelmiş, artık eylemin zarar verici boyutlarda olması gerektiğine karar vermiş aktivist Halla, onların anladığı dilden konuşmak için bir dizi yıkıcı eylemde bulunan cesur bir kadın. Onun kararlı, riskli, cüretli bu eylemi ve eylem sonrası kaçışı ile açılan film, adım adım bu karakteri boyutlandırmaya başlıyor.


Polisin, hatta FBI'ın bile kim olduğunu bilmeden aradığı Halla, bu eylemleri gerekçelendirmek ve yaymak için bir deklarasyon yazıp gerilla yöntemlerle dağıtıyor. Kendine de "Dağların Kadını" adını veriyor. Senaryo bu kedi fare oyunu üzerinden ilerleyecek diye beklerken, beklenmedik bir hamleyle Halla'nın evlat edinme başvurusunun kabul edilişi sayesinde kendine başka bir kulvar daha açıyor. Ebeveynleri Ukrayna'daki savaşta ölmüş 4 yaşındaki bir kız çocuğunu bu riskli hayata dahil etme konusunda kafası karışan Halla, yine de ideallerine, her fırsatta taşına toprağına sarılacak kadar çok sevdiği ülkesine sahip çıkmak için bir an olsun geri adım atmayı düşünmüyor. Halla'nın İzlanda doğasına zarar verme eğilimindekilere karşı tek başına verdiği bu savaş, insan-doğa ilişkisinin güzelliğine katılmış çok güzel detaylarla barışın, huzurun tadını, aynı zamanda uzun vadede kimin kazanacağı belli bu savaşta kimden yana olmamız gerektiğini de hatırlatıyor.

İyi kalpli "uzaktan" kuzen Sveinbjörn, Halla'yı destekleyen korodan öğrencisi, aynı zamanda hükümet görevlisi Baldvin ve tabii ikiz kardeş Ása gibi yan tasarımlar senaryoyu Halla etrafında daha dinç tutan, sürprizleyen unsurlar olarak beliriyor. İzlanda doğasının benzersiz güzelliklerinin fon olmaktan çıkıp Halla'nın uğruna savaştığı (savaşmaya da değecek) değerleri olarak kanlı canlı biçimde gözler önüne serilmesi filmin en büyük artılarından. Ayrıca Halla'yı film boyunca takip eden üç kişilik mini orkestra ve yerel kıyafetler içindeki üç kişilik Ukrayna mini kadın korosu, İskandinav kara mizah tonuna çok sevimli ve aynı zamanda dramatik katkılar sağlıyorlar. Ama Woman At War'ın gerçek yıldızı, Halla rolündeki İzlanda'nun 51 yaşındaki dizi ve film oyuncusu Halldóra Geirharðsdóttir. Müthiş bir ışığa sahip olan, Halla'nın fiziksel ve ruhsal güçlüklerini, inadını, cesaretini tutkulu bir performansla aktaran Geirharðsdóttir, ünlü oyuncu Jodie Foster'a da ilham vermiş olacak ki, onun başrol ve yönetmenliğinde bir Hollywood -çok gereksiz- yeniden çevrimi olabileceği konuşuluyor. Tabii bu halinin yanına bile yaklaşamayacağını söylemek falcılık olmaz.


Mesela Avrupa Parlamentosunda, Birleşmiş Milletler oturumunda, Davos'ta küresel ısınmayla ilgili inanılmaz konuşmalar yapan 16 yaşındaki İsveçli çevreci aktivist Greta Thunberg. Mesela kurtardığı göçmenleri savaş gemilerine karşın kıyıya ulaştıran, ama insan ticareti yapanlara yardım ettiği gerekçesiyle İtalya'da tutuklanan 31 yaşındaki Alman kaptan Carola Rackete. Mesela hiçbir haksızlığa, eşitsizliğe karşı sessiz kalmayan korkusuz ABD senatörleri Alexandria Ocasio-Cortez (30), Ilhan Omar (38) ve Rashida Tlaib (43), erkek egemen siyaset ve sivil toplum platformlarında doğru hümanist çıkışlarda bulunmakla kalmayıp, uzun yıllardır görülmemiş dürüstlük ve cesaret örnekleri sergileyerek ilham verdiler. Kurmaca bir karakter olan Halla ise, karşılık göremediği duyarlılığını, katledilmekteki doğal ortama olan aşkını, anarşist dürtülerle de olsa korumak uğruna benzer dürüstlük ve cesaret adanmışlıklarıyla hareket ediyor. Finaliyle de öfkeli doğanın gazabına rağmen yine de umutları kucaklayıp taşıyabileceğimizi resmedip, belki de bir yanıyla "henüz çok geç değil" demek istiyor.

