20 Nisan 2017 Perşembe

Truman (2015)


Yönetmen: Cesc Gay
Oyuncular: Ricardo Darín, Javier Cámara, Dolores Fonzi, Oriol Pla, Eduard Fernández
Senaryo: Cesc Gay, Tomàs Aragay
Müzik: Nico Cota, Toti Soler

Uzun süre gördüğü kanser tedavisinden ilerleme kaydedemediği için yorulan aktör Julián (Ricardo Darin), kemoterapiden vazgeçme kararı alır. Sadık köpeği Truman ile birlikte yaşayan Julián'ı Kanada'da yaşayan arkadaşı Tomás (Javier Cámara) 4 günlüğüne ziyaret eder. Tomás'ın gelme nedeni Julián'ı bu kararından vazgeçirmektir. Ama Julián'ın pozitif ve alaycı tutumu nedeniyle buna bir türlü fırsat bulamaz. İki eski dost, Truman'ı sahiplenecek bir aile ararlar. Julián'ın üniversitede okuyan oğlu Nico'yu ziyaret etmek için Amsterdam'a giderler. Bir yandan da bu kaçınılmaz sona kendilerini hazırlamaya çalışırlar. Birlikte hayatın, dostluğun, ebeveyn olmanın değerinin anlaşılacağı 4 gün geçirirler.

En son 2012'de çektiği Una pistola en cada mano ile izlediğimiz Cesc Gay'in senaryosunu yine Tomàs Aragay ile birlikte yazıp kendisinin yönettiği Truman, sıcak, samimi, hüzünlü, huzurlu, mizahi özellikler taşıyan bir film. Ölüm temasına tezat oluşturmasına rağmen hissedilen bu samimiyet ve huzur, Julián'ın ölümü kabullenmişliği sayesinde filme çok daha yoğun biçimde sirayet edebiliyor. Karşımızda bunalımlı, nemrut, dengesiz bir rol olsaydı hem seyircinin içini şişirecek klişelere boğulmuş bir karakter izleyecektik, hem de ölümün kasveti çökmüş bir senaryonun ağırlığıyla gerilip ruhsuz bir efkara hapsolacaktık. Oysa Cesc Gay bunların olmasına izin vermiyor. Julián'ı ölecek olan birinden ziyade, geride bıraktıklarını bir daha görmeyeceği bir yolculuğa çıkacakmış gibi tasarlamış. Tabii yapılanların ve diyalogların çoğunda ölüm kavramı direk zikredilmese de, varlığı hep eşikte bekliyor. Temelli gidiyor olmanın acısına teslim olmadan, oğluyla, evladı gibi gördüğü köpeği Truman ile, kuzeni Paula ile ve bazı arkadaşlarıyla vedalaşmak istiyor.


Aslında vedalaşmayı sevmeyen Julián'ın bu vedalaşma konusunda yaşadıkları da filmin hüzün dozunu iyi ayarlayan nitelikte. Örneğin kendisini görmezden gelen bazı iş arkadaşlarıyla vedalaşmayı beklemesi, kendisine bir ölü gibi bakılmasını hazmedememesinden kaynaklanıyor. Fakat bu defa evliliğinin bitmesine sebep olduğu için kendisinin görmek istemediği, ama beklemediği biçimde ona selam verip durumunu soran bir başka arkadaşının tavrıyla rahatlama hissediyor. Filmin temelini oluşturan Julián - Tomás dostluğu ise iki yıllanmış arkadaşın bağlılığı ile karı koca huysuzluğu arasında gidip gelen sevimli bir tonda ilerliyor. Belki finalin biraz daha uzatılması gerektiğini, daha dokunaklı bir veda sahnesini hak ettiğini düşünenler olabilir. Sevimli Truman'ın da filme adını vermiş olmasının hakkı tam verilmemiş de olabilir. Ama Hollywood buna benzer konuları The Bucket List olarak allayıp pullarken, Avrupa ana akımındaki karşılıkları Truman gibi mütevazi dramlar oluyor ve onları çoğu zaman oldukları gibi kabul edebiliyoruz.

Ricardo Darín ve Javier Cámara gibi latin sinemasının iki tecrübeli oyuncusuyla zaten 1-0 önde başlayan Truman, süresi dahilinde kalesinde birkaç gol görse de, maçı farklı kazanmasını bilen bir film. Dikkat çeken bir başka unsur da, mekan tasarımları. Sahneler için seçilen açık ve kapalı nezih mekanlar, izleyenin içini açtığı gibi, oyuncuları daha sivriltip, zaman zaman onlardan rol çalma cüreti bile gösteriyorlar. 2016 Goya ödüllerinde En İyi Film, Yönetmen, Orijinal Senaryo, Erkek Oyuncu (Darín), Yardımcı Erkek Oyuncu (Cámara) gibi ana ödülleri kazanan film, çoğunluğu latin festivallerinden olmak üzere dünya çapında 30 civarında ödüle, bir o kadar da adaylığa layık görüldü. Cesc Gay ise her filminin üstüne sessiz sakin birşeyler koyarak ilerlediği fark edilince takip edenleri çoğalan yönetmenlerden biri haline gelmeye başladı.

13 Nisan 2017 Perşembe

No (2012)


Yönetmen: Pablo Larraín
Oyuncular: Gael García Bernal, Alfredo Castro, Luis Gnecco, Néstor Cantillana, Antonia Zegers, Marcial Tagle, Jaime Vadell, Pascal Montero, Elsa Poblete
Senaryo: Antonio Skármeta, Pedro Peirano
Müzik: Carlos Cabezas

Yıllar süren faşist rejim sonucu Şili'nin askeri diktatörü Augusto Pinochet uluslararası baskılara boyun eğer ve 1988'de 8 yıl daha iktidarda kalmak için kendi başkanlığını referanduma götürme kararı alır. "Evet" ve kararsız çoğunluğu görülen ülkede muhalefet "Hayır" kampanyalarını yönetmek üzere Rene Saavedra adında, ülkesinde popüler bir reklamcıyla anlaşır. Son derece kısıtlı olanaklarına ve diktanın yoğun baskılarına rağmen cesur Saavedra ve ekibi oylamayı kazanıp ülkelerini dikta rejiminden kurtarmanın yolunu bulmak üzere çalışmalara başlarlar. Tony Manero, Post Mortem, El Club, Neruda, Jackie filmlerinin Şilili yönetmeni Pablo Larraín'in kariyerinin dördüncü filmi olan No, bu kampanyanın başlangıcından itibaren geçirdiği evreleri inceleyen bir film. Larraín, dönemin siyasi atmosferini çoğunlukla fon olarak kullanarak Hayır kampanyasının kendisine, dolayısıyla reklamın ve kampanyaların güç dengelerine olan etkilerine odaklanıyor. Tabii bunu o siyasi iklimden uzak tutmamak adına Saavedra'nın özel hayatında gördüğü baskılara da değiniyor. Ama söz konusu kampanya olunca filmden beklentileri de bu yönde hafifletmek gerekiyor.

Pinochet yönetiminin kazanacağına kesin gözüyle bakılan referandumun Evet kanadını yönetenler, darbe sonrası baskıcı uygulamaların sağladığı korku ve sindirme politikaları ile elde edilen sözde meyvelerden, yani "huzur ve güven ortamından" bahsederken, muhalefet kanadında Hayır propagandası için ne yapılacağı da aslında az çok belli: Darbe sonrası faşist uygulamalar, infazlar, işkenceler, gözaltında kaybolanlar, faili meçhulller, kan, gözyaşı ve öfkeyle dolu arşiv ağırlıklı reklam filmleri. Ama kapitalist bir sektöre hizmet eden, kendisi de özgürlük yanlısı olmasına rağmen muhalif bir politik donanımı olmadığını düşündüren Saavedra'nın izlediği bu Hayır reklamlarını beğenmemesi de gayet normal. Çünkü şarkılı danslı kola reklamı çeken bir adamın referanduma bakışının da hemen hemen bu minvalde olması beklenir. Saavedra da olmadığı biri gibi reklam çekmek istemediği için Hayır propagandasını bu bakış açısıyla dolaşıma sokmak istiyor. Esprili, müzikli, insanların gülümsediği, geçmişin öfkesini bir kenara bırakıp geleceğe umutla baktıkları rengarenk bir reklam kampanyası tasarlıyor. Fakat muhalefetin ve binlerce Pinochet mağdurunun bu kampanyayı bir anda benimsemesi de beklenmiyor.

Larraín bu evreyi fazla deşip uzatmadan o döneme göre ilginç bazı fikirlere ve Hayır reklamlarının çekim sürecinde yaşananlara odaklanıyor. Zaten muhalefet başta karşı çıksa da, bu kampanyayı Evet kampanyasından farklı kılacak fikirlere açık bir görüntü içinde. Devlet televizyonunda 15 dakika Evet, 15 dakika Hayır propagandası yapma zorunluluğu bulunması ve geri kalan zamanın tümü zaten devlet propagandası içermesi sebebiyle o 15 dakikayı bilinen muhalif sloganlarla ve eski yaraları deşmekten başka bir işe yaramayan sert çıkışlarla doldurmak yerine, böyle bir fark yaratma düşüncesi baskın geliyor. Küçük skeçler, müzikal sahneler, hatta Şili'yi yansıtmayan reklam karakterleriyle çekilen mutlu portreler, özellikle korkudan pasivize olmuş veya kafası karışmış kesimi daha iyi bir gelecek için umutlandırma amacı taşıyor. Günümüz teknolojisi ve yaratıcılığıyla karşılaştırmamızın haksızlık olacağı bu reklamlardaki amatör, kitsch ve komik yapı, tek TV kanallı, bilgisayarsız, internetsiz 80'ler şartlarında insanlara farklı gelebilecek pekçok unsurdan besleniyor. Bu açıyı kısmen yerelleştirirsek, 12 Eylül darbesi sonrası bazı reklam kampanyalarının insanlara acılarını hatırlatmayı tercih etmeyen farklı duruşlarını örnek verebiliriz.


İçinde bulunduğumuz dönem itibariyle ister istemez empati kurduğumuz, içselleştirdiğimiz, daha önce de farklı siyasi iklimlerde yaşadığımız referandum olgusunun demokratik işlerliği filmde çok fazla sorgulanmıyor. Bir siyasi propaganda aracı olarak reklamcılık ve onun Hayır oyu getirmesi için kullanılış biçimiyle ilgilenen Pablo Larraín, bu sayede toplum psikolojisine, baskıcı rejimlere karşı takınılacak hassas medya stratejilerine dair döneme göre cesur kararlar alan bir ekibi izliyor. Bu cesaret, hem hükümetin kuşkucu gözetimi altında Evet'e karşı bir propaganda yürütülüyor olmasından, hem de radikal sayılabilecek bir reklam konsepti ile başarı elde etme riskine girilmesinden kaynaklanıyor. Bizdeki çalkantılı siyasi iklimin, referandum için gerekli olan demokratik ortamın, ifade özgürlüğü kriterlerinin, en önemlisi de eğitim, kültür ve siyasi duyarlılık yönünden zayıf seçmen çoğunluğunun Şili'deki yansımaları, coğrafi ve fiziki farklılıklar içeriyor. Mesela Evet propagandası için Şilili sanatçı ve ünlü bulunamıyor. Çünkü hepsi Hayır için kenetlenmiş durumda. Muhalefet kendini bu davaya adamış bir profil çiziyor. Gökkuşağı sembolü altında ümit dolu bir Hayır kampanyasına girişmek için halkına güven duyan reklamcılar yaşıyor Şili'de.

Bu tip kampanyalarda insanları korkutmak, kötü deneyimleri tarihin neresinde olursa olsun bulup çıkarmak, böylece halkı kendisine razı etmek önemlidir. Propaganda veya miting süresinin %90'ında muhalefete yüklenmek, böylece halkı kamplaştırarak içerikten uzaklaştırmak daha kolaylaşır. Halkı geçmişiyle, fakirlikle, uzun ekmek kuyruklarıyla, terörle korkutmak gerekir. Sorgulamayan, yorumlamayan, din ve gelenekler olmadan siyasi bakış açısı oluşturamayan halk da bu korku ve dayatmalar sonucu bir süre sonra Stockholm Sendromuna yenik düşüp neyi savunduğunu bilmez hale gelebilir. Tabii bu bizim siyasi kültürümüzün ve seçmen profilimizin bir özeti. Buradaki yerellik ve evrensellik kıstasları tartışmalı. Daha demokratik ve hoşgörülü toplumlarda işler farklı yürür. Dağdaki çoban veya plazadaki beyaz yakalı neye oy verdiğini biliyor ve savunabiliyorsa onu değiştirmek zaten zordur. Bizde reklam kampanyalarının belirleyici rolü, başkalarına göre daha ikinci veya üçüncü planda kalır. Çünkü siyasetçiler meydanlarda ve buldukları her mikrofonda birbirlerini halka şikayet etme üzerinden kendi reklamlarını kendileri yaparlar.

Sandıktan Pinochet'ye Evet çıkacak olma ihtimalinin yüksekliğine rağmen, muhalefetin ve Saavedra'nın kolay pes etmemesi çok mühim. Ellerindeki en önemli fırsatı değerlendirmek için Şili halkının geleceğe duyduğu ümidi popüler reklam unsurlarıyla, hatta Şili halkına uzak görünen bazı reklam unsurlarıyla besleme riskini almaları da öyle. Ama onların en büyük avantajı, 1980'de %67 ile Evet çıkaran, 8 yıl sonra %56 ile Hayır diyerek Pinochet'yi istemeyen Şilililerin korkularından kurtulmaya hazır oluşları olsa gerek. Bu anlamda No, dünya tarihinde ibret alınması gereken bu halk oylamasının resmini çeken bir film. Tabii bu resim, Pablo Larraín'in dönemin ruhunu yansıtmak için tercih ettiği nostaljik tekniklerle çekildiği için daha gerçekçi bir iletkenlik taşıyor. Bu gerçekçilik sayesinde No'yu sadece film olarak başarılı bulmuyoruz. Şili halkının ne kadar gururlansa az geleceği bu tarihi kararı yüzünden onlara imrenmemize de sebep oluyor.

8 Nisan 2017 Cumartesi

Tarde para la ira (2016)


Yönetmen: Raúl Arévalo
Oyuncular: Antonio de la Torre, Luis Callejo, Ruth Díaz, Raúl Jiménez, Manolo Solo, Font García, Pilar Gómez
Senaryo: Raúl Arévalo, David Pulido
Müzik: Vanessa Garde, Lucio Godoy

"İntikam duygusu bastırılırsa, ciddi bunalımlarla karşı karşıya kalır insan. Birçok dengesizlik uzun süre ertelenmiş bir intikamdan kaynaklanır. Patlamasını bilelim! Her türlü huzursuzluk, birikmiş öfkenin yarattığı huzursuzluktan daha sağlıklıdır." (Emil Michel Cioran)

2007 yılında Madrid'de dört kişi tarafından bir mücevher mağazasına soygun düzenlenir. Soyguncular mağazayı soyup bir kişiyi öldürdükten sonra alarm paniğiyle dağılıp kaçmayı başarsalar da, şoför olarak tuttukları Curro yakalanıp 8 yıla mahkum edilir. Curro'nun kız arkadaşı Ana ve oğlu onun hapse çıkmasını beklemektedirler. Bu arada Ana ve erkek kardeşi Juanjo'nun işlettiği barın müdavimlerinden biri olan gizemli José'nin Ana'ya ilgisi vardır. José'yi sıkıntılı hayatından kurtulmak için bir umut olarak gören Ana, öte yandan Ana ile yeni bir hayata başlama umuduyla hapisten çıkan Curro, 8 yılın sonunda acı gerçeklerle yüzleşeceklerdir. Kağıt üzerinde gayet sıradan bir konuya sahip olan Tarde para la ira (The Fury Of A Patient Man), İspanyol oyuncu Raúl Arévalo'nun senaryosunu David Pulido ile beraber yazdığı, kendisinin yönettiği bir ilk film.

Kağıt üzerinde sıradan bir konusu olması veya bir aktörün yönettiği ilk film olması Tarde para la ira'nın 2016'nın en iyi filmlerinden biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Zira Arévalo, hikayeyi ve yönetimi kağıt üzerinde olduğu gibi bırakmayıp umulmadık yönlere çekerek çok güçlü bir intikam / yol filmi çekiyor. Soygun suçu üzerine kaldığı için 8 yıl yatan, çıktığında sevgilisi Ana'yı eskisi kadar tutkulu bulmayan Curro'nun sertliği, Ana'nın yıpranmışlığı ve bunun doğal getirisi olan sadakatsizliği, José'nin Ana'yı sahiplenmesiyle ortaya karışık sıkıcı bir aşk üçgeni çağrışımı yapsa da, ilk yarım saatten sonra hikayenin bambaşka bir amacı olduğunu anlıyoruz. 8 yıl önceki soyguna dayanan bu amaç, filmin yörüngesini tavizsiz bir insan avına, karakterler arası dramatik açmazlara ve kederli bir şehir westernine çeviriyor. Bu üç ana karakterin hepsine önemli bedeller ödetmiş olan Arévalo, intikam olgusu bünyesindeki bireysel adalet anlayışını es geçmediği gibi, bu olguyu adaletsizlikle ödeşmek adına gergin bir tonda işliyor.


Raúl Arévalo, José özelinde bağışlayıcı olma konusundaki kıstaslarında ne kadar katı görünse de, tasarladığı olay örgüsünün José lehinde belli bir adalet duygusu var. Mesela soygundaki fonksiyonu gereği cezasını çekmiş olan Curro, bu yüzden gizemli ve ketum José'nin otel odasındaki açıklamasını hak ediyor. Zaten Curro'nun filmdeki konumu, José gibi zor ve hedefe kilitlenmiş bir adamın motivasyonlarını su yüzüne çıkarabilmek için denge unsuru sayılabilir. Hatta bu konum, o soygunun bir parçası olması ile cezasını çekmiş olması arasındaki Araf halini José nazarında hep belirsiz bırakarak ayrı bir gerilim kanalı da açıyor. José'nin yitirdiği merhamet duygusu ise finalde müthiş bir hamleyle José, Curro ve Ana üçgeninin her üç açısını da uzun uzun düşündürecek, sadece finale değil, tüm filmin yıkık dökük ruh haline uygun düşecek bir adalet sağlamaya çalışıyor. Bunu başarıyor da. Flashback yerine güvenlik kamerası veya video kaset görüntüleri kullanacak kadar filmin doğal akışına sadık bir yol tutan Arévalo, görünürdeki bir intikam klişesinden zekice bir dram kimliği yaratıyor.

Başta İspanya'nın en saygın festivali olan Goya ödüllerinde aday olduğu 11 daldan En İyi Film, Orijinal Senaryo, Yeni Yönetmen, Yardımcı Erkek Oyuncu ödülleriyle ayrılan, İspanyol sinema yazarları birliğinin (CEC) ve diğer tüm festivallerinin gözdesi olan Tarde para la ira, üç başrol oyuncusu olan Antonio de la Torre, Luis Callejo ve Ruth Díaz'ın (ki kendisi Venedik Film Festivali'nin "Venice Horizons" seçkisinde En İyi Kadın Oyuncu seçilmişti) güçlü performanslarına çok şey borçlu. İspanyol sinemasının tecrübeli aktörlerinden Manolo Solo da filmdeki kısa rolüyle göz dolduruyor. Bir yanıyla Avrupa ve Amerikan bağımsız karışımı bir ton tutturan, bir yanıyla da Güney Kore intikam sinemasına İspanya'dan dişli bir cevap sayılabilecek film, eski western film isimlerini andıran ismiyle sabırlı bir adamın öfkesine ortak olmamızı ve onunla kurduğumuz empatiyle başbaşa kalmamızı sağlıyor.

30 Mart 2017 Perşembe

Schneider vs. Bax (2015)


Yönetmen: Alex van Warmerdam
Oyuncular: Alex van Warmerdam, Tom Dewispelaere, Maria Kraakman, Gene Bervoets, Annet Malherbe, Henri Garcin, Eva van de Wijdeven, Loes Haverkort
Senaryo: Alex van Warmerdam
Müzik: Alex van Warmerdam

Evli ve iki kız çocuk sahibi Schneider, profesyonel bir tetikçidir. Doğum gününde müşterisi Mertens'ten bitirilmesi gereken bir iş alır. Görevi, göl kenarındaki bir evde tek başına yaşayan yazar Ramon Bax'ı öldürmektir. Başta görevi almak istemese de, Mertens onu ikna eder. İşi hemen bitirip akşam yemek davetine katılmayı planlayan Schneider için işler umduğu gibi gitmez. Önce Bax'in patlamaya hazır bir bombayı andıran depresyondaki kızı Francisca, bir yıl aranın ardından babasını ziyarete gelir. Schneider ise gizli deposuna gelen zor durumdaki fahişe Gina'yı bazı aksilikler sonucu yanına almak zorunda kalır. İki adam için de aksiliklerin ardı arkası kesilmez. Ama en önemlisi, kolay hedef konumundaki Bax görüldüğü gibi biri değildir.

Hollanda sinemasına oyuncu, yönetmen, senarist, yapımcı olarak hizmet veren 1952 doğumlu Alex van Warmerdam'ın yazıp yönettiği Schneider vs. Bax, kara mizahın kontrolden çıkan bir suç hikayesiyle buluştuğu sürükleyici bir yapım. Bu tanımın en önemli muhatabı olan Coen kardeşlerin üslubuna hiç de uzak durmayan Warmerdam için, bu üslubu biraz daha tempolu hale getirmiş diyebiliriz. Basit gibi görünen bir infazın türlü aksiliklerle, açığa çıkan sırlarla ve olayla alakası olmayan tuhaf yan karakterlerle zora girmesi, seyirciyi avucunun içine almakta fazla zorlanmayacak yapıda. Filmin tamamının Schneider'in doğum günü olan bir Salı günü, büyük bir bölümünün de Bax'ın göl kenarındaki evi ile civarındaki bataklık arasında geçmesi belli bir tempoyu gerektiriyor. Tüm bu kısıtlı mekan, tek bir gün ve sürekli giriş çıkış halindeki karakter nüfusu birleştiğinde seyircide kimi zaman farklı bir vodvil izlediği düşüncesi bile oluşabiliyor. Böylece mizahi, aynı zamanda güvensiz bir ortam yaratan Warmerdam, elinden geldiğince klişelere bulaşmıyor. Bu konuda elinden gelenler de bir hayli fazla.


Görünürde iyi bir aile babası olan, ama o aileden gizli biçimde bazı prensiplere sahip bir kiralık katil olan Schneider, kendisiyle ve etrafındakilerle sorunlarını uyuşturucu ile çözmeye çalışan, bir torbacı gibi önüne gelene speed dağıtan bezgin Bax, karşı safları temsil etmek için gayet iyi tasarlanmış karakterler. Bunu anlamanın en iyi yollarından biri, özellikle filmin ortalarında karşılaştığımız sürprizden sonra ikisi arasında taraf tutarken gelgitler yaşamamız olabilir. Bir diğer yol da, yan karakterlerin kattığı dinamizm. Başta Bax'in sorunlu kızı Francisca olmak üzere, öfkeli bir sevgili ve onun sözde fedaisi, sapık dede ve onun genç sevgilisi, orta yaşlı fahişe Gina ve onun pezevengi, bir de tüm bu kesişmelere sebep olan Mertens, açık havada geçen bu pastoral kara komediye kan, öfke, mizah katan unsurlar.

Filmde Bax'i canlandıran yönetmen ve senarist Alex van Warmerdam (hatta müzikleri bile o yapmış), bazı devamlılık hatalarına rağmen akıcı, sert, aynı zamanda eğlenceli bir suç filmine dört koldan adını yazdırıyor. Performans olarak ise genel başarı bir yana, Francisca rolüyle izlediğimiz Maria Kraakman'ı en başa yazabiliriz. Filmin adı Schneider vs. Bax ama Francisca'nın da kilit konumunda bir rolü var. Büyük bir bölümün geçtiği bembeyaz göl evinin huzurlu ortamını, zincirleme karmaşanın açık ettiği küçük bir sır ve suç mabedi halindeki zıtlığıyla dengeleyen Alex van Warmerdam, yazıp yönettiği 9. filmiyle en iyilerinden birini ortaya koyuyor. Temposunu çok iyi ayarlayan, nasıl çözeceğini kestiremediğimiz işleri çok iyi karıştıran, karakterlerini basmakalıp olmaktan uzak tutmaya çalışan, beklenen final kapışmasıyla da klişeleri yerle bir eden bir film çıkarıyor.

23 Mart 2017 Perşembe

Demon (2015)


Yönetmen: Marcin Wrona
Oyuncular: Itay Tiran, Agnieszka Zulewska, Andrzej Grabowski, Tomasz Schuchardt, Adam Woronowicz, Wlodzimierz Press, Katarzyna Gniewkowska, Tomasz Zietek, Cezary Kosinski, Katarzyna Herman
Senaryo: Pawel Maslona, Marcin Wrona
Müzik: Marcin Macuk, Krzysztof Penderecki

2014'te filminin yarıştığı Gdynia Film Festivali sırasında kaldığı otel odasında intihar eden Polonyalı yönetmen Marcin Wrona'nın son filmi Demon, Piotr isimli genç bir adamın, bir arkadaşının kız kardeşi olan Zaneta ile evlenmek üzere Londra'dan memleketi Polonya´ya dönmesiyle başlıyor. Zaneta'nın ailesine ait terk edilmiş bir eve yerleşen Piotr, daha ilk günden garip sesler duyuyor, kepçe ile bahçeyi kazarken insan kemikleri buluyor, gelinlikli bir kadının hayalini görüyor ve yağmurlu bir gecede (hayal olup olmadığını anlayamadığımız biçimde) çamur bataklığına batıyor. Ertesi gün bu evin bahçesinde gerçekleşen düğün ise Piotr'ın başı çektiği tuhaf olaylarla adım adım bir kabusa dönüşüyor. Senaryoyu Pawel Maslona ile birlikte yazan Marcin Wrona, gerilim ve kara mizah arasında gidip gelen tarzıyla filme olan ilgiyi sonuna kadar diri tutmayı başarıyor.

Her ne kadar artık suyu çıkmış "ruh tarafından ele geçirilme" hikayesi işlese de, bunu belli bir Avrupai estetik kaygıyla, %90'ı bir kır düğününde geçen set kurulumuyla ve yer yer klişelerle oynamayı seven kurgusuyla fark yaratabiliyor. Türlü sahnelerde hissedilen ciddiyet ve mizah arasına kesin çizgiler çizmeden seyircinin de bu gel-gitlerden etkilenmesini sağlıyor. Evet belki çok katı bir ciddiyet ya da keskin zekalı bir mizah göremiyoruz. Ancak filmin hayalet, vücut istilası, şeytan çıkarma gibi gerilim alt türleriyle harmanladığı karanlık tarafının, votkanın su gibi aktığı düğün cümbüşüyle yarattığı tezatlıktan ortaya çıkan uyum hem gerilime, hem de suratlara tuhaf bir gülümseme koyan komikliklere sebep oluyor. Ama yine de sonlara doğru dizginleri bir parça daha fazla ele alan gizem ve gerilim, kendisine yumuşak geçiş kolaylığı sağlayan bu yapısı sayesinde etkileyici bir final yapıyor.

Sessiz sakin gerçekleşen bu final, ardında bıraktığı sorular ve onlara hemen hemen her seyircinin kendine göre verebileceği cevaplarla daha da ilginçleşiyor. Özellikle gelin ve damadı canlandıran Itay Tiran ile Agnieszka Zulewska'nın performansları çok iyi. Renkli yan karakterler de zenginlik katıyor. Fakat filmin en trajik yanı, kısa film ve TV dizileriyle işe başlayıp, üçüncü uzun metrajı Demon'ın yerel festivalde gösterilmesinin hemen ardından otel odasının banyosunda kendini asan 42 yaşındaki yönetmen Marcin Wrona olsa gerek. Alkol, depresyon ve Demon'ın o festivalden ödül alamamış olması gibi sebeplerle ilişkilendirilen bu intihar, özellikle Demon ile festival tevazusu içeren bağımsız Avrupa filmleri adına gelecek için ümit saçan bir yönetmenin kaybına sebep oldu. Austin ve Haifa festivallerinden ödül kazanan Demon, biten bu ümidin bir kanıtı olarak da özel bir film olarak kalacak.

17 Mart 2017 Cuma

Wild (2016)


Yönetmen: Nicolette Krebitz
Oyuncular: Lilith Stangenberg, Georg Friedrich, Silke Bodenbender, Saskia Rosendahl
Senaryo: Nicolette Krebitz

Alman sinemasının tecrübeli oyuncularından biri olan, özellikle kendi adıma Der Tunnel (2001) filmindeki performansıyla hatırladığım Nicolette Krebitz'in yazıp yönettiği üçüncü uzun metrajı Wild, rutin ve boğucu hayatı bir gün işe giderken şehrin ortasındaki parkta karşılaştığı bir kurt ile değişen, kısa sürede bu vahşi hayvanı takıntı haline getiren Ania'nın tuhaf öyküsünü anlatıyor. Krebitz, Ania ve bu kurt üzerinden, bir canlı olarak insan ya da hayvanın modern toplumla olan sarsıcı imtihanını ele alıyor. Çoğu insanın birbirinin aynı tempoda ilerleyen günlük iş ve özel hayatlarının sıkıcılığı arasında, bu rutini bozacak en ufak bir değişikliğe karşı verebileceği tepkilerden hareket eden Krebitz, bu hakikatten müthiş bir fantezi üretmeyi başarıyor. Rutin bozucu bu değişiklik güzel bir kadın ile vahşi bir kurt arasında gelişince, üstelik Krebitz senaryo bazında gerçekleştirmeye çalıştığı bu kendine meydan okumayı perdeye aktarırken de aynı cesur zihniyetle hareket edince ortaya çok farklı okumalara açık bir film çıkıyor.

Kurt ile normal yollardan iletişim kuramayacağını anlayan Ania'nın birkaç Uzakdoğulu tekstil işçisinin de yardımıyla eski bir Alman avcılık yöntemiyle kurdu yakalayıp gizlice yaşadığı apartman dairesindeki bir odaya hapsetmesi ve ikili arasındaki iletişim süreci, Ania'nın iş hayatında yaşadıklarıyla paralel ilerliyor. Ania'nın bu takıntısının onu bir insan olarak dönüştürmeye başlamasına çevresinin vereceği tepkilere karşı "yatalak hasta büyükbaba" kalkanını hep kenarda tutan Krebitz, süreçleri makul hale getiren buna benzer ufak dokunuşlarla Ania'nın önce yalnızlığını ve bıkkınlığını, sonra da ürkütücü tutkusunu ve anarşist tekinsizliğini çok iyi resmediyor. Bu dönüşümün Kafkaesk tonlar sızdıran alternatif bir Kırmızı Başlıklı Kız veya Güzel ve Çirkin yıpranmışlığı var. Hatta Lilith Stangenberg'in ürkütücü güzelliğiyle hayat verdiği Ania, bazı yönlerden bana tam açıklayamayacağım biçimde kıyısından Fight Club'ın Edward Norton tarafının Almanya'daki kayıp kızkardeşi olarak göründü.

En başta Ania'nın bir insan olarak kendi sosyal çevresine olan yabancılaşmasını betimlemek isteyen Krebitz, kurdun dahil olmasıyla bu uğurda elini iki katı güçlendiriyor. Kurt sayesinde insana fazla görülen özgürlükleri hissederek gizlice onların tadını çıkarmaya çalışan, bireysel bir reddediş ile ketum şekilde vahşileşen, başka bir deyişle kontrollü biçimde hayvanlaşan Ania için bu deneyimin psikoloji kitaplarından fırlamaya çalışan bir tadı var. Ama diğer yandan doğal ortamından koparıp hapsettiği kurtla Stockholm sendromundan nemalanarak kurduğu ilişki, Ania'nın bir erkekle kurduğu ilişkide yaşayabileceklerinin kısa bir özeti olarak onun sıkıcı derecede normal olmaya ne kadar yakın bir insan olduğuna da işaret ediyor. Bu kontrast, Krebitz'i ikircikli ve kafası karışık göstermediği gibi, onun bu iki canlı türü arasında serbestçe gidip gelebileceği bir tüp geçit işlevi görüyor. Sadece Bavyera Film Festivali'nden En İyi Yönetmen ödülü alan Wild, akılcı girişi, şok sahnelerle dolu gelişmesi, teslimiyet ifadesi finaliyle Nicolette Krebitz'in oyunculuk dışında bir yazar/yönetmen olarak saygınlığını perçinleyen bir film.

12 Mart 2017 Pazar

The Salesman (Forushande) (2016)


Yönetmen: Asghar Farhadi
Oyuncular: Shahab Hosseini, Taraneh Alidoosti, Babak Karimi, Farid Sajjadi Hosseini, Mina Sadati, Mojtaba Pirzadeh
Senaryo: Asghar Farhadi
Müzik: Sattar Oraki

Tahran'da öğretmen olan, aynı zamanda bir tiyatroda sahneye konan Arthur Miller'ın "Death Of A Salesman" oyununu oynayan Emad ile, aynı oyunda yer alan eşi Rana, yıkılma tehlikesi bulunan apartmandaki dairelerinden taşınıp yeni bir eve geçerler. Bir akşam bina girişinde çalan zil sonrası eşinin geldiğini sanıp dairenin kapısını açık bırakan Rana, kimsenin görmediği biri tarafından saldırıya uğrar. Saldırgan eve yüklü miktarda para bırakmış, telefonunu ve arabasının anahtarını evde unutarak kaçmıştır. Olayın büyüyüp sosyal baskılara sebebiyet vermesini istemeyen Rana, polise başvurmak istemez. Ama bu saldırıyı hazmedemeyen Emad, bir yandan olayın etkisinden kurtulamayan Rana'nın duygusal yaralarını sarmaya çalışırken, diğer yandan elindeki ipuçlarını kullanarak kendi çabasıyla saldırganın izini sürmeye başlar.

2011'de Jodaeiye Nader az Simin (A Separation) ile kazandığı En İyi Yabancı Film Oscar'ının yanına bu kez Forushande (The Salesman) ile bir tane daha ekleyen İranlı yönetmen Asghar Farhadi'nin katmanlı dram anlayışı bazı değişikliklerle sürüyor. Kendisini takip edenlerin de farkında olduğu üzere, Farhadi'nin akıcı dramatik bileşenlerle yekpare hale getirdiği bu anlayış korunuyor. Ama karakter yoğunluğundan bir miktar tasarruf edilerek, yaşananların daha çok Emad ve Rana'nın üzerindeki etkilerine ağırlık verilmesi, sonlara doğru izlediğimiz Farid Sajjadi Hosseini dışındaki yan karakterlerin fazla belirleyici olmaması gibi tercihler, özellikle A Separation ve Le passé seyircileri için biraz farklı tercihler sayılabilir. Ancak bu bile Farhadi'nin dram hakimiyetini etkilemiyor, tam tersi, ana karakterler için daha fazla yer açılıyor. Bunu fırsat bilip o açılan yerleri fütursuzca doldurmaya kalkmayan yönetmen, sahnede oynanan "Satıcının Ölümü" oyunundan pasajlarla kendi hikayesi arasında muğlak paralellikler kurmaya çalışıyor. Oyunda satıcı Willy Loman'i oynayan Emad'ın saldırgan ile kurmak zorunda kaldığı dolaylı empatiyi bulup çıkarmaya, o empatiyi Emad'ın ahlaki değerleri ile kafa kafaya çarpıştırmaya yönelik hamleler, Farhadi'nin basit ustalıktaki anlatımı sayesinde seyirciye okkalı bir tokat uzaklığında duruyor.

Kadını yine kilit noktalara yerleştiren Farhadi, bu defa Rana üzerinden gerçekçi (eş anlam mahiyetinde "kontrollü") bir travma resmediyor. Rana'nın güçlü ya da zayıf diye etiketlenemeyeceği bu resmediş, daha çok Emad'ın kararlarını şekillendirici nitelikler taşıdığı için özellikle kadın seyircinin eleştirilerine açık hedef oluşturabilir. Ama Rana'nın polise gitmek istememesinin altında yatan sebepler olsun, küçük oğlunu da tiyatroya getirmek zorunda kalan aynı oyundaki dul oyuncu Sanam'in durumu olsun, modern İran'ın uğraşmak zorunda olduğu modern kadın sorunlarındaki "modern" yanlışlığının altını çiziyor. Hatta filmde hiç görünmeyen kadın kiracınının varlığıyla da, film içinde başka bir gerçekliğin yaşanmakta olduğunu kabul ettiriyor Farhadi. Aslında kağıt üzerinde görünen bu modernleşmenin birey üzerindeki kısıtlayıcılığına sadece İran penceresinden bakılamayacağı da satır aralarından sızıyor. Zaten Farhadi, sahip olduğu kültürel birikimin hikayesinin önüne geçmesini istemeyen bir sinemacı olduğu için İran veya Fransa'da film çekse de genele hitap etmesini biliyor.


Farhadi tüm filmlerinde irili ufaklı üzerinden geçtiği vicdan, dürüstlük, fedakarlık, aile, boşanma, toplumsal ve bireysel ahlak kavramlarını Forushande bünyesinde de inceliyor. Bunu yaparken bazı senarist/yönetmenler gibi empati dilenmiyor. Meselelerin kendi doğal çerçevelerini zorlayıp sakilleştirmeden aktardığı, başka bir deyişle akışa bıraktığı için o empatinin kendi yönünü bulacağına inanıyor. Her filmi duygu sömürüsü denen vahşi hayvanın saldırılarına çok müsait olmasına rağmen, o hayvanı ehlileştirme konusunda hayranlık verici bir sabra sahip. O sömürü potansiyelini, kontrollü biçimde hikayesini seyirciye yakınlaştırma yönünde ikilemlere dönüştürüyor. Senaryonun dönüm noktalarını göstermeden karakterlerinin bu noktaları analiz etmesini istiyor. Farhadi burada saldırı anını göstermeyerek olayın boyutunu bir miktar gölgede bıraksa da, Emad, Rana ve saldırgan açılarından asıl değinmek istediklerini anlatmakta zorlanmıyor.

Cannes'da En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazanan Shahab Hosseini ile birlikte Taraneh Alidoosti'nin güçlü performanslarıyla sırtladıkları Forushande, yine Cannes'dan En İyi Senaryo ödülü almıştı. Oscar ve Cannes gibi iki büyük festivalden alınan bu ödüller, Asghar Farhadi'nin ya da Forushande'nin kalitesini belirleyen ölçütler değil. Farhadi, bu ödüllerin kıstaslarını dikkate alan, onlara yaranmaya çalışan filmler çeken bir insan değil. Bir sürü çöp filmin kırmızı halılar üzerinde sahte gülücükler eşliğinde hak etmedikleri kadar büyük övgüler alması, Amerika sınırlarına bile sokulmayan Farhadi'nin kıymetini daha da arttırıyor. Çünkü bu kadar soğuk, donuk, ruhsuz, yapmacık "ürün" arasından birbirine zincirleme bağlı dramlardan oluşan gerçek bir hayat parçası görmek, ekran karşısında aldığımız nefesin ne kadar değerli olduğunu anlatıyor. Hayat, yaralı veya iyileşmiş film karakterleri için olduğu kadar bizim için de devam ediyor.