18 Kasım 2017 Cumartesi

Thor: Ragnarok (2017)


Yönetmen: Taika Waititi
Oyuncular: Chris Hemsworth, Tom Hiddleston, Cate Blanchett, Mark Ruffalo, Idris Elba, Jeff Goldblum, Tessa Thompson, Karl Urban, Anthony Hopkins, Benedict Cumberbatch, Taika Waititi
Senaryo: Eric Pearson, Craig Kyle, Christopher Yost
Müzik: Mark Mothersbaugh

2011'de Kenneth Branagh yönetmenliğinde beyaz perdedeki solo hayatına başlayan İskandinav Şimşek Tanrısı Thor, ilk Avengers macerasıyla yerini sağlamlaştırıp 2013'te bu defa Game Of Thrones yönetmenlerinden Alan Taylor'ın çektiği ikinci solo Thor: The Dark World için vize aldı. Başta Chris Hemsworth'ün karizması olmak üzere yıldız oyuncu kadrosunun hem birbirleriyle, hem de seyirciyle tutan kimyası sonucu üçüncü filme kadar gelindi. Tabii arada çeşitli Marvel filmleri ve ikinci Avengers macerası da bu halkaya dahil oldu. Thor filmleri genelde büyük infialler yaratacak cinsten olmadığı için tüm Marvel klişelerini kendi mitolojik evreni içinde modernize etmeye çabalayan, buradan bir mizah ya da dram çıkarmaya çalışan filmler olarak göründü. Açıkçası üçüncü bir Thor filmine gerek var mıydı, bence yoktu. Ama yapımcılar o kadar zengin ki, sürekli temcit pilavı gibi Örümcek Adam serisi başlatmalarının, Antman için bile solo film çekmelerinin yanında üçüncü Thor filminin lafı bile olmazdı. Üstelik her Marvel filmi, birbiriyle bağ kurmak gibi bir yan misyon da üstlenmiş durumda. Bu yüzden şovun devam etmesi gerekiyor. Kesenin ağzı yine açıldı ve merakla beklenen yeni Thor filmi Ragnarok, seriye güçlü bir halka ekledi. Ama bu kez beklentiler daha farklı hale geldi. Zira yönetmen koltuğunda Taika Waititi oturmuştu.

Eagle vs Shark, What We Do In The Shadows, Hunt For The Wilderpeople gibi bağımsız komedileri yönetmiş olan Yeni Zelandalı Waititi, potansiyel gişe canavarı devasa bir Marvel prodüksiyonu için çok ilginç bir isimdi. Aslında Avengers gibi dev bir serinin Joss Whedon gibi TV kökenli bir yönetmene teslim edilmesi veya daha önce hiç kayda değer bir film yapmamış James Gunn'ın Guardians Of The Galaxy'yi bir fenomene dönüştürmesi de biraz buna benziyordu. Zaten artık kurumsallaşmış Marvel prodüksiyonlarının mutfağındaki hazır materyaller, şablonlar, yazılımlar, efektler, koltuğa kim oturursa otursun onun işini epeyce kolaylaştırıyor. Buradan Whedon, Gunn veya Waititi'nin hazırcı yönetmenler olduğu anlamı çıkmasın. Hepsi de Marvel yönetim kurulunun beklentilerini boşa çıkarmayan filmler çektiler. Zaten mesele büyük oranda bunu yapabilmek üzerine. Ama enteresan işlere imza atmış yönetmenlerin bu şablonlara katacağı farklılıkları cesaretlendirmek gibi bir amaç da güdülüyorsa bu çok hoş. Bu amaç, adı geçen yönetmenler sayesinde belli alanlara sirayet edebiliyor. Oturmuş şablonlar içinde fark yaratmak gibi bir yan uğraş da edinmiş oluyorlar.


Taika Waititi'nin bir Marvel filmi çekeceği duyulduğunda, adı geçen önceki filmlerindeki minimal mizah anlayışının büyük bütçeli bir filmde nasıl bir kimya yaratacağı en merak edilen konulardan biriydi. En kibirli süper kahraman olarak nam salmış Thor'un bu özelliğine ters düşen olaylar yaşamasıyla ortaya çıkan doğal mizahın üzerine biraz daha fazla gittiğini düşündüren Waititi, kendine ait olmayan senaryodaki bazen zeki, bazen hınzır bir tebessüm konduran, bazen de hiç güldürmeyen komik anların bolluğundan bir film üretmeye çalışıyor. İzlemediğim Thor: The Dark World nerede bitmişti veya ondan sonra gelen ikinci Avengers filmi nerede kalmıştı hatırlamıyorum. Ama Thor'u alevler içindeki dev Surtur'a esir düşmüş şekilde bularak filme başlıyoruz. Odin dünyada sürgünde, hain evlat Loki Asgard'a heykelini diktirmiş gününü gün etmekte, gözcü Heimdall kayıp. Sıkı bir aksiyon sekansından sonra Surtur'un tacını (boynuzlarını) ele geçirerek Asgard'a dönen Thor, Loki'yi de alarak babası Odin'i görmeye gidiyor. Odin de onlara kötü haberi veriyor: Oğullarının tanımadığı sürpriz ablaları Hela, Thor'un çekici Mjollnir'i un ufak edebilecek kadar tehlikeli güçlere sahip ve sürgüne gönderildiği için öfkeli biçimde Asgard'ı ele geçirmek üzere harekete geçmiş vaziyette.

Asgard'a giden geçitte Hela tarafından başka bir evrene itelenen Thor, orada Grandmaster denilen bir dövüş simsarının eline düşüyor. Oradan kurtulup Asgard'ı ele geçiren ablası Hela'yı alt etmek zorunda. Böylece sürprizlerle, esprilerle, çılgın aksiyon sahneleriyle macera başlıyor. Özellikle Hulk'ın dahil olmasıyla iyice şenlenen film, ufak tefek sapmalar dışında klasik Marvel gidişatına riayet ediyor. Kendi yarattığı klişelerden faydalanıyor. İyice dibe vurmadan yükselemeyen kahramanın görkemli dirilişini tekrarlıyor. Tabii bunları bolca lunapark eğlencesi içinde yapıyor. Yani bazı ufak kırıntılar haricinde bunun bir Taika Waititi filmi olduğuna dair fazla emare göremeden film bitiyor. İlk solosuyla ortamlara akan Dr. Strange ve Waititi'nin canlandırdığı taş adam Korg karakterlerinin filme öylesine iliştirilmiş sahneleri, tatminkar biçimde işlenmediğini düşündüğüm Grandmaster tiplemesi, baş ağrıtan 3D kasmaları ve olmazsa olmaz bazı kötü esprileri haricinde bir Marvel ürününden beklenenin bir tık fazlasını Ragnarok'ta bulabiliyoruz. Bonus olarak belki de hiçbir Marvel filminde bu kadar net biçimde verilmeyen, üzerinde de sakil durmayan güncel bir mesaj üzerine düşünebiliyoruz.


Thor, Hela yüzünden Sakaar gezegenine düşüp orada Grandmaster tarafından esir alınınca, doğal olarak Asgard'a dönüp biricik vatanını bu kötü gücün elinden kurtarmak istiyor. En kibirli süper kahraman olmasının bedelini hep biryerlere sürgüne gönderilerek, şimdi de Ragnarok denen kıyamet yüzünden "mülteci" veya "göçmen" durumuna düşerek ödeyen Thor için bu düşmüşlük, küllerinden yeniden doğma fırsatı anlamına geliyor. Fakat burada asıl önemli olan, Odin'in oğullarına söylediği üzere "Asgard bir yer değil, halktır ve halk nereye giderse Asgard orasıdır". Heimdall'ın, Hela'nın zulmünden kaçırıp sakladığı Asgard halkını, hem içinde bulunduğu, hem de yaklaşan kıyametten tahliye etmek, yani bu defa gezegeni değil, oranın halkını kurtarmak fikrine odaklanan film, kurmaca bir evrenden günümüz mülteci sorununa ortak sinyaller gönderebiliyor. Solo bir Marvel yapımı olmasına rağmen Avengers benzeri bir ekip (Thor'un bulduğu isme göre Revengers!) sayesinde bunu başarmaya kilitlenen film, bu yeni takıma adil roller dağıtmak suretiyle aksiyonu tavana çıkarıyor. Marvel finallerinin vazgeçilmezi olan "güç içinde" mottosu dahilinde Şimşek Tanrısı Göçmen Thor'un küllerinden doğuşunu bu defa Led Zeppelin'in efsanevi The Immigrant Song'u eşliğinde Marvel antolojisine geçecek bir sahneyle taçlandırıyor.

Bu sahneyle birlikte kadın savaşçılardan oluşan Valkyrie ordusunun Hela tarafından yok edilişinin yer aldığı epik flashback ve tabii Thor ve Hulk'ın arenada kapıştığı bölüm filmin can alıcı anlarını oluşturuyor. Bunun dışında Mark Mothersbaugh'un 80'ler etkisindeki tema müzikleri (ki Taika Waititi'nin 80'ler takıntısı, Bruce Banner'ın Duran Duran albümü Rio temalı tişörtüne kadar sirayet etmiş vaziyette), bir tecrübe abidesi olarak İspanyol görüntü yönetmeni Javier Aguirresarobe'un (The Others, Hable Con Ella, The Sea Inside, Vicky Cristina Barcelona, The Road, Blue Jasmine) etkileyici kareleri, bir şehir nüfusu kadar görsel efekt çalışanının şık tasarımları, Hemsworth, Hiddleston, Blanchett, Elba, Goldblum, Hopkins, Ruffalo diye giden kadrosu (Hunt For The Wilderpeople'ın sinir bozucu polisi Rachel House bile varken, keşke Julian Dennison'a da birşeyler ayarlansaydı dedim, onu da Deadpool kapmış) ve tabii tüm bu bileşenleri 40 yıllık Marvel emekçisi gibi olması gerektiği gibi biraraya getirmeyi başarmış küçük bağımsız filmlerin sevimli yönetmeni Taika Waititi'nin şu an itibariyle yaklaşık 530 milyon dolar hasılat yapmış bir filmin yönetmeni olarak yeni bir lige yükselmesi. Ama kolay kolay o bağımsız ruhtan kopamayacağını kendisi de söylüyor, çok da iyi ediyor. Zira tarih onu Thor: Ragnarok'un yönetmeni diye değil, What We Do In The Shadows ve Hunt For The Wilderpeople'ı çeken adam olarak tanımalı öncelikle.

9 Kasım 2017 Perşembe

Pokot (2017)


Yönetmen: Agnieszka Holland
Oyuncular: Agnieszka Mandat-Grabka, Wiktor Zborowski, Jakub Gierszal, Patrycja Volny, Miroslav Krobot, Borys Szyc, Tomasz Kot, Andrzej Grabowski
Senaryo: Olga Tokarczuk, Agnieszka Holland
Müzik: Antoni Lazarkiewicz

Olga Tokarczuk'un "Drive Your Plough Over The Bones Of The Dead" adlı romanından, Tokarczuk ile birlikte aynı zamanda filmi yöneten Agnieszka Holland'ın senaryosunu yazdığı Pokot, iki köpeği ile Polonya'nın Dolnoslaskie kırsalında yaşayan 60'lı yaşlarındaki Janina Duszejko'nun merkezinde olduğu ilginç bir polisiye. Yönetmenliğe Krzysztof Zanussi'nin asistanı olarak başlayan, Andrzej Wajda ile senaryo çalışmalarında bulunan Agnieszka Holland, Polonya sinemasına kapalı kalmayıp kısa sürede dışarı açılmış, Almanya, Fransa, Polonya ortak yapımı Europa Europa ile 1990'da En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar adaylığı kazanmış, günümüze gelene kadar The Wire, The Killing, Treme, House Of Cards gibi dizilerin bazı bölümlerini yönetmiş tecrübeli bir yönetmen. En son 2011'de yönettiği ve bu defa Polonya'nın En İyi Yabancı Film Oscar'ı adayı olan In Darkness'tan bu yana uzun metraj çekmeyen Holland'ın bu tecrübesini aktardığı Pokot, gerek ana akım, gerekse bazı kaynaklarda benzetmesi yapılan Fargo gibi kült polisiyelerin hiçbirine yüzde yüz ait durmayan, sadece onlardan bazı parçalar almış gibi duran bir film.

Av mevsiminin kurallarına uyulmadığı bu kırsalda her daim kaçak avcılarla ihtilaf halindeki eski mimar, yeni İngilizce öğretmeni Bayan Duszejko'nun evlatları kadar sevdiği iki köpeği birgün kaybolunca ve devamında kasabada bazı şüpheli ölümler gerçekleşince bir seri katil hikayesi izleyeceğimizi düşünüyoruz. Ama ısrarla konuyu basit bir cinayet araştırması boyutlarına çekmek istemeyen film, hem birer birer dahil olan tekinsiz karakterlerle, hem de Duszejko'nun ateşli bir hayvan hakları savunucusu olmasının dramatik çaresizliğiyle akış belirliyor. Ama bunu yaparken zaman zaman fazla dağılıp ağırlaşarak bu akışı sağlayamıyor. Bu anlarda kolayca oluşturabileceği gerilimi de bir nebze törpülüyor. Bu anların oluşmasında filme dahil edilen yan karakterlerin gerekliliği veya rol ağırlıkları da etkili oluyor. Roman içinde ilginç gelebilecek kimi roller, filmi ağırlaştırabiliyor. Mesela polis merkezinde çalışan genç Dyzio senaryoya destek babında ne kadar işe yarar bir yan karakter ise, özünde ilginç bir adam olan doğa bilimci Boros hiç olmasa da olur bir tipleme olarak göze çarpıyor. Romanın tarzı nasıl ve Holland bu tarza ne ölçüde sadık kaldı bilemiyoruz. Fargo odağında olmasa da ortada genel anlamda iyi bir film var. Aksama, hantallaşma kadar, akıcı ve sarsıcı anlar da mevcut ki, filmin kendinden koparmamaya gayret eden bir yanı hep hissediliyor.

Filmini "janrlar arası, anarşist-feminist bir polisiye" olarak tarif eden Agnieszka Holland, bu tarife katılacağımız ve katılmayacağımız noktaların birbirine karışarak sıralandığı bir film çekmiş. Politika, din, bürokrasi, çevre, hayvan hakları alanlarında söyleyecek sözleri olan ve bunları genelde Duszejko'nun insan sevgisine denk tuttuğu hayvan sevgisi üzerinden veya direk kendi anarşist-feminist-hümanist kişiliğinin toplumla yarattığı çatışmalardan devşirerek dile getiren film, cinayetlerin sadece insanlara karşı değil, hayvanlara karşı da işlendiğinin altını çizmekten hiç vazgeçmiyor. Öldürülenler bir polis şefi, bir rahip, bir kumarhane/genelev işletmecisi ve bir vali olunca, bu makamların temsil ettiği değerlerin çıkaracağı malzemeyi de iyi değerlendirdiği söylenebilir. Uzun süre hedef saptırmayı başaran, lakin tahmin etmesi de pek zor olmayan, yine de sürpriz sayılabilecek final, ardından hiç de alternatif bir polisiyeye uymayan ikinci bir final ile nihayetlenen Pokot, sonuç olarak savunduğu her şeyi seyirciye geçirmeyi başaran bir yapım. Üstelik başta Duszejko rolüyle adeta filmi tek başına sırtlayan Agnieszka Mandat-Grabka'nın deneyim kokan performansı olmak üzere, görüntü yönetmenleri Jolanta Dylewska ve Rafal Paradowski'nin etkileyici görsellikleri ile de artılarına artı katıyor.

4 Kasım 2017 Cumartesi

Jestem Morderca (2016)


Yönetmen: Maciej Pieprzyca
Oyuncular: Miroslaw Haniszewski, Arkadiusz Jakubik, Michal Zurawski, Agata Kulesza, Magdalena Poplawska, Tomasz Wlosok, Piotr Adamczyk, Karolina Staniec
Senaryo: Maciej Pieprzyca
Müzik: Bartosz Chajdecki

1970'lerde Polonya'da yaşanan gerçek bir olaydan esinlenen Jestem Morderca (I'm A Killer), kurbanlarını kadınlardan seçen, Silezya Vampiri olarak adlandırılan bir seri katili yakalamaya çalışan polis teşkilatındaki birimin başına geçen evli ve bir çocuk babası Janusz Jasinski'nin araştırma sürecini konu alıyor. İdealist Jasinski için önemli bir kariyer fırsatı olan bu davada son kurban valinin yeğeni olunca, katilin bulunması yönünde hem üst makamlardan, hem de kamuoyundan yoğun baskılar geliyor. 1972'de başlayıp uzun bir zaman dilimine yayılan bu dönem, tipik bir katil kim filmi gibi işlense de, Jasinski'nin dönüşüm sürecini de odak noktasına alıyor. Kendisine verilen görevi çok ciddiye alan, yabancı kaynaklara, teknolojik gelişmelere dayalı bir araştırma içine giren Jasinski için bu dava bir saplantı haline geliyor. Son cinayet sonrası olay yerinde görülen, tıpkı katil gibi 41 numara bot giyen, sorunlu bir evlilik yaşayan Wieslaw Kalicki'yi yakalıyor ve ondan itiraf almaya çalışıyor. Ne var ki bazı deliller onu işaret ediyor görünse de, Kalicki katil olmadığında ısrar ediyor. Kalicki yakalandıktan sonra cinayetlerin durması, Jasinski'nin elini güçlendiriyor ve iki adam arasında psikolojik bir savaş başlıyor.

Polonya tarihindeki önemli suç davalarından biri olan bu olayı senaryolaştırıp yöneten Maciej Pieprzyca, temposu düşmeyen, dönem detaylarını atlamayan güçlü bir suç gerilimi çekmiş. Bir süre olayın seri katil takibi şeklinde sürmesi, ardından Wieslaw Kalicki'nin yakalanışı, sonra da onun gerçekten katil olup olmadığı yönünde ikilemler yaratılması filmi hep diri tutmakta. Elinde Kalicki'den başka hiçbir şey olmayan Jasinski'nin, gördüğü yoğun baskılar sonucu yüzde yüz inanmasa da onu üstlerine ve topluma Vampir olarak tepside sunma zorunluluğu, vicdanının önüne geçiyor ve film burada psikolojik dram ile gerilim arasında tutturduğu dengeyi korumayı başarıyor. İdealizmin yozlaşmaya doğru evrilmeye başlaması noktasında filmin en önemli mesajlarından biri, görev bilinci ve vicdan olgusunun şöhret ve para karşısında fazla direnç gösteremeyişi, bu sayede bireyin sağlam ilkelerinin kolayca yıkılabilmesi, hatta onu başka insanların hayatlarını hiçe saymaya kadar götürmesi olarak özetlenebilir. Vampiri yakalayan polis olarak bir halk kahramanına dönüşen Jasinski'nin, bu uğurda evliliğini, dostluklarını, en önemlisi de iş ahlakını yitirmeye başlaması, kısacası bir protagonistin aşama aşama bir antagoniste dönüşümü, kendine filmin suç örgüsünden bağımsız bir yol çizmeyip, bir şeridin iki yanında aynı istikamete ilerlediğini hissettiriyor.

Yalnız aynı istikamete gidilirken, zaman zaman Jasinski'den karışık sinyaller alıyoruz ki, senarist ve yönetmen Maciej Pieprzyca burada tutarsızlık gösteriyor gibi bir algı oluşabiliyor. Örneğin Jasinski'nin Kalicki ile dostluk kurması, kimi zaman ondan itiraf alma amaçlıyken, kimi zaman da gerçekten samimi duygular dahilinde yansıyor. Belki Pieprzyca bu iki hissiyatı aynı anda vermek istiyor. Fakat bu bir şöyle, bir böyle durum, karakter istikrarı yönünden kısa bir süre savrulduğunu düşündürüyor. Neyse ki yaşanan önemli bir kırılma noktasının ardından bu savrulma, duracağı yeri kesinleştiriyor ve tekrar aynı istikamette yol alma sürüyor. Tabii bu yol, adaletsizliğin, yozlaşmanın, vicdansızlığın acı sonuçlarına doğru giden bir yol ve herkesi derin sorgulara itecek derecede güncel. Zaten 70'lerdeki bu olaylar zinciri, suç tarihinde farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda benzerleri defalarca yaşanmış, hala da yaşanmakta olan adalet kirliliğinin halkalarından sadece biri. Miroslaw Haniszewski ve Arkadiusz Jakubik gibi Polonya sinemasının iki tecrübeli oyuncusunun müthiş performanslarıyla gücünü ikiye katlayan Jestem Morderca, suç ve ceza üzerine derin fikirlere sürükleyecek güçlü bir yapım.

31 Ekim 2017 Salı

La Noche de los girasoles (2006)


Yönetmen: Jorge Sánchez-Cabezudo
Oyuncular: Carmelo Gómez, Judith Diakhate, Celso Bugallo, Manuel Morón, Mariano Alameda, Vicente Romero, Walter Vidarte, Fernando Sánchez-Cabezudo
Senaryo: Jorge Sánchez-Cabezudo
Müzik: Krishna Levy
 
Sekiz kişi, altı bölüm. İspanya-Fransa ortak yapımı La Noche de los girasoles sanıldığı türden bir “kesişen hayatlar” filmi değil. Çok daha dar bir alanda, kırsal kasabanın birinde ve kısıtlı bir zaman diliminde yaşanan birbirinden ilginç olaylar ve bu olayların kahramanları üzerine önce uzak, sonra yakın plan yapan bir yöntem üzerinden ilerliyor. Aslında karakterlerden ziyade, onların başlarına gelen trajik olaylara zoom yapıyor. İçinden çıkılması güç hatalar, suçlar ve onları düzeltme çabaları filmin kemik yapısını karakterlerin kendisinden önde tutuyor da denebilir. Tedirgin edici bir atmosfere sahip filmin dram altyapısı da kaya gibi sağlam. Geride ise film boyunca pusuda bekleyen bir gerilim. Dar zaman ve mekana rağmen sekiz kişiyi belli yönleriyle işlemek için ise farklı bir kurgu stili benimsenmiş.
 
Önce karakterlerin kaderlerinin nasıl kesiştiğini gösteriyor, sonra geriye sarıp istediği karakteri yakın plana alıyor film. Dağdaki bir mağarayı incelemek üzere gelmiş üç kişilik bir ekip, tuhaf bir satıcı, iki geçimsiz ihtiyar, yozlaşmış fırsatçı bir polis memuru ile onun hem kayınpederi, hem de tecrübeli amiri olan bir şerif. Cinayet, tecavüz, şantaj, ihanet kavramlarını bu dar konsepte başarıyla sığdırmayı başaran ise ilk uzun metrajını yazan ve çeken Jorge Sánchez-Cabezudo. Yalnız yönetmenin bu karakter bolluğunun altından kalkmakta zorlandığı anlar da olmuyor değil. Ardında sorular/sorunlar bırakmayı seven filmlerden hoşlandığı az da olsa belli olan yönetmen, yazıp yönettiği filminde serbest bir oyun sahası rahatlığında hareket etmiş. Oyuncular da vasatın çok üzerinde olunca iç ritmini bulmuş bir kara film izleme zevki yaşayabiliyorsunuz. İstediğiniz sonla bitmeyen filmleri ve benim gibi Calvaire, Bosque de Sombras, El Aura benzeri taşra gerilimlerini sevdiyseniz Ayçiçeklerinin Gecesi’ni mutlaka görün.

