31 Aralık 2012 Pazartesi

Hodejegerne (2011)


Yönetmen: Morten Tyldum
Oyuncular: Aksel Hennie, Nikolaj Coster-Waldau, Synnøve Macody Lund, Eivind Sander, Julie R. Ølgaard, Kyrre Haugen Sydness, Reidar Sørensen, Nils Jørgen Kaalstad
Senaryo: Lars Gudmestad, Ulf Ryberg, Jo Nesbø
Müzik: Trond Bjerknes, Jeppe Kaas

Roger Brown, büyük bir şirkette personel alımı pozisyonuna, şahane bir eve ve Diana adında sanat galerisi sahibi güzeller güzeli bir eşe sahiptir. Fakat olması gerekenden daha büyük bir lüks içinde yaşamaktadır. Bunu devam ettirebilmek için ikinci iş olarak sanat eseri hırsızlığı yapmaktadır. Eşinin galeri açılışında tanıştığı Clas Greve, bir elektronik şirketinde genel müdür olması yanında iz sürme ustası bir eski askerdir. Greve, Roger’ın şirketindeki bir iş için aradığı mükemmel aday olmanın yanı sıra çok değerli bir tablonun da sahibidir. Roger fırsatı hemen değerlendirmek ister ve en büyük vurgununu planlamaya başlar. Ancak Greve’in evinde karşılaştığı şey, Roger’ı dönülmesi çok güç bir yola sokacaktır.

Norveçli yazar Jo Nesbø’nun aynı adlı romanından uyarlanan Hodejegerne (Headhunters), suç gerilimi sevenleri başından sonuna dek alıp götüren çok sağlam bir yapım. 2004 yılında hayata veda eden Milenyum üçlemesinin yazarı Stieg Larsson’ın yeni varisi olarak kabul edilen Nesbø’nun romanı bazı değişikliklerle Lars Gudmestad ve Ulf Ryberg tarafından o kadar güzel senaryo haline getirilmiş, Morten Tyldum tarafından o kadar ustalıkla çekilmiş ki, romanı okumamış olan ama polisiye roman alışkanlığı bulunanlar için o tadı damaklarda hissettirebilecek akıcılığa ve sürükleyiciliğe sahip. Roman alışkanlığı bulunmayanlara, ama bugüne dek romanı filme alınmış pek çok yapımdan zevk almış olanlara da çok şeyler vaat ediyor. Nesbø’nun Stieg Larsson gibi güçlü bir referansla karşılanması yanında gelecekte bu polisiye tarzından fazla sapmayacağı varsayılmak suretiyle Cormac McCarthy, Elmore Leonard, Dennis Lehane ustalığına erişebileceğini söylemek yanlış olmaz.


Herşeye sahip Roger’ın birgün mutlaka kendini beğenmişliğinin, açgözlülüğünün, karısına ihanetinin bedelini ödemesi kaçınılmaz. Becerisi daim, şansı da yaver giderken dinsizin hakkından gelecek olan imansız Clas ile tanışmasıyla sert bir kayaya çarpan, onunla birlikte iş yapacakken öğrendiği gerçek yüzünden onunla karşı karşıya gelen Roger, adım adım pisliğe batıyor. Hatta bu pisliğe batma meselesini gerçek anlamda da yaşıyor. Yolun sonuna gelen her “kötü huyları olan iyi adam” gibi bir uyanışa gelmesi, fakat peşindeki tehlike yüzünden canının derdine düşerek hatalar yapması sonucu insanüstü kurtulma çabaları gösteriyor. Aslında kapitalist düzende yaşanan varoluş çabalarının bu defa sahaya inişi şeklinde de algılanabilecek bu mücadelede Roger’ın yaşadığı türlü fiziksel zorlukların iş hayatındaki karşılıkları bulunabilir. Bunun en önemli verisi Clas’ın Roger’ın peşine düşme gerekçesinde görülebilir. Filmin başlarda bize takım elbiselerle aksettirdiği “pozisyon kapma” ve “pozisyonu ve refahı koruma” meselesini suç örgülerini ince ince işleyerek “bul ve yok et” fiillerine dönüştürmesi tepeden inme olmuyor. Pozisyon ve refahın, insanın sahip olduğu candan ve sevdiğine duyduğu aşktan daha değerli olmadığı mesajı, bu güçlü polisiye örgüye başarıyla yediriliyor.

Roger ve Clas arasındaki av-avcı mücadelesi başladığı andan itibaren yer yer bana yakın döneme ait Llewelyn Moss - Anton Chigurh (No Country For Old Men), Kim Soo-hyeon - Keyong-cheol (I Saw The Devil) arasında yaşanan kedi-fare oyununu anımsattı. Zaten film yarattığı suç atmosferiyle Roger’ın çevresindeki herkesi güvenilmez konuma sokma becerisini iyi kullanarak onun yakalanma tehlikesine seyirciyi çok iyi ortak ediyor. Roger’ın soygunlarda kendisine teknik yardımda bulunan Ove’yi evinin garajında bulduğu sahneyle gelişen olaylar ve polislerin Roger’ı hastaneden alıp merkeze götürdükleri esnada yolda başına gelenler nefes kesici bir akıcılıkla işleniyor. Jo Nesbø zekası, bazı anlar dışında (hastaneden yürütülen cips paketi, kurşun değiştirme meselesi vb.) kendini temkinli bir şekilde finale taşıyıp oradan da hedefine ulaşıyor. Kitap ile film arasındaki bazı detay farklılıklarını öğrendiğimizde, senaristlerin kendilerini biraz geri çektikleri söylenebilir. Ama her şeye rağmen seyircilerin, oyuncuların, yönetmenlerin, yapımcıların iştahını kabartacak bir film olduğu muhakkak.


Bu sebepten filmin remake hakları Hollywood tarafından hemen satın alınmış. Tahminen 2013 civarında yeni bir The Girl With The Dragon Tattoo vakası daha yaşanacak. Beyaz perdeye her yönüyle çok iyi aktarılmış aslı dururken, bazı hazırcıların kırmızı halıda yürümelerini sağlayacak taklidi kendi alıcısını bulacaktır. Aksel Hennie’nin başarıyla canlandırdığı Roger’ın filmde boy meselesini kafasına bu kadar taktığı düşünülürse Hollywood versiyonunda başrolde yer alacak adaylar daha bir belirginleşiyor. Game Of Thrones ve birkaç Amerikan yapımı filmde rol alarak kabuğunu kıran Danimarkalı oyuncu Nikolaj Coster-Waldau ise İngilizce yapımlara iyice ısındığından belki yine Clas Greve rolünü üstlenir. Diana Brown için ise en uygun aday Heidi Klum olacaktır sanırım. Ama dileğim, 2011’in en sıkı filmlerinden birini yönetmiş Morten Tyldum’un roman/senaryonun da katkılarıyla Hollywood işi bir kariyer tuzağına düşmeyerek bu filmi yönetmemesi. Gerçi David Fincher bile orijinalinin gölgesinden hiç kurtulamayacak bir filmi yeniden çekmeye kalkıyorsa herkes bu projeye gönüllü olabilir. Ama ortada böylesine iyi yazılmış, yönetilmiş, oynanmış bir film varken kim gönüllü olursa olsun, o da aynı gölgeden kurtulamayacak.

25 Aralık 2012 Salı

Red Lights (2012)


Yönetmen: Rodrigo Cortés
Oyuncular: Cillian Murphy, Sigourney Weaver, Robert De Niro, Elizabeth Olsen, Toby Jones, Joely Richardson, Craig Roberts, Leonardo Sbaraglia
Senaryo: Rodrigo Cortés
Müzik: Víctor Reyes

Kıdemli doğaüstü olay araştırmacıları Dr. Margaret Matheson (Sigourney Weaver) ve asistanı Tom Buckley (Cillian Murphy), inanç şifacılığını ve hayaletlerle konuşma iddialarını Matheson’ın "kırmızı ışıklar" diye adlandırdığı bir yöntemle çürütmeye çalışmaktadır. "Kırmızı Işıklar", sahnelenen her doğaüstü olayın ardındaki göze çarpmayan hilelerdir. Bu arada efsanevi kör medyum Simon Silver (Robert De Niro) 30 yıllık aradan sonra geri dönmüştür. Medyanın ona ilgisi çok büyüktür. Silver'ın itibarını sarsmaya kararlı olan Buckley, kaşıkları eğebilen ve zihin okuyan bu karizmatik medyumun arkasındaki gerçeği ortaya çıkarmak istemektedir. Ama bir zamanlar onun korkusuz rakibi olan Matheson, güçlü Silver’ın ona misilleme yapabileceğini söyleyerek Buckley'i bundan vazgeçmesi için uyarır. Buckley, Silver’ın maskesini düşürmek isterken kendi öz inançlarını yeniden gözden geçirmek zorunda kalır.

2010’da yönettiği Buried ile haklı olarak dikkatleri üstünde toplayan İspanyol yönetmen Rodrigo Cortés, bu defa kendi yazıp yönettiği Red Lights ile yüksek beklentilerin altında kalan bir psikolojik gerilime imza atıyor. Paranormal aktiviteleri araştıran ve çürütmeye çalışan iki bilim insanının, Tanrı’yı oynayan bir medyumu alt etme çabalarını konu edinen Cortés senaryosu, içinde pek çok afili replik barındırmasına ve doğaüstü kuvvetlerin karşısına bilimsel çürütme argümanları koymaya çalışmasına rağmen hem o replikleri lafta bırakan, hem de teslim olup meselelerini fantastik çözümlemelere havale eden tembel bir yapıda. Robert De Niro’nun bünyesinde az da olsa boyut kazanan Simon Silver dışında (ki o da kısa sürede unutulup gidecek cinsten) karakterlerini derinleştiremeyen, fırsatı olmasına karşın tetikte bir gerilim yaratamayan Cortés, finale kadar ayakta tutabildiği gizem havasını da finalde yine kendi söndürüyor bana göre. Bu filmlerin vazgeçilmezi sürpriz final ise oldukça zorlama ve temelleri sağlam değil. Haliyle Robert De Niro, Sigourney Weaver, Cillian Murphy gibi klas oyuncular da filmin bünyesinde silik kalıyorlar.

23 Aralık 2012 Pazar

Taken 2 (2012)


Yönetmen: Olivier Megaton
Oyuncular: Liam Neeson, Maggie Grace, Famke Janssen, Rade Serbedzija, Leland Orser, Jon Gries, D.B. Sweeney, Luke Grimes
Senaryo: Luc Besson, Robert Mark Kamen
Müzik: Nathaniel Méchaly

Taken 2’de Pierre Morel’in 2008’de yönettiği ilk filmden sonra bu defa kamera arkasına geçen isim Olivier Megaton. Senaryo ise ilk filmde de gördüğümüz Luc Besson ve Robert Mark Kamen’a ait. Bazı istisnalar hariç, burada da gelenek bozulmuyor ve kötü bir devam filmiyle karşılaşıyoruz. İlk filmde kızı fuhuş mafyası tarafından kaçırılan eski CIA ajanı, yeni güvenlikçi Bryan Mills, nefes kesen bir takiple Paris’i birbirine katıp kızını kötü adam ordusundan kurtarıyordu. Taken 2 ise, ilk filmde Mills’in eşek cennetine yolladığı kötü adamlardan birinin babası olan Murad’ın intikam için kahramanımızın peşine düşmesini anlatıyor. Kızı ve eski karısıyla İstanbul tatiline çıkan Mills’in izini bulan Murad’ın onları kaçırması fakat Kim’in bir şekilde kurtulup babasıyla irtibata geçerek kurtarma operasyonuna katkıda bulunması, sıkıcı ilk yarım saatin ardından beklenen aksiyonu da beraberinde getiriyor. Ancak ilk filmin yarattığı doygunluk ve kendi başına konu, yönetim ve tasarım olarak çok zayıf seyreden bir film oluşu Taken 2’yi sanki DVD raflarını hedefleyen, başrolü değiştirilmiş kıytırık devam filmleri havasına sokuyor.

Sürekli göze sokulan çarşaflı kadınlar, Murat 131 polis arabaları, sınırı bekleyen Erdal Bakkal, İstanbul’da film çekmenin başlıca kriteri olan damda kovalamaca sahneleri ve daha pek çok yerel ayrıntı hakkında sosyal medyada fazlasıyla espri yapıldı. Luc Besson ve ekibinin oryantalist sığlıkları İstanbul’un itibarını zedeliyor şeklindeki saçma gerekçelerden bağımsız olarak düşünüldüğünde bile kötü çekilmiş bir film var ortada. Olay İran’da geçmiş olsa bile fayda etmezdi. Mills’in kızına bulundukları yeri tarif ederken GPS cihazlarını bile kıskançlıktan çatlatacak yöntemleri, mahalle arasındaki internet kahve(!)nin işletmecisi tipli, karizma yoksunu tombiş kötü adamla hamamdaki göbek taşında yapılan final dövüşü ve baş kötüyle yapılan yavan final hesaplaşması, Taken 2’yi kendini fazla ciddiye alırken komik duruma düşen filmler kategorisine sokuyor bana göre. Murad’ın iki oğlu daha olduğunu öğreniyoruz ve bu durum bizi Taken’ın posasının henüz çıkmadığı yönündeki saçma fikre ulaştırıyor.

Peki ilk Taken neden bu kadar sevilmişti? Evet belki alışılmadık bir konuyu alışılmadık bir biçimde işlemiyordu. Ama kızını kurtarabilmek için becerikli bir adamın neler yapabileceğine dair müthiş bir macerayı, gerilim dozu iyi ayarlanmış takip rotasıyla ve stilize aksiyon sahneleriyle paketleyip gişelerin önüne bırakabilmişti. Ne istediğini bilen insanların paralarının karşılığını ödemişti. Bryan Mills karakterine bu tip aksiyonların katabileceği azami ruhu katan Liam Neeson’ın karizmasını da farklı bir kulvarda iyice cilalamıştı. Oysa bu film, temelini zorlama bir intikam planı üzerine oturtan asalak bir mirasyediden başkası değil. Luc Besson, senaryosunu yine Robert Mark Kamen ile beraber yazacağı Taken 3’ü şimdiden duyurdu. Murad’ın oğullarının bu defa kimleri kaçıracağı (Kim’in erkek arkadaşının da aileye dahil olduğunu düşünürsek) sürpriz değil elbette. Asıl sürpriz, bu kadar sıradan bir devam filminden sonra hala üçüncüsünün çekilmesinin planlanması.

17 Aralık 2012 Pazartesi

If A Tree Falls: A Story Of The Earth Liberation Front (2011)


Yönetmen: Marshall Curry
Senaryo: Marshall Curry, Matthew Hamachek
Müzik: James Baxter

2012 yılı En İyi Belgesel Oscar adaylarından If A Tree Falls: A Story Of The Earth Liberation Front belgeseli, son yılların en radikal çevreci grubu olan ve FBI'ın deyimiyle, "Amerika'nın bir numaralı iç terörist tehdidi” şeklinde tanımlanan Yeryüzü Özgürlük Cephesi’nin (ELF) hikayesini anlatıyor. Özellikle büyük kereste şirketlerinin orman katliamlarına karşı bir duruş sergileyerek yola çıkan, sonra çeşitli çevresel haksızlıklara karşı yeni bir protesto şekli olarak daha sert eylemlerle adını duyuran ELF'in kuruluşunu, büyümesini ve eylemlerini gerçekleştirme evrelerini izliyoruz. Bunları izlerken yanımızda ELF’in en belirgin figürü olan, yaptığı eylemler yüzünden iki defa müebbet hapis istemiyle yargılanmayı bekleyen Daniel McGowan var. Duruşması yapılana kadar ev hapsine mahkum edilmiş durumda gördüğümüz McGowan’ın barışçıl bir aktivistten kundakçılık gibi terörist eylemlerle suçlanan birine dönüşmesi adım adım işleniyor.

Hippi mantığıyla istediğini elde edemeyeceğini, sesini duyuramayacağını düşünen bir grup aktivistin oluşturduğu ELF ile daha sert bir protesto şekline dönüşen bu eylemler hem eylemcileri, hem de kamuoyunu çeşitli ikilemlere düşürüyor. Bir yandan, belki aylar sürecek yazışma, restleşme, muhasebe, eylem trafiğini bir kundaklamayla bir gecede çözebiliyorlar. Ama öte yandan zarar verdikleri fabrika ve şirketlerde çalışanları mağdur edip, 11 Eylül travmasını hala üzerinden atamamış halkı tedirgin ediyorlar. Daniel McGowan’ın toplumda daha ciddi bir çevre bilinci oluşturabilmek adına ELF bireyleriyle planladığı ve gerçekleştirdiği bu eylemlerde kimsenin ölüp yaralanmaması, onun terörist sıfatıyla yargılanmasına mani olmuyor. Bu noktada belki de uydurulmuş en saçma tanımla “ekoterörizm” ve “ekoterörist” kavramları sorgulanmaya başlanıyor.


Bu kavramlarla ilgili kamera karşısına alınan kişilerin görüşleri de farklı farklı. Kimine göre insanlar gece evlerinde oturuyorken onlar için bir tehdit iseniz bu terörizmdir ya da terörist bir eylemin illa ki başka insanların hayatını tehlikeye atması gerekmez. Mesela bir terörist olmanız için El-Kaide olmanız gerekmez. Kimine göre bir tarafın teröristi diğer tarafın özgürlük savaşçısıdır ve onlar kendi taraflarının teröristi değil kahramanıdırlar. Kundaklama suç mudur, suçtur. Terörizm midir, değildir. Fakat kimine göre ise insanlara zarar vermeden binaları yakmak, boş araçları kundaklamak, bunları çevre ve insan hayatına saygı duymayan kişi ve kurumlara mesaj niteliğinde bir kamuoyu oluşturmak için yapmak terörist ve terörizm kelimeleriyle bağdaşmıyor. Dönümlerce araziyi kaplayan ormanları yok eden, denizleri petrol sızıntılarıyla kirleten endüstri dururken hükümet tarafından bu insanların “radikal” ve “terörist” olarak etiketlenmesi büyük haksızlık. Asıl radikal ve terörist eylemler gerçekleştirenler, üstelik bunlar yüzünden FBI tarafından peşine düşülmeyen, ömür boyu hapisle cezalandırılmayanlar kapitalist kişi ve kurumların ta kendisidir.

Marshall Curry tarafından yönetilen belgesel, Daniel McGowan ekseninde ELF’in kuruluş, yükseliş ve çöküşünü ele alırken, McGowan’ın kişisel dramını da paralel sürüklüyor. Hapse girmeden önce kız arkadaşıyla evlenen, sevenleriyle birlikte mutlu bir aile yaşantısı olan Daniel’in geçmişe dair samimi itirafları, pişmanlıkları ve hayalkırıklıkları da ekrana yansıyor. ELF’in en sağlam üyelerinden biri olan Jake Ferguson’ın uyuşturucu bağımlılığından yola çıkarak izini süren ve onu yakalayıp itirafçı olarak kullanan FBI’ın Ferguson olmasa Daniel’e ulaşamayacağını anlıyoruz. Hapse girmemek uğruna üzerine mikrofon takarak tüm dava arkadaşlarını FBI’a yakalatan Ferguson gibi, yine ekibin aktif üyelerinden Daniel’in eski kız arkadaşı Suzanne Savoie da mahkemeyle anlaşma yoluna giderek az bir cezayla kurtuluyor.

Hemen hepsinin ortak yanı, o yıllarda doğru olduğuna inandıkları şeyi yaptıkları, yakalanacaklarını ve eğer yakalanırlarsa başlarına neler gelebileceğini düşünmedikleri gerçeği. Hapse girip sevdiklerinden uzak yaşama korkusu, bir zamanlar omuz omuza mücadele ettikleri arkadaşlarını ele vermelerini bile sağlarken, Daniel’in tüm bunlara rağmen dürüst duruşu belgeselin hüzünlü finaline de yansıyor. If A Tree Falls, iyi bir belgeselin olması gerektiği gibi meselesini her iki boyutta da incelerken, tuttuğu tarafın haklılığını abartarak değil, doğal seyrine bırakarak başarıyla bir bütün haline getiriyor.

13 Aralık 2012 Perşembe

The Bourne Legacy (2012)


Yönetmen: Tony Gilroy
Oyuncular: Jeremy Renner, Rachel Weisz, Edward Norton, Stacy Keach, David Strathairn, Zeljko Ivanek, Scott Glenn, Corey Stoll, Oscar Isaac, Louis Ozawa Changchien
Senaryo: Tony Gilroy, Dan Gilroy
Müzik: James Newton Howard

Robert Ludlum’un artık 2000’lerin bir polisiye klasiği haline gelmiş Bourne roman serisinin bir nevi spin-off’u durumundaki The Bourne Legacy, üç Bourne filminin uyarlama senaryosunu yazmış olan Tony Gilroy tarafından bu defa bizzat yönetilmiş. Senaryonun Ludlum’dan esinlenerek yazıldığı söylense de, film Eric van Lustbader adlı yazarın farklı bir Bourne üçleme denemesinin ilk ayağını oluşturuyor. Lustbader’in ise yazar olarak pek beğenilmediği çeşitli yorumlarda sıklıkla dile getiriliyor. Gilroy’un üç iyi Bourne filmine senaryo yazmış olmasının getirdiği gönül bağı, onu gerekli olup olmadığı tartışılır bu dördüncü filmi yazmaya itmiş görünüyor. Fakat son iki filmi yönetmiş Paul Greengrass’in bu filme yanaşmaması, buna bağlı olarak Matt Damon’ın da oynamayı reddetmesi üzerine projeden vazgeçmek yerine ince ayarlarla “aslında Jason Bourne buzdağının görünen yüzüydü” klişesine başvurması Gilroy’a hiç yakışmıyor.

The Bourne Legacy, Treadstone ajanı Jason Bourne’un New York’a geldiği The Bourne Ultimatum ile eşzamanlı bir dilimde geçiyor. CIA'in Outcome ajanlarını Treadstone ajanlarından daha güçlü yapmak için bir takım haplar verdiğini, ajanların bu hapları almadan hayatlarını normal biçimde devam ettiremediklerini öğreniyoruz. İsyan bayrağını çeken Jason Bourne yüzünden açığa çıkma tehlikesiyle karşılaşan Outcome'ı kapatmaya karar veren CIA, Outcome ajanlarını tek tek öldürmeye başlıyor. Bu durumu farkeden Aaron Cross (Jeremy Renner) ise becerisiyle kendini Outcome’a öldü göstererek hayatta kalıyor ve kendisine verilen ilaçların kaynağını bulmak için Dr. Marta Shearing (Rachel Weisz) ile işbirliği yapıyor. Ne var ki Outcome’ın Dr. Shearing’i de öldürmek üzere harekete geçmesiyle ortaya çıkan Cross, iyileşmek için doktorla birlikte Outcome’ın Manila’daki gizli medikal üssüne doğru yola çıkıyor. Üstün teknik imkanlarıyla Cross ve Sharing’in izini bulan Outcome’ın insan avını başlatmasıyla Bourne serisinin bir benzerinin başlama zili çalıyor. Jason Bourne sayesinde sonu gelen Treadstone programı gibi, Aaron Cross yüzünden de Outcome’ın sonunun gelmesi tehlikesi, The Bourne Legacy’nin nasıl bir mirasın üzerine konduğunu açık seçik gösteriyor.


Objektif olmak gerekirse teknik anlamda ortada çok kötü bir film yok. Fakat “Bourne’un Mirası” olarak ortaya çıkması (haliyle miras olunca Jason Bourne’suz ortaya çıkması) filmin en büyük handikapı. Halbuki Gilroy, elindeki imkanlarla, kalburüstü kadrosuyla sıfırdan bambaşka bir politik aksiyon çekebilirdi. Böyle bir filmin senaryosunu pekala yazabileceğini (her ne kadar politik aksiyon olmasa da çok güçlü bir politik gerilim olan) Michael Clayton ile, artı üç Bourne filmini hem roman, hem de aksiyon vizyonundan nemalandırmış olması itibariyle ispatlamış bir sinema adamı. Bourne hikayesinden başka bir kanal açmak işin kolay kısmı. Objektif olmayı becerebilenler için bile ortada artık defalarca tekrar edilmiş, derinliksiz bir kaçma-kovalamacadan başka dikkate değer bir durum yok. Gilroy, diğer Bourne yapımlarının gölgesinde kalmamak için, yine onlardan esinlendiği belli aksiyon sekanslarında durumu kapatmaya çalışıyor. Cross’un Dr. Shearing’i evinde kurtardığı bölüm (özellikle de evin dışından hızla üst kata tırmanıp içeriye girerek alt kattaki ajanı vurduğu şık sahne) ve finaldeki uzun takip bölümü Gilroy’un Paul Greengrass’i oynamaya çalıştığı anlar olarak akla takılıyor. Bu yalıtılmış atmosferde Bourne filmlerinin karakteristik tekinsiz kötü ajan tiplemelerine öykünen ve finalde ortaya çıkan LARX’ı hiç de öyle tehditkar bulamayabiliyoruz.

Devamının da geleceği finalinden malum olan The Bourne Legacy, ortalama aksiyon filmleri kategorisinde iş görür, ama Bourne mirası sözkonusu olduğunda cepten yiyeceğinin sinyallerini daha ilk filmden vermiş bir yapıda. Jeremy Renner, Aaron Cross kıyafetini üzerine iyi oturtmuş görünüyor. Rachel Weisz ve kariyerinde düşüş yaşayan Edward Norton ise iyi oyunculuklarını vasat roller içinde bile az çok parlatabileceklerini gösteriyorlar. Fazlasına rolleri müsaade etmiyor. Ne yazık ki filmin mirasyedi oluşundan kaynaklı olarak hiçbirinde derinlik yok. İyi hasılat getireceği muhtemel bu üçleme de sona erince Robert Ludlum’un mirası nasıl sürdürülecek (ya da sürdürülecek mi) merak konularından biri. Çünkü şablon artık belli: Treadstone ve Outcome gibi bu defa adı “Statehawk” olan bir derin yapılanma uydur, ardından bu birimin sıkı ajanlarından Lester Crush ilaçlarını almayı unuttuğu ya da sevdiği elinden alındığı için kin dolu vaziyette isyanları oynayarak bu yapılanmayı çökertsin. Aralara stilize aksiyon sahneleriyle karakterin kimliğini ve amacını sorgulama tabanlı dramatik bölümler serpiştirilsin. Oscarlı ve giderli oyuncular yan rollerde filmin elini ve gişesini güçlendirsin. Hobbit’ten umutlu olsak da her üçlemenin ya ilk filmi ya da ilk üçlemesi güzeldir. Bir dördüncü film, konuşmaya dahil olmaya çalışan üçüncü kişi gibi ahengi bozabilir.

6 Aralık 2012 Perşembe

We Need To Talk About Kevin (2011)


Yönetmen: Lynne Ramsay
Oyuncular: Tilda Swinton, John C. Reilly, Ezra Miller, Rock Duer, Jasper Newell, Siobhan Fallon, Ashley Gerasimovich
Senaryo: Lynne Ramsay, Rory Kinnear, Lionel Shriver
Müzik: Jonny Greenwood

Lionel Shriver’ın aynı adlı romanından Rory Kinnear ile Lynne Ramsay’ın senaryosunu yazdığı, daha öncesinde pek kayda değer işleri bulunmayan İngiliz Lynne Ramsay’ın yönettiği We Need To Talk About Kevin, elliye yakın festivalden ödül ve adaylıklar kazanmış bir yapım. En temelde, kutsal annelik duygusunun zihnin karanlık kıvrımlarında almaya çalıştığı şekilleri sorgulayan güçlü bir dram. Kadının doğuştan sahip olduğu annelik güdülerinin gelgitleriyle alakalı birçok ayrıntıya bakışındaki gerçekçi tutum, bu gerçeklerin başka gerçeklere nazaran daha hassas ve korkunç sonuçlar doğurabileceği düşünüldüğünde insanı diken üstünde tutmaya yetiyor. Çünkü bir kadının annelikle imtihanı diğer imtihanlara hiç mi hiç benzemiyor.

Uğruna kariyerini feda ettiği çocuğuyla henüz bebekken iletişim kurmakta zorlanan Eva Khatchadourian, daha sonra bu iletişimsizliğin önüne bir türlü geçemeyerek korkunç sona doğru ağır ağır ilerliyor. Oğlu Kevin’in annesine olan anlam verilmesi güç nefretinin psikolojide, hatta mitolojide bile karşılıkları bulunabilir. Fakat Lynne Ramsay, belki okumadığım romanın da etkisiyle ana oğul arasındaki ilişkiyi belirsizleştirmeyi hedef almış bir üslupla ilerliyor. Zira romanlarda bu tarz bir muğlaklık çok sık başvurulan derinleştirme yöntemleri içerir. Yine de gerilim yüklü ana oğul iletişimsizliği, psikolojik ve pedagojik türlü okumalar imkan tanımasına rağmen, kendi dokusunu yaratmayı biliyor ve izleyeni hep istim üstünde tutuyor.

Filmin birinci sınıf bir kurgusu var. İspanya’daki meşhur domates festivali “La Tomatina”dan görüntülerle kıpkırmızı bir açılış yapan Ramsay, mutluluktan sarhoş olmuş Eva’nın el üstünde taşındığı sahnelerden, bir anda duvarına kırmızı boya fırlatılmış Eva’nın evine ve sefil yaşantısına zıplıyor. Film boyunca ileri geri süren bu kurgu, bir yandan Kevin’in doğumundan itibaren kronolojik bir düzlemde ilerlerken, bir yandan da finalde bizi bekleyen büyük trajedi sonrasında Eva’nın varoluş çabalarını iç içe geçiriyor. Bu çabaların içinde Eva’nın kendi iç çatışmalarını dillendirmektense, çevre sakinlerinin tepkilerinden ve Tilda Swinton’ın olağanüstü duruşundan faydalanıyor. Böylece doğru malzemeler ve onları kullanış biçimleriyle o dillendirmediklerini seyircinin kucağına bırakıyor.


Filmin seyirciye attığı topların nasıl algılanıp kullanılacağı da çeşitlilik gösterebilir. Ramsay, Eva’nın hazırlıksız biçimde edindiği annelik kimliğini, henüz bebekliğinde bile annesinin yanında hiç susmadan ağlayan Kevin sayesinde sorgulattığı gibi, büyüdükçe annesine duyduğu öfkesi daha da belirginleşen Kevin’in karmaşık ruh yapısına da aynı çizgiden start veriyor. Bir çocuk, plânsız programsız biçimde dünyaya geldiğini, bu yüzden kendisini doğuran annesinin onu sevmeye, onunla ilgilenmeye hazırlıksız olduğunu hissedebilir mi? Filmin bu soruya cevabı belli gibi. Fakat Eva’nın teoride ve pratikte yaşadığı birtakım acemiliklere rağmen bu durumu Kevin’a hissettirmemeye çalışması, ona alışıp sevmeye başlaması, üstelik babasının bilinçsiz şekildeki ilgili tutumu, Kevin’a sorunlu bir çocuk gözüyle bakmanın önüne engel koymuyor. İlgisizlik kadar aşırı ya da bilinçsiz ilginin de bir sorun kaynağı olduğu düşünülürse durum daha iyi anlaşılır.

Ancak Kevin’in sorununun kaynağında başka şeyler var. O, doğduğu andan itibaren annesine tepki gösteren bir çocuk. Sadece o husumetin rahatsız edici varlığını ve belirsizliğini gerilim unsuru olarak kullanarak tanımlamaya çalışan film, bunu yaparken “içine şeytan kaçmış bir çocuk” sığlığında değil, anlamlandırılması sıkıntılı bir olasılık şeklinde algılatıyor.Zira erkek çocukların genellikle annelerine daha düşkün oldukları bilinir. Bunun yanında en fazla nazı da yine annelerine yaparlar. Küçük bir çocukken bile annesiyle soğuk savaş içinde olan Kevin’in ona en fazla yakınlaştığı anın hastalandığı an olması, psikolojik sorunları olan bir çocuğun dahi normal sığınma duygusuna ihtiyaç duyduğunu gösterirken, iyileşip savunmasız halinden çıktıktan sonra nefretine kaldığı yerden devam etmesinin altında yatan nedenlerin altında yatan boşluk bizi başladığımız yere geri götürüyor. Belli bir noktadan itibaren çocuk sahibi olduktan sonra fazla önceliği kalmayan Eva’nın iyi niyetli ilgisi bir türlü karşılığını alamayınca geriye fazla seçenek kalmıyor: Kevin kötü bir çocuk! Gerekli şartlara, kendisiyle iyi kötü iletişim kurmaya hevesli ve gayretli ebeveynlere sahip olmasına rağmen özüne nefret tohumları atılmış evcil bir câni.


Filmin romandan kaynaklı olup olmadığını bilmediğim bazı boşlıkları doldurmamış olmasıyla bu kötülüğün geldiği yer hakkında sabit fikirler üretmemizi beklemesi bana pek zekice gelmiyor. Eva’yı ihmalkâr, despot, asabi, şiddet yanlısı bir anne olarak görmüyoruz. Tersine, Kevin’in içindeki kötülüğü otorite boşluğu yaratan, bir de üstüne şiddet içerikli video oyunlarıyla, yanlış ellerde tehlikeli bir silah haline gelebilecek okçuluk sporuyla besleyen sözde ilgili bir baba görüyoruz. Aynı şekilde Kevin’i bir psikolog karşısında ya da nefretini kustuğu okul ortamında da göremiyoruz. Annesiyle yemeğe çıktıklarında konuştukları da yapıcı sayılmaz. Filmde hiç kimse “Kevin hakkında konuşmamız gerek” cümlesini kurmuyor. Bu yüzden bu cümle film için mükemmel bir isim ve belki de bu sayede yaratılan ironiyle mesaj yerini buluyor. Ancak filmin bu boşluklarının gerçekten birer boşluk mu, yoksa pür kötülük üzerine derinlemesine nüfuz etmek için yapılan kasti hareketler mi olduğunun kararı seyirciye kalıyor.

Tilda Swinton, kariyerinin en görkemli performanslarından biriyle filmin yükünü sırtlanmakta. Onu en güçlü gördüğüm rollerinden biri olan 2008 tarihli Julia filminde canlandırdığı karakterin Eva ile olan ruhani çelişkiler içindeki benzerliği de dikkatlerden kaçmayabilir. Başta geleceğin önemli kötü adamlarından biri olacağının sinyallerini veren Ezra Miller olmak üzere Kevin’i canlandıran üç sevimsiz çocuğun yaydıkları negatif enerji, filmi her daim gergin tutmasını biliyor. Lynne Ramsay ise fazla etkin olmadığı sinema dünyasına kurgusuyla yönetimiyle, gizemiyle ve doğrudan görünümlü dolaylı mesajlar içeren finaliyle bir bütün halindeki filmini hediye ediyor. Polytechnique, Elephant, The Life Before Her Eyes gibi benzer temalı filmlere farklı bir perspektiften yaklaşarak onlara çok dirayetli bir halka daha ekliyor. Ama bu filmlerin yaptığı gibi kurbanlardan veya onları kurban eden katilden çok, o katili doğuran anaya hakkıyla bakabilmiş bir filmle hem de.

2 Aralık 2012 Pazar

Looper (2012)


Yönetmen: Rian Johnson
Oyuncular: Joseph Gordon-Levitt, Bruce Willis, Emily Blunt, Jeff Daniels, Paul Dano, Noah Segan, Piper Perabo, Pierce Gagnon, Garret Dillahunt, Qing Xu
Senaryo: Rian Johnson
Müzik: Nathan Johnson

İlk filmi Brick ile 40’lı, 50’li yıllar polisiyesini 2000’ler lisesine başarıyla uygulayan, sonrasında çektiği sağlam kadrolu The Brothers Bloom ile yüksek beklentileri pek karşılayamadığı düşünülen bir yapıma imza atan Rian Johnson’ın yeni filmi Looper, bu defa post apokaliptik bir dünyada geçen aksiyon/dram olarak son şeklini almış. Orijinal konusu itibariyle yaratıcı potansiyele sahip bir bilim kurgu olmasına rağmen, Johnson belki de yine bilinçli olarak bu türü törpüleyip daha mütevazi bir hale sokmaya çalışmış. Zamanda yolculuk temasının 1001 türlü halinden birini genel anlamda iyi işlediği, bu tip filmlerin doğasında olan mantık hatalarının gölgesinde hikayesinin hakkını verdiği de söylenebilir. Ne var ki genelden özele indiğimiz anlarda birtakım eksikliklerin göze batması da kaçınılmaz. Ancak bunların bazılarını filmin orijinal yapısına, bazılarını da seyircilerin algısına havale etmek uygun olacaktır.

Zaman makinesinin henüz icat edilmediği 2044 yılında geçen Looper, bu makinenin icat edilip yasadışı hale geldiği 30 yıl sonrasıyla kurduğu bağlantıyla omurgasını oluşturuyor. Makinenin bir şekilde 30 yıl sonra mafyanın eline geçmesi ve infaz edilecek kişilerin bu makineyle geçmişe gönderilerek “Looper” adı verilen paralı tetikçiler tarafından öldürülüp yakılması fikri, mafyanın ceset enflasyonundan kurtulmak için bulduğu zorlama bir çözüm gibi dururken, temelde filmin oluşturmaya çalıştığı kurgusal çevre düzenine hizmet etmekte. Zamanda yolculuk yasadışı olduğundan, bu tetikçilerin işverenleri onlarla ilişiklerini kesmek istediklerinde onlara kendi yaşlı hallerini öldürterek tüm kanıtları yok etmek isterler. İşin en can alıcı dramatik yanı burada başlar ki, kendi yaşlılığını öldürüp “döngüyü kapatan” tetikçi, kazandığı altın ve gümüş külçelerle emekliliğinin tadını çıkarmaya hazırdır. İşte Johnson’ın kader karşıtı bir çözüm olarak ileri sürdüğü bu döngü kapatma kavramı, onu film esnasında karşılaşacağı çeşitli mantık hatalarından ve kafa karışıklıklarından da korumakta.


Rian Johnson, tasarladığı gelecekteki kimi detaylarla günümüz alışkanlıklarının şekil değiştirişine zekice göndermeler yapıyor. Örneğin bugünün pahalı teknolojik araçlarıyla hatunlara hava atma modasının yerini telekinezi becerileri almış. İnsanlar ağız ya da burun yoluyla değil, göz damlalarıyla kafayı bulmakta. Amerika’nın çeşitli eyaletlerinde hala yasal olan bireysel silah kullanımı gelecekte de caddeleri Teksas’a çevirmekte. (Öte yandan sınıf farklılığı ve yoksulluk 2044’te hala yerli yerinde duruyor.) Johnson, artık kendi tarzı haline getirmek için uğraştığı hazır kalıplar üzerinden klişelerle oynama huyunu sürdürüyor. Tetikçilerden biri olan Paul Dano’nun canlandırdığı Seth’in kendi yaşlı halini öldüremeyip elinden kaçırmasıyla mafyanın paniklemesi, daha sonra onu sakladığı anlaşılınca emekliliğinden olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Joe’nun onu elevermesi bize farklı bir açıdan gördüğümüz sıradışı bir işkence sahnesi sunuyor örneğin. Döngü kapatma sırası Joe’ya geldiğinde ise, yaşlı kurt Joe ustalıkla onu etkisiz hale getirip kaçmayı başarıyor ki, Seth’in başına gelenlerden sonra bu defa Joe’lar için başlayan insan avı bir anda heyecanı katlıyor.

Özellikle iki Joe’nun kafede buluştukları sahnedeki kimi zaman esprili, zekice, suyu çıkarılmamış ve tadında bırakılmış diyaloglarından da anlaşılacağı üzere, Rian Johnson zamanda yolculuğun şematik ve matematik detaylarına inmek istemiyor. Belki onlar için de kendine has çözümleri olurdu bilemeyiz. Bunun yerine anıların ihtimallere dönüştüğü, bu ihtimallerin netleşme / bulanıklaşma sonucu kaderin değişmeyen katılığından ziyade müdahale edilebilir seçeneklere dönüştüğü karmaşık bir döngünün aynı bedende iki farklı kuşağa olan etkilerini mercek altına almayı daha cazip buluyor. Film tam bu minvalde ilerleyecek diye beklerken, her iki Joe’nun hayatında yer bulan kadınların biraz daha ön saflara sürülmesiyle, hatta bu kadınlardan Sara ve oğlu Cid’in filmin ikinci yarısını kaplamasıyla başka bir şeye dönüşüyor. Şahsen bu dönüşümden memnun olmadığımı belirtmeliyim. Çünkü iki Joe’nun kendi kaderlerini / döngülerini kendilerinin belirleyiş yolunda önlerine çıkabilecek böylesi farklı bir dramın bazı hasarlar yaratması kaçınılmaz.


Bu noktada özellikle zamanda yolculuk düzeneğini gelecekte kendi himayesine alıp kötü emellerine alet eden The Rainmaker unsurunun gerekli flashbacklerle desteklenmeyişi, belki de Rian Johnson’ın farklı bir evrendeki kendi Kayser Söze’sini yaratamamasına yol açıyor. Üstelik bu sayede yaşlı Joe’nun kendi geleceğini tekrar kazanma gayreti gereksiz bir zalimliğe dönüşüyor. Böylelikle genç Joe’nun fedakarlığı ile yaşlı Joe’nun bencilliği tam olarak yerine oturmuyor. Yine de Johnson’ın böylesi bir ikilem yaratmayı başardığı, empati karışıklığı sağlayıp seyirciyi bu ikileme ortak edebildiği için tebrik etmek gerek. Bildiğimiz Bruce Willis ile makyajından ötürü yadırgadığımız Joseph Gordon-Levitt’in oyunları benim için sürpriz içermezken, saf İngiliz Emily Blunt’ı maço Amerikan aksanıyla ve bence yer yer üzerinde eğreti duran Sara halleriyle görmek pek cazip değildi. Sonuç olarak ortada sevaplarıyla günahlarıyla farklı bir yapım var. Zamanda yolculuk öyle bir konu ki, onu hakkıyla işleyebilmek için ya mütevazi olup çemberi daraltmak, ya da genişletip çok daha büyük bütçelerle ve çok daha kapsamlı senaryolarla detaylandırmak gerekiyor. Belki de Looper her iki tavrı da takınmak istemesinden dolayı farklı, aynı zamanda arızalı bir film.

25 Kasım 2012 Pazar

Hotel Transylvania (2012)


Yönetmen: Genndy Tartakovsky
Seslendirenler: Adam Sandler, Andy Samberg, Selena Gomez, Kevin James, Steve Buscemi, Fran Drescher, Molly Shannon, David Spade, CeeLo Green, Jon Lovitz, Brian George
Senaryo: Peter Baynham, Robert Smigel, Todd Durham, Dan Hageman, Kevin Hageman
Müzik: Mark Mothersbaugh

Kont Dracula, biricik kızı Mavis’in 118. Yaş günü şerefine insanların yerleşim yerlerinden uzakta Otel Transilvanya adındaki lüks otelinde büyük bir davet verme hazırlığındadır. Hem Mavis’e, hem de aralarında Frankenstein, Mumya, Görünmez Adam, Kurtadam ailesi ve daha pek çok canavarın bulunduğu konuklara unutulmaz bir gün yaşatmak isteyen Dracula’nın planları, tesadüfen oteli keşfeden gözükara turist Jonathan’ın gelmesiyle altüst olmak üzeredir. Çünkü Dracula, o güne dek maceraperest bir kişiliğe sahip olan, ama hiç dışarı çıkamamış kızı Mavis’i bu arzusundan vazgeçirebilmek için özenle hazırlanmış, her detayı düşünülmüş, kötülüklerle dolu uydurma hikâyeler anlatmıştır. Kızı ve misafirleri rahatsız olmasın diye Jonathan’ı da bir canavar olarak tanıtan Dracula, hem söylediği bu yalanla, hem de Mavis ve Jonathan’ın birbirlerinden hoşlanmaya başlamalarıyla iyice zor duruma düşer.

Star Wars: Clone Wars, Dexter's Laboratory, Samurai Jack, The Powerpuff Girls gibi animasyon serilerinin birçok bölümünü yönetmiş Rus Genndy Tartakovsky’nin yönettiği Hotel Transylvania, son yıllarda küçükler kadar yetişkinlere de çok kaliteli örneklerle hitap eden animasyon yapımlar düşünüldüğünde birkaç gömlek altta kalır gibi görünse de, teknikleri, esprileri ve içerdiği önemli mesajıyla görülmesi gereken yapımlardan biri. Özellikle adı geçen figürlere hayranlık besleyenlerin farklı bir kulvar içinde sevimli bulabilecekleri ayrıntılar taşıması da sebeplerden biri sayılabilir. Daha çok çocukları hedef aldığı söylenebilecek film, buna rağmen ciddi mesajını sinema tarihine korku salmış karakterleri sevimli kılmak suretiyle farklı ama etkili biçimde iletmeyi de başarıyor bana göre. Görünmez Adam’ın sessiz sinema oynaması, Kurtadam ve kalabalık ailesinin otelin altını üstüne getirişleri, ailenin sevimli amcası konumundaki Frankenstein’ın sevimli saflığı ve daha birçok ayrıntı, kendilerine zarar vermesinden korktukları insan ırkından uzakta mutlu, huzurlu bir doğumgünü etkinliği geçirmek üzere toplanan bu büyük “öteki” aileyi başarıyla resmediyor.


Verilmeye çalışılan mesaja gelirsek, ırkçılığa varan bu canavar / yaratık düşmanlığı ile, özellikle bağnaz insanlar tarafından öldürülmüş karısının acısıyla insanlara karşı nefret yüklü Dracula (ve benzer sebeplerden ötürü insanlar tarafından mimlenmiş diğer yaratıklar) bünyesinde filmi izleyen çocukların bu karşılıklı nefreti algılamasına yönelik gerekçeler sağlandığı söylenebilir. Ya da canavarların ve otele gelen Jonathan’ın sempatikliğini, hele de Jonathan ve Mavis arasındaki elektriği hissetmelerinden ötürü böylesi bir ayrımcılığın yanlışlığını kavrama yönünde fazla sıkıntı çekmeyebilirler. Belki de bu basit ayrımcılıktan hareketle, ileride rastlayacakları başka ötekileştirme çabalarına karşı çocukça da olsa bir refleksin temellerini atabilirler bilemeyiz. Mesela Dracula ve arkadaşlarının Jonathan’ı geri getirmek üzere çıktıkları yolda karşılaştıkları yaratık festivalinde insanlarla işbirliği yapmalarını çok yerinde bulan ve buna çok sevinen küçük bir seyirciyle aynı evde yaşıyorum.

Son olarak mecburen dublajlı izlediğim filmdeki seslendirmelerin, filmin tek kötü adamı sayılabilecek Karadeniz şiveli Quasimodo haricinde (ki onun konuşmalarının genel olarak çocuklarca anlaşılamaması yüzünden) çok başarılı olduğunu söylemeliyim. Zaten bol miktarda dublajlı animasyon izleyen seyirciler için kendisinden önce sesi tanınan tiyatro kökenli emekçilerin sesleri mutlaka aşinalık yaratacaktır. Orijinal seslendirme kadrosunda Adam Sandler, Steve Buscemi, Kevin James, David Spade, CeeLo Green, Jon Lovitz gibi isimlerin yer aldığı filmi bizde adeta sesleriyle oyunculuk yapan daha mütevazi bir kadronun konuşması alışıldık bir durum. Onlara bazı popüler yeniyetme dizi oyuncularının özelliği olmayan sesleriyle seslendirme yaptığı bir film sonrasındaki kadar ilgi gösterilmez. Galalar yapılmaz, seslendirdiği karakter hakkında röportajlar vermesi istenmez. Ama biz o sesleri hep duyar, benimser ve oldukları gibi severiz.

19 Kasım 2012 Pazartesi

Four Lions (2010)


Yönetmen: Christopher Morris
Oyuncular: Riz Ahmed, Nigel Lindsay, Kayvan Novak, Adeel Akhtar, Arsher Ali, Preeya Kalidas, Mohammad Aqil, Craig Parkinson, Julia Davis
Senaryo: Jesse Armstrong, Sam Bain, Simon Blackwell, Christopher Morris

Omar, Waj, Barry ve Faisal adında dört adam, cihat adına şehirde büyük bir eylem gerçekleştirip ses getirmek, aynı zamanda şehit olmak istemektedirler. Ama ne sabit bir planları, ne de seçtikleri bir hedefleri vardır. Omar ve Waj, kendilerini ıspatlamak için Pakistan’daki eğitim kampına giderler. Ancak işler umdukları gibi gitmez ve bir dizi sakarlığın ardından apar topar İngiltere’ye geri dönerler. Bu arada Barry, davaları için ışık gördüğü genç Hassan’ı da ekibe dahil eder. Uzun tartışmalar, sakarlıklar ve başarısızlıkların ardından, katılımın yüksek olacağı kostümlü maratonun eylemleri için bir fırsat olduğunu düşünerek harekete geçerler.

İngiltere’nin dizi sektöründe yapımcılık, yönetmenlik, senaristlik, bestecilik ve oyunculuk (The IT Crowd dizisinden Denholm Reynholm olarak hatırlanabilir) yapan Christopher Morris’in yönettiği Four Lions’ın senaristleri ise Morris ile birlikte Jesse Armstrong, Simon Blackwell ve Sam Bain’den oluşuyor. Bu insanların komedi dizilerinde edindikleri alışkanlıklarını ve tecrübelerini Morris’in yönetmenliğini yaptığı ilk uzun metraj Four Lions’a aktardıkları çok belli. Zira film gerçekten komedinin hakkını veriyor. Ama komedinin konusu bir grup Müslüman intihar bombacısı ve onların gerçekleştirmek üzere olduğu terör eylemi üzerinden ilerleyince ister istemez bazı algılar hassaslaşıyor. Yine de filmin düşülmesi muhtemel çeşitli tuzaklardan başarıyla sıyrılan zeki senaryosu bu eylemlerin mantıksızlığı üzerine sözünü sakınmayıp haklı olarak bu insanların aptallığından dem vurduğu gibi, sıklıkla onları sempatik kılan saflıklarını ön plana çıkararak insanı bir boyuta da geçiyor.


Terör eylemcilerinin aptallıklarının ırkı, dini, milleti olmadığına dair genel bir duruşa sahip film, eleştirelliğini mizahla ustaca şeffaflaştırıyor. Tabii radikal dinci kesime bakışı oldukça cesur ve o yönde bir alınganlığı da haklı olarak fazla umursamıyor. Ekibin en zekisi ve lider konumundaki modern bir Müslüman olan Omar’ın iyi bir işe, huzurlu bir aile ortamına sahip olduğu halde neden böyle bir eyleme ihtiyaç duyduğunun açılımı tam olarak yapılmasa da, özellikle yapılacak eylemin teori ve uygulama aşamalarında yaşanan süzme salaklıklar bile kara mizah dinamiğine hakim. Eylemin ses getirmesi ve ılımlıların radikalleşmesi için cami bombalamayı savunan Barry, interneti havaya uçurma fikrini öne süren Waj, kargaların üzerine bomba bağlayıp onları Yahudilerin yoğun olduğu gökdelenlere uçurmak isteyen Faisal ve intihar bombacılarını rock yıldızları gibi sevdiğinden sonunu düşünmeden onların arasına giren rapçi Hassan’dan oluşan ekiple Omar’ın işi çok zor.

Çok komik esprilerle, güncel politik göndermelerle, absürde varan diyaloglarla, sebep-sonuca dayalı hararetli ve komik tartışmalarla süren film, en çarpıcı eleştiri yöntemlerinden birinin mizah olduğu gerçeğini bir defa daha kanıtlıyor. Sanıldığının aksine İslam’ı değil, İslam’ı kendi politik çıkarları uğruna istedikleri gibi yorumlayanları ve bu sevimli çete gibi milyonlarca saf ve temiz Müslümanı boş vaatlerle kandırıp kötücül amaçları doğrultusunda beyinlerini yıkayanları yeriyor. Bunu yaparken kör göze parmak sokmayıp, doğrudan hedef göstermiyor. Mesela Barry’nin, “kadınlarımız artık bize dikleniyor, enstrüman çalan insanlarımız var, İslam çöküyor” gibi serzenişlerde bulunduğu senaryo seyircinin bunu tersten okuyacağını bilerek hareket ediyor. Bu gibi yobaz çıkışlar ya da mantıksız fikirler Omar’ın mantık duvarına takılıyor. Onun bir terörist olma motiasyonunu ise batı emperyalist kültürü ve onun dayatmalarının şekillendirdiği fikrine dayandıracağız artık.


Waj’in çocuksu saflığı da, adeta bir peygamber gibi gördüğü Omar’ın yönlendirmelerine muhtaç. İçlerindeki tek “beyaz” İngiliz Barry’nin liderlik ihtirası da Omar’ın karşısında saf tutmakta. Davasına kilitlenişinin altyapısı pek iyi oturtulmamış Omar ise kendi öz kardeşinin koyu dindarlığıyla alay edebilecek kadar çağdaş bir Müslüman. İşte filmde aynı dine mensup, ama farklı biçimlerde yorumlanan yaşam tarzlarından hareketle İslama dair önyargılara yönelik bu komik yaklaşım, altında daha derin anlamlar saklıyor. Omar’ın Waj’a eylemi gerçekleştirirken aklıyla değil kalbiyle hareket etmesi gerekliği üzerine yaptığı kafası karışık konuşma, son dakikaya kadar bu eyleme mantıklı bir kılıf aranması (ama bulunamaması), bu insanların paramparça olmuş bir karga veya koyun aklıyla eş tutulan eylem bilinçleri hep bir şeyler söylüyor aslında.

Özellikle Riz Ahmed, Nigel Lindsay ve Kayvan Novak’ın yıldızlaştığı Four Lions, Riz Ahmed’in hayat verdiği Omar tiplemesi ile (biraz çelişkili de olsa) filmin yoğun komedi atmosferinde ayakları yere basan ve bu sayede dramatik incelik de barındıran bir farklılık taşıyor. Herşeye rağmen Four Lions’a öncelikli olarak komedi gözüyle bakmak gerekiyor. Ama In The Loop’un Oscar adayı olmuş senaristleri Jesse Armstrong ve Simon Blackwell’e ait, muhteviyatında önemli şeyler saklayan zeki ve kaliteli bir komedi bu. Eylem öncesi değişik zamanlarda kaydedilmiş video kayıtları sırasındaki tüm konuşmalar, Faisal’ın 3 yıl boyunca nasıl likit peroksit stokladığını anlattığı sahne, ekibin Hassan ve komşuları Alice’i evde yakaladıkları bölüm, çatıdaki iki keskin nişancının hedefleri üzerine yaptıkları tartışma ve daha pek çok an, kendi gülme efektinizi kendinize yaptıracak kadar eğlenceli. Four Lions, “uzun zamandır iyi bir şeylere gülmedim” diye düşünenleri memnun etmeye talip şahane bir komedi.

14 Kasım 2012 Çarşamba

The Horseman (2008)


Yönetmen: Steven Kastrissios
Oyuncular: Peter Marshall, Caroline Marohasy, Brad McMurray, Jack Henry, Evert McQueen, Christopher Sommers, Robyn Moore
Senaryo: Steven Kastrissios
Müzik: Ryan Potter

Steven Kastrissios’un yazdığı, yönettiği, yapımcılığını üstlendiği, kurgusunu yaptığı Avustralya yapımı The Horseman, kızı Jesse’yi pençesine alan ve aşırı dozdan ölümüne sebep olan bir yeraltı porno ekibinden teker teker intikam alan haşere ilaçlama görevlisi Christian’ın hikayesi. Christian’ın benzin istasyonunda tanıştığı kızı yaşındaki hamile Alice’i de filme dahil eden Kastrissios’un elinde aslında yazılı bir senaryo varmış gibi de durmuyor. Kızı öldükten sonra bilinmeyen biri tarafından kendisine gönderilen porno film kaseti sayesinde filme emeği geçen herkesi öldürmeye şartlanan kızgın baba Christian’ın bol işkenceli ve kanlı intikamları uzun skeçler şeklinde birbirini izliyor. Hemen başlarda vahşice işlediği ilk cinayetin ardından Christian’ın Alice ile karşılaşması ve onu gideceği yere kadar bırakmasıyla aralara serpiştirilmiş yol filmi sakinliği de kurgunun bir parçası haline geliyor.

Kastrissios’un her şeyini ortaya koyduğu ilk filmi olarak The Horseman, bol kanlı ve bazı hassas izleyiciler için yer yer rahatsız edici amacını meşrulaştırmak için intikam temasına oynasa da, Christian’ın ölen kızının küçüklük görüntülerinin aralara girişiyle bilindik duygu sömürülerinden nemalanıyor. Ayrıca yine bir istismar sineması örneği olarak The Horseman, sanki kendisine yöneltilecek bu derinlemesine eleştiri/analiz cümlelerini pek sallamıyor. Bu açıdan izlenirse özellikle 70’ler istismar sinemasının Peckinpah çiğliğinden etkilenmiş günümüz yansımalarından biri olarak görmek de mümkün. Tabii o dönemin içerdiği şiddetten çıkarılabilecek birtakım sosyal altyapı okumalarını The Horseman’in fazla yüzeysel bıraktığı da bir gerçek. Okuma olarak çıksa çıksa, ismen bas bas bağıran “Christian” özelinde porno sektöründen vahşice intikam alan muhafazakarlığın, mülayim bir babadan sıkı bir “badass”e evrilen bireysel yolculuğu çıkar sanırım.

Dediğimiz gibi Kastrissios’un en belirgin amacı, kan, işkence, intikam anahtar kelimelerinden medet uman seyirci profiline “hoşça” vakit geçirtmek. Bunu büyük oranda başardığı da söylenebilir. Böyle filmlerde Christian gibi karakterleri, artık şablon haline gelmiş istismar ruhsuzluğundan arındırabilmek, elbette onu canlandıran aktörlere bağlı. Televizyon ağırlıklı bir kariyere sahip Peter Marshall, bir star olmaktan uzak görüntüsünü acılı, kızgın, aynı zamanda olayla alakalı birine karşı merhametli ve Alice’e karşı şefkatli bir adam halleriyle bertaraf ediyor. (Bir de bunu karşısındaki başarısız oyunculara rağmen başarıyor). Bir Jason Statham karakteri gibi yakışıklı ve burnu bile kanamadan işini görebilecek kadar becerikli olmayan Christian ile kurduğumuz intikam ortaklığı, onun gerilim dolu işkence sahnelerine, insanüstü kurtulma çabalarına ve türlü mantık hatalarına soluksuz katılımımızı sağlayabiliyor.

8 Kasım 2012 Perşembe

Killer Joe (2011)


Yönetmen: William Friedkin
Oyuncular: Matthew McConaughey, Emile Hirsch, Juno Temple, Thomas Haden Church, Gina Gershon, Marc Macaulay
Senaryo: Tracy Letts
Müzik: Tyler Bates

Uyuşturucu satıcılığı yapan aylak Chris'in (Emile Hirsch) annesi, ondan gizlice uyuşturucu zulasını çalar. Malını kaptıran Chris'in borçlu olduğu mafyadan canını kurtarabilmesi için en kısa zamanda 6000 dolar bulması gerekmektedir. Saf babası Ansel'i (Thomas Haden Church) de ikna eden Chris, annesinin hayatı üzerine bir plan yapar. Herkesin nefret ettiği öz annesinin yüklü miktarda bir hayat poliçesi vardır ve bu para hem Chris'in borcunu ödemeye, hem de hepsini zengin etmeye yetecektir. Hem polis olan hem de kiralık katillikle hayatını kazanan Joe Cooper (Matthew McConaughey), para karşılığı anneyi öldürmeyi kabul eder. Ama prensip olarak 25000 dolar da nakit ister. Bu parayı ödeyemeyen Smith ailesi için tam plan parasızlıktan yatmak üzereyken Joe, olan biteni uzaktan seyreden Chris'in kız kardeşi güzel Dottie'yi (Juno Temple) fark eder. Yeni bir teklif olarak para kendisine ödenene kadar Dottie’ye istediğini yapma sözü alır. Başta parası karşılığında rehine aldığı kıza daha sonra gittikçe bağlanmaya başladığını fark eder.

Sinema dünyasına The French Connection ve The Exorcist gibi iki klasik kazandıran yönetmen William Friedkin, bu iki filmden başka ses getiren işlere imza atamamış olmasına rağmen, artık araları oldukça uzasa da hala film çekmeyi sürdürüyor. En son 2006’da Bug adlı vasat bir gerilim çeken yönetmen, yine bu filmde beraber çalıştığı oyun yazarı/senarist Tracy Letts’in aynı adlı oyunundan senaryosunu yazdığı 2011 yapımı Killer Joe ile geri dönüyor. Bir tiyatro oyununa uygun tek mekan ve uzun konuşma sahneleri içermesi yanında, bir suç kara komedisinin gerektirdiği uzun metraja uygun kurgu düzenlemeleri de barındıran film, seyircinin her iki tadı da almasına fırsat tanıyor. Ancak bir tiyatro oyununa fazla kaçabilecek rahatsız edici bölümleriyle kendini tam manasıyla “sanatsal” kıvama sokamıyor. Belki öyle bir derdi yok diye de düşünülebilir. Orijinal metnin sahnede sergileniş biçimini görmek de farklı bir bakış getirebilir. Friedkin onun yerine edepsiz bir kara film olma çabası dahilinde şık karakter fotoğrafları çekip, aynı karakterlere kafası güzel laflar söyleterek tanımlanması güç sayılabilecek bir tavır benimsiyor.


Yozlaşmış bir polis, boğazına kadar kirli işlere batmasına rağmen huyundan vazgeçmeyen bir ağabey, kolayca ikna edilebilecek saftirik bir baba, onu parmağında oynatıp her türlü dolabı çevirmeye hazır bir üvey anne arasında saf ve temiz bir bakire olarak Dottie’nin merkeze konulması ilginç bir ahlak arayışını da beraberinde getiriyor. Bu kadar kirli ve tekinsiz karakterle kuşatılmış bir film izlerken kimin ahlaksızlığının kime galip gelmesi gerektiği yönünde fikirler yürütmeye başlarken buluyoruz kendimizi. Film bu noktada kimden yana olduğunu açık etmemeyi de başarıyor aslında. Mesleğinin yanında ek iş olarak kiralık katillik yapan Joe’nun ahlaksız teklifinin bir süre sonra ciddiye çalması ya da sigorta parasıyla borçlarını ödemek uğruna kızkardeşini başkasına peşkeş çekebilecek kadar karaktersiz Chris’in vicdanlı bir ağabey olduğunun farkına varması gibi yan pozitifliklerin zamanlaması da iyi düşünülmüş. Klişelere pek prim verilmemiş. Bu bağlamda kendi kirliliği içinde doğru yolu bulmaya çalışan ve seyirci vicdanında da bulan bazı kara filmlerin biraz aksine o yozlaşmayı iyice gözümüze sokan gerilimli uzun bir final eşliğinde perdeyi kapatıyoruz.

Bu kadar farklı arızalara sahip karakter zenginliğini ekrana yansıtan beş kişilik kadro, Killer Joe için söylenebilecek olumlu şeylerin en başında geliyor. Matthew McConaughey’nin asaletinin altında sağı solu belli olmayan bir psikopat saklayan Joe ve Emile Hirsch’in fırıldaklığı eline, diline vücuduna yansımış güvensiz Chris performansları göz dolduruyor. Ama Thomas Haden Church’ün kimi zaman sevimli bile olabilen alık halleri, Gina Gershon’ın tepeden tırnağa famme fatale kokan oyunu (hatta bazı eleştirmenler için sadece final performansı) ve tabii genç İngiliz oyuncu Juno Temple’ın masumiyet ile şapşallık arasında seyreden Dottie yorumu filmin elini en fazla güçlendiren etkenler. Herşeyi toplarsak, elimizde özellikle oyunculuk yönünden çok güçlü, yönetmenlik yönünden kariyerinde iki mühim başyapıt bulunan bir yönetmenden ortalama, senaryo yönünden ise her bünyeye hitap etmeyebilecek, fakat yine de kendine bağlamasını bilen karakterde suç örgüsü taşıyan bir film var demek doğru olacaktır.

5 Kasım 2012 Pazartesi

Sherlock Holmes: A Game Of Shadows (2011)


Yönetmen: Guy Ritchie
Oyuncular: Robert Downey Jr., Jude Law, Jared Harris, Noomi Rapace, Stephen Fry, Paul Anderson, Rachel McAdams, Kelly Reilly, Eddie Marsan
Senaryo: Michele Mulroney, Kieran Mulroney, Arthur Conan Doyle
Müzik: Hans Zimmer

Guy Ritchie, Joel Silver, Robert Downey Jr. özel tasarımı Sherlock Holmes, macerasına kaldığı yerden Sherlock Holmes: A Game Of Shadows ile devam ediyor. Karakter olarak ilk filmle benzerlikler taşıyan A Game Of Shadows, 2009 tarihli yapımın sonlarında gölgesini gördüğümüz Profesör James Moriarty’nin bir dünya savaşı çıkarma ve bu savaştan nemalanma plânlarını engellemek üzerine kurulmuş. Zekice kurgulanmış ufak tefek vakaların adamı Sherlock Holmes, ilk filmde bu özelliğini başarılı biçimde geliştirip bir gişe heyecanı yaratmıştı. Fakat artık iyiden iyiye toplu tüfekli bir aksiyon figürüne dönüşmüş durumda ki, o heyecanı biraz farklı bir alana kanalize etmiş durumda.

Dehası, dövüş ustalığı, karizması, esprileri yerli yerinde duruyor. Ancak Hollywood’un alışıldık “devamı gelecekse daha ihtişamlı olsun” mantığının yarattığı aksiyonel mantıksızlıklar silsilesinin kurbanı olduğu da söylenebilir. Seyirciye “Bond’dan önce Holmes vardı” diye çağrışımda bulunurken Bond formatını (süper güçleri birbirine kızıştırıp dünya çapında bir savaş çıkarmak suretiyle ondan sebeplenmek isteyen dahi ve karizmatik kötü adam, ona engel olup dünyayı kurtaran kahramanımız, kilit rol üstlenen bir Holmes kızı, Fransa, Almanya ve İsviçre’yi kapsayan kısa bir Avrupa turu vs.) benimsemesi de bir meydan okuma olarak görülebilir. Ritchie’nin bu defa çalıştığı senaristler pek fazla tecrübesi bulunmayan, sadece 2009’daki bağımsız komedi Paper Man’i yazıp yöneten Kieran ve Michele Mulroney kardeşler olmuş ki, onların bu filmle Arthur Conan Doyle’un Holmes külliyatına zeval getirmeyecek bir iş çıkarttıklarını söylemek mümkün.


Doyle’un Sherlock Holmes’un kötücül versiyonu olarak tasarladığı Profesör James Moriarty’nin üstün zekasıyla yaratılan deha çatışması, ikilinin karşılıklı sahneleri dışında pek fazla kendini belli etmiyor. Yüzeyde görülen, tüm ilmi ve mali imkânlarıyla büyük bir savaş çıkarmaya çalışırken, bir yandan da bu savaşın gereçlerini bünyesinde toplayarak rant elde etme amacı güden kötü adam ile onu alt etmeye kendini adamış Holmes arasındaki mücadelenin satranç oynadıkları sahneler gibi senaryo ışıltılarıyla bezeli yanları yok değil. Ne var ki, sanki buradaki kahramanımız Iron Man, karşısındaki kötü adam da onunla husumeti olan bir başka uçuk kaçık bilim adamıymış gibi bir hava da sezilmiyor değil. Holmes ve ekibinin ormanda Moriarty’nin adamlarından kaçtıkları sahnedeki görsel/işitsel şıklığa rağmen buna benzer bilim kurgu tadındaki fikirler bir Sherlock Holmes sinematografisine pek gitmiyor bana kalırsa. Balkondaki Holmes – Moriarty kapışması gibi yine orijinal fikir ürünü bir final mücadelesi ise, teknik anlamda yarattığı heyecanı, akıbet konusundaki kolaycı yaklaşımıyla saf dışı edebiliyor.

İlk filmde Robert Downey Jr. ve Jude Law’ın meydana getirdiği enfes kimya aynen sürmekte. İsveç’in Hollywood’a en son armağanı Noomi Rapace ise Madam Simza rolüyle ikiliye oyunculuk yönünden koltuk çıkma gayreti içinde. Soğuk yapısı arasından süzülen oyunculuk kırıntıları nadir de olsa görülebiliyor. Moriarty’yi canlandıran kıdemli İngiliz aktör, Mad Men’in Lane Pryce’ı Jared Harris’i izlemek büyük keyif. Karizması, aksanı ve tekin olmayan elit duruşuyla çok etkileyici bir antagonist profili yaratıyor. Eğer Arthur Conan Doyle, Moriarty’yi Harris’in bünyesinde görseydi belki de yarattığı karakterlerden en fazla onu beğenirdi diye hayal edebiliyor insan. Fransız görüntü yönetmeni Philippe Rousselot’nun ilk filmde de iyi işler çıkaran kalitesi ve Hans Zimmer’ın müzikleri Guy Ritchie’nin yükünü hafifleten unsurlar. Bir zamanların şahane suç filmlerinin yazar/yönetmeni Ritchie’nin bu kadar büyümesi aslında onun o dönemine hâlâ hayran seyirci için tehlike yaratmıyor değil. Çünkü ne kadar büyürse, işler onun kontrolünden o kadar çıkıyormuş gibi duruyor. Neyse ki Transformers yerine Sherlock Holmes filmleri çekiyor da sevenlerinin gönlünde yaktığı ateşi canlı tutmayı başarabiliyor.

1 Kasım 2012 Perşembe

Ruby Sparks (2012)


Yönetmen: Jonathan Dayton, Valerie Faris
Oyuncular: Paul Dano, Zoe Kazan, Chris Messina, Annette Bening, Antonio Banderas, Steve Coogan, Elliott Gould, Toni Trucks, Aasif Mandvi
Senaryo: Zoe Kazan
Müzik: Nick Urata

Michael Arndt’a En İyi Orijinal Senaryo Oscar’ı kazandıran 2006 yapımı Little Miss Sunshine’dan beri film çekmeyen Jonathan Dayton ve Valerie Faris ikilisinin uzun bir aradan sonra yönettiği ilk film olma özelliği taşıyan, bu yüzden de merakla beklenen Ruby Sparks, ilk romanıyla büyük bir başarı elde edip yıldızlaşan Calvin Weir-Fields’ın yeni romanı için ilham beklerken, hayalini kurduğu kız olan Ruby hakkında bir şeyler yazmasından sonra birgün onun kanlı canlı biçimde evinde yaşamaya başladığını görmesi ile gelişen olayları konu alan bir romantik komedi. Senaryo ise filmde Ruby’yi canlandıran, aynı zamanda Paul Dano’nun gerçek hayatta da sevgilisi olan Zoe Kazan’a ait. Konu ve işleniş olarak 2006 tarihli Stranger Than Fiction’ı hatırlatabilecek orijinal ve fantastik bir fikirden yola çıkan film, hatırlattığı bu filmin gücüne erişemese de hoş bir seyirlik yaratmayı başarıyor. Ancak gerek yönetmenlere yönelik beklenti, gerek filmin kadrosu ve gerekse orijinal bir çıkış noktasının uzun metraj olarak hayata geçirilişi “hoş bir seyirlik”ten fazlasına sahip olması gerektiğini düşündürebiliyor.

Yazar Calvin’in her antisosyal genç gibi hayalinde bir sevgili yaratması ve işi bir adım daha ileri götürüp onu Ruby Sparks adı altında detaylandırarak yeni romanına konu etmesinin ardından birgün etiyle kemiğiyle Ruby’yi oturma odasında görmesi, bu cümle içinde çok çekici görünse de, tecrübesiz Zoe Kazan’ın senaryosunda aynı çekiciliği aceleye getirilmiş ve (fantastik yapısına rağmen) çocuksu tavrından dolayı hissedemediğimi belirteyim. Film bir şekilde akıyor. Yalnız bu akış, Calvin’in ağabeyi Harry’ye Ruby olayını anlatmaya çalıştığı sahneler gibi gereksiz hantallaşmaları da yanında taşıyor. Tıpkı Stranger Than Fiction’da yazar Karen Eiffel’ın romanında yarattığı Harold’ın hayatına hükmetmesi gibi Calvin’in kendi kurgusu Ruby’ye her istediğini sadece daktilosuna yazarak yaptırabilmesi, yazarların Tanrı’yı oynamasına yönelik benzer bir yorum getiriyor. Bunu Catcher In The Rye'dan alıntıladığı üzere "kurgunun nadir mucizesi olarak hayal gücü, kâğıt ve mürekkeple bir insan daha yaratıldı" cümlesiyle de destekliyor. Ama yine de Stranger Than Fiction’ın katmanlı özgün yapısı yanında Ruby Sparks’ın sadece CalvinRuby aşkı üzerine oynaması bir süre sonra tahmin edilebilir olay akışı ve sıradan finaliyle fazla sade kalıyor.


Birçoğumuza yabancı olmayan bir aşk hikayesini (hayali sevgili yaratma, onunla gezip tozduğunu, aynı evde yaşadığını hayal etme vs.) fantastik bir dönüşümle gerçek hayata geçiren filmin Stranger Than Fiction gibi bir tabana sahip olma iddiası var mıdır, yok mudur tartışılır. Şu haliyle yok gibi görünüyor. Ama yine şu haliyle ondan fazlasıyla etkilenmiş göründüğü de bir gerçek. Bu fantastik Yazar/Tanrı benzetmesinin sadece gerçek aşk üzerine yansımalarına eğilen Ruby Sparks, Stranger Than Fiction kadar, çeşitli yönlerden (500) Days Of Summer olmaya da çalışıyor ki, ikisini bir arada yürütmek için Zoe Kazan’ın nefesi pek yetmiyor. Seyircinin sadece Ruby Sparks’ı görmesini istiyorsa sadece Ruby Sparks olmaya çalışacağını göstermesi gerekirdi. İlişki profilleri çıkarma, bunları analiz etme yönünden elinde sadece Calvin’in istediği gibi yönlendirebildiği hayali sevgilisinin vücuda gelmiş hali ve bir süre sonra bundan sıkılmaya başlayıp sorgulaması kalacaktır. Bunun nereye gideceğini bilmek için kahin olmaya gerek yok. Başlangıçta (500) Days Of Summer’da da işler öyle gözüküyordu. Ama film, kurgu ustalığına olduğu kadar (acı) gerçekçi karakter/olay dönüşümlerine de sırtını dayamış şekilde hüzün yüklenerek kendini mahzene koymayı başardı.

Ruby Sparks, özellikle sonlara doğru Calvin ve Ruby’nin gerçeklerle yüzleştikleri bölümde yükselen dramatik yapısına herhangi bir sürpriz ekleyemeden (ki öyle bir sürpriz olduğu da şüpheli) yüzlerce romantik komedinin son düzlükte izlediği rotadan şaşmıyor. Çünkü Zoe Kazan risk alarak bu rotadan sapacak kalibreye sahip değil. Bu filmlerin sonunda karakterlerin yeni bir sayfa açıp yollarına devam etmeleri adettendir. Ama Stranger Than Fiction ve (500) Days Of Summer’ın açtığı sayfaların gerisine gizlenmiş burukluk Ruby Sparks’ta yok. Çünkü açılan yeni sayfa ne kadar ümit yüklü olsa da, buruşmuş o eski sayfaların üzerine damlamış gözyaşları ve silgi/kalem izleri hep akılların bir köşesinde kalmalıdır. Yoksa hayalgücü ürünü bir kızın varlığına kolayca inanırız ama tesadüfün iğne deliği şeklinde bir parkta gerçekleşen karşılaşma can sıkıcı olur. Zira bu kolaycı çözümler inandırıcılığını çoktan yitirmiştir.


Sesine, fiziğine, oyunculuğuna bir türlü alışamadığım Paul Dano’nun sevgilisi Zoe Kazan ile birlikte filmi romantik komedi çeperleri içinde sürüklediği söylenebilir. Tecrübeli oyuncuların tadında bırakılmış rollerle filme renk kattığı da bir gerçek. Ama Little Miss Sunshine da dahil olmak üzere yukarıda adı geçen etkilendiği filmlerin gerisinde kalmış bir yapım bana göre. Şahsım için büyük bir sıkıntı olan Paul Dano faktörünü saymazsak (gerçi asosyal bir tipin birden hayalindeki kıza kavuşunca onu bilinçsizce elinde tutmasını en doğal biçimde canlandıracak ergen görünümlü zayıf bir karakteri başka nerden bulurlardı bilinmez), bu geri kalmanın en mühim sebebi Zoe Kazan’ın güzel bir çıkış noktasını Michael Arndt, Zach Helm ya da Scott Neustadter & Michael H. Weber kapsamlılığında işleyemeyişi diye düşünüyorum. Yine de bahsi geçen karşılaştırmaların ardından umduğunu bulamayanlar kadar umduğundan fazlasını bulabilecek seyircilerin de hesaba katılacağı bir film.

29 Ekim 2012 Pazartesi

Cesare deve morire (2012)


Yönetmen: Paolo Taviani, Vittorio Taviani
Oyuncular: Salvatore Striano, Giovanni Arcuri, Cosimo Rega, Antonio Frasca, Juan Dario Bonetti, Vincenzo Gallo, Rosario Majorana, Francesco De Masi, Fabio Cavalli
Senaryo: Paolo Taviani, Vittorio Taviani, William Shakespeare
Müzik: Giuliano Taviani, Carmelo Travia

İtalya’daki yüksek güvenlikli Rebibbia Hapishanesi'nde Shakespeare'in Julius Caesar oyununu canlandıran gerçek mahkumların hazırlık ve prova sürecini anlatan Cesare deve morire, usta İtalyan sinemacılar Paolo ve Vittorio Taviani’nin Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ve Ekümenik Jüri ödüllerini kazanmış enteresan bir dram. Taviani kardeşlerin bir belgesel gibi kurguladıkları 70 küsür dakikalık yapım, bu kurguya rağmen sahip olduğu son derece orijinal fikrini hayata geçirirken gerçek mahkumları çiğ bir üslup yerine daha estetik kaygılarla görüntülüyor. Hatta belki biraz da bu set ortamının doğallığa zarar verdiği düşünülebilir. Ama ağır suçlardan hüküm giymiş bu insanların zaten kafalarındaki Julius Caesar oyununun setinde yaşıyor oluşları, o doğallığa bizi de ortak etme yönünde hiç teklemiyor.

Tavianiler, çeşitli suçlardan içerde yatan bu mahkumları kurmaca bir atmosferde resmetmeyi tercih ediyorlar. Filmde bunun faydalarını çok fazla hissediyoruz. Mesela sahne performansları dışında kalan ve filmin büyük bir bölümünü oluşturan prova aşamaları siyah beyaz çekilmiş ki, hapishane koridorları, hücreleri, avlusu güçlü bir sanat yönetimiyle etkileyici bir dekor oluşturuyor. Olası farklı bir belgesel formatının hareketli kamerasıyla belki aynı etkiyi uyandırmayabilirdi. Özellikle Brütüs ve yoldaşlarının Sezar’ı öldürme planlarını hapishane koridorlarında yapmaları, havalandırma bölümünde infazı gerçekleştirmeleri, avluda da Sezar’ın cesedi başında Brütüs ve Marcantonio’nun halka yaptığı konuşmalar filmin karakterini kurmaca/gerçek, geçmiş/şimdi arasında başarıyla getirip götürüyor.


İzlediğimiz sahnelerin hepsinde mahkumların basit bir uğraştan öte, gerçekleştirdikleri performanslar sayesinde sanatın büyüsü içinde kendilerinin farklı yönlerini ortaya çıkarmaları, tekrar bireyleşmeleri, özgürleşmeleri duygusu seyirciye çok kolay geçiyor. Gerçi bir mahkumun “sanatla tanıştığımdan beri bu hücre asıl şimdi bir hapishaneye dönüştü” demesi gibi dillendirmeye gerek olmayan, seyircinin kendi kafasında kurması daha etkili olabilecek bir cümle de filmde yer buluyor. Zaten mahkum/oyuncuların tutku dolu performanslarını sergiledikleri provalar bitip de tek tek hücrelerine alındıkları sahnelerin yoğun dramatik yapısı bile bu cümleden çok daha fazlasını hissettirmeyi beceriyor. Hatta kimi zaman repliklerde geçen cümlelerde kendi hayatlarından kırıntılar bulmaları ve bunu yönetmenle paylaşmaları bile kısa bir anlığına sanki oyunun orijinal metninde yer alıyormuş duygusu veriyor.

Son olarak gelelim filmin en etkileyici kısmı olan oyuncularına. Uyuşturucu, cinayet, organize suç gibi nedenlerden dolayı ağır cezalara çarptırılmış çekirdek kadronun profesyonellere taş çıkaran oyunları gerçekten çok çarpıcı. Cezasını çektikten sonra aktör olan ve bu filme gelene kadar dört filmde daha oynayan Salvatore Striano’nun görkemli Brütüs performansı yanında, muhtemelen hala içerde olan Giovanni Arcuri, Cosimo Rega, Antonio Frasca, Juan Dario Bonetti gibi mahkumların sanki 40 yıllık aktörmüşçesine rollerini benimsemiş ve benimsetmiş olmaları hayranlık verici. Yer yer sıkıcı Shakespeare repliklerinin özünden ziyade, canlandırdıkları Cesare, Cassio, Marcantonio, Decio, Lucio gibilerinin içine girerek onları entelektüel karakter analizlerinden bağımsız bir duyarlılıkla hayata uyarlayışlarını izlemek daha keyifli. Ama sahnede kostümlerle, makyajla, ışıkla, alkışla değil, farklı bir formatla bu defa bir 21. yüzyıl hapishanesine uyarlanmış, trajediyle sonuçlanan bu büyük entrikalar zincirinin konu edildiği klasik bir oyunun prova evreleriyle daha keyifli.

24 Ekim 2012 Çarşamba

The Expatriate (2012)


Yönetmen: Philipp Stölzl
Oyuncular: Aaron Eckhart, Olga Kurylenko, Liana Liberato, Neil Napier, Yassine Fadel, Garrick Hagon, Fabrice Boutique, Eric Godon, Debbie Wong
Senaryo: Arash Amel
Müzik: Jeff Danna

Eski CIA özel operasyonlar biriminde görevli olan Ben Logan (Aaron Eckhart), bu görevden alındıktan sonra Belçika’da özel bir elektronik şirketinde güvenlik sistemleri üzerine çalışmasıyla başlar. Ölen karısından kalan tek şey olan, uzun süre beraber olamadığı kızı Amy ile arasını düzeltmeye çalışmaktadır. Görev yaptığı güvenlik  firmasının aslında CIA için iş yapan ve aynı anda CIA’in de içine sızan büyük bir şirketin taşeronu olduğunu ortaya çıkınca kendini bir anda uluslararası bir komplonun ortasında hedef halinde bulan Logan, kızıyla birlikte karanlık güçlerden kurtulmaya ve başına gelenleri anlamaya çalışır.

Herhangi bir orijinallik ve zeka pırıltısı barındırmayan senaryosu henüz ilk denemesi olan Arash Amel’e ait The Expatriate, normalde pas geçilecek, doğrudan DVD raflarına konacak bir aksiyon/macera. Taken/Bourne kırması bir film izlenimi uyandırsa da esasen bundan dolayı değil, yönetmen koltuğunda gerçek olaylardan uyarlanan 2008 tarihli Nordwand’ı senaryolaştırıp yönetmiş Alman Philipp Stölzl’ü görmemden dolayı izlemeye karar verdiğim bir filmdi. Bryan Mills (Taken) ve kısmen Walter White (Breaking Bad) arası bir karakter olarak tasarlanmaya çalışılmış Ben Logan’ın gizemli ajan geçmişinden kalma becerileri ve “kızım olmadan asla” koşuşturmaları her ne kadar orta düzey seyirlik bir aksiyon ambiyansı yaratsa da, çeşitli yönleriyle taklitten öteye gidemiyor. Stölzl’ün fazlasıyla Amerikan kaçan bir senaryoyu, adı geçen filmlerin hazır kalıplarıyla yine Amerikan biçimde ele alması, akla böyle filmlerle heba olan Avrupalı başarılı yönetmenleri getiriyor. (En çok da Florian Henckel von Donnersmarck, Baltasar Kormakur gibi isimleri getiriyor).

Gerçi pek gerek yok ama hazır gelmişken oyunculuklara da değinelim. Karizmatik Aaron Eckhart ne uzayan, ne de kısalan Ben Logan performansıyla bu tip rollerin üstesinden de gelebileceğinin sinyallerini en azından Luc Besson’a gönderiyor. Kızı rolündeki Liana Liberato ise filmin en önemli ikinci rolüne en ufak bir duygu kırıntısı bile katmayı başaramıyor. Ama asıl facia, sırf düzgün fiziği ve çekiciliği sayesinde sinema sektöründen ekmek yediğini düşündüğüm Olga Kurylenko’da yaşanıyor. Kolejden yeni mezun olmuş bir kız görüntüsüyle ve tabii ki alık oyunculuğuyla kendisini CIA operasyon şefi olarak nasıl kabul edeceğimiz yönetmenin pek umurunda değil doğrusu. Bazı hoş Brüksel manzaraları Avrupai bir hava katsa da, filmin çapını genişletmeye yetmiyor. Başka filmleri hatırlatan daha alt klasmana ait yapımları sadece aksiyon var diye seyretmeye gelenleri memnun etmesi olası The Expatriate, sadece Philipp Stölzl var diye gelenleri ise hayalkırıklığına uğratacak bir film.

18 Ekim 2012 Perşembe

The Angels' Share (2012)


Yönetmen: Ken Loach
Oyuncular: Paul Brannigan, John Henshaw, Gary Maitland, Jasmin Riggins, William Ruane, Roger Allam, Siobhan Reilly
Senaryo: Paul Laverty

Usta yönetmen Ken Loach ve 1996’da Carla’s Song ile ilk kez beraber çalışmaya başladığı senarist Paul Laverty ortaklığının yeni meyvesi The Angels’ Share, ikilinin politik ve toplumsal eleştiri tabanlı farklı sıçramalarının bir kez daha komedi dram çatısı altında birleştiği, esas itibariyle son derece “sevimli” bir film. Fakat biliyoruz ki söz konusu Loach - Laverty işbirliği olunca sevimli kelimesi bile sırtına birçok farklı eleştirel tavrı, aynı zamanda insana dair, insanca bir hüznü de yanında taşıyan biçimde karşımıza çıkmasını beceren yapıdadır. Laverty bu defa ailesinden hiçbir fayda görmemiş, harcanmış hayatının olumsuz getirileri sonucu düştüğü ıslahevinden tahliye olduktan sonra düzenli bir hayat kurmak için çaba göstermiş, buna rağmen karıştığı bir olay sonunda tekrar mahkemeye düşmüş genç Robbie merkezli bir senaryo yazmış. Ama Robbie’nin aşık olduğu zengin kız arkadaşından bir çocuk sahibi olmasıyla birlikte tekrar ikinci bir şans için hayata asılmasını, bu uğurda aldığı büyük riski ve keyif veren yan karakterleri de hikayesine ekleyerek kendine daha geniş bir alan yaratmış.

Loach ve Laverty yeni filmleri The Angels’ Share ile, işledikleri çeşitli tuhaf suçlar yüzünden kamu hizmeti cezasına çarptırılmış gençleri büyüteç altına alıyorlar. Ama her zaman yaptıkları gibi bu toplumsal gerçekliği baş karakteriyle kişiselleştirerek ve onun etrafındakilerle özelleştirerek öğreten adam pozisyonundan çıkıp çok doğal bir formata büründürüyorlar. Hapse girmemeleri için kendilerine biçilen bu ceza şekline uyum sağlamaya çalışan bir grup gencin teker teker incelenmesi yerine, Robbie gibi gerçekçi bir malzeme etrafında kendilerini bulmaları sağlanıyor. Zaten Robbie’nin yaşadıklarıyla hemen hemen paralel yollardan geçtiklerini anlamak da zor olmuyor. Böylelikle eski hırçın günlerine sünger çekip yeni sahip olduğu oğlu Luke ve sevgilisi Leonie ile hayatında yepyeni bir sayfa açmak isteyen Robbie’nin samimiyetine inanmamız Loach’un usta ellerinde mümkün oluyor. Ne var ki Robbie’nin bir an önce hayatlarından çıkıp gitmesini isteyen Leonie’nin babası, aralarında husumet bulunan ufak sokak çetesi ve sabıkalı geçmişi yüzünden doğru dürüst bir iş bulamamaya dair ümitsizliği genç adamı kapana kıstırıyor. Bu kapana kısılma durumu Ken Loach sinemasının vazgeçilmezi olarak bu filmde de toplumsal sahiciliğini koruyor.


Kendisine ceza olarak verilen zorunlu kamu hizmeti sayesinde ekibe göz kulak olan babacan Harry ve birlikte delice bir maceraya atılacağı üç arkadaşı Rhino, Mo ve Albert ile tanışması, Robbie’nin hayata tutunabilmesi için zaten var olan azmine uygun bir zemin de hazırlamış oluyor. Harry’nin bu dört kafadarı bir haftasonu Edinburgh’daki viski toplantısına götürmesiyle sözünü ettiğimiz maceranın startı veriliyor. Robbie’nin viskilere karşı hassas olan burnu, toplantıda tanıştığı viski koleksiyoncusu Thaddeus Maloney’nin de dikkatini çekiyor. Aynı toplantıda edindikleri bilgiler ve gittiği her yerde bir şeyler çalmadan duramayan Mo’nun sayesinde otoriteler tarafından dünyanın en iyi viskisi kabul edilen, değeri 1 milyon poundu bulan bir fıçı Malt Mill’in açık arttırmayla satılacağını öğreniyorlar. Başlarda çılgınca gözükse de, dünyada tek fıçı kalmış Malt Mill’i ele geçirmek, bu dört arkadaş için mükemmel bir ikinci şans olarak resmedilmiş. Bu büyük hedef her ne kadar filmin o mütevazi sevimliğinin çeperlerine pek uymuyor görünse de, filmin detaylarda boğulmayan çözüm ve anlatımları esasen başka bir mesajın izini sürüyor aslında: İkinci şans her zaman verilmez, bazen de alınır!

Filme adını veren “Angels' Share”, fıçılarda yıllanmaya bırakılmış viskilerin açıldıktan sonra ruhunun havaya karışan payına verilen isim. Meleklerin payına düşen bu ruhu onların nasıl tükettiklerini bilemeyiz. Ama bu ismin filmin özüne ilişkin çok yerinde bir özdeşlik taşıdığı kesin. Çeşitli sorunlar yüzünden genç yaşta olmalarına karşın hayata bir türlü tutunamamış, fakat yine de şans buldukları takdirde bunu olumlu değerlendirebilecekleri yönünde samimiyet taşıyan, hayatlarında adeta melekler gibi tertemiz bir sayfa açmak, her şeyi sıfırlayıp taze bir başlangıç yapmak isteyen Robbie, Mo, Albert ve Rhino’nun karşılarına çıkan bu önemli fırsattan paylarını almak istemeleri bu örtüşmeyi gayet iyi sağlıyor. (Tabii Harry’nin hak ettiği pay da unutulmamalı). Bu yeni başlangıcı sağlamak için illegal bir yol seçmiş olmaları ise didaktik değil gerçekçi bir perspektiften bakıldığını gösteriyor. Çünkü Loach ve Laverty bireye sistemin kendisinden daha fazla inanıyor. Onların içine düştükleri çıkmazları aşabilmeleri ve ihtiyaçları olan ikinci şansı elde edebilmeleri için her zaman Robin Hood’u bekleyemeyeceklerini vurguluyor. Robbie’nin Thaddeus ile pazarlık yaparken para yanında iş de istemesi damarlara didaktisizmden çok, hakiki samimiyet aşılıyor.


Loach ve Laverty ikilisinin dramı komediyle çok incelikle buluşturdukları The Angels’ Share, genç oyuncuların sade performanslarıyla da göz dolduruyor. Üstelik Robbie’yi canlandıran Paul Brannigan ve Mo rolündeki Jasmin Riggins’in henüz ilk filmleri bu. Filmin en önemli komedi unsuru olan Albert’ın karikatürize varlığı filmin dramatik dokusuna hiç zarar vermiyor. Sağlanan bu denge, normalde abartı olarak görülebilecek bazı sahnelere bile sigorta işlevi görüyor. Belki de en ağır dramatik an olan Robbie’nin zarar verdiği çocuktan ve ailesinden özür dilediği sahne ya da dört arkadaşın Malt Mill’e nasıl ulaşacaklarını tartıştıkları zeki esprilerle süslü komik bölüm aynı film içinde hiç sırıtmıyor. İngiliz sinema ve TV dünyasının tecrübeli isimleri John Henshaw ile Roger Allam da tuttukları köşelerin hakkını veriyorlar. Cannes Film Festivali’nde Jüri Ödülü kazanan The Angels’ Share, ikinci şans, arkadaşlık ve viski üzerine mutlaka görülmesi gereken bir film.