30 Aralık 2016 Cuma

Le Passé (2013)


Yönetmen: Asghar Farhadi
Oyuncular: Bérénice Bejo, Ali Mosaffa, Tahar Rahim, Pauline Burlet, Elyes Aguis, Jeanne Jestin, Sabrina Ouazani, Babak Karimi
Senaryo: Asghar Farhadi

Ahmad, 4 yıldır ayrı olduğu Fransız eşi Marie'nin çağırması üzerine Tahran'dan Paris'e döner. Aslında geliş nedeni boşanma davası ile ilgili belgeleri tamamlayarak sonuçlandırmaktır. Marie'nin Ahmad'dan önceki evliliğinden iki kızı vardır ve Ahmad'dan sonra kuru temizleme dükkanı olan Samir ile beraberdir. Karısı intihar girişiminde bulunup komaya giren Samir'in de bir oğlu vardır ve bu beş kişi birarada yaşamaktadırlar. Boşanma işleri halledilene kadar bu karma aile ile aynı evde kalacak olan Ahmad, üç aylık hamile olan Marie'nin hem büyük kızı Lucie ile, hem de yaşadığı düzensiz hayatla sorunları olduğunu fark eder. Ahmad, Marie, Samir üçgeninin kendi geçmişleriyle olan hesaplaşmaları, bu üçgenin ortasında yer alan çocukların kendi sorunları ve yavaş yavaş açığa çıkan, gittikçe dallanıp budaklanan bir sır, herkesin birbiriyle olan ilişkisini gerginleştirir.

2012'de Jodaeiye Nader az Simin (A Separation) ile En İyi Yabancı Film Oscar'ı kazanan İranlı yönetmen Asghar Farhadi'nin yazıp yönettiği Le Passé, önceki filmlerinden izler taşıyan ama kendi karakterini yaratmış güçlü bir dram. A Separation için yaptığımız pekçok yorumu bazen birebir, bazen ufak tefek değişikliklerle Le Passé için de yapabiliriz. Yine bir boşanma hikayesi, yine sorunları oryantalleştirmeden karakterlerini nakış gibi işleyen bir senaryo, yine çok başarılı performanslar. A Separation harika bir boşanma anatomisi iken, Le Passé aynı yoğunlukta bu ayrılık / boşanma kavramlarının farklı coğrafyalardaki yansımalarının binlerce versiyonundan biri olarak Farhadi'nin anlatıcı ustalığından nasibini alıyor. Farhadi, en trajik aile dramlarından biri olan boşanma sorununu ele alırken tarafsızlığını, başka bir deyişle her bir karaktere eşit yaklaşan taraflılığını sürdürüyor. Ahmad, Marie, Samir, Lucie hepsinin zihnine girip, hepsinin bakış açılarından sağlıklı değerlendirmeler yapabiliyor. Küçük Fouad'ı bile çok iyi anlıyor. Hatta fiziksel olarak tek bir sahnede gördüğümüz Samir'in komadaki eşi Céline'i bile senaryosunda konumlandırma şekliyle kanlı canlı bir karaktermişçesine betimliyor. İlk başlarda sadece Ahmad ve Marie ilişkisine odaklanacağı sanılsa da, Samir - Marie, Marie - Lucie, Samir - Ahmed gibi farklı cepheler açıp her birini çok iyi idare ediyor.


Asghar Farhadi, bu ilişkileri idare ederken hep yaptığı gibi, karmaşıklaşan düğümleri çözmesi muhtemel bazı vicdani ikilemleri belli bir olay üzerinden anlatmayı seviyor. Örneğin A Separation'daki kaza olayının polisiyeye benzer incelenişi gibi Le Passé'da bu defa e-mail krizi üzerinden zincirleme sorunlar yaratılıp bunların çözüm evreleri dantel işler gibi detaylandırılıyor. Yani boşanmak üzere olan bir çiftin, arada kalan çocukların, Samir ve eşinin birbirleriyle olan sorunları zaten filmi kurtarmaya yetecek malzeme taşırken, bir de üstüne Lucie merkezli sırlar yumağını bu denklemlere başarıyla eklemek kesinlikle usta işi. Farhadi senaryolarının gücü, flashbacklere ihtiyaç bırakmayacak şekilde karakterlere yaşattığı yüzleşmeler ve filmin kendi zamanı içinde su gibi akan diyaloglardan geliyor. Üstelik film içinde kurduğumuz karakter bağlarının sağlamlığını bize sürekli test ettirmesi de cabası. Bir olayın, bir tepkinin, açığa çıkan bir sırrın ardından gelecekler hakkındaki teorilerimizi boşa çıkarıp yerine filmin akışını bozmayacak başka makul alternatifler getirmek de artık Farhadi'nin oturmuş tarzının belirtileri.

Tıpkı A Separation gibi kavgasız gürültüsüz, ama buna rağmen son derece güçlü bir finalle taçlanan Le Passé, kavga gürültü çıkardığı anlarda bile Farhadi'nin zarif üslubundan nasibini alıyor. Yükseldiği anlarda özellikle Bérénice Bejo'nun etkileyici performansı çok sahici bir tonda seyrediyor. Ali Mosaffa, Tahar Rahim ve Pauline Burlet, Bejo'nun bu patlamaya ve yanmaya hazır gücü karşısında daha naif birer denge unsuru gibi gözükseler de, onlar da kendi içlerinde yaşadıkları çelişkileri seyirciye aktarmada hiç sıkıntı yaşamıyorlar. Çünkü Farhadi, her karakterinin zihnine girip onlar kadar güçlü, onlar kadar zayıf olabiliyor. İnsanı kendi hatalarıyla güçlü, kendi katı prensipleriyle savunmasız bırakabiliyor. Böylelikle iyi oyunculardan istediği verimi alırken, Fouad rolünde oyuncu olmayan küçük Elyes Aguis'den bile çok iyi faydalanmasını biliyor. (Artık bu filmden sonra ona da oyuncu denmeye başlanmıştır.) Film boyunca birşeylerin tamir edilmesi, sanki her an bulunduğu konumu terk edecekmiş gibi duran derme çatma insanlar, kah ses geçirmeyen bir camın arkasından, kah e-mail yoluyla, kah çamaşır suyu içerek bertaraf edilmeye çalışılan iletişimsizlik, aidiyet ihtiyacı duyan kalpler, hepsi Asghar Farhadi'nin yarattığı kurmaca olamayacak kadar gerçek hayatların görkemli bir dökümü adeta.

24 Aralık 2016 Cumartesi

Racing Extinction (2015)


Yönetmen: Louie Psihoyos
Müzik: J. Ralph

Japonya'nın Taiji bölgesinde süregelen yunus katliamlarını konu alan The Cove belgeseli ile 2010 yılında Oscar kazanan yönetmen Louie Psihoyos, bu kez tek bir hedefe odaklanmayıp, nesli tükenmekte olan bazı canlı türlerini korumaya çalışan bir grup gönüllü ve aktivisti ziyaret ediyor. Kimi zaman onlardan bu canlılarla ilgili çok ilginç bilgiler topluyor, kimi zaman The Cove'da olduğu gibi aktif biçimde onlarla sahaya iniyor, gerilla yöntemlerle yine tüyler ürperten gerçeklere tanık oluyor. Bu insanlar arasında parlak şirket kariyerini bırakıp kendini sualtı canlılarını araştırmaya, korumaya adayan fotoğrafçı, sinematograf, profesyonel dalgıç Shawn Heinrichs, elektrikli araçları yaygınlaştırma çalışmalarında bulunan Tesla Motors CEO'su Elon Musk, bu araçlarla yarışlara katılan yarışçı ve çevreci Leilani Munter, primatolog Jane Goodall, yeryüzündeki sesleri kaydeden Biyoakustik Araştırma Programı uzmanlarından biyolog Christopher W. Clark, dijital sanatlar uzmanı Travis Threlkel, National Geographic fotoğrafçıları, çevre araştırmacıları ve yazarlar bulunuyor. Psihoyos, bu insanlarla beraber kitlesel yok oluşa bakarken, sadece nesli tükenen hayvanları mercek altına almıyor. Halen olmakta ve olacak bazı çevre felaketleriyle sıranın insanlara gelmeye başladığını bilimsel verilerle vurguluyor.

"Dünya tarihinde beş kitlesel yok oluş gerçekleşmiştir: Ordovizyen, Devonyen, Permiyen, Triyas-jura ve dinozorları yok eden K-T. Bu kadar uzak tarihi algılayabilmek çok zor. 4.6 milyarlık dünya tarihinden bahsediyoruz. Dünya tarihini 24 saat gibi düşünelim. İnsanlık bu sürenin ne kadarlık kısmına denk gelir? Gece yarısından birkaç saniye öncesi, hepsi bu. Biz mahalleye yeni taşınmış çocuklarız." Belgeselin ilk 10 dakikasından sonra duyduğumuz bu cümleler, nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumuzu biraz belli ediyor. Yeryüzündeki altıncı kitlesel yok oluşun tek nedeninin insan olacağı iddiası çok güçlü biçimde filmde yer alıyor. Üstelik bunun sadece bir iddia olmadığı, birşeyler değişmezse adım adım yok oluşa gittiğimiz gerçeği çok kritik örneklerle destekleniyor. Birbirine zincirleme bağlı olan etkenler, insanoğlunu felakete biraz daha yakınlaştırıyor. Örneğin doğal yaşam alanlarını yok ederek veya bu alanları ekilebilir arazilere çevirerek et, süt ve yumurtaya daha bağımlı hale geliyoruz. Bu da karbondioksit ve metan salınımını daha da arttırıyor. Artan karbondioksitin havaya etkisi sonucu oksijenin %80'ini üreten okyanuslar asit havuzuna dönüşüyor, okyanus canlı türleri birer birer yok oluyor, buzullar eriyor, buzulların altında bir canavar gibi yatan metan gazı canımıza okumayı bekliyor. O metan ki, iklim değiştirmeye etkisi karbondioksite göre 22 kat daha güçlü.


Louie Psihoyos, çevre duyarlılığına sahip bu bir grup insanla konuşurken veya onlarla birlikte belgesele materyal toplarken dünyanın farklı coğrafyalarından nesli tükenmekte olan canlılara ait dehşet verici, öfkelendirici, kahredici gerçeklere ulaşıyor. The Cove'da anlattıklarının kat be kat fazlasını izliyoruz. Hong Kong'daki bir terasta, okyanus dibinde bir kayalıkta, gece çökünce kepenkleri indirilen, içi kafeslenmiş canlı hayvanlarla dolu depolarda, tuhaf deniz ürünleri servis eden popüler bir restoranda, adında bir Endonezya köyünde hergün korkunç şeyler yaşanıyor. Ama bunların bir kısmını durdurmayı başaran bu insanları gördükçe hala umut olduğunu görüyor, onlardan biri olabilmek istediğimizi, olabileceğimizi farkediyoruz. Biraraya toplanıp dünyayı kötü güçlerden kurtaran süper kahramanların gerçek hayattaki süretleri olduklarını düşünebiliyoruz. Sosyal medyada kuru kuruya sıkça paylaşılan "karanlığa lanet etmektense bir mum yakmak yeğdir" sözü, farkındalık yaratmak için bütün kozlarını ortaya koyan böylesine mükemmel bir film ile paylaşıldığında gerçek anlamını buluyor.

Çevre duyarlılığı söz konusu olduğunda insanları bilinçlendirmek, bireysel ve kolektif bir farkındalık yaratabilmek için Racing Extinction gibi yapımları izlemek, izletmek önemli. Ama kesinlikle yeterli değil. Öyle ki, bu tip belgeselleri bile izleyip unutmaya meyilliyiz. Ederinin on katı fazla para ile satılan betonlar içinde, ironik biçimde bizi hızlandırmasını isterken aslında bizi hareketsiz bırakan araçlarla yaşıyoruz. Günde 207 litrelik çöp poşeti kadar metan üreten 1.5 milyar inekle aynı gezegeni paylaşıyoruz. Geçimini köpekbalığı veya vatoz öldürmekle sağlayan, üreme konusunda gösterdiği çabayı başka kaynaklar bulma konusunda göstermeyen cahil ve cani insanlar her yerde. Tüm çevresel yıkımlara, ihmallere, hukuksuzluklara seyirci kalıyoruz. Finaldeki görkemli görsel şov gibi sadece izliyor, heyecanlanıyor, üzülüyor, fotoğrafını çekiyor, sonra da yolumuza devam ediyoruz. Mum yakmıyor, şarkı söyleyen dünyayı dinlemiyoruz. Çünkü önceliklerimiz başka. Psihoyos, Heinrichs veya çevre protestolarında şimdiye kadar hayatını kaybetmiş yüzlerce insan zaten bizim yerimize birşeyler yapıyor. Yapanların sayısı yeterli gelmeyince ise, hiç gelmeyecek dişisine şarkı söyleyen O'o kuşu, yüzgeçleri kesildikten sonra suya bırakılan köpekbalığı (ki o köpekbalıkları dört kitlesel yok oluştan kurtulmuşlardı), yeryüzünde bir tane kalmış Toghie adlı ağaç kurbağası, artık bir tane bile kalmayan Çin nehir yunusu, korunması için 1.3 milyon dolar ödenek tahsis edilen Florida çekirge serçesi, geçim kaynağı niyetine acımasızca katledilen manta vatozları birer birer yok oluyor. Antropojen (insan çağı), içinde bulunduğumuz 6. yok oluşa adını vermek için bekliyor. Şayet birer mum yakmazsak...

18 Aralık 2016 Pazar

Captain Fantastic (2016)


Yönetmen: Matt Ross
Oyuncular: Viggo Mortensen, George MacKay, Samantha Isler, Annalise Basso, Nicholas Hamilton, Shree Crooks, Charlie Shotwell, Kathryn Hahn, Steve Zahn, Frank Langella, Ann Dowd
Senaryo: Matt Ross
Müzik: Alex Somers

Dizi oyuncusu Matt Ross'un yazıp yönettiği ikinci uzun metrajı Captain Fantastic, Amerika'nın kuzey batısında yer alan ormanlarda medeniyetten izole olmuş bir şekilde, daha doğrusu kendi medeniyetini kurmuş bir şekilde yaşayan Ben Cash ve 6 çocuğunu anlatan sıradışı bir dram. Anne Leslie ise bir süredir psikolojik nedenlerle şehirde tedavi altında. Tuhaf isimlere sahip çocuklar, babalarının gözetiminde bir yandan ormanda avlanmayı, yakın dövüş tekniklerini, hayatta kalma çarelerini öğrenirken, diğer yandan edebiyat, tarih, felsefe ağırlıklı bir "ev eğitimi" alıyorlar. Çünkü hiçbiri okula gitmiyor. Gündüz kendilerini çamura bulayıp avcı bıçağıyla geyik avlarken, geceleri toplu halde ateş önünde kitap okuyup müzik yapıyorlar. Ben ve Leslie bu ortamda kendi ebeveynlik doğrularını yaratmışlar, onları fiziksel ve kültürel anlamda donanımlı hale getirmek istemişler. Ama çocuklar bu defa modern hayata karşı donanımsız, savunmasız, hazırlıksız kalmışlar. Leslie'nin intihar etmesi, Cash ailesinin cenazede bulunmak ve onun son arzusunu gerçekleştirmek istemesiyle bu modern hayatla gerçek bir sınavın eşiğine gelirler. Steve adını verdikleri eski okul otobüsüne atlayıp annelerine karşı son görevlerini yerine getirmek üzere yola çıkarlar.

Çocukların şehir hayatıyla, Ben'in ise kendine özgü ebeveynlik anlayışıyla imtihanı başlayınca çelişkiler su yüzüne çıkmaya, aynı zamanda filmin birtakım arızaları da kendini göstermeye başlar. Bizim filme dahil olduğumuz bölüm, Leslie'nin intiharından sadece 1-2 gün öncesi. Yani onu çocuklarla beraber hiç görmüyoruz. Sadece Ben'in rüyalarına giren Leslie'nin 30'lu yaşlarının başında genç bir kadın olduğu, en büyük çocuk Bo'nun üniversite çağına geldiği, evlilikleri boyunca Leslie'nin yaklaşık dört buçuk senesini hamile geçirdiği gibi hesapları kabullenip bir kenara bırakırsak, aslında çok iyi bir konu mevcut. Ama o konunun elde tutulabilmesi, inandırıcılığını arttırabilmesi için Matt Ross'un bazı abartılardan kaçınması, özellikle Ben'e yapılan bazı yüklemelerden feragat etmesi uygun olabilirdi. Çocukları adeta askeri fiziksel eğitimden geçiren, aynı zamanda sanatla, edebiyatla, müzikle iç içe büyütecek kadar ince ruhlu, sistematik bir eğitim verebilecek kadar da akademisyen donanımlarına sahip Ben, bu özellikleriyle gerçek olamayacak kadar "fantastik" bir baba. Ross, bu baba figürünü tasarlarken ona yükledikleri ve yüklemedikleri ile yarattığı çelişkileri bilerek mi yapıyor tam net sayılmaz. Belki bu fantastik adamın da sonuçta bir insan olduğuna dair denge kurmak istiyordur. Ne var ki ekran karşısından pek de öyle okunmayabiliyor.


Ben ve Leslie çiftinin geçmişlerine gitme gereği duymayan, bu alternatif ebeveyn modelini tamamen Ben üzerinden değerlendiren Moss, güya ekonomi, sosyal yaşam, eğitim sistemleri eleştirilerini yaparken pek objektif davranmıyor ya da kör göze parmak sokuyor. Çocuklarına anti-faşizm yüklemesi yapıyor, organik besinler yediriyor, kadehlerine şarap koyuyor, kapitalizmden uzak tutuyor, hangi ortamda olursa olsun özgürce düşüncelerini söylemelerini istiyor, sadece kitap okumalarını değil, okuduklarını yorumlamalarını sağlıyor. (Mesela Kielyr'ın Lolita romanını kendine göre yorumlaması çok etkileyici.) Ne var ki, şarap içmelerine izin verirken, kolaya "zehirli su" diye yasak koyuyor. "Noam Chomsky Günü" hatırına yaş pasta yedirirken, çok acıktıklarında bile hamburger, patates kızartması yemelerine müsaade etmiyor. Amerika'nın en iyi üniversitelerinden kabul alan Bo'nun seçim yapmasını istemiyor. Kendine isyan bayrağı çeken Rellian'ın varlıklı dedesinde kalmasına karşı çıkıyor. Evet, belki tüm bunları çocuklarının iyiliği için yapıyor. Fakat bu defa kendi kurduğu düzenin faşisti haline geliyor. Onlara istedikleri hayatı yaşama özgürlüğü vermeyerek özgürlük söylemlerini ortalıkta çırılçıplak dolaşma basitliğine indirgiyor. En önemli çelişkilerinden birini de eğitim konusunda yaşıyor Ben Cash.

Matt Ross, çocuklarıyla felsefi, edebi, müspet ilimler vs. hakkında konuşmalar yapabilen bir baba modeli çizerken, benim gibi bazı izleyicilerin kafasında naif biçimde dayatmacı, kendi yöntemleriyle sınırlı kalan bir özgürlükçülük anlayışını savunur biçimde bencil, ikna kabiliyeti yüksek bir tarikat lideri modeli canlandırabilir. Ross, devlet okullarına veya özel okullara gitmeyen "Ben Cash Üniversitesi"nin 6 öğrencisinin sadece çamura bulanıp geyik avlamadıklarını, yeri geldiğinde aldıkları bu ev / doğa eğitiminin Amerika'nın en iyi ilk 5 üniversitesinden bile kabul görebileceğini savunuyor. 8 yaşındaki Zaja'ya İnsan Hakları Beyannamesi'ni ezberletip yorumlamasını sağlaması (her ne kadar oyun çağındaki bir çocuk için çok erken olsa da) kabul edilebilir bir şeyken, babasının bunu kendi egosunu parlatmak ve normal okulda okuyan kuzenlerini zor durumda bırakmak için kullanması sadece patavatsızlık. Keza, marketten birşeyler çalmalarını sağlamanın veya çatıdan düşen Vespyr'ın hayatını tehlikeye atmanın Ben Cash açısından sağlıklı biçimde savunulması çok güç. Sanki fantastik bir baba olmasının arızaları ile, süper kahramanlara ait arızalar arasındakine benzer bir bağımsız film dinamiği yakalanmak istenmiş.


Ross bunları Ben'in modern yaşamda ortaya çıkan ebeveyn acemilikleri olarak mı tasarlıyor, yoksa çocuklarla babaları arasında ayrılığa sebep olacak dramatik yükselişlere zemin mi hazırlıyor tam net sayılmaz. Ama her iki durumda da kesinlikle uygun senaryo girişimleri değil bunlar. Bir süpermarket veya hastane sahnesi olmalı. Ama orada geçecek olaylar ve kurgulanış biçimleri filmdeki gibi olmamalıydı. Örneğin teori ve pratiği yoğun biçimde alan çocuklardan en büyüğü olan Bo'nun, bir kızla öpüştükten sonra ona evlenme teklif etmesi ne kadar zekice bir senaryo dokunuşuysa, babasıyla tartışırken "kitaplarda yazmıyorsa hiçbirşey hakkında hiçbirşey bilmiyorum" cümlesi de öyle. Ben'in "eğer sağlıklıysan ve ölmek istiyorsan hastaneler en uygun yerlerdir" demesi, sonra da çaresizce hastaneye işi düşmesi, yani kısacası çocuklarına öğrettiği şeylerin tersine maruz kalması, bu kez sonucu doğru fakat gidiş yolu hatalı çözümler olarak ortaya çıkıyor. Benzer şekilde, Leslie'nin zengin ebeveynlerinin filme dahil oluşları filme ne kadar katkı sağlıyorsa, çıkışları da o kadar yavan kalıyor. Sahi Frank Langella'nın canlandırdığı bir kayınpeder vardı, ne oldu dediğimiz bir an oluyor.

Viggo Mortensen'in ve çocuklardan George MacKay, Nicholas Hamilton, Shree Crooks'un performansları, sözünü ettiğimiz ve etmediğimiz bazı güzel anlar ve tabii Sweet Child O'Mine sahnesi, filmi duygusal soslarla karamelize ederek sevimli kılıyor. Ancak bu tatlı su muhalifliği, hippi romantizmi ve çelişkili sistem karşıtı duruşun sancıları dramatize edilirken Ross birtakım eksikliklerin üzerini bu şekilde örtmeye çalışıyor. Bir illüzyon yaratıyor. Kendi inandıklarını detaylıca etüd etmeden bu aileye ve onların prensiplerine bizim de inanmamızı istiyor. Bunu da bazı skeçlerle sağlamayı başarıyor. Fakat çoğunlukla kendine ters düşüyor. Mesela avcı bıçaklarıyla ormanda hayvanları deşen çocukların, bilgisayar oyunundaki sanal şiddeti gördüklerinde dehşete düşmeleri pek samimi gelmiyor. Üniversiteye gitmek isteyen Bo'nun ne ara fikrini değiştirdiğini anlayamıyoruz. Bütün derdini 3 çocukla da anlatabilecek iken 6 çocukla, bir karavanla anlatabilecek iken kocaman eski bir okul otobüsüyle, daha sade bir kıyafetle anlatabilecek iken kıpkırmızı bir takım elbiseyle anlatıyor. İşte "ilginç" kelimesini yasaklayarak ilginç olmaya niyet eden, bu yüzden zaman zaman ayarı ve samimiyeti kaçıran bir film Captain Fantastic...

15 Aralık 2016 Perşembe

Zero Days (2016)


Yönetmen: Alex Gibney
Müzik: Will Bates

Endüstiriyel sistemlere saldırabilen, fiziksel olarak hasar verebilen ve kendi kurallarıyla oynayabilen dünyanın ilk virüsü olan Stuxnet'i anlatan Alex Gibney belgeseli Zero Days, bu virüsü ve yapabileceklerini detaylı biçimde inceleyen çok önemli bir yapım. Günümüzün siber aleminin geldiği boyutları, bilgisayar çağının evrildiği son noktayı hayretler içinde gördüğümüz belgesel, Amerika - İsrail - İran üçgeninin gerilimli politik ilişkileri ekseninde ele alıyor. Çünkü İran'ın uranyum zenginleştirme programı dahilindeki santrifüjleri sabote etmek için Amerika ve İsrail'in ortaklaşa geliştirdiği Stuxnet ya da yaratıcılarının ona verdiği isimle Olimpic Games (OG), ilk kez bu olaylar dizisinde farkediliyor. Stuxnet'in ortaya çıkışı, çalışma prensipleri ve zarar verme kapasitesi üzerine çok kapsamlı bir belgesel olan Zero Days, özellikle Bush ve Obama döneminin bazı kilit bürokratlarının ser verip sır vermeyen tutumlarını rağmen maksimum oranda çözüldükleri (ya da Gibney'nin onları çözdüğü) açıklamalar barındırıyor. Olayın siyasi boyutları çok daha çarpıcı olsa da, Eric Chien ve Liam O'Murchu adlı iki symantec uzmanının açıklamalarıyla Stuxnet'in teknik detayları hakkında da çok şey öğreniyoruz. Politik ve teknik olarak iki kulvarda ilerleyen film, Gibney'nin ustalıkla kurguladığı haliyle bu kulvarların birbiriyle olan yakın ilişkisini de gösteriyor.

Filmde yer alan bürokratlar her ne kadar yakın dönem hakkında birtakım yapıcı bilgiler, samimi itiraflar verse de, Stuxnet ile ilgili fazla ileri gidemedikleri bir nokta mutlaka oluyor. Buna da bir çözüm bulan Gibney, bazı CIA ve NSA (kriptoloji üzerine uzmanlaşmış, yabancı ülkeleri dinleme ve izleme misyonu bulunan Amerikan Ulusal Güvenlik Teşkilatı) yetkililerinin yazılı itiraflarını bir kadın oyuncu vasıtasıyla alıyor. Belgeselin en can alıcı bölümlerinden birini de yine kurgu içine serpiştirilmiş bu itiraflar oluşturuyor. Öyle ki Snowden'ın sebep olduğu büyük sızıntının Stuxnet yanında sadece gelişmiş bir malware (casus yazılım) hadisesi olduğu bu gizli itirafçılar tarafından belirtiliyor. Bu tip virüs yazılımlarının sanal ortamda casusluk veya ulusal güvenlik açısından avantaj sağlayıcı bilgiler ele geçirmek dışında ilk defa doğrudan fiziksel zarar verme amacıyla kullanılması, hem Chien ve O'Murchu'nun balon deneyinde, hem de NSA'in Natanz (İran'ın nükleer faaliyetlerini yürüttüğü tesisler) operasyonlarında ürkütücü biçimde görülüyor. Alex Gibney, her zaman olduğu gibi ele aldığı konunun tüm parçalarını büyük resmi görebilmemiz için verimli biçimde kurguluyor.


Gibney'nin bu konu hakkında hoşuna gitmeyen en önemli şeylerden biri de konuşulmaktan kaçınılması. Kamerası önünde konuşturduğu herkesle bu ketumluğu da masaya yatırıyor. Ulusal güvenlik, casusluk, terör, suikast gibi paranoyaların öne sürüldüğü bu tutuma karşı en iyi cevabı, yine kadın oyuncunun kişileştirdiği itirafçılar veriyor. Canı istediğinde tüm ülkenin elektriğini, telefonunu, internetini kesebilecek, aynı anda nükleer bir saldırı gerçekleştirebilecek bu üstün virüsün etik olarak gizli kalmaması, konuşulması gerektiğine dair sistem içinden yükselen bir vicdan çağrısı yapılıyor. Üstelik bu tehlike sadece Stuxnet ile sınırlı değil. Santrifüj saldırıları sonrası dünyanın en güçlü siber ordularından birini kuran İran'ın iki olağanüstü siber saldırıyla Amerika ve İsrail'e gözdağı vermesi, 21. yüzyıl savaşlarının çok daha sinsi ve acımasız biçimde dizayn edileceğine dair korkunç örnekler sunuyor.

Bununla birlikte, siber ortamda tasarlanan aktivitelerin ölümcül fiziksel müdahalelere dönüştürülebildiği devrim niteliğinde bir buluşla ilgili yasal boşluklara da dikkat çekiliyor. Yani saha için geçerli yazılı kanunlar, savaş kuralları ve anlaşmaların tersine, siber ortamdaki gizlilik nedeniyle tam bir başıboşluk ve sinsilik hakim. Başka bir deyişle, süper güçlerin bile birbirlerinin nükleer tesislerini denetleyebildiği yasal düzenlemelere rağmen, siber ortamda Stuxnet gibi tehlikeli yazılımların serbestçe ya da belli ülkelerin kontrolünde dolaşabilmesi, tehlikenin boyutlarını arttırıyor. Denetim mekanizması olmayan bu tasmasız canavarların kimi, ne zaman, ne şekilde vuracağının kestirilememesi devletleri, hükümetleri, toplumları paranoyak bir ruh haline sokuyor. Bu yüzden Snowden gibi cesur insanların veya bu filmde Gibney'e itirafta bulunan içeriden birilerinin söylediklerine kulak vermek, en önemlisi tüm bunları konuşmak, yorumlamak gerekiyor. Belgeselin seyirciye yorucu gelebilecek teknik ve diplomatik dili, ilk seferinde iyi anlaşılmasa bile anlamak ve özümsemek için geri dönecek şekilde tekrar izlenmeyi hak ediyor.

8 Aralık 2016 Perşembe

The Big Short (2015)


Yönetmen: Adam McKay
Oyuncular: Christian Bale, Steve Carell, Ryan Gosling, Brad Pitt, Marisa Tomei, Jeremy Strong, Rafe Spall, Hamish Linklater, John Magaro, Finn Wittrock, Melissa Leo, Adepero Oduye
Senaryo: Charles Randolph, Adam McKay, Michael Lewis
Müzik: Nicholas Britell

Michael Lewis'in çok satan kitabı The Big Short: Inside The Doomsday Machine'in Adam McKay ve Charles Randolph tarafından uyarlanıp Adam McKay tarafından yönetilmiş hali olan The Big Short, 2008'de yaşanan ve milyonlarca kişinin evsiz ve işsiz kalmasına sebep olan, sadece Amerika'yı değil, dünya ekonomisini de etkileyen mortgage krizinin hemen öncesini anlatan bir film. Ancak bu anlatım ekonomik terimlerle ve belgesel tarza yakın bir üslupla işlenince, filmin tek cazibe merkezinin parlak oyuncu kadrosu olduğu gibi aldatıcı bir inanış oluşabiliyor. Oysa The Big Short, krizden 2 yıl sonrasında çekilen ve En İyi Belgesel Oscar'ına sahip Inside Job'ı henüz izlememiş, okyanusun ötesindeki bu krizin boyutlarını, özellikle de göbeğinde yaşananları tam anlamamış kişiler için zorlayıcı etkiler yaratabilecek bir yapım. Hatta bu kadro yerine daha ortalama oyuncularla çekilmiş olsa bile normal şartlarda aynı sevme / nefret etme düzeyinden pek sapmaması olası bir film.

The Big Short, 2008 mortgage krizinin öncesini anlatırken çok geniş çaplı bir plan çizmeyip sadece sektör dışından dört kişinin büyük bankaların, medyanın ve hükümetin duyamadığı küresel çöküşün ayak seslerini duymaları üzerine aldıkları çılgınca önlem üzerine yoğunlaşıyor. Bu sayede zaten bir şekilde büyük resmi görmemizi de sağlıyor. Esnek kredi politikaları, Wall Street'in ve Amerikan halkının açgözlülüğü, emlak piyasasının manipülasyonları, hükümetin denetleme zaafiyetleri, dünyaca ünlü kredi derecelendirme kuruluşlarının ciddiyetsizlikleri (üstelik satın alınabilirliği) ve daha pekçok etkenin içinde bulunduğu düzenin sonucunda yaşanan Lale Devri, ortada anormal meblağlarda para dönmesine sebep oluyor. Her şey o kadar toz pembe ki, kimse değil büyük, küçüğünden bir krize bile ihtimal vermiyor. Wall Street, müzik sürdükçe dans eden devasa bir diskoya dönüyor. Haliyle bu düzenin bozulmaması adına ahlaki yönden önüne çıkan tüm engelleri de ezip geçmekten kaçınmıyor. Ama Wall Street dışından bazı yatırımcılar yaşanan bu çılgınlığın perde arkasını, mortgage'lar sayesinde emlak piyasasının oluşturduğu bu müthiş saadet zincirinin aslında kocaman bir balon olduğunu fark edince kendilerini ve kendilerine bağlı yatırımları sağlama almak istiyorlar.


Filmde de söylendiği gibi Wall Street, yaptıkları işi sadece kendilerinin yapabileceğine insanları inandırmak için kafa karıştırıcı terimler kullanmayı seviyor. Filmin ekonomik terimlerle donatılmış senaryosu, sırf bu yüzden ona sırtımızı dönmeyi gerektirmiyor. Bu terimlerin karşılığının filme nasıl yansıdığını bilmek, sistemin nasıl işlemesi gerektiğini, oysa nasıl işletildiğini kıyısından köşesinden anlamaya çalışmak bile önemli bir öğrenme süreci meydana getiriyor. Sonuçta ortada milyonlarca insanı evsiz, işsiz bırakmış, dünya ekonomilerini bile sarsmış tarihi bir krizin yüzlerce ders çıkarılacak etkileri söz konusu. The Big Short, iyi veya kötü, az veya çok mutlaka bir altyapıyla izlenmesi gereken filmlerden biri olsa da bazı kritik terimleri açıklamak için elinden geldiğince açıklayıcı olmayı, bunu yaparken basit ve eğlenceli olmayı seçen bir yapıda. Örneğin, köpük banyosu yapan bir Margot Robbie'nin ağzından "Mortgage’a Dayalı Finansal Ürünler" hakkındaki, dünyaca ünlü şef Anthony Bourdain'in menü hazırladığı mutfağında eski balıkları nasıl değerlendirdiği benzetmesiyle yaptığı CDO (Teminatlandırılmış Borç Yükümlülüğü) hakkındaki veya Ryan Gosling'in canlandırdığı Jared Vennett'in jenga odunlarıyla anlattığı değerli ve değersiz bonoların değerlendirilmesi hakkındaki açıklamalar, temposu kendi branşı dahilinde oldukça yüksek olan filmi seyirciye biraz daha yakınlaştırmak istiyor.

Mark Twain'in "başımızı derde sokan bilmediğimiz şeyler değil, başımıza asla gelmeyeceğinden emin olduklarımızdır" sözüyle başlayan The Big Short, 2008 krizinin özeti olan bu sözün tüm boyutlarını, Hollywood'un en popüler aktörlerinden bazılarıyla, o dönemin gerçek aktörleri olan Michael Burry (Christian Bale), Steve Eisman (Steve Carell), Greg Lippmann (Ryan Gosling) ve Ben Hockett (Brad Pitt) üzerinden aktaran güçlü bir film. Mortgage'ların insanların ellerinde pimi çekilmiş bir bomba gibi durduğunu ve bunlar üzerinden üretilen uydurma finansal araçların da değersiz olduğunu fark eden bu adamlar, eğer milyonlarca Amerikalı mortgage borcunu ödemezse batacak olan bonolar için kredi temerrüt sigortası ile kısa pozisyon alarak konut piyasasına karşı bahis yapıyorlar. Yani fırtınalı bir havada jenga tahtaları üzerinde duran kendi ekonomilerinin batacağı yönünde bahse giriyorlar. Herkes onlara gülerken, kriz patlak verdiğinde de korkunç gerçekle yüzleşme vakti geliyor. Sadece Amerika'da 8 milyon insan işini, 6 milton insan evini kaybediyor. The Big Short, Scorsese'nin The Wolf Of Wall Street'i gibi boş beleş bir filmden ziyade, özellikle Amerikan tarihindeki gerçek olayları tüm dünyaya duyurmaya, farkındalık yaratmaya yarayan All The Presidents Men, Spotlight, Zodiac, gibi dokümanter tadındaki bazı önemli yapımların yoğun diyaloğa dayalı atmosferlerini taşıyor.

30 Kasım 2016 Çarşamba

Hell or High Water (2016)


Yönetmen: David Mackenzie
Oyuncular: Jeff Bridges, Chris Pine, Ben Foster, Gil Birmingham, Katy Mixon, Marin Ireland
Senaryo: Taylor Sheridan
Müzik: Nick Cave, Warren Ellis

2015 yılında Sicario ile ilk uzun metraj senaryosunu yazan oyuncu Taylor Sheridan ile, kendi halinde bir İngiliz yönetmen olan ve en son yönettiği Starred Up ile dikkat çeken David Mackenzie'yi buluşturan Hell or High Water, Batı Teksas'ta yerel bankaları soyan iki kardeş ve peşlerine düşen emektar korucunun hikayesi. Sheridan ve Mackenzie'nin ilginç buluşması genel anlamda iyi sonuç verse de, özellikle senaryo yönünden Sicario gibi üst düzey bir film beklememek gerek. Ölen annelerinden kalan tek varlıkları olan aile çiftliğini ipotekten kurtarmaya çalışan Tanner ve Toby kardeşlerin küçük bankalardan, küçük meblağlarda paralar çalması, meblağ küçük olunca FBI'ın üstlenmeye tenezzül etmemesi, bu yüzden davanın tecrübeli ve ısrarcı koruculara kalmasıyla başlayan takip, eski zaman westernlerinin 21. yüzyıla uyarlanmış bir versiyonu olarak görünüyor. Bu versiyonlar arasında kendini yıllar içinde demlenmeye bırakmış, unutulmaz olmaya doğru ilerleyen filmler var. Film sinematografik açıdan ve sakin anlarıyla Alejandro G. Iñárritu ve Guillermo Arriaga ortaklığı dönemindeki western dokusu taşıyan işleri anımsatıyor.

Senaryo yönünden ise, başta Amerikan ekonomik sistemindeki sömürücü aygıtların bireyi borçlarla, ipoteklerle avucunun içine alıp yoksullukla terbiye etmeye çalışması üzerine okumalar bulunuyor. Ekonomik kriz sonrası hala omuzlarında bu yükü taşıyan soyguncu Tanner ve Toby kardeşlerin özelinde, beyaz yakalıların soygunculuğundan dem vuruluyor. Genel bir suça teşvik eleştirisi yapılmayıp, kardeşlerin hem annelerinden kalan çiftliği kurtarma, hem de bu sistemle ödeşme için seçtikleri yöntem ve bunun bedelleri ele alınıyor. Zaten filmde onlar da bir şekilde bu yaptıklarının yanlarına kalmayacağını dile getiriyorlar. Senaryoyu yazan Sheridan, modern batının artık telaffuz edilmeyen vahşiliğini Amerikan ekonomik sisteminin çıkarcılığına tahvil ederek Tanner ve Toby'yi kurban konumuna koyuyor. Ama emekliliğine az bir süre kalmış tecrübeli kanun korucu Marcus ve kızılderili kökenli ortağı Alberto ile de karşı bir denklem kurarak, hırsızlığı ve zorbalığı mazur görmediğini ilan ediyor. Bu sayede filmi iki kardeş ve iki uzun süreli ortak şeklinde dört adam üzerinden, iki ayrı kanaldan akıtmayı başarıyor. Birinci kanalda hapisten yeni çıkan, patlamaya hazır bomba gibi bir Tanner ve boşandığı karısına ve iki çocuğuna nafaka ödemek zorunda kalmış Toby, diğer kanalda ise Marcus ve ortağı Alberto yer alıyor. Biz de bu iki kanal arasında zaplarken, malum olduğunu düşündüğümüz sonun nasıl vuku bulacağını düşünüyoruz.


Filmin Marcus ile Alberto'nun soğukkanlılık ve Coen filmlerine benzer şekildeki örselenmişlikleriyle vücut bulan iz sürme bölümleri ise iki tecrübeli kanun adamının birbirleriyle atışmalarından sözel bir dinamizm yakalıyor. Irkçılıktan dine, meslek ahlakından geleneksel batının modernleşme ile olan imtihanına kadar çeşitli duraklara kısa kısa uğrayan ikilinin takip / yol hikayesinden ayrı bir film bile çıkarılabilir. Marcus'un Alberto'ya yaptığı ırkçı salvolar, Alberto'nun altta kalmayan soğukkanlı duruşu ikili arasında gerginlikten ziyade, yılların verdiği hoşgörüye dayalı yaşlı çemkirmeleri olarak filme mizah dengesi katıyor. Pek dışarı vermeseler de, bu yolla aralarındaki yıllara dayalı mesleki ve insanı bağlar hissedilebiliyor. Zaten final sürecinde çok daha iyi anlaşılıyor. Aynı şekilde Tanner ve Toby'nin birbirlerine olan bağlılıkları da, bazı filmlerde kardeş olduklarına seyirciyi ikna etmekten uzak olanlardan değil, kendi yolunu çizebilen karakterde. Burada Chris Pine ve Ben Foster cephesi iyi bir kimya yakalarken, Jeff Bridges ortağı rolündeki Gil Birmingham'ı da idare ederek kendi cephesini kahramanca savunuyor.

Taylor Sheridan, iki genç kardeşi takip eden iki yaşlı arkadaşı senaryosuna monte ederken, çocukluğumuzun western geleneğine ait haydut ve şerif kovalamacasına 21. yüzyıldan bir kesit sunmak için bol bol malzeme buluyor. Özellikle bir tarafı kahraman ilan etmiyor veya diğer tarafın saf kötülük taşıdığını iddia etmiyor. Sadece yanlış seçimlerin ya da insanın boyunu aşan adaletsizliklere karşı duruş belirlemenin mütevazi bir yorumunu yapıyor. Çıtası yüksek bir film izlenimi uyandırması üzerine artan beklentilere bu yüzden tam cevap veremiyor olabilir. Oysa 21. yüzyıl Teksas'ının parçalı bulutlu veya gri gökyüzünün altında, borcu ödenemediği için terkedilmiş evlerin, bahçesinde tahıl yerine dev sondaj makinelerinin yer aldığı zemininde yeni olan pekçok şeyin geldiği son noktaya güçlü bir atıf bu. Öte yandan yine 21. yüzyılda, filmde bir kovboyun da söylediği gibi (o kovboy da senarist Sheridan'ın bizzat kendisi) insanların geçimlerini sağlamak için hala eski usül sığır çobanlığı yapmaları gerekiyor. Veya hala komançi (herşeye düşman) olmanın kredisi harcanıyor. Veya küçük bir kasabanın, menüsü yıllardır değişmemiş T-Bone lokantasında ne sipariş edeceğiniz değil, etmeyeceğiniz söyleniyor. Modern ile geleneksel arasında sıkışmış insanoğlu, coğrafya neresi olursa olsun, ya zengin oluyor ya da denerken ölüp gidiyor.

25 Kasım 2016 Cuma

Train To Busan (Busanhaeng) (2016)


Yönetmen: Yeon Sang-ho
Oyuncular: Gong Yoo, Jeong Yu-mi, Ma Dong-seok, Kim Soo-an, Kim Ee-seong, Choi Woo-sik, Ahn So-hee, Choi Gwi-hwa, Jeong Seok-yong, Ye Soo-jeong, Park Myeong-sin
Senaryo: Yeon Sang-ho
Müzik: Jang Young-gyu

Animasyon kökenli Yeon Sang-ho'nun yazıp yönettiği Train To Busan (Busanhaeng), artık klişeden başı dönmüş zombi türüne Güney Kore sinemasının gözünden bir bakış. Bu bakıştan yeni birşeyler beklemek de yersiz. Zaten film, önceden düşünülmüş pekçok zombi ayrıntısının üzerinden tekrar geçiyor. Belki de kendine ait tek yanı, direk ağlatmaya oynayan Güney Kore dram anlayışının hoyratlığı. Bu anlayışın hoyrat olmayan, gayet ölçülü ve spontane biçimde gelişen versiyonları da yine bu sinemada mevcut. Baba sevgisine muhtaç sevimli bir kız çocuğunu, hamile bir kadını, bir evsizi, birbirine bağlı yaşlı iki kız kardeşi, bir grup sevimli kriket oyucusunu gözü dönmüş zombilerin arasına bırakmakla, kendince maça 1-0 önde başlayan Yeon Sang-ho, özellikle küçük Soo-an üzerinden bu amacına fazlasıyla ulaşıyor. Anne babası boşanmış, işkolik babası Seok-woo'nun ilgisizliğinden bunalmış Soo-an, doğum günü için babasıyla Seul'den Busan'a giden trene biniyor. Ama nedeni sonradan anlaşılacak (ve çok da zorlama olacak) biçimde enfeksiyon kaparak zombiye dönüşen öfkeli kalabalıklara karşı tren içinde hayatta kalma mücadelesinin içinde buluyor kendini.

Yukarıda sözünü ettiğimiz virüs kapmamış bir grup insanın kendi aralarındaki dinamiklerle de oynayan yönetmen, zombi yapımları arasında hangisini örnek gösterirseniz gösterin hemen hepsinde bulunan ötekileştirme, sınıflandırma, hayatta kalmak için herşeyi mübah sayma ve dahasından oluşan bir dizi meseleyi insan olmanın erdemlerinin karşısına koyuyor. Hastalık kapmamış insanlardaki hastalıklardan dem vurarak, yaşayan ölü olmanın da zombi olmaktan farkı olmadığını hissettiğimiz anlar oluyor filmde. Soo-an ve babası Seok-woo arasındaki ilgi eksikliği ve iletişimsizliği de bu bağlamda okumadan edemiyoruz. Tehlikenin boyutları arttıkça baba kız arasında gittikçe ortadan kalkan, güçlenen, finale doğru da adeta duygusal patlama yaratan bu ilişki, seyirciye elinizdekilerin kıymetini bilin diye bağırıyor. Aslında diğer yan karakterler ve durdukları pozisyonlar da bunu diyor. Ama Yeon Sang-ho baba kız üzerinden daha etkili ataklar yaparken, diğerleri sadece tekrar gibi kalıyor. İşin aksiyon kısmı haliyle gerilim yüklü olsa da, zombi filmlerinde mantık aramanın mantıksızlığına sığınmışçasına kendi kendine fark yaratma peşinde savruluyor. Örneğin Güney Kore tren tünellerinin ne kadar uzun olduğunu ve bu süre içinde neler neler yapılabileceğini anlamış oluyoruz.

Oyunculuk açısından zaten hiç sıkıntı yaşamayan Güney Kore filmlerinin performans çıtası Train To Busan'da da yüksek. Baba Seok-woo rolündeki Gang Yoo başlangıçta tutuk görünse de, bu tutukluğun tam da işi için ailesini ihmal eden modern zaman işkoliklerine atıfta bulunan bir robot / zombi yorumu olabileceği izlenimi yaratıyor. Tehlikelerle burun buruna gelerek hem kendini, hem de ihmal ettiği kızına olan sevgisini keşfetmek suretiyle insan olmaya doğru tersine bir dönüşüm yaşıyor. Onun yanında Ma Dong-seok, Jeong Yu-mi ve küçük Soo-an rolüyle Kim Soo-an filmi çok iyi sırtlıyorlar. Ayrıca canlandırdığı karakterle tüm nefretleri üzerine çeken, trende temiz kalanlara zombilerden daha çok kötülük eden Kim Ee-seong'un performansı da es geçilmemeli. Uyuşuk Romero zombilerinden çok, World War Z zombilerini anımsatan figürasyon, türün hayranları tarafından ne derece kabul görmüştür bilmiyorum. Ama içinde bulunduğumuz hız çağı, zamane zombilerini de hızlı hale getirmek zorunda kalıyor. Konusu, türü ve mekanı gereği Güney Kore kültürünün o lezzetli atmosferinden ziyade, Hollywood'un sentetik havasının daha çok solunduğu Train To Busan, başta türe meraklıları mest etmiş bir Güney Kore hiti. Ama bence Güney Kore çıtasının gayet altında seyreden bir yapım.

20 Kasım 2016 Pazar

Jason Bourne (2016)


Yönetmen: Paul Greengrass
Oyuncular: Matt Damon, Tommy Lee Jones, Alicia Vikander, Vincent Cassel, Julia Stiles, Riz Ahmed, Ato Essandoh, Scott Shepherd, Bill Camp
Senaryo: Paul Greengrass, Christopher Rouse
Müzik: David Buckley, John Powell

İlk üç Bourne filmi ile geçmişini arayan ve nihayet bazı soru işaretlerine rağmen bulan, bu esnada türlü ülkeler gezip, türlü badireler atlatıp bir sürü kötü adam haklayan Jason Bourne, arada neden çekildiği bilinmeyen The Bourne Legacy'yi saymazsak dördüncü filmle geri döndü. Robert Ludlum'un yarattığı son derece becerikli, ama bu becerilerinin kaynağını bilmeyen ve bu yüzden gizli teşkilatlar açısından yok edilmesi gereken bir tehlike arz eden Bourne karakteri, ilk kez 2002'de Doug Liman yönetiminde hayatımıza girmişti. O filmin başarısı, sonraki iki filmde de tekrarlanan formüllerin de temelini oluşturuyordu. Ama o formülleri uygulayanın bu defa Paul Greengrass olması, seriye yeni bir bakış eklemiş oldu. İlk Bourne'un çekildiği yıl Bloody Sunday adlı gerçek olaylara dayalı güçlü bir politik dram yönetmiş olan Greengrass'ın, Bourne gibi bir serinin hakkını verip veremeyeceği merak konusuydu. O ise, arka arkaya iki güçlü film ile cevap verdi. Greengrass, Bourne dışında yönettiği United 93, Green Zone veya Captain Phillips gibi politik aksiyonlara imza atsa da, adı daha çok Bourne serisiyle anıldı. Dördüncü film ise "Greengrass yoksa ben de yokum" diyen Matt Damon'ı tekrar JB olarak geri döndürmüş oldu.

Greengrass - Damon ikilisini yeni bir Bourne filminde tekrar görmek heyecan verse de, genel intiba ne yazık ki serinin en zayıf halkası olduğu yönünde. Gerçekten de, Bourne'un kaç kovala döngüsüne hapsolmuş bir karakter olarak betimlenmesi, artık sevenleri arasında bile homurtular yükselmesine neden oluyor. Tabii ki hiçkimse Bourne'u sisteme hizmet eden, Ortadoğu'da kıç tekmeleyen bir saha ajanı veya Washington'da bir masa başı memuru olarak görmek istemez. Ama dünyanın çeşitli bölgelerinde kimi zaman kaçan, kimi zaman kovalanan konumundaki Bourne'u yeterince işlemiş bir üçlemenin üstüne bir dördüncüsü, hem de hiç yenilik içermeyen, üstelik bu kaçma kovalamanın anasını ağlatan bir dördüncüsü için seriye değil, tamamen gişeye hizmet yorumunu çok görmem. Zira ortada miadını tamamlamış bir JB formülü var. O da dünyanın neresinde olursan ol, Amerikan istihbaratındaki o dev ekrandan biri senin izini bulsun, saniyeler içinde orada bulunan timleri üzerine salsın, sen kaç, onlar kovalasın, bazen de sen kovala, arada bir flashbacklerle geçmişin hesabını sor, finale doğru tansiyonu yükseltip, filmin tetikçisine ve ana kötü adamına haddini bildir. Yakın dövüş ve uzun araba takip sahnelerini unutma.


Elbette bunları küçümsemek için söylemiyorum. Biz Bourne serisini bunlar için, bunların her seride yenilenen ve adım adım gerçeğe ulaştıran kurgulanış biçimi için sevdik. Aynı zamanda süper güç Amerika'nın istihbarat mutfağında dönen gerçekçi (hatta bazıları gerçek) dolapları ifşa ediş şekli için sevdik. Ama üçlemenin son halkası olan The Bourne Ultimatum'dan sonra serinin devam etmesini gerçekten kaç kişi istedi? Bana kalırsa Jason Bourne 2016'nın en önemli eksiği, üçlemenin hepsinde senarist olarak gördüğümüz Tony Gilroy. Onun yerine Greengrass ile birlikte, Greengrass filmlerinde editörlük yapan Christopher Rouse'un ilk (evet ilk!) senaryo katkısı söz konusu. Önceki yapımlarda Gilroy ve Greengrass arasında adilce bölünen işler, belli ki bu filmde Greengrass'ın üzerine kalmış. Çünkü çok bariz biçimde hissedilen bu senaryo boşluğu, bitmek bilmeyen, bittiğinde yerine yenisini bırakan uzun takip sahneleriyle kendini daha çok gösteriyor. İşin dramatik kısmında, babası 90'larda Ortadoğu'da suikaste kurban giden Bourne'a söylenen yalanlarla yüzleşmesi var ki, bunu anlamak için kahin olmaya lüzum yok.

Bourne'u yine, yeniden yakalama işini üstlenen klişe üçlü ise bu defa şu isimlerden oluşmakta: operasyonun başında Robert Dewey (Oscarlı Tommy Lee Jones), CIA içinden Bourne'a yavaş yavaş sempati duymaya başlayan zeki ajan Heather Lee (Oscarlı Alicia Vikander) ve bir numaralı tetikçi, aynı zamanda Bourne ile geçmişten husumeti bulunan Asset (gönüllerin Oscarlısı Vincent Cassel). Evet, iyi oyuncular ama bir Bourne filminde temelde aynı kişileri farklı oyuncular canlandırdığından herhangi bir performans sivrilmesinden söz etmek güç. Matt Damon ise neredeyse sadece Jason Bourne olarak tanınacak kadar özümsendi. O da bu karakterin üzerine yapışması istemiyor. Bu yüzden devam filmi gelir mi bilinmez. Heyecan, aksiyon, derin devlet ifşaları falan iyi de, Vegas'ın altını üstüne getiren uzun final bölümünden de anlayabileceğimiz gibi, artık Bourne efsanesi geçmişin güzel hatırı için durmalı. Durmayacaksa da bir şekilde Tony Gilroy da projeye dahil olmalı. Öbür türlü durmak bilmeyen takip sahnelerinden ibaret dizi dizi Bourne filmlerimiz olacak ve kimse ilk üç film dışındakileri hatırlamayacak.

15 Kasım 2016 Salı

The Tiger: An Old Hunter's Tale (Daeho) (2015)


Yönetmen: Park Hoon-jeong-I
Oyuncular: Choi Min-sik, Jeong Man-sik, Seong Yoo-bin, Kim Sang-ho, Jeong Seok-won, Ren Osugi, Kim Hong-pa, Ra Mi-ran
Senaryo: Park Hoon-jeong-I
Müzik: Jo Yeong-wook

1925 yılında Japon işgali altında bulunan Kore'nin Joseon bölgesinde geçen hikayede, tecrübeli kaplan avcısı Man-deok ve 16 yaşındaki oğlu Seok'un kasabadan uzakta bir dağ evinde sürdürdükleri hayatı izliyoruz. Seok henüz küçükken hızlı bir avcı olan Man-deok ve liderlik ettiği ekibi, dişi bir kaplan avlarlar. Kaplanın iki yavrusunu öldürmeyi gönlü elvermeyen Man-deok, onları güvenli bir mağaraya bırakır, yiyecek verir, göz kulak olur. Yıllar sonra bu yavru kaplanlardan tek gözlü olanı büyüyüp "Dağın Efendisi" adıyla etrafa korku salan acımasız bir canavara dönüşür. Onun saldırılarından birinde karısını kaybeden Man-deok, avcılığı bırakıp oğluyla münzevi bir hayat sürdürmektedir. Ancak bu defa, onun eski ekibinde liderliği devralan Goo-gyeong, Dağın Efendisi'nin dişisini ve iki yavrusunu  öldürür. Asıl amacı bu efsane kaplanı yakalamaktır. Bölgedeki Japon kumandan Maezono da, emrindeki askerleri feda etmek pahasına kaplanı ele geçirmeyi saplantı haline getirmiştir. Sevdiği kıza ve ailesine kendini kanıtlamak isteyen Seok, babasıyla tartıştıktan sonra ondan habersiz, kaplanın izini süren ekibe katılır. Bunu öğrenen Man-deok, oğlunu bulmak için geri dönmek durumunda kalır.

2010 yılında senaryosunu yazdığı I Saw The Devil, 2012 yılında ise yazıp yönettiği The New World ile dikkatleri çeken Park Hoon-jeong-I, yine senaryosu ve yönetmenliği kendisine ait The Tiger: An Old Hunter's Tale (Daeho) ile kariyerine sağlam bir tuğla daha koyuyor. İntikam, vicdan, hırs, minnet, aile, evlat sevgisi (acısı) kavramlarını birbiri içine geçirerek bir hikaye bütünlüğü sağlayan yönetmen, bu kavramları yan karakterlere de aşıladığı kadar, esasen biri insan, diğeri kaplan iki baba üzerinden okumalarla güçlendiriyor. Geri dönüşleri zamanlaması iyi biçimde filmin kurgusuna dahil ederken, zaman zaman insan - hayvan psikolojilerinin yer değişimini ya da ortaklıklarını sorgulatıyor. Bazı sahnelerde özel efektler bir miktar sırıtsa da, hikayenin vuruculuğunu arttırma yönünden gerekli olan bu aksiyon sekansları filmin duygusal yönünü zedelemiyor. Zaten olay örgüsünün gerektirdiği duygusal anlar, filme asıl şeklini verdiği için aksiyon bölümlerinden daha özenli ve önemli.

Filmdeki her karaktere, hatta bir karakter olarak kaplana bile yüklenmiş olan irili ufaklı motivasyonlar, onları yer dolduran birer nesne olmaktan kurtarmış. Man-deok ve kaplan arasındaki geçmişe dayalı kapanmamış yaralar yeterince hacimli olsa da, daha iyi bir gelecek isteyen oğul Seok, intikam duygularının yönlendirmesiyle nefes alıp veren avcı Goo-gyeong, aynı ekipte bir denge ve vicdan unsuru olarak beliren avcı Chil-goo, hırsı sayesinde kaplanı yakalamayı bir savaş haline büründüren Japon komutan Maezono gibi yan unsurlar kalabalık ve karışıklık yaratmıyor, kenar süsü gibi de durmuyorlar. Buna bağlı olarak, Güney Kore sinemasının en güçlü aktörlerinden Min-sik Choi başta olmak üzere Man-sik Jeong, Kim Sang-ho ve Seong Yoo-bin etkileyici performanslar ortaya koyuyorlar. Özellikle The Good, The Bad, The Weird filmindeki sinematografisine hayran bırakan Seong Jeong-hoon'un özenli işçiliği, aranılan tema müzisyeni Jo Yeong-wook'un harika müzikleri de bu bütünün önemli parçalarını oluşturuyorlar. Park Hoon-jeong-I ise, kimin akıbetinin ne olacağı az çok belli bir hikayeyi, pastoral doğallığında yoğurarak, kendi soğuk, sert, karlı ve kanlı bünyesinde sindirerek, epik bir masala dönüştürüyor.

8 Kasım 2016 Salı

Mission: Impossible - Rogue Nation (2015)


Yönetmen: Christopher McQuarrie
Oyuncular: Tom Cruise, Rebecca Ferguson, Simon Pegg, Jeremy Renner, Ving Rhames, Sean Harris, Alec Baldwin, Simon McBurney, Jens Hultén, Tom Hollander
Senaryo: Christopher McQuarrie, Drew Pearce
Müzik: Joe Kraemer

Tom Cruise, birlikte uyum yakaladığı Christopher McQuarrie ile filmler çekmeye devam ediyor. İkili Valkyrie, Jack Reacher, Edge Of Tomorrow derken, serinin beşinci halkası olan Mission: Impossible - Rogue Nation ile yine beraberler. Her filmde daha dişli bir düşmanla mücadele etmek durumunda kalan ajan Ethan Hunt, bu defa IMF’i ortadan kaldırmayı isteyen uluslararası bir dolandırıcılık örgütü olan "Sendika" ile karşı karşıya. Normalde pekçok filmde kullanılan bu "devlet içindeki illegal yapılanma", uzun yıllar içinde bulunduğumuz hastalıklı yapılanmayı hatırlattığı için bize bazı yönleriyle tanıdık gelebilir. Bu durumun filmi ilginç kılan bir yönü yok. Zaten artık Mission: Impossible serisini ilginç kılan bir şey yok. James Bond türevlerinden biri haline gelen Ethan Hunt'ın maceraları, farklı ülkeler, ilginç mekanlar, uluslararası komplolar, egzotik ve gizemli kadınlar, karizmatik kötü adamlar, insanüstü kaçma - kurtulmalar döngüsüne hapsolmuş vaziyette. Belki bu Sendika hadisesi, komplo teorilerini bize aşina gelen yönleriyle enteresan bulan seyirci kitlesinin dikkatini bir miktar çekebilir.

İngiliz istihbarat dairesi müdürlerinden birinin parlak buluşu olarak ortaya çıkan Sendika'nın kuruluş ve faaliyet prensibi şu şekilde: Farklı devletlerden eski ajanlar toplanır. Yeni kimlikler atanır. Bu ajanlar hem yurt içinde, hem de yurt dışında konuşlanan düşmanları cerrahi olarak yoketmek için kullanılırlar. Operasyonun bütçesi, denizaşırı bir ülkede saklanan, yalnızca başbakanın açabileceği kırmızı bir kutuda bulunacaktır. Bu durum başbakanı sıfır sorumluluk sahibi, aynı zamanda yargıç, jüri ve cellat yapacaktır. Bu yetkiler için sağ kolunu verecek liderler olsa da, İngiltere başbakanı bu teklifi reddediyor. Zaten ilgili müdür Atlee, ona asla planlama aşamasına geçilmeyeceğine dair teminat vermiş. Tabii dünya çapında etkin olacak böyle sinsi bir projenin hasır altı edilmesini istemeyen Atlee, saha operasyonlarının başına getirdiği acımasız Lane (ki karizmatik kötü adam kontenjanı ona ait) ile IMF’in, yani Hunt ve ekibinin başına bela oluyor. Film de zaten bu kaçma kovalamacadan, entrikalardan, esprilerden, fizik kurallarını altüst eden aksiyon sahnelerinden, bir de Hunt'ın çift taraflı çalışan çekici ajan Ilsa ile olan tutku yoksunu çekiminden ibaret.

"Daha ne olsun"cular halinden memnun olsa da, artık Tom Cruise'ün alt egosu haline gelen, (bu da yetmezmiş gibi üstüne bir de Jack Reacher eklenen) Ethan Hunt'ın başı sonu belli maceralarının tadı tuzu kalmadı. Bir önceki Ghost Protocol nasıl sadece "eğlence" sunuyorsa, Rogue Nation da fazlasını vaat etmiyor. Tüm riski ve aksiyonu üstlenen Hunt yanında, filmin mizahi yönüne ivme kazandıran teknoloji tilkisi Benji (Simon Pegg), diplomatik aksamalardaki pürüzleri halleden Brandt (Jeremy Renner), ulaştırmadan sorumlu Luther (Ving Rhames), tabi bu kadar böceğin arasında her M:I filminde farklı bir surette karşımıza çıkan çiçek olarak Ilsa (Rebecca Ferguson) yer alıyor. Kötü adam Lane rolünde ise, özellikle Red Riding serisinde tanıdığım ve kötü adamlığın çok yakıştığını düşündüğüm İngiliz aktör Sean Harris'in varlığı dikkat çekici. Cruise ve McQuarrie, 6. film için kolları sıvamışlar. Madem beraber çalışacaklar, keşke Edge Of Tomorrow gibi yaratıcı işlere kafa yorsalar da devam filmi kalabalığı yapmasalar.

31 Ekim 2016 Pazartesi

Hunt For The Wilderpeople (2016)


Yönetmen: Taika Waititi
Oyuncular: Sam Neill, Julian Dennison, Rima Te Wiata, Rachel House, Rhys Darby, Oscar Kightley
Senaryo: Taika Waititi, Barry Crump
Müzik: Lukasz Pawel Buda, Samuel Scott, Conrad Wedde

Her yönüyle uyumsuz bir çocuk olan 13 yaşındaki kimsesiz Ricky, sosyal hizmetler tarafından Yeni Zelanda kırsalında yaşayan ve çocuk sahibi olamamış Bella - Hector çiftinin başvurusu üzerine onlara verilir. Tam bu hayata alışmaya başladığı sırada Bella'nın ani ölümü ile çocuk esirgeme kurumu Ricky'yi geri almak ister. Oraya tekrar geri dönmek istemeyen Ricky, evden kaçar. Hec ise onu geri götürmek için peşinden gidince, bazı yanlış anlamalar ve başlarına gelenler sonucu kaçak durumuna düşerler. Bu kaçak olma hali ülke çapında medyatik bir vakaya dönüşür. Başlarına ödül bile konan Ricky ve üvey babası Hec'e yönelik insan avı sürerken, başlangıçta birbirlerinden pek de hoşlanmayan bu ikili, maceradan maceraya sürüklendikçe yavaş yavaş birbirlerini ve kendilerini tanımaya başlarlar.

2014 yılında kankası Jemaine Clement ile birlikte yazıp yönettiği mockumentary What We Do In The Shadows ile neredeyse tüm dünyanın tanımaya başladığı Yeni Zelandalı Taika Waititi, bu defa Barry Crump'ın 80'lere ait "Wild Pork and Watercress" romanından uyarladığı Hunt For The Wilderpeople ile hem tarzını sürdürüyor, hem de bazı yenilikler ekliyor. Yer yer absürt, karikatürize ve klişeleri ciddiye almayan anlatımıyla ön plana çıksa da, bu komedi unsurlarının ardına sakladığı, sonra bunları ekonomik ve doğru zamanlarda sızdırdığı dramatik ciddiyet filmi çok güzel yerlere taşıyor. Bir yanıyla hem sevimli Disney Channel yapımlarını andırırken, başka yanlarıyla dinamik ve sıkıcılıktan uzak bir doğada hayatta kalma mücadelesi sunuyor. Bu mücadele, Ricky ve Hec'in emrivaki baba - oğul ilişkisinin şekil alması için yeterli iken, kendini polis sanan çocuk esirgeme kurumu yetkilisi Paula'nın galeyana getirdiği emniyet güçleri ve medyanın da işin içine girmesiyle eğlenceli bir takip / yol hikayesine evrilerek gücüne güç katıyor.

Ricky ve Hec'in bu kaçışlar esnasında yaşadıkları olaylar, karşılaştıkları ilginç insanlar, hikayenin akışını geliştirip renklendirdiği gibi, ikilinin kademe kademe birbirlerine alışmalarına vesile oluyor. Hip hop kültürüne ve gangsterlere hayranlık duyan, yaşadıklarını bu konseptin bir parçası olarak oyun gibi algılayan Ricky ile, kamuoyuna onu kaçıran, hatta suistimal eden biri gibi gösterilen huysuz ihtiyar Hec, bu kaçış boyunca türlü komik ikilemler yaşıyorlar. Ama birbirlerinin arkasını kollayıp kenetlenmeleri, birer "wilderpeople" olmaları, özellikle dünya tatlısı Bella'nın erken ölümü sonrası ikiliyi bir aile olmaya doğru emin adımlarla götürüyor. İkisi de birbirlerini dönüştürüp olgunlaştırıyorlar. Usta oyuncu Sam Neill ve tepeden tırnağa şirinlik abidesi Julian Dennison'ın bu güzel senaryoya tencere kapak misali uyumları, yıllar sonra bile sevgiyle hatırlanacak bir filme damgasını vuruyor. Taika Waititi ise bir senarist ve yönetmen olarak çizgisini daha da sağlamlaştırarak yoluna devam ediyor.

25 Ekim 2016 Salı

Julieta (2016)


Yönetmen: Pedro Almodóvar
Oyuncular: Adriana Ugarte, Emma Suárez, Daniel Grao, Michelle Jenner, Rossy de Palma, Darío Grandinetti, Inma Cuesta
Senaryo: Pedro Almodóvar, Alice Munro
Müzik: Alberto Iglesias

50'li yaşlarına gelmiş Julieta erkek arkadaşı Lorenzo ile birlikte Madrid'den Portekiz'e taşınma planları yapmaktadır. Bu sırada en son 18 yaşında gördüğü ve 12 yıldır hiçbir haber alamadığı kızı Antía'nın bir zamanlar en yakın arkadaşı olan Beatriz ile karşılaşır. Onunla yaptığı konuşmayla birlikte unutmaya çalıştığı acıları depreşir ve Portekiz'e gitmek yerine eskiden kızıyla birlikte yaşadığı eve geri döner. Kızından bir haber alabilmeyi umutsuzca bekleyerek günlerini geçirmeye başlayan kadın, bu sırada geçmişini tekrar gözden geçirerek anılarını yazmaya başlar. Gençlik yıllarında tanıştığı ve aşık olduğu balıkçı Xoan ile birlikteliği, kızının doğumu, eşinin ölümü üzerine yaşadığı bunalım yılları ve kızının üç aylığına gittiği arınma seyahatinden geri dönmemesi gibi olayları tekrar yaşayarak, daha önce farkedemediği hatalarını görmeye başlayacaktır.

Alice Munro'nun kısa hikayesinden Pedro Almodóvar'ın senaryosunu yazıp yönettiği Julieta, kendine has üslubuyla her filmi merakla beklenen yönetmenin bu üslubuna hiç yakışmayan Los amantes pasajeros sonrası tekrar özüne dönmesi olarak adlandırabileceğimiz bir dram. Daha da öncesinde çektiği müthiş dram La piel que habito ile beyinleri yakan Almodóvar, güçlü kadın karakterler ve onlara biçilmiş çetrefilli hikayelerine geri dönüyor. Fakat bu defa potansiyelinin hakkını tam manasıyla veremeyen, sürprizli dramatik örgüsünü romantizm ve gerilimle harmanlamış örneklerle dolu tipik Almodóvar çıtasını aşmaya nefesi yetmeyen bir senaryoyu önümüze koyuyor. İlk başlarda bir Almodóvar kadını olarak çok da ilginç gelmeyen Julieta'nın geçmişine döndüğü anı yazımıyla yavaş yavaş rayına oturan film, tutkulu bir aşk, inşa edilmeye çalışılan sırlar ve eklenen karakterlerle kendini zenginleştirmeye çalışıyor. Ama sözünü ettiğimiz bu potansiyel, bir türlü enteresan, sürprizli ve sürükleyici atılımlar gerçekleştiremiyor. Bir Almodóvar filminin tahmin edilebilir olması alışıldık bir durum değildir. Julieta'nın da tahmin edilemez renkleri mevcut. Ama o renklerin kullanımı gayet sıradan ve risksiz olunca sofradan doymadan kalkmış gibi hissedebiliyoruz.


Bir Hitchcock karakteri kadar tuhaf hizmetçi Marian, Julieta'nın hasta annesi, çiftçilikle uğraşan emekli babası ve onun genç sevgilisi, Xoan ile kısa kaçamaklar yaşayan heykeltraş Ava, hatta kilit konumdaki Antía bile hep yarım kalmış karakterler olarak filmde yer buluyor. Bu yan karakterlerden birinin veya birkaçının hikayenin ana gövdesine güçlü bir katkı, sürprizli bir kırılma noktası sağlaması, kısacası filmi koparacak mühim bir atılımda bulunması bekleniyor. Ne var ki bu bir türlü olmuyor ya da o beklenen Almodóvar etkisini yaratmıyor. Gerçi trendeki gizemli adamın intihar etmesinden hareketle, Julieta'nın başka olaylardan ötürü kendini suçlama alışkanlığından ve kızı Antía'ya da bunu bulaştırmış olduğu endişesinden mühim bir nokta yakalanıyor. Ancak bunu geliştirip sonuca ulaştıracak iz bırakıcı bir olay örgüsü yok ne yazık ki. Bu yüzden bir değil iki oyuncuyla birlikte canlandırılan Julieta bile filmde kendine nefes alabilecek bir alan arıyor sanki.

Bu iki oyuncuyla canlandırma işi de filme olan adaptasyonu etkileyen cinsten. Julieta'nın iki farklı dönemini canlandıran Emma Suárez ve Adriana Ugarte gayet iyi performanslar gösterseler de, özellikle Ugarte'ye alışan gözlerin bir süre sonra Suárez'i yadırgaması olası. Keza, Antía için de hem ifade, hem de performans açısından daha iz bırakan genç oyuncular seçilebilirdi. Almodóvar'ın fetiş oyuncularından Rossy de Palma'nın kısa ve etkileyici, ama senaryonun bahşettiği ölçülerde havada kalan performansı da dikkat çeken noktalardan. Almodóvar, yönetim, kurgu ve oyuncu seçimi konusunda önemli ustalardan biri. Ancak Julieta, hikaye yönünden bu ustanın Todo sobre mi madre, Carne trémula, Hable con ella, Volver, La piel que habito gibi çok katmanlı hikayelerinin yanında kesinlikle zayıf kalıyor.

21 Ekim 2016 Cuma

The Look Of Silence (2014)


Yönetmen: Joshua Oppenheimer
Müzik: Seri Banang, Mana Tahan

Joshua Oppenheimer’ın 2012 tarihli sarsıcı belgeseli The Act Of Killing’i  tamamlayıcı nitelikte bir yapım olan The Look Of Silence, 1965-66 yıllarında Endonezya’da yaşanan ABD destekli komünist avını ve soykırımı, bu kez soykırımın kurbanlarından biri olan Romni’nin, o katledildikten sonra doğan göz teknisyeni kardeşi Adi’nin adalet ve yüzleşme arayışı üzerinden ele alıyor. Ağabeyinin ölümünün detaylarını The Act Of Killing’in çekimleri sırasında öğrenen Adi, bugün hala iktidarda olan ya da emekliliğin keyfini çıkaran katillerle yüzleşmeye karar veriyor. Naif bir kişiliğe sahip Adi'nin, eşi ve kızıyla yaşadığı huzurlu hayatını, aynı zamanda Romni’nin yasını hep içinde tutan yaşlı annesi ve geçmişe dair hiçbir şey hatırlamayan kötürüm babasıyla olan ilişkisini de perdeye yansıtan Oppenheimer, ilk belgesele nazaran daha dingin bir anlatım sergiliyor. Fakat bu dinginlik, yaşanan trajedilerin etkisini törpülemediği gibi, ilk filmde hissedilen acıyı, vicdan sorgusunu, sinir bozan adaletsizliği adeta dümdüz bir ovaya taşıyarak görünürlüğünü arttırıyor.

