28 Temmuz 2007 Cumartesi

Das Leben der Anderen (The Lives Of Others) (2006)


Yönetmen: Florian Henckel von Donnersmarck
Oyuncular: Ulrich Mühe, Martina Gedeck, Sebastian Koch, Ulrich Tukur, Thomas Thieme, Hans-Uwe Bauer
Senaryo: Florian Henckel von Donnersmarck
Müzik: Stéphane Moucha, Gabriel Yared
 
Yüzbaşı Gerd Wiesler’in (Ulrich Mühe) görevi, ünlü oyun yazarı Georg Dreyman’ın (Sebastian Koch) Sosyalist Birlik Partisi’ne sadakatinden emin olmaktır. Yüzbaşı, Dreyman ve sevgilisi aktris Christa-Maria Sieland’ı (Martina Gedeck) gizlice gözetleyip, hareketlerini Bakan Hempf’e (Thomas Thieme) ihbar edecektir.

Wiesler, Dreyman’ın oturduğu apartmanın çatı katına yerleşir ve böylece yazar ile kız arkadaşının yaşamını yakından gözlemlemeye başlar. Dreyman’ın hiç bir hareketi parti politikalarına karşı değildir ama bu durum Bakan Hempf yazarın kız arkadaşını cinsel ilişkiye zorlayınca değişir. Yazar Doğu Almanya’daki koşulları dünyaya duyurmak için Der Spiegel dergisinde bir yazı yayınlama kararı alır. Bu, onu mahvetmek isteyen Wiesler için mükemmel bir fırsattır. Fakat Yüzbaşı Wiesler, Dreyman ve kız arkadaşının sevgi, edebiyat ve özgür düşünceyle dolu yaşamlarını gözlemledikçe, kendi varoluşunun anlamsız yönlerinin farkına varır. Onlara özenmiş ve değişmeye başlamıştır.
 
Konu olarak Alman sinemasının önemli temalarından birini oluşturan, komedisinden dramına pek çok filme ilham vermiş, iki Almanya’nın birleşmesine kadar süren döneme ait filmler, içe dönük hesaplaşmaları, dışa dönük eleştirileri ile zaman içinde saygın bir konum edinmişlerdir. Döneme damgasını vurmuş, yıkılışı bir milat haline gelmiş Berlin Duvarı’nın yıkılmasından 5 yıl öncesini, yani 1984-1991 arasını anlatan Das Leben der Anderen, son yılların en başarılı politik dramlarından birisi. Bir döneme ışık tutan, ama daha içerilerde o dönemin su yüzüne çıkmamış Doğu Alman polis örgütü Stasi’nin bunaltıcı faaliyetlerini de cesurca ifşa eden bir film. GDR olarak kısaltılan Demokratik Almanya Cumhuriyeti hükümetinin sona ermesinden 5 yıl öncesini anlatması ayrıca önem taşımakta. Çünkü bu son 5 yıl, Stasi örgütünün kontrol, gözetim ve özel hayatlara müdahale yönünden en uç noktalara ulaştığı periyodu oluşturuyordu. Bu servise bağlı kamu görevlileri ve muhbirler yüzünden 200.000 civarında insan fişlenmiş, taciz ve tehdit edilmiş, tutuklanmış, sorguda işkence görmüş.
 
 
Bu sıcak tarihsel döngüyü ve Stasi’nin varlık sebebini özetleyen bir açıklamayı Prof. Manfred Wilke’nin cümleleriyle aktaralım:

GDR (Demokratik Almanya Cumhuriyeti) 1949 – 1989

Almanya Sosyalist Birlik Partisi (SED)
iktidarı, Marksist – Leninist düşünce temelinde sınıflar savaşı temelinde biçimlendirilmişti. Sosyalist Birlik Partisi’nin çeşitli plan, program, direktif ve açık kısıtlamalar biçiminde şekillenen kendi halkından beklentileri, politik suç yasası gibi sonuçları da beraberinde getirmişti. İnsanın bireyselliğinin kökünden kurutularak yok edilmesi kavramı, Devlet Güvenlik Bakanlığının “başkaları” şeklinde bir kategorilendirme yapması sonucunu getirdi. Böylece “başkaları” olarak adlandırılanlar gözaltına alınarak, sorgulanarak, sürekli izlenip gözetlenerek düşmanlık duyulan objelere dönüştürüldü. Kısaca Stasi olarak bilinen örgüt, SED diktatörlüğünün baskıcı yapısını güçlendirmek için tasarlanan gizli bir araçtı.

Doğu Almanya’da tutuklanmış olmak, düşman olmanın ve negatif unsur olmanın kanıtıydı. Stasi örgütü, parti programını başkalarının yaşamlarıyla aktif ve tehdit edici şekilde ilgilenmek şeklinde anlamıştı. Partinin beklentilerini karşılamayanları radikal olarak değiştirmek amacıyla onları sürekli izliyor, istediği anda gözaltına alıyordu. Stasi’nin ana gözaltı merkezi Berlin’in Hohenschönhausen bölgesindeydi. Genç sorgu uzmanlarına ise Potsdam-Eiche’daki Stasi College’de eğitim veriliyordu. Kuşku duyulan bireylerin en yüksek düzeyde gözetlenip izlenmesinin dizayn edilmesinde “Etkin Prosedür” kullanılıyordu. (Das Leben der Anderen’de de Etkin Prosedür’ün hedefi durumunda olan kişi, oyun yazarı Georg Dreyman’dır.) İki yıl hapis cezası gerektiren tipik sisteme yönelik saldırı örneklerinden birisi, sınırın illegal yollardan geçilmesiydi. Hatta cumhuriyeti terk etmeyi / firar etmeyi planlamak veya denemek bile cezalandırılan bir suçtu. Almanya içindeki sınırın ve Berlin Duvarı’nın takviye edilerek güçlendirilmesi sonucunda Batı’dan gelen ajanların ülkeye girişi zorlaştırıldı. Doğu Almanya vatandaşlarından birisinin “yurtdışına” çıkışına katkıda bulunan herkes, sekiz yılı bulan hapis cezası tehdidi altındaydı.

Tamamen gözetim altında bir ülke olan Doğu Almanya’da SED’in geliştirdiği tüm toplumun kapsamlı şekilde gözetlenip takip edilmesi şeklindeki saplantılı projesinde Stasi’nin 91.000 memurundan 13.000’i sürekli ajanlık yaparken 170.000 kişilik gayrı resmi memurlar ordusunu kontrol altında tutarak gerekli görülen herkesi izlemesini sağlıyorlardı.

Prof. Manfred Wilke
(Berlin’deki Free University’ye bağlı SED Rejimini Araştırma Komitesi’nin Lankwitz Bölümü Başkanı ve Das Leben der Anderen’in tarihsel danışmanı.)
 
Bu politik zeminde cereyan eden, merkezinde dinleyicilerden ve sorgulayıcılardan en deneyimlisi olan Yüzbaşı Gerd Wiesler’in bulunduğu Das Leben der Anderen, kesinlikle insanları tarihi detaylarıyla boğan, aşırı duygusallıkla körü körüne hareket eden veya yaralı aslan misali dengesizce saldıran bir film değil. İlk başlardaki sorgu sekansı ve akabinde Weisler’in taze sorguculara verdiği sorgu dersi esnasında verdiği tüyolar, Stasi’nin işi ne kadar ciddiye aldığını ve profesyonelce hareket ettiğini doğrular nitelikte. Odak noktası Weisler, yani kabaca kötü adamların en akıllısı olunca, izleyici olarak ona yaklaşmamızın verdiği tuhaf huzurla oyun yazarı Dreyman ve aktris sevgilisi Christa-Maria’nın, hatta onların dava arkadaşlarının hayatlarına dahil olmamız fazla zor olmuyor. Çünkü diğer türlü ne karakterler, ne de yaratılan soğuk atmosfer bizi filmle ilişkiye sokabilirdi. İçimizdeki, başkalarının hayatlarına olan merakı, onları dinleyip gözetlemeyi seven yanımızın test edilmesinden de dolaylı da olsa söz edilebilir.
 
 
Profesyonel bir görev adamı olmasının, tek başına sıradan bir yaşam ve bunun yanında sıkıcı bir cinsel yaşam sürdürmesinin izleyen açısından caydırıcı etkilerini ortadan kaldırmaya başlayan süreç belli bir süre sonra devreye giriyor. Bu, Weisler’in dinlediği ev ile doğrudan ilişkili olunca iki farklı yaşamdan pasajlar izlemeye başlıyoruz. İşte o zaman gerçek bir sinema diliyle aradaki politik, sosyal ve kültürel muhasebeyi yapmamız insani bir temele oturtuluyor. Her ne kadar serbest bir çalışma ortamı için sistem yanlısı gibi gözükmeyi tercih eden Dreyman ve baskıcı sistemin temsilcisi Weisler çok farklı konumlarda bulunsalar, hatta yaşadıkları evler bile sosyal farklılıklarını işaret etse de, filmin bu duyarlı boyutu, iki karşıtın yakınlığını sıra dışı bir yöntemle bize sunuyor. Bu sayede bir adet sandığımız ana karakter sayısı bir anda ikiye çıkıyor. Bu iki karakteri görülebilecek en tuhaf ama insani sebeplerle birbirine bağlayan bir dönüşümden bahsetmek gerek. Bir yanda içinden sanat, edebiyat, aşk fışkıran bir evi dinlemek zorunda kalan, ama bu sayede bir zamanlar yaşadıklarını veya yaşamak isteyip bir türlü ulaşamadıklarını (bu belirsizlik de ayrı bir güzel) anımsayarak psikolojik metamorfoza uğrayan Weisler, diğer tarafta inandığı uğurda, inanmadığı sistemin yanında yer almış gibi görünme zayıflığına daha fazla katlanamayan Dreyman.

