21 Eylül 2017 Perşembe

Persepolis (2007)


Yönetmen: Vincent Paronnaud, Marjane Satrapi
Senaryo: Vincent Paronnaud, Marjane Satrapi
Müzik: Olivier Bernet

Kendi dinini kurmayı hayal eden, öğrenmeyi seven, Bruce Lee hayranı küçük Marjane, Şah idaresindeki İran şehri Tahran'da yaşamaktadır. 70'lerin sonlarında Marjane ve ailesi, baskıcı Şah iktidarının devrilmesini büyük bir sevinç ile karşılarlar. Yıllarca ekonomik ve toplumsal anlamda yaşanan zorlukların sona ereceği düşünülmektedir. Sancılı yılların ardından demokratik bir yönetimin geleceğini ümit eden İranlılar, Şah’ın baskısından sonra bu defa mollaların baskısının gelmesiyle bir kez daha hayal kırıklığına uğrarlar. Ülkedeki siyasi boşluğu fırsata çevirmek isteyen Saddam sayesinde İran-Irak savaşının da başlamasıyla hayatları iyice zorlaşan Marjene'in ailesi, kızlarını Avusturya'ya bir liseye gönderir. Orada da ekonomik, siyasi, sosyal ve duygusal sorunlarla karşılaşan Marjane, İran ve Avrupa arasında sıkışmış özgürlüğüne sahip çıkmaya çalışacaktır.

Marjane Satrapi’nin aynı adlı otobiyografik çizgi romanından Marjane Satrapi ve Vincent Paronnaud'nun beyaz perdeye siyah beyaz animasyon olarak aktardıkları Persepolis, Şah döneminin son günlerinde hayatını izlemeye başladığımız Marjane'ın çocukluk ve genç kızlık çağlarındaki kişisel büyüme sorunlarını, İslam Devrimi, İran - Irak savaşı gibi tarihsel süreçlerin bünyesinde ele alan bir film. Şah iktidarının sona erişi, Avrupa günleri ve rejim değişikliği sonrası tekrar İran dönemi olmak üzere üç bölüme ayırabileceğimiz film, Marjane özelinde hem bireysel, hem de genel çıkarımlarda bulunabilen yapısıyla dikkat çekiyor. Bunu yaparken bir animasyon olmasının avantajlarıyla dinamik bir kurgu, şiirsel bir anlatım, mizahi bir dil geliştirdiği çeşitli anlar yaratıyor. Politik ve duygusal yönler birbirinden rol çalıyor gibi görünse de, esasen filmi politik çalkantıların gölgesinde şekillenen bir büyüme hikayesi olarak özetlemek mümkün.

Persepolis'in, Marjane'ı bu farklı yaşam koşulları altında incelerken, onu sadece bir birey olarak değil, kadın bir birey olarak belirlemesi, eleştirel alanlarının daha da genişlemesine sebep oluyor. Makul, bilinçli ve zeki bir rotada ilerleyen feminist ton, "İran'da kadın olmak" yanında "Avrupa'da kadın olmak" başlıklarını genel anlamda kadın olmanın ince ruhlu, aynı zamanda çile yüklü boyutlarına taşımasını biliyor. Saf bir oyun çocuğu, isyankar bir üniversiteli ve duygusal özgürlük elde etme uğruna evlenme ironisine itilmiş genç bir kadın kimliklerinin hepsi Marjane'ın üzerine oturuyor. Bunlar aslında hem modern toplumlarda, hem de İran gibi rejim değişikliğinin neden olduğu kafa karışıklıklarından muzdarip kapalı yapılarda yaşayan kadınlara dair ortak sorunlar. Tabii her kadının Marjane gibi anlayışlı ebeveynleri, Büyükkanne ve Anoush Amca gibi bilge yakınları olmayabiliyor. Fakat koşullar nasıl olursa olsun, bu koşulları zorlayabilecek, onlara göğüs gerebilecek kadar güçlü, aynı zamanda seçimlerinde masum hatalar yapabilecek kadar da zayıf gerçeklikte bir kadın karakter olarak Marjane, baskı ve savaş ortamında olduğu kadar, huzur ve refah simgesi Avrupa'da da kendi iç savaşlarını vererek evrensel bir kimliğe bürünebiliyor. Persepolis, Catherine Deneuve, Sean Penn, Gena Rowlands, Iggy Pop gibi konuk seslendirmeleri bile gölgede bırakan hikayesi ve estetik yapısıyla Cannes 2007'de Jüri Ödülü dahil 30 ödül kazanmış, Oscar ve BAFTA dahil 50 küsür adaylık elde etmiş bir yapım.

15 Eylül 2017 Cuma

Guardians Of The Galaxy Vol. 2 (2017)


Yönetmen: James Gunn
Oyuncular: Chris Pratt, Zoe Saldana, Dave Bautista, Michael Rooker, Kurt Russell, Karen Gillan, Pom Klementieff, Elizabeth Debicki, Sean Gunn, Sylvester Stallone, Chris Sullivan
Senaryo: James Gunn
Müzik: Tyler Bates

Galaksiyi korumak için biraraya gelen Star-Lord lakaplı Peter Quill, Gamora, Drax, Rocket ve Baby Groot, bu kez Sovereign Gezegeni'nin çok değerli bataryalarını korumak üzere tutulmuşlardır. Gezegene musallat olan boyutlararası bir canavarı yok edip ödüllerini küstah ve diğer ırkları aşağılayan Baş Rahibe Ayesha'dan alırlar. Fakat ayrılırken Rocket bu bataryalardan birkaç tanesini çalar. Bunu fark edip gurur meselesi yapan Ayesha, ordusuyla Galaksinin Koruyucuları'nın peşine düşer. Gizemli bir uzay gemisi tarafından kurtarılan kahramanlar, bu uzay gemisinin kaptanı, aynı zamanda kendine ait bir gezegene sahip olan Ego'dur. Amacı, Peter'ı kendi gezegenine götürmektir. Çünkü Ego, Peter'ın hiç tanışmadığı babasıdır. 2014 yılında Dan Abnett ve Andy Lanning'in çizgi romanından James Gunn'ın uyarladığı Guardians Of The Galaxy, yine Gunn'ın imzasıyla Vol. 2 olarak geri dönüyor. İlk filmde tanınıp sevilen kahramanlarımız yeni maceralar peşinde sürüklenirken, biz de ilk film ile kıyaslamalar yapmaktan geri durmuyoruz. Yine bol esprili, atışmalı, aksiyonlu ve duygusal anlar barındıran Vol. 2, bu dinamik tarzından ötürü bazı Marvel devam filmlerinin vasatlıklarına yenik düşmemiş, iyi ki dönmüş dedirten bir yapım.

Bu defa ana konusunu Ego ve Peter arasındaki baba oğul meselesi etrafında şekillendiren film, bu konu etrafında dallanıp budaklanan, başka canlı türlerinin de işin içine dahil olmalarıyla renklenen, görkemli aksiyonu ile şenlenen stilini sürdürüyor. Ego'nun harikulade gezegeninde baba özlemini giderme fırsatı yakalayan, öte yandan gizemli ve tehlikeli bu adam karşısında kafası karışan Peter, onun amacını ve bu gezegenin varlık sebebini anlamaya çalışıyor. Diğer taraftan Yondu'ya karşı çıkan isyan, isyancılara esir düşen Yondu, Rocket ve Baby Groot'un kurtulma çabaları başka bir katman oluşturuyor. Peter'ı çocukken kaçıran Yondu, Gamora'nın yarı makine kızkardeşi Nebula gibi ilk filmden hatırladığımız karakterlere bu defa Ego'nun yardımcısı Mantis, isyan sonucu kendi adamlarına esir düşen Yondu'yu kurtaran Kreglin ve Galaksinin Koruyucuları'nı yakalamayı saplantı haline getiren Ayesha gibi yenileri ekleniyor. James Gunn, üzerimize CGI boca ederken atmosfer yaratma ve tasarladığı evrenlere ruh katma peşinde olduğu için elinden geldiğince ilk filmde tanıştırıp sevdirdiği karakterlerini serinin ikinci ayağında da taze tutmaya çalışıyor.


Artık oturmuş olan bu karakterlerin öfkeli, neşeli, temkinli, alaycı, esprili ve atarlı yanlarını yine sahnelere serpiştiren Gunn, film içinde ikişerli kader birlikleri kurarak ekibin dramatik dengelerini de kuruyor. Rocket ve Yondu'nun hapiste başlayan birbirini anlama, Gamora ve Nebula kardeşlerin yüzleşme, Peter ve babası Ego'nun birbirlerine yönelik farklı beklentilere girme, Drax ve Mantis'in hem komik, hem de saf dürüstlük içeren yakınlaşma hislerinden kolektif bir bütünlük elde ediyor. Tabii tüm şirinliğiyle Baby Groot'un eğlenceli ve bir o kadar da kritik varlığı bu bütünlüğe renk katıyor. Marvel klişelerini mümkün olduğunca göze batırmamak gayreti her zaman işe yaramasa da, o klişelerden farklı versiyonlar oluşturmak, son dakika gollerini epik hale getirmek, absürt veya durumlardan devşirilen küçük samimi anlarla mizahını güçlendirmek bu seriye az da olsa kendine özgü bir karakter katıyor. Aslında bu sayede grafik roman mantığının beyaz perdeye aktarımındaki sahici amaç ortaya çıkıyor. Görkemli aksiyon ve etkileyici teknik görsellikten fazlası olmaya, Peter ve Ego ile baba - oğul, Rocket ve Yondu ile ötekileştirilmiş bireyler, Gamora ve Nebula ile sevgi - nefret içeriğinde kendini arayan kardeş bağı gibi meseleleri özüne dahil etmeye çalışıyor. Eksantrik türler, birbirinden ilginç gezegenler, tuhaf düşmanlar, komik yan karakterler ve dahası Guardians Of The Galaxy evrenini kemikleştiriyor.

Çekirdek oyuncu kadrosuna tecrübesiyle takviye yapan Kurt Russell ve Kreglin rolüyle James Gunn'ın başarılı oyuncu kardeşi Sean Gunn, Kanadalı genç oyuncu Pom Klementieff, ayrıca Sylvester Stallone, Ving Rhames, Michelle Yeoh sürprizleri, Stan Lee, David Hasselhoff, Jeff Goldblum, Don Johnson, Pacman cameoları filmin diğer renkli anlarını oluşturuyorlar. Tyler Bates'in güçlü tema müzikleri yanında, ilk filmden de bildiğimiz üzere filmde çalınan şarkılara ayrı bir önem bahşeden James Gunn, Vol. 2'de yine 70'lerin kaliteli şarkılarından bir demet sunuyor. Biri aksiyon, biri duygusal olmak üzere iki güzel final barındıran, "end credits" bölümünü bile küçük esprilerle donatan Guardians Of The Galaxy Vol. 2, genel olarak ilk filmin gölgesinde kalmayan, malzemesinin bolluğuyla sonraki devam filmleri için umut vaat eden keyifli bir Marvel deneyimi. Elbette diğer Marvel filmleri gibi popüler gişe sinemasının para basan bir mamülü. Bu sınırları aşmayacak biçimde izlenmesi ve değerlendirmesi gerek. Fakat yine diğer curcunalı Marvel filmleri arasında çizgi roman ruhuna en yakın filmlerden biri olarak değer bulması da boşuna değil.

10 Eylül 2017 Pazar

Perfetti sconosciuti (2016)


Yönetmen: Paolo Genovese
Oyuncular: Giuseppe Battiston, Marco Giallini, Kasia Smutniak, Valerio Mastandrea, Anna Foglietta, Edoardo Leo, Alba Rohrwacher, Benedetta Porcaroli
Senaryo: Filippo Bologna, Paolo Costella, Paolo Genovese, Paola Mammini, Rolando Ravello
Müzik: Maurizio Filardo

Yedi kişilik samimi bir arkadaş grubu, bir akşam yemeği için biraraya gelmek üzere estetik cerrah Rocco ve psikolog Eva çiftinin evinde toplanırlar. Neşe içinde hem yemek yer, hem de sohbet ederler. Arkadaşlıklarının ne kadar güçlü olduğundan, birbirlerinden saklayacak hiçbir şeyleri olmadığından dem vururlar. Bu iddia büyür ve yemek boyunca bir oyun oynamaya karar verirler. Herkes telefonlarını masaya koyacak, gelen telefonlara, resimlere, mesajlara hep beraber bakacaklardır. Başlangıçta eğlenceli süren bu oyun, saatler ilerledikçe gergin ve can sıkıcı bir hal almaya başlar. Çünkü hepsinin gizlediği önemli sırlar vardır ve bunlar teker teker açığa çıkacak gibi görünmektedir. Beş kişilik bir senaryo ekibinin yazdığı, bu beş kişi arasında bulunan Paolo Genovese'nin yönettiği Perfetti sconosciuti (Perfect Strangers), tek mekanda geçen, son derece akıcı diyalogların yer aldığı, komedi, dram, hatta trajedi öğelerini büyük bir ustalıkla biraraya getirmiş müthiş bir yapım. Mükemmel bir tiyatro oyunundan uyarlanmış hissi veren, zekice diyalogların, esprilerin, olay örgülerinin birbirine bağlandığı Perfetti sconosciuti, aralarında Tribeca'nın da bulunduğu çeşitli festivallerden senaryo ağırlıklı ödüllerle dönmüş bir film.

Yemekte buluşacak olan üç çiftin evlerinde yaptıkları hazırlıklarla açılan film, burada kurduğu diyalogların bazılarını gecenin ilerleyen saatlerinde tekrar gündeme getirmek üzere kısa ama kalıcı bir girizgah yapıyor. Yemeğe yeni sevgilisi ile beklenen Peppe'nin, sevgilisinin rahatsızlık bahanesi ile katılmaması yüzünden tek başına gelmesi ile ekibin tamamlanması, yemekte girilen neşeli diyaloglar ve alkolün de verdiği özgüven sayesinde birbirlerinden saklayacak hiç sırları olmadığı iddiasına kadar gelen genel hava, modern çağda adeta insanın bir uzvu haline gelmiş cep telefonlarının masaya konup gelecek tüm mesaj ve aramalara birlikte bakılması yönünde kurgulanan bir oyuna dönüşünce çok geçmeden sadede geliniyor. Birkaç itiraz olsa da, böyle bir amaçla oynanacak oyuna itiraz etmek, saklayacak birşeyleriniz olduğu anlamına gelebileceği için herkes razı gelmek durumunda kalıyor. Zaten o ana kadar da gayet güzel ilerleyen muhabbet, telefonlar ortaya konduktan sonra gelmeye başlayan arama ve mesajlarla iyice çeşitleniyor.

Aile, dostluk, evlilik, eski sevgililer, çocuk sahibi olma, ayrılık, fiziksel görünüm, cinsel kimlik, sırlar ve daha birçok konunun konuşulacağı bu oyunun gidişatı o kadar ustaca ayarlanmış ki, gelen arama ve mesajların niteliğine göre dozu yavaş yavaş artan bir tansiyon sayesinde karakterlerle yaşanan özdeşleşme de giderek artıyor. Mesela hoparlöre verilen aramalarla hissedilen gerilim, o arama sonlandıktan sonra belirlenen gündem, çiftler arasında yükselen gerilim, tarafların kendilerini haklı çıkarmak için ortaya koydukları argümanlar, çatışmalar, konuya uzak olan diğerlerinin yorumları, gizlenen tek bir sırrın bile ne kadar önemli ve çok katmanlı olduğunu gösteriyor. Tam o aramanın ateşi sönmeden başka birine bir mesaj geliyor ve gündem bir anda değişiveriyor. Aynı süreç, farklı tasarım ve boyutlarla tekrar dolaşıma giriyor. Birbiriyle alakasız bu olaylar arasında yapılan geçişlerin doğallığı, tartışılan konuların bir anda değişmesi, ilginin bir karakterden diğerine geçişi hayranlık verici. Bu sürecin bir süre sonra sıkıcı olabileceği ihtimalini göz önünde bulunduran senaristler, yine müthiş bir hamle tasarlayarak hiç çaktırmadan filme bir başka kırılma noktası daha ekliyorlar.


Telefonları aynı olan Lele ve Peppe'nin, Lele'nin her akşam belli bir saatte gelmesini beklediği uygunsuz olabilecek bir mesaj yüzünden gizlice telefonları değiştirmesi üzerine yaşananlar, komedi ve gerilimin iç içe geçtiği, filmin kendinden başka kısa filmler çıkarabilecek kadar muktedir bir senaryoya sahip olduğu çok güçlü anlar yaratıyor. İnsanların kara kutusu haline gelmiş telefonların, başkasıyla değiştirildiğinde bile ne kadar tehlikeli olabileceğine dair emsal teşkil edebilecek bu bölümden sonra dramatik dozunu iyice arttıran film, çiftlerin ve çok yakın arkadaşların dahi birbirlerinden ne kadar çok şey gizlediklerini teker teker ifşa ediyor. Gelen her telefon ve mesajın kendi içinde sağlam mesajları var. Bu mesajlar bazen afili cümlelerle, bazen de seyircinin duygusal zekasına güvenerek iletiliyor. WhatsApp, Facebook gibi paylaşım hesaplarını da barındıran bu telefonların, içindeki sırlarla birer canlı bomba gibi taşınıyor olmasındaki dehşeti bu yedi karakter aracılığıyla yüzümüze vuran film, yaşanan birtakım yüzleşmelerle seyirciye ayna tutmasını da çok iyi beceriyor. İnsanların iş ve özel hayatlarında sakladıkları sırların açığa çıkıyor olmasından duyacağımız rahatsızlık / rahatlama kontrastı da böylelikle mükemmel biçimde o aynadan ekrana, yani bize yansıyor.

İçinde onlarca sürpriz barındıran Perfetti sconosciuti, teker teker açığa çıkan gerçekler sayesinde çiftlerin, arkadaşların birbirlerine karşı ne kadar sırdaş, aynı zamanda ne kadar ikiyüzlü olduklarını göstermesi açısından rahatsız edici yönlere de sahip. Ama bu, filmin gerçekçiliğini daha da sivrilttiği için, bazı sırların ve ikiyüzlülüklerin yüzümüze vuruluyor olmasından kaynaklı bir rahatsız etme hali. İşinde gücünde olan, çoluk çocuk ve sorumluluk sahibi insanların kendilerine ait güvenli alanlar yaratma ihtiyaçlarıyla, tutkularını, kaçamaklarını, fetişlerini boca ettikleri bu telefonlar insanların vazgeçilmezi olduğu kadar celladı da olabiliyor. Zaten bu yedi kişinin birbirleriyle yüzleşmeleri kadar kendileriyle de yüzleşmiş olmalarından kaynaklı müthiş bir trajik canlılık hakim senaryoya. Karakterlerin hepsinin kendine ait zayıf anlarından, onları canlandıran oyuncular güçlü performanslar ortaya çıkarıyor. Bunu sağlayan da cıva gibi yerinde duramayan, ne zaman ne şekilde karakterleri sıkıştıracağı, ezeceği, yok edeceği belli olmayan tekinsiz senaryo. Ama film en büyük ters köşesini sona saklıyor ki, burada da asıl darbeyi seyirciye vurarak misyonunu tamamlıyor adeta. Onlara gelen her telefon veya mesaj üzerine, onların yaptığından çok daha fazlasını tartışmamız, üzerine çok şeyler söylememiz mümkün. Perfetti sconosciuti'yi basitçe özetlemenin imkanı yok. 2016'nın en iyi 10 filminden biri olduğunu söylemek belki bir özet sayılabilir.

27 Ağustos 2017 Pazar

Dangal (2016)


Yönetmen: Nitesh Tiwari
Oyuncular: Aamir Khan, Fatima Sana Shaikh, Sanya Malhotra, Aparshakti Khurana, Sakshi Tanwar, Zaira Wasim, Suhani Bhatnagar, Ritwik Sahore, Girish Kulkarni
Senaryo: Piyush Gupta, Shreyas Jain, Nikhil Mehrotra, Nitesh Tiwari
Müzik: Pritam Chakraborty

Eski güreşçi Mahavir Singh Phogat ve zorla güreşçi yapıp başarıdan başarıya koşturduğu kızları Geeta ve Babita'nın gerçek olaylara dayalı hikayesini, aralarında yönetmen Nitesh Tiwari'nin de bulunduğu dört kişilik bir senarist ekibinin senaryosuyla izlediğimiz Dangal, Bollywood sınırlarını da aşıp gelen filmlerden. Bir Aamir Khan Productions yapımı olması itibariyle tüm görkemli Bollywood unsurlarına, başarı öyküsü bir film olması itibariyle de tüm spor filmi klişelerine sahip. Hatta girişte de belirtildiği üzere, kişiler ve bazı olaylar gerçek olsa da, senaristler tarafından dramatize edilmiş bir film Dangal. Bu yüzden nasıl başladığı, geliştiği ve sonlandığı seyircinin onlarca spor filmi senaryosundan tecrübe ettiği düzlemde ilerliyor. Tabii Hint yapımlarının kendine has dokunuşlarından fazlasıyla nasibini alarak, etkileyici anlar yaratarak ve teknik kapasitesini sürekli yüksek tutarak. Olayların ne kadarı filmde anlatıldığı şekliyle gelişti bilemiyoruz. Öyle ya da böyle, ortada çeşitli yönleriyle mutlaka anlatılması, tüm dünyanın öğrenmesi gereken bir başarı öyküsü olması, Dangal'ı özel bir konuma oturtuyor.

Hindistan'ın, tarihi boyunca güreş dalında hiç altın madalya kazanmamış olmasına kafayı takan, bunun sorumlusu olarak yeterli imkanları sağlamayan, spora ve sporculara destek olmayan sistemi suçlayan Mahavir Singh Phogat'ın en büyük hayali, birgün Hindistan'a bir altın madalya gelmesi. Bu hayalini gerçekleştirmek için doğacak oğlunu yetiştirmeye hazır. Ama bir türlü oğlu olmayınca, üstüne üstlük dört kız evlat sahibi olunca bu hayalinden gittikçe uzaklaşmaya başlıyor. Birgün büyük kızları Geeta ve Babita'nın bir sokak kavgasında erkek çocukları dövdüklerini öğrenince kaybolan umutları yeşeriyor. Hiç gönüllü olmadıkları halde kızları sıkı bir disiplinle güreşçi yapmaya karar veriyor. Özellikle Geeta üzerine yoğunlaşan senaryo, kızların adım adım yükselişini neredeyse tek bir klişeyi bile atlamadan perdeye taşıyor. Tabii burada Hindistan'daki kız çocuklarına yönelik tutuculuğun tüm boyutlarıyla ele alınmaması mümkün değil. Bu noktada hiç falso vermediği söylenebilir. Bir Arap ülkesi kadar bağnaz olunmasa da, Hindistan'da güreş sporuyla ilgilenen kızlara takınılan bu tutumun önünde hem bir baba, hem de antrenör olarak kaya gibi dikilen Mahavir Singh Phogat, bu duruşuyla filmin en önemli mesajlarından birini taşıyor.


Hiç gönülleri olmamasına rağmen Mahavir'in iki kızını güreşçi olarak yetiştirmek istemesi, bu uğurda kimi zaman tavizsiz ve acımasız davranması, seyirciyi Mahavir'i sorgulamaya itebiliyor. Kızların birgün gizlice bir kız arkadaşlarının düğününe gitmeleri, Mahavir'in orayı basıp onları azarlaması da buna tüy diken anlardan biri oluyor. Ancak düğünü yapılan 14 yaşındaki kız çocuğunun Geeta ve Babita'ya söylediklerinden sonra tahmin etmesi zor olmayan bir dönüşüm haklı olarak filme ivme kazandırıyor. Özellikle spor akademisi çağına gelince Mahavir ve Geeta arasında yaşanan gelgitler, bir baba - kız çatışması yanında, kuşak çatışması içine düşen bir sporcu - antrenör dengelerine de sahip oluyor. Eski usül güreş taktikleri ile modern yöntemler arasındaki çatışmayı lafta bırakmamaya çalışıp mümkün olduğunca detaylandırmak isteyen senaryo, her iki metodu da sıkıcı hale getirmeden Mahavir ve Geeta üzerinden kişileştiriyor. Tabii eski usülü temsil eden antrenör babayı hep haklı çıkararak. Bunun bir sakıncası yok. Büyük sözü dinlemek çoğu zaman ihtiyaç duyduğumuz birşeydir. Ama burada Mahavir gibi kişisel hayalini gerçekleştirmek için kızlarını kullanan, fakat bunun yanında o kızlara kendi bireysel özgürlüklerini, özgüvenlerini kazandıran bir baba figürünün haklı çıkması çok önemli.

52 yaşındaki aktör / yapımcı Aamir Khan, Bollywood'a yön veren en önemli isimlerden biri. Bu sinemanın karikatürize ve dramatik tüm bileşenlerine hakim olan Khan, tecrübesiyle Geeta ve Babita'yı farklı yaşlarda canlandıran tecrübesiz dört genç kıza da antrenörlük yapıyor adeta. Hatta onları kamera arkasında da zorladığını düşündürebiliyor. Bazen slogana kaçması kaçınılmaz bu gibi Bollywood yapımlarının kendini ifade etme biçimleri, müziği, dansı, komediyi ve gözyaşını 2.5 saatin üzerinde seyreden sürelere hızlı bir kurguyla yaymaktan ibaret. Konu da Dangal'daki gibi ilgi çekiciyse o 2.5 saatin nasıl geçtiği anlaşılmıyor. Olağanüstü sinematografisi, güreş koreografileri, şarkıları ve Pritam Chakraborty imzalı tema müzikleriyle bu ilgi çekici konuyu daha da renklendirmek için elinden geleni ardına koymayan bir film Dangal. Bundan sonra 2010 Olimpiyatlarına Oyunlarına Hindistan’ı temsilen katılan ilk kadın güreşçi olan ve altın madalya getiren ilk sporcusu olmayı başararak tarihe geçen Geeta Phogat'ın kariyerini anlatmak için de böyle görkemli bir film gerekirdi. Keşke bir yazılı metinle değil de, finalle bağlantılı biçimde 5-10 dakika daha ayrılıp, bir sonraki 2014 olimpiyatlarında altın madalya alan Babita da onurlandırılsaydı. Yine de Dangal'ın bundan sonra Aamir Khan'ın en iyileri arasında gösterilmesi kaçınılmaz.

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Virunga (2014)


Yönetmen: Orlando von Einsiedel
Müzik: Patrick Jonsson

2017 yılında The White Helmets ile En İyi Kısa Belgesel dalında Oscar kazanan Orlando von Einsiedel'in yönettiği İngiltere / Kongo ortak yapımı Virunga, dünyanın biyoçeşitliliği en yüksek bölgelerinden biri, aynı zamanda yeryüzünde sadece 880 tane kalan dağ gorillerinin vatanı olan Kongo Virunga Milli Parkı'nın içinde bulunduğu birçok tehlikeyi ve bu tehlikelere karşı duran bir grup iyi insanı konu alan güçlü bir belgesel. Parkın UNESCO'ya bağlı çalışan en yetkili koruyucusu, aynı zamanda çevreci bir antropolog olan Belçikalı Emmanuel de Merode, eskinin çocuk savaşçılarından, şimdinin ise idealist aile babası ve park korucusu Rodrigue Mugaruka Katembo, yetim kalmış dağ gorilleriyle kendi evlatları gibi ilgilenen bakıcı André Bauma, Virunga üzerine oynanan politik ve ekonomik oyunları ifşa etmek isteyen cesur gazeteci Mélanie Gouby gibi dört güçlü ve gerçek karakter ile Virunga olayının tüm boyutları bu belgesel sayesinde gözler önüne seriliyor. Einsiedel, bu farklı boyutları birbiriyle iç içe geçirerek, bunu yaparken dağınıklığa meydan vermeyerek, en önemlisi de tüm bu çabaların sadece Virunga'yı korumak için gösterildiğine dair vurguyu ortak bir duygu haline getirerek yapıyor.

Virunga gibi cennet köşesi bir park, bu benzersiz güzelliği yanında, dört bir yandan tehlikelerle kuşatılmış olmanın hüznünü de taşıyor. Emmanuel de Merode ve Rodrigue Mugaruka Katembo, para ve zevk uğruna gözünü bile kırpmadan bölgedeki hayvanları katleden kaçak avcı terörüne karşı kararlı bir duruş sergiliyorlar. Özellikle sayıları gittikçe azalan dağ gorillerini öldürdüklerinden, onlardan geriye kalan yetim gorillerin korumaya alınması gerekiyor. Onlara hem annelik, hem babalık eden fedakar bakıcı André Bauma'nın, içinde mutluluk, umut ve keder karışımı saklı olağanüstü yüz ifadesi bu canlıların talihsizliğini ve korumaya muhtaçlığını özetliyor adeta. Bir başka tehlike de, Londra merkezli SOCO International adlı petrol şirketinin petrol arama çalışmaları için Kongo'nun zengin doğal kaynaklarını gözüne kestirmiş olması. Burada devreye giren araştırmacı gazeteci Mélanie Gouby, SOCO için saha çalışmaları ve lobiler yapan bir yetkiliden gizli kamera kullanarak çarpıcı bilgiler ediniyor. Parkın doğal çevresini, içinde yaşayan hayvanları ve orayı korumak için çalışan yetkililleri umursamayan, çıkarları uğruna her türlü yozlaşmayı göze alabilecek olan bu şirketi cesurca açık ediyor.

Ne yazık ki Virunga'nın karşı karşıya kaldığı tehlikeler bununla bitmiyor. Mayıs 2012'de resmi yönetime karşı savaş ilan eden silahlı M23 isyancılar, önüne geleni yakıp yıkarak ilerliyorlar. Üstelik Mélanie Gouby'nin hem SOCO için çalışan bazı yetkililerden, hem de isyancı grubun başındaki Vianney Kazarama'dan edindiği gizli kamera görüntülerinden bu iki gücün birbiriyle ilişki içinde olduklarını, SOCO'nun isyancılara maddi manevi destek sağladığını öğreniyoruz. İsyancıların silahlı gücünden faydalanılarak yerel halkın ve bu büyük projelere karşı duran kişi ve kurumların sindirilmesi hedefleniyor. Bu mücadele hala bitmiş değil. Belgesel sayesinde yakından tanıdığımız bu dört insanın kendi yetki alanları dahilinde, bazen sınırları da zorlayarak, hatta canlarını ortaya koyarak verdikleri koruma mücadelesi çok büyük değer taşıyor. Hem onların karizmatik birer aktör gibi duruşları, hem de Einsiedel'in cesur yönetimi sayesinde aksiyon ve dramatik öğelerle de yoğun biçimde ilerleyen belgesel, önemli bir farkındalık sağlama amacı taşıyor. Virunga'nın muhteşem coğrafyasından görüntüler izlediğimiz gibi, kulağımızda vızıldayan kurşunlara, uzaklardan duyduğumuz bomba seslerine de tanık oluyoruz. Yeryüzünde Virunga gibi kirli oyunlara alet edilip kaderiyle başbaşa bırakılmaması gereken binlerce güzellikten biri için verilen bu örnek mücadelenin gerçekten örnek olmasını içten içe diliyoruz. Ama dilemek hiçbir zaman yetmiyor.

18 Ağustos 2017 Cuma

El ciudadano ilustre (2016)


Yönetmen: Mariano Cohn, Gastón Duprat
Oyuncular: Oscar Martínez, Dady Brieva, Andrea Frigerio, Manuel Vicente, Belén Chavanne, Marcelo D'Andrea, Nora Navas, Daniel Kargieman
Senaryo: Andrés Duprat
Müzik: Toni M. Mir

"Nobel Edebiyat Ödülü'nü almak konusunda iki farklı duygu hissediyorum. Bir yandan gururum okşandı, gerçekten okşandı. Ama diğer yandan bu acı duygu içimde çok daha ağır basıyor. Benim inancıma göre bu tür oy birliği ile alınmış onay kararı bir sanatçının çöküşüyle doğrudan ve şüphe götürmez şekilde alakalıdır. Bu ödül şunu kanıtlıyor; eserlerim kişilerin zevkleri ve ihtiyaçlarıyla aynı görüşte. Yargıçların, uzmanların, akademisyenlerin ve kralların. Açık bir şekilde, ben sizin için en konforlu sanatçıyım ve bu konforun her artistik eserde bulunması gereken ruhla çok az ilgisi var. Sanatçıların sorgulaması ve şaşırtması gerekiyor. Bu yüzden bir sanatçı olarak ulaşabileceğim son noktaya gelmekten pişmanlık duyuyorum. Ancak hissettiğim en kalıcı duygu şu aslında; gururuma yediremediğim, ikiyüzlü bir şekilde beni kızdıran, yaratıcı macerama son vermeye karar verdiğiniz için size teşekkür etmektir. Ama lütfen bunları söyleyerek sizi suçladığımı düşünmeyin sakın. Gerçek bu değil. Burada suçlanacak tek kişi var o da benim. Çok teşekkür ederim."

Nobel Edebiyat Ödülü kazanan ünlü Arjantinli yazar Daniel Mantovani'nin (Oscar Martinez) ödül töreninde yaptığı bu konuşmayla başlayan El ciudadano ilustre (The Distinguished Citizen), bu ödülü kazanmayı kariyerinde bir düşüş olarak gören kurmaca bir yazarı takip ediyor. Avrupa’da yaşayan ve çok yoğun bir davet temposu olan Daniel, Arjantin’de büyüdüğü, romanlarının beslendiği Salas kasabasından gelen daveti kabul ediyor. 40 yılın ardından ilk kez kasabaya giderek nostaljik duygularını tekrar harekete geçireceğini, anılarını tazeleyeceğini, masum bir arınma hissiyatı yaşayacağını düşünürken kendini tuhaf, komik, sinir bozucu olaylar zincirinin içinde buluyor. Eski arkadaşlar, eski sevgili, değişen lokasyonlar, hap baki kalmış cehalet gibi unsurlar tipik bir eve dönüş hikayesinin temelleri iken, oradan çıkan başarılı bir entelektüelin yaşadığı çatışmaları çok etkili biçimde dile getiren film, bu çatışmaları kültür, şöhret, edebiyat, sanat, vefa/vefasızlık ve insan davranışlarının ikiyüzlülüğü üzerine konumlandırarak çok diri bir kara mizah tonu elde ediyor. Yıllar önce terk ettiği kasabasındaki kültür sanat algısındaki banallikler, mikro ve makro toplumlarda sıkça görülen kültür sanat algısındaki cehaleti yansıtır nitelikte. Tabii Daniel sadece bu algı ile yüzleşmiyor, kasabada bıraktığı insanların ya da yeni tanıdıklarının türlü sorunlarının da odak noktası haline geliveriyor.


Gençlik yıllarında Salas'taki eski sevgilisi Irene ile evlenmiş yakın arkadaşı Antonio, onların Daniel'i saplantı haline getirmiş kızları Julia, Daniel'i turistik bir amaç uğruna kullanma eğilimindeki yönetici Cacho, kasabadaki bir resim yarışmasında Daniel'in jüri başkanı olarak elediği resmin öfkeli sahibi, Daniel'den engelli oğluna yeni bir tekerlekli sandalye almasını isteyen bir adam, kitaplarından birinde kendi babasından bahsettiğini iddia eden başka bir kasaba sakini gibi türlü karakterler mevcut. Daniel'in memleketini ziyaret etmesini fırsat bilerek geçmişin ezikliklerini veya şimdinin sağlıksız çıkarımlarını onun üstüne boca ediyorlar. Onun kitaplarındaki Salas referanslarını fırsat bilerek ve bahane ederek onu bir hedef tahtası haline getiriyorlar ya da kişisel çıkarları için kullanabilecekleri bir özne halinde görüyorlar. Bu açıdan hiç de romantik bir memlekete dönüş hikayesi yaşanmıyor. Zaten senarist Andrés Duprat'ın amacı da bu değil. En azından amaçlarından biri, geldiğimiz yer ile değil, kendimizi dönüştürdüğümüz şey ile alakalı bir duruş belirleyebildiğimiz gerçeği. Ünlü biri olmanın etrafta (ya da hemşehriler bazında) yarattığı beklentilerle baş etmenin dayanılmaz ağırlığı.

Harika edebiyatın haksızlık ve güçlüklerle yaşayan toplumlardan çıktığını, "kültür" kelimesini cahil, aptal ve tehlikeli insanların diline doladığını, yazar olmak için kağıt, kalem ve kibir gerektiğini, daha buna benzer pekçok düşüncesini aktaran Daniel'in, hem şöhretli hem elit bir yazar olarak karşılaştığı bu insan ve olayların sığlığı ile olan imtihanı tipik bir yazar kibrinin yansımaları olarak görülebilir. Ama bir sanatçı olarak bu insan ve olayların doğup büyüdüğü yerden çıkmış olmasının yarattığı tuhaf ikilemler çok iyi yansıtılmakta. Birgün ünlü bir yazar olarak Nobel Ödülü alıyorken, başka birgün kendinizi memleketinizin köhne bir tavernasında eski arkadaşınızın saçma dansını izlerken bulabiliyorsunuz. Sizi "Saygın Vatandaş" olarak seçip heykelinizi diken de, fikirlerinizi beğenmeyip üzerinize yumurta atan da aynı cahil motivasyonlarla bunları yapıyorken, her şeyi yüzeyselin ötesinde düşünmeye çalışan bir yazar olarak haklı biçimde kendinizi üstün, kibir duygunuzu da korunaklı bir liman gibi görmenizin önünde bir engel kalmıyor. İşte El ciudadano ilustre, bazı etkinlikler için yıllar sonra doğup büyüdüğü Salas kasabasına dönen Nobel sahibi Daniel Mantovani'nin hem memleket hasreti klişesine, hem de sanatçı ve halk arasındaki düşünsel/eylemsel çelişkilerine farklı açılardan yaklaşabilmiş, üstelik bunları doğru telakki etmiş bir film.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Al final del túnel (2016)


Yönetmen: Rodrigo Grande
Oyuncular: Leonardo Sbaraglia, Clara Lago, Pablo Echarri, Federico Luppi, Uma Salduende, Walter Donado, Laura Faienza, Facundo Nahuel Giménez, Javier Godino
Senaryo: Rodrigo Grande
Müzik: Lucio Godoy, Federico Jusid

Bir trafik kazası sonucu karısını ve kızını kaybeden, kendisi de tekerlekli sandalyeye mahkum olan Joaquín, evinin bodrumunda elektronik eşya tamiriyle uğraşan, uyuşuk köpeğiyle yaşayan, kendi düzenini kurmuş bir adamdır. Birgün evindeki bir odayı kiralamak üzere striptizci Berta ve küçük kızı Betty hayatına girer. Apar topar odayı kiralayan anne kız sayesinde hayatı bir az olsun renklenen Joaquín, bir gece çalıştığı zemin kattaki duvarın ardından gelen sesler üzerine orayı takibe almaya karar verir. Teknolojik aletlerden iyi anladığı için küçük kameralar ve dinleme cihazlarıyla yan tarafta olup bitenleri izlemeye başlar. Galereto liderliğindeki bir grup hırsız, evin yakınındaki bir bankayı soymak üzere tünel kazmaktadırlar. Hırsızların aynı zamanda gizli kasalarda şantaj malzemesi olacak belgeleri alması için emniyetten gizemli biriyle de işbirliği olduğunu öğrenen, üstelik Galereto'nun işlediği bir cinayete de tanık olan Joaquín, bu soygun planını baltalamak üzere harekete geçer.

Arjantinli Rodrigo Grande'nin yazıp yönettiği Al final del túnel (At The End Of The Tunnel) heyecan ve gerilim yüklü bir suç filmi. Hızlı sayılabilecek bir girişle Joaquín'in münzevi hayatına önce Berta ve Betty'yi sokan, onları bu hayata bir çırpıda alıştıran Rodrigo Grande, bir süre sonra yan binadaki soyguncuları oyuna dahil ederek sadede geliyor. Bir yandan Joaquín'in onları gizli gizli izleme ve dinleme safhaları, bir yandan Berta ve birkaç yıldır bilinmeyen bir sebeple hiç konuşmayan küçük Betty ile kurmaya çalıştığı iletişim ile paralel ilerleyen film, Joaquín'in soyguncular arasında çıkan anlaşmazlık sonucu işlenen bir cinayete tanık olması ve sürpriz sayılabilecek bir kırılma noktasıyla dozunu arttırmaya başlıyor. Joaquín'in bu münzevi hayatını sürdürdüğü muhite bir tünel uzaklığında bulunan önemli bir bankaya düzenlenecek bu soygunda yozlaşmış bir emniyet görevlisinin de parmağının olması, Sadece Joaquín'in köpeği Casimiro ile konuşan Betty'nin sırrı derken birkaç kanaldan gizem ve gerilim inşa eden film, bu kozlarını da tünelin içindeki ve dışındaki çeşitli sahnelerle gayet iyi kullanıyor.

Joaquín'i ufak çapta MacGyver'ın tekerlekli sandalyedeki hali gibi tasarlayan Rodrigo Grande, bu mekanik zekanın verdiği güveni, aynı zamanda bu fiziksel handikapın getirdiği dezavantajları seyirciye de kolayca aşılayabiliyor. Mantık hataları evhamından kendini arındırmak suretiyle film esnasında gösterdiği bir köpek mamasını, kol saatini, köpek aksesuarına takılan dinleme cihazını, sonradan patlayacağını bildiğimiz silah gibi gösterip uygun yerlerde patlatıyor. Hatta senaryosunda tüm bu soygun ve o soygunu baltalama planlarını aynı anda yapan kişi olduğundan, önünde engel teşkil edeceğini düşündüğü Berta'yı uzun süre devre dışı bırakmaktan da geri durmuyor. Neyi, kimi, nerede, nasıl kullanacağını sadece kendisi bildiğinden, seyirci olarak tahminlerimizi bir nebze güçleştiriyor. Tarantino finallerini de andıran final hesaplaşması sayesinde ürettiği çözüm, böyle bir düğüm ancak bu yöntemle çözülebilirdi dedirtiyor. Arjantin sinemasının en popüler ve tecrübeli aktörlerinden Leonardo Sbaraglia ve özellikle La cara oculta filmindeki rolüyle göz dolduran İspanyol oyuncu Clara Lago'nun performanslarıyla güçlenen Al final del túnel, bir zamanlar David Fincher dendiğinde akla gelen tarzı andıran gerilimli, sürprizli yapısıyla görülmeyi hak eden bir film.

6 Ağustos 2017 Pazar

King Arthur: Legend Of The Sword (2017)


Yönetmen: Guy Ritchie
Oyuncular: Charlie Hunnam, Jude Law, Djimon Hounsou, Astrid Bergès-Frisbey, Eric Bana, Aidan Gillen, Neil Maskell, Kingsley Ben-Adir, Craig McGinlay, Freddie Fox, Tom Wu, Annabelle Wallis, Bleu Landau, Michael McElhatton, Poppy Delevingne
Senaryo: Joby Harold, Guy Ritchie, Lionel Wigram, David Dobkin
Müzik: Daniel Pemberton

Arthur henüz çocukken babası Kral Uther ve annesi Igraine, amcası Vortigern'in ihanetine uğrayarak öldürülürler. Vortigern kral olarak tahta geçer. Doğuştan kazanılan bu hakkı kendisinden çalınan ve kim olduğuna dair hiçbir fikri olmayan Arthur ise bir genelevde büyümüş, Londinum şehrinin arka sokaklarında çeşitli işler kovalayarak geçimini sağlayan biridir. Ancak babasının efsane kılıcı Excalibur'u saplandığı taştan zorlanmadan çektiğinde bütün hayatı alt üst olur. Gerçek kralın kendisi olduğunu halka ispatlamak isteyen Vortigern, tüm gücüyle onu öldürmek için peşine düşer. Kral karşıtı isyancılar da yeni liderlerini bulmuşlardır. Fakat Arthur ne bu büyülü kılıcı kullanabilmekte, ne de doğuştan kral olduğuna inanabilmektedir. Vortigern'in zulmü karşısında hoşuna gitse de gitmese de gerçek mirasına sahip çıkmak zorunda kalacaktır.

Guy Ritchie'nin 9. filmi King Arthur: Legend Of The Sword, Kral Arthur efsanesinden Joby Harold, Lionel Wigram ve Ritchie'nin senaryolaştırdığı epik ve fantastik bir macera olarak karşımıza çıkıyor. Evet, Ritchie'nin geldiği nokta ne yazık ki bu. Kariyerinde Lock, Stock and Two Smoking Barrels, Snatch ve RocknRolla gibi üç efsane suç kara komedisi bulunan, bu üç filmle adeta kendi suç evrenini ve sinemasını yaratan Ritchie, artık Amerikan yapımı dev bütçeli filmlerin yönetmeni konumunda. İki Sherlock Holmes filmiyle başlayan, aynı adlı TV dizisinden uyarlama The Man from U.N.C.L.E. ile süren bu bildik serüvenin en son ayağı olan King Arthur, acaba Ritchie'nin kariyerinde yapmak istediği gerçekten bu muydu diye düşündürmeden edemiyor. Bu saydıklarımız kötü filmler değil. Ama çoğu kişinin başını sonunu bildiği roman, TV, efsane uyarlamaları ile artık Ritchie'nin kestirilebilir bir sinemacı olma yolunda emin adımlarla ilerlediği söylenebilir. Sadece biçimsel bazda kendine has bazı çekim tekniklerini hemen hemen her filminde kullanması onu özgün bir yönetmen yapmıyor. Onun karmaşık ve özgün suç öykülerini, temposunu çok iyi ayarladığı anlatım tarzını ve bunları harikulade mizah anlayışıyla bütünleştirdiği filmlerden ümidimiz günden güne azalıyor.


King Arthur vesilesiyle Ritchie'nin kariyerine bir de tarihi film eklediğini düşünsek de, bu efsaneyi kendi tarzına uydurmak adına çırpındığı anların da farkına varıyoruz. Mesela Arthur'un zor şartlarda Londinum'da büyümeye başladığı hızlandırılmış patikalar gayet iyi iken, gitgide sıkıcı bir hal alan "bir efsanenin yükselişi" temalı anayola sapılması, üzerinden yaklaşık 10 sene geçmiş RocknRolla sonrası Guy Ritchie cephesinde yeni birşey olmadığını gösteriyor ne yazık ki. Üstelik o anayolda bu kez fantastik Hollywood sinemasının tüm klişeleri kol geziyor. Mükemmel suç formülleriyle birbirinden komik ve karizmatik karakterlerin yollarını kesiştiren, esprilerin kurşunlarla havada dans ettiği kült anlar yaratan adamın büyülerle, devasa canavarlarla, yeşil ekran kandırmacaları ve yerli yersiz türlü CGI numaralarıyla boğuşmasını izliyoruz. Bunların çok daha iyilerini Peter Jackson'dan izledik. Sinemaya farklı yorumlarla pekçok kez uyarlanmış Kral Arthur mitinin Guy Ritchie versiyonundan ne çıkacağına dair merak kırıntılarımızın önüne de bu dev Hollywood klişeleri çıkıyor. Zaten o da eski Ritchie değil. Yapımcılar ondan büyük gişe filmleri istiyor, o da istediklerini vermek için çabalıyor haliyle.

Guy Ritchie'nin dibe sürüklendiği bir diğer nokta da, artık karakter oluşturamaması. 10 sene öncesinde kendi yarattığı onlarca şık suç figürünün kimi zaman karikatürize, kimi zaman kendi bağımsız filminin bile çekilebileceği kadar derinlikli duruşlarından eser yok. Zaten ortada sıfırdan ürettiği bir senaryo olmadığından, hazırda olanlardan farklı türevler yaratmaya çalışıyor. Sherlock Holmes filmlerinin Robert Downey Jr. - Jude Law ikilisinin karizmasından beslenişindeki farklılığını ayrı bir yere koyarsak, RocknRolla'dan beri tek bir orijinal karakter çıkaramayışını bu hazırcı zihniyetine bağlamak gerekir. Sıradaki Ritchie projelerine bakarsak da (Aladdin, Sherlock Holmes 3) bu zihniyetin daha uzun süre böyle gideceğini söyleyebiliriz. Belki de bir Sons Of Anarchy izleyicisi olmadığımdan, başroldeki Charlie Hunnam'ı bile benimseyememiş olmamın sebeplerinden biri, Ritchie'nin artık karakter / olay / stilize kurgu bütünlüğü yerine gişe endişeli tavır benimseyip, özgün karakterler çıkaramamasıdır. Öyle ki, Jude Law'ın kötücül tiplemesi bile karton klişelerden biri halinde. Jude Law ile birlikte Djimon Hounsou, Aidan Gillen gibi iyi oyuncular da derinlikten uzak senaryonun kurbanlarından. Bana göre filmin tutulduğunda elde kalmayan tek yanı, yine Daniel Pemberton imzalı müzikleri. Geri kalanı, bir zamanların fırtına sinemacılarından birinin gişe memuruna dönüşmesindeki halkalara eklenen bir yenisi.

31 Temmuz 2017 Pazartesi

Contratiempo (2016)


Yönetmen: Oriol Paulo
Oyuncular: Mario Casas, Ana Wagener, Bárbara Lennie, José Coronado, Francesc Orella, Iñigo Gastesi, San Yélamos
Senaryo: Oriol Paulo
Müzik: Fernando Velázquez

Adrián Doria, Asya pazarı ile yaptığı ticari anlaşmaları ve yüksek teknoloji şirketi nedeniyle "Yılın Girişimcisi" ödülü almış başarılı bir iş adamıdır. Evli ve bir çocuk babası olan Adrián'ın, fotoğraf sanatçısı Laura Vidal ile de gizli bir gönül ilişkisi vardır. Filmin şimdiki zamanında, bir dağ oteli odasında yanında fotoğrafçı sevgilisi Laura'nın cesedi dururken polis tarafından tutuklanıp kefaletle serbest bırakılan Adrián'ın evinde tedirginlikle birini beklediğini görürüz. Adrián, kendisine güvenilir bir savunma yaratmak için kendi avukatı Felix tarafından tavsiye edilen tanık hazırlama ve adli bildirimlerde uzman, deneyimli avukat Virginia Goodman ile buluşur. Bu şantaj ve cinayet davasında Adrián'ın sakladığı bazı sırlar olduğunu anlayan kurt avukat Virginia, onu sıkıştırmaya başlar. Adrián ve Laura bir gün kaçamak yaptıkları dağ evinden dönerken araba kazası geçirirler ve diğer arabada bulunan Daniel Garrido isimli gencin ölümüne sebep olmuşlardır. Olayı polise bildirmek yerine bir plan yapıp ayrılırlar. Laura arabayla eve dönerken, Adrián cesedi arabasının bagajına koyup göle atar. Oğulları kaybolan Tomás Garrido ve eşi, bu işin peşini bırakmamaya kararlıdır.

Özellikle 2012'de yazıp yönettiği El Cuerpo ile polisiye gerilim kulvarında önemli bir başarı sağlayan Oriol Paulo'nun imza attığı Contratiempo, bu minvaldeki beklentileri boşa çıkarmayan yine çok katmanlı bir suç dramı. El Cuerpo ile taşıdığı benzerlikler yönünden ele alırsak, büyük çoğunluğu Adrián ve Virginia'nın davanın gidişatı hakkında konuştukları gece ortaya çıkan gerçeklerin flashbacklerinden oluşan zeki kurgunun seyirciyi kolayca avucunun içine alması Contratiempo'nun en genel özelliğini oluşturmakta. Laura cinayetine giden yoldaki en mühim kırılma noktası olan trafik kazasının detayları, sonrasındaki panik anı, Adrián ve Laura'nın ayrı ayrı başından geçenler, tesadüfler, twistler, kazada ölen Daniel'in babası Tomás'ın bir dedektif gibi olayı araştırma inadı, Paulo'nun polisiye zekasıyla şekilleniyor. Seyirci olarak bir yandan Adrián ve avukatının vekili olan Virginia arasında gece tek mekanda geçen gerçeği bulma, onu nasıl değiştireceğine karar verme buluşmasını izlerken, diğer yandan o buluşmada Adrián'ın anlattıklarıyla sürece dahil olup nefeslerimizi tutuyoruz. Çünkü bu hikaye her an her şeyin değişebileceği, gerçekle yalanın kolaylıkla iç içe geçebileceği türden bir canlılık taşıyor.


Gerek El Cuerpo'da, gerekse Contratiempo'da görülen bir başka benzerlik ise, Oriol Paulo'nun üst sınıfın zaaflarına karşı bir duruş sergilemesi kadar, yine de kritik kararları onların vermesi yönünde açık kapı bırakması. Fakat karakterlerin bu açık kapının yerine daha riskli olan yolu seçmeleri, ehlikeyf üst sınıf bireylerinin konforlarını kaybetmemek uğruna herşeyi göze alabileceklerine dair basit bir okumayı da beraberinde getiriyor. Paulo, bu basitlikten hareketle o riskli seçimi kontrollü biçimde dallandırıp budaklandırmayı çok iyi beceren bir senarist/yönetmen. O an kendilerince doğru olarak gördükleri, fakat yanlışlığı sonradan anlaşılacak bu kararları kendine uygun biçimde cezalandırmayı seviyor. Tabii bu "kendine uygun" meselesi tartışılabilir. Zira Paulo'nun kartları karıştırıp sonra yavaş yavaş onları sıraya dizme üslubunu daha önce başka senarist/yönetmenlerin bazı filmlerinde görmüşlüğümüz var. Örnek vermeye kalkarsak film için spoiler tehlikesi mevcut olacağından, Paulo'nun bu polisiye gizem/gerilim şablonundan taze ve canlı başka versiyonlar üretmedeki başarısını tekrar edelim olsun bitsin.

Contratiempo, sürpriz final yönünden de El Cuerpo'dan geri kalan bir film değil. Oriol Paulo'nun film için önceden sağladığı kurgusal bütünlüğü bize açık etmeye niyeti yok. Yeni açılmış puzzle kutusundan çıkan parçaları önümüze koyup, her anıyla deneme yanılma, sonra tekrar deneme çabamızı sınıyor. Sona yaklaştıkça bitiriyor gibi görünen manzaraya daha dikkatli bakmamız gerektiğini anlıyoruz. Nihayet puzzle bittiğinde ise ona başka bir açıdan bakmamız gerektiğini son 10 dakikaya sığdırabilecek kadar da bu bütünlüğe hakim bir adam. Geri dönüş sahneleri birer joker gibi ustalıkla kullanıyor. Adrián ve Virginia Goodman arasında filmin gerçek zamanındaki zeki diyaloglarla da tansiyonu hiç düşürmeyerek geçmiş ve şimdiki zamanın birbirinden beslenmelerini sağlıyor. Son 10 dakikanın bitiminde ise kendi gelecek zamanını çoktan belirlemiş oluyor. Filmin dört ana başrolünden Mario Casas (Adrián) ve Bárbara Lennie (Laura) çok iyiler. Ama Ana Wagener (Virginia Goodman) ve El Cuerpo'da da izlediğimiz José Coronado (Tomás) gibi İspanyol sinemasının iki tecrübeli oyuncusunu izlemek büyük keyif. Rollerinin her kıvrımına çok hakim bu oyuncuların canlandırdıkları karakterler adeta akrandan taşıyor. Enfes bir polisiye roman kıvamındaki senaryosu ile Contratiempo, aynı özelliklere sahip El Cuerpo'dan sonra Oriol Paulo'nun yeni çalışmalarının da yolunu gözletiyor.

26 Temmuz 2017 Çarşamba

What Happened, Miss Simone? (2015)


Yönetmen: Liz Garbus

Belgesel yapımcısı ve yönetmeni Liz Garbus'un, 1933-2003 yılları arasında yaşamış Amerikalı piyanist, şarkıcı, aktivist Nina Simone'un çalkantılı hayatını incelediği What Happened, Miss Simone?, Amerikan müzik tarihine sessiz sedasız damgasını vurmuş bir kadının bilinmeyen dramına ışık tutan bir belgesel. Henüz 3-4 yaşlarında piyano çalmaya başlamış, kilise korosunda çalarken Bayan Mazzanovich adlı bir müzik eğitmeni tarafından keşfedilen Eunice Kathleen Waymon'ın Nina Simone olmaya doğru giden süreçte yaşadıkları, müzikal, kişisel, ailevi ve toplumsal dinamiklerle ele alınıyor. Bu dinamikleri başlık başlık değil, birbirinin içine geçirerek, böylece hepsinin yakın ilişkisini vurgulayarak kurgulayan Garbus, arşiv görüntüleriyle, Nina Simone'un ses kayıtları ve röportajlarıyla, kızı Lisa Simone Kelly, kocası ve aynı zamanda menajeri Andy Stroud, uzun süre gitaristliğini yapmış arkadaşı Al Schackman, müzik yazarları ve aktivistlerin yorumlarıyla, tabii ki tarihe bırakılmış birbirinden güçlü Nina Simone şarkılarıyla kaliteli bir film ortaya koyuyor.

Bayan Mazzanovich'ten aldığı dersler ve onun yardımıyla kurulan "Eunice Waymon Fonu" sayesinde birçok resital veren, Bach, Beethoven, Debussy, Brahms çalan, Amerika'nın ilk siyahi klasik müzik piyanisti olma hayali kuran Nina Simone, yoğun çalışma temposu yüzünden çocukluğunu izole bir biçimde geçiriyor. Ailesi de onu ırkçılık yönünden bilinçlendirmiyor. Siyah olması yüzünden başvurduğu müzik okullarına kabul edilmemesini anlamlandıramayışı, bu izole oluş ve bilinçsizlikten kaynaklanıyor. Garbus'un bu noktaya temas edişi çok yerinde. Çünkü bu kafa karışıklığı, Nina Simone'un hayatında önemli bir rol teşkil ediyor, seçimlerini etkiliyor. Klasik müzik hayalini gerçekleştiremeyince ailesini geçindirmek için cüzi ücretlerle sahneye çıkan, mekan sahipleri tarafından piyano çalması yanında şarkı da söylemesi istenen, bu yüzden mecburen blues ve caza yönelen Eunice için Nina Simone sayfası açılıyor. Bir partide tanışıp aşık olduğu polis memuru Andy Stroud ile evlenmesi, Andy'nin işinden ayrılıp onun menajeri olması, kızı Lisa'nın doğumu, üstün yetenekleri sayesinde giderek ünlenmesi onun hayatına yeni sayfalar ekliyor.


Kocası ve menajeri Andy Stroud'un fiziksel şiddete varan baskıları ve yoğun çalışma temposu sonucunda üzerinde şöhretin baskısını daha çok hissetmeye başlaması Nina Simone'u bunalıma sürüklüyor. Dönemin ırkçılık karşıtı sivil hareketlerinden etkilenmesi, politik bir donanımı olmamasına rağmen kariyerini umursamadan bu hareket içinde yer almak istemesi, bu yüzden iş kaybına uğraması sonucu bu bunalım gittikçe şiddetleniyor. Doğruluğuna inandığı şeyler ile müzikal dehası arasında sıkışması, aynı zamanda Amerika'daki ırkçılık ile baş edemeyeceğini iyice anlaması sonucu huzur bulmak için Straud'dan boşanıp Liberya'ya gitmesi de onun şan şöhret peşinde koşan bir karakterde olmadığını gösteriyor. Ama geçimini sağlamak için müziğe dönmesi kaçınılmaz olduğundan İsviçre'ye Montreux Caz Festivali'ne katılarak eski günlerine dair nabız yokluyor. Oradan iyi reaksiyon almasına karşın Paris'e gittiğinde geceliği 300 dolardan sahneye çıkmak zorunda kalan düşmüş bir müzisyene dönüştüğünü fark ediyor. Psikolojik sorunları, çevresi ve hayranlarıyla olan ilişkilerini de etkiliyor. Ancak müzisyen dostlarının da yardımıyla küllerinden doğma anı onu bekliyor. Çünkü onun gibi müzikal dehaların yok olması çok zor.

Hayatı boyunca hep içinde kalmış olan klasik müzik piyanisti olma hayalini gerçekleştirse, tüm dünyanın tanıdığı Nina Simone olur muydu bilinmez. Fakat karşımızda evliliğe, şöhrete, ırkçılığa, politikaya karşı donanımsız bir kadın olduğu gerçeği var. Bu onu kesinlikle zayıf göstermiyor. Karşılaştığı bu anormal durumlara karşı ne kadar insan kalabildiğine işaret ediyor. Üstün müzik yeteneği sayesinde milyonlarca hayran edinmiş bir kadının hala "kendim olmakla yaşamak zorundayım" diyebildiğine tanık oluyoruz. Kendi sesinden duyduklarımız kadar, hayatının çeşitli dönemlerinin ve olaylarının sözcülüğünü yapmış Little Girl Blue, I Loves You Porgy, My Baby Just Cares For Me, Mississippi Goddam, Ain't Got No - I Got Life, To Be Young Gifted and Black gibi şarkılarla tanışıyor, zaten tanıyorsak onları daha da anlamlandırıyoruz. Belki de bir klasik müzik piyanisti olsa, Nina Simone olmayacaktı. Daha sınırlı bir kitle tarafından tanınacaktı. Bu güzel pop caz, soul, R&B şarkıları yazmayacak, onları seslendirip o güzel sesinden mahrum bırakacaktı. Ama en azından yapmaktan mutlu olduğu şeyi yapacaktı. Nina Simone olmaktan mutsuz olduğu dönemlere rağmen, öyle ya da böyle müzik yapıyor olması, onun içindeki yaşam sevincini, hüznünü, öfkesini insanlara geçirebilmesi açısından çok önemli.

20 Temmuz 2017 Perşembe

Daglicht (2013)


Yönetmen: Diederik Van Rooijen
Oyuncular: Angela Schijf, Fedja van Huêt, Monique van de Ven, Matteo van der Grijn, Maartje van de Wetering, Daniel Verbaan, Derek de Lint, Thijs Römer, Victor Löw
Senaryo: Philip Delmaar, Diederik Van Rooijen, Simone Kome van Breugel, Marion Pauw
Müzik: Bart Westerlaken

Otistik belirtilen gösteren oğlu Aron ile sorunlar yaşayan avukat Iris, Aron'un okuldan bir hafta ceza alması üzerine onu annesi Ageeth'in evine götürür. Ageeth ise evi onlara bırakarak seyahate çıkar. Birgün eve gelen akvaryum uzmanından tesadüfen hiç görmediği bir ağabeyi olduğunu öğrenir. Annesine neden bunu sakladığını sormak istediğinde ise ona ulaşamaz. Yaptığı araştırma sonucunda, yıllar önce komşusunu ve komşusunun beş yaşındaki kızını öldürmek suçundan özel bir hapishanede olan otistik üvey ağabeyi Ray'in izini bulur. Ray'i tanıdıkça, davranış yönünden onun otistik oğlu Aron’a çok benzediğini fark eder ve ağabeyinin masum olduğunu düşünmeye başlar. Hem hapishanedeki Ray ile buluşmalarında, hem de araştırmalarını derinleştirdikçe, sırlarla ve sürprizlerle dolu geçmişte adım adım yol almaya başlar. Marion Pauw'un romanından Pauw'un yanı sıra Philip Delmaar, Diederik Van Rooijen, Simone Kome van Breugel gibi isimlerin senaryosunu yazdığı, bu isimlerden Diederik Van Rooijen'in yönettiği Daglicht, kaliteli ve sürükleyici bir romanın tüm özelliklerini taşıyan yapıda bir film.

Başlangıçta problemli oğlu Aron'un davranışları, gizemli annesi Ageeth ile ilişkisi ve avukat olarak üstlendiği varlıklı Benschop ailesinin porno film sektöründeki oğlu Peter'ın taciz davası ile karışık bir görüntü çizen film, buna bir de hiç bilinmeyen ağabey meselesini ekleyince hangi alana yöneleceğini merak ettiriyor. Ama kısa sürede bu parçaların, Iris'in masumiyetine inandığı ağabeyi Ray'in masumiyetini ispat etmek için izleyeceği yola hizmet ettiği anlaşılıyor. Iris'in Ray ile konuşmaları ve gerçeği arayış yolculuğuna flashbacklerle serpiştirilen Ray'in hikayesi filmin boyutunu değiştirdiği gibi, Aron'un yapmayı sevdiği puzzleları da andırmaya başlıyor. Ray'in bu cinayetleri işleyip işlemediği, işlediyse onun gibi naif birinin neden böyle canice birşey yaptığı, işlemediyse onları kimin öldürdüğü gibi soruları zekice kafalarda döndüren, yan karakterlerle bu sorulara başkalarını ekleyen senaryo, bazı olayları oldu bittiye getirse de finale kadar bu soruları sordurmayı sürdürüyor.

Bu kadar çabadan sonra sürpriz bir finalin bizi beklediği de sürpriz sayılmaz. Tabii o finale kadar her seyirci kendi teorisini bir şekilde üretmiş oluyor. Fakat son ve güçlü bir flashback ile açığa çıkan gerçek bu kadar öngörülemez olunca, zaten o ana dek çok iyi geliştirilmiş olan bu hikayeye yakışır biçimde bitirilmesi filmin duygusal yönünü bir kat daha arttırıyor. Bu sonu tahmin eden çıkar mı bilinmez. Ancak tahmin edemeyenler için gerçekten güçlü bir uyanış anı taşıyor ki, bu an hem görüntüleriyle, hem de müzikleriyle duygu yoğunluğu taşıyor. En başta Ray rolündeki Fedja van Huêt olmak üzere, Iris rolündeki Angela Schijf ve Hollanda sinema ve televizyonunun tecrübeli aktrislerinden Monique van de Ven'in hem filmin dokusuna uygun biçimde kimi zaman mesafeli ama etkili performansları da filme farklı açılar katıyor. Hollywood'un henüz neyse ki farkına varmadığı, varmaması gerektiği bu çarpıcı hikaye, ola ki birgün yeniden uyarlanırsa bile ilk tercihimiz mutlaka Daglicht olmalı.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Hounds Of Love (2016)


Yönetmen: Ben Young
Oyuncular: Emma Booth, Ashleigh Cummings, Stephen Curry, Susie Porter, Damian de Montemas, Harrison Gilbertson
Senaryo: Ben Young
Müzik: Dan Luscombe

1987 yılında John ve Evelyn White çifti, genç kızları kaçırıp onlar üzerinde cinsel fantezilerini gerçekleştirdikten sonra öldürmektedirler. Anne babası boşanmış 17 yaşındaki Vicki, boşanmanın sorumlusu olarak gördüğü annesinin yanında kaldığı bir gece, arkadaşlarıyla bir partide buluşmak için evden kaçar. Yolda karşılaştığı John ve Evelyn, onu kısa süreliğine evlerine davet ederler ve içkisine ilaç katarak alıkoyarlar. Vicki sayesinde bu garip çiftin kurbanlarıyla, aynı zamanda birbirleriyle olan dinamikleri de değişmeye başlar. Birkaç kısa film ve Avustralya dizilerinin bazı bölümlerini yönetmiş olan Ben Young'ın ilk uzun metrajı olan, Venedik Film Festivali’nde ilgiyle karşılanan Hounds Of Love, iyi oyunculukların belirleyiciliğinde güçlenen psikolojik gerilimi ile diken üstünde tutan bir yapım. Ama bir ilk film olması sebebiyle bazı eksiklikleri de mevcut. Bu eksiklikler filmin genel gerilim dokusuna fazla zarar vermese de, bazen boşluk, bazen de şişlik yaratabiliyor.

Ben Young, hem gerilimli, hem dramatik, hem de rahatsız edici olmak istiyor ve bunları büyük oranda başarıyor. Ama bazı ağır çekim sahneleriyle vurucu olma çabası, şiddetin boyutlarını kapalı kapılar ardında veya kadrajın dışında seyirciye paslaması, Vicki ve annesi arasındaki çekişmeyi tam dolduramaması gibi etkisi kişiden kişiye değişebilecek tercihlerde bulunurken yüzeysel kalabiliyor. Filmde iki önemli kadın figür olarak Vicki'nin annesi Maggie ve Evelyn üzerinden, evlilik içinde kadının konumunu sorgulamaya soyunan Young, Evelyn ile bunu başarırken, neden sevecen doktor eşinden boşanıp kendi başına yaşamak istediği tam anlaşılamayan (özgürlüğüne düşkün bir yapıda olduğu gerekçesi dışında) Maggie ile bir boşluk yaratıyor. Başını sokacak bir ev, sofrada bir tabak için saplantılı bir şekilde aşık olduğu John ile yaşayan, onun aşağılamalarına, şiddetine, manipülasyonlarına katlanan Evelyn'in dramı, çoğu zaman Vicki'nin de önüne geçebiliyor. Vicki'nin John ve Evelyn arasındaki bu hassas dinamikleri sezip bunları Evelyn'e karşı kullanmasının sonuçlarını seyirciye bırakmakla birlikte, Ben Young'ın bu sonuçlarla klişelerden uzak durmaya çalıştığı da gözlenebiliyor.

Tabii Ben Young, ele aldığı hikayenin tüm klişelerinden kendini sıyıramıyor. Evelyn'in finalde yaşadıklarını oturtabileceğimiz zeminin kayganlığı, bu klişelerden biri. Elinden geldiğince uzun tutmak istediği bu final, bazen ağır ilerleyen dizilerdeki tekdüze anlayışa göz kırpmıyor değil. Elbette amacı gerilimi tırmandırmak, hatta sinir bozucu olmak ise bunu beceriyor. Fakat filmin gücünü büyük oranda oyunculara borçlu olduğu da bir gerçek. Avustralya sineması ve televizyonunun tecrübeli isimlerinden Stephen Curry, performansıyla Venedik Film Festivali'nden ödül alan genç oyuncu Ashleigh Cummings ve Brüksel Uluslararası Film Festivali'nden En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanan Emma Booth üçlüsü, belki de farklı bir üçlünün yaratamayacağı etkiyi yaratma konusunda çok başarılılar. Lady D'Arbanville (Cat Stevens) ve Nights In White Satin (The Moody Blues) gibi iki klasiğin çaldığı sahnelerdeki görsel estetik ve yine filmin kendini ağırlaştırdığı bazı anlarda yaratılmak istenen ev içi - ev dışı kontrastlı atmosfer, sonraki filmlerinde Ben Young'ın nasıl bir yol izleyeceğine dair birtakım fikirler oluşturuyor. Hounds Of Love, bir yönetmenin yıllar sonra "ilk filmim" demekten utanmayacağı, bunun yanında eksiklikleri de görebileceği bir film.

6 Temmuz 2017 Perşembe

The Belko Experiment (2016)


Yönetmen: Greg McLean
Oyuncular: John Gallagher Jr., Tony Goldwyn, Adria Arjona, John C. McGinley, Melonie Diaz, Owain Yeoman, Sean Gunn, Brent Sexton, Josh Brener, Rusty Schwimmer, Michael Rooker, David Dastmalchian, David Del Rio, James Earl, Benjamin Byron Davis, Gregg Henry
Senaryo: James Gunn
Müzik: Tyler Bates

The Belko Experiment, Güney Amerika'da bulunan ve kar amacı gütmeyen Belko şirketi tarafından iş gününün başlangıcında tesise kapatılan çalışanların başına gelenleri anlatıyor. Kapı ve pencereler çok güçlü metallerle kapatılmış, zaten izole bir mevkide konuşlanmış şirketin tüm haberleşme unsurları kesilmiş, devriye atan güvenlik görevlileri değişmiştir. İç anonsa bağlanan bir ses, 8 saat içinde binada bulunan 80 kişinin çoğunun öleceğini söyler ve birkaç aşamalı bir ölüm oyunu başlatır. İlk olarak herhangi iki iş arkadaşını yarım saat içinde öldürmelerini, aksi takdirde kötü şeyler olacağı yönünde tehdit eder. Kimileri inanmaz, kimileri panikler, mantıklı olanlar da çözümler üretmeye başlar. Ama birilerini öldürmek gibi bir çabaları olmayınca, üstelik yardım isteme yönünde girişimlerde bulununca 4 kişinin kafası patlar. Çünkü Belko çalışanları, yaptıkları anlaşma gereği kafalarına takip cihazı adı altında takılan küçük bombalarla çalışmaktadırlar. İlk görev yerine getirilmeyince yenisine geçilir. Buna göre iki saat içinde 30 kişi öldürülmez ise, 60 kişi bu yolla öldürülecektir.

Guardians Of The Galaxy serisinin yönetmeni James Gunn'ın senaryosunu yazdığı, üçüncüsü yapım aşamasında olan Wolf Creek serisinin yaratıcısı Avustralyalı Greg McLean'in yönettiği film, konusu yönünden Battle Royale, Exam, Das Experiment gibi filmleri kıyısından kenarından anımsatsa da, kendine has yöntemlerini uygulama niyetinde bir yapım. James Gunn, çok fazla soru serpiştirdiği giriş bölümünün cevaplarını finale sakladığını belli eder nitelikte, öncelikle bu olağanüstü durumun çalışanlara farklı yansımalarının üstünden geçiyor. Tansiyon yükseltmekteki başarısı, karakterlere de dramatik, mizahi ve tekinsiz açılardan gayet olumlu biçimde yansıyor. Hatta senaryo gereği zaten hızlı geçilmesi gereken bu girizgah, Gunn - McLean ikilisinin karakterleri benimsetme yönündeki hamlelerinin de üstesinden geliyor. Bu sayede psikolojik gerilimi heybesine koyan film, artık bir süre sonra kaçınılmaz olarak kanlı bir aksiyona dönüşmek zorunda kalıyor. Bu noktada iki Wolf Creek filminden hatırlayanların da garipsemeyeceği bir şiddet düzeyi, dozunu arttırarak üstümüze üstümüze geliyor.


Günümüzün zorlu iş yaşamında beyaz yakalıların mevki, kariyer, para hırsı uğruna gerekirse birbirlerinin ayağını kaydırmayı bile göze alabildikleri gerçeğini böylesine uç bir fanteziye taşıyan film, aynı şirket bünyesinde çalışırken de birbirlerini sevmeyenler, tam tersi birbirlerini hep kollayanlar, hatta birbirlerini hiç tanımayanlar gibi sınıflar olduğunu da dile getirerek ölüm oyununun dramatik kurallarını belirliyor. İnsanların gerçek yüzlerini ortaya çıkaracak mükemmel bir açmaz olan bu durumun karakterlere yansımaları da farklılık gösteriyor. Kimseyi öldürmeden bir çıkış yolu arayan Mike, kaçınılmaza hazırlıklı olmak isteyen acımasız yönetici Barry, birilerini öldürmeye gayet hazır Wendell ve Antonio gibi çeşitli karakterlerin çatışmaları, gerekli motivasyonları hazırlıyor. Üstlerinden gelen talimatlarla küçülmeye gitmek zorunda kalan, bu yüzden çalışanları işten çıkaran yönetici pozisyonundaki Barry'nin, artık bu şartlar altında belli kriterlerle seçtiği kişilerin kafasına sıkması gibi tuhaf örtüşmelere de kolaylıkla zemin oluşuyor. Ortalığı kan gölüne dönmüş bir esir kampına çeviren ikinci görevden sonra verilen üçüncü görevin tam bir insan avına dönüşmesiyle, belki son derece klişe bir yorum olacak ama, olay bir şirket binasında geçtiği için vahşi kapitalizmin birbirine düşman ettiği insanlar yorumunu yapmak zorunda hissedeceğiz.

Guardians Of The Galaxy ile fırtınalar estiren James Gunn, daha düşük bütçeli bir filmde kendini özgür hissetmiş olacak ki, karakter bazlı klişelerle oynayarak seyirciyi birkaç defa ters köşeye yatırıyor. O gün işe başlayan Dany, fırsat buldukça ot çeken ve en renkli karakterlerden biri olan Marty, tamirci Bud gibi karakterlerin akıbetleri pek umulduk gibi değil. Tabii ilk dakikalarda işyerinde aralarındaki gerilimi hissettiğimiz bazı karakterlerin de hesaplaşmalarını izlemek kaçınılmaz. Devam filmine (ya da filmlerine) göz kırpmakla kalmayıp el sallayan final, aşırı zeka ve beceri istediğinden pek inandırıcı olmasa da, farklı mekan ve kişilerle bu malzemenin ekmeği uzun süre yenebilir. Burada bırakılsa da kendi finalini iyi bir şekilde yaparak misyonunu tamamlamış bir film diyebiliriz kendisine. Şu sıralar Wolf Creek 3 ile meşgul olan Greg McLean, bazı ölüm sahnelerini oldu bittiye getirmesine, bazen gaza fazla basmasına, karakter derinliği yaratacağım derken Mike - Leandra çiftiyle normalden biraz fazla ilgilenip iç kıymasına rağmen, kara mizahı eksik etmediği sert tarzını sürdürüyor. Bu da şiddet meraklıları için pür dikkat bir 90 dakika anlamına geliyor.

2 Temmuz 2017 Pazar

Logan (2017)


Yönetmen: James Mangold
Oyuncular: Hugh Jackman, Patrick Stewart, Dafne Keen, Boyd Holbrook, Stephen Merchant, Elizabeth Rodriguez, Richard E. Grant, Eriq La Salle, Elise Neal, Al Coronel
Senaryo: Scott Frank, James Mangold, Michael Green
Müzik: Marco Beltrami

X-Men evreninin nevi şahsına münhasır ismi Wolverine, artık Logan olarak son kez beyaz perdede arz-ı endam etti. Bunun bir veda olduğu bilinci, farklı ellerde farklı şekillerde karşımıza çıkabilirdi. Zira karşımızdaki Wolverine, artık o anlı şanlı Wolverine değil, New Mexico'da limuzin şoförlüğü yaparak para biriktiren, sınıra yakın bir yerde köhne bir depoda yaşayan, saçı sakalı birbirine karışmış yaralı ve hüzünlü bir adam. Üstelik bu depoda X-Men camiasından mutant Caliban ile birlikte, artık yatalak bir hasta durumuna düşmüş Profesör Charles Xavier'a bakmakta. Bu diyarlardan gitmeye niyetli ama para biriktirmesi gerekiyor. Mecbur kalmadıkça o malum kılıçlarını kimseye çekmiyor. Film, buna mecbur kaldığı bir sekansla başlayınca ve mecburen ortalık kan gölüne dönünce, sanki küllerinden tekrar doğacak olan düşmüş bir süper kahraman hikayesi daha izleyeceğimiz düşüncesi hasıl oluyor. Bu da 13-14 yaş kitlesinin sevdiği türden bir süper kahraman filmi kokusu yayıyor ki, Logan'ın o tip bir film olmayacağı zaten önceden duyurulmuştu.

17 yaş altına yasaklı X-Men uzantısı bir film, akıllara Deadpool'u da beraberinde getiriyor. Ama Deadpool'un büyüklere yönelik matrak bir çizgi film sertliği içeren duruşunun aksine, Logan yine yetişkinler için sert olduğu kadar hüzünlü bir hikayeye sahip. 2029 yılında geçen, X-Men klanının tarumar olduğu, 25 yıldır hiçbir mutantın doğmadığı, Charles'ın ilaçlara bağlı yaşadığı, alkolün pençesindeki Logan'ın eski günlerinden uzakta bezgin bir adama dönüştüğü bu hikaye, birgün Logan'ın karşısına çıkan Meksikalı bir hemşire ve kızı olduğunu söylediği mutant Laura ile rayına oturuyor. Ulusal Güvenlik Teşkilatı'nın çocuklar üzerinde acımasız mutant deneyleri yaptığı gizli bir tesisten kaçan Laura'nın kendi gibi genç mutantlarla buluşacağı Kuzey Dakota'ya gitmek zorunda oluşu, para karşılığı bu işi Logan'ın üstlenmesi, haliyle peşlerine Narcos dizisinden tanıdığımız Boyd Holbrook'un canlandırdığı Pierce ve Dr. Rice liderliğindeki bir ordunun düşmesi, Logan'ı bir kaçış, bir yol filmine dönüştürüyor. Tabii ki, süper güçlerin gerektirdiği özel efektler, X-Men evrenine dair fantastik mantık düzlemi Logan'da da biraz mevcut. Ama aslen Logan, insani duruşuyla, salaşlığıyla, hüzünlü omurgasıyla gerçeğe yakın durmak isteyen bir final. Bu farklı anlatımın en önemli ismi de James Mangold.

Filmin senaryosunu Scott Frank ve Michael Green ile birlikte yazan Mangold, Cop Land (suç), Girl, Interrupted (biyografi, dram), Kate & Leopold (romantik komedi), Identity (gerilim), Walk The Line (biyografi, müzikal), 3:10 To Yuma (western), Knight & Day (aksiyon) gibi farklı kulvarlara girip, yüzünün akıyla çıkmış bir yönetmen. 2013'teki vasat bilim kurgu / aksiyon The Wolverine de ona ait. Belki Logan'ın vedasını en iyi işleyebilecek isimlerden biri olması neticesinde, hem elini korkak alıştırmıyor, hem de bir vedada olması gerekenleri kaçırmamaya çalışıyor. Kusursuz bir veda, bir başyapıt ortaya koymuyor belki. Ama vedanın hamurundaki hüznü, toz, kan, ter, kir, pas ile karıştırarak farklı bir süper kahraman filmi ortaya çıkarıyor. Laura'nın gücü ile ilgili erken açıklanması gereken sürprizin ardından gerçekleşen kaçış, genel olarak standartlarda seyrediyor. Bazen yeterince sürükleyici ya da ikna edici olmuyor. Dramatik gücünü arttırmak için uzayabiliyor. Yol üzerindeki sakin durakların yaklaşan tehdit ile birlikte savaş alanına dönmesi, özellikle finale doğru aksiyonun tavan yapması da bu standartların bir parçası. Ama Mangold, LoganCharles'a karşı bir evlat, Laura'ya karşı bir baba rolleri içinde de kabullenmemizi istiyor. Elinde de gerekli dramatik donanım ve bu rollerin üstesinden gayet iyi gelebilen en güçlü karakter oyuncularından biri olarak Hugh Jackman var. Bu yüzden Wolverine efsanesine Logan olarak hak ettiği vedayı sunabiliyor.

28 Haziran 2017 Çarşamba

John Wick: Chapter 2 (2017)


Yönetmen: Chad Stahelski
Oyuncular: Keanu Reeves, Riccardo Scamarcio, Ian McShane, Ruby Rose, Common, Claudia Gerini, Lance Reddick,
Senaryo: Derek Kolstad
Müzik: Tyler Bates, Joel J. Richard

2014 tarihli ilk filmin büyük başarısının ardından ikincisi elzem hale gelen John Wick serisinin ikinci halkası John Wick: Chapter 2, yeni bir köpekle hayatına kaldığı yerden devam etmek isteyen kahramanımızın belayı bir mıknatıs gibi üzerine çekmesiyle vites büyültüyor. İlk filmde köpeğinin öldürülmesiyle emekli olduğu tetikçiliğe görkemli bir dönüş yapan John Wick, ortalığı kan ve baruta boğmuştu. Bunun için kendisi gibi yüzlerce tetikçiyi bünyesinde barındıran sisteme geri dönmüştü. Ama bu sisteme geri dönmenin de bir bedeli olarak, önde gelen İtalyan mafya ailelerinden birinin veliahtı olan Santino D'Antonio, elinde bu suikastçi klana ait bir mühürle John Wick'in kapısını çalıyor. Babasının, öldükten sonra en güçlü mafya oluşumu Camorra'nın başına kızkardeşi Gianna D'Antonio'yu seçmesini hazmedemeyen Santino, kendi kanından birini öldüremeyeceği için John Wick'ten kızkardeşini öldürmesini istiyor. Bu sayede Santino gibi tehlikeli bir adamın mafyanın başına geçip muazzam bir güce erişecek olmasını umursamayan, intikamını almış bir şekilde sakin hayatına geri dönmeyi uman John Wick, bu isteği geri çevirince Santino evini başına yıkıyor. Winston liderliğindeki organizasyon, mühürün de tartışılmazlığıyla John'dan Santino'nun isteğini yerine getirmesini istiyor. İntikam için geri döndüğü sistemden tekrar çıkabilmesi de buna bağlı olunca, imkansız gibi görünen bu suikast macerası başlıyor.

Yazan Derek Kolstad, yöneten Chad Stahelski ikilisi yine yerlerini almış vaziyette. İster istemez ilk filmle kıyaslamalar da olmakta. Genel görünüm olarak başarılı bir devam filmi denebilir. Kendi yarattıkları John Wick mitini en iyi kendileri sürükleyebilecekleri için, yine ellerini korkak alıştırmamışlar. Kolstad, senaryo için fazla kasmamış, işi ihanet - intikam ekseninde kurgulamış. Ama iyi tasarlanmış gizemli suikast organizasyonunun boyutlarını daha da genişletmiş. Profesyonel dublör kökenli Stahelski ise en iyi olduğu işe konsantre vaziyette bir dolu aksiyon sahnesiyle gövde gösterisine kaldığı yerden devam etmiş. Hikaye bir miktar sanat şehri Roma'ya taşınınca oradaki mekanlardan da faydalanılarak fark yaratılmak istenmiş. Müzeler, galeriler, görkemli partiler, hele de modern sanat müzesindeki ayna oyunları içeren bölüm fark yaratma amacını gerçekleştirmiş. Continental Oteli'nin esrarengiz dokusu, suikastçi sisteminin kendine ait raconları, ortak geçmişleri olan karakterlerin çeşitli vesilelerle tekrar karşılaşmaları, John Wick filmlerinin kendine has bir evren yaratmasında önemli faktörler. Bunları ilk filmden alıp geliştirmekteki olumlu hamleler, John Wick'in intikam veya emrivaki görev tabanlı maceraları ile kol kola ilerleyerek John ve içinde yer aldığı organizasyon arasına hassas ipler germeyi ihmal etmiyor.

Üstelik ikinci bölümde, Continental merkezli suikastçi sistemine alternatif olarak, Laurence Fishburne'un canlandırdığı Bowery King liderliğinde geniş bir istihbarat ağına sahip salaş görünümlü bir başka organizasyonun varlığına daha tanık oluyoruz ki, John Wick evreninin çeperlerinin ne kadar geniş olduğuna dair ufuk genişletilmek isteniyor. Matrix'ten sonra Reeves - Fishburne ikilisini yine istişare içinde görme nostaljisi de ayrıca hoş olmuş. Aslen John Wick'in olayı, mantık arama fonksiyonunun devre dışı bırakıldığı, estetiğe önem veren uzun aksiyon sekansları gibi görünüyor. Fakat nereye varacağı henüz belli olmayan bir hikaye akışı oluşturma çabası da bu yeni filmle birlikte dolaşıma giriyor. Finalden de anlayabileceğimiz üzere, duyurusu çoktan yapılan Chapter 3 için aksiyon dozunun artacağını anlamak hiç de zor değil. Bu tip serilerin bir önceki filmi aşma çabaları yersiz abartılara, saçma dönüşümlere sebebiyet verdiğinden, John Wick'in cazibesinin bozulma tehlikesi de mevcut. İyi kötü kendi efsanesini basit formlar üzerinden oluşturmuş John Wick gibi bir figürün, uzattıkça yavanlaşan, büyüttükçe anlamsızlaşan bir öğütmeye kurban gitmemesi lazım. Keanu Reeves'in risksiz ve tek yönlü betimlemesine rağmen çizgi romana, hatta diziye dönüştürülmek istenen potansiyeli yüksek, hayran kitlesi sağlam, malzemesi bol bir aksiyon salatası olarak John Wick, suyu çıkarılmadan paketlenip üçleme şeklinde bırakılması hayırlı olacak bir seri.

19 Haziran 2017 Pazartesi

Free Fire (2016)


Yönetmen: Ben Wheatley
Oyuncular: Cillian Murphy, Brie Larson, Sharlto Copley, Armie Hammer, Sam Riley, Michael Smiley, Jack Reynor, Babou Ceesay, Noah Taylor, Enzo Cilenti, Patrick Bergin
Senaryo: Ben Wheatley, Amy Jump
Müzik: Geoff Barrow, Ben Salisbury

Kill List (2011), Sightseers (2012), A Field In England (2013), High-Rise (2015) gibi farklı türlere ait filmler çekmeyi seven, deneyselliği, kara komediyi ve üretkenliği şiar edinmiş İngiliz yönetmen Ben Wheatley, Free Fire ile bu defa tek mekan aksiyon kara komedisi deneyerek takipçilerini şaşırtmıyor. 1978 yılında Boston'da geçen film, yasadışı silah anlaşması gerçekleştirmek üzere terk edilmiş büyükçe bir depoda buluşan iki çetenin gergin alışverişinin yoldan çıkması sonucu çatışmaya dönmesi üzerinden kendine bir yol çiziyor. İki tarafın daha ilk karşılaşmalarında birbirlerine negatif elektrik yüklemelerine rağmen, bir şekilde anlaşma yolunda gittiği sırada, her iki taraftan bir kişinin bir gece önce hiç iyi bitmeyen bir bar kavgasına karışmış olmalarını fark etmeleriyle fitili ateşlenen çatışma, beraberinde komik anları da beraberinde getiriyor. Üstelik çatışmaya dahil olan ve kimin ayarladığı belli olmayan iki keskin nişancıyla ortalık iyice alevleniyor. İki taraf için de karlı gibi görünen bir anlaşmanın, kıvılcımları iyi ayarlanmış küçük gerginlik ve atışmalarla bir anda hayatta kalma mücadelesine dönüşmesinden gayet eğlenceli bir film çıkaran Wheatley, yine fark arayışını konuşturarak olayı kendi kurgusallığı içinde gerçek zamanlı gibi işleyerek çılgın bir mühimmat partisine çeviriyor.

Çatışma başlar başlamaz, Ben Wheatley karakterleri birbirlerine çeşitli yerlerinden vurdurarak onların hareket kabiliyetlerini sınırlandırıyor. Böylece onları birer sürüngene çevirip hem depodan bir şekilde kaçmalarını önlemiş oluyor, hem de çevikliklerini ellerinden alarak hepsini eşit konuma getiriyor. Wheatley kendi hareket alanını bu şekilde daraltıp filmi bu dar alanda genişletmek isteyince, çete üyelerinin çatışma esnasında konum değiştirmelerinden, birbirlerine meydan okumalarından, atışmalarından ve tabi oralarını buralarını vurmalarından tuhaf bir mizah çıkarıyor. Tabii onun tarzını bilen seyirciler için bu pek tuhaf sayılmaz. Bir süre sonra bu dar alanın yarattığı tıkanıklığı açabilmek için oyuna soktuğu iki keskin nişancıyla hem aksiyonu çeşitlendiriyor, hem de sonlara doğru cevabını bulacak olan "bu keskin nişancıları kim tuttu" sorusu ile işe bir miktar sürpriz katmayı hesaplıyor. İşte Free Fire'ın girişi ve çığrından çıkışı ne kadar iyi planlanmışsa, hatta kan ve barut içinde, silah seslerinin komik meydan okumalara karıştığı çatışma sahneleri ne kadar salaş bir keyif barındırsa da, bir süre sonra tıkanıklık hissediliyor.

Bir gece önceki bar kavgası sebebiyle anlaşmanın kıyısından dönüp birbirine düşen iki çetenin, keskin nişancılar sayesinde her halükarda birbirine düşürüleceği fikri olsun, bu fitneyi kimin düşündüğü sürprizi olsun, her iki taraf için de deponun ofisindeki telefona ulaşıp yardım çağırma amacı olsun, filme ekstra bir enerji katmıyor. Karakterlerin birer birer mefta olacağını biliyor gibiyiz ancak bunun şekli şemali üzerine daha kalıcı ve cazip fikirler üretme konusunda fazla üstelememiş bir Ben Wheatley var sanki. Tabii demlenmesi için yıllara bırakılacak bir film olduğu da söylenebilir. Başta o komik Güney Afrika aksanıyla Sharlto Copley olmak üzere Cillian Murphy, Armie Hammer, Brie Larson, Sam Riley ve Wheatley'nin favori oyuncularından Michael Smiley'nin kimyaları da filme iyi uymuş denebilir. Yine Wheatley'nin kadrolu görüntü yönetmeni Laurie Rose'un varlığı, John Denver ve bir adet Creedence Clearwater Revival şarkısı (Run Through The Jungle) ile neşesini bulan filmin baş yapımcıları arasında Martin Scorsese'nin de olması filme nasıl bir artı katmış bilemiyoruz. Ama kendi artı ve eksileriyle eğlenceli bir 90 dakika söz konusu. En azından Ben Wheatley sevenler için.

14 Haziran 2017 Çarşamba

Brimstone (2016)


Yönetmen: Martin Koolhoven
Oyuncular: Dakota Fanning, Guy Pearce, Emilia Jones, Kit Harington, Carice van Houten, William Houston, Paul Anderson, Jack Hollington, Bill Tangradi, Ivy George
Senaryo: Martin Koolhoven
Müzik: Junkie XL

1800'lü yıllarda herkesin birbirini tanıdığı bir kasabada ebelik yapan dilsiz Liz, evlendiği ve bir kız çocuk sahibi olduğu eşi ve eşinin önceki evliliğinden olan oğluyla beraber sakin ve saygın bir yaşam sürmektedir. Ama bu yaşam, kasabaya gelen gizemli bir rahip tarafından değişmeye başlayacaktır. Birgün kasabanın hamile kadınlarından biri kilise çıkışı sancılanır. Bebek ölü doğunca, rahibin karalama çabaları da sonuç vermeye başlayınca Liz bir anda hedef haline gelir. Liz ve ailesini zor günler beklemektedir. Ülkesi Hollanda dışında fazla tanınmayan, en son çeşitli festivallerde gösterilmiş 2008 yapımı savaş dramı Oorlogswinter ile adını duyurmuş Martin Koolhoven'ın kendi hikayesinden uyarladığı Brimstone, Hollanda, Fransa, Almanya, İngiltere, Belçika, İsveç, ABD ortak yapımı bir film. Yani ortada Avrupa'dan Hollywood'a transfer olma durumu yok. Zaten Hollywood'da bu tip bir film çekmenin de pek imkanı yok. Çünkü Brimstone, din eleştirisini merkeze alan sert, gerilim ve trajedi dolu bir western.

Brimstone, sırasıyla İncil bölümleri olan "Revelation" (İfşa), "Exodus" (Çıkış), "Genesis" (Başlangıç) ve "Retribution" (Hesaplaşma) adlı dört bölümden oluşuyor. Ama hikayenin tersten aktığını Exodus'tan itibaren anlıyoruz ki, sıkça başvurulan bu tersine kurguyla gizem oluşturma stili film için olumlu bir sonuç vermiş denilebilir. İlk üç bölüm sondan başa giderken, final bölümü Retribution ilk bölümden sonrasından devam ediyor. Bu bulmaca gibi kurgulama kafaları karıştırmasın. Bu stilin en önemli özelliklerinden biri, bir bölümdeki olay ve ayrıntıların cevabının bir sonraki bölümde ama geriye giderek verilmesi. Böylece gecikmeye uğrayan finale kadar tansiyonun iyice yükseltilmesi. Koolhoven, hikayesini normal bir sırayla anlatsaydı, etkisinden ne kaybederdi veya ona ne katardı uzun uzun tartışılabilir. Ne var ki bu kurgu hadisesi, filmin sert içeriği yanında ikinci planda kalıyor. Sakin bir hayatın bir anda esrarengiz bir rahip tarafından bölünmesi, Liz'in geçmişine ait kabusların bu huzurlu hayatın üzerine bir karabasan gibi çökmesi, cesur sahneler, şok anlar, sürprizler ve zamanda geriye giderek o gizemli geçmişin izinin sürülmeye başlanması.

Koolhoven, filmi hıristiyanlık ve dolayısıyla genel bir din eleştirisi üzerine kurguladığı için, bunu desteklemek adına şiddetin türlü hallerini filmin bu dört bölümüne serpiştiriyor. Buna zemin olarak 1800'lü yılların altına hücum dönemindeki vahşi batıyı uygun görmesi de manidar. Altın sayesinde yavaş yavaş uygarlık temellerinin atılmaya başlanması, bunu işine geldiği ölçülerde avantaj veya dezavantaj olarak kullanmayı öğrenmeye başlayan din adamlarının küçük komünlerdeki etkinliklerini arttırmaları bu zemini sağlıyor. İncil'den işine gelenleri alan, gelmeyenleri kendileri yorumlayan bu rahiplerin zamanla dokunulmaz bir "tek adam" haline gelmeleri de zorlaşmıyor. Guy Pearce'ın canlandırdığı rahip ve Liz arasındaki amansız takibin nedenlerini adım adım öğrenirken bu dinsel öğretilerin ve o öğretilerin dışında kaldığını düşündüğümüz başkalarına ada göndermede bulunuyor Koolhoven. Yobazlığı, sapıklığı, ruhsuzluğu meşrulaştıran öğretileri direk kutsal kitaptan alıntılayan rahiplerin bıraktıkları silinmesi zor izler bunlar.


Rahibin kilisedeki ilk vaazında "size kuzu postunda yaklaşan sahte peygamberlerden sakının, içlerinde onlar, yırtıcı kurtlardır" sözü, filmin özetlemelerinden biri. "Şiddet kötülüğü temizler, kalbin derinliklerini arındırır" sözü de buna bağlı olarak rahibin saplantı haline getirdiği Liz'in izini sürerken yoluna çıkan engelleri aşma biçimine karşı kendine şiar edindiği acımasızlığı betimliyor. Martin Koolhoven bu dört bölümün her birinde rahip ve Liz kovalamacasına dahil olan herkesi bu şiddetten nasiplendiriyor. Hatta deyim yerindeyse tıpkı Liz'e göstermediği gibi seyirciye de rahat yüzü göstermiyor. Sinemada şiddet görmekten rahatsızlık duymayan ya da zevk alan bireysel tercihleri bir kenarda tutarsak, giderek artan dozunun iyi ayarlandığını söyleyebileceğimiz merak duygusunu da diri tutmak suretiyle kendine dört yol birden çizip, kronoloji ile oynayarak bunları kesiştirmeyi başarmış bir film. Vahşi Batı'nın vahşiliğini olabildiğince gerçek kılmaya çalışıp, hatta bir miktar abartıp bunu hıristiyan öğretilerine, buradan hareketle evrensel dini çelişkilere bağlamak suretiyle günümüze de uyan mesajlar veriyor.

Guy Pearce'ın adeta sırtına alıp götürdüğü, onun da şeytani kötülüklere sahip bir din adamını canlandırdığını düşünürsek, bize film boyunca sığınacak bir liman bile bırakmayan Brimstone, Liz'in temiz ve huzurlu bir yaşam arzusuyla seyirciyi buluşturmakta hiç zorlanmıyor. Zorlanıyorsa da bunun yegane sebebi, bir zamanların popüler çocuk oyuncusu Dakota Fanning'in çoğu zaman Liz'in ağırlığını taşımakta zorlanan oturmamış oyunculuğu olsa gerek. Liz'in Joanna olarak son derece sancılı olgunlaşma sürecini canlandıran Emilia Jones'un tekinsiz toyluğu çok daha çarpıcıydı denebilir. Carice van Houten, Carla Juri, Kit Harington gibi filmin kimi nedenli, kimi nedensiz şiddetinden nasibini alan yan karakterler, western ambiyansını eline yüzüne bulaştırmayan görüntü yönetmeni Rogier Stoffers (ki 97'de Hollanda'ya Oscar getiren Karakter filminin de görüntüleri kendisine aitti) ve tabii ne anlatmak istediği çok tartışılacak Martin Koolhoven'in, ne anlattığı kadar nasıl anlattığına da değer verilmesini isteyerek ele aldığı Brimstone, "cehennemi dayanılmaz kılan alevler değil, sevginin yokluğudur" sözünü kuzu postundaki bir zebaniye söyleterek yegane çıkış yolunu işaret etmeyi de ihmal etmiyor. Tabii yeryüzündeki cehennemi betimleyerek.