25 Ekim 2017 Çarşamba

The Beguiled (2017)


Yönetmen: Sofia Coppola
Oyuncular: Nicole Kidman, Colin Farrell, Kirsten Dunst, Elle Fanning, Oona Laurence, Angourie Rice, Addison Riecke, Emma Howard
Senaryo: Thomas Cullinan, Albert Maltz, Irene Kamp, Sofia Coppola
Müzik: Laura Karpman, Phoenix

Thomas Cullinan romanından uyarlanan, Clint Eastwood'un başrolde yer aldığı 1971 tarihli aynı adlı Don Siegel filmi The Beguiled, 46 yıl sonra bu kez Sofia Coppola tarafından yeniden yorumlanıyor. Amerikan İç Savaşı sırasında yaralanan Kuzeyli Birlik askeri John McBurney (Colin Farrell), Güney'deki Konfederasyon'a bağlı bir yatılı okulda kalan küçük bir kız olan Amy tarafından bulunup okula götürülüyor. Sadece kız öğrencilerin kaldığı ve Martha Farnsworth'ün (Nicole Kidman) yönettiği okulda bakımı yapılıp iyileştirilen yakışıklı düşman askeri McBurney, zamanla oradaki herkesin arzu nesnesi haline geliyor. Hal böyle olunca kadınlar arasında yaşanan ufak tefek çatışmalar kademeli olarak büyütülüp trajik boyutlara taşınıyor. Martha ve Edwina yanında, onlar tarafından ilim ve sanatla yetiştirilen genç kızlar, bu beklenmedik erkek misafir karşısında kadın olduklarının bilincine vararak rutinlerinden sapmaya başlıyorlar.

Don Siegel'ın erkek merkezli bakışına alternatif olarak bu uyarlamaya daha kadın odaklı yaklaştığı söylenen Coppola, bu yaklaşımı sonuna dek hissettiren bir yorum sunuyor. Siegel filmini izleyenlerin Coppola filmi ile karşılaştırma yapmaları kaçınılmaz mıdır, değil midir bilemiyorum. Ancak Coppola'nın gözünden de gayet iyi gözüktüğü söylenebilir. İki yetişkin kadın ve beş kız çocuğunun huzurlu ve güvenli alanlarına insani nedenlerden dolayı kendi rızalarıyla yaralı bir düşman askerini dahil etmeleri, cümle olarak bile gerilim titreşimleri yayarken, Coppola'nın bu titreşimleri gayet olgun, abartısız, dönem ruhuna uygun biçimde idare etmesi seyirciyi ikiye bölebilir. Örneğin dar alanda bu kadar geniş ilişki ağı gerektiren bir konuyu 90 dakikaya sığdırmak için tempolu bir anlatım tercih eden Coppola'yı aceleci olmakla eleştirenler, yavaş ve uzun bir filmi de gereksiz uzunlukla suçlayabilirlerdi. Karizmatik McBurney'nin bu ortama adaptasyon sürecini benimsetmede pek sıkıntı yaşanmazken, McBurney'nin Edwina ve Alicia yakınlaşmalarında yaşanan oldu bittiler göze batıyor.

Orijinal filmde yer alan bazı sahnelerin Coppola tarafından geçiştirilmiş olduğu iddiası, bu sahnelerin ilgili filmin seyircileri üzerinde bıraktığı etkilerle değer bulacağından, yönetmenin yorumlayış biçiminin hizmet ettiği amacın önemi ortaya çıkıyor. Yani isteyen kişi bu konu üzerinden komedi de çekebilir, istismar filmi de. Buradaki amaç ise, uzun süre kendi hemcinsleriyle vakit geçirmek durumunda kalan çeşitli yaş aralığındaki bir grup kadının, çekici bir erkek figür karşısında bastırılmış aşk, şehvet, özgürlük, beğenilme gibi duyguların çocuksu ve kadınsı versiyonlarını serbest bırakışında yaşanan dalgalanmalar olsa gerek. Zira Lost In Translation gibi 2000'lerin en naif filmlerinden birine imza atan Sofia Coppola'dan beklentiler çok uç boyutlarda olmayacaktır. Güçlü oyuncu kadrosunun temsil ettiği çeşitli değerleri genel olarak doğru yansıtması bir yana, yine de yaratılan cinsel gerilimin üzerine biraz daha gidilebilir, bu sayede umulan etkiyi bırakmayan final daha etkileyici kılınabilirdi. Kısacası bir filmi çekmek kadar, onu uzatıp kısaltmak da emek ve beceri isteyen bir iş.

17 Ekim 2017 Salı

The Mist (2007)


Yönetmen: Frank Darabont
Oyuncular: Thomas Jane, Marcia Gay Harden, Laurie Holden, Jeffrey DeMunn, Andre Braugher, William Sadler, Nathan Gamble
Senaryo: Stephen King, Frank Darabont
Müzik: Mark Isham

Kasabaya tuhaf bir sis tabakasının çökmesi üzerine korku ve panik içinde süpermarkete sığınan kasaba halkı arasında David Drayton ve küçük oğlu Billy de vardır. Koyu ve kalın sis tabakasının içinde esrarengiz bazı yaratıkların pusuya yatmışçasına gizlendiğini ilk fark eden David olmuştur. Bu dünyaya ait olmayan öldürücü, korkutucu yaratıklardır.

The Mist, Stephen King’i en iyi uyarlama başarısına sahip bir yönetmen/senarist olarak kabul edilen Frank Darabont’un bir ürünü. Green Mile ve kısa hikayesinden uyarlama da olsa The Shawshank Redemption’ın bu ortaklığın nadide eserleri olduğu düşünülünce haliyle beklentiler ayyuka çıkıyor. Ben ustanın beyaz perdeye uyarlanan onca eserinden Misery’yi de sevmiştim. Stephen King’in hep önce okunması gereken bir yazar olduğuna inandım. Hiçbir eseri filme alınmasa da olurdu. Ama alınacaksa da Darabont gibi bir adam alsın bence de. Çünkü Darabont’un, bugüne dek King romanlarını perdeye uyarlamış bir araba dolusu yönetmenin ve senaristin gösteremediği, lüzumsuzca alttan aldığı, gişe dostu-mainstream yancısı zihniyete zıt giden sert bir tarafı var. King’in “insanı” yazan tarafına sızmayı çok iyi beceriyor. Oraya sızıldığında ise idealist yansımalar, insanı insan yapan dürüst hatalar, duygusal zaaflar yanında, akıl almaz kötülükler, içten pazarlıklar, toplum ve sistem eleştirileri Darabont’un elinde kaşla göz arasında şekilleniyor.

The Mist
özellikle yaratık odaklı korku filmlerine meraklı seyirci kitlesinin beklentilerine ters köşe yapan bir film. Bırakın sadece King uyarlamalarını, bünyesinde türlü türlü tehlikeli yaratıklar barındıran, ama buna rağmen gerçek kan emici, duygu sömürücü ve ölümcül ihtirasları olan yaratığın insan olduğuna bu kadar güzel vurgu yapan kaç film izlediniz? Veya “yaratık filmi” diye yüzeysel bir imaj bırakan, ancak yaratıkların sadece figüran olduğu, buna karşın fantastik dram öbeğini eleştirel yönde evriltebilen kaç yapım gördünüz? Romanlarda asla göremeyeceğimiz ani fiziksel tepkiler verdiren korku klişeleri kolaycılığı yerine, vicdani, toplumsal ve insanın insana duyduğu korku ile nefrete yerinde tespitleri-temasları olan bir film The Mist. Her kesimden, her huydan insanların toplandığı süpermarketler gibi sosyal alanlardan bir gerilim yaratma fikrini, çeşitli tasarımlardan mülhem yaratık aleminin saldığı korkunun bile önüne geçirebilecek dahiyanelikte işlemiş bir filmle karşı karşıyayız.
 
 
Fakat film genel olarak bütünüyle olmasa da finaliyle izleyenleri ikiye bölüyor. Ben maalesef King’in bizzat övdüğü bu Darabont finalini beğenmeyenler arasındayım. Banal bir mutlu son beklentisi yönünden değil elbette. War Of The Worlds frekansı yaydığı bazı anlar, belli bir çoğunluğa bu (yanlış) fikri vermiş olabilir. Darabont’un son derece haklı olarak yaratmak istediği çıkışsızlığı verebilmek için ve filmin tüm karamsarlık disiplinine çok başka (hatta bence alakasız) bir karamsarlıkla bulduğu abartılı çözüm yönünden… Tabi bu final de sapına kadar insana, onun yüzyıllar boyu süregelen ve sürecek trajedisine atılan son yılların en sert tokatlarından biri. Fakat o ana kadar genel bir insani boyut sağlamışken aniden kişisel bir trajediye bağladığı finali topyekün The Mist ile bağdaştıramadım. Bu bağdaştırmayı zihinlerinde sağlamış olanlar mutlaka vardır. Yine de bence bir filmin, senaryonun ya da finalin sabit bir bağdaştırma sağlamasından ziyade böyle ikilemlerle zekice kafa karıştırması daha tercih edilebilir bir durum.

Standartları sarsmayan oyunculuklar arasında bana göre filmin yıldızı Mrs. Carmody, yani Marcia Gay Harden idi. İzleyicinin sinirleriyle bu kadar iyi oynayabilen karakterlerin dini figürlerden çıkması, There Will Be Blood’dan sonra The Mist’te de mükemmel sonuç vermiş. Birçok tartışmalı sahne arasında biri ayrıca beni çok etkiledi: İnsanların markete hapsolduğu ilk başlarda, küçük çocukları evde yalnız olduğu için dışarı çıkmak isteyen ama aradığı yardımı hiç kimseden bulamayan kadının içine düştüğü durum, filmin insancıl boyutunun düştüğü ikilemi çok çarpıcı biçimde vurguluyordu. Hem dışarı çıkmak isteyen kadın, hem de içerde kalmak isteyen diğerleri arasında içine düşülen çelişkiler yumağı, bir bilim kurgu fanteziye derinlik, ciddiyet ve haysiyet katan uyarlamanın kritik dakikalarından sadece biriydi.

7 Ekim 2017 Cumartesi

Gerald's Game (2017)


Yönetmen: Mike Flanagan
Oyuncular: Carla Gugino, Bruce Greenwood, Henry Thomas, Carel Struycken, Kate Siegel, Chiara Aurelia
Senaryo: Stephen King, Mike Flanagan, Jeff Howard
Müzik: The Newton Brothers

Stephen King romanından Mike Flanagan ve Jeff Howard'ın uyarladığı, daha çok orta karar korku / gerilim filmleri çekmeyi seven Flanagan'ın yönettiği Gerald's Game, Gerald ve Jessie çiftinin göl kenarındaki evlerine gitmeleriyle başlıyor. Viagra ve kelepçe objelerinden fantezi yapmaya kararlı olduklarını anlamamız uzun sürmüyor. Tabii fikir Gerald'a ait ve karısı Jessie de onu kırmamak için uyum sağlamak niyetinde. Gel gör ki, kelepçe ile birlikte Gerald'ın başka ufak talepleri de oluyor ki, aralarında tartışma yaşanıyor. Akabinde Gerald yatakta kalp krizi geçirip ölüyor. Bunun spoiler olmaması gerek. Zira henüz filmin başlarında gerçekleşen bu olay sonrası filmin asıl konusunu oluşturuyor. Elleri kelepçeli şekilde yatakta kalan Jessie'yi civarda duyabilecek kimse yok. Kelepçenin anahtarları ve cep telefonu uzanamayacağı bir yerde. Yatak oldukça sağlam ve en önemlisi, çift bahçeden içeri girerken kapıyı açık bırakıyorlar. Böylece tek mekanda geçecek sıradışı bir kurtulma mücadelesi izlemeye başlayacağımızı sanıyoruz. Fakat bu çevre düzeni içinde fazla fikir üretemeyen King romanının başka yönlere sapmış olmasıyla kendi adıma hayal kırıklıkları beni bekliyor.

Stephen King'in Misery, Secret Window gibi izole bir coğrafyada kurguladığı gerilim hikayelerinin tadını almayı beklediğimiz Gerald's Game, iyi bir başlangıç yapmasıyla, eve giren sevimsiz köpeğin yarattığı gerilimi hep yanıbaşında tutup, istediği an faydalı biçimde kullanmasıyla bu tadı sağlamakta gecikmiyor. Ama adı geçen King uyarlamalarında ana karakterin başına bela olmuş antagonistler sayesinde bu kapalı kalma durumundan üretilebilecek malzeme bolluğu, burada Jessie'nin konumlandırılış biçimi yüzünden birtakım dezavantajlar içeriyor. Elleri yatağa kelepçeli vaziyette böylesi bir kötü adamla uğraşabilmesi zor olabilir. Ama öte yandan Buried gibi tek bir karakterle 95 dakika toprak altında geçen bir filmin üretebildiği gerilim ve dram malzemesini andıran bir sürükleyicilik sağlamak zor sayılmaz. Kaldı ki, Jessie'nin sadece su içmeye çalıştığı bölüm bile bu filmin yaklaşık 90 dakika yatakta geçebileceğine dair parlak fikirler üretme potansiyeli bulunduğunu gösteriyor. Üstelik o fikirlerden birini daha üretip, ona yatağın dışından bakan bir Gerald ve bir Jessie ile hem evlilik muhasebesi, hem de geçmişe dair sırlar üzerine rahat rahat birşeyler söyleyebiliyor. Ama o da bir yere kadar.

Filmin bu noktadan yürüyeceğini, tek mekan filmlerindeki yaratıcılığa yaslanıp yeni fikirler üreteceğini beklerken ne yazık ki çok başka bir mecraya girilerek, artık bayatlamış bir çözüm olarak Jessie'nin geçmişindeki travmatik olayın deşilmesi, o olayın güneş tutulmasıyla ağdalı ve zoraki biçimde ilişkilendirilmesi, bir seri mezar soyguncusunun peydah oluşu, Buried ve benzeri filmlerin tek mekan meydan okumalarına şahit olmak isteyen seyirciyi dağıtıyor. Elbette bu, meydan okumayı seven tutkulu bir genç sinemacının senaryosu değil, bir Stephen King romanı uyarlaması. Kendisi romanın sürükleyiciliğini sağlayabilmek, gerekli mesajları ileterek okuyucuyu kaybetmemek için bu hamlelere ihtiyaç duyuyor. Öyle olunca da, tek mekanda geçen onlarca başarılı örnekten biri olmasını beklerken, klişelere ve mantıksızlıklara teslim olan, kötü de bir final yapan bir filme dönüşüyor. Yıllarca hak ettikleri yere gelemediklerini düşündüğüm iki iyi oyuncu olan Carla Gugino ve Bruce Greenwood'un performanslarına rağmen başladığı gibi bitiremeyen Gerald's Game, romansal çekiciliğini filme de yansıttığı söylenilebilecek, fakat aynı zamanda sözünü ettiğim "tek mekan" beklentisi yüksek sinema severlerde bir nebze hayal kırıklığı yaratabilecek bir yapım.