25 Ocak 2008 Cuma

The Restless (Jungcheon) 2006


Yönetmen: Dong-oh Cho
Oyuncular: Woo-sung Jung, Tae-hee Kim, Jun-ho Heo, Kwang-il Kim, Jeong-hak Park, Sang-wook Park
Senaryo: Dong-oh Cho, Hee-dae Lee
Müzik: Shirô Sagisu

İsa'dan Sonra 924'te, Birleşik Shilla Hanedanı'nın sonu gelmiştir. Yozlaşmış bir yönetimin hüküm sürdüğü toprakları sonu gelmez isyanlar silip süpürmüştür. Şer güçler şahlanmış, acımasız iblisler kol gezmektedir. Ruhları görme yetisine sahip YI Kwak, nişanlısı Yon-hwa'yı köy halkının ihanetiyle kaybettikten sonra kraliyet iblis avcıları birliği Chuyongdae'ye katılır. Onun da katılımıyla karanlığın güçlerine karşı güçlü savaşçılarla üstünlük sağlamış olan kraliyet birliğinin lideri Ban-chu karısının ölümünden soyluları suçlamakta ve intikam almak için sadık askerleriyle başkente saldırmayı planlar. Ancak ani bir baskın her şeyi mahveder. Kurtulmayı başaran YI Kwak, tuhaf bir tapınak aracılığıyla ölülerin dünyası olan Jungcheon'a sürüklenir. Jungcheon Cennet ve Yeryüzü arasında olan bir ara dünya, yeniden doğmak için hazırlanan ruhların 49 gün boyunca kaldığı bir yerdir. Eski silah arkadaşları ve lideri bu Aracennet'i cehenneme çevirmeye kararlıdır. Ve bu yerde huzur diye bir şey kalmamıştır...


Güney Kore sineması birçok yönden genç bir sinema sayılır. Bu gençliğin enerjisiyle ortaya çıkan yapımlar sinema dünyasına heyecan verici bir tat kazandırdı. Genel anlamda kökleri çok sağlam temellere dayanan Uzakdoğu sinemasına ise adeta yeni bir soluk getirdi. Buna gerçekten ihtiyaç vardı. Çünkü yer yer sadece egzotik sıfatına hapsedilen bir sinema kültürünün içinde çok renkli, çok sesli, tarihine saygılı, geleneklerine bağlı ama aynı zamanda modernize yapımlar gerekiyordu. Çok büyük ustaların tarihsel ve doğal Uzakdoğu dekorlarında sundukları minimalist eserler, özellikle genç kuşaklara ulaşma güçlüğü çekiyordu. Belli bir sinema ve kültür birikimi gerektiren bu yapımların daha geniş kitleleri kucaklayabilmesi zorlaşıyordu. Özellikle Japon ve Çin sinemasının duayenleri, tarihi sanatla buluşturan muazzam örneklerle bu uzak coğrafyanın derinlerinden seslenirken, evrensel sinema normlarının köklerini oluşturacak yeni kaideler de eklemişlerdi. İşte daha genç ve yenilikçi bir Uzakdoğu sinema anlayışının bu kaidelerle, onlardan faydalanan modern yaklaşımlarla veya tamamen kendine özgü kural/kuralsızlıklarla harekete geçmiş olması çok anlamlı. Zira bu sayede orta ve genç kuşağa kendini daha kolay biçimde kabul ettirecek olan, üstelik hala kültürüne, tarihine ve egzotikliğine sahip çıkmasını bilen bir bilinç olarak bu hareketlilik Uzakdoğu sinemasında hayati bir boşluğu doldurmakta. Ve günümüzde o enerjik bilincin adı Güney Kore sineması.. Zaten bu yapımlara ulaşabilmenin ve geniş kitlelere ulaştırabilmenin yolu da internet ve forum kültürünün yaygınlaştırdığı genç enerjiden geçmekte.