Weisler ve Dreyman’ın yanında, çelişkiler içinde kalan ve en az onlar kadar trajik bir konumda bulunan Dreyman’ın sevgilisi Christa-Maria, filmin bir diğer sac ayağını oluşturuyor. Onun Dreyman, Dreyman’ın peşindeki sistem ve bu durumdan sebeplenmek isteyen uçkur düşkünü Kültür Bakanı arasında kalışı ile filmin katmanları daha da artıyor. Devlet Güvenlik Kültür Departmanı başkanı Yarbay Anton Grubitz ve Kültür Bakanı Bruno Hempf gibi diğer yan karakterlerin sağladığı politik gerilim destekli işlevsellik, hem filmin kurgusal hem de yukarıdan aşağıya Hempf-Grubitz-Weisler arasındaki emir komuta zincirinin gerçekliğini kusursuz yansıtıyor. Aynı zamanda bu sancılı dönemi çok iyi tasvir eden soğuk atmosferin yaratılmasındaki sinema yönetimi ciddiyeti kolayca seziliyor.

Michael Haneke’nin Funny Games ve Benny’s Video filmleri ile, Costa-Gavras filmi Amen’de etkili oyunlar çıkarmış usta oyuncu Ulrich Mühe, Yüzbaşı Gerd Weisler olarak soğuk, disiplinli ama zamanla başkalaşım geçirmeye başlayan ölçülü oyunu ile çok başarılı. Çoğu sahnede sadece gözleriyle bile istenilen duyguyu verebiliyor. Mühe, tıpkı filmdeki Dreyman gibi Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından kendisine ait bilgilere ulaşmış. Kendisi de aynı zamanda 80’li yıllarda bir Stasi kurbanı olan Mühe, ilginç bir şekilde kendisini Stasi’ye ihbar eden karısının ihanetine uğramış bir sanatçı. Bakan Hempf olarak izlediğimiz oyuncu Thomas Thieme de benzer baskılara maruz kalmış. Dreyman rolünde ise müthiş bir “duvarı aşma” filmi olan Der Tunnel’de, yine Ulrich Mühe ile Amen’de ve yeni Paul Verhoeven filmi Black Book’da rol almış Sebastian Koch bulunmakta. Christa-Maria olarak gördüğümüz aktris Martina Gedeck ise gerek ülkesi Almanya’da, gerek uluslar arası projelerde görev almış çok iyi bir oyuncu. Onu da Robert De Niro filmi The Good Shepherd'da görmek mümkün. Hepsinin gösterdiği birinci sınıf oyun, filmin en büyük kozlarından biri. Oscar ödüllü besteci Gabriel Yared’in müzikleri de tüm bu güzelliklere ilave olmuş.



Son paragrafta ise filmin senaryosunu yazıp yöneten Florian Henckel von Donnersmarck’a özellikle değinmek gerek. Ödüllü birkaç kısa film ve kısa TV geçmişinden sonra, henüz 34 yaşında yaşında çok olgun bir uzun metraja imza atan Donnersmarck, bu filmi için kitaplar okumuş, arşivlerde gezinmiş, tarih uzmanlarını ziyaret etmiş, eski Stasi ajanları ve Stasi kurbanlarıyla görüşmüş, sonuçta 4 yıl süren kapsamlı bir araştırma yapmış. Buna rağmen filmin politik ve tarihi yönü yanında insani detaylarını da son derece iyi etüd etmiş. Ortaya çıkan Das Leben der Anderen, çok güçlü genel yapısını zengin karakterlerle süslemiş, yakın geçmişin gizli kalmış bir gerçeğine ışık tutmayı başarmış, finalinde de tam anlamıyla zirve yapmış bir film. Özellikle filmin o son minik cümlesi bile o kadar çok şey ifade ediyor ki, göreceli olarak varsaydığımız “doğru olanı yapma” üzerine son zamanlarda çekilmiş en anlamlı yapımlardan birini izlediğimizi hissediyoruz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder