30 Kasım 2016 Çarşamba

Hell or High Water (2016)


Yönetmen: David Mackenzie
Oyuncular: Jeff Bridges, Chris Pine, Ben Foster, Gil Birmingham, Katy Mixon, Marin Ireland
Senaryo: Taylor Sheridan
Müzik: Nick Cave, Warren Ellis

2015 yılında Sicario ile ilk uzun metraj senaryosunu yazan oyuncu Taylor Sheridan ile, kendi halinde bir İngiliz yönetmen olan ve en son yönettiği Starred Up ile dikkat çeken David Mackenzie'yi buluşturan Hell or High Water, Batı Teksas'ta yerel bankaları soyan iki kardeş ve peşlerine düşen emektar korucunun hikayesi. Sheridan ve Mackenzie'nin ilginç buluşması genel anlamda iyi sonuç verse de, özellikle senaryo yönünden Sicario gibi üst düzey bir film beklememek gerek. Ölen annelerinden kalan tek varlıkları olan aile çiftliğini ipotekten kurtarmaya çalışan Tanner ve Toby kardeşlerin küçük bankalardan, küçük meblağlarda paralar çalması, meblağ küçük olunca FBI'ın üstlenmeye tenezzül etmemesi, bu yüzden davanın tecrübeli ve ısrarcı koruculara kalmasıyla başlayan takip, eski zaman westernlerinin 21. yüzyıla uyarlanmış bir versiyonu olarak görünüyor. Bu versiyonlar arasında kendini yıllar içinde demlenmeye bırakmış, unutulmaz olmaya doğru ilerleyen filmler var. Film sinematografik açıdan ve sakin anlarıyla Alejandro G. Iñárritu ve Guillermo Arriaga ortaklığı dönemindeki western dokusu taşıyan işleri anımsatıyor.

Senaryo yönünden ise, başta Amerikan ekonomik sistemindeki sömürücü aygıtların bireyi borçlarla, ipoteklerle avucunun içine alıp yoksullukla terbiye etmeye çalışması üzerine okumalar bulunuyor. Ekonomik kriz sonrası hala omuzlarında bu yükü taşıyan soyguncu Tanner ve Toby kardeşlerin özelinde, beyaz yakalıların soygunculuğundan dem vuruluyor. Genel bir suça teşvik eleştirisi yapılmayıp, kardeşlerin hem annelerinden kalan çiftliği kurtarma, hem de bu sistemle ödeşme için seçtikleri yöntem ve bunun bedelleri ele alınıyor. Zaten filmde onlar da bir şekilde bu yaptıklarının yanlarına kalmayacağını dile getiriyorlar. Senaryoyu yazan Sheridan, modern batının artık telaffuz edilmeyen vahşiliğini Amerikan ekonomik sisteminin çıkarcılığına tahvil ederek Tanner ve Toby'yi kurban konumuna koyuyor. Ama emekliliğine az bir süre kalmış tecrübeli kanun korucu Marcus ve kızılderili kökenli ortağı Alberto ile de karşı bir denklem kurarak, hırsızlığı ve zorbalığı mazur görmediğini ilan ediyor. Bu sayede filmi iki kardeş ve iki uzun süreli ortak şeklinde dört adam üzerinden, iki ayrı kanaldan akıtmayı başarıyor. Birinci kanalda hapisten yeni çıkan, patlamaya hazır bomba gibi bir Tanner ve boşandığı karısına ve iki çocuğuna nafaka ödemek zorunda kalmış Toby, diğer kanalda ise Marcus ve ortağı Alberto yer alıyor. Biz de bu iki kanal arasında zaplarken, malum olduğunu düşündüğümüz sonun nasıl vuku bulacağını düşünüyoruz.


Filmin Marcus ile Alberto'nun soğukkanlılık ve Coen filmlerine benzer şekildeki örselenmişlikleriyle vücut bulan iz sürme bölümleri ise iki tecrübeli kanun adamının birbirleriyle atışmalarından sözel bir dinamizm yakalıyor. Irkçılıktan dine, meslek ahlakından geleneksel batının modernleşme ile olan imtihanına kadar çeşitli duraklara kısa kısa uğrayan ikilinin takip / yol hikayesinden ayrı bir film bile çıkarılabilir. Marcus'un Alberto'ya yaptığı ırkçı salvolar, Alberto'nun altta kalmayan soğukkanlı duruşu ikili arasında gerginlikten ziyade, yılların verdiği hoşgörüye dayalı yaşlı çemkirmeleri olarak filme mizah dengesi katıyor. Pek dışarı vermeseler de, bu yolla aralarındaki yıllara dayalı mesleki ve insanı bağlar hissedilebiliyor. Zaten final sürecinde çok daha iyi anlaşılıyor. Aynı şekilde Tanner ve Toby'nin birbirlerine olan bağlılıkları da, bazı filmlerde kardeş olduklarına seyirciyi ikna etmekten uzak olanlardan değil, kendi yolunu çizebilen karakterde. Burada Chris Pine ve Ben Foster cephesi iyi bir kimya yakalarken, Jeff Bridges ortağı rolündeki Gil Birmingham'ı da idare ederek kendi cephesini kahramanca savunuyor.

Taylor Sheridan, iki genç kardeşi takip eden iki yaşlı arkadaşı senaryosuna monte ederken, çocukluğumuzun western geleneğine ait haydut ve şerif kovalamacasına 21. yüzyıldan bir kesit sunmak için bol bol malzeme buluyor. Özellikle bir tarafı kahraman ilan etmiyor veya diğer tarafın saf kötülük taşıdığını iddia etmiyor. Sadece yanlış seçimlerin ya da insanın boyunu aşan adaletsizliklere karşı duruş belirlemenin mütevazi bir yorumunu yapıyor. Çıtası yüksek bir film izlenimi uyandırması üzerine artan beklentilere bu yüzden tam cevap veremiyor olabilir. Oysa 21. yüzyıl Teksas'ının parçalı bulutlu veya gri gökyüzünün altında, borcu ödenemediği için terkedilmiş evlerin, bahçesinde tahıl yerine dev sondaj makinelerinin yer aldığı zemininde yeni olan pekçok şeyin geldiği son noktaya güçlü bir atıf bu. Öte yandan yine 21. yüzyılda, filmde bir kovboyun da söylediği gibi (o kovboy da senarist Sheridan'ın bizzat kendisi) insanların geçimlerini sağlamak için hala eski usül sığır çobanlığı yapmaları gerekiyor. Veya hala komançi (herşeye düşman) olmanın kredisi harcanıyor. Veya küçük bir kasabanın, menüsü yıllardır değişmemiş T-Bone lokantasında ne sipariş edeceğiniz değil, etmeyeceğiniz söyleniyor. Modern ile geleneksel arasında sıkışmış insanoğlu, coğrafya neresi olursa olsun, ya zengin oluyor ya da denerken ölüp gidiyor.

25 Kasım 2016 Cuma

Train To Busan (Busanhaeng) (2016)


Yönetmen: Yeon Sang-ho
Oyuncular: Gong Yoo, Jeong Yu-mi, Ma Dong-seok, Kim Soo-an, Kim Ee-seong, Choi Woo-sik, Ahn So-hee, Choi Gwi-hwa, Jeong Seok-yong, Ye Soo-jeong, Park Myeong-sin
Senaryo: Yeon Sang-ho
Müzik: Jang Young-gyu

Animasyon kökenli Yeon Sang-ho'nun yazıp yönettiği Train To Busan (Busanhaeng), artık klişeden başı dönmüş zombi türüne Güney Kore sinemasının gözünden bir bakış. Bu bakıştan yeni birşeyler beklemek de yersiz. Zaten film, önceden düşünülmüş pekçok zombi ayrıntısının üzerinden tekrar geçiyor. Belki de kendine ait tek yanı, direk ağlatmaya oynayan Güney Kore dram anlayışının hoyratlığı. Bu anlayışın hoyrat olmayan, gayet ölçülü ve spontane biçimde gelişen versiyonları da yine bu sinemada mevcut. Baba sevgisine muhtaç sevimli bir kız çocuğunu, hamile bir kadını, bir evsizi, birbirine bağlı yaşlı iki kız kardeşi, bir grup sevimli kriket oyucusunu gözü dönmüş zombilerin arasına bırakmakla, kendince maça 1-0 önde başlayan Yeon Sang-ho, özellikle küçük Soo-an üzerinden bu amacına fazlasıyla ulaşıyor. Anne babası boşanmış, işkolik babası Seok-woo'nun ilgisizliğinden bunalmış Soo-an, doğum günü için babasıyla Seul'den Busan'a giden trene biniyor. Ama nedeni sonradan anlaşılacak (ve çok da zorlama olacak) biçimde enfeksiyon kaparak zombiye dönüşen öfkeli kalabalıklara karşı tren içinde hayatta kalma mücadelesinin içinde buluyor kendini.

Yukarıda sözünü ettiğimiz virüs kapmamış bir grup insanın kendi aralarındaki dinamiklerle de oynayan yönetmen, zombi yapımları arasında hangisini örnek gösterirseniz gösterin hemen hepsinde bulunan ötekileştirme, sınıflandırma, hayatta kalmak için herşeyi mübah sayma ve dahasından oluşan bir dizi meseleyi insan olmanın erdemlerinin karşısına koyuyor. Hastalık kapmamış insanlardaki hastalıklardan dem vurarak, yaşayan ölü olmanın da zombi olmaktan farkı olmadığını hissettiğimiz anlar oluyor filmde. Soo-an ve babası Seok-woo arasındaki ilgi eksikliği ve iletişimsizliği de bu bağlamda okumadan edemiyoruz. Tehlikenin boyutları arttıkça baba kız arasında gittikçe ortadan kalkan, güçlenen, finale doğru da adeta duygusal patlama yaratan bu ilişki, seyirciye elinizdekilerin kıymetini bilin diye bağırıyor. Aslında diğer yan karakterler ve durdukları pozisyonlar da bunu diyor. Ama Yeon Sang-ho baba kız üzerinden daha etkili ataklar yaparken, diğerleri sadece tekrar gibi kalıyor. İşin aksiyon kısmı haliyle gerilim yüklü olsa da, zombi filmlerinde mantık aramanın mantıksızlığına sığınmışçasına kendi kendine fark yaratma peşinde savruluyor. Örneğin Güney Kore tren tünellerinin ne kadar uzun olduğunu ve bu süre içinde neler neler yapılabileceğini anlamış oluyoruz.

Oyunculuk açısından zaten hiç sıkıntı yaşamayan Güney Kore filmlerinin performans çıtası Train To Busan'da da yüksek. Baba Seok-woo rolündeki Gang Yoo başlangıçta tutuk görünse de, bu tutukluğun tam da işi için ailesini ihmal eden modern zaman işkoliklerine atıfta bulunan bir robot / zombi yorumu olabileceği izlenimi yaratıyor. Tehlikelerle burun buruna gelerek hem kendini, hem de ihmal ettiği kızına olan sevgisini keşfetmek suretiyle insan olmaya doğru tersine bir dönüşüm yaşıyor. Onun yanında Ma Dong-seok, Jeong Yu-mi ve küçük Soo-an rolüyle Kim Soo-an filmi çok iyi sırtlıyorlar. Ayrıca canlandırdığı karakterle tüm nefretleri üzerine çeken, trende temiz kalanlara zombilerden daha çok kötülük eden Kim Ee-seong'un performansı da es geçilmemeli. Uyuşuk Romero zombilerinden çok, World War Z zombilerini anımsatan figürasyon, türün hayranları tarafından ne derece kabul görmüştür bilmiyorum. Ama içinde bulunduğumuz hız çağı, zamane zombilerini de hızlı hale getirmek zorunda kalıyor. Konusu, türü ve mekanı gereği Güney Kore kültürünün o lezzetli atmosferinden ziyade, Hollywood'un sentetik havasının daha çok solunduğu Train To Busan, başta türe meraklıları mest etmiş bir Güney Kore hiti. Ama bence Güney Kore çıtasının gayet altında seyreden bir yapım.

20 Kasım 2016 Pazar

Jason Bourne (2016)


Yönetmen: Paul Greengrass
Oyuncular: Matt Damon, Tommy Lee Jones, Alicia Vikander, Vincent Cassel, Julia Stiles, Riz Ahmed, Ato Essandoh, Scott Shepherd, Bill Camp
Senaryo: Paul Greengrass, Christopher Rouse
Müzik: David Buckley, John Powell

İlk üç Bourne filmi ile geçmişini arayan ve nihayet bazı soru işaretlerine rağmen bulan, bu esnada türlü ülkeler gezip, türlü badireler atlatıp bir sürü kötü adam haklayan Jason Bourne, arada neden çekildiği bilinmeyen The Bourne Legacy'yi saymazsak dördüncü filmle geri döndü. Robert Ludlum'un yarattığı son derece becerikli, ama bu becerilerinin kaynağını bilmeyen ve bu yüzden gizli teşkilatlar açısından yok edilmesi gereken bir tehlike arz eden Bourne karakteri, ilk kez 2002'de Doug Liman yönetiminde hayatımıza girmişti. O filmin başarısı, sonraki iki filmde de tekrarlanan formüllerin de temelini oluşturuyordu. Ama o formülleri uygulayanın bu defa Paul Greengrass olması, seriye yeni bir bakış eklemiş oldu. İlk Bourne'un çekildiği yıl Bloody Sunday adlı gerçek olaylara dayalı güçlü bir politik dram yönetmiş olan Greengrass'ın, Bourne gibi bir serinin hakkını verip veremeyeceği merak konusuydu. O ise, arka arkaya iki güçlü film ile cevap verdi. Greengrass, Bourne dışında yönettiği United 93, Green Zone veya Captain Phillips gibi politik aksiyonlara imza atsa da, adı daha çok Bourne serisiyle anıldı. Dördüncü film ise "Greengrass yoksa ben de yokum" diyen Matt Damon'ı tekrar JB olarak geri döndürmüş oldu.

Greengrass - Damon ikilisini yeni bir Bourne filminde tekrar görmek heyecan verse de, genel intiba ne yazık ki serinin en zayıf halkası olduğu yönünde. Gerçekten de, Bourne'un kaç kovala döngüsüne hapsolmuş bir karakter olarak betimlenmesi, artık sevenleri arasında bile homurtular yükselmesine neden oluyor. Tabii ki hiçkimse Bourne'u sisteme hizmet eden, Ortadoğu'da kıç tekmeleyen bir saha ajanı veya Washington'da bir masa başı memuru olarak görmek istemez. Ama dünyanın çeşitli bölgelerinde kimi zaman kaçan, kimi zaman kovalanan konumundaki Bourne'u yeterince işlemiş bir üçlemenin üstüne bir dördüncüsü, hem de hiç yenilik içermeyen, üstelik bu kaçma kovalamanın anasını ağlatan bir dördüncüsü için seriye değil, tamamen gişeye hizmet yorumunu çok görmem. Zira ortada miadını tamamlamış bir JB formülü var. O da dünyanın neresinde olursan ol, Amerikan istihbaratındaki o dev ekrandan biri senin izini bulsun, saniyeler içinde orada bulunan timleri üzerine salsın, sen kaç, onlar kovalasın, bazen de sen kovala, arada bir flashbacklerle geçmişin hesabını sor, finale doğru tansiyonu yükseltip, filmin tetikçisine ve ana kötü adamına haddini bildir. Yakın dövüş ve uzun araba takip sahnelerini unutma.


Elbette bunları küçümsemek için söylemiyorum. Biz Bourne serisini bunlar için, bunların her seride yenilenen ve adım adım gerçeğe ulaştıran kurgulanış biçimi için sevdik. Aynı zamanda süper güç Amerika'nın istihbarat mutfağında dönen gerçekçi (hatta bazıları gerçek) dolapları ifşa ediş şekli için sevdik. Ama üçlemenin son halkası olan The Bourne Ultimatum'dan sonra serinin devam etmesini gerçekten kaç kişi istedi? Bana kalırsa Jason Bourne 2016'nın en önemli eksiği, üçlemenin hepsinde senarist olarak gördüğümüz Tony Gilroy. Onun yerine Greengrass ile birlikte, Greengrass filmlerinde editörlük yapan Christopher Rouse'un ilk (evet ilk!) senaryo katkısı söz konusu. Önceki yapımlarda Gilroy ve Greengrass arasında adilce bölünen işler, belli ki bu filmde Greengrass'ın üzerine kalmış. Çünkü çok bariz biçimde hissedilen bu senaryo boşluğu, bitmek bilmeyen, bittiğinde yerine yenisini bırakan uzun takip sahneleriyle kendini daha çok gösteriyor. İşin dramatik kısmında, babası 90'larda Ortadoğu'da suikaste kurban giden Bourne'a söylenen yalanlarla yüzleşmesi var ki, bunu anlamak için kahin olmaya lüzum yok.

Bourne'u yine, yeniden yakalama işini üstlenen klişe üçlü ise bu defa şu isimlerden oluşmakta: operasyonun başında Robert Dewey (Oscarlı Tommy Lee Jones), CIA içinden Bourne'a yavaş yavaş sempati duymaya başlayan zeki ajan Heather Lee (Oscarlı Alicia Vikander) ve bir numaralı tetikçi, aynı zamanda Bourne ile geçmişten husumeti bulunan Asset (gönüllerin Oscarlısı Vincent Cassel). Evet, iyi oyuncular ama bir Bourne filminde temelde aynı kişileri farklı oyuncular canlandırdığından herhangi bir performans sivrilmesinden söz etmek güç. Matt Damon ise neredeyse sadece Jason Bourne olarak tanınacak kadar özümsendi. O da bu karakterin üzerine yapışması istemiyor. Bu yüzden devam filmi gelir mi bilinmez. Heyecan, aksiyon, derin devlet ifşaları falan iyi de, Vegas'ın altını üstüne getiren uzun final bölümünden de anlayabileceğimiz gibi, artık Bourne efsanesi geçmişin güzel hatırı için durmalı. Durmayacaksa da bir şekilde Tony Gilroy da projeye dahil olmalı. Öbür türlü durmak bilmeyen takip sahnelerinden ibaret dizi dizi Bourne filmlerimiz olacak ve kimse ilk üç film dışındakileri hatırlamayacak.

15 Kasım 2016 Salı

The Tiger: An Old Hunter's Tale (Daeho) (2015)


Yönetmen: Park Hoon-jeong-I
Oyuncular: Choi Min-sik, Jeong Man-sik, Seong Yoo-bin, Kim Sang-ho, Jeong Seok-won, Ren Osugi, Kim Hong-pa, Ra Mi-ran
Senaryo: Park Hoon-jeong-I
Müzik: Jo Yeong-wook

1925 yılında Japon işgali altında bulunan Kore'nin Joseon bölgesinde geçen hikayede, tecrübeli kaplan avcısı Man-deok ve 16 yaşındaki oğlu Seok'un kasabadan uzakta bir dağ evinde sürdürdükleri hayatı izliyoruz. Seok henüz küçükken hızlı bir avcı olan Man-deok ve liderlik ettiği ekibi, dişi bir kaplan avlarlar. Kaplanın iki yavrusunu öldürmeyi gönlü elvermeyen Man-deok, onları güvenli bir mağaraya bırakır, yiyecek verir, göz kulak olur. Yıllar sonra bu yavru kaplanlardan tek gözlü olanı büyüyüp "Dağın Efendisi" adıyla etrafa korku salan acımasız bir canavara dönüşür. Onun saldırılarından birinde karısını kaybeden Man-deok, avcılığı bırakıp oğluyla münzevi bir hayat sürdürmektedir. Ancak bu defa, onun eski ekibinde liderliği devralan Goo-gyeong, Dağın Efendisi'nin dişisini ve iki yavrusunu  öldürür. Asıl amacı bu efsane kaplanı yakalamaktır. Bölgedeki Japon kumandan Maezono da, emrindeki askerleri feda etmek pahasına kaplanı ele geçirmeyi saplantı haline getirmiştir. Sevdiği kıza ve ailesine kendini kanıtlamak isteyen Seok, babasıyla tartıştıktan sonra ondan habersiz, kaplanın izini süren ekibe katılır. Bunu öğrenen Man-deok, oğlunu bulmak için geri dönmek durumunda kalır.

2010 yılında senaryosunu yazdığı I Saw The Devil, 2012 yılında ise yazıp yönettiği The New World ile dikkatleri çeken Park Hoon-jeong-I, yine senaryosu ve yönetmenliği kendisine ait The Tiger: An Old Hunter's Tale (Daeho) ile kariyerine sağlam bir tuğla daha koyuyor. İntikam, vicdan, hırs, minnet, aile, evlat sevgisi (acısı) kavramlarını birbiri içine geçirerek bir hikaye bütünlüğü sağlayan yönetmen, bu kavramları yan karakterlere de aşıladığı kadar, esasen biri insan, diğeri kaplan iki baba üzerinden okumalarla güçlendiriyor. Geri dönüşleri zamanlaması iyi biçimde filmin kurgusuna dahil ederken, zaman zaman insan - hayvan psikolojilerinin yer değişimini ya da ortaklıklarını sorgulatıyor. Bazı sahnelerde özel efektler bir miktar sırıtsa da, hikayenin vuruculuğunu arttırma yönünden gerekli olan bu aksiyon sekansları filmin duygusal yönünü zedelemiyor. Zaten olay örgüsünün gerektirdiği duygusal anlar, filme asıl şeklini verdiği için aksiyon bölümlerinden daha özenli ve önemli.

Filmdeki her karaktere, hatta bir karakter olarak kaplana bile yüklenmiş olan irili ufaklı motivasyonlar, onları yer dolduran birer nesne olmaktan kurtarmış. Man-deok ve kaplan arasındaki geçmişe dayalı kapanmamış yaralar yeterince hacimli olsa da, daha iyi bir gelecek isteyen oğul Seok, intikam duygularının yönlendirmesiyle nefes alıp veren avcı Goo-gyeong, aynı ekipte bir denge ve vicdan unsuru olarak beliren avcı Chil-goo, hırsı sayesinde kaplanı yakalamayı bir savaş haline büründüren Japon komutan Maezono gibi yan unsurlar kalabalık ve karışıklık yaratmıyor, kenar süsü gibi de durmuyorlar. Buna bağlı olarak, Güney Kore sinemasının en güçlü aktörlerinden Min-sik Choi başta olmak üzere Man-sik Jeong, Kim Sang-ho ve Seong Yoo-bin etkileyici performanslar ortaya koyuyorlar. Özellikle The Good, The Bad, The Weird filmindeki sinematografisine hayran bırakan Seong Jeong-hoon'un özenli işçiliği, aranılan tema müzisyeni Jo Yeong-wook'un harika müzikleri de bu bütünün önemli parçalarını oluşturuyorlar. Park Hoon-jeong-I ise, kimin akıbetinin ne olacağı az çok belli bir hikayeyi, pastoral doğallığında yoğurarak, kendi soğuk, sert, karlı ve kanlı bünyesinde sindirerek, epik bir masala dönüştürüyor.

8 Kasım 2016 Salı

Mission: Impossible - Rogue Nation (2015)


Yönetmen: Christopher McQuarrie
Oyuncular: Tom Cruise, Rebecca Ferguson, Simon Pegg, Jeremy Renner, Ving Rhames, Sean Harris, Alec Baldwin, Simon McBurney, Jens Hultén, Tom Hollander
Senaryo: Christopher McQuarrie, Drew Pearce
Müzik: Joe Kraemer

Tom Cruise, birlikte uyum yakaladığı Christopher McQuarrie ile filmler çekmeye devam ediyor. İkili Valkyrie, Jack Reacher, Edge Of Tomorrow derken, serinin beşinci halkası olan Mission: Impossible - Rogue Nation ile yine beraberler. Her filmde daha dişli bir düşmanla mücadele etmek durumunda kalan ajan Ethan Hunt, bu defa IMF’i ortadan kaldırmayı isteyen uluslararası bir dolandırıcılık örgütü olan "Sendika" ile karşı karşıya. Normalde pekçok filmde kullanılan bu "devlet içindeki illegal yapılanma", uzun yıllar içinde bulunduğumuz hastalıklı yapılanmayı hatırlattığı için bize bazı yönleriyle tanıdık gelebilir. Bu durumun filmi ilginç kılan bir yönü yok. Zaten artık Mission: Impossible serisini ilginç kılan bir şey yok. James Bond türevlerinden biri haline gelen Ethan Hunt'ın maceraları, farklı ülkeler, ilginç mekanlar, uluslararası komplolar, egzotik ve gizemli kadınlar, karizmatik kötü adamlar, insanüstü kaçma - kurtulmalar döngüsüne hapsolmuş vaziyette. Belki bu Sendika hadisesi, komplo teorilerini bize aşina gelen yönleriyle enteresan bulan seyirci kitlesinin dikkatini bir miktar çekebilir.

İngiliz istihbarat dairesi müdürlerinden birinin parlak buluşu olarak ortaya çıkan Sendika'nın kuruluş ve faaliyet prensibi şu şekilde: Farklı devletlerden eski ajanlar toplanır. Yeni kimlikler atanır. Bu ajanlar hem yurt içinde, hem de yurt dışında konuşlanan düşmanları cerrahi olarak yoketmek için kullanılırlar. Operasyonun bütçesi, denizaşırı bir ülkede saklanan, yalnızca başbakanın açabileceği kırmızı bir kutuda bulunacaktır. Bu durum başbakanı sıfır sorumluluk sahibi, aynı zamanda yargıç, jüri ve cellat yapacaktır. Bu yetkiler için sağ kolunu verecek liderler olsa da, İngiltere başbakanı bu teklifi reddediyor. Zaten ilgili müdür Atlee, ona asla planlama aşamasına geçilmeyeceğine dair teminat vermiş. Tabii dünya çapında etkin olacak böyle sinsi bir projenin hasır altı edilmesini istemeyen Atlee, saha operasyonlarının başına getirdiği acımasız Lane (ki karizmatik kötü adam kontenjanı ona ait) ile IMF’in, yani Hunt ve ekibinin başına bela oluyor. Film de zaten bu kaçma kovalamacadan, entrikalardan, esprilerden, fizik kurallarını altüst eden aksiyon sahnelerinden, bir de Hunt'ın çift taraflı çalışan çekici ajan Ilsa ile olan tutku yoksunu çekiminden ibaret.

"Daha ne olsun"cular halinden memnun olsa da, artık Tom Cruise'ün alt egosu haline gelen, (bu da yetmezmiş gibi üstüne bir de Jack Reacher eklenen) Ethan Hunt'ın başı sonu belli maceralarının tadı tuzu kalmadı. Bir önceki Ghost Protocol nasıl sadece "eğlence" sunuyorsa, Rogue Nation da fazlasını vaat etmiyor. Tüm riski ve aksiyonu üstlenen Hunt yanında, filmin mizahi yönüne ivme kazandıran teknoloji tilkisi Benji (Simon Pegg), diplomatik aksamalardaki pürüzleri halleden Brandt (Jeremy Renner), ulaştırmadan sorumlu Luther (Ving Rhames), tabi bu kadar böceğin arasında her M:I filminde farklı bir surette karşımıza çıkan çiçek olarak Ilsa (Rebecca Ferguson) yer alıyor. Kötü adam Lane rolünde ise, özellikle Red Riding serisinde tanıdığım ve kötü adamlığın çok yakıştığını düşündüğüm İngiliz aktör Sean Harris'in varlığı dikkat çekici. Cruise ve McQuarrie, 6. film için kolları sıvamışlar. Madem beraber çalışacaklar, keşke Edge Of Tomorrow gibi yaratıcı işlere kafa yorsalar da devam filmi kalabalığı yapmasalar.

31 Ekim 2016 Pazartesi

Hunt For The Wilderpeople (2016)


Yönetmen: Taika Waititi
Oyuncular: Sam Neill, Julian Dennison, Rima Te Wiata, Rachel House, Rhys Darby, Oscar Kightley
Senaryo: Taika Waititi, Barry Crump
Müzik: Lukasz Pawel Buda, Samuel Scott, Conrad Wedde

Her yönüyle uyumsuz bir çocuk olan 13 yaşındaki kimsesiz Ricky, sosyal hizmetler tarafından Yeni Zelanda kırsalında yaşayan ve çocuk sahibi olamamış Bella - Hector çiftinin başvurusu üzerine onlara verilir. Tam bu hayata alışmaya başladığı sırada Bella'nın ani ölümü ile çocuk esirgeme kurumu Ricky'yi geri almak ister. Oraya tekrar geri dönmek istemeyen Ricky, evden kaçar. Hec ise onu geri götürmek için peşinden gidince, bazı yanlış anlamalar ve başlarına gelenler sonucu kaçak durumuna düşerler. Bu kaçak olma hali ülke çapında medyatik bir vakaya dönüşür. Başlarına ödül bile konan Ricky ve üvey babası Hec'e yönelik insan avı sürerken, başlangıçta birbirlerinden pek de hoşlanmayan bu ikili, maceradan maceraya sürüklendikçe yavaş yavaş birbirlerini ve kendilerini tanımaya başlarlar.

2014 yılında kankası Jemaine Clement ile birlikte yazıp yönettiği mockumentary What We Do In The Shadows ile neredeyse tüm dünyanın tanımaya başladığı Yeni Zelandalı Taika Waititi, bu defa Barry Crump'ın 80'lere ait "Wild Pork and Watercress" romanından uyarladığı Hunt For The Wilderpeople ile hem tarzını sürdürüyor, hem de bazı yenilikler ekliyor. Yer yer absürt, karikatürize ve klişeleri ciddiye almayan anlatımıyla ön plana çıksa da, bu komedi unsurlarının ardına sakladığı, sonra bunları ekonomik ve doğru zamanlarda sızdırdığı dramatik ciddiyet filmi çok güzel yerlere taşıyor. Bir yanıyla hem sevimli Disney Channel yapımlarını andırırken, başka yanlarıyla dinamik ve sıkıcılıktan uzak bir doğada hayatta kalma mücadelesi sunuyor. Bu mücadele, Ricky ve Hec'in emrivaki baba - oğul ilişkisinin şekil alması için yeterli iken, kendini polis sanan çocuk esirgeme kurumu yetkilisi Paula'nın galeyana getirdiği emniyet güçleri ve medyanın da işin içine girmesiyle eğlenceli bir takip / yol hikayesine evrilerek gücüne güç katıyor.

Ricky ve Hec'in bu kaçışlar esnasında yaşadıkları olaylar, karşılaştıkları ilginç insanlar, hikayenin akışını geliştirip renklendirdiği gibi, ikilinin kademe kademe birbirlerine alışmalarına vesile oluyor. Hip hop kültürüne ve gangsterlere hayranlık duyan, yaşadıklarını bu konseptin bir parçası olarak oyun gibi algılayan Ricky ile, kamuoyuna onu kaçıran, hatta suistimal eden biri gibi gösterilen huysuz ihtiyar Hec, bu kaçış boyunca türlü komik ikilemler yaşıyorlar. Ama birbirlerinin arkasını kollayıp kenetlenmeleri, birer "wilderpeople" olmaları, özellikle dünya tatlısı Bella'nın erken ölümü sonrası ikiliyi bir aile olmaya doğru emin adımlarla götürüyor. İkisi de birbirlerini dönüştürüp olgunlaştırıyorlar. Usta oyuncu Sam Neill ve tepeden tırnağa şirinlik abidesi Julian Dennison'ın bu güzel senaryoya tencere kapak misali uyumları, yıllar sonra bile sevgiyle hatırlanacak bir filme damgasını vuruyor. Taika Waititi ise bir senarist ve yönetmen olarak çizgisini daha da sağlamlaştırarak yoluna devam ediyor.

25 Ekim 2016 Salı

Julieta (2016)


Yönetmen: Pedro Almodóvar
Oyuncular: Adriana Ugarte, Emma Suárez, Daniel Grao, Michelle Jenner, Rossy de Palma, Darío Grandinetti, Inma Cuesta
Senaryo: Pedro Almodóvar, Alice Munro
Müzik: Alberto Iglesias

50'li yaşlarına gelmiş Julieta erkek arkadaşı Lorenzo ile birlikte Madrid'den Portekiz'e taşınma planları yapmaktadır. Bu sırada en son 18 yaşında gördüğü ve 12 yıldır hiçbir haber alamadığı kızı Antía'nın bir zamanlar en yakın arkadaşı olan Beatriz ile karşılaşır. Onunla yaptığı konuşmayla birlikte unutmaya çalıştığı acıları depreşir ve Portekiz'e gitmek yerine eskiden kızıyla birlikte yaşadığı eve geri döner. Kızından bir haber alabilmeyi umutsuzca bekleyerek günlerini geçirmeye başlayan kadın, bu sırada geçmişini tekrar gözden geçirerek anılarını yazmaya başlar. Gençlik yıllarında tanıştığı ve aşık olduğu balıkçı Xoan ile birlikteliği, kızının doğumu, eşinin ölümü üzerine yaşadığı bunalım yılları ve kızının üç aylığına gittiği arınma seyahatinden geri dönmemesi gibi olayları tekrar yaşayarak, daha önce farkedemediği hatalarını görmeye başlayacaktır.

Alice Munro'nun kısa hikayesinden Pedro Almodóvar'ın senaryosunu yazıp yönettiği Julieta, kendine has üslubuyla her filmi merakla beklenen yönetmenin bu üslubuna hiç yakışmayan Los amantes pasajeros sonrası tekrar özüne dönmesi olarak adlandırabileceğimiz bir dram. Daha da öncesinde çektiği müthiş dram La piel que habito ile beyinleri yakan Almodóvar, güçlü kadın karakterler ve onlara biçilmiş çetrefilli hikayelerine geri dönüyor. Fakat bu defa potansiyelinin hakkını tam manasıyla veremeyen, sürprizli dramatik örgüsünü romantizm ve gerilimle harmanlamış örneklerle dolu tipik Almodóvar çıtasını aşmaya nefesi yetmeyen bir senaryoyu önümüze koyuyor. İlk başlarda bir Almodóvar kadını olarak çok da ilginç gelmeyen Julieta'nın geçmişine döndüğü anı yazımıyla yavaş yavaş rayına oturan film, tutkulu bir aşk, inşa edilmeye çalışılan sırlar ve eklenen karakterlerle kendini zenginleştirmeye çalışıyor. Ama sözünü ettiğimiz bu potansiyel, bir türlü enteresan, sürprizli ve sürükleyici atılımlar gerçekleştiremiyor. Bir Almodóvar filminin tahmin edilebilir olması alışıldık bir durum değildir. Julieta'nın da tahmin edilemez renkleri mevcut. Ama o renklerin kullanımı gayet sıradan ve risksiz olunca sofradan doymadan kalkmış gibi hissedebiliyoruz.


Bir Hitchcock karakteri kadar tuhaf hizmetçi Marian, Julieta'nın hasta annesi, çiftçilikle uğraşan emekli babası ve onun genç sevgilisi, Xoan ile kısa kaçamaklar yaşayan heykeltraş Ava, hatta kilit konumdaki Antía bile hep yarım kalmış karakterler olarak filmde yer buluyor. Bu yan karakterlerden birinin veya birkaçının hikayenin ana gövdesine güçlü bir katkı, sürprizli bir kırılma noktası sağlaması, kısacası filmi koparacak mühim bir atılımda bulunması bekleniyor. Ne var ki bu bir türlü olmuyor ya da o beklenen Almodóvar etkisini yaratmıyor. Gerçi trendeki gizemli adamın intihar etmesinden hareketle, Julieta'nın başka olaylardan ötürü kendini suçlama alışkanlığından ve kızı Antía'ya da bunu bulaştırmış olduğu endişesinden mühim bir nokta yakalanıyor. Ancak bunu geliştirip sonuca ulaştıracak iz bırakıcı bir olay örgüsü yok ne yazık ki. Bu yüzden bir değil iki oyuncuyla birlikte canlandırılan Julieta bile filmde kendine nefes alabilecek bir alan arıyor sanki.

Bu iki oyuncuyla canlandırma işi de filme olan adaptasyonu etkileyen cinsten. Julieta'nın iki farklı dönemini canlandıran Emma Suárez ve Adriana Ugarte gayet iyi performanslar gösterseler de, özellikle Ugarte'ye alışan gözlerin bir süre sonra Suárez'i yadırgaması olası. Keza, Antía için de hem ifade, hem de performans açısından daha iz bırakan genç oyuncular seçilebilirdi. Almodóvar'ın fetiş oyuncularından Rossy de Palma'nın kısa ve etkileyici, ama senaryonun bahşettiği ölçülerde havada kalan performansı da dikkat çeken noktalardan. Almodóvar, yönetim, kurgu ve oyuncu seçimi konusunda önemli ustalardan biri. Ancak Julieta, hikaye yönünden bu ustanın Todo sobre mi madre, Carne trémula, Hable con ella, Volver, La piel que habito gibi çok katmanlı hikayelerinin yanında kesinlikle zayıf kalıyor.