50’li yıllara uzanan köklere sahip olmasına karşın, 90’lar ortasında gerçekleştirdiği patlama itibariyle genç tanımlamasının üzerinde hiç de sırıtmadığı Güney Kore sineması, işte bu gençliğe rağmen kimi otoriteleri bile şaşırtan biçimde hazırlıklıydı ve hemen hemen her türde çok usta işi örnekleri bir anda önümüze koydu. Oysa bu, sadece sosyal, kültürel, siyasi bir çıkmazın içinde yıllar yılı hapsolmuş, sansürlenmiş, bu yüzden küstürülmüş, olgun ve bilinçli bir birikimin volkanik patlamasıydı. İşte o kimi otoritelerin sandığının aksine, bugün Güney Kore sineması dendiğinde ilk akla gelen üstün yapımların hiçbiri bir günde ortaya çıkmadı. Her ülke sinemasında olduğu gibi zamanla birbirine benzeyen, tekdüze ürünler de çıkmadı değil. Ama önemli olan, malum sebeplerden ötürü gecikmiş bir uyanışın devasa ülke sinemalarını bile kıskandıran yaratıcı enerjisiydi. Çalkantılı yakın geçmişine bakan politik yapımlar, gerilim-gizem-korku üçgenine farklı yaklaşımlarda bulunanlar, sürükleyici suç öyküleri, tarihe estetik katan masallar, dramlar, melodramlar birbiri ardına temelleri sağlamlaştırmaya başladı. Geçmişten ve günümüzden beslenen senaryo, aktörlük, yönetim, ışık, renk cümbüşü birçok ülke sinemasını büyüledi. Gerçekleri de anlattılar, masalları da.. Hatta kendi masallarını bile yazmaya başladılar.


The Restless (Jungcheon), Güney Kore sinemasının belki de en renkli, en egzotik türü olan tarihi epiklerinin yeni örneklerinden birisi. Musa The Warrior, Shadowless Sword, Seven Swords, The Promise, The Legend Of Evil Lake, The King and The Clown gibi örnekleri barındıran bu türün en belirgin özelliği, bir mitin etrafına serpilmiş, temelini bir onur mücadelesinin oluşturduğu aşk, adalet, dostluk temalarının ihanet, adaletsizlik, zulüm ile mücadelesini epik bir atmosfer içinde anlatıyor olmaları. Bu filmlerin senaryoları bazıları geleneksel masallardan uyarlandığı gibi, o masallarla büyümüş sinemacıların kendi masallarını perdeye aktarmalarıyla da şekillenebiliyor. Masal dinlemenin ve anlatmanın çok farklı bir tecrübe olduğu düşüncesindeyim. Bir kitaptan veya olgun bir sesten duyulan masallar, özellikle küçük zihinlerdeki hayalgücünü o kadar özgür bırakabiliyor ki, büyüyüp artık bir masalı ya da masalsı bir anlatımı ekranda gördüğümüzde sarıp sarmalayan bir huzurla karşılaşıyoruz. Güney Kore filmcilerinin anlattığı bu masallar çok yoğun bir kıvamda ve türler arası sıçramalarda kendini bulabiliyor. The Restless, yukarıda saydığımız kavramları aksiyon, melodram, gizem ve hatta şahsi bir fikir olarak bilim kurgu motifleriyle buluşturmuş fevkalade bir masal. Her karesine, her satırına asalet sinmiş, vermek istediği her duygunun sağlamasını yapmaya çalışmış fantastik bir ciddiyet taşıyor. Cennet ve Cehennem arası bir geçiş/bekleyiş/arada kalış sembolü olan Araf’a benzer bir inanışla tasarlanmış Aracennet coğrafyasında geçen The Restless, çok katmanlı hikayesinde de bu arada kalma duygusunu dantel gibi işliyor. Ölülerin 49 gün süreyle beklemeye alındığı Aracennet fikri, yerinde duramayan bir hayalgücünün, bu fikrin altını doldurmayı başaran detayları ile vücut buluyor.