18 Temmuz 2019 Perşembe

Mørke (2005)


Yönetmen: Jannik Johansen
Oyuncular: Nikolaj Lie Kaas, Nicolas Bro, Lærke Winther Andersen, Laura Drasbæk, Lotte Bergstrøm, Anne Sophie Byder, Morten Lützhøft
Senaryo: Anders Thomas Jensen, Jannik Johansen
Müzik: Antony Genn

Jacob, kendisi gibi gazeteci olan eşi Nina ile sakin bir hayat sürmektedir. Bir intihar girişiminin ardından sakat kalmış olan kızkardeşi Julie, annesi ile birlikte ağabeyi Jacob’u ziyarete gelir. Julie, Anker adında bir adamla evlenmeye karar vermiştir. Jacob, Anker ile tanıştıktan sonra biraz temkinli de olsa durumu kabullenir. Tek istediği Julie’nin mutluluğudur. Fakat tam da düğün gecesi Julie banyoda bileklerini keserek intihar eder. Kızkardeşini Anker’in kucağında kanlar içinde gören Jacob için bu tam bir yıkımdır. Aradan bir süre geçtikten sonra Jacob tesadüfen Julie’nin ölüm ilanına çok benzeyen başka bir ilana daha rastlar. Çok sevdiği Julie’nin, babasını sorumlu tuttuğu ilk intihar girişiminden beri suçluluk ve derin bir hüzün duyan Jacob, onun bu şekilde ölümünü hazmedemeyip, o gece ile ilgili konuşmak için Anker’ı bulmaya karar verir. Onu sakin bir kasabada bulduğunda ise başka tuhaf tesadüflerle de karşılaşacaktır.

Bir Danimarka filmi olan Mørke, çekim, atmosfer ve oyunculuk yönünden bu coğrafya yapımlarında rastladığımız olağan özelliklere sahip olduğu kadar, bir takım bilindik gerilim formüllerini de cebine koymuş, tutunduğu bu disiplin sayesinde ne havalanmış, ne de dibe batmış bir dram-gerilim-gizem filmi. Televizyon ağırlıklı bir kariyere sahip olan yönetmen Jannik Johansen, senaryosunu da Adams æbler’in yazar/yönetmeni olarak bildiğimiz usta senarist Anders Thomas Jensen ile birlikte yazdığı Mørke ile, durağan yapısına rağmen ana konusundan sapmayan ve o durağanlılığa ivme kazandırmak için cebindekileri yerli yerinde kullanmasını bilen bir gerilim çekmiş. Aslında gerilim özelliğinden daha önde fazlaca dram öğeleri hakim. Üstelik gerilim kelimesi Mørke için korkudan ziyade, gerilimli bir öykünün sır perdesi ile aç-kapa oynaması şeklinde düşünülebilir. Jacob ve Anker arasında gerek karakter yapıları, gerekse o karakterleri canlandıran oyuncuların uyumu açısından gerçekçi bir akış söz konusu. Bu ikilinin film içinde temsil ettikleri tarafların izleyiciye aktarımı da gayet sorunsuz. Geçmişte ebeveyn sorunları yaşamış yetişkinlerin gündelik yaşamlarında karşılaştıkları önemli bir kırılma noktası ile bu sorunların su yüzüne çıkması gibi bir temaya sahip olmasına rağmen, bu temanın üzerine fazla gitmeyip suyunu süzerek olgun bir altyapı veya dekor oluşturuyor.

Özürlü kızkardeşi Julie’nin düğün gecesinde intihar etmesini hazmedemeyen Jacob’un gerçeği arayış yolculuğunda uğradığı kasaba, sıradan yaşamlarına gömülmüş halkı, şüpheci polis şefi, tekinsiz kasaba atmosferi ile çerçevesini belirlemiş. Bu tip mekanlara yapılan yolculukların, büyük şehir bireyleri üzerinde yaptığı geçmişle yüzleşme terapisinden Jacob da nasibini alıyor. Kişisel çıkarlar doğrultusunda gerçeği aramanın, gazeteci merakının önüne geçmesi Jacob için kaçınılmaz. Doğru tarafı temsil ediyor olmanın ve etrafında çevrili sır perdesini aralamak için bir kasabanın yabancısı olma konumunun da getirdikleri ile bazı Hitchcock karakterlerini çağrıştırıyor. Bu anlamda Hitchcock’dan bu yana pek çok kere kullanılmış bir malzeme olsa da Jacob gibi bazılarına taklitten ziyade, yerini ve haddini bilen “yeniden çekim karakterler” diyebiliriz. Jacob’un konumundaki yalnız karakterler ile izleyici olarak özdeşleşmemizin önemi de filmin bütünü için çok gereklidir. Bu açıdan da Mørke için dersine çalışmış olduğu gözleminde bulunmamız mümkün. Hikayenin diğer yakasında bulunan Anker ise, filmin karanlık ve gizemli yönünü temsil edecek olmanın önemi hesaba katılarak yaratılmış bir karakter. Filmin sırlarını ustaca kamufle etme becerisi yanında, normalliği, hatta sıradanlığı ile de tuhaf bir gerilim yaratmayı başaran bir konumda. Sıradanlık tarifi, sadece Anker’ın yüzeyde görünen özelliklerinden ötürü yapılabilir. Oysa görünmeyenlerin sağladığı çekiciliği de tümüyle üzerine uydurduğunu söyleyebiliriz. Kısaca Anker, acısını içine atmış bir dul olarak ikna edici olduğu kadar, o acının derinlerinde yatanlar hakkında yarattığı esrarengizliğe de sahip, çift taraflı bir zenginlik taşıyor.


Şayet karakterler yönünden tüm bu pozitif elektrik alınmış ise bilin ki bunun en büyük mimarı Danimarkalı aktörler Nikolaj Lie Kaas ve Nicolas Bro’dur. Daha önce Reconstruction, Alegro, Adams æbler gibi filmlerde de beraber rol almış olan ikilinin abartısız, ama her türlü yol yönteme hakim performansları ile Mørke, hiç sıkılmadan izlenen bir macera haline geliyor. Her ikisinin de adeta yüzlerine yansımış olan konsantrasyonları, konuşmadıkları anlarda dahi izleyici zihninde cümleler kurdurabilmekte.. Özellikle Nicolas Bro, yarattığı tuhaf Anker tiplemesi ile filmin en büyük gizem kaynağı. Öte yandan Mørke, Jacob rolündeki Nikolaj Lie Kaas ve yönetmen Jannik Johansen için ayrı bir önem taşımakta. Kaas’ın annesi intihar etmiş, babası ise boğulmuş. Yine Johansen’in kızkardeşi intihar sonucu hayatını kaybetmiş. Bu trajik gerçeklerin filme kattığı realist dokunuşlar, Mørke’yi onların kişisel yorumlarının ötesine taşıyıp tüme varmaya götürüyor. Yaşadıkları yüzleşmeyi izleyenle de yüzleştirme ustalığını göstermiş saymamızın tek nedeni de bu olsa gerek. Üstelik işi sadece intihar boyutu ile sınırlamıyorlar. Filmin çok anlamlı bir boğulma imgesi var. Jacob’un sık sık gördüğü bir rüya ile ilgili bu imge, filmin başında ve sonunda yarattığı değişik etkilerle hem estetik bir fark, hem de Kaas’ın boğularak ölen babasına da yönetmen Johansen aracılığıyla bir gönderme fırsatı yaratıyor.

İntihar olgusuna değinme biçimi ile iddiasız, fakat değindiği yerlerde de yerinde tespitler yapan Mørke, birkaç sahne haricinde bunu sözel yoğunlukta sunmuyor. Mesela Anker’in dile getirdiği “intihar edenler aslında geride bıraktıkları insanları cezalandırmak isterler” düşüncesine benzer, sade ama etkili söylemlerini çok fazla diline dolamadan didaktik virajlara girmekten kaçınıyor. Ortaya sunduğu bu fikirleri fazla kurcalamamakla bize sakin vur-kaçlar ile filmin malzemesini, karakterlerin yaptığı seçimleri ve hatta biraz da genel anlamda intihar kavramını sorgulattırıyor. İntiharın sebepleri ve sonuçları üzerine kocaman laflar etme misyonu üstlenmediğini de, kendi çapındaki trajedisine sadık bir rota izleyerek gösteriyor. Anlatım şiddetini bu tevazusundan alıyor adeta. Mørke’nin intihar ile bağlantılı olarak ölüm ile de söylemek istedikleri kendini belli ediyor. Ölüm ile ilgili, kaybettiğimiz insanlar hakkında konuşmak istemememiz üzerine Jacob üzerinden çok güçlü hisler barındırıyor. “Ölüm hakkında konuşmayız, işte bu yüzden zordur ölüm” gibi cümlelerle beyan ettiği tutuma alenen sahip çıkmayıp, bunu güçlü biçimde ima eden olay örgüsü ile de takdirleri hak ediyor.

Seyrek nüfus yapısı, yüksek refah seviyesi, etrafına rahatsızlık vermeyecek toplum ve siyasi yapısıyla İsveç, Danimarka, Norveç gibi ülkelerdeki yüksek intihar oranları ironisine ise nasıl bir açıdan yaklaştığını da yine o muğlak yapısıyla izleyene bırakan film, bunalımlı gelişmiş toplumlara tutulmuş eleştirel bir aynadan ziyade, gerçeklerin beslediği kurmaca hikayesine gösterdiği sadakat ile anılmayı tercih etmiş görünüyor. “Karanlık, kasvet, hüzün” gibi anlamları olan Mørke, filmin koyu tonlarını insanların koyu ruh halleriyle bütünlemiş, küçük oynayarak da büyük olunabileceğinin kanıtı filmlerden biri olmanın soğukkanlılığı ve elbette soğukluğu ile sürükleyici olmayı başarmış bir yapım.