17 Temmuz 2017 Pazartesi

Hounds Of Love (2016)


Yönetmen: Ben Young
Oyuncular: Emma Booth, Ashleigh Cummings, Stephen Curry, Susie Porter, Damian de Montemas, Harrison Gilbertson
Senaryo: Ben Young
Müzik: Dan Luscombe

1987 yılında John ve Evelyn White çifti, genç kızları kaçırıp onlar üzerinde cinsel fantezilerini gerçekleştirdikten sonra öldürmektedirler. Anne babası boşanmış 17 yaşındaki Vicki, boşanmanın sorumlusu olarak gördüğü annesinin yanında kaldığı bir gece, arkadaşlarıyla bir partide buluşmak için evden kaçar. Yolda karşılaştığı John ve Evelyn, onu kısa süreliğine evlerine davet ederler ve içkisine ilaç katarak alıkoyarlar. Vicki sayesinde bu garip çiftin kurbanlarıyla, aynı zamanda birbirleriyle olan dinamikleri de değişmeye başlar. Birkaç kısa film ve Avustralya dizilerinin bazı bölümlerini yönetmiş olan Ben Young'ın ilk uzun metrajı olan, Venedik Film Festivali’nde ilgiyle karşılanan Hounds Of Love, iyi oyunculukların belirleyiciliğinde güçlenen psikolojik gerilimi ile diken üstünde tutan bir yapım. Ama bir ilk film olması sebebiyle bazı eksiklikleri de mevcut. Bu eksiklikler filmin genel gerilim dokusuna fazla zarar vermese de, bazen boşluk, bazen de şişlik yaratabiliyor.

Ben Young, hem gerilimli, hem dramatik, hem de rahatsız edici olmak istiyor ve bunları büyük oranda başarıyor. Ama bazı ağır çekim sahneleriyle vurucu olma çabası, şiddetin boyutlarını kapalı kapılar ardında veya kadrajın dışında seyirciye paslaması, Vicki ve annesi arasındaki çekişmeyi tam dolduramaması gibi etkisi kişiden kişiye değişebilecek tercihlerde bulunurken yüzeysel kalabiliyor. Filmde iki önemli kadın figür olarak Vicki'nin annesi Maggie ve Evelyn üzerinden, evlilik içinde kadının konumunu sorgulamaya soyunan Young, Evelyn ile bunu başarırken, neden sevecen doktor eşinden boşanıp kendi başına yaşamak istediği tam anlaşılamayan (özgürlüğüne düşkün bir yapıda olduğu gerekçesi dışında) Maggie ile bir boşluk yaratıyor. Başını sokacak bir ev, sofrada bir tabak için saplantılı bir şekilde aşık olduğu John ile yaşayan, onun aşağılamalarına, şiddetine, manipülasyonlarına katlanan Evelyn'in dramı, çoğu zaman Vicki'nin de önüne geçebiliyor. Vicki'nin John ve Evelyn arasındaki bu hassas dinamikleri sezip bunları Evelyn'e karşı kullanmasının sonuçlarını seyirciye bırakmakla birlikte, Ben Young'ın bu sonuçlarla klişelerden uzak durmaya çalıştığı da gözlenebiliyor.

Tabii Ben Young, ele aldığı hikayenin tüm klişelerinden kendini sıyıramıyor. Evelyn'in finalde yaşadıklarını oturtabileceğimiz zeminin kayganlığı, bu klişelerden biri. Elinden geldiğince uzun tutmak istediği bu final, bazen ağır ilerleyen dizilerdeki tekdüze anlayışa göz kırpmıyor değil. Elbette amacı gerilimi tırmandırmak, hatta sinir bozucu olmak ise bunu beceriyor. Fakat filmin gücünü büyük oranda oyunculara borçlu olduğu da bir gerçek. Avustralya sineması ve televizyonunun tecrübeli isimlerinden Stephen Curry, performansıyla Venedik Film Festivali'nden ödül alan genç oyuncu Ashleigh Cummings ve Brüksel Uluslararası Film Festivali'nden En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanan Emma Booth üçlüsü, belki de farklı bir üçlünün yaratamayacağı etkiyi yaratma konusunda çok başarılılar. Lady D'Arbanville (Cat Stevens) ve Nights In White Satin (The Moody Blues) gibi iki klasiğin çaldığı sahnelerdeki görsel estetik ve yine filmin kendini ağırlaştırdığı bazı anlarda yaratılmak istenen ev içi - ev dışı kontrastlı atmosfer, sonraki filmlerinde Ben Young'ın nasıl bir yol izleyeceğine dair birtakım fikirler oluşturuyor. Hounds Of Love, bir yönetmenin yıllar sonra "ilk filmim" demekten utanmayacağı, bunun yanında eksiklikleri de görebileceği bir film.

6 Temmuz 2017 Perşembe

The Belko Experiment (2016)


Yönetmen: Greg McLean
Oyuncular: John Gallagher Jr., Tony Goldwyn, Adria Arjona, John C. McGinley, Melonie Diaz, Owain Yeoman, Sean Gunn, Brent Sexton, Josh Brener, Rusty Schwimmer, Michael Rooker, David Dastmalchian, David Del Rio, James Earl, Benjamin Byron Davis, Gregg Henry
Senaryo: James Gunn
Müzik: Tyler Bates

The Belko Experiment, Güney Amerika'da bulunan ve kar amacı gütmeyen Belko şirketi tarafından iş gününün başlangıcında tesise kapatılan çalışanların başına gelenleri anlatıyor. Kapı ve pencereler çok güçlü metallerle kapatılmış, zaten izole bir mevkide konuşlanmış şirketin tüm haberleşme unsurları kesilmiş, devriye atan güvenlik görevlileri değişmiştir. İç anonsa bağlanan bir ses, 8 saat içinde binada bulunan 80 kişinin çoğunun öleceğini söyler ve birkaç aşamalı bir ölüm oyunu başlatır. İlk olarak herhangi iki iş arkadaşını yarım saat içinde öldürmelerini, aksi takdirde kötü şeyler olacağı yönünde tehdit eder. Kimileri inanmaz, kimileri panikler, mantıklı olanlar da çözümler üretmeye başlar. Ama birilerini öldürmek gibi bir çabaları olmayınca, üstelik yardım isteme yönünde girişimlerde bulununca 4 kişinin kafası patlar. Çünkü Belko çalışanları, yaptıkları anlaşma gereği kafalarına takip cihazı adı altında takılan küçük bombalarla çalışmaktadırlar. İlk görev yerine getirilmeyince yenisine geçilir. Buna göre iki saat içinde 30 kişi öldürülmez ise, 60 kişi bu yolla öldürülecektir.

Guardians Of The Galaxy serisinin yönetmeni James Gunn'ın senaryosunu yazdığı, üçüncüsü yapım aşamasında olan Wolf Creek serisinin yaratıcısı Avustralyalı Greg McLean'in yönettiği film, konusu yönünden Battle Royale, Exam, Das Experiment gibi filmleri kıyısından kenarından anımsatsa da, kendine has yöntemlerini uygulama niyetinde bir yapım. James Gunn, çok fazla soru serpiştirdiği giriş bölümünün cevaplarını finale sakladığını belli eder nitelikte, öncelikle bu olağanüstü durumun çalışanlara farklı yansımalarının üstünden geçiyor. Tansiyon yükseltmekteki başarısı, karakterlere de dramatik, mizahi ve tekinsiz açılardan gayet olumlu biçimde yansıyor. Hatta senaryo gereği zaten hızlı geçilmesi gereken bu girizgah, Gunn - McLean ikilisinin karakterleri benimsetme yönündeki hamlelerinin de üstesinden geliyor. Bu sayede psikolojik gerilimi heybesine koyan film, artık bir süre sonra kaçınılmaz olarak kanlı bir aksiyona dönüşmek zorunda kalıyor. Bu noktada iki Wolf Creek filminden hatırlayanların da garipsemeyeceği bir şiddet düzeyi, dozunu arttırarak üstümüze üstümüze geliyor.


Günümüzün zorlu iş yaşamında beyaz yakalıların mevki, kariyer, para hırsı uğruna gerekirse birbirlerinin ayağını kaydırmayı bile göze alabildikleri gerçeğini böylesine uç bir fanteziye taşıyan film, aynı şirket bünyesinde çalışırken de birbirlerini sevmeyenler, tam tersi birbirlerini hep kollayanlar, hatta birbirlerini hiç tanımayanlar gibi sınıflar olduğunu da dile getirerek ölüm oyununun dramatik kurallarını belirliyor. İnsanların gerçek yüzlerini ortaya çıkaracak mükemmel bir açmaz olan bu durumun karakterlere yansımaları da farklılık gösteriyor. Kimseyi öldürmeden bir çıkış yolu arayan Mike, kaçınılmaza hazırlıklı olmak isteyen acımasız yönetici Barry, birilerini öldürmeye gayet hazır Wendell ve Antonio gibi çeşitli karakterlerin çatışmaları, gerekli motivasyonları hazırlıyor. Üstlerinden gelen talimatlarla küçülmeye gitmek zorunda kalan, bu yüzden çalışanları işten çıkaran yönetici pozisyonundaki Barry'nin, artık bu şartlar altında belli kriterlerle seçtiği kişilerin kafasına sıkması gibi tuhaf örtüşmelere de kolaylıkla zemin oluşuyor. Ortalığı kan gölüne dönmüş bir esir kampına çeviren ikinci görevden sonra verilen üçüncü görevin tam bir insan avına dönüşmesiyle, belki son derece klişe bir yorum olacak ama, olay bir şirket binasında geçtiği için vahşi kapitalizmin birbirine düşman ettiği insanlar yorumunu yapmak zorunda hissedeceğiz.

Guardians Of The Galaxy ile fırtınalar estiren James Gunn, daha düşük bütçeli bir filmde kendini özgür hissetmiş olacak ki, karakter bazlı klişelerle oynayarak seyirciyi birkaç defa ters köşeye yatırıyor. O gün işe başlayan Dany, fırsat buldukça ot çeken ve en renkli karakterlerden biri olan Marty, tamirci Bud gibi karakterlerin akıbetleri pek umulduk gibi değil. Tabii ilk dakikalarda işyerinde aralarındaki gerilimi hissettiğimiz bazı karakterlerin de hesaplaşmalarını izlemek kaçınılmaz. Devam filmine (ya da filmlerine) göz kırpmakla kalmayıp el sallayan final, aşırı zeka ve beceri istediğinden pek inandırıcı olmasa da, farklı mekan ve kişilerle bu malzemenin ekmeği uzun süre yenebilir. Burada bırakılsa da kendi finalini iyi bir şekilde yaparak misyonunu tamamlamış bir film diyebiliriz kendisine. Şu sıralar Wolf Creek 3 ile meşgul olan Greg McLean, bazı ölüm sahnelerini oldu bittiye getirmesine, bazen gaza fazla basmasına, karakter derinliği yaratacağım derken Mike - Leandra çiftiyle normalden biraz fazla ilgilenip iç kıymasına rağmen, kara mizahı eksik etmediği sert tarzını sürdürüyor. Bu da şiddet meraklıları için pür dikkat bir 90 dakika anlamına geliyor.

2 Temmuz 2017 Pazar

Logan (2017)


Yönetmen: James Mangold
Oyuncular: Hugh Jackman, Patrick Stewart, Dafne Keen, Boyd Holbrook, Stephen Merchant, Elizabeth Rodriguez, Richard E. Grant, Eriq La Salle, Elise Neal, Al Coronel
Senaryo: Scott Frank, James Mangold, Michael Green
Müzik: Marco Beltrami

X-Men evreninin nevi şahsına münhasır ismi Wolverine, artık Logan olarak son kez beyaz perdede arz-ı endam etti. Bunun bir veda olduğu bilinci, farklı ellerde farklı şekillerde karşımıza çıkabilirdi. Zira karşımızdaki Wolverine, artık o anlı şanlı Wolverine değil, New Mexico'da limuzin şoförlüğü yaparak para biriktiren, sınıra yakın bir yerde köhne bir depoda yaşayan, saçı sakalı birbirine karışmış yaralı ve hüzünlü bir adam. Üstelik bu depoda X-Men camiasından mutant Caliban ile birlikte, artık yatalak bir hasta durumuna düşmüş Profesör Charles Xavier'a bakmakta. Bu diyarlardan gitmeye niyetli ama para biriktirmesi gerekiyor. Mecbur kalmadıkça o malum kılıçlarını kimseye çekmiyor. Film, buna mecbur kaldığı bir sekansla başlayınca ve mecburen ortalık kan gölüne dönünce, sanki küllerinden tekrar doğacak olan düşmüş bir süper kahraman hikayesi daha izleyeceğimiz düşüncesi hasıl oluyor. Bu da 13-14 yaş kitlesinin sevdiği türden bir süper kahraman filmi kokusu yayıyor ki, Logan'ın o tip bir film olmayacağı zaten önceden duyurulmuştu.

17 yaş altına yasaklı X-Men uzantısı bir film, akıllara Deadpool'u da beraberinde getiriyor. Ama Deadpool'un büyüklere yönelik matrak bir çizgi film sertliği içeren duruşunun aksine, Logan yine yetişkinler için sert olduğu kadar hüzünlü bir hikayeye sahip. 2029 yılında geçen, X-Men klanının tarumar olduğu, 25 yıldır hiçbir mutantın doğmadığı, Charles'ın ilaçlara bağlı yaşadığı, alkolün pençesindeki Logan'ın eski günlerinden uzakta bezgin bir adama dönüştüğü bu hikaye, birgün Logan'ın karşısına çıkan Meksikalı bir hemşire ve kızı olduğunu söylediği mutant Laura ile rayına oturuyor. Ulusal Güvenlik Teşkilatı'nın çocuklar üzerinde acımasız mutant deneyleri yaptığı gizli bir tesisten kaçan Laura'nın kendi gibi genç mutantlarla buluşacağı Kuzey Dakota'ya gitmek zorunda oluşu, para karşılığı bu işi Logan'ın üstlenmesi, haliyle peşlerine Narcos dizisinden tanıdığımız Boyd Holbrook'un canlandırdığı Pierce ve Dr. Rice liderliğindeki bir ordunun düşmesi, Logan'ı bir kaçış, bir yol filmine dönüştürüyor. Tabii ki, süper güçlerin gerektirdiği özel efektler, X-Men evrenine dair fantastik mantık düzlemi Logan'da da biraz mevcut. Ama aslen Logan, insani duruşuyla, salaşlığıyla, hüzünlü omurgasıyla gerçeğe yakın durmak isteyen bir final. Bu farklı anlatımın en önemli ismi de James Mangold.

Filmin senaryosunu Scott Frank ve Michael Green ile birlikte yazan Mangold, Cop Land (suç), Girl, Interrupted (biyografi, dram), Kate & Leopold (romantik komedi), Identity (gerilim), Walk The Line (biyografi, müzikal), 3:10 To Yuma (western), Knight & Day (aksiyon) gibi farklı kulvarlara girip, yüzünün akıyla çıkmış bir yönetmen. 2013'teki vasat bilim kurgu / aksiyon The Wolverine de ona ait. Belki Logan'ın vedasını en iyi işleyebilecek isimlerden biri olması neticesinde, hem elini korkak alıştırmıyor, hem de bir vedada olması gerekenleri kaçırmamaya çalışıyor. Kusursuz bir veda, bir başyapıt ortaya koymuyor belki. Ama vedanın hamurundaki hüznü, toz, kan, ter, kir, pas ile karıştırarak farklı bir süper kahraman filmi ortaya çıkarıyor. Laura'nın gücü ile ilgili erken açıklanması gereken sürprizin ardından gerçekleşen kaçış, genel olarak standartlarda seyrediyor. Bazen yeterince sürükleyici ya da ikna edici olmuyor. Dramatik gücünü arttırmak için uzayabiliyor. Yol üzerindeki sakin durakların yaklaşan tehdit ile birlikte savaş alanına dönmesi, özellikle finale doğru aksiyonun tavan yapması da bu standartların bir parçası. Ama Mangold, LoganCharles'a karşı bir evlat, Laura'ya karşı bir baba rolleri içinde de kabullenmemizi istiyor. Elinde de gerekli dramatik donanım ve bu rollerin üstesinden gayet iyi gelebilen en güçlü karakter oyuncularından biri olarak Hugh Jackman var. Bu yüzden Wolverine efsanesine Logan olarak hak ettiği vedayı sunabiliyor.

28 Haziran 2017 Çarşamba

John Wick: Chapter 2 (2017)


Yönetmen: Chad Stahelski
Oyuncular: Keanu Reeves, Riccardo Scamarcio, Ian McShane, Ruby Rose, Common, Claudia Gerini, Lance Reddick,
Senaryo: Derek Kolstad
Müzik: Tyler Bates, Joel J. Richard

2014 tarihli ilk filmin büyük başarısının ardından ikincisi elzem hale gelen John Wick serisinin ikinci halkası John Wick: Chapter 2, yeni bir köpekle hayatına kaldığı yerden devam etmek isteyen kahramanımızın belayı bir mıknatıs gibi üzerine çekmesiyle vites büyültüyor. İlk filmde köpeğinin öldürülmesiyle emekli olduğu tetikçiliğe görkemli bir dönüş yapan John Wick, ortalığı kan ve baruta boğmuştu. Bunun için kendisi gibi yüzlerce tetikçiyi bünyesinde barındıran sisteme geri dönmüştü. Ama bu sisteme geri dönmenin de bir bedeli olarak, önde gelen İtalyan mafya ailelerinden birinin veliahtı olan Santino D'Antonio, elinde bu suikastçi klana ait bir mühürle John Wick'in kapısını çalıyor. Babasının, öldükten sonra en güçlü mafya oluşumu Camorra'nın başına kızkardeşi Gianna D'Antonio'yu seçmesini hazmedemeyen Santino, kendi kanından birini öldüremeyeceği için John Wick'ten kızkardeşini öldürmesini istiyor. Bu sayede Santino gibi tehlikeli bir adamın mafyanın başına geçip muazzam bir güce erişecek olmasını umursamayan, intikamını almış bir şekilde sakin hayatına geri dönmeyi uman John Wick, bu isteği geri çevirince Santino evini başına yıkıyor. Winston liderliğindeki organizasyon, mühürün de tartışılmazlığıyla John'dan Santino'nun isteğini yerine getirmesini istiyor. İntikam için geri döndüğü sistemden tekrar çıkabilmesi de buna bağlı olunca, imkansız gibi görünen bu suikast macerası başlıyor.

Yazan Derek Kolstad, yöneten Chad Stahelski ikilisi yine yerlerini almış vaziyette. İster istemez ilk filmle kıyaslamalar da olmakta. Genel görünüm olarak başarılı bir devam filmi denebilir. Kendi yarattıkları John Wick mitini en iyi kendileri sürükleyebilecekleri için, yine ellerini korkak alıştırmamışlar. Kolstad, senaryo için fazla kasmamış, işi ihanet - intikam ekseninde kurgulamış. Ama iyi tasarlanmış gizemli suikast organizasyonunun boyutlarını daha da genişletmiş. Profesyonel dublör kökenli Stahelski ise en iyi olduğu işe konsantre vaziyette bir dolu aksiyon sahnesiyle gövde gösterisine kaldığı yerden devam etmiş. Hikaye bir miktar sanat şehri Roma'ya taşınınca oradaki mekanlardan da faydalanılarak fark yaratılmak istenmiş. Müzeler, galeriler, görkemli partiler, hele de modern sanat müzesindeki ayna oyunları içeren bölüm fark yaratma amacını gerçekleştirmiş. Continental Oteli'nin esrarengiz dokusu, suikastçi sisteminin kendine ait raconları, ortak geçmişleri olan karakterlerin çeşitli vesilelerle tekrar karşılaşmaları, John Wick filmlerinin kendine has bir evren yaratmasında önemli faktörler. Bunları ilk filmden alıp geliştirmekteki olumlu hamleler, John Wick'in intikam veya emrivaki görev tabanlı maceraları ile kol kola ilerleyerek John ve içinde yer aldığı organizasyon arasına hassas ipler germeyi ihmal etmiyor.

Üstelik ikinci bölümde, Continental merkezli suikastçi sistemine alternatif olarak, Laurence Fishburne'un canlandırdığı Bowery King liderliğinde geniş bir istihbarat ağına sahip salaş görünümlü bir başka organizasyonun varlığına daha tanık oluyoruz ki, John Wick evreninin çeperlerinin ne kadar geniş olduğuna dair ufuk genişletilmek isteniyor. Matrix'ten sonra Reeves - Fishburne ikilisini yine istişare içinde görme nostaljisi de ayrıca hoş olmuş. Aslen John Wick'in olayı, mantık arama fonksiyonunun devre dışı bırakıldığı, estetiğe önem veren uzun aksiyon sekansları gibi görünüyor. Fakat nereye varacağı henüz belli olmayan bir hikaye akışı oluşturma çabası da bu yeni filmle birlikte dolaşıma giriyor. Finalden de anlayabileceğimiz üzere, duyurusu çoktan yapılan Chapter 3 için aksiyon dozunun artacağını anlamak hiç de zor değil. Bu tip serilerin bir önceki filmi aşma çabaları yersiz abartılara, saçma dönüşümlere sebebiyet verdiğinden, John Wick'in cazibesinin bozulma tehlikesi de mevcut. İyi kötü kendi efsanesini basit formlar üzerinden oluşturmuş John Wick gibi bir figürün, uzattıkça yavanlaşan, büyüttükçe anlamsızlaşan bir öğütmeye kurban gitmemesi lazım. Keanu Reeves'in risksiz ve tek yönlü betimlemesine rağmen çizgi romana, hatta diziye dönüştürülmek istenen potansiyeli yüksek, hayran kitlesi sağlam, malzemesi bol bir aksiyon salatası olarak John Wick, suyu çıkarılmadan paketlenip üçleme şeklinde bırakılması hayırlı olacak bir seri.

19 Haziran 2017 Pazartesi

Free Fire (2016)


Yönetmen: Ben Wheatley
Oyuncular: Cillian Murphy, Brie Larson, Sharlto Copley, Armie Hammer, Sam Riley, Michael Smiley, Jack Reynor, Babou Ceesay, Noah Taylor, Enzo Cilenti, Patrick Bergin
Senaryo: Ben Wheatley, Amy Jump
Müzik: Geoff Barrow, Ben Salisbury

Kill List (2011), Sightseers (2012), A Field In England (2013), High-Rise (2015) gibi farklı türlere ait filmler çekmeyi seven, deneyselliği, kara komediyi ve üretkenliği şiar edinmiş İngiliz yönetmen Ben Wheatley, Free Fire ile bu defa tek mekan aksiyon kara komedisi deneyerek takipçilerini şaşırtmıyor. 1978 yılında Boston'da geçen film, yasadışı silah anlaşması gerçekleştirmek üzere terk edilmiş büyükçe bir depoda buluşan iki çetenin gergin alışverişinin yoldan çıkması sonucu çatışmaya dönmesi üzerinden kendine bir yol çiziyor. İki tarafın daha ilk karşılaşmalarında birbirlerine negatif elektrik yüklemelerine rağmen, bir şekilde anlaşma yolunda gittiği sırada, her iki taraftan bir kişinin bir gece önce hiç iyi bitmeyen bir bar kavgasına karışmış olmalarını fark etmeleriyle fitili ateşlenen çatışma, beraberinde komik anları da beraberinde getiriyor. Üstelik çatışmaya dahil olan ve kimin ayarladığı belli olmayan iki keskin nişancıyla ortalık iyice alevleniyor. İki taraf için de karlı gibi görünen bir anlaşmanın, kıvılcımları iyi ayarlanmış küçük gerginlik ve atışmalarla bir anda hayatta kalma mücadelesine dönüşmesinden gayet eğlenceli bir film çıkaran Wheatley, yine fark arayışını konuşturarak olayı kendi kurgusallığı içinde gerçek zamanlı gibi işleyerek çılgın bir mühimmat partisine çeviriyor.

Çatışma başlar başlamaz, Ben Wheatley karakterleri birbirlerine çeşitli yerlerinden vurdurarak onların hareket kabiliyetlerini sınırlandırıyor. Böylece onları birer sürüngene çevirip hem depodan bir şekilde kaçmalarını önlemiş oluyor, hem de çevikliklerini ellerinden alarak hepsini eşit konuma getiriyor. Wheatley kendi hareket alanını bu şekilde daraltıp filmi bu dar alanda genişletmek isteyince, çete üyelerinin çatışma esnasında konum değiştirmelerinden, birbirlerine meydan okumalarından, atışmalarından ve tabi oralarını buralarını vurmalarından tuhaf bir mizah çıkarıyor. Tabii onun tarzını bilen seyirciler için bu pek tuhaf sayılmaz. Bir süre sonra bu dar alanın yarattığı tıkanıklığı açabilmek için oyuna soktuğu iki keskin nişancıyla hem aksiyonu çeşitlendiriyor, hem de sonlara doğru cevabını bulacak olan "bu keskin nişancıları kim tuttu" sorusu ile işe bir miktar sürpriz katmayı hesaplıyor. İşte Free Fire'ın girişi ve çığrından çıkışı ne kadar iyi planlanmışsa, hatta kan ve barut içinde, silah seslerinin komik meydan okumalara karıştığı çatışma sahneleri ne kadar salaş bir keyif barındırsa da, bir süre sonra tıkanıklık hissediliyor.

Bir gece önceki bar kavgası sebebiyle anlaşmanın kıyısından dönüp birbirine düşen iki çetenin, keskin nişancılar sayesinde her halükarda birbirine düşürüleceği fikri olsun, bu fitneyi kimin düşündüğü sürprizi olsun, her iki taraf için de deponun ofisindeki telefona ulaşıp yardım çağırma amacı olsun, filme ekstra bir enerji katmıyor. Karakterlerin birer birer mefta olacağını biliyor gibiyiz ancak bunun şekli şemali üzerine daha kalıcı ve cazip fikirler üretme konusunda fazla üstelememiş bir Ben Wheatley var sanki. Tabii demlenmesi için yıllara bırakılacak bir film olduğu da söylenebilir. Başta o komik Güney Afrika aksanıyla Sharlto Copley olmak üzere Cillian Murphy, Armie Hammer, Brie Larson, Sam Riley ve Wheatley'nin favori oyuncularından Michael Smiley'nin kimyaları da filme iyi uymuş denebilir. Yine Wheatley'nin kadrolu görüntü yönetmeni Laurie Rose'un varlığı, John Denver ve bir adet Creedence Clearwater Revival şarkısı (Run Through The Jungle) ile neşesini bulan filmin baş yapımcıları arasında Martin Scorsese'nin de olması filme nasıl bir artı katmış bilemiyoruz. Ama kendi artı ve eksileriyle eğlenceli bir 90 dakika söz konusu. En azından Ben Wheatley sevenler için.

14 Haziran 2017 Çarşamba

Brimstone (2016)


Yönetmen: Martin Koolhoven
Oyuncular: Dakota Fanning, Guy Pearce, Emilia Jones, Kit Harington, Carice van Houten, William Houston, Paul Anderson, Jack Hollington, Bill Tangradi, Ivy George
Senaryo: Martin Koolhoven
Müzik: Junkie XL

1800'lü yıllarda herkesin birbirini tanıdığı bir kasabada ebelik yapan dilsiz Liz, evlendiği ve bir kız çocuk sahibi olduğu eşi ve eşinin önceki evliliğinden olan oğluyla beraber sakin ve saygın bir yaşam sürmektedir. Ama bu yaşam, kasabaya gelen gizemli bir rahip tarafından değişmeye başlayacaktır. Birgün kasabanın hamile kadınlarından biri kilise çıkışı sancılanır. Bebek ölü doğunca, rahibin karalama çabaları da sonuç vermeye başlayınca Liz bir anda hedef haline gelir. Liz ve ailesini zor günler beklemektedir. Ülkesi Hollanda dışında fazla tanınmayan, en son çeşitli festivallerde gösterilmiş 2008 yapımı savaş dramı Oorlogswinter ile adını duyurmuş Martin Koolhoven'ın kendi hikayesinden uyarladığı Brimstone, Hollanda, Fransa, Almanya, İngiltere, Belçika, İsveç, ABD ortak yapımı bir film. Yani ortada Avrupa'dan Hollywood'a transfer olma durumu yok. Zaten Hollywood'da bu tip bir film çekmenin de pek imkanı yok. Çünkü Brimstone, din eleştirisini merkeze alan sert, gerilim ve trajedi dolu bir western.

Brimstone, sırasıyla İncil bölümleri olan "Revelation" (İfşa), "Exodus" (Çıkış), "Genesis" (Başlangıç) ve "Retribution" (Hesaplaşma) adlı dört bölümden oluşuyor. Ama hikayenin tersten aktığını Exodus'tan itibaren anlıyoruz ki, sıkça başvurulan bu tersine kurguyla gizem oluşturma stili film için olumlu bir sonuç vermiş denilebilir. İlk üç bölüm sondan başa giderken, final bölümü Retribution ilk bölümden sonrasından devam ediyor. Bu bulmaca gibi kurgulama kafaları karıştırmasın. Bu stilin en önemli özelliklerinden biri, bir bölümdeki olay ve ayrıntıların cevabının bir sonraki bölümde ama geriye giderek verilmesi. Böylece gecikmeye uğrayan finale kadar tansiyonun iyice yükseltilmesi. Koolhoven, hikayesini normal bir sırayla anlatsaydı, etkisinden ne kaybederdi veya ona ne katardı uzun uzun tartışılabilir. Ne var ki bu kurgu hadisesi, filmin sert içeriği yanında ikinci planda kalıyor. Sakin bir hayatın bir anda esrarengiz bir rahip tarafından bölünmesi, Liz'in geçmişine ait kabusların bu huzurlu hayatın üzerine bir karabasan gibi çökmesi, cesur sahneler, şok anlar, sürprizler ve zamanda geriye giderek o gizemli geçmişin izinin sürülmeye başlanması.

Koolhoven, filmi hıristiyanlık ve dolayısıyla genel bir din eleştirisi üzerine kurguladığı için, bunu desteklemek adına şiddetin türlü hallerini filmin bu dört bölümüne serpiştiriyor. Buna zemin olarak 1800'lü yılların altına hücum dönemindeki vahşi batıyı uygun görmesi de manidar. Altın sayesinde yavaş yavaş uygarlık temellerinin atılmaya başlanması, bunu işine geldiği ölçülerde avantaj veya dezavantaj olarak kullanmayı öğrenmeye başlayan din adamlarının küçük komünlerdeki etkinliklerini arttırmaları bu zemini sağlıyor. İncil'den işine gelenleri alan, gelmeyenleri kendileri yorumlayan bu rahiplerin zamanla dokunulmaz bir "tek adam" haline gelmeleri de zorlaşmıyor. Guy Pearce'ın canlandırdığı rahip ve Liz arasındaki amansız takibin nedenlerini adım adım öğrenirken bu dinsel öğretilerin ve o öğretilerin dışında kaldığını düşündüğümüz başkalarına ada göndermede bulunuyor Koolhoven. Yobazlığı, sapıklığı, ruhsuzluğu meşrulaştıran öğretileri direk kutsal kitaptan alıntılayan rahiplerin bıraktıkları silinmesi zor izler bunlar.


Rahibin kilisedeki ilk vaazında "size kuzu postunda yaklaşan sahte peygamberlerden sakının, içlerinde onlar, yırtıcı kurtlardır" sözü, filmin özetlemelerinden biri. "Şiddet kötülüğü temizler, kalbin derinliklerini arındırır" sözü de buna bağlı olarak rahibin saplantı haline getirdiği Liz'in izini sürerken yoluna çıkan engelleri aşma biçimine karşı kendine şiar edindiği acımasızlığı betimliyor. Martin Koolhoven bu dört bölümün her birinde rahip ve Liz kovalamacasına dahil olan herkesi bu şiddetten nasiplendiriyor. Hatta deyim yerindeyse tıpkı Liz'e göstermediği gibi seyirciye de rahat yüzü göstermiyor. Sinemada şiddet görmekten rahatsızlık duymayan ya da zevk alan bireysel tercihleri bir kenarda tutarsak, giderek artan dozunun iyi ayarlandığını söyleyebileceğimiz merak duygusunu da diri tutmak suretiyle kendine dört yol birden çizip, kronoloji ile oynayarak bunları kesiştirmeyi başarmış bir film. Vahşi Batı'nın vahşiliğini olabildiğince gerçek kılmaya çalışıp, hatta bir miktar abartıp bunu hıristiyan öğretilerine, buradan hareketle evrensel dini çelişkilere bağlamak suretiyle günümüze de uyan mesajlar veriyor.

Guy Pearce'ın adeta sırtına alıp götürdüğü, onun da şeytani kötülüklere sahip bir din adamını canlandırdığını düşünürsek, bize film boyunca sığınacak bir liman bile bırakmayan Brimstone, Liz'in temiz ve huzurlu bir yaşam arzusuyla seyirciyi buluşturmakta hiç zorlanmıyor. Zorlanıyorsa da bunun yegane sebebi, bir zamanların popüler çocuk oyuncusu Dakota Fanning'in çoğu zaman Liz'in ağırlığını taşımakta zorlanan oturmamış oyunculuğu olsa gerek. Liz'in Joanna olarak son derece sancılı olgunlaşma sürecini canlandıran Emilia Jones'un tekinsiz toyluğu çok daha çarpıcıydı denebilir. Carice van Houten, Carla Juri, Kit Harington gibi filmin kimi nedenli, kimi nedensiz şiddetinden nasibini alan yan karakterler, western ambiyansını eline yüzüne bulaştırmayan görüntü yönetmeni Rogier Stoffers (ki 97'de Hollanda'ya Oscar getiren Karakter filminin de görüntüleri kendisine aitti) ve tabii ne anlatmak istediği çok tartışılacak Martin Koolhoven'in, ne anlattığı kadar nasıl anlattığına da değer verilmesini isteyerek ele aldığı Brimstone, "cehennemi dayanılmaz kılan alevler değil, sevginin yokluğudur" sözünü kuzu postundaki bir zebaniye söyleterek yegane çıkış yolunu işaret etmeyi de ihmal etmiyor. Tabii yeryüzündeki cehennemi betimleyerek.

10 Haziran 2017 Cumartesi

Get Out (2017)


Yönetmen: Jordan Peele
Oyuncular: Daniel Kaluuya, Allison Williams, Catherine Keener, Bradley Whitford, Caleb Landry Jones, Marcus Henderson, Betty Gabriel, LilRel Howery, Lakeith Stanfield, Stephen Root
Senaryo: Jordan Peele
Müzik: Michael Abels

Televizyon kökenli Amerikalı komedyen Jordan Peele'in yazıp yönettiği ilk film olan Get Out, genç fotoğrafçı Chris'in, kız arkadaşı Rose'un davetlisi olarak hafta sonunu geçirmek üzere Armitage ailesinin malikanesine konuk olması ve yaşadığı tuhaf olayları işleyen bir psikolojik gerilim. Siyah Chris ve beyaz Rose'un ilişkisinin bir sonraki aşaması olan Rose'un beyaz ailesiyle tanışma süreci, daha en başından seyirciyi hassas ırksal dengeler üzerinden bir gerilim havasına sokmayı başarıyor. Sevgilisinin bu konudaki rahatlatıcı tavrına rağmen Chris'in rahatsızlığı seyirciye de yansımakta gecikmiyor. Chris'in güvenlikçi kankası Rod'un bu ziyaretten hoşnut olmaması, Rose'un yolda bir geyiğe çarparak ölümüne sebep olması, bu kaza nedeniyle olay yerine gelen beyaz polisin Chris'e karşı tutumu, Rose'un da bu polise karşı tutumu filmin varmak istediği noktaya giden yol üzerindeki birçok duraktan sadece birkaçı.

Varlıklı ebeveynler Dean ve Missy Armitage'ın Chris'i önyargılardan uzak bir samimiyetle karşılamaları, Dean'in evdeki iki siyah yardımcı yüzünden dışarıya verdiği "zengin beyaz, siyah hizmetkarlar" imajından bile rahatsız olacak şekilde kendini ırkçılık karşıtı konumlandırışı, normal olmayan davranışlar sergileyen evin emektar siyah çalışanları Walter ve Georgina'ya sahip çıkışları, ortada tuhaf şeylerin döndüğüne dair şüphe tohumları ekiyor. İşte Peele'in yakaladığı en sağlam noktalardan biri de bu "benim siyah arkadaşlarım da var" zihniyetinin bilerek veya bilmeyerek yol açtığı ötekileştirme ayrıntıları. Adım adım Chris'in etrafındaki bu garipliklerden bir gerilim halkası yaratan, giderek bunu genişleten, özellikle büyük malikane partisinde yaşananlarla Chris ile kurulan empati çıtasını yükselten Peele, Armitageların çözülme sürecine doğru yol alıyor. Chris'in fotoğrafları bulduğu bölümün basitliği haricinde bu süreci de halleden Peele, asıl meselesini kaşımaya başladığı av-avcı düzlemine giriş yapıyor.

Jordan Peele bu son bölümde klişelere bulaşmama iyi niyeti gösterse, bazı anlar başarılı olsa da, senaryosunun onu götürdüğü yere kadar direnip ister istemez bunlardan kaçamıyor. Örneğin cep telefonlarını elinden geldiğince çalışır halde tutmak istemesine rağmen, öldü sanılanın beklenmedik bir anda Chris'in üzerine atlaması basitliğine yenik düşmesi gibi gelgitler, bu son düzlüğü biraz aceleyle kotardığı düşüncesi oluşturuyor. Hipnoz olayını düşününce, onun yerine başka ne koyulabilirdi sorusuna cevap verilememesi işin bu yönüne fazla zarar vermiyor. Ama beyazların siyah ırkın fiziksel zindeliğine, spor ve müzikteki ustalıklarına imreniyor olmalarından hareketle, yanlış ellerde bu imrenişin sapkın bir sahiplenme güdüsüne yol açabileceğine ilişkin saptamasını filmleştirmek isteyen Peele, dönüp dolaşıp hem aceleye gelen, hem de benzer filmlerdeki tahmin edilirliklere prim veren final bölümünü daha akılda kalıcı hale getirebilirdi. Hatta genel olarak Chris rolünde rol ve mimik bilmez Daniel Kaluuya yerine daha ruhu olan bir oyuncu seçebilirdi. Yine de bir ilk filme göre Jordan Peele'in bir senarist/yönetmen olarak ümit verdiği söylenebilir.

31 Mayıs 2017 Çarşamba

My Way (2010)


Yönetmen: Kang Je-gyu
Oyuncular: Jang Dong-gun, Joe Odagiri, Kim In-kwon, Fan Bingbing, Kim Hee-won, Oh Tae-kyeong, Kwak Jeong-wook, Cheon Ho-jin, Kim Si-hoo, Yoon Hee-won, Tsurumi Shingo
Senaryo: Kang Je-gyu, Nah Hyeon
Müzik: Lee Dong-jun

İkinci Dünya Savaşı arefesinde Mançurya ve Kore Japonya'nın işgali altında iken, işgal kuvvetlerinden bir albayın torunu olan Tatsuo ailesiyle birlikte Kore'ye büyükbabasının yanına gelir. Albayın evinde hizmetkarlık yapan Kim ailesinin oğlu da Jun-shik Kim'dir. İki çocuk da iyi birer koşucudurlar. Bir tören sırasında albay olan büyükbabaya hediye diye gönderilen paketi Jun-shik Kim'in babası teslim eder. Paketteki bomba kimseye zarar vermesin diye üzerine kapanan albay, torunu Tatsuo'nun gözleri önünde can verir. Tatsuo, Kim'in babasının bundan sorumlu olduğunu söyleyerek onu ve ailesini suçlar. Yıllar sonra Tatsuo başarılı bir atlet olmuştur. Hem ailesinin sağladığı olanaklar, hem de Alman-Japon ittifakının katkısıyla Berlin Üniversitesi'ne kabul edilir ama gitmek istemez. Büyükbabasının yolundan gitmek, asker olup savaşmak istemektedir.

Kim ise çek çek arabası kullanarak hasta babası ve kızkardeşiyle mütevazi bir hayat sürmektedir. Başarılı bir koşucu olduğunu bilen kişilerce şehirde düzenlenen olimpiyat elemelerine davet edildiği yarışta Tatsuo'yu geçerek birinci olur. Ama işgalci Japonların komitesi onu diskalifiye edince, ortalık karışır. Çıkan arbede sonucu ceza olarak Sovyet desteğini durdurmak için Nomonhan'da görevlendirilmek üzere arkadaşlarıyla birlikte askere alınır. Aynı birliğe albay olarak Tatsuo da gönderilince asıl hikaye bundan sonra başlar. Nomonhan'daki Japon-Sovyet mücadelesinden, Sibirya'daki esir kamplarına ve Stalingrad'dan Normandiya'daki Alman istihkamlarına kadar uzanan bu gerçek hikaye iki adamın inişli çıkışlı ilişkisini güçlü bir sevgi ve nefret, kahramanlık ve dostluk boyutuna taşır.

2004 yılında yönettiği bir savaş başyapıtı olan Taegukgi: Brotherhood Of War ile adını duyuran Kang Je-gyu'nun senaryosunu Nah Hyeon ile birlikte yazıp yönettiği My Way, gerçek olaylara dayalı bu uzun ve meşakkatli konuyu, yine acımasız savaş ortamı içinde varolmaya çalışan zıt kutuplar ekseninde anlatan bir film. Kuzey ve Güney Kore arasındaki savaşı iki kardeş üzerinden çok güçlü biçimde okuyan Taegukgi ile benzerlikler taşıyan My Way, bu defa çocukluktan beri birbirlerine koşu rakibi olan Japon Tatsuo ve Koreli Kim'in rakipten düşmanlığa, esaretten dostluğa uzanan hikayelerini İkinci Dünya Savaşı'nın türlü hallerinin fonunda dramatize ediyor. Sportif sınırlar içinde başlayan rekabetlerinin sınıf farkı, değişen toplum şartları ve nihayet dünya savaşı sonucu geçirdiği evrimi uzun, tempolu, akıcı, sert, duygusal, trajik boyutlarıyla yansıtıyor. Devlet politikaları ve savaşlar yüzünden fikir ayrılığına düşmüş, zıt kutuplar haline gelmiş, birbirine düşmanlaşmış bireylerin aslında dost olmaya ne kadar yatkın olduklarını ilmek ilmek işleyerek, emin adımlarla yüzümüze vuruyor.


Etkili bir birlik beraberlik ve savaş karşıtı mesaj verebilmek için öncelikle iyi bir savaş filmi çekmenin gerekliliğinin bilincindeki Kang Je-gyu, yer yer mantık sınırlarını zorlayan, devamlılık ve acelecilik sorunları bulunan, ama yine emek ve güç harcandığı çok belli aksiyon sahneleriyle desteklediği bu iki adamın hikayesinde pekçok şey söylüyor. Savaş kavramından uzak spor müsabakalarının rekabet içerdiği kadar birleştirici etkisini de bir şekilde bilinçaltlarına yerleştirmiş Kim ve Tatsuo'nun savaş ve intikam nefretiyle çevrili ilişkisinin aralarından sızan potansiyel koruma, kollama, saygı duyma anlarının ince ince filme yedirilişi hayranlık verici, hatta sonlara doğru tüyleri diken diken edici boyutlarda seyrediyor. "Yok birbirimizden farkımız, çünkü hepimiz insanız" temalı bir kamu spotu mesajı havası yayan bu durum, aslında bu mesajı türlü zorluklarla, trajedilerle, bu iki adamın üstünlük mücadelesiyle yoğurarak bir varoluş dengesi yaratıyor. Koşu pistindeki rekabet, herkesin kendi canının derdine düştüğü savaş alanında Kim ve Tatsuo'nun birbirlerine kenetlenmesine, bu sürdükçe birbirlerinin kahramanı olmalarına zemin hazırlıyor.

Taegukgi, The Promise, Typhoon gibi efsane yapımlarda rol alan Jang Dong-gun ve Japon oyuncu Joe Odagiri'nin olağanüstü performansları, Kim ve Tatsuo'nun ayrı ayrı ve birlikte ellerinin değdiği her sahneyi yükseklere çıkarıp oralardan ilerletiyor. Güney Kore sinemasının kendini çoktan ispatladığı ihtişamlı savaş sekansları, dönem yapımlarındaki özeni, ses, görüntü, müzik, kostüm titizliği, ayrıca Güney Kore'nin gerek Kuzey Kore, gerekse İkinci Dünya Savaşı'ndaki insan hikayelerinden ürettiği anlamlı senaryolar My Way'de yine biraraya geliyor. Kendi tarihlerine sahip çıkarken, Kuzey'i ve Japonya'yı bir şekilde savaşın anlamsızlığı mesajına ortak etmeye çalışarak iyi niyet sergiliyorlar. My Way, Taegukgi ve 2011 tarihli The Front Line ile birlikte ihtişamlı bir savaş üçlemesi tamamlanmış oluyor sanki. Bu üç kardeş film, konu ve kişiler farklı olsa da, savaş gibi büyük, zorlu ve anlamsız bir kavramın dostluk, kardeşlik duygularına engel olamayışına dair insani hassasiyetler ile hareket ediyor. Etkili olabilmek adına sertlikten taviz vermeden. Çünkü savaş bunu gerektiriyor.

19 Mayıs 2017 Cuma

The Age Of Shadows (2016)


Yönetmen: Kim Jee-woon
Oyuncular: Song Kang-ho, Gong Yoo, Han Ji-min, Eom Tae-goo, Sin Seong-rok, Heo Sung-tae, Tsurumi Shingo, Lee Seol-goo
Senaryo: Lee Ji-min, Park Jong-dae-I
Müzik: Mowg

1920'lerde Japon işgali altında bulunan Seul'de bu işgale karşı en sert tepkiyi veren direnişçi örgüt Heroic Corps, Seul'deki kritik Japon noktalarına saldırı düzenlemek üzere Şangay'dan patlayıcı getirmeyi planlamaktadır. Bu eylemleri durdurmak için Japon ajanlar da alarmdadır. İstihbaratın başındaki Higashi, örgüt mensuplarını ele geçirmek için, geçmişteki başarılarına güvendiği Lee Jeong-chool'u ekibin başına getirmiştir. Onunla birlikte çalışması için genç ajan Hashimoto'ya da aynı yetkileri verir. Kore doğumlu olan, aynı zamanda eskiden bağımsızlık hareketlerinde de bulunduğu için örgütü iyi tanıyan Jeong-chool, kendisinin başında olduğu bir operasyonda eski bir dostunun ölümüne sebep olunca bu konumunu sorgulamaya başlar. Şangay işini organize eden örgütün güçlü ismi Kim Woo-jin ile temas kuran Jeong-chool bağlılık konusunda pek de güven veren biri değildir. Bu yüzden hem Kim Woo-jin'in, hem de Hashimoto'nun gözü onun üzerindedir.

A Tale Of Two Sisters, A Bittersweet Life, The Good, The Bad & The Weird, I Saw The Devil gibi bazı Güney Kore sineması klasiklerinin yönetmiş olan Kim Jee-woon, 2013'te sadece yönetmenliğini yaptığı The Last Stand ile Amerikan boyunduruğu altına gireceğini düşündürüp endişelendirse de, The Age Of Shadows aracılığıyla ülkesine güçlü bir geri dönüş gerçekleştiriyor. Savaş dramı, psikolojik gerilim, aksiyon türlerini biraraya getiren, bunları casus filmlerinin olmazsa olmazı entrikalar zincirine başarıyla ekleyen senaristler Park Jong-dae-I ve Lee Ji-min ikilisinin henüz ilk senaryoları olduğu pek anlaşılmıyor. Bazı klişe olay örgülerinin dayattığı sebep sonuç müdahalelerine rağmen özellikle casus filmleri nostaljisini Güney Kore sineması normlarında görmek gayet keyifli. Dümende Kim Jee-woon gibi bir kaptan olunca tempo kaybetmeden ve dörtnala koşmadan meramını anlatabilen sıkı bir dönem filminin keyfi bu. Zaten önceki filmlerinde kedi fare oyunlarının kitabını yazan isimlerden biri olduğu için, Japon hükümeti ile Koreli isyancılar arasındaki kovalamacayı da en iyi işleyebilecek isimlerden biri o.

Karakter tasarımı olarak çok hassas bir noktada duran Lee Jeong-chool'un çift taraflı ajan olma halinden devşirilmiş ikilemlerine tam anlamıyla ikna olmak bazı seyirci profili için güç olabilir. Başlangıçta güçlü olan tarafa yakın olmayı tercih eden, rüzgarın estiği yere göre eğilen karakteriyle pek güven vermeyen Jeong-chool'un yanına genç ajan Hashimoto'nun verilmesi, bazı Japon istihbaratlarının ondan gizlenmesiyle kendini dışlanmış hissetmesi, sonrasında Kim Woo-jin ve direnişin lideri Jeong Chae-san ile yakınlaşması, onu adım adım dönüşüm sürecine sokuyor. Eskiden parçası olduğu bir şeye dönüşmesi, üstelik eskiye nazaran yetki anlamında daha güçlü ve bu defa düşmanın içinden sahip olduğu avantajlarla aidiyetini ve sadakatini sınayabilecek şartların belirleyiciliği, onun ikilemlerini daha kabul edilir bir zemine taşıyor. Japon hükümeti ve örgüt arasında yaşanan istihbarat savaşlarında kilit konumda yer alması, beraberinde casus filmlerine dair yüksek gerilimi de beraberinde getiriyor.


Başından beri bir planı olduğunu ve o plana sadık kaldığını düşündüren senarist ikilisi, bir yandan ajanlar ve örgüt üyeleri arasındaki kovalamacayı sürdürürken, bir yandan da Jeong-chool'un ikili oynarken arada sıkıştığı anlardan çok iyi yararlanıyor. Hatta çoğu zaman asıl gerilimi onun üzerine kuruyor. Daha geniş alanlarda bu takibi betimlerken, özellikle uzun süren Gyeongseong treni bölümündeki nefes kesen gerilimle dar alanda da önemli işler yapabileceğini gösteriyor. Ajan tarafının tehdit etkisini somutlaştırmak için Hashimoto gibi ihtiraslı, şüpheci, sert özellikler taşıyan müthiş bir kötü adam tasarlayarak seyircinin yakalanma korkusunu da körüklüyor. Bu tren bölümü, Jeong-chool, Woo-jin, Hashimoto üçgeni arasındaki yüksek gerilimi, müthiş bir kurguyla kaçma, kovalamaca, köstebeği bulma, ifşa olmama anları ve nihayet silahların patladığı kendine ait finaliyle filmi yükselten kilit bir öneme sahip. (Özellikle Train To Busan'dan sonra Woo-jin'i canlandıran Gang Yoo'yu yine trendeki bir can pazarında görmek ilginçti.)

Normalde bir yönetmen için filmi bitirme noktası olarak kullanılabilecek bu tren bölümünden sonra filmin daha anlatacak şeyleri olmasından ötürü, ortalığı karıştıracak, yeni gerilimler yaratacak, karakterlere kendi kahramanlık payelerini teslim edecek işkence, mahkeme, intikam süreciyle finale ulaşılıyor. Kurgusu, temposu, görkemli sanat yönetimi, müzikleri, Song Kang-ho ve Gong Yoo gibi iki önemli aktörün başı çektiği oyuncu kadrosuyla yılın en iyi Güney Kore filmlerinden biri olduğunu kanıtlıyor. Kore oyuncular birliğinin En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu seçtiği Hashimoto rolündeki Eom Tae-goo ve Kim Jee-woon'un favori oyuncusu, artık ünü dünyaya yayılmış Lee Byung-hun'un konuk oyuncu performansları da görülmeye değer. En sevindirici şeylerden biri de ülkesine böyle bir filmle dönen Kim Jee-woon'un "taş yerinde ağırdır" atasözünü doğrulaması olsa gerek.

11 Mayıs 2017 Perşembe

La tortue rouge (2016)


Yönetmen: Michael Dudok de Wit
Senaryo: Michael Dudok de Wit, Pascale Ferran
Müzik: Laurent Perez Del Mar

Dört kısa animasyonun ardından ilk uzun metrajını çeken Hollandalı yönetmen Michael Dudok de Wit'in tasarladığı, Studio Ghibli‘den Isao Takahata’nın da yapımcıları arasında bulunduğu La tortue rouge, bir deniz kazası sonucu ıssız adaya düşen bir adamın sıradışı hikayesini tamamı diyalogsuz olarak anlatan bir animasyon. Diyaloğa ihtiyaç duymayacak bir masal tasarlamak zor gibi görünse de, etkileyici görsel işçiliği sayesinde bunun üstesinden başarıyla gelen de Wit, yalnızlık, hayatta kalma, aşk, umut, özgürlük, aile gibi kavramları bu görsel bütünlük içinde dile getirmekte hiç zorlanmıyor. Doğal ses ve görüntülerin sağladığı pastoral yoğunluk, adamın hayatta kalma, adadan kurtulmaya çalışma gayretleriyle bütünleşince ortaya müthiş bir yalnızlık kasveti de çöküyor. Yaşanan masalsı kırılma noktasıyla birlikte filmin anlatacakları yön değiştirip daha da çeşitleniyor. Bu beklenmedik sürpriz kırılmayı izleyenlere bırakarak filmi değerlendirdiğimizde söyleyemeyeceğimiz çok şey olsa da, filmin duygu dünyasına farklı kanallardan sızabilmek mümkün.

Zaman zaman kısa animasyon geçmişinden sonraki ilk uzun metrajı olması nedeniyle bazı sahneleri uzattığı izlenimi verse de, de Wit'in yarattığı bu ıssız ve hüzünlü evren, bizi kendi iç ıssızlığımızla buluşturabildiği için bu acelesi olmayan tempo kimi zaman bir meditasyon etkisi de bırakabiliyor. Kaldı ki, özdeşlik kurduğumuz bu adamın film boyunca yaşayıp yaşayacağı her şeyi sahiplendiğimiz vakit, zaten ona bir film olarak bakamıyor, kendi yalnızlığımıza tutulmuş bir ayna gibi görmeye başlıyoruz. Böylece bu yalnızlığı şekillendiren çaresizlik, sevgi eksikliği, hüsran, huzur ve hüzün duyguları tüm benliğimizi sarıyor. Sevdiğinle sahil kenarında yürüme huzuru, su altındaki bir kayalıkta sıkışma gerilimi, günler süren emeklerin bir anda yıkılmasının öfkesi, bırakıp gitmenin yürek dağlayan hüznü ve dahası... En dramatik olan ise, kendi yarattığımız hayal dünyamızda yaşadığımız gerçekliğin bile bir gün bitecek olmasının tarifsizliği. Kırmızı bir kaplumbağanın varoluş ihtimaline ancak o güzel dünyada yer var çünkü.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Passengers (2016)


Yönetmen: Morten Tyldum
Oyuncular: Chris Pratt, Jennifer Lawrence, Michael Sheen, Laurence Fishburne
Senaryo: Jon Spaihts
Müzik: Thomas Newman

Yıldızlararası uzay gemisi Avalon, koloni gezegeni Homestead 2'ye doğru otomatik pilota bağlı olarak ilerlemektedir. 500 küsür mürettebat dahil 5000 yolcu, yaşlanmalı durmuş vaziyette uyku kapsüllerinde yolculuk etmektedirler. Meydana gelen bir kaza sonucu yolculardan Jim, toplam 120 yıl sürecek olan bu seyahatin 30. yılında, yani yolculuğun bitmesine 90 yıl kala uyanmıştır. Tekrar kapsüle girip kaldığı yerden uykuya dalması mümkün değildir. Jim'in yardım istemek için dünyaya gönderdiği mesaj 19 yıl sonra oraya ulaşacak, en yakın cevap ise 55 yıl sonra gelecektir. Konuşabildiği tek kişi olan robot barmen Arthur'u saymazsak bu dev gemide, uyku halindeki binlerce insan arasında tek başına kalan Jim, bir yandan geminin türlü imkanlarından faydalanmakta, bir yandan da ana kumanda merkezine girip bu durumu düzeltmenin yollarını aramaktadır.

Senaryosunu daha önce Prometheus (2012) ve Doctor Strange (2016) senaryolarında da adı görünen Jon Spaihts'in yazdığı Passengers'ın yönetmen koltuğunda, özellikle 2011 yapımı enfes bir suç gerilimi olan Hodejegerne ile dikkatleri çeken Norveçli Morten Tyldum oturuyor. Bu dikkat çekme sonrası İngilizce konuşulan filmler çekmesi için daha yüksek bütçeler ve imkanlar elde eden Tyldum, önce 2014'te II. Dünya Savaşı'nda Alman ordusunun enigma kodunu kırmak için görevlendirilen ünlü matematikçi Alan Turing'i konu edinen The Imitation Game ile tipik Oscar kurnazı bir filme imza atmıştı. Hollywood'un nimetlerinden hoşlanmış olacak ki, bu defa Jennifer Lawrence ve Chris Pratt gibi son dönemin iki popüler oyuncusunu, bilimkurgu / romantik dram karması bir filmde yönetme fırsatı bulmuş. Passengers, "aslında fikir güzel" diye başlayıp, "ama" diye devam edeceğimiz filmlerden. Devasa büyüklükte ve sürprizlerle dolu bir yolcu uzay gemisinde tek başına kalma halindeki bu çekici fikir, başlarda gayet iyi gidiyor. Ama yukarıda filmin konusunu özetlerken hiç bahsedemediğimiz, ne var ki afişin yarısının sahibi yazar Aurora Lane'in filme dahil oluş şekli ve bu şekil üzerinden yapılabilecek zengin okumalar geniş bir spoiler alanı kaplıyor. Bu yüzden daha üstü kapalı bir eleştiri gerekiyor.


"Aslında fikir güzel" kısmına dönersek, özellikle Jim'in yalnız takıldığı anların modern bir Robinson Crusoe'ya veya bir süre sonra her günü birbirine benzemeye başlayan Groundhog Day'deki Phil'e benzeyen dokusundan bölümler dolusu dizi bile çekilebilir. Aurora'nın dahil olmasıyla bu diziye ikinci bir sezon eklenebilir. Böylece senaristler önce bu "ıssız" kalma haline, sonra da "güzel bir kadın ile ıssız" kalma haline dair ne fantezileri varsa rahatça dile getirebilirler. Jon Spaihts de bu hallerin bilinciyle tasarladığı senaryosunu kendi fantezileriyle süslüyor. Ama bu bir uzun metraj olduğu için acele etmek, seyircinin bazı olası taleplerini pas geçmek durumunda kalıyor muhtemelen. Bu yüzden filmde yaşanan önemli duygu kırılması, sonrasında uydurma gemi arızası sebebiyle yaşanan zorlama aksiyon ve süre yetmediği için apar topar paketlenmiş final, filme dair beklentileri çöpe atıyor. Çok derin ve felsefi altyapısı olmayan bir varoluş hikayesi önce aşk hikayesine, sonra da Amerikan seyircisinin sevdiği bir kahramanlık hikayesine dönüşüyor. Fakat bu dönüşümler kendi içlerinde ve birbirlerine bağlanmada sıkıntı ve klişelere boğuluyor.

Gideceği yere ulaşmak için önünde 90 yılı bulunan bir gemide uyanık olan Jim ve Aurora'nın Adem ile Havva okumasının bile esamesinin okunmaması, zaten ortada çok özenli bir senaryonun değil, sadece iyi bir fikrin olduğunu gösteriyor. Belki daha Hollywood dışı bir anlayışla ya da mesela Arrival'ın yaptığı gibi bilimkurguyu araç olarak kullanıp ilişkilerdeki iletişim ve ifade meselesini daha derinleştirmek, bu sayede dramatik yönünü kuvvetlendirmek mümkün olabilirdi. Hatta gereksiz aksiyondan ve pahalı popüler başrollerden kısılarak daha karanlık, daha bağımsız bir senaryo etrafında şekillenip iz bırakan bir film haline gelebilirdi. Ne var ki tipik bir Hollywood blockbuster olması istendiği çok açık. Amores perros, Frida, 21 Grams, Babel, Biutiful, Los abrazos rotos, The Homesman filmlerinde imzası bulunan Meksikalı görüntü yönetmeni Rodrigo Prieto bile standartların dışına çok nadir çıkıyor. Hodejegerne gibi sıkı bir filmden sonra kendini bu Amerikan standartlarına bırakan Morten Tyldum hatırına izlediğim Passengers'tan aklımda kalan tek şey, barmen Arthur'un Jim'e söylediği  "nerede olmak istediğine çok fazla kafa yorarsan, bulunduğun yerin tadını çıkarmayı unutursun" cümlesi oldu.

28 Nisan 2017 Cuma

Frantz (2016)


Yönetmen: François Ozon
Oyuncular: Paula Beer, Pierre Niney, Ernst Stötzner, Marie Gruber, Johann von Bülow, Anton von Lucke, Cyrielle Clair, Alice de Lencquesaing
Senaryo: François Ozon, Philippe Piazzo
Müzik: Philippe Rombi

1. Dünya Savaşı'nın bitiminden hemen sonra, yenik devletlerden Almanya için hem maddi, hem de manevi kayıpların büyük olduğu zor bir süreç başlamıştır. Yaralarını sarmakta olan sakin Quedlinburg kasabasında yaşayan Anna, Fransız cephesinde nişanlısı Frantz'ı kaybetmenin üzüntüsünü henüz atlatabilmiş değildir. Frantz'ın ebeveynleri Hoffmeister'lar Anna'yı kendi öz kızları gibi sahiplenmişlerdir. Günün birinde Anna, Frantz'ın mezarı başında ağlayan genç bir adam görür. Kasabaya yeni gelen Adrien Rivoire adındaki bu gizemli Fransız, Frantz'ın Paris'te yaşadığı günlerden tanıdığı çok yakın bir arkadaşı olduğunu söyler ve kısa zamanda hem Anna'nın, hem de Frantz'ın anne - babasının yakın dostu olur. Ancak sırlarla dolu bu ürkek genç adamın Frantz ile ilgili anlattıkları kadar, anlatamadığı şeyler de vardır.

Fransa'nın dünya sinemasına kazandırdığı en büyük değerlerden biri olan François Ozon'un, senaryosunu Philippe Piazzo'dan yardım alarak yazdığı Fransa / Almanya ortak yapımı Frantz'da yine dantel gibi işlediği ikilemleri, ilginç karakter dönüşümlerini, karmaşık aşk çıkmazlarını işlemeyi sürdürüyor. Ozon'un bunları kimi zaman ana akım dramatik yapıların sürükleyiciliğine sahip kendi atmosferinde, kimi zaman sinema sanatının "sanat" algısını güçlendiren bünyesinde, çoğu zaman da bu iki iklimi harmanlayarak ele alan bir tarzı var. Kompozisyonlarını yazarken, önce seyirciyi kendine bağlamayı amaçlayan etkili bir giriş yapıyor. Gelişme bölümünde hikayenin çeperlerini dağılmadan genişlettiği gibi, Frantz'da da gördüğümüz üzere ince ince oluşturduğu sır perdesini bazen erkenden, bazen de sindire sindire açıyor. Bu perdenin sonuç bölümünde açılması beklenir. Mesela ortalara doğru Adrien ile Anna'nın gece mezarlıkta geçen sahnesi bazı yönetmenler için finalden önceki son çıkıştır. Hatta bu gibi durumlarda filmi lastik gibi uzatıp finali de o sahnede yapmak isteyen bile çıkabilir.


Fakat Ozon, Adrian'ın sırrını ifşa etmeden önce seyirciye çeşitli teoriler ürettirip, bunlardan birini malum sır olarak açıkladıktan sonra da filmi sürdürmeyi istiyor. Çünkü bu sır sonrasında filmin gideceği yerin belirsizliği, onu daha gizemli, daha romantik, daha dramatik bir yola sokuyor. Frantz'ı bu sırdan önce ve sonra olarak ikiye ayırmak da mümkün. Üstelik filmin savaş sonrası dinginlik içinde müzik, edebiyat ve resim sanatlarıyla yoğrulmuş yapısının bu vicdan, dürüstlük, bağışlama, aşk, keder, umut ve hüsran hikayesiyle adaptasyonu, Frantz'ı tek bir duyguya hapsetmiyor. Tüm bu duygular siyah beyaz estetik içinde kendine çok kolay yol buluyor. Flashbacklerin ve bazı sahnelerin renklenmesi de filmin melankolisini güçlendiriyor. Siyah beyaz yapı, aynı zamanda kostümlerden ve mekanlardan destek alarak, filme sahip olması gereken tarihi dokuyu layığıyla katıyor.

Ozon'un son filmleri Jeune & Jolie ve Une nouvelle amie'de de beraber çalıştığı görüntü yönetmeni Pascal Marti, yine ara sıra başvurduğu besteci Philippe Rombi, filmin şahane sanat yönetimine katkı sağlayan önemli isimler. Anna rolündeki Alman aktris Paula Beer'in başarılı oyunuyla sürüklediği Frantz, ilginç yüz yapısını tedirgin bir performansa uydurmakta sıkıntı çekmeyen Fransız Pierre Niney ile mesafeli bir kimya içeriyor. Bu mesafe algısı görece olmakla birlikte, sembolize ettikleri soyut kavramların ve sosyal konumlarının örtüşememesi sonucu ortaya çıkan doğallıkta. Zaten Ozon, filmi olması gereken en anlamlı biçimde sonlandırıyor. Gerek hikaye anlatımı, gerekse yönetim anlamında her filmine kendi geniş vizyonunu katan ama buna rağmen filmleri arasında fark yaratmasını bilen François Ozon (mesela bir önceki filmi Une nouvelle amie ile Frantz'ın aynı kişinin elinden çıktığını anlamak kolay sayılmaz), her yıl çektiği bir film sayesinde başkalarının hayatlarıyla seyircilere çok boyutlu aynalar tutmaya devam ediyor.

20 Nisan 2017 Perşembe

Truman (2015)


Yönetmen: Cesc Gay
Oyuncular: Ricardo Darín, Javier Cámara, Dolores Fonzi, Oriol Pla, Eduard Fernández
Senaryo: Cesc Gay, Tomàs Aragay
Müzik: Nico Cota, Toti Soler

Uzun süre gördüğü kanser tedavisinden ilerleme kaydedemediği için yorulan aktör Julián (Ricardo Darin), kemoterapiden vazgeçme kararı alır. Sadık köpeği Truman ile birlikte yaşayan Julián'ı Kanada'da yaşayan arkadaşı Tomás (Javier Cámara) 4 günlüğüne ziyaret eder. Tomás'ın gelme nedeni Julián'ı bu kararından vazgeçirmektir. Ama Julián'ın pozitif ve alaycı tutumu nedeniyle buna bir türlü fırsat bulamaz. İki eski dost, Truman'ı sahiplenecek bir aile ararlar. Julián'ın üniversitede okuyan oğlu Nico'yu ziyaret etmek için Amsterdam'a giderler. Bir yandan da bu kaçınılmaz sona kendilerini hazırlamaya çalışırlar. Birlikte hayatın, dostluğun, ebeveyn olmanın değerinin anlaşılacağı 4 gün geçirirler.

En son 2012'de çektiği Una pistola en cada mano ile izlediğimiz Cesc Gay'in senaryosunu yine Tomàs Aragay ile birlikte yazıp kendisinin yönettiği Truman, sıcak, samimi, hüzünlü, huzurlu, mizahi özellikler taşıyan bir film. Ölüm temasına tezat oluşturmasına rağmen hissedilen bu samimiyet ve huzur, Julián'ın ölümü kabullenmişliği sayesinde filme çok daha yoğun biçimde sirayet edebiliyor. Karşımızda bunalımlı, nemrut, dengesiz bir rol olsaydı hem seyircinin içini şişirecek klişelere boğulmuş bir karakter izleyecektik, hem de ölümün kasveti çökmüş bir senaryonun ağırlığıyla gerilip ruhsuz bir efkara hapsolacaktık. Oysa Cesc Gay bunların olmasına izin vermiyor. Julián'ı ölecek olan birinden ziyade, geride bıraktıklarını bir daha görmeyeceği bir yolculuğa çıkacakmış gibi tasarlamış. Tabii yapılanların ve diyalogların çoğunda ölüm kavramı direk zikredilmese de, varlığı hep eşikte bekliyor. Temelli gidiyor olmanın acısına teslim olmadan, oğluyla, evladı gibi gördüğü köpeği Truman ile, kuzeni Paula ile ve bazı arkadaşlarıyla vedalaşmak istiyor.


Aslında vedalaşmayı sevmeyen Julián'ın bu vedalaşma konusunda yaşadıkları da filmin hüzün dozunu iyi ayarlayan nitelikte. Örneğin kendisini görmezden gelen bazı iş arkadaşlarıyla vedalaşmayı beklemesi, kendisine bir ölü gibi bakılmasını hazmedememesinden kaynaklanıyor. Fakat bu defa evliliğinin bitmesine sebep olduğu için kendisinin görmek istemediği, ama beklemediği biçimde ona selam verip durumunu soran bir başka arkadaşının tavrıyla rahatlama hissediyor. Filmin temelini oluşturan Julián - Tomás dostluğu ise iki yıllanmış arkadaşın bağlılığı ile karı koca huysuzluğu arasında gidip gelen sevimli bir tonda ilerliyor. Belki finalin biraz daha uzatılması gerektiğini, daha dokunaklı bir veda sahnesini hak ettiğini düşünenler olabilir. Sevimli Truman'ın da filme adını vermiş olmasının hakkı tam verilmemiş de olabilir. Ama Hollywood buna benzer konuları The Bucket List olarak allayıp pullarken, Avrupa ana akımındaki karşılıkları Truman gibi mütevazi dramlar oluyor ve onları çoğu zaman oldukları gibi kabul edebiliyoruz.

Ricardo Darín ve Javier Cámara gibi latin sinemasının iki tecrübeli oyuncusuyla zaten 1-0 önde başlayan Truman, süresi dahilinde kalesinde birkaç gol görse de, maçı farklı kazanmasını bilen bir film. Dikkat çeken bir başka unsur da, mekan tasarımları. Sahneler için seçilen açık ve kapalı nezih mekanlar, izleyenin içini açtığı gibi, oyuncuları daha sivriltip, zaman zaman onlardan rol çalma cüreti bile gösteriyorlar. 2016 Goya ödüllerinde En İyi Film, Yönetmen, Orijinal Senaryo, Erkek Oyuncu (Darín), Yardımcı Erkek Oyuncu (Cámara) gibi ana ödülleri kazanan film, çoğunluğu latin festivallerinden olmak üzere dünya çapında 30 civarında ödüle, bir o kadar da adaylığa layık görüldü. Cesc Gay ise her filminin üstüne sessiz sakin birşeyler koyarak ilerlediği fark edilince takip edenleri çoğalan yönetmenlerden biri haline gelmeye başladı.

13 Nisan 2017 Perşembe

No (2012)


Yönetmen: Pablo Larraín
Oyuncular: Gael García Bernal, Alfredo Castro, Luis Gnecco, Néstor Cantillana, Antonia Zegers, Marcial Tagle, Jaime Vadell, Pascal Montero, Elsa Poblete
Senaryo: Antonio Skármeta, Pedro Peirano
Müzik: Carlos Cabezas

Yıllar süren faşist rejim sonucu Şili'nin askeri diktatörü Augusto Pinochet uluslararası baskılara boyun eğer ve 1988'de 8 yıl daha iktidarda kalmak için kendi başkanlığını referanduma götürme kararı alır. "Evet" ve kararsız çoğunluğu görülen ülkede muhalefet "Hayır" kampanyalarını yönetmek üzere Rene Saavedra adında, ülkesinde popüler bir reklamcıyla anlaşır. Son derece kısıtlı olanaklarına ve diktanın yoğun baskılarına rağmen cesur Saavedra ve ekibi oylamayı kazanıp ülkelerini dikta rejiminden kurtarmanın yolunu bulmak üzere çalışmalara başlarlar. Tony Manero, Post Mortem, El Club, Neruda, Jackie filmlerinin Şilili yönetmeni Pablo Larraín'in kariyerinin dördüncü filmi olan No, bu kampanyanın başlangıcından itibaren geçirdiği evreleri inceleyen bir film. Larraín, dönemin siyasi atmosferini çoğunlukla fon olarak kullanarak Hayır kampanyasının kendisine, dolayısıyla reklamın ve kampanyaların güç dengelerine olan etkilerine odaklanıyor. Tabii bunu o siyasi iklimden uzak tutmamak adına Saavedra'nın özel hayatında gördüğü baskılara da değiniyor. Ama söz konusu kampanya olunca filmden beklentileri de bu yönde hafifletmek gerekiyor.

Pinochet yönetiminin kazanacağına kesin gözüyle bakılan referandumun Evet kanadını yönetenler, darbe sonrası baskıcı uygulamaların sağladığı korku ve sindirme politikaları ile elde edilen sözde meyvelerden, yani "huzur ve güven ortamından" bahsederken, muhalefet kanadında Hayır propagandası için ne yapılacağı da aslında az çok belli: Darbe sonrası faşist uygulamalar, infazlar, işkenceler, gözaltında kaybolanlar, faili meçhulller, kan, gözyaşı ve öfkeyle dolu arşiv ağırlıklı reklam filmleri. Ama kapitalist bir sektöre hizmet eden, kendisi de özgürlük yanlısı olmasına rağmen muhalif bir politik donanımı olmadığını düşündüren Saavedra'nın izlediği bu Hayır reklamlarını beğenmemesi de gayet normal. Çünkü şarkılı danslı kola reklamı çeken bir adamın referanduma bakışının da hemen hemen bu minvalde olması beklenir. Saavedra da olmadığı biri gibi reklam çekmek istemediği için Hayır propagandasını bu bakış açısıyla dolaşıma sokmak istiyor. Esprili, müzikli, insanların gülümsediği, geçmişin öfkesini bir kenara bırakıp geleceğe umutla baktıkları rengarenk bir reklam kampanyası tasarlıyor. Fakat muhalefetin ve binlerce Pinochet mağdurunun bu kampanyayı bir anda benimsemesi de beklenmiyor.

Larraín bu evreyi fazla deşip uzatmadan o döneme göre ilginç bazı fikirlere ve Hayır reklamlarının çekim sürecinde yaşananlara odaklanıyor. Zaten muhalefet başta karşı çıksa da, bu kampanyayı Evet kampanyasından farklı kılacak fikirlere açık bir görüntü içinde. Devlet televizyonunda 15 dakika Evet, 15 dakika Hayır propagandası yapma zorunluluğu bulunması ve geri kalan zamanın tümü zaten devlet propagandası içermesi sebebiyle o 15 dakikayı bilinen muhalif sloganlarla ve eski yaraları deşmekten başka bir işe yaramayan sert çıkışlarla doldurmak yerine, böyle bir fark yaratma düşüncesi baskın geliyor. Küçük skeçler, müzikal sahneler, hatta Şili'yi yansıtmayan reklam karakterleriyle çekilen mutlu portreler, özellikle korkudan pasivize olmuş veya kafası karışmış kesimi daha iyi bir gelecek için umutlandırma amacı taşıyor. Günümüz teknolojisi ve yaratıcılığıyla karşılaştırmamızın haksızlık olacağı bu reklamlardaki amatör, kitsch ve komik yapı, tek TV kanallı, bilgisayarsız, internetsiz 80'ler şartlarında insanlara farklı gelebilecek pekçok unsurdan besleniyor. Bu açıyı kısmen yerelleştirirsek, 12 Eylül darbesi sonrası bazı reklam kampanyalarının insanlara acılarını hatırlatmayı tercih etmeyen farklı duruşlarını örnek verebiliriz.


İçinde bulunduğumuz dönem itibariyle ister istemez empati kurduğumuz, içselleştirdiğimiz, daha önce de farklı siyasi iklimlerde yaşadığımız referandum olgusunun demokratik işlerliği filmde çok fazla sorgulanmıyor. Bir siyasi propaganda aracı olarak reklamcılık ve onun Hayır oyu getirmesi için kullanılış biçimiyle ilgilenen Pablo Larraín, bu sayede toplum psikolojisine, baskıcı rejimlere karşı takınılacak hassas medya stratejilerine dair döneme göre cesur kararlar alan bir ekibi izliyor. Bu cesaret, hem hükümetin kuşkucu gözetimi altında Evet'e karşı bir propaganda yürütülüyor olmasından, hem de radikal sayılabilecek bir reklam konsepti ile başarı elde etme riskine girilmesinden kaynaklanıyor. Bizdeki çalkantılı siyasi iklimin, referandum için gerekli olan demokratik ortamın, ifade özgürlüğü kriterlerinin, en önemlisi de eğitim, kültür ve siyasi duyarlılık yönünden zayıf seçmen çoğunluğunun Şili'deki yansımaları, coğrafi ve fiziki farklılıklar içeriyor. Mesela Evet propagandası için Şilili sanatçı ve ünlü bulunamıyor. Çünkü hepsi Hayır için kenetlenmiş durumda. Muhalefet kendini bu davaya adamış bir profil çiziyor. Gökkuşağı sembolü altında ümit dolu bir Hayır kampanyasına girişmek için halkına güven duyan reklamcılar yaşıyor Şili'de.

Bu tip kampanyalarda insanları korkutmak, kötü deneyimleri tarihin neresinde olursa olsun bulup çıkarmak, böylece halkı kendisine razı etmek önemlidir. Propaganda veya miting süresinin %90'ında muhalefete yüklenmek, böylece halkı kamplaştırarak içerikten uzaklaştırmak daha kolaylaşır. Halkı geçmişiyle, fakirlikle, uzun ekmek kuyruklarıyla, terörle korkutmak gerekir. Sorgulamayan, yorumlamayan, din ve gelenekler olmadan siyasi bakış açısı oluşturamayan halk da bu korku ve dayatmalar sonucu bir süre sonra Stockholm Sendromuna yenik düşüp neyi savunduğunu bilmez hale gelebilir. Tabii bu bizim siyasi kültürümüzün ve seçmen profilimizin bir özeti. Buradaki yerellik ve evrensellik kıstasları tartışmalı. Daha demokratik ve hoşgörülü toplumlarda işler farklı yürür. Dağdaki çoban veya plazadaki beyaz yakalı neye oy verdiğini biliyor ve savunabiliyorsa onu değiştirmek zaten zordur. Bizde reklam kampanyalarının belirleyici rolü, başkalarına göre daha ikinci veya üçüncü planda kalır. Çünkü siyasetçiler meydanlarda ve buldukları her mikrofonda birbirlerini halka şikayet etme üzerinden kendi reklamlarını kendileri yaparlar.

Sandıktan Pinochet'ye Evet çıkacak olma ihtimalinin yüksekliğine rağmen, muhalefetin ve Saavedra'nın kolay pes etmemesi çok mühim. Ellerindeki en önemli fırsatı değerlendirmek için Şili halkının geleceğe duyduğu ümidi popüler reklam unsurlarıyla, hatta Şili halkına uzak görünen bazı reklam unsurlarıyla besleme riskini almaları da öyle. Ama onların en büyük avantajı, 1980'de %67 ile Evet çıkaran, 8 yıl sonra %56 ile Hayır diyerek Pinochet'yi istemeyen Şilililerin korkularından kurtulmaya hazır oluşları olsa gerek. Bu anlamda No, dünya tarihinde ibret alınması gereken bu halk oylamasının resmini çeken bir film. Tabii bu resim, Pablo Larraín'in dönemin ruhunu yansıtmak için tercih ettiği nostaljik tekniklerle çekildiği için daha gerçekçi bir iletkenlik taşıyor. Bu gerçekçilik sayesinde No'yu sadece film olarak başarılı bulmuyoruz. Şili halkının ne kadar gururlansa az geleceği bu tarihi kararı yüzünden onlara imrenmemize de sebep oluyor.

8 Nisan 2017 Cumartesi

Tarde para la ira (2016)


Yönetmen: Raúl Arévalo
Oyuncular: Antonio de la Torre, Luis Callejo, Ruth Díaz, Raúl Jiménez, Manolo Solo, Font García, Pilar Gómez
Senaryo: Raúl Arévalo, David Pulido
Müzik: Vanessa Garde, Lucio Godoy

"İntikam duygusu bastırılırsa, ciddi bunalımlarla karşı karşıya kalır insan. Birçok dengesizlik uzun süre ertelenmiş bir intikamdan kaynaklanır. Patlamasını bilelim! Her türlü huzursuzluk, birikmiş öfkenin yarattığı huzursuzluktan daha sağlıklıdır." (Emil Michel Cioran)

2007 yılında Madrid'de dört kişi tarafından bir mücevher mağazasına soygun düzenlenir. Soyguncular mağazayı soyup bir kişiyi öldürdükten sonra alarm paniğiyle dağılıp kaçmayı başarsalar da, şoför olarak tuttukları Curro yakalanıp 8 yıla mahkum edilir. Curro'nun kız arkadaşı Ana ve oğlu onun hapse çıkmasını beklemektedirler. Bu arada Ana ve erkek kardeşi Juanjo'nun işlettiği barın müdavimlerinden biri olan gizemli José'nin Ana'ya ilgisi vardır. José'yi sıkıntılı hayatından kurtulmak için bir umut olarak gören Ana, öte yandan Ana ile yeni bir hayata başlama umuduyla hapisten çıkan Curro, 8 yılın sonunda acı gerçeklerle yüzleşeceklerdir. Kağıt üzerinde gayet sıradan bir konuya sahip olan Tarde para la ira (The Fury Of A Patient Man), İspanyol oyuncu Raúl Arévalo'nun senaryosunu David Pulido ile beraber yazdığı, kendisinin yönettiği bir ilk film.

Kağıt üzerinde sıradan bir konusu olması veya bir aktörün yönettiği ilk film olması Tarde para la ira'nın 2016'nın en iyi filmlerinden biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Zira Arévalo, hikayeyi ve yönetimi kağıt üzerinde olduğu gibi bırakmayıp umulmadık yönlere çekerek çok güçlü bir intikam / yol filmi çekiyor. Soygun suçu üzerine kaldığı için 8 yıl yatan, çıktığında sevgilisi Ana'yı eskisi kadar tutkulu bulmayan Curro'nun sertliği, Ana'nın yıpranmışlığı ve bunun doğal getirisi olan sadakatsizliği, José'nin Ana'yı sahiplenmesiyle ortaya karışık sıkıcı bir aşk üçgeni çağrışımı yapsa da, ilk yarım saatten sonra hikayenin bambaşka bir amacı olduğunu anlıyoruz. 8 yıl önceki soyguna dayanan bu amaç, filmin yörüngesini tavizsiz bir insan avına, karakterler arası dramatik açmazlara ve kederli bir şehir westernine çeviriyor. Bu üç ana karakterin hepsine önemli bedeller ödetmiş olan Arévalo, intikam olgusu bünyesindeki bireysel adalet anlayışını es geçmediği gibi, bu olguyu adaletsizlikle ödeşmek adına gergin bir tonda işliyor.


Raúl Arévalo, José özelinde bağışlayıcı olma konusundaki kıstaslarında ne kadar katı görünse de, tasarladığı olay örgüsünün José lehinde belli bir adalet duygusu var. Mesela soygundaki fonksiyonu gereği cezasını çekmiş olan Curro, bu yüzden gizemli ve ketum José'nin otel odasındaki açıklamasını hak ediyor. Zaten Curro'nun filmdeki konumu, José gibi zor ve hedefe kilitlenmiş bir adamın motivasyonlarını su yüzüne çıkarabilmek için denge unsuru sayılabilir. Hatta bu konum, o soygunun bir parçası olması ile cezasını çekmiş olması arasındaki Araf halini José nazarında hep belirsiz bırakarak ayrı bir gerilim kanalı da açıyor. José'nin yitirdiği merhamet duygusu ise finalde müthiş bir hamleyle José, Curro ve Ana üçgeninin her üç açısını da uzun uzun düşündürecek, sadece finale değil, tüm filmin yıkık dökük ruh haline uygun düşecek bir adalet sağlamaya çalışıyor. Bunu başarıyor da. Flashback yerine güvenlik kamerası veya video kaset görüntüleri kullanacak kadar filmin doğal akışına sadık bir yol tutan Arévalo, görünürdeki bir intikam klişesinden zekice bir dram kimliği yaratıyor.

Başta İspanya'nın en saygın festivali olan Goya ödüllerinde aday olduğu 11 daldan En İyi Film, Orijinal Senaryo, Yeni Yönetmen, Yardımcı Erkek Oyuncu ödülleriyle ayrılan, İspanyol sinema yazarları birliğinin (CEC) ve diğer tüm festivallerinin gözdesi olan Tarde para la ira, üç başrol oyuncusu olan Antonio de la Torre, Luis Callejo ve Ruth Díaz'ın (ki kendisi Venedik Film Festivali'nin "Venice Horizons" seçkisinde En İyi Kadın Oyuncu seçilmişti) güçlü performanslarına çok şey borçlu. İspanyol sinemasının tecrübeli aktörlerinden Manolo Solo da filmdeki kısa rolüyle göz dolduruyor. Bir yanıyla Avrupa ve Amerikan bağımsız karışımı bir ton tutturan, bir yanıyla da Güney Kore intikam sinemasına İspanya'dan dişli bir cevap sayılabilecek film, eski western film isimlerini andıran ismiyle sabırlı bir adamın öfkesine ortak olmamızı ve onunla kurduğumuz empatiyle başbaşa kalmamızı sağlıyor.

30 Mart 2017 Perşembe

Schneider vs. Bax (2015)


Yönetmen: Alex van Warmerdam
Oyuncular: Alex van Warmerdam, Tom Dewispelaere, Maria Kraakman, Gene Bervoets, Annet Malherbe, Henri Garcin, Eva van de Wijdeven, Loes Haverkort
Senaryo: Alex van Warmerdam
Müzik: Alex van Warmerdam

Evli ve iki kız çocuk sahibi Schneider, profesyonel bir tetikçidir. Doğum gününde müşterisi Mertens'ten bitirilmesi gereken bir iş alır. Görevi, göl kenarındaki bir evde tek başına yaşayan yazar Ramon Bax'ı öldürmektir. Başta görevi almak istemese de, Mertens onu ikna eder. İşi hemen bitirip akşam yemek davetine katılmayı planlayan Schneider için işler umduğu gibi gitmez. Önce Bax'in patlamaya hazır bir bombayı andıran depresyondaki kızı Francisca, bir yıl aranın ardından babasını ziyarete gelir. Schneider ise gizli deposuna gelen zor durumdaki fahişe Gina'yı bazı aksilikler sonucu yanına almak zorunda kalır. İki adam için de aksiliklerin ardı arkası kesilmez. Ama en önemlisi, kolay hedef konumundaki Bax görüldüğü gibi biri değildir.

Hollanda sinemasına oyuncu, yönetmen, senarist, yapımcı olarak hizmet veren 1952 doğumlu Alex van Warmerdam'ın yazıp yönettiği Schneider vs. Bax, kara mizahın kontrolden çıkan bir suç hikayesiyle buluştuğu sürükleyici bir yapım. Bu tanımın en önemli muhatabı olan Coen kardeşlerin üslubuna hiç de uzak durmayan Warmerdam için, bu üslubu biraz daha tempolu hale getirmiş diyebiliriz. Basit gibi görünen bir infazın türlü aksiliklerle, açığa çıkan sırlarla ve olayla alakası olmayan tuhaf yan karakterlerle zora girmesi, seyirciyi avucunun içine almakta fazla zorlanmayacak yapıda. Filmin tamamının Schneider'in doğum günü olan bir Salı günü, büyük bir bölümünün de Bax'ın göl kenarındaki evi ile civarındaki bataklık arasında geçmesi belli bir tempoyu gerektiriyor. Tüm bu kısıtlı mekan, tek bir gün ve sürekli giriş çıkış halindeki karakter nüfusu birleştiğinde seyircide kimi zaman farklı bir vodvil izlediği düşüncesi bile oluşabiliyor. Böylece mizahi, aynı zamanda güvensiz bir ortam yaratan Warmerdam, elinden geldiğince klişelere bulaşmıyor. Bu konuda elinden gelenler de bir hayli fazla.


Görünürde iyi bir aile babası olan, ama o aileden gizli biçimde bazı prensiplere sahip bir kiralık katil olan Schneider, kendisiyle ve etrafındakilerle sorunlarını uyuşturucu ile çözmeye çalışan, bir torbacı gibi önüne gelene speed dağıtan bezgin Bax, karşı safları temsil etmek için gayet iyi tasarlanmış karakterler. Bunu anlamanın en iyi yollarından biri, özellikle filmin ortalarında karşılaştığımız sürprizden sonra ikisi arasında taraf tutarken gelgitler yaşamamız olabilir. Bir diğer yol da, yan karakterlerin kattığı dinamizm. Başta Bax'in sorunlu kızı Francisca olmak üzere, öfkeli bir sevgili ve onun sözde fedaisi, sapık dede ve onun genç sevgilisi, orta yaşlı fahişe Gina ve onun pezevengi, bir de tüm bu kesişmelere sebep olan Mertens, açık havada geçen bu pastoral kara komediye kan, öfke, mizah katan unsurlar.

Filmde Bax'i canlandıran yönetmen ve senarist Alex van Warmerdam (hatta müzikleri bile o yapmış), bazı devamlılık hatalarına rağmen akıcı, sert, aynı zamanda eğlenceli bir suç filmine dört koldan adını yazdırıyor. Performans olarak ise genel başarı bir yana, Francisca rolüyle izlediğimiz Maria Kraakman'ı en başa yazabiliriz. Filmin adı Schneider vs. Bax ama Francisca'nın da kilit konumunda bir rolü var. Büyük bir bölümün geçtiği bembeyaz göl evinin huzurlu ortamını, zincirleme karmaşanın açık ettiği küçük bir sır ve suç mabedi halindeki zıtlığıyla dengeleyen Alex van Warmerdam, yazıp yönettiği 9. filmiyle en iyilerinden birini ortaya koyuyor. Temposunu çok iyi ayarlayan, nasıl çözeceğini kestiremediğimiz işleri çok iyi karıştıran, karakterlerini basmakalıp olmaktan uzak tutmaya çalışan, beklenen final kapışmasıyla da klişeleri yerle bir eden bir film çıkarıyor.

23 Mart 2017 Perşembe

Demon (2015)


Yönetmen: Marcin Wrona
Oyuncular: Itay Tiran, Agnieszka Zulewska, Andrzej Grabowski, Tomasz Schuchardt, Adam Woronowicz, Wlodzimierz Press, Katarzyna Gniewkowska, Tomasz Zietek, Cezary Kosinski, Katarzyna Herman
Senaryo: Pawel Maslona, Marcin Wrona
Müzik: Marcin Macuk, Krzysztof Penderecki

2014'te filminin yarıştığı Gdynia Film Festivali sırasında kaldığı otel odasında intihar eden Polonyalı yönetmen Marcin Wrona'nın son filmi Demon, Piotr isimli genç bir adamın, bir arkadaşının kız kardeşi olan Zaneta ile evlenmek üzere Londra'dan memleketi Polonya´ya dönmesiyle başlıyor. Zaneta'nın ailesine ait terk edilmiş bir eve yerleşen Piotr, daha ilk günden garip sesler duyuyor, kepçe ile bahçeyi kazarken insan kemikleri buluyor, gelinlikli bir kadının hayalini görüyor ve yağmurlu bir gecede (hayal olup olmadığını anlayamadığımız biçimde) çamur bataklığına batıyor. Ertesi gün bu evin bahçesinde gerçekleşen düğün ise Piotr'ın başı çektiği tuhaf olaylarla adım adım bir kabusa dönüşüyor. Senaryoyu Pawel Maslona ile birlikte yazan Marcin Wrona, gerilim ve kara mizah arasında gidip gelen tarzıyla filme olan ilgiyi sonuna kadar diri tutmayı başarıyor.

Her ne kadar artık suyu çıkmış "ruh tarafından ele geçirilme" hikayesi işlese de, bunu belli bir Avrupai estetik kaygıyla, %90'ı bir kır düğününde geçen set kurulumuyla ve yer yer klişelerle oynamayı seven kurgusuyla fark yaratabiliyor. Türlü sahnelerde hissedilen ciddiyet ve mizah arasına kesin çizgiler çizmeden seyircinin de bu gel-gitlerden etkilenmesini sağlıyor. Evet belki çok katı bir ciddiyet ya da keskin zekalı bir mizah göremiyoruz. Ancak filmin hayalet, vücut istilası, şeytan çıkarma gibi gerilim alt türleriyle harmanladığı karanlık tarafının, votkanın su gibi aktığı düğün cümbüşüyle yarattığı tezatlıktan ortaya çıkan uyum hem gerilime, hem de suratlara tuhaf bir gülümseme koyan komikliklere sebep oluyor. Ama yine de sonlara doğru dizginleri bir parça daha fazla ele alan gizem ve gerilim, kendisine yumuşak geçiş kolaylığı sağlayan bu yapısı sayesinde etkileyici bir final yapıyor.

Sessiz sakin gerçekleşen bu final, ardında bıraktığı sorular ve onlara hemen hemen her seyircinin kendine göre verebileceği cevaplarla daha da ilginçleşiyor. Özellikle gelin ve damadı canlandıran Itay Tiran ile Agnieszka Zulewska'nın performansları çok iyi. Renkli yan karakterler de zenginlik katıyor. Fakat filmin en trajik yanı, kısa film ve TV dizileriyle işe başlayıp, üçüncü uzun metrajı Demon'ın yerel festivalde gösterilmesinin hemen ardından otel odasının banyosunda kendini asan 42 yaşındaki yönetmen Marcin Wrona olsa gerek. Alkol, depresyon ve Demon'ın o festivalden ödül alamamış olması gibi sebeplerle ilişkilendirilen bu intihar, özellikle Demon ile festival tevazusu içeren bağımsız Avrupa filmleri adına gelecek için ümit saçan bir yönetmenin kaybına sebep oldu. Austin ve Haifa festivallerinden ödül kazanan Demon, biten bu ümidin bir kanıtı olarak da özel bir film olarak kalacak.

17 Mart 2017 Cuma

Wild (2016)


Yönetmen: Nicolette Krebitz
Oyuncular: Lilith Stangenberg, Georg Friedrich, Silke Bodenbender, Saskia Rosendahl
Senaryo: Nicolette Krebitz

Alman sinemasının tecrübeli oyuncularından biri olan, özellikle kendi adıma Der Tunnel (2001) filmindeki performansıyla hatırladığım Nicolette Krebitz'in yazıp yönettiği üçüncü uzun metrajı Wild, rutin ve boğucu hayatı bir gün işe giderken şehrin ortasındaki parkta karşılaştığı bir kurt ile değişen, kısa sürede bu vahşi hayvanı takıntı haline getiren Ania'nın tuhaf öyküsünü anlatıyor. Krebitz, Ania ve bu kurt üzerinden, bir canlı olarak insan ya da hayvanın modern toplumla olan sarsıcı imtihanını ele alıyor. Çoğu insanın birbirinin aynı tempoda ilerleyen günlük iş ve özel hayatlarının sıkıcılığı arasında, bu rutini bozacak en ufak bir değişikliğe karşı verebileceği tepkilerden hareket eden Krebitz, bu hakikatten müthiş bir fantezi üretmeyi başarıyor. Rutin bozucu bu değişiklik güzel bir kadın ile vahşi bir kurt arasında gelişince, üstelik Krebitz senaryo bazında gerçekleştirmeye çalıştığı bu kendine meydan okumayı perdeye aktarırken de aynı cesur zihniyetle hareket edince ortaya çok farklı okumalara açık bir film çıkıyor.

Kurt ile normal yollardan iletişim kuramayacağını anlayan Ania'nın birkaç Uzakdoğulu tekstil işçisinin de yardımıyla eski bir Alman avcılık yöntemiyle kurdu yakalayıp gizlice yaşadığı apartman dairesindeki bir odaya hapsetmesi ve ikili arasındaki iletişim süreci, Ania'nın iş hayatında yaşadıklarıyla paralel ilerliyor. Ania'nın bu takıntısının onu bir insan olarak dönüştürmeye başlamasına çevresinin vereceği tepkilere karşı "yatalak hasta büyükbaba" kalkanını hep kenarda tutan Krebitz, süreçleri makul hale getiren buna benzer ufak dokunuşlarla Ania'nın önce yalnızlığını ve bıkkınlığını, sonra da ürkütücü tutkusunu ve anarşist tekinsizliğini çok iyi resmediyor. Bu dönüşümün Kafkaesk tonlar sızdıran alternatif bir Kırmızı Başlıklı Kız veya Güzel ve Çirkin yıpranmışlığı var. Hatta Lilith Stangenberg'in ürkütücü güzelliğiyle hayat verdiği Ania, bazı yönlerden bana tam açıklayamayacağım biçimde kıyısından Fight Club'ın Edward Norton tarafının Almanya'daki kayıp kızkardeşi olarak göründü.

En başta Ania'nın bir insan olarak kendi sosyal çevresine olan yabancılaşmasını betimlemek isteyen Krebitz, kurdun dahil olmasıyla bu uğurda elini iki katı güçlendiriyor. Kurt sayesinde insana fazla görülen özgürlükleri hissederek gizlice onların tadını çıkarmaya çalışan, bireysel bir reddediş ile ketum şekilde vahşileşen, başka bir deyişle kontrollü biçimde hayvanlaşan Ania için bu deneyimin psikoloji kitaplarından fırlamaya çalışan bir tadı var. Ama diğer yandan doğal ortamından koparıp hapsettiği kurtla Stockholm sendromundan nemalanarak kurduğu ilişki, Ania'nın bir erkekle kurduğu ilişkide yaşayabileceklerinin kısa bir özeti olarak onun sıkıcı derecede normal olmaya ne kadar yakın bir insan olduğuna da işaret ediyor. Bu kontrast, Krebitz'i ikircikli ve kafası karışık göstermediği gibi, onun bu iki canlı türü arasında serbestçe gidip gelebileceği bir tüp geçit işlevi görüyor. Sadece Bavyera Film Festivali'nden En İyi Yönetmen ödülü alan Wild, akılcı girişi, şok sahnelerle dolu gelişmesi, teslimiyet ifadesi finaliyle Nicolette Krebitz'in oyunculuk dışında bir yazar/yönetmen olarak saygınlığını perçinleyen bir film.