Chuyongdae denilen güçlü ve onurlu savaşçılardan kurulu kraliyet iblis avcılarının liderliğini Ban-chu’dan devralan YI Kwak ve bir tür cadı olduğu düşünülerek linç edilen, öldükten sonra Aracennet’in Kutsal Taş’ının koruyucusu olmuş güzel ve cesur Yon-hwa bu masalın baş kahramanları.. Dünyada bir insan iken YI Kwak’ın nişanlısı olan Yon-hwa, Aracennet’te onunla So-hwa olarak karşılaşıyor. YI Kwak, krallığa Chuyongdae olarak hizmet verirken, ona liderliği gururla devreden Ban-chu’nun, hizmet ettikleri soylulardan intikam almak için verdiği kritik bir kararla ikileme düşüyor. İntikam sebebi, bu sözde soyluların Ban-chu’nun hamile karısına tecavüz etmeleri, bunun üzerine karısının intihar etmesi, bu suçu da bir dilenciye yıkıp onu idam ederek olayı kapatmaları. Gerçeği bilen ve intikam ateşiyle yaşayan Ban-chu, Chuyongdae’yi bu amacına alet etmek isteyince YI Kwak zaman ve şartların uygun olmadığı düşüncesiyle mantıklı hareket ederek bu intikam planına dahil olmak istemiyor. Hezimetle sonuçlanan intikam girişiminin ardından öteki aleme göçen Chuyongdae savaşçılarından geriye ise, artık yardıma ihtiyaç duyan köylerde tek başına iblis avcılığı yapan YI Kwak kalıyor. Bir kurtarma operasyonu sonunda başına konan ödül yüzünden kurtardığı köylülerin ihanetine uğradıktan sonra kaçıp bir tapınağa sığınıyor. Sabah uyandığında kendini Aracennet’te bulunca ve orada dünyada yitirdiği hayatının aşkı Yon-hwa’yı görünce YI Kwak için kader ağlarını örmeye başlıyor. Zira ölmediği halde, iblislerin girmemeleri için kapatılan Aracennet’in kapılarından bir şekilde sızmış olan YI Kwak, orada gerçek bir arada sıkışıp kalma duygusu yaşayacak, belki de hayatının en zalim testlerine tabi tutulacaktır.

En başta, biricik aşkı Yon-hwa’nın Aracennet’te bir Chuneen olduğu gerçeği çok acıdır. Chuneen, anıları silinmiş, acıları olmayan, aynı zamanda akıl okuma kabiliyetine sahip göksel bir varlıktır. Ölmeden önce YI Kwak’a kendisini asla unutmayacağı sözünü veren Yon-hwa’nın tüm anılarının silinmiş olması YI Kwak’ı kahreder. Başka bir deyişle, hayatınızın tek aşkının başka bir alemde sizi tanımaması durumu. Onunla olan tüm anılarınızın onda silinmiş olması. Ama yine de Yon-hwa, Aracennet’te karşılaştığı YI Kwak’a karşı tanımlayamadığı bir yakınlık hissetmektedir. Meleksi bir varlıkla bir ölümlü arasındaki aşk temasının birtakım referanslarını Yunan mitolojisinde bulmak mümkün. Ancak film, bu sınıf farkının getirdiği yüzeysel meselelerden çok, iki aşık arasındaki anıların yok olması üzerine bazı teoriler üretiyor ve yeri geliyor zıt karakterlerle onları çürütmeye çalışıyor. Mesela gücünü, yaşayanların anılarını sildiği Yansıma Havuzu’ndan alan, insan iken onurlu bir Chuyongdae lideri olduğu halde, diğer alemde Kutsal Taş’ı ele geçirmek ve dünyayı değiştirmek peşinde olan Ban-chu’nun YI Kwak’ı kendi yanına çekmek için sarfettiği sözler, anı kavramı üzerine oldukça düşündürücü. Aşka ve sevgiye inancını yitirmiş bir karanlık güç olarak “anılarını silmezsen yeni bir hayata başlayamazsın”, “kişi hiçbir şey hatırlamıyorsa artık o kişi değildir” diyen Ban-chu’ya karşılık, Aracennet’in bir köyünde müzisyen olan Changbushin’in Yon-hwa’ya anıların insana ve dünyaya ümit verdiğini söylemesi, fantastik bir zeminde gerçekleri çarpıştıran çoksesliliğe sahip. Ama Ban-chu’nun en önemli antitezi yine YI Kwak’da vücut buluyor.