Adi, Oppenheimer'ın yardımıyla bu katillerle yüzleşirken öfkeli dolu bir intikam duygusuyla değil, onlardan sadece samimi bir özür ve pişmanlık emareleri ümit ederek hareket ediyor. Fakat hiçbirinde bunu göremediği gibi, hala bu vahşetle övünen ya da çok normalmiş gibi davranan yaşını başını almış canilerle karşılaşıyor. Hatta o dönem bekçilik yapan amcası bile Romni’nin zorla alıkonmasına müdahale etmediği, üstelik yıllar sonra bile bundan pişmanlık duymadığı için Adi'nin hayalkırıklığından nasibini alıyor. Sadece görüştüğü katillerden birinin kızından duyduğu özür ve gözyaşları, Adi'nin ve beraberinde belgeselin hedeflediği kefaret ihtiyacına cevap veriyor. O da yeterli gelmiyor elbette. Zaten Oppenheimer’ın ve Adi'nin bu katillerden böylesine ulvi beklentileri olduğunu pek sanmıyorum. Önemli olan, bu insanlık suçu işlemiş kişilerin hala özgürce günlük hayatlarını yaşıyor olmaları. Okullarda hala o dönemdeki katliamların öğrencilere haklı gösteriliyor olması. Amerikan dış politikasının hala böyle caniliklere çanak tutuyor olması.

Oppenheimer’ın belgesel üzerine verdiği röportajlardan duyduklarımızla bile bu iki filme yansımayan ayrı bir film daha çekilebilir. Çünkü orada hala o döneme ait acılar, bastırılmış nefretler, bastırılamamış korkular mevcut. Oppenheimer, dışardan Adi sayesinde bu canilerden bir pişmanlık, özür vesaire umuyor gibi görünse de aslında bu konuda pek ümitli sayılmaz. Ama bunca yıla rağmen hala hak, hukuk, adalet, vicdan yönünden bu insanların cezalandırılmamış olmalarını tüm dünyaya göstermek gibi doğal bir misyonu var. İlk filmde bu katillerden bazılarını -onların rızalarıyla- deşifre ederken biraz daha tempolu bir anlatım tutturan yönetmen, bu filmde temposunu huzur ve öfkenin iç içe geçtiği daha steril bir ortamı betimlemek için düşürüyor. Adi'nin insanüstü sabır ve hoşgörüsünün ardında duran öfkesinin bastırılışını da bundan daha iyi bir ortam yansıtabilir mi görmek lazım. Kendi ailesi ve yaşlı ebeveynleriyle yaşadığı normal hayatının yanına, ağabeyi ile birlikte milyonlarca insanı katletmiş canilerden bazılarıyla yüzleştiği başka bir hayatı daha ekleyen Adi'nin o çok şey anlatan sessiz ve çaresiz bakışları, insanlığın sürdüğü ve bittiği yerlere aynı gözlerle bakıyor oluşumuzun tuhaf bir özeti aslında.

17 Ekim 2016 Pazartesi

Don't Breathe (2016)


Yönetmen: Fede Alvarez
Oyuncular: Stephen Lang, Jane Levy, Dylan Minnette, Daniel Zovatto, Franciska Töröcsik
Senaryo: Fede Alvarez, Rodo Sayagues
Müzik: Roque Baños

Birkaç kısa filmin ardından 2013'te yönettiği Evil Dead'in yeniden yorumuyla dikkatleri çeken Uruguay doğumlu Fede Alvarez'in filmi Don't Breathe, bu defa senaryosunu Rodo Sayagues ile paylaştığı sıkı bir gerilim. Civardaki zengin evleri kimse yokken soyan Money, Rocky ve Alex adında üç genç hırsızın, bu kez bir asker eskisinin izbe bölgede bulunan evine girmeye karar vermeleri ve başlarına gelenleri anlatan film, bu yavuz hırsızların sert kayaya çarpmalarını sürükleyici biçimde deneyimliyor. Normalde soyulacak kadar zengin olması beklenmeyen bu adam, birkaç yıl önce kızına çarpıp ölümüne sebep olan bir başka kızın zengin ailesi tarafından yüklü bir tazminat ile zenginleştirildiği için bu hırsızların radarına giriyor. Buraya kadar olağan bir gerilim bileşenleri mevcut olduğu için Alvarez adeta kendi kendine meydan okurcasına bu adamı kör olarak tasarlıyor. Görmediği için koku alma ve işitme duyuları geliştiğinden, eski bir asker olmanın getirdiği temkinlilik temkinlilik ve evi avucunun içi gibi bildiğinden hırsızların işini zorlaştıran bir senaryoya yaslanıyor.

Alvarez bu yaslanmanın rehavetine kapılarak kesinlikle kolaya kaçmayıp birçok ilginç fikirle "home invasion" türüne çok farklı açılardan bakma fırsatı yakalıyor. Yakaladığı bu fırsatları da çoğunlukla iyi değerlendiriyor. Büyük bölümü iki katlı ve bodrumlu evde geçen film, bundan böyle bu tek mekan zorluğunu avantaja çevirebilmiş yapımlar arasında rahatlıkla sayılabilir. Kaldı ki türlü bölümleriyle evin her tarafı verimli biçimde kullanılarak "tek mekan" duygusu sabitlenmiyor. Özellikle kör adamın hırsızlarla durumu eşitlediği karanlık bodrumda geçen nefes kesici bölüm ve Rocky'nin arabada köpekle girdiği mücadele, Alvarez'in tek mekan hakimiyetini kullanıp filmi zenginleştirdiği sahneler olarak göz dolduruyor. Kör adamın duyma ve koku alma duyularının gelişkin olduğu bilgisine ters düşen bazı anların eğretiliği, filmin gerilim zekasıyla çelişse de, Alvarez genel anlamda amaçladığı şeyleri gerçekleştirip bunu seyirciye de geçirebiliyor.


Sorunlu aile yaşamından küçük kız kardeşini de yanına alarak kurtulmak isteyen Rocky, babası bir güvenlik şirketinde çalışan Alex ve ekibin mafya ile bağlantısını sağlayan Money, senaryo açısından sağlam birer karakter olarak değil, iyi - kötü muhasebesi sağlayacak birer kurban olarak tasarladığından, onların beklenmedik biçimde hayatta kalma mücadelesi içine girmelerini benimsemek kolaylaşıyor. Aynı şekilde, evine zorla girilen adını bilmediğimiz gizemli kör adam da, içinde twistler ve sorular barındıran çabasıyla ikilemler içinde bıraksa da, bir süre seyirciyi kendi safına çekiyor. Böylece karakter gelişiminden ziyade av ve avcının birbirine karıştığı bir kedi fare oyununu stilize etmeyi amaç edinen Alvarez, beraberinde bu karakterleri de efektif biçimde geliştiriyor. (En azından kör adam ve Rocky'yi geliştiriyor diyelim.)

Teorileri harekete geçiren final ise filmin bitmiş olmasını da, devam edebileceğini de düşündürebiliyor. Tabii böyle başarılı filmler için tercihimiz devam etmemesi yönünde. Saw serisi o ilk filmde kalmış olsaydı belki adı zikredildiğinde posası çıkarılmış bir fikre verdiğimiz tepkiyi vermezdik. Dar oyuncu kadrosunda özellikle Stephen Lang ve Evil Dead'de de başrolde olan ve iyi bir performans gösteren Jane Levy, üzerlerine düşeni başarıyla gerçekleştiriyorlar. Ama en önemlisi, ilk uzun metrajı Evil Dead ile acaba yeni bir hazırcı yönetmen mi geliyor seçeneğini akıllara getiren Fede Alvarez'in kendi orijinalliğini çok geçmeden herkese göstermesi. Çünkü başarılı olsun veya olmasın, bir yönetmenin -bu kimi zaman klişelerden devşirilmiş olsa da- en azından farklı birşeyler denemeyi tercih etmesi, kendine meydan okuması bu türün en çok ihtiyacı olan şeylerden biri.

10 Ekim 2016 Pazartesi

Klopka (2007)


Yönetmen: Srdan Golubovic
Oyuncular: Nebojsa Glogovac, Natasa Ninkovic, Miki Manojlovic, Anica Dobra, Dejan Cukic
Senaryo: Nenad Teofilovic, Srdjan Koljevic, Melina Pota Koljevic
Müzik: Mario Schneider
 
Oğlunun hastalığına derman bulmaya çalışan bir baba, diğer insanlara karşı dürüst bir insan. Ne var ki devlete verdiği onca yıllık emeklerine rağmen ameliyat için gerekli parayı denkleştiremez. Çıkmazın içindeyken uzanan yardım eli onu bambaşka yollara sürükleyecektir. Kaçışı olmayan bir kapana kısılan adam iç dünyasında kendisiyle büyük bir hesaplaşmaya girecektir.
 
İçinden çıkılması güç bir durumdan alınabilecek en büyük hasar, kişinin yaptığı yanlış seçimler sonrası uğradığı vicdani yıkım olsa gerek. Klopka, belki zoraki mesaj kaygısı algılanabilecek (ve belki de bu yüzden itici gelebilecek) bu ikilem üzerine beklenen pekçok drama standartlarını kullanmış, fakat bana göre hiç de itici olmamış bir film. Süreç dahilinde kimi zaman işleyiş olarak Alacakaranlık Kuşağı entrika lezzeti bile almanız mümkün. Bu vicdan konusu sinemada çoğu zaman can sıkıcı olabiliyor, filmlerin istediğimiz gibi ilerlememesine ve sonuçlanmamasına sebep olabiliyor. Kimi zaman ciddi ikna sorunları yaşıyoruz. Ama Klopka, bu vicdanın resmini yaparken kör değil, tam tersi, insan hayatına verilen değeri o vicdanın karşı yakasına da bakmaya gayret ederek sorguluyor. Yapılan hatayı mazur gösterme çabaları gibi algılanması da mümkün. Zira karışık bir durum. Sevdiğiniz birinin hayatını kurtarmak için tanımadığınız birini öldürebilir misiniz? Evet ise sonrası sizin için ne ifade eder? Bu iki soruyu ele alarak binlerce film çekilebilir. İşte Klopka bu filmlerden biri ve de iyi olanlarından. Başarılı oyunculuklar, sürükleyiciliği, ara sıra yapılan estetik kamera dokunuşları ve o soğuk Balkan havasıyla görülesi bir dram.

30 Eylül 2016 Cuma

End Of The Century: The Story Of The Ramones (2003)


Yönetmen: Jim Fields, Michael Gramaglia

Jim Fields ve Michael Gramaglia tarafından yönetilen End Of The Century, 1974 yılında New York'ta kurulan, 1996'da dağılan efsane punk rock grubu Ramones'in kuruluşunu, yükselişini ve kendi iç dinamiklerini birinci ağızlardan ve gruba yakın isimlerden anlatan bir müzik belgeseli. Her iyi belgeselde olduğu gibi arşiv görüntülerinden, farklı zamanlardaki röportajlardan derlenmiş dinamik bir kurguyla ve Ramones müziği eşliğinde izlediğimiz yaklaşık 22 yıl süren bu yolculuk, bir müzik belgeseli için bol malzeme barındırıyor. Punk müziğin doğuşuna New York'tan katkı sağlayan Ramones, özellikle farklı karakterlere sahip dört temel üyesi ve onların çalkantılı grup içi ilişkileri sayesinde kendi döneminde hep göz önünde olmuştu. Belgeseli sıkıcı bir hale getirmeyen de grup üyelerinin bu renkli kişilikleri.

Joey Ramone (vokal), Johnny Ramone (gitar), Dee Dee Ramone (bas, vokal) Tommy Ramone (davul) dörtlüsünden oluşan orijinal Ramones kadrosu, gerçek isimlerini kullanmadan, "Ramone" soyadı altında birleşerek Blitzkrieg Bop, I Wanna Be Sedated, Sheena Is a Punk Rocker, 53rd & 3rd, I Wanna Be Your Boyfriend, Judy Is a Punk gibi pekçok hit şarkıya imza attı. Ramone soyadı, siyah deri ceketler, kaküllü saçlar, sahne uyumları onları hep bir aile konseptine dahil etmişti. Bilmeyen biri onları akraba sanabilirdi. Oysa kuruluşlarından dağılmalarına dek geçen süre içinde bu uyumlu görüntü kadar, türlü anlaşmazlıklar ve bu konsept üzerine getirdikleri eleştirileri de izliyoruz. Romantik ve naif Joey, hırçın Dee Dee, geri planda kalmasına rağmen işin mutfağında önemli pay sahibi Tommy, grubun beyni konumunda bulunan muhafazakar, soğuk ve işadamı disiplinine sahip Johnny farklı zamanlarda birbirlerinin kararlarını ve tavırlarını eleştirirken aslında işlerin pek de yolunda olmadığı anlaşılıyor.

Özellikle davul mevkiinde sorunlar yaşayan, 78'de gruptan ayrıldıktan sonra yapımcılığa yönelen Tommy'den sonra üç davulcu daha eskiten Ramones'in tüm bu anlaşmazlıklara rağmen 22 yıl, 14 stüdyo albümü boyunca kopmamalarını da çeşitli şekillerde açıklamak mümkün. Artık dönüşü olmayan bir şöhret rüzgarına kapılmaları, uzun süren sahne, prova, tur alışkanlıklarının yarattığı bağlılık, show business gerekleri, grup üyelerinin ufak anlaşmazlıkları gemileri yakacak kadar büyütmeyecek karakterde olmaları gibi sebepler onların uzun zaman piyasada olmalarını, iyi albümler ve şarkılar yapmalarını sağladı. Belgesel bunları doğrudan söylemeyip sadece hissettiriyor. Ama keşke "neden uzun yıllar birarada kaldınız" sorusunun cevabını hepsinden duysaydık diye de düşünmeden edemiyoruz. Gerçi hepsi Ramones ailesi çatısı altında sevdikleri işleri yapan amatör ruhlu ve dünyayı sallayan birçok gruba ilham kaynağı olmuş müzisyenler. Bu bağlamda End Of The Century, bir Sam Dunn - Scot McFadyen belgeseli anlayışında olmasa da Ramones hakkında bilgilendirici nitelikte.

26 Eylül 2016 Pazartesi

Das ewige Leben (2015)


Yönetmen: Wolfgang Murnberger
Oyuncular: Josef Hader, Tobias Moretti, Nora von Waldstätten, Roland Düringer, Christopher Schärf, Margarete Tiesel, Johannes Silberschneider, Sasa Barbul
Senaryo: Wolf Haas, Josef Hader, Wolfgang Murnberger
Müzik: Sofa Surfers

Yazar / senarist Wolf Haas, yönetmen Wolfgang Murnberge ve aktör Josef Hader. Bu üçlü sırasıyla Komm, süsser Tod (2000), Silentium (2004), Der Knochenmann (2009) ve Das ewige Leben (2015) filmlerinde el ele vermiş ve ortaya çok başarılı suç kara komedileri çıkarmış bir ekip. Wolf Haas'ın belayı mıknatıs gibi çeken karakteri Simon Brenner üzerinden sürdürdüğü polisiye roman serisinin dördüncü halkası Das ewige Leben (Life Eternal), bu serinin istikrarını başarıyla sürdüren bir film. Polis eskisi Brenner, işsiz, meteliksiz, sigortasız kalınca doğup büyüdüğü memleketi Graz'a döner. Ailesinden kalan köhne eve yerleşen Brenner, yakın dostu Köck bir cinayete kurban gidince, kendisi de alkollü ve migrenli bir gece sonrası hastanelik olunca, eski arkadaşlarıyla, eski sevgilisiyle, evveliyatı 70'lere dayanan ve bu arkadaşlar arasında örtbas edilmiş sırlarla dolu bir suç geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalır.

Bu ekibin bir önceki filmi Der Knochenmann için düşündüklerimizin veya yazdıklarımızın birçoğunu Das ewige Leben için de kullanabiliriz. Zaten aynı karakteri farklı bir maceraya konu edince ve tarz olarak bu ekip ruhunu koruyunca ortaya az miktarda devam filmi, bol miktarda yeni bir film çıkıyor. Wolf Haas'ın kara mizah ile ciddiyet arasında sürekli gidip gelen üslubunu, kenarından kıyısından Coen kardeşlerin üslubuna benzetmiştik. Film Haas'ın bu tarzını, üzerine pek fazla birşeyler koymaya gerek duymadan sürdüren yapıda. Tıpkı Der Knochenmann gibi klişe giriş, gelişme, sonuç kalıplarına fazla takılmadan olay örgüsünü kurup, karakterlerin gelişimini bu örgü üzerinden spontane biçimde sindirerek sağlayan film, yine akıcı, eğlenceli ve mizah ile ciddiyeti iç içe geçiren anlatımıyla göz dolduruyor. Mesela Brenner ile emniyet müdürü arkadaşı Aschenbrenner'in kavgası, robot resim sahnesi gibi pekçok an filmi hep bu dengede tutuyor.

Filme serpiştirilen flashbackler, senaryonun suç gizemini koruduğu gibi, şimdiki zamanına az da olsa sirayet etmeyi başarıyor. Olası sürprizlerini gayet mütevazi biçimde sunuyor. Geçmiş samimiyeti yıllar içinde aşınmış arkadaşlık ilişkileri, geçmişte yaşananların bir şekilde insanın hep ensesinde olduğu gerçeği bu polisiye hikayeye sirayet ediyor. Dört film boyunca Brenner'a hayat veren, aynı zamanda bu filmlerin senaryolarına katkıda bulunan aktör Josef Hader, tecrübesiyle yine filmin merkezinde olmanın yükünü hakkıyla çekiyor. Sadece yönetmeni, senaristi, başrol oyuncusu değil, görüntü yönetmeni (Peter von Haller), müzikleri (Sofa Surfers) bile dört film boyunca değişmemiş bir serinin tüm istikrarının ve tecrübesinin yansıdığı Das ewige Leben, bu seriyi bilmeyenler için hoş, bilenler için ise o alışıldık polisiye roman heyecanı taşıyan atmosferin yeni halkasını oluşturan bir film.

21 Eylül 2016 Çarşamba

Durak (2014)


Yönetmen: Yuriy Bykov
Oyuncular: Artyom Bystrov, Natalya Surkova, Yuriy Tsurilo, Boris Nevzorov, Kirill Polukhin, Sergey Artsibashev, Darya Moroz, Pyotr Barancheev, Ilya Isaev, Nikolay Butenin
Senaryo: Yuriy Bykov

Yuriy Bykov'un yazıp yönettiği Durak (The Fool), dürüst su tesisatçısı Dima Nikitin'in, 800 kişinin yaşadığı eski bir binadaki çökme tehlikesini fark edip yetkilileri uyarmaya çalıştığı uzun bir gecenin hikayesi. Ebeveynleri, karısı ve küçük oğluyla yaşayan Dima, gece bir arıza için çağrıldığı bu binanın her an yıkılabileceğini anlayınca, çoğu kişinin farklı tepkiler vereceği bu durumda doğru olanı yapıp vakit kaybetmeden üstlerine haber vermeyi seçiyor. Bykov, bu "doğru olanı yapma" ilkesinden hareketle, lokal bir belediyenin tüm birimlerindeki çürümüşlüğünü akıcı ve doyurucu biçimde gözler önüne seriyor. Üstelik bu birimlerin birbirlerinden haberdar, hatta işbirliği içinde olmaları, haliyle yolsuzluk bağlantılarının üst mevkilere doğru çıkıyor olması, sistemin korkunç boyutlarını teşhir ediyor.

Yuriy Bykov, bir önceki filmi Mayor'ın sahip olduğu ilkelere paralellikler gösteren bu hikayesinde, yozlaşmanın artık bir yaşam biçimi, sistemi işletmek için vazgeçilmez bir parça olduğu toplumların hazin bir fotokopisini çekiyor. Nasıl ki Mayor'da ölümle sonuçlanan bir trafik kazasından, aşama aşama büyüyüp serpilen bir sistem çürümüşlüğüne uzanmışsa, Durak'ta da dürüst bir bireyin sistemin birbirine bağlı paslı dişlileri arasında verdiği dürüstlük mücadelesini ele alıyor. Tesisatçı Dima'nın inatçı, sanki hiç adaletsizlik görmemişçesine saf ve ailesini bile geri plana atabileceğini kadar sinirlerle oynayan bu dürüstlüğü sayesinde Bykov, kendine mükemmel bir eleştiri alanı yaratıyor. Doğru olanı yapmanın ödenecek ağır bedelleri olabileceğine dair son yılların en doyurucu senaryolarından birini abartısız bir yönetimle perçinleyerek hayata geçiriyor.


Dima'nın çökme tehlikesini fark ettikten sonra başlayan uyarı ve ikna ısrarı, belediye başkanı Nina Galaganova'nın doğum günü sebebiyle bir tavernaya toplanmış tüm belediye birimlerinin müdürlerini de aynı ortamda yakalıyor. Bu ortama adeta pimi çekilmiş bir bomba gibi düşen dürüstlük timsali saf ve temiz Dima, alkolün de etkisiyle birbirini suçlamaya başlayan bürokratların maskelerini bir bir düşürüyor. Yaşanan bu çözülme ile herkesin içinde olduğu yozlaşmanın korkunç boyutları su yüzüne çıkıyor. Filmin her bir cümlesi, içinden çıkılması imkansız bir bürokrasi ve yolsuzluk bataklığını işaret ediyor. Kendini bir anda kurtlar sofrasında bulan Dima ise bir an olsun vazgeçmeyi düşünmeyen duruşuyla bu domino taşlarının devrilmesine sebep olacak bir tehdit gibi algılanıyor haliyle. Nina Galaganova, başlangıçta o binadaki 800 insanın hayatı için endişe ediyor gibi görünse de, onun da tek derdinin bulunduğu mevkiyi, alıştığı rahatı kaybedip hapse girme korkusu olduğu çok geçmeden anlaşılıyor.

Bu çürümüşlük içinde Dima'nın sahip olduğu değerlerin geçerliliğinin kalmamış olması, biraz daha açarsak, hiç tanımadığı yoksul, ailesine şiddet uygulayan, içki, kumar, fuhuş, borç batağında yüzen insanların olduğu 800 kişinin hayatları için çırpınması onu biraz da ütopik bir dürüstlük kalıbına sokuyor. Hele bu uğurda ailesini bile göremez hale gelişini, kendi hayatını tehlikeye atışını kabullenmek çoğu seyirci için emek istiyor. Onu filme adını veren "durak" (enayi) yapan da bu inanılmaz idealistliği. Bu korkusuz dürüstlüğe sahip, "sırf birbirimizin hiçbir şeyi olmadığımız için hayvanlar gibi yaşayıp, hayvanlar gibi ölüyoruz" cümlesini kurabilecek bir insanın yaşadığına Bykov kadar inanmak istiyoruz. Dima gibi insanların artık bir enayi, bir uzaylı gibi görülmesinin sebebini haklı olarak yozlaşmış sisteme yükleyen Bykov, o sistemi besleyip büyüten, onu acımasız bir canavara dönüştüren, öte yandan bu canavarın yaratılmasına seyirci kalan insanlara da yükleniyor.


Finalde bu epik, ütopik, tertemiz, uzaydan gelmiş dürüstlüğün, ezen kadar ezilene de yaranamadığı gerçeğini tokat gibi çarpan Yuriy Bykov, böylelikle Mayor'da ele aldığı emniyet - adalet eleştirisinin boyutlarını daha da genişleterek, hazırladığı uygun zemin sayesinde başka kavramları da içine dahil ederek, üstelik güçlü ve zayıfın dürüstlük karşısında aldığı ortak tutumun trajikliğine ve ironosine vurgu yaparak çok önemli bir film inşa ediyor. Söz konusu bürokratik yolsuzluklar, çıkar ilişkileri, bunların mağdur ettiği alt kesimdeki toplumsal çöküşler olunca sadece Rus halkına değil, evrensel boyutlarda herhangi bir toplumda görülebilecek şeyleri işliyor Durak. Sadece belediyede dönen dolapları duyuyoruz ama oradan valiye ve daha kimbilir nerelere, nasıl uzandığını hiç lafı gevelemeden anlatıyor Bykov. Bunlar bize hiç yabancı gelmiyor ne yazık ki. Başta Dima'yı canlandıran Artyom Bystrov olmak üzere rol ağırlığı olan tüm oyuncular iyi performanslara sahip. Sade çekimler, akıcı ve sürükleyici diyaloglar, yumruk gibi cümleler, gösterilenler, gösterilmeyenler, akıl tutulması yaşatan müthiş bir final... Durak, bir toplumsal hiciv filminin sahip olmak isteyeceği hemen herşeye sahip bir yapım.