27 Aralık 2007 Perşembe

The Band’s Visit (2007)


Yönetmen: Eran Kolirin
Oyuncular: Sasson Gabai, Ronit Elkabetz, Khalifa Natour, Saleh Bakri, Uri Gavriel
Senaryo: Eran Kolirin
Müzik: Habib Shadah

Bir zamanlar, ama çok eskiden değil, Mısırlı küçük bir polis bandosu İsrail’e gelmiş. Bir açılış töreninde çalacaklarmış, ama ister bürokrasi yüzünden deyin, ister talihsizlikten, havaalanında onları kimse karşılamayınca kendi başlarına kalakalmışlar. Başlarının çaresine bakmaya çalışınca kendilerini çölün ortasında, kuş uçmaz, kervan geçmez, küçük bir İsrail kasabasında buluvermişler. Kayıp bir kasabada kaybolmuş bir bando. Bu hikâyeyi hatırlayan fazla kimse yokmuş. Çünkü zaten pek de önemli değilmiş.. Çeşitli kaynaklarda bu masalsı giriş ile konusu özetlenen The Band’s Visit / Bikur Ha-Tizmoret, 8 kişilik Alexandria Polis Orkestrası’nın bir avuç kasaba sakini ile zoraki olarak kesişen yaşamlarına, bu kısa zaman dilimi içinde küçük ve sıcak paylaşımlar sığdırmasını anlatıyor.


Akraba sayılabilecek Selamsız Bandosu ve İtalyan yapımı Mediterraneo’dan izler taşıyan The Band’s Visit, küçük kasabaları dekor alan, küçük hayatları perdeye taşıyan küçük filmlerden biri.. Pozitif manada kullanılan bu küçüklüğün içinde sadelik, doğallık, sıcaklık, huzur ve tebessüm var. Selamsız Bandosu, Beynelmilel, Brassed Off gibi bando merkezli filmlerin traji-komik samimiyetini taşımasına karşın, bu filmlerin hamurundaki politik taşlama ve sistem eleştirisi özelliklerinden farklı olarak hiçbir siyasi misyon taşımayıp, sadece bu filmlerin duygusal temaslarına sahip bir film. The Band’s Visit, zevkler ve renkler doğrultusunda sıkıcı veya tam tersi insanı sarıp sarmalayan bir şirinlik olarak bulunabilir. Aslında her iki türlü de amacına ulaşmış sayılır. En azından, büyük şehrin imkanlarından yoksun, bunaltıcı bir rutini olan, gidilecek yeri, yapılacak doğru dürüst bir sosyal faaliyeti bulunmayan, bu sayede sıkışmışlık sıkıntısı yaratan, ama yine de birilerinin sığındığı bir liman, bir yuva potansiyelini muhafaza eden kasaba yaşantısına yabancı olmayanların bazı hislerine tercüman olabilir. Orada bir gün için de olsa zoraki ikamet etmek durumunda kalan orkestranın bu küçük kasabadan, kasabanın birkaç sakininin de onlardan öğreneceği az ama öz şeylere o kadar da yabancı olmadığımızı farkedebiliriz.

Sasson Gabai’nin canlandırdığı orkestranın şefi Tawfiq, karizmatik, otoriter, babacan bir kişilik olarak, geçmişte yaşadığı ailevi trajediyle bu kasabada yüzleşme fırsatı buluyor. Onun katı ve kederli duruşunu çözmeyi başaran ise kasabanın orta yaşlı, çekici lokanta sahibi Dina oluyor. Tawfiq ve Dina beraber çıktıkları gece birbirlerine samimi itiraflarda bulunarak, tek gecelik bir randevunun bile ne kadar anlamlı olabileceğini yaşıyorlar. Orkestranın yakışıklı trompetçisi, yine efsanevi bir caz trompetçisi olan Chet Baker hayranı Haled ise mecburiyetten başka bir randevuya katılmak durumunda kalıyor. Kasabanın gençlerinden iki çift ile zoraki ve ilginç bir disko deneyimi yaşaması da yine aynı derecede sevimli ve hüzünlü.

Yakın plana alınan bir başka orkestra üyesi de tecrübeli klarnetçi Simon. İçinde ukte olmuş orkestra şefliğini Tawfiq var iken elde edemeyeceğinin burukluğu yüzüne yansımış olan Simon ve onunla birlikte iki orkestra üyesi daha, bu kez lokantada tanıştıkları bir gencin kalabalık evinde yatıya kalmak zorunda kalıyorlar. Simon’un kendi bestesi olan yarım kalmış bir senfonisi var. Yine de gerçek nedenini tam olarak sezemediğimiz öyle bir derdi olmalı ki, adeta tüm hücrelerine sinmiş bir hüzün yayması sayesinde insan sebepsiz bir burukluğa kapılıyor. İşte bu üç sette yaşananlar, filmin kasvet yüklü havasını elden geldiğince renklendiriyorlar. Başlangıçta 8 adamın masmavi askeri üniformalar içinde küçük bir kasabada mahsur kalmalarının mizahi yanı, gittikçe yerini ufak şiddette kederlere bırakıyor. Aslında bildiğimiz anlamda askeri yankılar yapan bando olgusundan farklı olarak onlara orkestra denmesi daha uygun düşüyor. Keman, kanun, klarnet, darbuka ve yanık vokallerle bezeli enfes bir orkestra. Her ne kadar filmde tadımlık da olsa güzel müziklerini duyduğumuz, selamsız sabahsız bir orkestra. Yine başta bize hafif komik gelen mavi üniformaların, gerçekte hüznün rengi mavi olarak mükemmel bir tezahürü olduğunu düşündürmeden edemiyor.


Tawfiq ve Dina’nın konuşmaları, yeni tanışmış iki insanın birbirleriyle ilgili ortak noktaları keşfetme samimiyeti taşıyor. Mesela Dina, etkilendiği Tawfiq’in efkarlı tutukluğunu kırabilmek ve ona ulaşmak adına Mısırlı efsane şarkıcı, bizim bildiğimiz adıyla Ümmü Gülsüm’den, gençliğinde ünlü Mısırlı aktör Omar Sharif’in filmlerini izlediğinden, Arap romantizminin geçmişte kendi üzerinde bıraktığı etkilerden söz ediyor. Dina’nın, ilk görüşte askeri marşlar çalan bir bando imajı veren orkestranın aslında Ümmü Gülsüm, Ferit El Atraş şarkıları gibi geleneksel eserler icra ettiğini öğrendiğinde şaşırması da filmin izleyici ile aynı frekansları tutturma işaretlerinden biri. Dina’nın “niçin bir polis Ümmü Gülsüm çalar ki” sorusuna Tawfiq’in cevabı şiirsel ve çok anlamlı. “ Bu, niye bir insan ruha ihtiyaç duyar gibi bir soru..” Tawfiq ve Dina arasındaki çekim, filmin sonunda yerini karmaşık duygulara, hazin bir yarım kalmışlığa bırakıyor. Tawfiq’in yapısı gereği kendine ve kendi geçmişine olan saygısı, onu belki de başka baharlardan mahrum ediyor.

Bu noktada tekrar dönmemiz gereken genç trompetçi Haled ise ekolü olan, zamanında “bir kadın için yapamayacağım tek şey, kadın olmaktır” diyen, loş dumanaltı caz kulüplerinin kalbi kırık trompet ustası Chet Baker’ın izini sürüyor adeta. Tawfiq’in saygı anlayışına karşın Haled’in zaaflarını ise saygısızlık olarak yorumlamamak gerek. Aynı şekilde Simon’un bitmemiş senfonisi de biraz önce sözünü ettiğimiz yarım kalmışlık duygusunun altını çok güzel çiziyor. Bitmediğini, yarım kaldığını, devamının geleceğini düşündüğümüz bir güzelliğin belki de sonunda olduğumuz ihtimali kadar kederli bir bakış açısı bu. Veya belki tam da o yarısı dediğimiz yerde durmak, onu bir son olarak görmek, öyle kabul etmek. İşte The Band’s Visit böyle bir film.


Bu dört ana karakteri canlandıran oyuncuların en belirgin ortak yanı, simalarına sirayet etmiş olan yılgınlık ve hüzün. Belki o suretleri öyle görmemizin nedeni filmin kendi havası. Hepsi canlandırdıkları karakterleri olması gerektiği veya filmin gerektirdiği ölçüde ne eksik, ne fazla oynamaktalar. Başta saydığımız filmlerdeki bando, grup, orkestra oluşumlarının disiplinlerinden biraz olsun sıyrılıp, o oluşumları hayatın gerçekleri ile bütünleştiren, enstrumanları birer iletişim köprüsü olarak gördüğü insancıl duygularıyla o gerçekleri karşılayan, müziğin gücü kadar onun duygu yüklü zerrecikleriyle de ruhlarını besleyen bir grup insanın aidiyet hisleri vurgulanır. Bu gruplar, hayatından bir şeyler kopmuş veya hayatından bir şeyleri kendisi koparmış insanların dahil olmak, sosyalleşmek istedikleri bir doğal ortamın, sakin bir kasabanın sembolüdür. Veya tam tersi, The Band’s Visit’in dediği gibi “tonlarca yalnızlığın!..”

23 Aralık 2007 Pazar

Secret Sunshine (Milyang) (2007)


Yönetmen: Chang-dong Lee
Oyuncular: Do-yeon Jeon, Kang-ho Song, Yeong-jin Jo, Mi-kyung Kim
Senaryo: Chong-jun Yi, Chang-dong Lee
Müzik: Christian Basso

Küçük oğlu Jun ile, ölen kocasının memleketi olan Miryang’a taşınmaya karar veren piyano öğretmeni Shin-ae, yol sırasında bozulan arabasını tamir için gelen servis görevlisi Jong Chan ile tanışır. Shin-ae, Çince'de anlamı "Gizli Güneş Işığı" anlamına gelen Miryang’dan bir arsa almak, orada bir müzik okulu açarak temelli yerleşmek istemektedir. Yaşadığı çevrede birikmiş parası olduğu duyulduktan kısa bir süre sonra oğlu Jun fidye için kaçırılır. Fidyeyi ödemesine rağmen oğlunu kurtaramayan Shin-ae’nin zaten var olan inanç bunalımı iyice artar ve hayatta neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar veremeyecek trajik bir döngüye hapsolur.
 
Oasis ve Peppermint Candy gibi Güney Kore sinemasından çıkmış en iyi filmlerden ikisine imza atan Chang-dong Lee, Milyang isimli romandan senaryolaştırdığı ve yönettiği 4. filmi Secret Sunshine’da çok tartışılacak bir meseleye diğer filmlerinde kullandığı dile çok yakın bir dille yaklaşıyor. Lee’nin 2000 yılında çektiği Peppermint Candy’nin baş karakteri Yongho ile birtakım benzerlikler taşıyan, karanlık yönleri ile aydınlık tarafı arasında sürekli çekişme halinde olan gerçek bir karakter daha resimliyor. Üstelik istenildiği gibi kullanılabilecek bu karakteri bir trajedinin tam ortasına konuşlandırarak bıçak sırtı sorgulamaları ile izleyenleri suyun yükselip çekildiği gel-gite çakılı bırakıyor. Her ne kadar filmin konusu içinde önemli bir konuyu açık etmiş olsam da, Jun’un kaybından sonra filmin esas meselesine değinmeye başladığını görebiliriz. Secret Sunshine’ın bu önemli kırılma noktasından sonra rotası baştan aşağı değişiyor.

İlk başlardaki rutin, naif hava, sinema dili olarak aşırı değişiklikler göstermiyor, ancak hayatın acı gerçeklerinden kopup gelen trajik olay, anne Shin-ae ve onun hazin hikayesini başlatıyor. Yani filmin başlarında sayılabilecek Jun’un ölümünden bahsetmesek, birçok taş yerine oturmayabilirdi. Shin-ae’nin acı kaybından sonra filmi başka mühim kırılma noktaları bekliyor. Böylece hiç aksiyon, kan, şiddet görmediğimiz bir filmin tüyler ürpetici isyanı, tarifsiz kederi ve dinler tarihinin başlangıcından bu yana tartışılmış meselelerin göbeğinde buluyoruz kendimizi. İşte Secret Sunshine, kayıpların, inançların, şüphelerin, günahların, affetmenin, bağışlanmanın hesabını tutuyor.


Yönetmen Chang-dong Lee, katmanlı karakterleri kanlı canlı hale getirmesini bilen, o karakterleri çıkışı olmayan dehlizlere hapsetmeyi seven ve onları bir deney faresini izler gibi izleyen seyircilerin vicdan akustiklerinde ses denemeleri yapan usta bir sinemacı. Bu söylemiş olduklarımı pekçok sinemacı da yapıyor. Lee’nin sinema matematiğinin formüllerine yaptığı birtakım katkılar ve kendi yazdığı senaryolar üzerindeki hakimiyeti, kendine has bir üslubu da beraberinde getiriyor. Belli bir üslup sahibi sinemacıların eserleri, ötekilere nazaran daha çarpıcı, daha kalıcı oluyor. Lee’nin en belirgin özelliklerinden biri karakter işleme titizliği.. Fakat bununla yetinmeyip o karaktere hazırladığı doğal ortama da aynı titizlikle yaklaşıyor. Önce o baş karakterin belli bir dönemi üzerinde yoğunlaşıyor, sonra diğer evreleri daha da yoğunlaştırarak birbirine ekliyor. Peppermint Candy’deki Yongho ile Shin-ae arasındaki benzerlikler de bununla ilgili.

Yongho’nun okul, askerlik, görev, aşk kronolojisini tersyüz ederek ve bu evrelerdeki kritik dönüm noktalarını bize yaşatarak, daha filmin başında çıldırmış bir adamı anlamamızı sağlayan Chang-dong Lee, Secret Sunshine’da Shin-ae’nin hayatından geniş bir kesit almamış, yine de hayati önem taşıyan bir kronolojiyi takip etmiş. Önceleri ateist olan ve bu durumdan şikayetçi görünmeyen Shin-ae’nin ilk döneminin ardından, belki de acıların en büyüğünü tatmasıyla yön değiştirip, dış etkilerin de yardımıyla ikinci dönem olan itikad dönemi başlıyor. Fakat yine önemli bir dönüm noktasıyla (Jun’un kaybı kadar olmasa da çok önemli) ilk iki dönemin arasına sıkıştığı son evrede artık olacaklara karşı ümitsizce savrulma var. Yongho’nun isyanı, Shin-ae’nin isyanı gibi sadece din hedefli değil, sisteme ve bireysel hatalara gidip gelen bir isyandı. Ama sapına kadar isyandı. O isyana giden yol üzerinde her ikisinin de yaşadığı olaylar zinciri, birey ne kadar güçlü olursa olsun insani zayıflıkların pençesinde yaptığı seçimlerin bedelini ödetir biçimde zalim oluyor.

Her iki film de, Takva gibi kapısının önüne kadar gelen fırsatı tepen, korkak bir filmden çok başka bir dünyada yaşıyor. Muharrem Efendi’nin geçirmeye elinin mahkum olduğu değişimin gazozuna maç mantığından bir farkı yoktu bana göre. Muharrem gibi bir malzeme, bir yönetmenin önüne kaç kere gelir ki? Yapmasının şart olduğu dünyevi-dini sistem eleştirisini boşverip (veya anlaşılması güç biçimde şifreleyip), araya parça misali ucuz cinsel rüyalarla veya 3. sınıf roldeki Bosnalı genç ile bir şeyler geveleme manasızlığına düşüyordu. Takva’nın cesaretten anladığı buydu. Benzer frekanslarda olduğu düşünülürse değişim ve eleştiri nasıl yapılır, Secret Sunshine bir referans olabilir. Eğer aksi düşünülürse, o değişim ve eleştiriye hazır olunmadığı, muhtemelen de olunmayacağı sonucu çıkarılabilir.

 
Shin-ae’ye yakınlık bakımından Lars Von Trier filmi Breaking The Waves’de Emily Watson’un canlandırdığı Bess McNeill’den de söz etmek isterim. Shin-ae’nin tüm devrelerini yakan son kırılma noktası ile girdiği son evre, Bess’in Tanrı ile olan konuşmalarının ardından yaptığı dengesizlikler evresini anımsatmıyor değil. Bess’in sorgusuz sualsiz itaatlerinin sebep oldukları ile, Shin-ae’nin sorgusuz sualsiz itaatlerinin sebep oldukları arasında sadece göreceli hasar farkı var. Secret Sunhine, Peppermint Candy, Takva, Breaking The Waves gibi filmler, hedeflerini ana karakterlerinin önünden arkasından, profilinden görmeye çalışan filmler. Ama kimin bunu başardığı, kimin denediği, kimin hiç üzerine kafa yormadığı yorumları bizlere kalıyor.

Secret Sunshine’ın eleştirel bakışı çok güçlü. Ama sırf eleştirel olayım meraklısı değil. Zaten doğal akışı gereği Tanrı-din- Hristiyanlık üzerine söyledikleri olsun, bu söylemlere sebep olan hüzünlü-isyankar dokusu olsun bu eleştirel tavır esnasında yapmacık olması mümkün değil. Lafı ve olayları dağıtmadan, oldukça çiğ eleştiriler yapıyor. Shin-ae’nin Tanrı’ya ve dinine inanma sıkıntısı hem aynı sıkıntıyı çeken, hem de inancı sağlam izleyici profili için de dengeli denebilir. Fakat yine devreye giren o doğal akış, filmin her iki tarafı birbiriyle uzlaştırmak için göstermelik bir denge tutturmaya çalıştığını düşündürmüyor. Kısaca Secret Sunshine, bu iki kesimi birden memnun etme veya orta yolu bulma misyonu üstlenmiyor. Septik bir film. Karşı görüşe karşı kuşandığı silahlar ve saldırı planı elbette rahatsız edecektir. Bunu rahatsız etmeden yapmaya çalışan munis örneklerin çoğunluğu acımasız biçimde sıkıcıdır. Kah taraflardan birine körü körüne bağlı, kah orta yolu bulma uğruna herkese kucak açtığını sanan ezik örneklerdir. Secret Sunshine’ın bir orta yolu varsa bile, olması gereken diye bir şeyi başımıza kakmayıp, olanı saf haliyle yansıttığı için sorgu gücü zarar görmüyor.

Dinlerin varoluşlarından beri şüphe hep olmuştur. Bize doğruluğu söylenenler, öğretilenler ile bizim günlük yaşamda karşılaştıklarımızın örtüşmemesi, öteki alem hakkındaki tasvirlerin çelişkili hali, haksızlıkların ve kötülüklerin açtığı yaralara karşı somut çözümlerin getirileceği tesellisinin dayanakları, dilek ve duaların adaletsizliklere karşı gösterilmesi gereken haklı tepkileri/isyanları budaması gibi nedenler, bireylerde inanç problemleri yaratmıştır. Maneviyat gerçek bir ihtiyaç. Fakat farklı dinlerin varoluşu ve bunların yarattığı söylem kargaşası, teoride ve pratikte birlik olmaması insanların bu dinlere ve Tanrı’ya duyulan şüpheyi de beraberinde getirebilmiştir. Çeşitli inanç tavırları ortaya çıkmıştır. Mensubu olduğu dinin tüm gereklerini kayıtsız şartsız benimseyen, ama bunu yaparken kendi dininin dışındakilere gösterilecek hoşgörüyü kapının dışında bırakan, Tanrı’nın sözleri kisvesi altında kendi yobazlıklarını dine alet edip din kuralları diye yutturmaya çalışan, Tanrı’nın varlığına inandığı halde dinlere inanmayan veya ne Tanrı, ne de dinlerle alakası olmadığı halde maske takanlar buna örnektir.