Anılarında yaşayan aşkı uğruna YI Kwak’ın feda etmeyi göze aldıkları, o feda edilenlerin bozulmuş olmasıyla ve bu aşkın temsil ettikleriyle doğrudan alakalı. Dünyadayken kaybettiği ve bunun için hiçbir şey yapamadığı aşkını Aracennet’te tekrar kazanma şansı elde eden YI Kwak için belirleyici olan sadece aşk değil. Onurlu ve adaletli bir savaşçı olarak hizmet ettiği, yürekten bağlı olduğu Ban-chu ve diğer silah arkadaşlarının artık karanlık tarafta yer almaları, onun için çok acı olsa da bir tercih durumu yaratıyor. Uzakdoğu’nun kostümlü kılıçlı tarihi epiklerinin karakteristik özelliklerinden biri de o karanlık tarafa olan özenli yaklaşımlarıdır. Zamanında Chuyongdae savaşçıları ve iblis avcıları olarak hizmet ettikleri sistemden kötülük görmüş olan bu askerler, artık kovaladıkları bu iblisleri kullanarak Aracennet’te huzursuzluk yaratmaya başlamışlardır.Amaç Kutsal Taş’ı ele geçirmek, dünyayı değiştirmektir. Mangal yürekli bir liderden, hırsı gözlerini kör etmiş bir büyücüye dönüşen Ban-chu önderliğindeki bir grup Chuyongdae’de aynı değişimi geçirmiştir. İnsan oldukları zamanlarda da Chuyongdae’nin başına Ban-chu tarafından getirilen YI Kwak’ı kıskanan Yeo-wi, artık sırtında akıllı kılıçlar taşıyan bir zalime dönüşmüştür. YI Kwak’a hala hayranlık duyan Woong-gul ve sinsi ağabeyi Aracennet’te YI Kwak’ın aşkı Yon-hwa’yı öldürmek üzere görevlendirilmişlerdir. Üstelik karanlığın kendilerine bahşettiği olağanüstü yakalama ve yoketme silahlarına sahip olarak Örümcek Adam’ın tekniklerini bile yaya bırakacak derecede hem de!

Son olarak bu karanlık güçlere güzeller güzeli savaşçı Hyo’yu da ekliyoruz ki, onun karanlık yanı büyük ölçüde dünyada YI Kwak’a duyduğu karşılıksız aşktan besleniyor. Hyo gibi çelik suyu verilmiş kırmızı bir gülün Chuyongdae’de omuz omuza çarpıştığı yoldaşı YI Kwak’a aşık olması, ama YI Kwak’ın onu bir kadın gibi değil, bir yoldaş olarak görmesi, artık Aracennet’te kenarlarını keskinleştirmek durumunda kalan bir aşk üçgenini de beraberinde getiriyor. Ve tüm bu kötülük çiçekleri bu kez karşılarında Chuyongdae oluşumunun en yürekli savaşçısı YI Kwak’ı buluyorlar. Dünya ile Cennet arasında, iki tutkulu kadın arasında, dostları ve sevdiği arasında kalan YI Kwak’a bu çıkmazlarda kılavuzluk eden ise yine kendi dürüstlüğü, adalet duygusu ve ölümsüz aşkı.. Bir İran atasözü der ki: “Cehennemin bir fersah ötesi Cennet, Cennet’in bir adım ötesi Cehennem”. Cennet’e giden yol bu kadar çetrefilliyken, umut dolu insanlarla dolu dünyayı değiştirmek isteyen kötülere karşı, o dünyayı korumanın daha önemli olduğunu savunan bir masal kahramanının kendine rehberlik eden bu erdemlere bağlılığı, masalların o heybetli duruşunu günümüzde bile koruyabildiğinin sevindirici bir ispatı gibi.

Büyük usta Akira Kurosawa’nın Ran ve Dreams yapıtlarının kostüm tasarımlarını yapan, hatta 1985’de Ran ile Oscar kazanan, ayrıca yine bir başka usta Zhang Yimou’nun Hero ve House Of Flying Daggers filmlerinin de şahane kıyafetlerini tasarlayan Emi Wada’nın gözlere gönüllere hitap eden sanatı yine çok çarpıcı. Bu sayede The Restless’de Zhang Yimou’nun estetik dokusunu hissetmemek güç. Pastoral huzuru, karanlık bir huzursuzlukla buluşturan Young-Ho Kim’e ait sinematografisi ve Doo-hong Jung’un büyüleyici aksiyon koreografileri şiir gibi.. Bünyesindeki türlü dramatik virajları, kuğu estetiği ile yırtıcı hayvan kıvraklığı arasında bir kıvamla aksiyona dökmüş olan çok iyi sahneleri mevcut. Örneğin YI Kwak’ın Yon-hwa’yı iki kardeşten korumaya çalıştığı ormanda geçen bölüm ve Aracennet’in köyünde bulunan pazar yerindeki nefis hesaplaşma gerçekten çok güçlü. Klasik ama görkemli finali de öyle. Musa The Warrior’un yardımcı yönetmenliğini yapmış olan Jo Dong-oh’un yönettiği ilk film olması yanında The Restless, yine bir Tolkien masalı olan The Lord Of The Rings’in Orta Dünya teorisine benzer bir Aracennet düşüncesinde iyileri, kötüleri, mekanları ve yaratıcılıklarıyla masallara yaraşır bir güzellikten ödün vermiyor.


Tanchi Hamamı, “Yin” enerjisi, Kutsal Taş, Jajak Klıcı, Yansıma Havuzu, Teselli Ağacı, Zalim Orakçılar-Ak Orakçılar, ruhların düşünceye daldığı ve günahları için tövbe ettikleri Aracennet köyü gibi masal düşkünlerini mest edecek detaylarla süslü bir film. Tüm oyuncular temsil ettikleri değerlerin aynası gibi performanslar sunuyorlar. Masalın merkezindeki iki oyuncudan Kim Tae-hee’nin aşkı, görevi ve anıları arasında kalmış çaresizliğini, engin cesaretini ve meleksi güzelliğini izlemek büyük keyif. Ama YI Kwak rolündeki Jeong Woo-seong’un A Moment to Remember, Daisy, Sad Movie, Musa filmlerindeki çok ölçülü ve hüzünlü oyunlarına bir yenisi daha ekleniyor. Satır arasında bahsi geçen Yunan mitolojisinin hayranı olduğum karakterlerinden biri olan, tanrılardan ateş çalıp insanlara vererek Zeus’un hışmına uğrayan ölümlü Prometheus’a bazı yönlerini benzettiğim YI Kwak, belki de uzun zamandır rastlamadığım dolu dolu bir masal kahramanı olmuş. Üstelik Yon-hwa’nın YI Kwak’a verdiği öpücük, hizmet ettiği amaç ve mesaj göz önüne alındığında ilk Matrix filminde Trinity’nin Neo’ya verdiği öpücükten çok daha inandırıcı ve anlamlı. Dünyayı değiştirecek olan şey insanlara ve dünyaya olan sevgidir mesajının temellerini sağlam atmış olması açısından The Restless, benzer görünen iki öpücüğün arasındaki farkı da kesinleştiriyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder