25 Aralık 2010 Cumartesi

Nothing But The Truth (2009)


Yönetmen: Rod Lurie
Oyuncular: Kate Beckinsale, Matt Dillon, Angela Bassett, Alan Alda, Vera Farmiga, David Schwimmer, Courtney B. Vance
Senaryo: Rod Lurie
Müzik: Larry Groupé

Yazısında bir CIA ajanını ifşa eden ve kaynağını ortaya çıkarmayı reddettiği için hapse giren muhabir Rachel Armstrong’un dramını anlatan Nothing But The Truth, Rod Lurie’nin yazıp yönettiği sürükleyici bir yapım. Özellikle 2000 tarihli The Contender ile güçlü bir politik drama adını yazdırmış olan Lurie, bu filmde de benzer bir çizgide ilerliyor. Rod Lurie’nin, başa güreşen politik figürlerin veya burada olduğu gibi sansasyon yaratan gazetecilerin zaaflarını, sırlarını farklı boyutlarla kaşıyan oturmuş bir senaryo düzeni olduğundan söz edilebilir. Baştan sona özenle inşa edilmiş bu düzen, sade olduğu kadar politik gerilimin gereklerini de aynı özenle matematiğine ortak etmiş bir kurguyla kendini belli ediyor. Böylece ortaya Laine Hanson veya Rachel Armstrong gibi her boyutuyla tartışılması gereken karakterler ortaya çıkıyor. Bu anlatım, onları haklı bulanlar kadar, eleştirenler için de açık kapılar bırakıyor. Gerçi o açık kapılar, klâsik dramatik unsurlar sayesinde duygu sömürülerine de açık kalabiliyor. Ama Lurie, bu tartışmalı ortamı yaratmasını iyi becerdiği kadar, tuttuğu tarafı keskinleştirmeyi de ihmal etmiyor.


Kate Beckinsale’in başarıyla canlandırdığı Rachel Armstrong’un bilgi kaynağını açıklamama yönündeki inatçı tutumu, kocasını, çocuğunu ve kariyerini ardında bırakacak kadar idealist perdelerden ses verince, seyircinin ona olan bakışı da arada kalıyor. ABD’nin dış politikası bünyesinde kamuoyundan saklanan sırları ifşa eden cesaretinden ötürü onu takdir ederken, kendisine ihtiyacı olan ailesini ihmal etmesine de anlam veremeyebiliyor. Normalde böyle kritik bir meselede ailenin önemi üzerine fazla konuşulmadığı için geride kalanlar hakkında endişe duymayız. Ama Lurie özellikle aile unsuru üzerine de düşünmemizi istiyor. Yalnız bunu yaparken, empati kurdurmak istediği Armstrong’u yer yer antipatik gösterebiliyor. Halbuki esas amacı, Armstrong’un örnek gazeteciliğini anneliğinin bile önüne taşıyarak karakterini güçlendirmek. Ne var ki bu amacın geri dönüşümü herkes için aynı olmayabiliyor. Armstrong’un bu büyük idealizmi, fazla romantik kaçabiliyor. Özellikle günümüzde kendisine gazeteci diyen kaypak insanların varlığından haberdar olanlar için bu idealist duruş pek samimi gelmiyor.

Sürpriz finalde bu samimiyetsizlik, yerini daha kabul edilebilir bir gerekçeye bıraksa da, acaba Armstrong’un yazısını dayandırdığı, üstelik gerekli dayanaklarını da teyit ettiği bu kaynağı açıklamaması bunca sıkıntıya ve yıkıma değer miydi sorusu akıllarda kalıyor. Bir yanıyla basının haber alma ve ifade özgürlüğü üzerine bir direniş öyküsü olurken, tıpkı Armstrong’un ailesini, uğruna yıllarca eğitim gördüğü mesleğini ihmal etmesi gibi, başka bazı duyarlılıkları arka plâna itiyor film. Haber kaynağına verdiği söz mü, bu kaynağı kanun kuvvetlerine açıkladıktan sonra ciddiye alınmayacağı endişesi mi, yoksa gerçeklerin üzerine korkusuzca giden çetin bir gazeteci olması mı Armstrong’u bu noktaya getirdi diye sorulduğunda aldığımız yanıt “hepsi” olacaktır. Bu genişliği sunabildiği için iyi bir film olmakla birlikte, aynı genişliği türlü mesajlara yedirerek sunmak adına gerçekçiliğini sorgulatan bir yapısı da var. Parlak oyuncu kadrosu ise sadece ismen değil, cismen de parlak ki, sözü edilen negatifliklerine karşın Nothing But The Truth’un sürükleyici ve hikâyesine sadık yapılanmasına pozitif katkıları görmezden gelinemez.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder