18 Kasım 2017 Cumartesi

Thor: Ragnarok (2017)


Yönetmen: Taika Waititi
Oyuncular: Chris Hemsworth, Tom Hiddleston, Cate Blanchett, Mark Ruffalo, Idris Elba, Jeff Goldblum, Tessa Thompson, Karl Urban, Anthony Hopkins, Benedict Cumberbatch, Taika Waititi
Senaryo: Eric Pearson, Craig Kyle, Christopher Yost
Müzik: Mark Mothersbaugh

2011'de Kenneth Branagh yönetmenliğinde beyaz perdedeki solo hayatına başlayan İskandinav Şimşek Tanrısı Thor, ilk Avengers macerasıyla yerini sağlamlaştırıp 2013'te bu defa Game Of Thrones yönetmenlerinden Alan Taylor'ın çektiği ikinci solo Thor: The Dark World için vize aldı. Başta Chris Hemsworth'ün karizması olmak üzere yıldız oyuncu kadrosunun hem birbirleriyle, hem de seyirciyle tutan kimyası sonucu üçüncü filme kadar gelindi. Tabii arada çeşitli Marvel filmleri ve ikinci Avengers macerası da bu halkaya dahil oldu. Thor filmleri genelde büyük infialler yaratacak cinsten olmadığı için tüm Marvel klişelerini kendi mitolojik evreni içinde modernize etmeye çabalayan, buradan bir mizah ya da dram çıkarmaya çalışan filmler olarak göründü. Açıkçası üçüncü bir Thor filmine gerek var mıydı, bence yoktu. Ama yapımcılar o kadar zengin ki, sürekli temcit pilavı gibi Örümcek Adam serisi başlatmalarının, Antman için bile solo film çekmelerinin yanında üçüncü Thor filminin lafı bile olmazdı. Üstelik her Marvel filmi, birbiriyle bağ kurmak gibi bir yan misyon da üstlenmiş durumda. Bu yüzden şovun devam etmesi gerekiyor. Kesenin ağzı yine açıldı ve merakla beklenen yeni Thor filmi Ragnarok, seriye güçlü bir halka ekledi. Ama bu kez beklentiler daha farklı hale geldi. Zira yönetmen koltuğunda Taika Waititi oturmuştu.

Eagle vs Shark, What We Do In The Shadows, Hunt For The Wilderpeople gibi bağımsız komedileri yönetmiş olan Yeni Zelandalı Waititi, potansiyel gişe canavarı devasa bir Marvel prodüksiyonu için çok ilginç bir isimdi. Aslında Avengers gibi dev bir serinin Joss Whedon gibi TV kökenli bir yönetmene teslim edilmesi veya daha önce hiç kayda değer bir film yapmamış James Gunn'ın Guardians Of The Galaxy'yi bir fenomene dönüştürmesi de biraz buna benziyordu. Zaten artık kurumsallaşmış Marvel prodüksiyonlarının mutfağındaki hazır materyaller, şablonlar, yazılımlar, efektler, koltuğa kim oturursa otursun onun işini epeyce kolaylaştırıyor. Buradan Whedon, Gunn veya Waititi'nin hazırcı yönetmenler olduğu anlamı çıkmasın. Hepsi de Marvel yönetim kurulunun beklentilerini boşa çıkarmayan filmler çektiler. Zaten mesele büyük oranda bunu yapabilmek üzerine. Ama enteresan işlere imza atmış yönetmenlerin bu şablonlara katacağı farklılıkları cesaretlendirmek gibi bir amaç da güdülüyorsa bu çok hoş. Bu amaç, adı geçen yönetmenler sayesinde belli alanlara sirayet edebiliyor. Oturmuş şablonlar içinde fark yaratmak gibi bir yan uğraş da edinmiş oluyorlar.


Taika Waititi'nin bir Marvel filmi çekeceği duyulduğunda, adı geçen önceki filmlerindeki minimal mizah anlayışının büyük bütçeli bir filmde nasıl bir kimya yaratacağı en merak edilen konulardan biriydi. En kibirli süper kahraman olarak nam salmış Thor'un bu özelliğine ters düşen olaylar yaşamasıyla ortaya çıkan doğal mizahın üzerine biraz daha fazla gittiğini düşündüren Waititi, kendine ait olmayan senaryodaki bazen zeki, bazen hınzır bir tebessüm konduran, bazen de hiç güldürmeyen komik anların bolluğundan bir film üretmeye çalışıyor. İzlemediğim Thor: The Dark World nerede bitmişti veya ondan sonra gelen ikinci Avengers filmi nerede kalmıştı hatırlamıyorum. Ama Thor'u alevler içindeki dev Surtur'a esir düşmüş şekilde bularak filme başlıyoruz. Odin dünyada sürgünde, hain evlat Loki Asgard'a heykelini diktirmiş gününü gün etmekte, gözcü Heimdall kayıp. Sıkı bir aksiyon sekansından sonra Surtur'un tacını (boynuzlarını) ele geçirerek Asgard'a dönen Thor, Loki'yi de alarak babası Odin'i görmeye gidiyor. Odin de onlara kötü haberi veriyor: Oğullarının tanımadığı sürpriz ablaları Hela, Thor'un çekici Mjollnir'i un ufak edebilecek kadar tehlikeli güçlere sahip ve sürgüne gönderildiği için öfkeli biçimde Asgard'ı ele geçirmek üzere harekete geçmiş vaziyette.

Asgard'a giden geçitte Hela tarafından başka bir evrene itelenen Thor, orada Grandmaster denilen bir dövüş simsarının eline düşüyor. Oradan kurtulup Asgard'ı ele geçiren ablası Hela'yı alt etmek zorunda. Böylece sürprizlerle, esprilerle, çılgın aksiyon sahneleriyle macera başlıyor. Özellikle Hulk'ın dahil olmasıyla iyice şenlenen film, ufak tefek sapmalar dışında klasik Marvel gidişatına riayet ediyor. Kendi yarattığı klişelerden faydalanıyor. İyice dibe vurmadan yükselemeyen kahramanın görkemli dirilişini tekrarlıyor. Tabii bunları bolca lunapark eğlencesi içinde yapıyor. Yani bazı ufak kırıntılar haricinde bunun bir Taika Waititi filmi olduğuna dair fazla emare göremeden film bitiyor. İlk solosuyla ortamlara akan Dr. Strange ve Waititi'nin canlandırdığı taş adam Korg karakterlerinin filme öylesine iliştirilmiş sahneleri, tatminkar biçimde işlenmediğini düşündüğüm Grandmaster tiplemesi, baş ağrıtan 3D kasmaları ve olmazsa olmaz bazı kötü esprileri haricinde bir Marvel ürününden beklenenin bir tık fazlasını Ragnarok'ta bulabiliyoruz. Bonus olarak belki de hiçbir Marvel filminde bu kadar net biçimde verilmeyen, üzerinde de sakil durmayan güncel bir mesaj üzerine düşünebiliyoruz.


Thor, Hela yüzünden Sakaar gezegenine düşüp orada Grandmaster tarafından esir alınınca, doğal olarak Asgard'a dönüp biricik vatanını bu kötü gücün elinden kurtarmak istiyor. En kibirli süper kahraman olmasının bedelini hep biryerlere sürgüne gönderilerek, şimdi de Ragnarok denen kıyamet yüzünden "mülteci" veya "göçmen" durumuna düşerek ödeyen Thor için bu düşmüşlük, küllerinden yeniden doğma fırsatı anlamına geliyor. Fakat burada asıl önemli olan, Odin'in oğullarına söylediği üzere "Asgard bir yer değil, halktır ve halk nereye giderse Asgard orasıdır". Heimdall'ın, Hela'nın zulmünden kaçırıp sakladığı Asgard halkını, hem içinde bulunduğu, hem de yaklaşan kıyametten tahliye etmek, yani bu defa gezegeni değil, oranın halkını kurtarmak fikrine odaklanan film, kurmaca bir evrenden günümüz mülteci sorununa ortak sinyaller gönderebiliyor. Solo bir Marvel yapımı olmasına rağmen Avengers benzeri bir ekip (Thor'un bulduğu isme göre Revengers!) sayesinde bunu başarmaya kilitlenen film, bu yeni takıma adil roller dağıtmak suretiyle aksiyonu tavana çıkarıyor. Marvel finallerinin vazgeçilmezi olan "güç içinde" mottosu dahilinde Şimşek Tanrısı Göçmen Thor'un küllerinden doğuşunu bu defa Led Zeppelin'in efsanevi The Immigrant Song'u eşliğinde Marvel antolojisine geçecek bir sahneyle taçlandırıyor.

Bu sahneyle birlikte kadın savaşçılardan oluşan Valkyrie ordusunun Hela tarafından yok edilişinin yer aldığı epik flashback ve tabii Thor ve Hulk'ın arenada kapıştığı bölüm filmin can alıcı anlarını oluşturuyor. Bunun dışında Mark Mothersbaugh'un 80'ler etkisindeki tema müzikleri (ki Taika Waititi'nin 80'ler takıntısı, Bruce Banner'ın Duran Duran albümü Rio temalı tişörtüne kadar sirayet etmiş vaziyette), bir tecrübe abidesi olarak İspanyol görüntü yönetmeni Javier Aguirresarobe'un (The Others, Hable Con Ella, The Sea Inside, Vicky Cristina Barcelona, The Road, Blue Jasmine) etkileyici kareleri, bir şehir nüfusu kadar görsel efekt çalışanının şık tasarımları, Hemsworth, Hiddleston, Blanchett, Elba, Goldblum, Hopkins, Ruffalo diye giden kadrosu (Hunt For The Wilderpeople'ın sinir bozucu polisi Rachel House bile varken, keşke Julian Dennison'a da birşeyler ayarlansaydı dedim, onu da Deadpool kapmış) ve tabii tüm bu bileşenleri 40 yıllık Marvel emekçisi gibi olması gerektiği gibi biraraya getirmeyi başarmış küçük bağımsız filmlerin sevimli yönetmeni Taika Waititi'nin şu an itibariyle yaklaşık 530 milyon dolar hasılat yapmış bir filmin yönetmeni olarak yeni bir lige yükselmesi. Ama kolay kolay o bağımsız ruhtan kopamayacağını kendisi de söylüyor, çok da iyi ediyor. Zira tarih onu Thor: Ragnarok'un yönetmeni diye değil, What We Do In The Shadows ve Hunt For The Wilderpeople'ı çeken adam olarak tanımalı öncelikle.

9 Kasım 2017 Perşembe

Pokot (2017)


Yönetmen: Agnieszka Holland
Oyuncular: Agnieszka Mandat-Grabka, Wiktor Zborowski, Jakub Gierszal, Patrycja Volny, Miroslav Krobot, Borys Szyc, Tomasz Kot, Andrzej Grabowski
Senaryo: Olga Tokarczuk, Agnieszka Holland
Müzik: Antoni Lazarkiewicz

Olga Tokarczuk'un "Drive Your Plough Over The Bones Of The Dead" adlı romanından, Tokarczuk ile birlikte aynı zamanda filmi yöneten Agnieszka Holland'ın senaryosunu yazdığı Pokot, iki köpeği ile Polonya'nın Dolnoslaskie kırsalında yaşayan 60'lı yaşlarındaki Janina Duszejko'nun merkezinde olduğu ilginç bir polisiye. Yönetmenliğe Krzysztof Zanussi'nin asistanı olarak başlayan, Andrzej Wajda ile senaryo çalışmalarında bulunan Agnieszka Holland, Polonya sinemasına kapalı kalmayıp kısa sürede dışarı açılmış, Almanya, Fransa, Polonya ortak yapımı Europa Europa ile 1990'da En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar adaylığı kazanmış, günümüze gelene kadar The Wire, The Killing, Treme, House Of Cards gibi dizilerin bazı bölümlerini yönetmiş tecrübeli bir yönetmen. En son 2011'de yönettiği ve bu defa Polonya'nın En İyi Yabancı Film Oscar'ı adayı olan In Darkness'tan bu yana uzun metraj çekmeyen Holland'ın bu tecrübesini aktardığı Pokot, gerek ana akım, gerekse bazı kaynaklarda benzetmesi yapılan Fargo gibi kült polisiyelerin hiçbirine yüzde yüz ait durmayan, sadece onlardan bazı parçalar almış gibi duran bir film.

Av mevsiminin kurallarına uyulmadığı bu kırsalda her daim kaçak avcılarla ihtilaf halindeki eski mimar, yeni İngilizce öğretmeni Bayan Duszejko'nun evlatları kadar sevdiği iki köpeği birgün kaybolunca ve devamında kasabada bazı şüpheli ölümler gerçekleşince bir seri katil hikayesi izleyeceğimizi düşünüyoruz. Ama ısrarla konuyu basit bir cinayet araştırması boyutlarına çekmek istemeyen film, hem birer birer dahil olan tekinsiz karakterlerle, hem de Duszejko'nun ateşli bir hayvan hakları savunucusu olmasının dramatik çaresizliğiyle akış belirliyor. Ama bunu yaparken zaman zaman fazla dağılıp ağırlaşarak bu akışı sağlayamıyor. Bu anlarda kolayca oluşturabileceği gerilimi de bir nebze törpülüyor. Bu anların oluşmasında filme dahil edilen yan karakterlerin gerekliliği veya rol ağırlıkları da etkili oluyor. Roman içinde ilginç gelebilecek kimi roller, filmi ağırlaştırabiliyor. Mesela polis merkezinde çalışan genç Dyzio senaryoya destek babında ne kadar işe yarar bir yan karakter ise, özünde ilginç bir adam olan doğa bilimci Boros hiç olmasa da olur bir tipleme olarak göze çarpıyor. Romanın tarzı nasıl ve Holland bu tarza ne ölçüde sadık kaldı bilemiyoruz. Fargo odağında olmasa da ortada genel anlamda iyi bir film var. Aksama, hantallaşma kadar, akıcı ve sarsıcı anlar da mevcut ki, filmin kendinden koparmamaya gayret eden bir yanı hep hissediliyor.

Filmini "janrlar arası, anarşist-feminist bir polisiye" olarak tarif eden Agnieszka Holland, bu tarife katılacağımız ve katılmayacağımız noktaların birbirine karışarak sıralandığı bir film çekmiş. Politika, din, bürokrasi, çevre, hayvan hakları alanlarında söyleyecek sözleri olan ve bunları genelde Duszejko'nun insan sevgisine denk tuttuğu hayvan sevgisi üzerinden veya direk kendi anarşist-feminist-hümanist kişiliğinin toplumla yarattığı çatışmalardan devşirerek dile getiren film, cinayetlerin sadece insanlara karşı değil, hayvanlara karşı da işlendiğinin altını çizmekten hiç vazgeçmiyor. Öldürülenler bir polis şefi, bir rahip, bir kumarhane/genelev işletmecisi ve bir vali olunca, bu makamların temsil ettiği değerlerin çıkaracağı malzemeyi de iyi değerlendirdiği söylenebilir. Uzun süre hedef saptırmayı başaran, lakin tahmin etmesi de pek zor olmayan, yine de sürpriz sayılabilecek final, ardından hiç de alternatif bir polisiyeye uymayan ikinci bir final ile nihayetlenen Pokot, sonuç olarak savunduğu her şeyi seyirciye geçirmeyi başaran bir yapım. Üstelik başta Duszejko rolüyle adeta filmi tek başına sırtlayan Agnieszka Mandat-Grabka'nın deneyim kokan performansı olmak üzere, görüntü yönetmenleri Jolanta Dylewska ve Rafal Paradowski'nin etkileyici görsellikleri ile de artılarına artı katıyor.

4 Kasım 2017 Cumartesi

Jestem Morderca (2016)


Yönetmen: Maciej Pieprzyca
Oyuncular: Miroslaw Haniszewski, Arkadiusz Jakubik, Michal Zurawski, Agata Kulesza, Magdalena Poplawska, Tomasz Wlosok, Piotr Adamczyk, Karolina Staniec
Senaryo: Maciej Pieprzyca
Müzik: Bartosz Chajdecki

1970'lerde Polonya'da yaşanan gerçek bir olaydan esinlenen Jestem Morderca (I'm A Killer), kurbanlarını kadınlardan seçen, Silezya Vampiri olarak adlandırılan bir seri katili yakalamaya çalışan polis teşkilatındaki birimin başına geçen evli ve bir çocuk babası Janusz Jasinski'nin araştırma sürecini konu alıyor. İdealist Jasinski için önemli bir kariyer fırsatı olan bu davada son kurban valinin yeğeni olunca, katilin bulunması yönünde hem üst makamlardan, hem de kamuoyundan yoğun baskılar geliyor. 1972'de başlayıp uzun bir zaman dilimine yayılan bu dönem, tipik bir katil kim filmi gibi işlense de, Jasinski'nin dönüşüm sürecini de odak noktasına alıyor. Kendisine verilen görevi çok ciddiye alan, yabancı kaynaklara, teknolojik gelişmelere dayalı bir araştırma içine giren Jasinski için bu dava bir saplantı haline geliyor. Son cinayet sonrası olay yerinde görülen, tıpkı katil gibi 41 numara bot giyen, sorunlu bir evlilik yaşayan Wieslaw Kalicki'yi yakalıyor ve ondan itiraf almaya çalışıyor. Ne var ki bazı deliller onu işaret ediyor görünse de, Kalicki katil olmadığında ısrar ediyor. Kalicki yakalandıktan sonra cinayetlerin durması, Jasinski'nin elini güçlendiriyor ve iki adam arasında psikolojik bir savaş başlıyor.

Polonya tarihindeki önemli suç davalarından biri olan bu olayı senaryolaştırıp yöneten Maciej Pieprzyca, temposu düşmeyen, dönem detaylarını atlamayan güçlü bir suç gerilimi çekmiş. Bir süre olayın seri katil takibi şeklinde sürmesi, ardından Wieslaw Kalicki'nin yakalanışı, sonra da onun gerçekten katil olup olmadığı yönünde ikilemler yaratılması filmi hep diri tutmakta. Elinde Kalicki'den başka hiçbir şey olmayan Jasinski'nin, gördüğü yoğun baskılar sonucu yüzde yüz inanmasa da onu üstlerine ve topluma Vampir olarak tepside sunma zorunluluğu, vicdanının önüne geçiyor ve film burada psikolojik dram ile gerilim arasında tutturduğu dengeyi korumayı başarıyor. İdealizmin yozlaşmaya doğru evrilmeye başlaması noktasında filmin en önemli mesajlarından biri, görev bilinci ve vicdan olgusunun şöhret ve para karşısında fazla direnç gösteremeyişi, bu sayede bireyin sağlam ilkelerinin kolayca yıkılabilmesi, hatta onu başka insanların hayatlarını hiçe saymaya kadar götürmesi olarak özetlenebilir. Vampiri yakalayan polis olarak bir halk kahramanına dönüşen Jasinski'nin, bu uğurda evliliğini, dostluklarını, en önemlisi de iş ahlakını yitirmeye başlaması, kısacası bir protagonistin aşama aşama bir antagoniste dönüşümü, kendine filmin suç örgüsünden bağımsız bir yol çizmeyip, bir şeridin iki yanında aynı istikamete ilerlediğini hissettiriyor.

Yalnız aynı istikamete gidilirken, zaman zaman Jasinski'den karışık sinyaller alıyoruz ki, senarist ve yönetmen Maciej Pieprzyca burada tutarsızlık gösteriyor gibi bir algı oluşabiliyor. Örneğin Jasinski'nin Kalicki ile dostluk kurması, kimi zaman ondan itiraf alma amaçlıyken, kimi zaman da gerçekten samimi duygular dahilinde yansıyor. Belki Pieprzyca bu iki hissiyatı aynı anda vermek istiyor. Fakat bu bir şöyle, bir böyle durum, karakter istikrarı yönünden kısa bir süre savrulduğunu düşündürüyor. Neyse ki yaşanan önemli bir kırılma noktasının ardından bu savrulma, duracağı yeri kesinleştiriyor ve tekrar aynı istikamette yol alma sürüyor. Tabii bu yol, adaletsizliğin, yozlaşmanın, vicdansızlığın acı sonuçlarına doğru giden bir yol ve herkesi derin sorgulara itecek derecede güncel. Zaten 70'lerdeki bu olaylar zinciri, suç tarihinde farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda benzerleri defalarca yaşanmış, hala da yaşanmakta olan adalet kirliliğinin halkalarından sadece biri. Miroslaw Haniszewski ve Arkadiusz Jakubik gibi Polonya sinemasının iki tecrübeli oyuncusunun müthiş performanslarıyla gücünü ikiye katlayan Jestem Morderca, suç ve ceza üzerine derin fikirlere sürükleyecek güçlü bir yapım.

31 Ekim 2017 Salı

La Noche de los girasoles (2006)


Yönetmen: Jorge Sánchez-Cabezudo
Oyuncular: Carmelo Gómez, Judith Diakhate, Celso Bugallo, Manuel Morón, Mariano Alameda, Vicente Romero, Walter Vidarte, Fernando Sánchez-Cabezudo
Senaryo: Jorge Sánchez-Cabezudo
Müzik: Krishna Levy
 
Sekiz kişi, altı bölüm. İspanya-Fransa ortak yapımı La Noche de los girasoles sanıldığı türden bir “kesişen hayatlar” filmi değil. Çok daha dar bir alanda, kırsal kasabanın birinde ve kısıtlı bir zaman diliminde yaşanan birbirinden ilginç olaylar ve bu olayların kahramanları üzerine önce uzak, sonra yakın plan yapan bir yöntem üzerinden ilerliyor. Aslında karakterlerden ziyade, onların başlarına gelen trajik olaylara zoom yapıyor. İçinden çıkılması güç hatalar, suçlar ve onları düzeltme çabaları filmin kemik yapısını karakterlerin kendisinden önde tutuyor da denebilir. Tedirgin edici bir atmosfere sahip filmin dram altyapısı da kaya gibi sağlam. Geride ise film boyunca pusuda bekleyen bir gerilim. Dar zaman ve mekana rağmen sekiz kişiyi belli yönleriyle işlemek için ise farklı bir kurgu stili benimsenmiş.
 
Önce karakterlerin kaderlerinin nasıl kesiştiğini gösteriyor, sonra geriye sarıp istediği karakteri yakın plana alıyor film. Dağdaki bir mağarayı incelemek üzere gelmiş üç kişilik bir ekip, tuhaf bir satıcı, iki geçimsiz ihtiyar, yozlaşmış fırsatçı bir polis memuru ile onun hem kayınpederi, hem de tecrübeli amiri olan bir şerif. Cinayet, tecavüz, şantaj, ihanet kavramlarını bu dar konsepte başarıyla sığdırmayı başaran ise ilk uzun metrajını yazan ve çeken Jorge Sánchez-Cabezudo. Yalnız yönetmenin bu karakter bolluğunun altından kalkmakta zorlandığı anlar da olmuyor değil. Ardında sorular/sorunlar bırakmayı seven filmlerden hoşlandığı az da olsa belli olan yönetmen, yazıp yönettiği filminde serbest bir oyun sahası rahatlığında hareket etmiş. Oyuncular da vasatın çok üzerinde olunca iç ritmini bulmuş bir kara film izleme zevki yaşayabiliyorsunuz. İstediğiniz sonla bitmeyen filmleri ve benim gibi Calvaire, Bosque de Sombras, El Aura benzeri taşra gerilimlerini sevdiyseniz Ayçiçeklerinin Gecesi’ni mutlaka görün.

25 Ekim 2017 Çarşamba

The Beguiled (2017)


Yönetmen: Sofia Coppola
Oyuncular: Nicole Kidman, Colin Farrell, Kirsten Dunst, Elle Fanning, Oona Laurence, Angourie Rice, Addison Riecke, Emma Howard
Senaryo: Thomas Cullinan, Albert Maltz, Irene Kamp, Sofia Coppola
Müzik: Laura Karpman, Phoenix

Thomas Cullinan romanından uyarlanan, Clint Eastwood'un başrolde yer aldığı 1971 tarihli aynı adlı Don Siegel filmi The Beguiled, 46 yıl sonra bu kez Sofia Coppola tarafından yeniden yorumlanıyor. Amerikan İç Savaşı sırasında yaralanan Kuzeyli Birlik askeri John McBurney (Colin Farrell), Güney'deki Konfederasyon'a bağlı bir yatılı okulda kalan küçük bir kız olan Amy tarafından bulunup okula götürülüyor. Sadece kız öğrencilerin kaldığı ve Martha Farnsworth'ün (Nicole Kidman) yönettiği okulda bakımı yapılıp iyileştirilen yakışıklı düşman askeri McBurney, zamanla oradaki herkesin arzu nesnesi haline geliyor. Hal böyle olunca kadınlar arasında yaşanan ufak tefek çatışmalar kademeli olarak büyütülüp trajik boyutlara taşınıyor. Martha ve Edwina yanında, onlar tarafından ilim ve sanatla yetiştirilen genç kızlar, bu beklenmedik erkek misafir karşısında kadın olduklarının bilincine vararak rutinlerinden sapmaya başlıyorlar.

Don Siegel'ın erkek merkezli bakışına alternatif olarak bu uyarlamaya daha kadın odaklı yaklaştığı söylenen Coppola, bu yaklaşımı sonuna dek hissettiren bir yorum sunuyor. Siegel filmini izleyenlerin Coppola filmi ile karşılaştırma yapmaları kaçınılmaz mıdır, değil midir bilemiyorum. Ancak Coppola'nın gözünden de gayet iyi gözüktüğü söylenebilir. İki yetişkin kadın ve beş kız çocuğunun huzurlu ve güvenli alanlarına insani nedenlerden dolayı kendi rızalarıyla yaralı bir düşman askerini dahil etmeleri, cümle olarak bile gerilim titreşimleri yayarken, Coppola'nın bu titreşimleri gayet olgun, abartısız, dönem ruhuna uygun biçimde idare etmesi seyirciyi ikiye bölebilir. Örneğin dar alanda bu kadar geniş ilişki ağı gerektiren bir konuyu 90 dakikaya sığdırmak için tempolu bir anlatım tercih eden Coppola'yı aceleci olmakla eleştirenler, yavaş ve uzun bir filmi de gereksiz uzunlukla suçlayabilirlerdi. Karizmatik McBurney'nin bu ortama adaptasyon sürecini benimsetmede pek sıkıntı yaşanmazken, McBurney'nin Edwina ve Alicia yakınlaşmalarında yaşanan oldu bittiler göze batıyor.

Orijinal filmde yer alan bazı sahnelerin Coppola tarafından geçiştirilmiş olduğu iddiası, bu sahnelerin ilgili filmin seyircileri üzerinde bıraktığı etkilerle değer bulacağından, yönetmenin yorumlayış biçiminin hizmet ettiği amacın önemi ortaya çıkıyor. Yani isteyen kişi bu konu üzerinden komedi de çekebilir, istismar filmi de. Buradaki amaç ise, uzun süre kendi hemcinsleriyle vakit geçirmek durumunda kalan çeşitli yaş aralığındaki bir grup kadının, çekici bir erkek figür karşısında bastırılmış aşk, şehvet, özgürlük, beğenilme gibi duyguların çocuksu ve kadınsı versiyonlarını serbest bırakışında yaşanan dalgalanmalar olsa gerek. Zira Lost In Translation gibi 2000'lerin en naif filmlerinden birine imza atan Sofia Coppola'dan beklentiler çok uç boyutlarda olmayacaktır. Güçlü oyuncu kadrosunun temsil ettiği çeşitli değerleri genel olarak doğru yansıtması bir yana, yine de yaratılan cinsel gerilimin üzerine biraz daha gidilebilir, bu sayede umulan etkiyi bırakmayan final daha etkileyici kılınabilirdi. Kısacası bir filmi çekmek kadar, onu uzatıp kısaltmak da emek ve beceri isteyen bir iş.

17 Ekim 2017 Salı

The Mist (2007)


Yönetmen: Frank Darabont
Oyuncular: Thomas Jane, Marcia Gay Harden, Laurie Holden, Jeffrey DeMunn, Andre Braugher, William Sadler, Nathan Gamble
Senaryo: Stephen King, Frank Darabont
Müzik: Mark Isham

Kasabaya tuhaf bir sis tabakasının çökmesi üzerine korku ve panik içinde süpermarkete sığınan kasaba halkı arasında David Drayton ve küçük oğlu Billy de vardır. Koyu ve kalın sis tabakasının içinde esrarengiz bazı yaratıkların pusuya yatmışçasına gizlendiğini ilk fark eden David olmuştur. Bu dünyaya ait olmayan öldürücü, korkutucu yaratıklardır.

The Mist, Stephen King’i en iyi uyarlama başarısına sahip bir yönetmen/senarist olarak kabul edilen Frank Darabont’un bir ürünü. Green Mile ve kısa hikayesinden uyarlama da olsa The Shawshank Redemption’ın bu ortaklığın nadide eserleri olduğu düşünülünce haliyle beklentiler ayyuka çıkıyor. Ben ustanın beyaz perdeye uyarlanan onca eserinden Misery’yi de sevmiştim. Stephen King’in hep önce okunması gereken bir yazar olduğuna inandım. Hiçbir eseri filme alınmasa da olurdu. Ama alınacaksa da Darabont gibi bir adam alsın bence de. Çünkü Darabont’un, bugüne dek King romanlarını perdeye uyarlamış bir araba dolusu yönetmenin ve senaristin gösteremediği, lüzumsuzca alttan aldığı, gişe dostu-mainstream yancısı zihniyete zıt giden sert bir tarafı var. King’in “insanı” yazan tarafına sızmayı çok iyi beceriyor. Oraya sızıldığında ise idealist yansımalar, insanı insan yapan dürüst hatalar, duygusal zaaflar yanında, akıl almaz kötülükler, içten pazarlıklar, toplum ve sistem eleştirileri Darabont’un elinde kaşla göz arasında şekilleniyor.

The Mist
özellikle yaratık odaklı korku filmlerine meraklı seyirci kitlesinin beklentilerine ters köşe yapan bir film. Bırakın sadece King uyarlamalarını, bünyesinde türlü türlü tehlikeli yaratıklar barındıran, ama buna rağmen gerçek kan emici, duygu sömürücü ve ölümcül ihtirasları olan yaratığın insan olduğuna bu kadar güzel vurgu yapan kaç film izlediniz? Veya “yaratık filmi” diye yüzeysel bir imaj bırakan, ancak yaratıkların sadece figüran olduğu, buna karşın fantastik dram öbeğini eleştirel yönde evriltebilen kaç yapım gördünüz? Romanlarda asla göremeyeceğimiz ani fiziksel tepkiler verdiren korku klişeleri kolaycılığı yerine, vicdani, toplumsal ve insanın insana duyduğu korku ile nefrete yerinde tespitleri-temasları olan bir film The Mist. Her kesimden, her huydan insanların toplandığı süpermarketler gibi sosyal alanlardan bir gerilim yaratma fikrini, çeşitli tasarımlardan mülhem yaratık aleminin saldığı korkunun bile önüne geçirebilecek dahiyanelikte işlemiş bir filmle karşı karşıyayız.
 
 
Fakat film genel olarak bütünüyle olmasa da finaliyle izleyenleri ikiye bölüyor. Ben maalesef King’in bizzat övdüğü bu Darabont finalini beğenmeyenler arasındayım. Banal bir mutlu son beklentisi yönünden değil elbette. War Of The Worlds frekansı yaydığı bazı anlar, belli bir çoğunluğa bu (yanlış) fikri vermiş olabilir. Darabont’un son derece haklı olarak yaratmak istediği çıkışsızlığı verebilmek için ve filmin tüm karamsarlık disiplinine çok başka (hatta bence alakasız) bir karamsarlıkla bulduğu abartılı çözüm yönünden… Tabi bu final de sapına kadar insana, onun yüzyıllar boyu süregelen ve sürecek trajedisine atılan son yılların en sert tokatlarından biri. Fakat o ana kadar genel bir insani boyut sağlamışken aniden kişisel bir trajediye bağladığı finali topyekün The Mist ile bağdaştıramadım. Bu bağdaştırmayı zihinlerinde sağlamış olanlar mutlaka vardır. Yine de bence bir filmin, senaryonun ya da finalin sabit bir bağdaştırma sağlamasından ziyade böyle ikilemlerle zekice kafa karıştırması daha tercih edilebilir bir durum.

Standartları sarsmayan oyunculuklar arasında bana göre filmin yıldızı Mrs. Carmody, yani Marcia Gay Harden idi. İzleyicinin sinirleriyle bu kadar iyi oynayabilen karakterlerin dini figürlerden çıkması, There Will Be Blood’dan sonra The Mist’te de mükemmel sonuç vermiş. Birçok tartışmalı sahne arasında biri ayrıca beni çok etkiledi: İnsanların markete hapsolduğu ilk başlarda, küçük çocukları evde yalnız olduğu için dışarı çıkmak isteyen ama aradığı yardımı hiç kimseden bulamayan kadının içine düştüğü durum, filmin insancıl boyutunun düştüğü ikilemi çok çarpıcı biçimde vurguluyordu. Hem dışarı çıkmak isteyen kadın, hem de içerde kalmak isteyen diğerleri arasında içine düşülen çelişkiler yumağı, bir bilim kurgu fanteziye derinlik, ciddiyet ve haysiyet katan uyarlamanın kritik dakikalarından sadece biriydi.

7 Ekim 2017 Cumartesi

Gerald's Game (2017)


Yönetmen: Mike Flanagan
Oyuncular: Carla Gugino, Bruce Greenwood, Henry Thomas, Carel Struycken, Kate Siegel, Chiara Aurelia
Senaryo: Stephen King, Mike Flanagan, Jeff Howard
Müzik: The Newton Brothers

Stephen King romanından Mike Flanagan ve Jeff Howard'ın uyarladığı, daha çok orta karar korku / gerilim filmleri çekmeyi seven Flanagan'ın yönettiği Gerald's Game, Gerald ve Jessie çiftinin göl kenarındaki evlerine gitmeleriyle başlıyor. Viagra ve kelepçe objelerinden fantezi yapmaya kararlı olduklarını anlamamız uzun sürmüyor. Tabii fikir Gerald'a ait ve karısı Jessie de onu kırmamak için uyum sağlamak niyetinde. Gel gör ki, kelepçe ile birlikte Gerald'ın başka ufak talepleri de oluyor ki, aralarında tartışma yaşanıyor. Akabinde Gerald yatakta kalp krizi geçirip ölüyor. Bunun spoiler olmaması gerek. Zira henüz filmin başlarında gerçekleşen bu olay sonrası filmin asıl konusunu oluşturuyor. Elleri kelepçeli şekilde yatakta kalan Jessie'yi civarda duyabilecek kimse yok. Kelepçenin anahtarları ve cep telefonu uzanamayacağı bir yerde. Yatak oldukça sağlam ve en önemlisi, çift bahçeden içeri girerken kapıyı açık bırakıyorlar. Böylece tek mekanda geçecek sıradışı bir kurtulma mücadelesi izlemeye başlayacağımızı sanıyoruz. Fakat bu çevre düzeni içinde fazla fikir üretemeyen King romanının başka yönlere sapmış olmasıyla kendi adıma hayal kırıklıkları beni bekliyor.

Stephen King'in Misery, Secret Window gibi izole bir coğrafyada kurguladığı gerilim hikayelerinin tadını almayı beklediğimiz Gerald's Game, iyi bir başlangıç yapmasıyla, eve giren sevimsiz köpeğin yarattığı gerilimi hep yanıbaşında tutup, istediği an faydalı biçimde kullanmasıyla bu tadı sağlamakta gecikmiyor. Ama adı geçen King uyarlamalarında ana karakterin başına bela olmuş antagonistler sayesinde bu kapalı kalma durumundan üretilebilecek malzeme bolluğu, burada Jessie'nin konumlandırılış biçimi yüzünden birtakım dezavantajlar içeriyor. Elleri yatağa kelepçeli vaziyette böylesi bir kötü adamla uğraşabilmesi zor olabilir. Ama öte yandan Buried gibi tek bir karakterle 95 dakika toprak altında geçen bir filmin üretebildiği gerilim ve dram malzemesini andıran bir sürükleyicilik sağlamak zor sayılmaz. Kaldı ki, Jessie'nin sadece su içmeye çalıştığı bölüm bile bu filmin yaklaşık 90 dakika yatakta geçebileceğine dair parlak fikirler üretme potansiyeli bulunduğunu gösteriyor. Üstelik o fikirlerden birini daha üretip, ona yatağın dışından bakan bir Gerald ve bir Jessie ile hem evlilik muhasebesi, hem de geçmişe dair sırlar üzerine rahat rahat birşeyler söyleyebiliyor. Ama o da bir yere kadar.

Filmin bu noktadan yürüyeceğini, tek mekan filmlerindeki yaratıcılığa yaslanıp yeni fikirler üreteceğini beklerken ne yazık ki çok başka bir mecraya girilerek, artık bayatlamış bir çözüm olarak Jessie'nin geçmişindeki travmatik olayın deşilmesi, o olayın güneş tutulmasıyla ağdalı ve zoraki biçimde ilişkilendirilmesi, bir seri mezar soyguncusunun peydah oluşu, Buried ve benzeri filmlerin tek mekan meydan okumalarına şahit olmak isteyen seyirciyi dağıtıyor. Elbette bu, meydan okumayı seven tutkulu bir genç sinemacının senaryosu değil, bir Stephen King romanı uyarlaması. Kendisi romanın sürükleyiciliğini sağlayabilmek, gerekli mesajları ileterek okuyucuyu kaybetmemek için bu hamlelere ihtiyaç duyuyor. Öyle olunca da, tek mekanda geçen onlarca başarılı örnekten biri olmasını beklerken, klişelere ve mantıksızlıklara teslim olan, kötü de bir final yapan bir filme dönüşüyor. Yıllarca hak ettikleri yere gelemediklerini düşündüğüm iki iyi oyuncu olan Carla Gugino ve Bruce Greenwood'un performanslarına rağmen başladığı gibi bitiremeyen Gerald's Game, romansal çekiciliğini filme de yansıttığı söylenilebilecek, fakat aynı zamanda sözünü ettiğim "tek mekan" beklentisi yüksek sinema severlerde bir nebze hayal kırıklığı yaratabilecek bir yapım.

26 Eylül 2017 Salı

Going By The Book (2007)


Yönetmen: Ra Hee-chan
Oyuncular: Jeong Jae-yeong, Son Byung-ho, Lee Young-eun, Ko Chang-seok, Lee Chul-min, Joo Jin-mo-I, Kong Ho-seok, Jo Si-nae, Hwang Hyo-eun, Son Byeong-wook, Uhm Soo-jung
Senaryo: Jang Jin, Lee Gyoo-bok
Müzik: Jae-kwon Han

Şehirde gerçekleşen bir dizi banka soygunu, hem şehir sakinlerinin paniklemesine, hem de emniyet teşkilatının güvenilirliğinin sorgulanmasına neden olmuştur. Üst makamlar ve kamuoyu, yeni atanmış polis amiri Lee Seung-man'den suçluların yakalanmasını ve bu soygunların son bulmasını beklemektedirler. Seung-man'in ilk icraatı, gerçeğe yakın bir soygun tatbikatı yapmaktır. Yapılacak olan tatbikatla başarı elde edip polis teşkilatını halkın gözünde yüceltmek amacındadır. Teşkilattaki tüm güvenlik personeline bu tatbikatta kimin ne görev alacağına dair kura çektirir. Ama kimin soyguncu olacağı çok önemlidir. Kurada bu görev başkasına çıkmasına rağmen Seung-man soyguncu rolü için, şehire girerken kendisine trafik cezası kesen polis memuru Jung Do-man'i seçer. Teşkilatta dürüstlüğüyle, alay konusu olacak derecede herşeyi kitabına uygun yapmasıyla ünlü, hatta bu özelliği nedeniyle valinin karıştığı yolsuzlukların üstüne gitmesi yüzünden trafik polisliğine düşürülen Do-man, bu tatbikatta soyguncu olarak çok ciddi bir seçimdir. Seung-man ondan işini gerçekçi yapmasını ister. Üstlendiği işi kitabına uygun yapan Do-man ise soyguncu rolünü ciddiye aldığı anda işler karmaşık bir hal alır.

Japon Kunihiko Toi ve Hiroshi Saitô'ya ait olan orijinal hikaye ve senaryodan, Jang Jin ve Lee Gyoo-bok'un uyarladığı, Ra Hee-chan'ın yönettiği Going By The Book, her senarist ve yönetmenin ağzını sulandıracak bu enfes konunun hakkını verir nitelikte komedi ağırlıklı bir polisiye yapım. Tabii bir Güney Kore klasiği olarak bu komedi yapısının içine ustalıkla sızdırılmış dramatik öğelerin de unutulmadığı bir film aynı zamanda. Dürüstlük timsali Do-man'i kısa ama etkili anlarla kabul ettirip seyirciye sevdiren film, amirinin ona bir soyguncu rolü vererek soygun tatbikatının ciddiyetini arttırmasını da ikna edici hale getiriyor. Dürüst, namuslu ve işini ciddiye alan bir polisten rol icabı nasıl soyguncu olabilir sorusuna yaratıcı detaylarla bezeli birçok cevap veriyor. Basit ve sevimli olduğu kadar, zeki bir mizah anlayışına sahip olması sonucu, komik anlar birbirini izliyor. Do-man'in bankada rehinelerle girdiği türlü komik durumlar ve diyaloglar, bu mizah seviyesi sınırları içinde ayakları yere sağlam basar vaziyette seyrediyor.

Kanun adamı - soyguncu kontrastının Do-man üzerinde yarattığı baskıyı, aynı zamanda işini kitabına göre yapmayı şiar edinmiş bir görev adamının soğukkanlılığını aynı potada eritmeyi çok iyi beceren film, dürüstlük tanımına getirdiği bu yaratıcı zemin sayesinde dinamizmini hep diri tutuyor. Patladığı varsayılan silahlar, öldüğü varsayılan rehineler, bir türlü başarıya ulaşamayan kurtarma operasyonları ve tüm bunların bir oyun olmasının verdiği konfor üzerinde kendini dürüstçe tanımlayabilen bir film. Tabii soyguncu olduğu varsayılan, gerçekte anne babası ve kardeşiyle kıt kanaat yaşayan genç bir polis memurunun kamuoyuna vereceği önemli mesajı da bu görev bilincine katık etmesi, klişenin dibi bir tabirle, güldürürken düşündürüyor. Renkli yan karakterler bir yana, Güney Kore sinemasının en beğenilen aktörlerinden biri olan Jeong Jae-yeong'un zeki, soğukkanlı, kestirilemez, aynı zamanda güven veren saf bir dürüstlük ve hüzün içeren Do-man performansı filmin güçlü dokusuna tam oturuyor. Going By The Book, bu ülke sinemasını neden sevdiğimize dair gösterebileceğimiz kanıtlardan birisi.

21 Eylül 2017 Perşembe

Persepolis (2007)


Yönetmen: Vincent Paronnaud, Marjane Satrapi
Senaryo: Vincent Paronnaud, Marjane Satrapi
Müzik: Olivier Bernet

Kendi dinini kurmayı hayal eden, öğrenmeyi seven, Bruce Lee hayranı küçük Marjane, Şah idaresindeki İran şehri Tahran'da yaşamaktadır. 70'lerin sonlarında Marjane ve ailesi, baskıcı Şah iktidarının devrilmesini büyük bir sevinç ile karşılarlar. Yıllarca ekonomik ve toplumsal anlamda yaşanan zorlukların sona ereceği düşünülmektedir. Sancılı yılların ardından demokratik bir yönetimin geleceğini ümit eden İranlılar, Şah’ın baskısından sonra bu defa mollaların baskısının gelmesiyle bir kez daha hayal kırıklığına uğrarlar. Ülkedeki siyasi boşluğu fırsata çevirmek isteyen Saddam sayesinde İran-Irak savaşının da başlamasıyla hayatları iyice zorlaşan Marjene'in ailesi, kızlarını Avusturya'ya bir liseye gönderir. Orada da ekonomik, siyasi, sosyal ve duygusal sorunlarla karşılaşan Marjane, İran ve Avrupa arasında sıkışmış özgürlüğüne sahip çıkmaya çalışacaktır.

Marjane Satrapi’nin aynı adlı otobiyografik çizgi romanından Marjane Satrapi ve Vincent Paronnaud'nun beyaz perdeye siyah beyaz animasyon olarak aktardıkları Persepolis, Şah döneminin son günlerinde hayatını izlemeye başladığımız Marjane'ın çocukluk ve genç kızlık çağlarındaki kişisel büyüme sorunlarını, İslam Devrimi, İran - Irak savaşı gibi tarihsel süreçlerin bünyesinde ele alan bir film. Şah iktidarının sona erişi, Avrupa günleri ve rejim değişikliği sonrası tekrar İran dönemi olmak üzere üç bölüme ayırabileceğimiz film, Marjane özelinde hem bireysel, hem de genel çıkarımlarda bulunabilen yapısıyla dikkat çekiyor. Bunu yaparken bir animasyon olmasının avantajlarıyla dinamik bir kurgu, şiirsel bir anlatım, mizahi bir dil geliştirdiği çeşitli anlar yaratıyor. Politik ve duygusal yönler birbirinden rol çalıyor gibi görünse de, esasen filmi politik çalkantıların gölgesinde şekillenen bir büyüme hikayesi olarak özetlemek mümkün.

Persepolis'in, Marjane'ı bu farklı yaşam koşulları altında incelerken, onu sadece bir birey olarak değil, kadın bir birey olarak belirlemesi, eleştirel alanlarının daha da genişlemesine sebep oluyor. Makul, bilinçli ve zeki bir rotada ilerleyen feminist ton, "İran'da kadın olmak" yanında "Avrupa'da kadın olmak" başlıklarını genel anlamda kadın olmanın ince ruhlu, aynı zamanda çile yüklü boyutlarına taşımasını biliyor. Saf bir oyun çocuğu, isyankar bir üniversiteli ve duygusal özgürlük elde etme uğruna evlenme ironisine itilmiş genç bir kadın kimliklerinin hepsi Marjane'ın üzerine oturuyor. Bunlar aslında hem modern toplumlarda, hem de İran gibi rejim değişikliğinin neden olduğu kafa karışıklıklarından muzdarip kapalı yapılarda yaşayan kadınlara dair ortak sorunlar. Tabii her kadının Marjane gibi anlayışlı ebeveynleri, Büyükkanne ve Anoush Amca gibi bilge yakınları olmayabiliyor. Fakat koşullar nasıl olursa olsun, bu koşulları zorlayabilecek, onlara göğüs gerebilecek kadar güçlü, aynı zamanda seçimlerinde masum hatalar yapabilecek kadar da zayıf gerçeklikte bir kadın karakter olarak Marjane, baskı ve savaş ortamında olduğu kadar, huzur ve refah simgesi Avrupa'da da kendi iç savaşlarını vererek evrensel bir kimliğe bürünebiliyor. Persepolis, Catherine Deneuve, Sean Penn, Gena Rowlands, Iggy Pop gibi konuk seslendirmeleri bile gölgede bırakan hikayesi ve estetik yapısıyla Cannes 2007'de Jüri Ödülü dahil 30 ödül kazanmış, Oscar ve BAFTA dahil 50 küsür adaylık elde etmiş bir yapım.

15 Eylül 2017 Cuma

Guardians Of The Galaxy Vol. 2 (2017)


Yönetmen: James Gunn
Oyuncular: Chris Pratt, Zoe Saldana, Dave Bautista, Michael Rooker, Kurt Russell, Karen Gillan, Pom Klementieff, Elizabeth Debicki, Sean Gunn, Sylvester Stallone, Chris Sullivan
Senaryo: James Gunn
Müzik: Tyler Bates

Galaksiyi korumak için biraraya gelen Star-Lord lakaplı Peter Quill, Gamora, Drax, Rocket ve Baby Groot, bu kez Sovereign Gezegeni'nin çok değerli bataryalarını korumak üzere tutulmuşlardır. Gezegene musallat olan boyutlararası bir canavarı yok edip ödüllerini küstah ve diğer ırkları aşağılayan Baş Rahibe Ayesha'dan alırlar. Fakat ayrılırken Rocket bu bataryalardan birkaç tanesini çalar. Bunu fark edip gurur meselesi yapan Ayesha, ordusuyla Galaksinin Koruyucuları'nın peşine düşer. Gizemli bir uzay gemisi tarafından kurtarılan kahramanlar, bu uzay gemisinin kaptanı, aynı zamanda kendine ait bir gezegene sahip olan Ego sayesinde hayatta kalırlar. Ego'nun amacı, Peter'ı kendi gezegenine götürmektir. Çünkü Ego, Peter'ın hiç tanışmadığı babasıdır. 2014 yılında Dan Abnett ve Andy Lanning'in çizgi romanından James Gunn'ın uyarladığı Guardians Of The Galaxy, yine Gunn'ın imzasıyla Vol. 2 olarak geri dönüyor. İlk filmde tanınıp sevilen kahramanlarımız yeni maceralar peşinde sürüklenirken, biz de ilk film ile kıyaslamalar yapmaktan geri durmuyoruz. Yine bol esprili, atışmalı, aksiyonlu ve duygusal anlar barındıran Vol. 2, bu dinamik tarzından ötürü bazı Marvel devam filmlerinin vasatlıklarına yenik düşmemiş, iyi ki dönmüş dedirten bir yapım.

Bu defa ana konusunu Ego ve Peter arasındaki baba oğul meselesi etrafında şekillendiren film, bu konu etrafında dallanıp budaklanan, başka canlı türlerinin de işin içine dahil olmalarıyla renklenen, görkemli aksiyonu ile şenlenen stilini sürdürüyor. Ego'nun harikulade gezegeninde baba özlemini giderme fırsatı yakalayan, öte yandan gizemli ve tehlikeli bu adam karşısında kafası karışan Peter, onun amacını ve bu gezegenin varlık sebebini anlamaya çalışıyor. Diğer taraftan Yondu'ya karşı çıkan isyan, isyancılara esir düşen Yondu, Rocket ve Baby Groot'un kurtulma çabaları başka bir katman oluşturuyor. Peter'ı çocukken kaçıran Yondu, Gamora'nın yarı makine kızkardeşi Nebula gibi ilk filmden hatırladığımız karakterlere bu defa Ego'nun yardımcısı Mantis, isyan sonucu kendi adamlarına esir düşen Yondu'yu kurtaran Kreglin ve Galaksinin Koruyucuları'nı yakalamayı saplantı haline getiren Ayesha gibi yenileri ekleniyor. James Gunn, üzerimize CGI boca ederken atmosfer yaratma ve tasarladığı evrenlere ruh katma peşinde olduğu için elinden geldiğince ilk filmde tanıştırıp sevdirdiği karakterlerini serinin ikinci ayağında da taze tutmaya çalışıyor.


Artık oturmuş olan bu karakterlerin öfkeli, neşeli, temkinli, alaycı, esprili ve atarlı yanlarını yine sahnelere serpiştiren Gunn, film içinde ikişerli kader birlikleri kurarak ekibin dramatik dengelerini de kuruyor. Rocket ve Yondu'nun hapiste başlayan birbirini anlama, Gamora ve Nebula kardeşlerin yüzleşme, Peter ve babası Ego'nun birbirlerine yönelik farklı beklentilere girme, Drax ve Mantis'in hem komik, hem de saf dürüstlük içeren yakınlaşma hislerinden kolektif bir bütünlük elde ediyor. Tabii tüm şirinliğiyle Baby Groot'un eğlenceli ve bir o kadar da kritik varlığı bu bütünlüğe renk katıyor. Marvel klişelerini mümkün olduğunca göze batırmamak gayreti her zaman işe yaramasa da, o klişelerden farklı versiyonlar oluşturmak, son dakika gollerini epik hale getirmek, absürt veya durumlardan devşirilen küçük samimi anlarla mizahını güçlendirmek bu seriye az da olsa kendine özgü bir karakter katıyor. Aslında bu sayede grafik roman mantığının beyaz perdeye aktarımındaki sahici amaç ortaya çıkıyor. Görkemli aksiyon ve etkileyici teknik görsellikten fazlası olmaya, Peter ve Ego ile baba - oğul, Rocket ve Yondu ile ötekileştirilmiş bireyler, Gamora ve Nebula ile sevgi - nefret içeriğinde kendini arayan kardeş bağı gibi meseleleri özüne dahil etmeye çalışıyor. Eksantrik türler, birbirinden ilginç gezegenler, tuhaf düşmanlar, komik yan karakterler ve dahası Guardians Of The Galaxy evrenini kemikleştiriyor.

Çekirdek oyuncu kadrosuna tecrübesiyle takviye yapan Kurt Russell ve Kreglin rolüyle James Gunn'ın başarılı oyuncu kardeşi Sean Gunn, Kanadalı genç oyuncu Pom Klementieff, ayrıca Sylvester Stallone, Ving Rhames, Michelle Yeoh sürprizleri, Stan Lee, David Hasselhoff, Jeff Goldblum, Don Johnson, Pacman cameoları filmin diğer renkli anlarını oluşturuyorlar. Tyler Bates'in güçlü tema müzikleri yanında, ilk filmden de bildiğimiz üzere filmde çalınan şarkılara ayrı bir önem bahşeden James Gunn, Vol. 2'de yine 70'lerin kaliteli şarkılarından bir demet sunuyor. Biri aksiyon, biri duygusal olmak üzere iki güzel final barındıran, "end credits" bölümünü bile küçük esprilerle donatan Guardians Of The Galaxy Vol. 2, genel olarak ilk filmin gölgesinde kalmayan, malzemesinin bolluğuyla sonraki devam filmleri için umut vaat eden keyifli bir Marvel deneyimi. Elbette diğer Marvel filmleri gibi popüler gişe sinemasının para basan bir mamülü. Bu sınırları aşmayacak biçimde izlenmesi ve değerlendirmesi gerek. Fakat yine diğer curcunalı Marvel filmleri arasında çizgi roman ruhuna en yakın filmlerden biri olarak değer bulması da boşuna değil.

10 Eylül 2017 Pazar

Perfetti sconosciuti (2016)


Yönetmen: Paolo Genovese
Oyuncular: Giuseppe Battiston, Marco Giallini, Kasia Smutniak, Valerio Mastandrea, Anna Foglietta, Edoardo Leo, Alba Rohrwacher, Benedetta Porcaroli
Senaryo: Filippo Bologna, Paolo Costella, Paolo Genovese, Paola Mammini, Rolando Ravello
Müzik: Maurizio Filardo

Yedi kişilik samimi bir arkadaş grubu, bir akşam yemeği için biraraya gelmek üzere estetik cerrah Rocco ve psikolog Eva çiftinin evinde toplanırlar. Neşe içinde hem yemek yer, hem de sohbet ederler. Arkadaşlıklarının ne kadar güçlü olduğundan, birbirlerinden saklayacak hiçbir şeyleri olmadığından dem vururlar. Bu iddia büyür ve yemek boyunca bir oyun oynamaya karar verirler. Herkes telefonlarını masaya koyacak, gelen telefonlara, resimlere, mesajlara hep beraber bakacaklardır. Başlangıçta eğlenceli süren bu oyun, saatler ilerledikçe gergin ve can sıkıcı bir hal almaya başlar. Çünkü hepsinin gizlediği önemli sırlar vardır ve bunlar teker teker açığa çıkacak gibi görünmektedir. Beş kişilik bir senaryo ekibinin yazdığı, bu beş kişi arasında bulunan Paolo Genovese'nin yönettiği Perfetti sconosciuti (Perfect Strangers), tek mekanda geçen, son derece akıcı diyalogların yer aldığı, komedi, dram, hatta trajedi öğelerini büyük bir ustalıkla biraraya getirmiş müthiş bir yapım. Mükemmel bir tiyatro oyunundan uyarlanmış hissi veren, zekice diyalogların, esprilerin, olay örgülerinin birbirine bağlandığı Perfetti sconosciuti, aralarında Tribeca'nın da bulunduğu çeşitli festivallerden senaryo ağırlıklı ödüllerle dönmüş bir film.

Yemekte buluşacak olan üç çiftin evlerinde yaptıkları hazırlıklarla açılan film, burada kurduğu diyalogların bazılarını gecenin ilerleyen saatlerinde tekrar gündeme getirmek üzere kısa ama kalıcı bir girizgah yapıyor. Yemeğe yeni sevgilisi ile beklenen Peppe'nin, sevgilisinin rahatsızlık bahanesi ile katılmaması yüzünden tek başına gelmesi ile ekibin tamamlanması, yemekte girilen neşeli diyaloglar ve alkolün de verdiği özgüven sayesinde birbirlerinden saklayacak hiç sırları olmadığı iddiasına kadar gelen genel hava, modern çağda adeta insanın bir uzvu haline gelmiş cep telefonlarının masaya konup gelecek tüm mesaj ve aramalara birlikte bakılması yönünde kurgulanan bir oyuna dönüşünce çok geçmeden sadede geliniyor. Birkaç itiraz olsa da, böyle bir amaçla oynanacak oyuna itiraz etmek, saklayacak birşeyleriniz olduğu anlamına gelebileceği için herkes razı gelmek durumunda kalıyor. Zaten o ana kadar da gayet güzel ilerleyen muhabbet, telefonlar ortaya konduktan sonra gelmeye başlayan arama ve mesajlarla iyice çeşitleniyor.

Aile, dostluk, evlilik, eski sevgililer, çocuk sahibi olma, ayrılık, fiziksel görünüm, cinsel kimlik, sırlar ve daha birçok konunun konuşulacağı bu oyunun gidişatı o kadar ustaca ayarlanmış ki, gelen arama ve mesajların niteliğine göre dozu yavaş yavaş artan bir tansiyon sayesinde karakterlerle yaşanan özdeşleşme de giderek artıyor. Mesela hoparlöre verilen aramalarla hissedilen gerilim, o arama sonlandıktan sonra belirlenen gündem, çiftler arasında yükselen gerilim, tarafların kendilerini haklı çıkarmak için ortaya koydukları argümanlar, çatışmalar, konuya uzak olan diğerlerinin yorumları, gizlenen tek bir sırrın bile ne kadar önemli ve çok katmanlı olduğunu gösteriyor. Tam o aramanın ateşi sönmeden başka birine bir mesaj geliyor ve gündem bir anda değişiveriyor. Aynı süreç, farklı tasarım ve boyutlarla tekrar dolaşıma giriyor. Birbiriyle alakasız bu olaylar arasında yapılan geçişlerin doğallığı, tartışılan konuların bir anda değişmesi, ilginin bir karakterden diğerine geçişi hayranlık verici. Bu sürecin bir süre sonra sıkıcı olabileceği ihtimalini göz önünde bulunduran senaristler, yine müthiş bir hamle tasarlayarak hiç çaktırmadan filme bir başka kırılma noktası daha ekliyorlar.


Telefonları aynı olan Lele ve Peppe'nin, Lele'nin her akşam belli bir saatte gelmesini beklediği uygunsuz olabilecek bir mesaj yüzünden gizlice telefonları değiştirmesi üzerine yaşananlar, komedi ve gerilimin iç içe geçtiği, filmin kendinden başka kısa filmler çıkarabilecek kadar muktedir bir senaryoya sahip olduğu çok güçlü anlar yaratıyor. İnsanların kara kutusu haline gelmiş telefonların, başkasıyla değiştirildiğinde bile ne kadar tehlikeli olabileceğine dair emsal teşkil edebilecek bu bölümden sonra dramatik dozunu iyice arttıran film, çiftlerin ve çok yakın arkadaşların dahi birbirlerinden ne kadar çok şey gizlediklerini teker teker ifşa ediyor. Gelen her telefon ve mesajın kendi içinde sağlam mesajları var. Bu mesajlar bazen afili cümlelerle, bazen de seyircinin duygusal zekasına güvenerek iletiliyor. WhatsApp, Facebook gibi paylaşım hesaplarını da barındıran bu telefonların, içindeki sırlarla birer canlı bomba gibi taşınıyor olmasındaki dehşeti bu yedi karakter aracılığıyla yüzümüze vuran film, yaşanan birtakım yüzleşmelerle seyirciye ayna tutmasını da çok iyi beceriyor. İnsanların iş ve özel hayatlarında sakladıkları sırların açığa çıkıyor olmasından duyacağımız rahatsızlık / rahatlama kontrastı da böylelikle mükemmel biçimde o aynadan ekrana, yani bize yansıyor.

İçinde onlarca sürpriz barındıran Perfetti sconosciuti, teker teker açığa çıkan gerçekler sayesinde çiftlerin, arkadaşların birbirlerine karşı ne kadar sırdaş, aynı zamanda ne kadar ikiyüzlü olduklarını göstermesi açısından rahatsız edici yönlere de sahip. Ama bu, filmin gerçekçiliğini daha da sivrilttiği için, bazı sırların ve ikiyüzlülüklerin yüzümüze vuruluyor olmasından kaynaklı bir rahatsız etme hali. İşinde gücünde olan, çoluk çocuk ve sorumluluk sahibi insanların kendilerine ait güvenli alanlar yaratma ihtiyaçlarıyla, tutkularını, kaçamaklarını, fetişlerini boca ettikleri bu telefonlar insanların vazgeçilmezi olduğu kadar celladı da olabiliyor. Zaten bu yedi kişinin birbirleriyle yüzleşmeleri kadar kendileriyle de yüzleşmiş olmalarından kaynaklı müthiş bir trajik canlılık hakim senaryoya. Karakterlerin hepsinin kendine ait zayıf anlarından, onları canlandıran oyuncular güçlü performanslar ortaya çıkarıyor. Bunu sağlayan da cıva gibi yerinde duramayan, ne zaman ne şekilde karakterleri sıkıştıracağı, ezeceği, yok edeceği belli olmayan tekinsiz senaryo. Ama film en büyük ters köşesini sona saklıyor ki, burada da asıl darbeyi seyirciye vurarak misyonunu tamamlıyor adeta. Onlara gelen her telefon veya mesaj üzerine, onların yaptığından çok daha fazlasını tartışmamız, üzerine çok şeyler söylememiz mümkün. Perfetti sconosciuti'yi basitçe özetlemenin imkanı yok. 2016'nın en iyi 10 filminden biri olduğunu söylemek belki bir özet sayılabilir.

27 Ağustos 2017 Pazar

Dangal (2016)


Yönetmen: Nitesh Tiwari
Oyuncular: Aamir Khan, Fatima Sana Shaikh, Sanya Malhotra, Aparshakti Khurana, Sakshi Tanwar, Zaira Wasim, Suhani Bhatnagar, Ritwik Sahore, Girish Kulkarni
Senaryo: Piyush Gupta, Shreyas Jain, Nikhil Mehrotra, Nitesh Tiwari
Müzik: Pritam Chakraborty

Eski güreşçi Mahavir Singh Phogat ve zorla güreşçi yapıp başarıdan başarıya koşturduğu kızları Geeta ve Babita'nın gerçek olaylara dayalı hikayesini, aralarında yönetmen Nitesh Tiwari'nin de bulunduğu dört kişilik bir senarist ekibinin senaryosuyla izlediğimiz Dangal, Bollywood sınırlarını da aşıp gelen filmlerden. Bir Aamir Khan Productions yapımı olması itibariyle tüm görkemli Bollywood unsurlarına, başarı öyküsü bir film olması itibariyle de tüm spor filmi klişelerine sahip. Hatta girişte de belirtildiği üzere, kişiler ve bazı olaylar gerçek olsa da, senaristler tarafından dramatize edilmiş bir film Dangal. Bu yüzden nasıl başladığı, geliştiği ve sonlandığı seyircinin onlarca spor filmi senaryosundan tecrübe ettiği düzlemde ilerliyor. Tabii Hint yapımlarının kendine has dokunuşlarından fazlasıyla nasibini alarak, etkileyici anlar yaratarak ve teknik kapasitesini sürekli yüksek tutarak. Olayların ne kadarı filmde anlatıldığı şekliyle gelişti bilemiyoruz. Öyle ya da böyle, ortada çeşitli yönleriyle mutlaka anlatılması, tüm dünyanın öğrenmesi gereken bir başarı öyküsü olması, Dangal'ı özel bir konuma oturtuyor.

Hindistan'ın, tarihi boyunca güreş dalında hiç altın madalya kazanmamış olmasına kafayı takan, bunun sorumlusu olarak yeterli imkanları sağlamayan, spora ve sporculara destek olmayan sistemi suçlayan Mahavir Singh Phogat'ın en büyük hayali, birgün Hindistan'a bir altın madalya gelmesi. Bu hayalini gerçekleştirmek için doğacak oğlunu yetiştirmeye hazır. Ama bir türlü oğlu olmayınca, üstüne üstlük dört kız evlat sahibi olunca bu hayalinden gittikçe uzaklaşmaya başlıyor. Birgün büyük kızları Geeta ve Babita'nın bir sokak kavgasında erkek çocukları dövdüklerini öğrenince kaybolan umutları yeşeriyor. Hiç gönüllü olmadıkları halde kızları sıkı bir disiplinle güreşçi yapmaya karar veriyor. Özellikle Geeta üzerine yoğunlaşan senaryo, kızların adım adım yükselişini neredeyse tek bir klişeyi bile atlamadan perdeye taşıyor. Tabii burada Hindistan'daki kız çocuklarına yönelik tutuculuğun tüm boyutlarıyla ele alınmaması mümkün değil. Bu noktada hiç falso vermediği söylenebilir. Bir Arap ülkesi kadar bağnaz olunmasa da, Hindistan'da güreş sporuyla ilgilenen kızlara takınılan bu tutumun önünde hem bir baba, hem de antrenör olarak kaya gibi dikilen Mahavir Singh Phogat, bu duruşuyla filmin en önemli mesajlarından birini taşıyor.


Hiç gönülleri olmamasına rağmen Mahavir'in iki kızını güreşçi olarak yetiştirmek istemesi, bu uğurda kimi zaman tavizsiz ve acımasız davranması, seyirciyi Mahavir'i sorgulamaya itebiliyor. Kızların birgün gizlice bir kız arkadaşlarının düğününe gitmeleri, Mahavir'in orayı basıp onları azarlaması da buna tüy diken anlardan biri oluyor. Ancak düğünü yapılan 14 yaşındaki kız çocuğunun Geeta ve Babita'ya söylediklerinden sonra tahmin etmesi zor olmayan bir dönüşüm haklı olarak filme ivme kazandırıyor. Özellikle spor akademisi çağına gelince Mahavir ve Geeta arasında yaşanan gelgitler, bir baba - kız çatışması yanında, kuşak çatışması içine düşen bir sporcu - antrenör dengelerine de sahip oluyor. Eski usül güreş taktikleri ile modern yöntemler arasındaki çatışmayı lafta bırakmamaya çalışıp mümkün olduğunca detaylandırmak isteyen senaryo, her iki metodu da sıkıcı hale getirmeden Mahavir ve Geeta üzerinden kişileştiriyor. Tabii eski usülü temsil eden antrenör babayı hep haklı çıkararak. Bunun bir sakıncası yok. Büyük sözü dinlemek çoğu zaman ihtiyaç duyduğumuz birşeydir. Ama burada Mahavir gibi kişisel hayalini gerçekleştirmek için kızlarını kullanan, fakat bunun yanında o kızlara kendi bireysel özgürlüklerini, özgüvenlerini kazandıran bir baba figürünün haklı çıkması çok önemli.

52 yaşındaki aktör / yapımcı Aamir Khan, Bollywood'a yön veren en önemli isimlerden biri. Bu sinemanın karikatürize ve dramatik tüm bileşenlerine hakim olan Khan, tecrübesiyle Geeta ve Babita'yı farklı yaşlarda canlandıran tecrübesiz dört genç kıza da antrenörlük yapıyor adeta. Hatta onları kamera arkasında da zorladığını düşündürebiliyor. Bazen slogana kaçması kaçınılmaz bu gibi Bollywood yapımlarının kendini ifade etme biçimleri, müziği, dansı, komediyi ve gözyaşını 2.5 saatin üzerinde seyreden sürelere hızlı bir kurguyla yaymaktan ibaret. Konu da Dangal'daki gibi ilgi çekiciyse o 2.5 saatin nasıl geçtiği anlaşılmıyor. Olağanüstü sinematografisi, güreş koreografileri, şarkıları ve Pritam Chakraborty imzalı tema müzikleriyle bu ilgi çekici konuyu daha da renklendirmek için elinden geleni ardına koymayan bir film Dangal. Bundan sonra 2010 Olimpiyatlarına Oyunlarına Hindistan’ı temsilen katılan ilk kadın güreşçi olan ve altın madalya getiren ilk sporcusu olmayı başararak tarihe geçen Geeta Phogat'ın kariyerini anlatmak için de böyle görkemli bir film gerekirdi. Keşke bir yazılı metinle değil de, finalle bağlantılı biçimde 5-10 dakika daha ayrılıp, bir sonraki 2014 olimpiyatlarında altın madalya alan Babita da onurlandırılsaydı. Yine de Dangal'ın bundan sonra Aamir Khan'ın en iyileri arasında gösterilmesi kaçınılmaz.

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Virunga (2014)


Yönetmen: Orlando von Einsiedel
Müzik: Patrick Jonsson

2017 yılında The White Helmets ile En İyi Kısa Belgesel dalında Oscar kazanan Orlando von Einsiedel'in yönettiği İngiltere / Kongo ortak yapımı Virunga, dünyanın biyoçeşitliliği en yüksek bölgelerinden biri, aynı zamanda yeryüzünde sadece 880 tane kalan dağ gorillerinin vatanı olan Kongo Virunga Milli Parkı'nın içinde bulunduğu birçok tehlikeyi ve bu tehlikelere karşı duran bir grup iyi insanı konu alan güçlü bir belgesel. Parkın UNESCO'ya bağlı çalışan en yetkili koruyucusu, aynı zamanda çevreci bir antropolog olan Belçikalı Emmanuel de Merode, eskinin çocuk savaşçılarından, şimdinin ise idealist aile babası ve park korucusu Rodrigue Mugaruka Katembo, yetim kalmış dağ gorilleriyle kendi evlatları gibi ilgilenen bakıcı André Bauma, Virunga üzerine oynanan politik ve ekonomik oyunları ifşa etmek isteyen cesur gazeteci Mélanie Gouby gibi dört güçlü ve gerçek karakter ile Virunga olayının tüm boyutları bu belgesel sayesinde gözler önüne seriliyor. Einsiedel, bu farklı boyutları birbiriyle iç içe geçirerek, bunu yaparken dağınıklığa meydan vermeyerek, en önemlisi de tüm bu çabaların sadece Virunga'yı korumak için gösterildiğine dair vurguyu ortak bir duygu haline getirerek yapıyor.

Virunga gibi cennet köşesi bir park, bu benzersiz güzelliği yanında, dört bir yandan tehlikelerle kuşatılmış olmanın hüznünü de taşıyor. Emmanuel de Merode ve Rodrigue Mugaruka Katembo, para ve zevk uğruna gözünü bile kırpmadan bölgedeki hayvanları katleden kaçak avcı terörüne karşı kararlı bir duruş sergiliyorlar. Özellikle sayıları gittikçe azalan dağ gorillerini öldürdüklerinden, onlardan geriye kalan yetim gorillerin korumaya alınması gerekiyor. Onlara hem annelik, hem babalık eden fedakar bakıcı André Bauma'nın, içinde mutluluk, umut ve keder karışımı saklı olağanüstü yüz ifadesi bu canlıların talihsizliğini ve korumaya muhtaçlığını özetliyor adeta. Bir başka tehlike de, Londra merkezli SOCO International adlı petrol şirketinin petrol arama çalışmaları için Kongo'nun zengin doğal kaynaklarını gözüne kestirmiş olması. Burada devreye giren araştırmacı gazeteci Mélanie Gouby, SOCO için saha çalışmaları ve lobiler yapan bir yetkiliden gizli kamera kullanarak çarpıcı bilgiler ediniyor. Parkın doğal çevresini, içinde yaşayan hayvanları ve orayı korumak için çalışan yetkililleri umursamayan, çıkarları uğruna her türlü yozlaşmayı göze alabilecek olan bu şirketi cesurca açık ediyor.

Ne yazık ki Virunga'nın karşı karşıya kaldığı tehlikeler bununla bitmiyor. Mayıs 2012'de resmi yönetime karşı savaş ilan eden silahlı M23 isyancılar, önüne geleni yakıp yıkarak ilerliyorlar. Üstelik Mélanie Gouby'nin hem SOCO için çalışan bazı yetkililerden, hem de isyancı grubun başındaki Vianney Kazarama'dan edindiği gizli kamera görüntülerinden bu iki gücün birbiriyle ilişki içinde olduklarını, SOCO'nun isyancılara maddi manevi destek sağladığını öğreniyoruz. İsyancıların silahlı gücünden faydalanılarak yerel halkın ve bu büyük projelere karşı duran kişi ve kurumların sindirilmesi hedefleniyor. Bu mücadele hala bitmiş değil. Belgesel sayesinde yakından tanıdığımız bu dört insanın kendi yetki alanları dahilinde, bazen sınırları da zorlayarak, hatta canlarını ortaya koyarak verdikleri koruma mücadelesi çok büyük değer taşıyor. Hem onların karizmatik birer aktör gibi duruşları, hem de Einsiedel'in cesur yönetimi sayesinde aksiyon ve dramatik öğelerle de yoğun biçimde ilerleyen belgesel, önemli bir farkındalık sağlama amacı taşıyor. Virunga'nın muhteşem coğrafyasından görüntüler izlediğimiz gibi, kulağımızda vızıldayan kurşunlara, uzaklardan duyduğumuz bomba seslerine de tanık oluyoruz. Yeryüzünde Virunga gibi kirli oyunlara alet edilip kaderiyle başbaşa bırakılmaması gereken binlerce güzellikten biri için verilen bu örnek mücadelenin gerçekten örnek olmasını içten içe diliyoruz. Ama dilemek hiçbir zaman yetmiyor.

18 Ağustos 2017 Cuma

El ciudadano ilustre (2016)


Yönetmen: Mariano Cohn, Gastón Duprat
Oyuncular: Oscar Martínez, Dady Brieva, Andrea Frigerio, Manuel Vicente, Belén Chavanne, Marcelo D'Andrea, Nora Navas, Daniel Kargieman
Senaryo: Andrés Duprat
Müzik: Toni M. Mir

"Nobel Edebiyat Ödülü'nü almak konusunda iki farklı duygu hissediyorum. Bir yandan gururum okşandı, gerçekten okşandı. Ama diğer yandan bu acı duygu içimde çok daha ağır basıyor. Benim inancıma göre bu tür oy birliği ile alınmış onay kararı bir sanatçının çöküşüyle doğrudan ve şüphe götürmez şekilde alakalıdır. Bu ödül şunu kanıtlıyor; eserlerim kişilerin zevkleri ve ihtiyaçlarıyla aynı görüşte. Yargıçların, uzmanların, akademisyenlerin ve kralların. Açık bir şekilde, ben sizin için en konforlu sanatçıyım ve bu konforun her artistik eserde bulunması gereken ruhla çok az ilgisi var. Sanatçıların sorgulaması ve şaşırtması gerekiyor. Bu yüzden bir sanatçı olarak ulaşabileceğim son noktaya gelmekten pişmanlık duyuyorum. Ancak hissettiğim en kalıcı duygu şu aslında; gururuma yediremediğim, ikiyüzlü bir şekilde beni kızdıran, yaratıcı macerama son vermeye karar verdiğiniz için size teşekkür etmektir. Ama lütfen bunları söyleyerek sizi suçladığımı düşünmeyin sakın. Gerçek bu değil. Burada suçlanacak tek kişi var o da benim. Çok teşekkür ederim."

Nobel Edebiyat Ödülü kazanan ünlü Arjantinli yazar Daniel Mantovani'nin (Oscar Martinez) ödül töreninde yaptığı bu konuşmayla başlayan El ciudadano ilustre (The Distinguished Citizen), bu ödülü kazanmayı kariyerinde bir düşüş olarak gören kurmaca bir yazarı takip ediyor. Avrupa’da yaşayan ve çok yoğun bir davet temposu olan Daniel, Arjantin’de büyüdüğü, romanlarının beslendiği Salas kasabasından gelen daveti kabul ediyor. 40 yılın ardından ilk kez kasabaya giderek nostaljik duygularını tekrar harekete geçireceğini, anılarını tazeleyeceğini, masum bir arınma hissiyatı yaşayacağını düşünürken kendini tuhaf, komik, sinir bozucu olaylar zincirinin içinde buluyor. Eski arkadaşlar, eski sevgili, değişen lokasyonlar, hap baki kalmış cehalet gibi unsurlar tipik bir eve dönüş hikayesinin temelleri iken, oradan çıkan başarılı bir entelektüelin yaşadığı çatışmaları çok etkili biçimde dile getiren film, bu çatışmaları kültür, şöhret, edebiyat, sanat, vefa/vefasızlık ve insan davranışlarının ikiyüzlülüğü üzerine konumlandırarak çok diri bir kara mizah tonu elde ediyor. Yıllar önce terk ettiği kasabasındaki kültür sanat algısındaki banallikler, mikro ve makro toplumlarda sıkça görülen kültür sanat algısındaki cehaleti yansıtır nitelikte. Tabii Daniel sadece bu algı ile yüzleşmiyor, kasabada bıraktığı insanların ya da yeni tanıdıklarının türlü sorunlarının da odak noktası haline geliveriyor.


Gençlik yıllarında Salas'taki eski sevgilisi Irene ile evlenmiş yakın arkadaşı Antonio, onların Daniel'i saplantı haline getirmiş kızları Julia, Daniel'i turistik bir amaç uğruna kullanma eğilimindeki yönetici Cacho, kasabadaki bir resim yarışmasında Daniel'in jüri başkanı olarak elediği resmin öfkeli sahibi, Daniel'den engelli oğluna yeni bir tekerlekli sandalye almasını isteyen bir adam, kitaplarından birinde kendi babasından bahsettiğini iddia eden başka bir kasaba sakini gibi türlü karakterler mevcut. Daniel'in memleketini ziyaret etmesini fırsat bilerek geçmişin ezikliklerini veya şimdinin sağlıksız çıkarımlarını onun üstüne boca ediyorlar. Onun kitaplarındaki Salas referanslarını fırsat bilerek ve bahane ederek onu bir hedef tahtası haline getiriyorlar ya da kişisel çıkarları için kullanabilecekleri bir özne halinde görüyorlar. Bu açıdan hiç de romantik bir memlekete dönüş hikayesi yaşanmıyor. Zaten senarist Andrés Duprat'ın amacı da bu değil. En azından amaçlarından biri, geldiğimiz yer ile değil, kendimizi dönüştürdüğümüz şey ile alakalı bir duruş belirleyebildiğimiz gerçeği. Ünlü biri olmanın etrafta (ya da hemşehriler bazında) yarattığı beklentilerle baş etmenin dayanılmaz ağırlığı.

Harika edebiyatın haksızlık ve güçlüklerle yaşayan toplumlardan çıktığını, "kültür" kelimesini cahil, aptal ve tehlikeli insanların diline doladığını, yazar olmak için kağıt, kalem ve kibir gerektiğini, daha buna benzer pekçok düşüncesini aktaran Daniel'in, hem şöhretli hem elit bir yazar olarak karşılaştığı bu insan ve olayların sığlığı ile olan imtihanı tipik bir yazar kibrinin yansımaları olarak görülebilir. Ama bir sanatçı olarak bu insan ve olayların doğup büyüdüğü yerden çıkmış olmasının yarattığı tuhaf ikilemler çok iyi yansıtılmakta. Birgün ünlü bir yazar olarak Nobel Ödülü alıyorken, başka birgün kendinizi memleketinizin köhne bir tavernasında eski arkadaşınızın saçma dansını izlerken bulabiliyorsunuz. Sizi "Saygın Vatandaş" olarak seçip heykelinizi diken de, fikirlerinizi beğenmeyip üzerinize yumurta atan da aynı cahil motivasyonlarla bunları yapıyorken, her şeyi yüzeyselin ötesinde düşünmeye çalışan bir yazar olarak haklı biçimde kendinizi üstün, kibir duygunuzu da korunaklı bir liman gibi görmenizin önünde bir engel kalmıyor. İşte El ciudadano ilustre, bazı etkinlikler için yıllar sonra doğup büyüdüğü Salas kasabasına dönen Nobel sahibi Daniel Mantovani'nin hem memleket hasreti klişesine, hem de sanatçı ve halk arasındaki düşünsel/eylemsel çelişkilerine farklı açılardan yaklaşabilmiş, üstelik bunları doğru telakki etmiş bir film.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Al final del túnel (2016)


Yönetmen: Rodrigo Grande
Oyuncular: Leonardo Sbaraglia, Clara Lago, Pablo Echarri, Federico Luppi, Uma Salduende, Walter Donado, Laura Faienza, Facundo Nahuel Giménez, Javier Godino
Senaryo: Rodrigo Grande
Müzik: Lucio Godoy, Federico Jusid

Bir trafik kazası sonucu karısını ve kızını kaybeden, kendisi de tekerlekli sandalyeye mahkum olan Joaquín, evinin bodrumunda elektronik eşya tamiriyle uğraşan, uyuşuk köpeğiyle yaşayan, kendi düzenini kurmuş bir adamdır. Birgün evindeki bir odayı kiralamak üzere striptizci Berta ve küçük kızı Betty hayatına girer. Apar topar odayı kiralayan anne kız sayesinde hayatı bir az olsun renklenen Joaquín, bir gece çalıştığı zemin kattaki duvarın ardından gelen sesler üzerine orayı takibe almaya karar verir. Teknolojik aletlerden iyi anladığı için küçük kameralar ve dinleme cihazlarıyla yan tarafta olup bitenleri izlemeye başlar. Galereto liderliğindeki bir grup hırsız, evin yakınındaki bir bankayı soymak üzere tünel kazmaktadırlar. Hırsızların aynı zamanda gizli kasalarda şantaj malzemesi olacak belgeleri alması için emniyetten gizemli biriyle de işbirliği olduğunu öğrenen, üstelik Galereto'nun işlediği bir cinayete de tanık olan Joaquín, bu soygun planını baltalamak üzere harekete geçer.

Arjantinli Rodrigo Grande'nin yazıp yönettiği Al final del túnel (At The End Of The Tunnel) heyecan ve gerilim yüklü bir suç filmi. Hızlı sayılabilecek bir girişle Joaquín'in münzevi hayatına önce Berta ve Betty'yi sokan, onları bu hayata bir çırpıda alıştıran Rodrigo Grande, bir süre sonra yan binadaki soyguncuları oyuna dahil ederek sadede geliyor. Bir yandan Joaquín'in onları gizli gizli izleme ve dinleme safhaları, bir yandan Berta ve birkaç yıldır bilinmeyen bir sebeple hiç konuşmayan küçük Betty ile kurmaya çalıştığı iletişim ile paralel ilerleyen film, Joaquín'in soyguncular arasında çıkan anlaşmazlık sonucu işlenen bir cinayete tanık olması ve sürpriz sayılabilecek bir kırılma noktasıyla dozunu arttırmaya başlıyor. Joaquín'in bu münzevi hayatını sürdürdüğü muhite bir tünel uzaklığında bulunan önemli bir bankaya düzenlenecek bu soygunda yozlaşmış bir emniyet görevlisinin de parmağının olması, Sadece Joaquín'in köpeği Casimiro ile konuşan Betty'nin sırrı derken birkaç kanaldan gizem ve gerilim inşa eden film, bu kozlarını da tünelin içindeki ve dışındaki çeşitli sahnelerle gayet iyi kullanıyor.

Joaquín'i ufak çapta MacGyver'ın tekerlekli sandalyedeki hali gibi tasarlayan Rodrigo Grande, bu mekanik zekanın verdiği güveni, aynı zamanda bu fiziksel handikapın getirdiği dezavantajları seyirciye de kolayca aşılayabiliyor. Mantık hataları evhamından kendini arındırmak suretiyle film esnasında gösterdiği bir köpek mamasını, kol saatini, köpek aksesuarına takılan dinleme cihazını, sonradan patlayacağını bildiğimiz silah gibi gösterip uygun yerlerde patlatıyor. Hatta senaryosunda tüm bu soygun ve o soygunu baltalama planlarını aynı anda yapan kişi olduğundan, önünde engel teşkil edeceğini düşündüğü Berta'yı uzun süre devre dışı bırakmaktan da geri durmuyor. Neyi, kimi, nerede, nasıl kullanacağını sadece kendisi bildiğinden, seyirci olarak tahminlerimizi bir nebze güçleştiriyor. Tarantino finallerini de andıran final hesaplaşması sayesinde ürettiği çözüm, böyle bir düğüm ancak bu yöntemle çözülebilirdi dedirtiyor. Arjantin sinemasının en popüler ve tecrübeli aktörlerinden Leonardo Sbaraglia ve özellikle La cara oculta filmindeki rolüyle göz dolduran İspanyol oyuncu Clara Lago'nun performanslarıyla güçlenen Al final del túnel, bir zamanlar David Fincher dendiğinde akla gelen tarzı andıran gerilimli, sürprizli yapısıyla görülmeyi hak eden bir film.

6 Ağustos 2017 Pazar

King Arthur: Legend Of The Sword (2017)


Yönetmen: Guy Ritchie
Oyuncular: Charlie Hunnam, Jude Law, Djimon Hounsou, Astrid Bergès-Frisbey, Eric Bana, Aidan Gillen, Neil Maskell, Kingsley Ben-Adir, Craig McGinlay, Freddie Fox, Tom Wu, Annabelle Wallis, Bleu Landau, Michael McElhatton, Poppy Delevingne
Senaryo: Joby Harold, Guy Ritchie, Lionel Wigram, David Dobkin
Müzik: Daniel Pemberton

Arthur henüz çocukken babası Kral Uther ve annesi Igraine, amcası Vortigern'in ihanetine uğrayarak öldürülürler. Vortigern kral olarak tahta geçer. Doğuştan kazanılan bu hakkı kendisinden çalınan ve kim olduğuna dair hiçbir fikri olmayan Arthur ise bir genelevde büyümüş, Londinum şehrinin arka sokaklarında çeşitli işler kovalayarak geçimini sağlayan biridir. Ancak babasının efsane kılıcı Excalibur'u saplandığı taştan zorlanmadan çektiğinde bütün hayatı alt üst olur. Gerçek kralın kendisi olduğunu halka ispatlamak isteyen Vortigern, tüm gücüyle onu öldürmek için peşine düşer. Kral karşıtı isyancılar da yeni liderlerini bulmuşlardır. Fakat Arthur ne bu büyülü kılıcı kullanabilmekte, ne de doğuştan kral olduğuna inanabilmektedir. Vortigern'in zulmü karşısında hoşuna gitse de gitmese de gerçek mirasına sahip çıkmak zorunda kalacaktır.

Guy Ritchie'nin 9. filmi King Arthur: Legend Of The Sword, Kral Arthur efsanesinden Joby Harold, Lionel Wigram ve Ritchie'nin senaryolaştırdığı epik ve fantastik bir macera olarak karşımıza çıkıyor. Evet, Ritchie'nin geldiği nokta ne yazık ki bu. Kariyerinde Lock, Stock and Two Smoking Barrels, Snatch ve RocknRolla gibi üç efsane suç kara komedisi bulunan, bu üç filmle adeta kendi suç evrenini ve sinemasını yaratan Ritchie, artık Amerikan yapımı dev bütçeli filmlerin yönetmeni konumunda. İki Sherlock Holmes filmiyle başlayan, aynı adlı TV dizisinden uyarlama The Man from U.N.C.L.E. ile süren bu bildik serüvenin en son ayağı olan King Arthur, acaba Ritchie'nin kariyerinde yapmak istediği gerçekten bu muydu diye düşündürmeden edemiyor. Bu saydıklarımız kötü filmler değil. Ama çoğu kişinin başını sonunu bildiği roman, TV, efsane uyarlamaları ile artık Ritchie'nin kestirilebilir bir sinemacı olma yolunda emin adımlarla ilerlediği söylenebilir. Sadece biçimsel bazda kendine has bazı çekim tekniklerini hemen hemen her filminde kullanması onu özgün bir yönetmen yapmıyor. Onun karmaşık ve özgün suç öykülerini, temposunu çok iyi ayarladığı anlatım tarzını ve bunları harikulade mizah anlayışıyla bütünleştirdiği filmlerden ümidimiz günden güne azalıyor.


King Arthur vesilesiyle Ritchie'nin kariyerine bir de tarihi film eklediğini düşünsek de, bu efsaneyi kendi tarzına uydurmak adına çırpındığı anların da farkına varıyoruz. Mesela Arthur'un zor şartlarda Londinum'da büyümeye başladığı hızlandırılmış patikalar gayet iyi iken, gitgide sıkıcı bir hal alan "bir efsanenin yükselişi" temalı anayola sapılması, üzerinden yaklaşık 10 sene geçmiş RocknRolla sonrası Guy Ritchie cephesinde yeni birşey olmadığını gösteriyor ne yazık ki. Üstelik o anayolda bu kez fantastik Hollywood sinemasının tüm klişeleri kol geziyor. Mükemmel suç formülleriyle birbirinden komik ve karizmatik karakterlerin yollarını kesiştiren, esprilerin kurşunlarla havada dans ettiği kült anlar yaratan adamın büyülerle, devasa canavarlarla, yeşil ekran kandırmacaları ve yerli yersiz türlü CGI numaralarıyla boğuşmasını izliyoruz. Bunların çok daha iyilerini Peter Jackson'dan izledik. Sinemaya farklı yorumlarla pekçok kez uyarlanmış Kral Arthur mitinin Guy Ritchie versiyonundan ne çıkacağına dair merak kırıntılarımızın önüne de bu dev Hollywood klişeleri çıkıyor. Zaten o da eski Ritchie değil. Yapımcılar ondan büyük gişe filmleri istiyor, o da istediklerini vermek için çabalıyor haliyle.

Guy Ritchie'nin dibe sürüklendiği bir diğer nokta da, artık karakter oluşturamaması. 10 sene öncesinde kendi yarattığı onlarca şık suç figürünün kimi zaman karikatürize, kimi zaman kendi bağımsız filminin bile çekilebileceği kadar derinlikli duruşlarından eser yok. Zaten ortada sıfırdan ürettiği bir senaryo olmadığından, hazırda olanlardan farklı türevler yaratmaya çalışıyor. Sherlock Holmes filmlerinin Robert Downey Jr. - Jude Law ikilisinin karizmasından beslenişindeki farklılığını ayrı bir yere koyarsak, RocknRolla'dan beri tek bir orijinal karakter çıkaramayışını bu hazırcı zihniyetine bağlamak gerekir. Sıradaki Ritchie projelerine bakarsak da (Aladdin, Sherlock Holmes 3) bu zihniyetin daha uzun süre böyle gideceğini söyleyebiliriz. Belki de bir Sons Of Anarchy izleyicisi olmadığımdan, başroldeki Charlie Hunnam'ı bile benimseyememiş olmamın sebeplerinden biri, Ritchie'nin artık karakter / olay / stilize kurgu bütünlüğü yerine gişe endişeli tavır benimseyip, özgün karakterler çıkaramamasıdır. Öyle ki, Jude Law'ın kötücül tiplemesi bile karton klişelerden biri halinde. Jude Law ile birlikte Djimon Hounsou, Aidan Gillen gibi iyi oyuncular da derinlikten uzak senaryonun kurbanlarından. Bana göre filmin tutulduğunda elde kalmayan tek yanı, yine Daniel Pemberton imzalı müzikleri. Geri kalanı, bir zamanların fırtına sinemacılarından birinin gişe memuruna dönüşmesindeki halkalara eklenen bir yenisi.

31 Temmuz 2017 Pazartesi

Contratiempo (2016)


Yönetmen: Oriol Paulo
Oyuncular: Mario Casas, Ana Wagener, Bárbara Lennie, José Coronado, Francesc Orella, Iñigo Gastesi, San Yélamos
Senaryo: Oriol Paulo
Müzik: Fernando Velázquez

Adrián Doria, Asya pazarı ile yaptığı ticari anlaşmaları ve yüksek teknoloji şirketi nedeniyle "Yılın Girişimcisi" ödülü almış başarılı bir iş adamıdır. Evli ve bir çocuk babası olan Adrián'ın, fotoğraf sanatçısı Laura Vidal ile de gizli bir gönül ilişkisi vardır. Filmin şimdiki zamanında, bir dağ oteli odasında yanında fotoğrafçı sevgilisi Laura'nın cesedi dururken polis tarafından tutuklanıp kefaletle serbest bırakılan Adrián'ın evinde tedirginlikle birini beklediğini görürüz. Adrián, kendisine güvenilir bir savunma yaratmak için kendi avukatı Felix tarafından tavsiye edilen tanık hazırlama ve adli bildirimlerde uzman, deneyimli avukat Virginia Goodman ile buluşur. Bu şantaj ve cinayet davasında Adrián'ın sakladığı bazı sırlar olduğunu anlayan kurt avukat Virginia, onu sıkıştırmaya başlar. Adrián ve Laura bir gün kaçamak yaptıkları dağ evinden dönerken araba kazası geçirirler ve diğer arabada bulunan Daniel Garrido isimli gencin ölümüne sebep olmuşlardır. Olayı polise bildirmek yerine bir plan yapıp ayrılırlar. Laura arabayla eve dönerken, Adrián cesedi arabasının bagajına koyup göle atar. Oğulları kaybolan Tomás Garrido ve eşi, bu işin peşini bırakmamaya kararlıdır.

Özellikle 2012'de yazıp yönettiği El Cuerpo ile polisiye gerilim kulvarında önemli bir başarı sağlayan Oriol Paulo'nun imza attığı Contratiempo, bu minvaldeki beklentileri boşa çıkarmayan yine çok katmanlı bir suç dramı. El Cuerpo ile taşıdığı benzerlikler yönünden ele alırsak, büyük çoğunluğu Adrián ve Virginia'nın davanın gidişatı hakkında konuştukları gece ortaya çıkan gerçeklerin flashbacklerinden oluşan zeki kurgunun seyirciyi kolayca avucunun içine alması Contratiempo'nun en genel özelliğini oluşturmakta. Laura cinayetine giden yoldaki en mühim kırılma noktası olan trafik kazasının detayları, sonrasındaki panik anı, Adrián ve Laura'nın ayrı ayrı başından geçenler, tesadüfler, twistler, kazada ölen Daniel'in babası Tomás'ın bir dedektif gibi olayı araştırma inadı, Paulo'nun polisiye zekasıyla şekilleniyor. Seyirci olarak bir yandan Adrián ve avukatının vekili olan Virginia arasında gece tek mekanda geçen gerçeği bulma, onu nasıl değiştireceğine karar verme buluşmasını izlerken, diğer yandan o buluşmada Adrián'ın anlattıklarıyla sürece dahil olup nefeslerimizi tutuyoruz. Çünkü bu hikaye her an her şeyin değişebileceği, gerçekle yalanın kolaylıkla iç içe geçebileceği türden bir canlılık taşıyor.


Gerek El Cuerpo'da, gerekse Contratiempo'da görülen bir başka benzerlik ise, Oriol Paulo'nun üst sınıfın zaaflarına karşı bir duruş sergilemesi kadar, yine de kritik kararları onların vermesi yönünde açık kapı bırakması. Fakat karakterlerin bu açık kapının yerine daha riskli olan yolu seçmeleri, ehlikeyf üst sınıf bireylerinin konforlarını kaybetmemek uğruna herşeyi göze alabileceklerine dair basit bir okumayı da beraberinde getiriyor. Paulo, bu basitlikten hareketle o riskli seçimi kontrollü biçimde dallandırıp budaklandırmayı çok iyi beceren bir senarist/yönetmen. O an kendilerince doğru olarak gördükleri, fakat yanlışlığı sonradan anlaşılacak bu kararları kendine uygun biçimde cezalandırmayı seviyor. Tabii bu "kendine uygun" meselesi tartışılabilir. Zira Paulo'nun kartları karıştırıp sonra yavaş yavaş onları sıraya dizme üslubunu daha önce başka senarist/yönetmenlerin bazı filmlerinde görmüşlüğümüz var. Örnek vermeye kalkarsak film için spoiler tehlikesi mevcut olacağından, Paulo'nun bu polisiye gizem/gerilim şablonundan taze ve canlı başka versiyonlar üretmedeki başarısını tekrar edelim olsun bitsin.

Contratiempo, sürpriz final yönünden de El Cuerpo'dan geri kalan bir film değil. Oriol Paulo'nun film için önceden sağladığı kurgusal bütünlüğü bize açık etmeye niyeti yok. Yeni açılmış puzzle kutusundan çıkan parçaları önümüze koyup, her anıyla deneme yanılma, sonra tekrar deneme çabamızı sınıyor. Sona yaklaştıkça bitiriyor gibi görünen manzaraya daha dikkatli bakmamız gerektiğini anlıyoruz. Nihayet puzzle bittiğinde ise ona başka bir açıdan bakmamız gerektiğini son 10 dakikaya sığdırabilecek kadar da bu bütünlüğe hakim bir adam. Geri dönüş sahneleri birer joker gibi ustalıkla kullanıyor. Adrián ve Virginia Goodman arasında filmin gerçek zamanındaki zeki diyaloglarla da tansiyonu hiç düşürmeyerek geçmiş ve şimdiki zamanın birbirinden beslenmelerini sağlıyor. Son 10 dakikanın bitiminde ise kendi gelecek zamanını çoktan belirlemiş oluyor. Filmin dört ana başrolünden Mario Casas (Adrián) ve Bárbara Lennie (Laura) çok iyiler. Ama Ana Wagener (Virginia Goodman) ve El Cuerpo'da da izlediğimiz José Coronado (Tomás) gibi İspanyol sinemasının iki tecrübeli oyuncusunu izlemek büyük keyif. Rollerinin her kıvrımına çok hakim bu oyuncuların canlandırdıkları karakterler adeta akrandan taşıyor. Enfes bir polisiye roman kıvamındaki senaryosu ile Contratiempo, aynı özelliklere sahip El Cuerpo'dan sonra Oriol Paulo'nun yeni çalışmalarının da yolunu gözletiyor.