 
Secret Sunshine’ın affetmek-affedilmek ile de çok derdi var. Dinlerde yeri olan “kötülüğe hoşgörü”, “kötülüğe iyilikle cevap verme”, “sana yapılan kötülüğü bağışlama”, “öteki yanağı çevirme” ne kadar ulvi bir kapsama alanına sahipse de o kötülüğün boyutları hakkında her zaman hazırlıklı olunmuyor. Affetmek her durumda bu kadar kolay oluyor mu? Çünkü “her durum” söz konusu. Belli durumlarda affedin, bazılarında affetmeseniz de olur gibi bir durum yok. Shin-ae, oğlunu kaybettikten sonra en büyük acıyı, tırnakları yediren bir yüzleşmenin ardından tekrar yaşıyor. Yapılan bir kötülüğü biz affediyoruz diyelim, ama bir yandan onu affetmeyecek, cezalandıracak birinin de olmasını arzu ediyoruz. Hele Tanrı’nın o kötülüğü bağışlamasını ne derece hazmediyoruz? Tanrı’nın bağışlayıcı olması kadar, yapılan her kötülüğün bağışlanma kapısının da açık olmasını Shin-ae’nin karşılayış şekli için ne söylenebilir?

Son olarak filmin incisi Do-yeon Jeon’dan söz edelim. Asyalı suretlerin birbirinden farklarını güç anlamamız, farklı bir ırkın gözünden bakmamızla veya onları oyuncu olarak çok farklı projelerde, sıkça izlemeyişimizle ilişkili belki de. Ama bir kez benimsediğimiz Uzakdoğulu bir oyuncuyu da kolay kolay unutmuyoruz. Kocasını, oğlunu, inancını ve nihayet kendisini kaybetmiş Shin-ae’nin depresif, mutlu, telaşlı, huzurlu, kederli anlarını, geçirdiği üç değişik evreyi canlandırmak, bu hisler üzerine rol yapmak her oyuncunun eline geçen bir fırsat, her oyuncunun üstesinden gelebileceği bir kolaylık değildir. Şimdi oturup sayamayacağımız kadar fazla Güney Kore yapımında rol almış 34 yaşındaki Do-yeon Jeon, Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü de aldığı performansıyla doğallığın zirvesinde. İddiasız duru güzelliği bize Shin-ae’nin paramparça olmuş ruhuyla bir bütün halinde yansıyor. Zaman zaman dehşet verici bir doğallıktan bahsediyorum.

Shin-ae
’ye ümitsizce aşık oto tamircisi rolüyle Güney Kore’nin en güçlü aktörlerinden Kang-ho Song’un saf, sadık ve komik tiplemesi de ayrı bir renk. Onun Shin-ae’yi gerçekte ne amaçla istediğini anlatan çok da güzel bir sahnesi var. Bu uzunca yazı, Secret Sunshine’ı tam olarak anlatmıyor. Çünkü filmden alınacak şeyler aynı olsa da, yorumlar farklı olacaktır. Herkesin inancı, günahı, sevabı, ibadeti kendine ait. Kutsal kabul ettiğimiz değerlerimiz için yaşıyoruz. Ama bazı insanlar için din kavramı ve onun insanoğlu tarafından değiştirilmiş, katılaştırılmış kuralları hala tartışılıyor. Filmin kimi yorumları hoşunuza gitmeyebilir. Fakat ortada duran şeyi bir sinema eseri, onun yapmak istediğini de banal bir propaganda olarak algılamaz isek, Secret Sunshine’ın son yılların en eleştirel filmlerinden biri olduğu konusunda hemfikir oluruz.

12 Aralık 2007 Çarşamba

Evening (2007)


Yönetmen: Lajos Koltai
Oyuncular: Claire Danes, Vanessa Redgrave, Toni Collette, Patrick Wilson, Natasha Richardson, Hugh Dancy, Meryl Streep, Glenn Close, Mamie Gummer, Barry Bostwick
Senaryo: Susan Minot, Michael Cunningham
Müzik: Jan A.P. Kaczmarek
 
Ölümcül bir hastalığa yakalanmış bir karakterin şimdiki zamanda etrafına toplanmış aile bireylerinin bireysel meselelerini, o karakterin geçmiş zamanda yaşadığı unutulmaz bir aşk hikayesi ile paralel götüren filmlere pek yabancı değiliz. Ann Grant Lord, gençliğinde aşık olup acı tatlı anlar yaşadığı, ancak olumsuz şartlar gereği ayrıldığı Harris Arden'i aradan geçen uzun yıllara rağmen unutamamıştır. Ann’in o yıllarda en iyi dostu olan, aynı zamanda Harris'e aşık Lila’nın, aslında istemediği biriyle evleneceği düğünün arefesinde yaşananlar ile, günümüzde ölümle pençeleşen Ann’in iki yetişkin kızının yaşadığı sorunlar iç içe geçmiş bir şekilde anlatılmakta.
 
Oyuncu kadrosunda deneyimli kadın oyuncuların cirit attığı, lakin çok da yüksek kalitede oyunculuk göremediğimi düşündüğüm, yine de türünün gereklerini harfiyen uygulamış bir film Evening.. Eş veya sevgili ile birlikte izlenmesi daha uygun olacaktır. Melodramlardan hoşlananlar için kendisi olmasa da, tarihi yeni bir film. Ana hikayenin etrafında filizlenmeye çalışan yan öykülerden bazıları zorlama, sıkıcı, gereksiz gelebilir. Hele şu "senin yıldızın, benim taşım, onun çiçeği, öbürünün böceği" muhabbetlerinin lüzumunu anlamadım. Şahsen Vanessa Redgrave için görmek istediğim bir filmdi. Ama ondan da hakkıyla faydalanıldığını düşünmüyorum. Prodüksyon, oyuncular, başarılı bir sinematografi, epik bir melodram atmosferi, kısaca kağıt üzerinde her şey yerli yerinde. Fakat uzunca bir pembe dizi tadı almanız da oldukça mümkün.

10 Aralık 2007 Pazartesi

Sleeping Dogs Lie (2006)


Yönetmen: Bob Goldthwait
Oyuncular: Melinda Page Hamilton, Bryce Johnson, Geoffrey Pierson, Colby French, Bonita Friedericy, Jack Plotnick
Senaryo: Bob Goldthwait
Müzik: Gerald Brunskill

Amy'nin üniversite yıllarından kalma çok acayip bir sırrı var. Birisine anlatmak için can atıyor. Ama bu öyle herkese anlatılacak türden yenir yutulur birşey değil. Onunki sadece anlatıp hafiflemek.. Erkek arkadaşı John'u muhafazakar ailesi ile tanıştırmaya götürdüğü bir gece bu sırrı ona söyleyince, üstüne üstlük bu sırrı, hep Amy'nin başarısının gölgesinde kalmış olan uyuşturucu bağımlısı erkek kardeşi tesadüfen duyup, huzurlu bir sabah kahvaltısında ifşa edince Amy'nin hayatı cehenneme dönüyor. Ne yönetmeni, ne oyuncuları tanınmış olan, bir ödülü bile olmayan, ama hele de şu sıralarda romantik komedi diye bir türün var olduğunu hatırlatan -sırrına rağmen- çok sevimli bir film. Merak etmeyin, o sır zaten filmin ilk cümlesinde belirtiliyor. Tamamı aşk ve dürüstlük ilişkisi üzerine bir güzelleme olan Sleeping Dogs Lie (diğer adı Stay - o da niyeyse!) uzun zamandır izlediğim en iyi romantik komediydi diyebilirim. Kusurları vardır muhakkak, fakat nedense hiçbiri gözüme batmadı. Üstelik bazı anlar yalan söylemenin hayati önemini savunan edepsiz mesajına da bayıldım.

3 Aralık 2007 Pazartesi

Searching For Debra Winger (2002)


Yönetmen: Rosanna Arquette
Oyuncular: Rosanna Arquette, Patricia Arquette, Emmanuelle Béart, Katrin Cartlidge, Laura Dern, Jane Fonda, Whoopi Goldberg, Daryl Hannah, Salma Hayek, Holly Hunter, Gwyneth Paltrow, Diane Lane, Frances McDormand, Sharon Stone, Robin Wright Penn, Julia Ormond, Vanessa Redgrave, Theresa Russell, Meg Ryan, Charlotte Rampling, Debra Winger
Müzik: Jojo Villanueva

Rosanna Arquette'in yönettiği Searching For Debra Winger, genel anlamda kadın oyuncuların yaşlanmaları ile birlikte yaşadıkları kariyer düşüşü ekseninde dönmesine rağmen, içerisinde seksist yaklaşımlara, anneliğe, eşliğe, sevgililiğe, erkeklere ve erkek oyunculara, tacize ve daha başka yan konulara da değinen, anlamlı pasajlar barındıran bir belgeseldi. Sayısız ünlü kadın oyuncunun katıldığı filmde Debra Winger'ı aramanın espirisini, aslında çalışan kadının (ya da kadın oyuncuların) diğer dış etkilere karşı kadınlığını aramaya ve Winger gibi yaşlanıp Hollywood'un gözünden düşmeye başlamış bir oyuncunun sembolize ettiği kadınsı değerleri korumaya ithaf edilmiş olması olarak algıladım. Genciyle yaşlısıyla röportaj yapılan oyuncuların bir çoğu, samimi bir şekilde doğru tespit ve çözümlemelerde bulundular. Ama özellikle Jane Fonda'nın oyunculuk mesleğini, kendi tecrübeleriyle harmanlayarak tanımladığı bölüm gerçekten çok içtendi. Her ne kadar birtakım gereksiz bulduğum bölümler de olsa, yapılan söyleşilerin kurgulanış biçimi yanında, kadın ruhunun karanlık bazı bölümlerine gayet iyi ışık tuttuğunu düşündüğüm bir belgeseldi.

1 Aralık 2007 Cumartesi

Renaissance (2006)

 
Yönetmen: Christian Volckman
Senaryo: Mathieu Delaporte, Alexandre de La Patellière, Jean-Bernard Pouy, Patrick Raynal
Müzik: Nicholas Dodd

Paris, 2054. Genç ve başarılı bir araştırmacı olan Ilona Tasuiev kaçırılır. Fidye istenmemektedir ve onu bulmak için yapılan ilk girişimler boşa çıkar. Dev bir çok uluslu şirket olan Avalon ve kızın işvereni onu ne pahasına olursa olsun kurtarmak istemektedir. Avalon’un yönetim kurulu başkanı Dellenbach bu davada rehin kurtarma uzmanı ve teşkilatın en tartışmalı polisi memur Barthélémy Karas’ın görevlendirilmesini ister. Karas, Ilona ile gözden düşen bilim adamı Dr. Jonas Muller’in arasında bir bağ olduğunu öğrenir ve Ilona’nın kendisi kadar güzel kız kardeşi Bislane ile buluşur. Kayıp kızın ilgi çekici bir resmini oluşturur ve kar yağmaya başlayınca onun Paris’te yeni ortaya çıkan şehir ormanlarındaki hareketlerini takip eder: O da izlenmektedir ve tehdit edilir, tanıklar öldürülür ve birisi de onu öldürmeye çalışır. Polis artık avının kurban mı yoksa suçlu mu, melek mi şeytan mı olduğunu bilmemektedir. Ilona’nın izini sürmek artık Karas için belki de tüm halk için bir ölüm kalım meselesi haline gelmiştir. Ilona, insan ırkının geleceğini belirleyecek bir protokolün bilimsel anahtarını tutmaktadır.

Uzakdoğulu örneklerinden pek fırsat bulamamış olsa da Fransız animasyonlarının da bu rengarenk dünyada önemli bir yeri olduğu muhakkak.. Mesela uzun zaman önce televizyonlarımızda oynayan Clémentine ve Les Mondes Engloutis (Kayıp Dünyalar) isimli animasyonlar, gerilim, bilim kurgu, dram türlerini pek alışık olunmadık biçimde çizgi dağarcığımıza yerleştirmişlerdi. Kurmaca medeniyetler, kültürler ve son derece parlak bir zekanın ürünü olan teknolojik araç gereçlerin yer aldığı bir yaratıcılık ürünüydü. Japon animeleri ile benzerlikleri olmasına rağmen, psikolojik ve felsefi tabanıyla yediden yetmişe herkesin ilgisini çekmişti. Hala da izleniyor olması, zamansızlığının en büyük kanıtı. Yine efsanevi Lucky Luke’ün (Red Kit) uzun soluklu komik maceralarını büyük bir keyifle izlemiştik. 2003 yılında Sylvain Chomet’in En İyi Animasyon Oscar adaylığı dahil pekçok adaylık ve hatırı sayılır festivallerde 20’ye yakın ödül kazanan Les Triplettes de Belleville’in haklı başarısı da Fransız animasyonlarına yeniden dikkatleri çekti. Özellikle 90’lı yılların başında artan yapımlar Fransız sinemasının karakteristik özelliklerinden bol miktarda beslendiği gibi, yeniliklere açık, kendi türüne has bir vizyon da geliştirdiler. Günümüze kadar gelmesine rağmen bu akımın örneklerine uluslar arası arenalarda pek rastlanmıyor veya bağımsız duruşlarından ötürü tanıtım yapılmıyor. Ama bu türe gönül verenlerin yakından takip ettiği üzere, Uzakdoğu hakimiyetindeki anime yapımları arasında kendine yer bulan Fransız prodüksyonlar sofraya ayrı bir tat katıyor.

Türünün sağlam örnekleri arasında gösterebileceğimiz Renaissance’ı hem grafik açıdan, hem de uzun metraj bir film kimliğinde değerlendirdiğimizde her iki janrın gereklerini yerine getirmiş olduğunu söyleyebiliriz. Oldukça tanıdık çağrışımlar yapabilecek konusu ve konuyu işleyiş biçimi ile malum kıvrılmalar ve kırılmalar geçiren Renaissance, farklılığını konusundan ziyade, üzerinde çok konuşulması gereken görselliğinden alıyor. Philip K. Dick ruhunu, 50’li yılların kimi Fransız film-noir bileşenlerini ve klasik bilim kurgu polisiye öğelerini bir kazana atıp, çizgi roman zihniyetine sonuna kadar sadık olan kurgusuyla pişiren, tüm bu karışım karışıklığına rağmen derli toplu denebilecek sürükleyici bir film. Gerek şekil, gerekse anlatım yönünden Dick uyarlamaları ile, özellikle de Minority Report ve A Scanner Darkly ile uzaktan akrabalık kurmaya çalışan Renaissance, kurgusal bir zamanda geçen, ancak günümüz normlarında hala geçerliliğini koruyan güzellik ve ölümsüzlük kavramlarını ilişkilendirerek etik seslendirmelerde bulunuyor. Özellikle kozmetik dünyasının zirve isimlerinden birine yaptığı Av)al(on göndermesi ile sırf sembolik kalmayıp, esrarengiz kaçırılma hikayesinin köşe taşlarını da bu göndermenin ahlaki sebep-sonuçlarına uygun şekilde tasarlıyor. Avalon’un reklam sloganı olan “sağlık, güzellik, uzun yaşam” ifadelerini filmin başında ve sonunda tekrarlayarak, aynı cümlenin filmin başı ile sonu arasında izleyici üzerinde bırakacağı farklı etkiyi de test ediyor.


Hayat boyu güzel görünmek, yaşlılığa meydan okumak için göze alınan fedakarlıklar, yapılan harcamalar, çekilen çileler ve başvurulan sahtelikler tüm hızıyla sürüyor. Tüketim toplumunun ve özellikle metropol bireylerinin sıkça rağbet ettiği estetik ameliyatlar, çeşit çeşit kozmetik ürünler, doğal olmayan yöntemler, kimyasal maddeler hep bu güzellik, estetik, sağlık arayışının araçları olmaya devam ediyor. İşte insanoğlunun ümitsizce zamana meydan okuma çabalarını, doğal akışına bırakmadan uzun yıllar güzel görünme saplantısını fırsat bilen büyük şirketler, durmak bilmeyen keşifleri ve pazarlama stratejileri ile bu zayıflıklara çanak tutuyor, o çanağı da para ile dolduruyorlar. Doğal güzelliğine sahip çıkamayan yapay bir nesil işte böyle vücuda geliyor. Kurmaca tekno bir çağda ise bireylerin bu bitmek bilmeyen estetik kaygıları, ölümsüzlük arayışına kadar dayanmaya başlıyor. Bu ihtiyacı karşılamak için parlak beyinleri keşfeden, onları sömüren şirket felsefeleri, hem değerlerini elde tutmak, hem de teknoloji casusluğuna, insanlar üzerinde yapılan tuhaf deneylere kadar varan iktidar hırslarını kurumlarının geleceğine taşımaktan çekinmiyorlar.

Renaissance’ın bayrağını salladığı en önemli mesaj bundan ibaret. Ulaştığı sonuç ise, ölüm olmadan hayatın anlamsız olacağı.. Gerçekten çok anlamlı. Lakin bu mesajı daha öncesinde duyduğumuzdan farklı biçimde duymak yerine, klişelerden beslenerek semirmiş bir şekilde almak, böylesi heyecan verici bir projeye birkaç numara küçük geliyor. Klişelerden devşirilmiş olay sıralamasını zevk ve heyecanla izlememizin tek sebebini filmin görsel cazibesine bağlamak istemiyor insan. Aslında bu sıralamadan sıkılmak ya da zevk almak izleyene kalmıştır. Fakat sadece konu açısından yeterli heyecan ve sürpriz bulmak bir izleyene göre güçleşmeye başladıkça, filmin grafik ustalığının da güme gitme riski artıyor. Yönetmen Christian Volckman ve filmin yazar/animasyon/adaptasyon ekibi bu durumu grafik zeka ile bertaraf etmek istemiş bile olabilirler. Barthélémy Karas’ın, Los Angeles sokaklarında çörek ve kahvesi ile suçlu avlayan kurt polislerden farkı olsun istiyor insan. Veya “fatale” olamamış bir “famme” görüntüsü veren, alıcımızın ayarlarıyla oynadığımızda ise “fatale” kısmının sadece sigara içen yanı olduğunu anladığımız Bislane, yeterince “kötü” planlanmamış olan filmin baş kötüsü Dellenbach, sırları ilginç, kendisi sıradan bilim adamı Muller ve haliyle bir bedel ödeme görevi üzerine düşen Ilona’nın da fark yaratması bekleniyor belki de.. İşte bu beklentinin sorumlusu da Renaissance’ın görsel çekiciliği olsa gerek.


Zemini camdan oluşan meydan, Avalon şirketinin arşiv departmanı teknolojisi, Ilona’nın hapsedildiği simülasyon gibi yaratıcı fikirler, bina ve mekan tasarımları, takip sahnelerinin dinamizmi ve 2050’li yılların Paris görüntüleri muazzam bir atmosfer yaratıyor. Üstelik bunu tonsuz siyah ve beyaz ile betimlemek, cansız varlıklara olduğu kadar, karakter suretlerine de yansıyan enfes kareler yaratılmasını sağlıyor. Cyberpunk bir dünyanın rekliliğini böylesi radikal bir ambiyansla tasvir etmek, aynı dünyanın ruhsuz, soğuk haline mükemmel bir alternatif oluşturuyor. Siyah-beyaz zıtlığının nasıl ayrılmaz bir bütün olduğuna, sahnelerdeki beyaz yoğunluğunun siyaha, siyah yoğunluğunun beyaza ne kadar önemli bir hareket alanı sağladığına, başka bir deyişle bu iki rengin birbirlerini ne kadar çok sevdiğine tanık oluyoruz. Genel atmosferin karanlık oluşu biraz da o çağın ruhsuzluğuna ve karamsarlığına işaret etmekte. Ama beyazın bu bütünlüğü bozmayıp, ona eşlik etmesi de ahengi bozmuyor, yeni bir ahenk yaratıyor. Işığın ve gölgenin diğer tüm renkleri hiçe sayarak yarattığı haklı bir karamsarlık bu.

Başta çizgi roman tutkunları olmak üzere, perdede farklı tecrübeler yaşamak isteyen herkesin görmesi gereken bir film Renaissance.. A Scanner Darkly, Sin City, 300, Paprika gibi başka bir dünyadan seslenen kaliteli sinema deneyimlerinin yanına eklenebilecek bir halka. Konuşma balonları yerine altyazılar var, ama bu bir sonraki sayfada ne göreceğimizin merakını zedelemiyor. Barthélémy Karas yeni neslin Max Payne-Nathan Never karışımı karizmatik-kurmaca-kült karakteri olur mu şüpheli.. Fakat aşina olduğumuz olay örgüsünü bir kenara bırakırsak, sırtını iki renge dayamış bir görsel şölen olarak tekrar izlenmeyi bile hak ediyor.