17 Ocak 2019 Perşembe

Wajib (2017)


Yönetmen: Annemarie Jacir
Oyuncular: Mohammad Bakri, Saleh Bakri, Maria Zreik, Rana Alamuddin, Mohamed Jabarin, Gaby Abu Sini, Huda Al Imam, Tarik Kopty, Monera Shehadeh
Senaryo: Annemarie Jacir

Filistinli yönetmen Annemarie Jacir'in yazıp yönettiği Wajib, kızının düğünü için davetiye dağıtmaya çıkan bir baba oğulun bir gününü anlatan, Filistin, Fransa, Kolombiya, Almanya, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Norveç ortak yapımı bir film. 60'lı yaşlarındaki öğretmen Abu Shadi ve İtalya'da yaşayan, kızkardeşi Amal'ın düğünü için kısa süreliğine ülkesine dönen mimar oğlu Shadi ile birlikte kapı kapı dolaşıp eşe dosta davetiye dağıtmaya başlarlar. Böylece Nasıra’daki Hıristiyan Arap cemaati etrafında şekillenen, uğranılan her kapıda renkli insan manzaraları eşliğinde hem mizah, hem de dram içeren ziyaretlere tanık oluruz. Bu kısa ziyaretler sayesinde Filistin toplumunun Hıristiyan kanadında dolaşan Jacir, kargaşa çıkması muhtemel meselelere çok fazla yaklaşmadan, hatta kıvrak hamlelerle onları yok saymayıp asıl mevzusunun bu kargaşalar olmadığını gösterircesine doğal bir filme imza atıyor. Tabii senaryonun karakterler arası kendi kargaşaları da mevcut. Ama bunlar, geçmişine hasret kalmış Filistin halkının toplumsal, etnik, dini ve siyasi farklılıklarından bağımsız bir biçimde, sadece tek bir topluluğa yapılan "içeriden" samimi yorumlarla kendini göstermiş.

Abu Shadi'nin eşi yıllar önce aşığıyla birlikte Amerika'ya kaçarak onu terk etmiştir. Çocukları Shadi ve Amal ile birlikte Nasıra'da kalan Abu Shadi, onları en iyi şekilde yetiştirmiştir. İtalya'ya üniversite okumaya giden Shadi, mezun olduktan sonra mimarlık yapmak üzere oraya yerleşmiş, Filistinli kız arkadaşıyla mutlu bir hayat sürmektedir. Arada sırada Amerika'daki annesiyle de görüşmektedir. Kızı Amal ise Nasıra'nın saygın ailelerinden birinin oğluyla evlenmek üzeredir. Tüm bu bilgileri yavaş yavaş, parça parça baba oğulun davetiye dağıtma yolculuğu esnasındaki sohbetlerinden veya uğradıkları evlerdeki muhabbetlerden öğreniriz. Annemarie Jacir, çoğu yol filmiyim diye geçinen filmin yapamadığını, tek bir şehirde sadece bir gün içinde geçen bir yol filminde yapmayı başarıyor. Bazı akrabalarına oğlunun Amerika'da tıp okuduğunu söyleyen, onun Nasıra'da çalışıp oturmasını, kendi memleketinden bir kızla evlenmesini arzu eden veteran Abu Shadi ile, babasının tüm bu ısrarlarını soğukkanlılıkla savuşturan modern Shadi arasında yolculuk esnasında tatlı atışmalar, iğnelemeler, kuşak ve kültür çatışmaları yaşanıyor. Bunlar hem insani, hem de kültürel yönden hiç sıkmayan, kendi kişiliklerimizden ve kültürel yapılarımızdan çok şeyler bulabileceğimiz basitlikte ve içtenlikte ihtilaflar.


Baba oğul davetiye vermek için uğradıkları her kapıda sıradan olduğu kadar ilginç insan manzaralarıyla da karşılaşıyorlar. Eskileri yad ediyor, günümüzden şikayet ediyor, çoluk çocuk, iş güç sohbetleri yapıyorlar. Orada olmayan kişilerin isimleri havada uçuşuyor. Birinin haber alamadığı kişiyle ilgili bir diğerinin mutlaka haberi oluyor, o da havadisi veriyor zaten. Ölenler, kalanlar, gidenler, kalanlar, gitmek isteyip de gidememiş olan kalanlar, hepsi için Nasıra bu kabullenmişliğe mesken olmuş. Terk edemediğimiz memleketimiz tarafından rehin alınmışlığımız, bir süre sonra Stockholm sendromuna dönüşerek kök salmak zorunda kaldığımız dev bir bahçeye benziyor. Shadi gibi gitmeyi başarabildiysek, arada bir döndüğümüzde geride kalanları nasıl bıraktıysak öyle görmenin şaşkınlığını yaşarız. Sadece insanlar değil, şehir hatta ülke bile yerinde sayıyordur. Sokakta çöp yığınları yerinde duruyordur, iktidarlar değişse bile kafa aynı kafadır, bekarsan niye hala evlenmemişsindir vesaire... Yol filmleri nasıl farklı coğrafyalarda değişik olaylar yaşamaktan, bunlar sayesinde kendi özüne samimiyetle inebilmekten bahsederse, Wajib'in yol hikayesi ise öyle uzaklara gitmeden, bu değişmemişlik içinde yapılan sehayat sayesinde yine o samimiyete ulaşmayı başarıyor.

Baba oğul arasındaki atışmalar ve çatışmalar tatlı sert düzeyde ilerlerken, Abu Shadi'nin davetiye listesinde bulunan devlet görevlisi bir İsrailli tanıdık yüzünden Shadi'nin verdiği tepkiyle birlikte Ortadoğu coğrafyasında nesiller boyu kapanmayacak hesapların varlığı hissediliyor. İkili arasında en fazla yükselme de bu konuda yaşanıyor. Babasından politik bir dik duruş bekleyen Shadi'nin bu tepkisi anlaşılabilir iken, Abu Shadi'nin de kendine ait makul gerekçeleri bulunuyor. Böylece Jacir, yine kör göze parmak sokmadan siyasi anlamda söyleyeceğini kendi filminin dramatik tarzına uydurarak söyleyebiliyor. Baba oğulun neşesi de, üzüntüsü de, öfkesi de son derece doğal yollardan dolaşıma giriyor ki, bunda Ortadoğu sinemasının iki güçlü ismi olan Mohammad Bakri ve Saleh Bakri'nin gerçek hayatta da baba oğul olmalarının etkisi olduğunu söylemeye gerek bile yok. Onların içtenliği, rol yapmayı ikinci plana iten, çoğumuzun babamızla olan ilişkisinde içine düştüğümüz birtakım anlaşmazlıkları önümüze koyarak kendini gerçek kılan ayrıntılarda kendini gösteriyor. Çocukluğumuzun, ergenliğimizin, gençlik ve yetişkinliğimizin baba figürü arasındaki farklılıklar veya aynılıklar, kimi zaman bizim, kimi zaman da onun haklılıkları ile çeşitleniyor. Geri dönülmesi imkansız hatalar olmadığı müddetçe, hepsi gülüp geçilecek, önemsenmeyecek veya ders çıkarılacak birer anı olarak kalıyor.

9 Ocak 2019 Çarşamba

The Ballad Of Buster Scruggs (2018)


Yönetmen: Ethan Coen, Joel Coen
Oyuncular: Tim Blake Nelson, James Franco, Liam Neeson, Harry Melling, Tom Waits, Sam Dillon, Bill Heck, Zoe Kazan, Grainger Hines, Jefferson Mays, Brendan Gleeson, Jonjo O'Neill, Saul Rubinek, Tyne Daly, Chelcie Ross
Senaryo: Ethan Coen, Joel Coen
Müzik: Carter Burwell

Joel ve Ethan Coen kardeşlerin yazıp yönettiği, 6 kısa hikayeden oluşan The Ballad Of Buster Scruggs, komediden drama, kurak topraklardan yemyeşil vadilere, batı nezaketinden batı vahşiliğine uzanan çok sesli bir western antolojisi. Aralarında yarım kalmış hiç iz bırakmayanlar da var, iz bırakanlar veya çocukluğunda Pazar sabahları "kovboy filmi" izlemiş neslin irili ufaklı alacağı tatlar barındıranlar da var. Genel tarzları gereği Coen kardeşlerin klasik giriş, gelişme, sonuç düzenine fazla prim vermeyişleri, beklenmedik sahnelerle seyirciyi şaşırtma gelenekleri, geveze veya suskun karakterleri ve olmazsa olmazları olan kara mizah hissiyatları, adeta bir "Best of Coens" niteliğinde geçit töreni yapıyor. Zaten bu tarzın kestirilemez oluşuyla her hikayeye tekinsiz biçimde sanki 1-0 önde başlıyoruz. Ama bazılarının bu golü bile sayılmıyor, bazıları ise fark atıyor. Hepsinin ortak noktaları, o vahşi dönem ve coğrafyanın kelle koltukta yaşantısı içinde insanın hayatta kalma içgüdülerini, yalnızlıklarını, bencilliklerini tetikleyen unsurları belirleyenin yine insanın vahşi doğası olması denebilir.

Çocukken okuduğumuz buna benzer karma hikaye kitaplarının çoğunda kitaba adını verenin ilk hikaye olması geleneğini unutmayan Coenler, The Ballad of Buster Scruggs ile başlıyorlar. Hem sert, hem de sevimli bir müzikal olarak nasıl geçtiği anlaşılamayan bu bölüm, beyazlar içindeki yalnız, geveze ve "wanted" kovboy Buster Scruggs'ı sunuyor. Güney aksanıyla kurduğu uzun ve elit cümleleri, şen şakrak vahşi batı türküleri ile tam da hikaye kitaplarına yakışır türden küçük bir mit. Biraz kibirli oluşunun bu vahşi dünyada bir bedeli olabileceğini unutacak kadar da naif. Daha önce O Brother, Where Art Thou? filminde de Coenler ile çalışmış olan Tim Blake Nelson'ın sürüklediği bu matrak hikaye, vahşi batıda kulaktan kulağa, kasabadan kasabaya yayılan, yetişkinlerin çocuklara, ödül avcıları ve gezginlerin yolda birbirlerine anlattıkları eğlenceli ve mesajı olan hikayelere benziyor. Zaten filmdeki tüm öyküler, iyi ya da kötü, gizli ya da aleni hisselere sahip kıssalar şeklinde birbirini izliyor.


İkinci hikaye olan Near Algodones, tam bir Coen hınzırlığı ile başlasa da, devamını nasıl getirip nasıl sonlanacağı hakkında hiç bir fikri olmadığını düşündüren, şans ve ölüm üzerine potansiyelini kullanmaya fırsat bulamamış vasat bir öykü. Liam Neeson ve Harry Melling'in başrolünde yer aldığı Meal Ticket ise, bu 6 hikaye arasındaki en derin, manidar, acımasız ve hüzünlü olanlardan biri. Elleri ayakları olmayan bir gencin oportünist bir gezginin elinde nasıl ticari bir eşyaya dönüştürüldüğünün çarpıcı bir örneği olan bu hikaye western sınırlarını da aşıp, sanatın değil paranın konuştuğu, bu uğurda sanatın ve sanatçının bir çırpıda silinip atılabileceğine dair zamansız mekansız bir tasvir niteliğinde. Kapitalist içgüdülerle hayatta kaldığı, menfaatleri karşılandığı sürece merhametli, yardımsever, korumacı olan güçlünün, çıkarları farklılaştığı vakit ne denli acımasız olabileceğine yönelik şahane bir vurgu. Öncesine ait bir giriş bölümü veya flashbackler ile, mantık sınırlarını zorlamaya müsait sonrası için yapılacak eklemelerle eşine az rastlanır bir uzun metraja bile dönüştürülebilirdi. Ama her halini muğlak bırakmış bu kısalığı kesinlikle tüyler ürpertici bir gerçeklik taşıyor.

Tom Waits'in yaşlı bir altın arayıcısını canlandırdığı All Gold Canyon, Coenler tarafından bir Jack London hikayesinden uyarlanmış. Çocukluğumuzun güneşli Pazar günlerini anımsatan eşsiz kır manzaraları eşliğinde bu adamın altın arama sürecini izliyoruz. Konuşlandığı cennet parçası bölgeyi kazmak suretiyle adım adım köstebek yuvasına çeviren bu adam, bu huzur dolu doğal ortamla ince temaslar kuruyor. Amacına da ulaşıyor ulaşmasına. Ama bu güzelliklerin "vahşi batı" diye adlandırılma sebebinin sadece doğa olmadığını, insan hırsından beslenen vahşiliğin izole bir masumiyet alanını bile kirletmeye muktedir olduğunu anlatıyor. "Bir kuş kaça kadar sayabilir ki" repliğiyle de bir önceki hikayeye manidar bir gönderme yapıyor. Bir Stewart Edward White öyküsünden esinlenilmiş sonraki hikaye olan The Gal Who Got Rattled da, bu vahşiliği kendinden meşhur coğrafyada kendine yerleşecek yeni yerler bulmak için yola çıkan bir konvoyda geçiyor. Ağabeyinin ayarladığı bir evliliğe ve geleceğe doğru yola çıkan Alice'in beklenmedik gelişmeler yüzünden bir başına kalması, ilk defa hayatı üzerinde söz sahibi olma fırsatına rağmen zor seçimlerle bu acemiliğinin test edilişi söz konusu. Güney aksanından beslenen zarif cümleler, Alice'in karizmatik korucu Billy Knapp ile ateş başındaki sohbeti gibi felsefi sivrilişler, yürek burkan final, filmin en güzel hikayelerinden birine ait özelliklerden birkaçı.

Son hikaye The Mortal Remains ise bilinmeyen bir otele gitmekte olan bir posta arabasında yolculuk eden beş kişinin sohbetleri üzerine kurulu. Hepsinin söz alıp farklı meselelerden bahsettiği, yolcular arasındaki İrlandalı ve İngiliz ödül avcılarının arabanın üzerinde götürdükleri ceset nedeniyle ölüm ve sonrası üzerine konuşlanan bu farklı sohbetlerin diğer beş hikaye ile de ilişkilendirilebilecek felsefi çıkarımları ve derinliği, gerçeküstü bir atmosfer kuruyor. Hiç görünmeyen, hiç konuşmayan, "hiç durmayan" araba sürücüsü, insanları ölü ya da diri, şanslı ya da şanssız olarak ikiye ayıran konuşmalar, yolcuların girmekte tereddüt ettikleri tuhaf otel, hepsi ve daha fazlası bu yolculuğun aslında nereye yapıldığına dair Coen kara mizahı emareleri göstermekten geri durmuyor. Onların her filmlerine sinmiş bu varoluşçu derinlik, gündelik meselelerden devşirilmiş felsefi yoğunluk, ekmek kırıntılarıyla ulaşılan tümevarım yine hayranlık verici boyutlarda geziyor.


Filme yapılan eleştirilerden biri, kızılderililerin vahşi batının kötü adamları, uzlaşılmaz vahşiler olduğuna dair yargıları kırmaya yönelik hiçbir şey yapmaması. Film, beyaz adamın işgalciliği, doğal ortama ve insan olana umarsız yaklaşımı, hayatta kalmak için üstün görme, çalma, öldürme güdüleri üzerine onca şey ima edip göstermişken, zaten haklılıkları tartışılmaz yerli ırkı aklama gereksizliği gibi bir misyon yüklenmemiş. Mutlaka misyon yüklenecekse, vahşi batının türlü halleri içinde, insanoğlunun hayatta kalma uğruna göze aldığı türlü haller diye özetlemek bunlardan biri olacaktır. Coğrafi yönden bu haller, tozun kanla karıştığı kasabalardan, yeşilin maviyle buluştuğu vadilere kadar çeşitlilik gösteriyor. Coen kardeşlerle daha önce Inside Llewyn Davis'te de çalışmış olan Fransız görüntü yönetmeni Bruno Delbonnel'in muhteşem görüntüleri, nostaljiye de, çağdaş formlara da eşit mesafeler çizip, o mesafeler arasında özgürce sanatsal seyahatler yapmamızı sağlıyor. Yine Coenlerin çok sevdiği Carter Burwell'in müzikleri, görüntü ve müzik birlikteliğinin zirveye erişti anlar yaratıyor.

The Ballad Of Buster Scruggs, Joel ve Ethan Coen'in kariyerleri boyunca hep dirsek temasında oldukları, No Country For Old Men ile modern bir atmosfere uyarlanmış, True Grit ile kaynağa inmiş western tutkularının doruğa ulaşmış hali adeta. Önce bir seri olarak planlanan, sonradan uzun metraja dönülen bu proje, filmdeki bazı hikayeleri düşününce keşke dizi bölümü olsaymış dedirten, bazı hikayelerin ise bu kısalıkta kaldığına sevindiren farklılıklar sunuyor. Western mitlerine dair ne varsa, yarattıkları bu altı öykülük evrende kendilerine istedikleri kadar oyun alanı açan Coenler, keşke yeni hikayelerle bu konseptin devamını getirseler. Zira 6 parçadan oluşan bu baladlar, o döneme ait hikaye üretmenin sınırı olmadığını, o hikayelerin günümüz normlarına bile ne kadar uyduğunu, iyi bir öykünün zaman mekan sınırı tanımayıp her devire uyarlanabileceğini kanıtlayan karaktere ve potansiyele sahipler.

30 Aralık 2018 Pazar

Bad Times At The El Royale (2018)


Yönetmen: Drew Goddard
Oyuncular: Jeff Bridges, Cynthia Erivo, Dakota Johnson, Jon Hamm, Lewis Pullman, Chris Hemsworth, Cailee Spaeny, Xavier Dolan, Shea Whigham
Senaryo: Drew Goddard
Müzik: Michael Giacchino

1960'ların sonlarına doğru bir gün, Nevada civarındaki bir otel olan El Royale'e birbirinden gizemli müşteriler gelmeye başlar. İlk gelen Laramie Seymour Sullivan (John Hamm) adında bir satıcıdır. Daha sonra kendi imkanlarıyla çeşitli mekanlara şarkı söylemeye giden soul şarkıcısı Darlene Sweet (Cynthia Erivo) ve bir rahip olan Daniel Flynn (Jeff Bridges) gelirler. Son olarak birşeylerden kaçıyormuşçasına gizemli bir kadın olan Emily (Dakota Johnson) ile kare tamamlanır. Otelde genç ve ürkek resepsiyonist Miles'tan (Lewis Pullman) başka çalışan yoktur. Hepsi odalarına çekildikten sonra çok geçmeden sırları ortaya çıkmaya başlar. Kimileri aradıklarını bulmak, kimi de birilerinden kaçmak için otele gelmişlerdir. Orada bulunma amaçları, geçmişten kalma hesaplar, taşıdıkları karanlık sırlar El Royale'deki yağmurlu gecede çözülecektir. Amaçları her ne kadar farklı olsa da, ilerleyen saatler hepsi için birer hayatta kalma mücadelesine dönüşecektir.

2011 yılı yapımı The Cabin In The Woods'un senaryosunu Josh Whedon ile birlikte yazıp ilk kez yönetmen koltuğuna oturan Drew Goddard, bu süre zarfında sadece The Good Place dizisinin iki bölümünü yönetmiş, World War Z ve The Martian filmlerinin senaryolarına adını yazdırmış. Uzun bir aradan sonra Bad Times At The El Royale ile geri dönen Goddard, The Cabin In The Woods ile ezberlerden beslenip aynı zamanda onları bozmaya oynayan tarzıyla çok ses getirmişti. Burada yine bazı ezberlerden besleniyor. Fakat onları bozmak için genel değil, daha çok özel anlardan faydalanıyor. Yani çok karakterli bir suç gerilimi tasarlarken onları bazı klişelerle örüyor. Fakat onların birbirleriyle ihtilafa düşmeleriyle birlikte akış daha kestirilemez bir hal alıyor. Goddard onların bu esrarengiz halleri yüzünden bir kahraman seçmekte zorlanmamızı istiyor. Uzun süre yaşattığı güvensiz ortam nedeniyle kimin tarafında olacağımız netleşmiyor. Bu ortamı sağlamak için Goddard'ın elinde anlatım kozu bulunuyor ki, The Cabin In The Woods'ta nasıl klişeleri tersyüz edip şaşırttıysa, burada da o kozu sayesinde ilgiyi hep canlı tutmayı başarıyor.


İşte Bad Times At The El Royale'in bu en güçlü yönü kurgusu. Karakterleri, kaldıkları oda numaraları ile bölümlere ayıran, bu bölümler içinde hepsinin orada bulunma nedenleri üzerine geçmişlerinden kısa pasajlar sunan, bir yandan da otelde yaşananları ileri geri anlatımlarla, farklı karakterlerin bakış açılarıyla tekrarlayan, böylece bir sahnede açıkladığını başka sahneye soru olarak paslayan bu anlatım filme nefes aldıran bir üslup olarak öne çıkıyor. Hikayeler ise her ne kadar daha önce benzerine rastlamadığımız türden olmasalar da, filmin ait olduğu suç liginde sürükleyiciliğe sahipler. Üstelik otele bela getirecek başka sürprizlere de zemin hazırlıyorlar. Zaten görevi icabı bir tuzak mekan şeklinde tasarlanan otelin kendisi belalı olduğu için (bu anlamda The Cabin In The Woods'taki kulübe ile farklı boyutta bir kardeşlik söz konusu denebilir), bir de üzerine belalı müşteriler ve onların peşlerinden sürüklediği başka belalar ortalığı epey ısıtıyor.

Karakterler arası gerilimler, küçük dramlar, şimdiki zamana katkı sağlayan ekonomik geri dönüşler, ters köşeler, patlayan silahlar ve bu harala güreleye şık bir tezat oluşturup iç ısıtan 60'lara ait soul şarkılar filme belli bir tarz oluşturuyor. Dönem filmi olarak tasarlanmış olmasının birkaç kostüm ve araba dışında pek bir esprisi yok. Ama Nixon dönemine, Vietnam'a, o dönemdeki cadı avına yapılan atıflar da unutulmamış. Bu yüzden çevresine dair hiçbir şey göremediğimiz El Royale otelinin fonksiyonunu bu dönemle ilişkilendirmek tuhaf durmuyor. Flashbackleri saymazsak tamamı bu otelde, onun odalarında, lobisinde ve gizli bölümlerinde geçen film, diyaloglara ve oyunculuklara önem veren bir yolda ilerliyor. Jon Hamm, Dakota Johnson ve Chris Hemsworth gibi düz oyuncuların arasında parlayan Jeff Bridges yanında, her anında tedirgin (sebeplerini de adım adım öğreniyoruz) Miles rolündeki Lewis Pullman ve Cynthia Erivo dikkat çeken tercihler. Özellikle 2016'daki The Color Purple oyunuyla Amerikan Tiyatro Ödülleri Tony'de En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanmış olan, birkaç önemsiz dizi bölümünden sonra sinemada Widows ve Bad Times At The El Royale ile 2018'e sıkı bir giriş yapan Cynthia Erivo, abartısız oyunculuğu ve güzel sesiyle filme güç katan unsurlardan. Şu sıralar X-Force, The Sinister Six, Robopocalypse gibi fantastik projelerin senaryolarıyla uğraşan Drew Goddard, ilk iki uzun metrajıyla Hollywood'un birbirinin kopyası yönetmenlerinin bir adım önünde, kendi tarzını oluşturma eğilimindeki figürlerinden ve bir sonraki filmi merakla beklenenlerinden biri.

21 Aralık 2018 Cuma

Zimna wojna (Cold War) (2018)


Yönetmen: Pawel Pawlikowski
Oyuncular: Joanna Kulig, Tomasz Kot, Borys Szyc, Agata Kulesza, Cédric Kahn
Senaryo: Pawel Pawlikowski, Janusz Glowacki, Piotr Borkowski

2013'te çektiği Ida ile Oscar dahil onlarca ödül kazanan Pawel Pawlikowski'nin Janusz Glowacki ve Piotr Borkowski ile birlikte senaryosunu yazdığı Zimna wojna (Cold War), 1949 yılında savaş sonrası Polonya Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasını takip eden Komünist Parti rejiminin Stalinizm döneminde başlayıp, sonraki 10 yıllık süreci işleyen bir yapım. Savaşın bitimiyle birlikte kültür sanat faaliyetlerine daha geniş bir alan bulabilen hükümet, Mazurek adı altında kurulacak bir konservatuvar için çalışmalara başlamıştır. Konservatuvara öğrenci ve repertuar seçmek üzere ülkeyi dolaşan iki tecrübeli müzisyen ve bir devlet görevlisi, köy köy dolaşarak gizli kalmış halk türkülerini kayıt altına almakta, şarkı söyleyip dans etmeye yetenekli gençleri seçerek eğitmeye başlamışlardır. Onlardan biri olan güzel Zula ile eğitmenlerden Wiktor arasında filizlenen ve kısa sürede tutkulu bir hal alan ilişkinin 10 yılda geçirdiği evrelerin izini süren film, tıpkı Ida gibi en belirgin gücünü olağanüstü görüntü işçiliğinden alıyor. Pawlikowski bu filmde yine Ida'nın görüntü yönetmeni Lukasz Zal ile çalışıyor.

Temellerini attıkları ve çok başarılı bir düzeye getirdikleri bu gösteri ekibinden, üst düzey yetkililer tarafından Stalin güzellemeleri yapmaları halinde destek görecekleri söylendikten sonra soğumaya başlayan Wiktor, sırf Zula'nın varlığı sebebiyle bir süre buna katlansa da, onu razı ederek, bir propaganda aracına dönüşmüş olan bu oluşumdan ve rejimin kölesi olmuş Polonya'dan kaçmaya karar veriyor. Fakat son dakikadaki karar değişikliğiyle Zula kaçmak yerine Mazurek'te kalmayı seçiyor. Böylece ilk ayrılığını yaşayan Wiktor ve Zula'nın Polonya, Berlin, Yugoslavya, Paris eksenindeki kavuşma, kopma serüvenleri başlamış oluyor. Rejimler, siyasetler değiştikçe kavuşmalar kolaylaşıyor ama bu defa ikili arasındaki tutku da türlü aşınmalara karşı durmak zorunda kalıyor. Her ikisi de başka insanlarla beraber oluyor, ilişki yaşıyor, evleniyor, ayrılıyor, sonra bir şekilde yine birbirlerini buluyorlar. Pawlikowski muhteşem görüntülerle bu melankoliyi biçimlendiriyor biçimlendirmesine. Ama bu aşk hikayesinin detaylarıyla fazla ilgilenmeyip, zamanda yaptığı sıçramalarla onu pasajlara bölmeyi tercih ediyor. Böyle olunca hem ayrılıkların, hem de kavuşmaların tadı damaklarda kalıyor, umulan etkiyi yaratmıyor. Tadın damakta kalması da iyi bir histir. Galiba doğru ifade heveslerin kursakta kalması.

Pawlikowski tarafından bunun bilinçli olarak mı yapıldığı pek anlaşılamıyor doğrusu. Zira böylesi potansiyel bir çileli aşk hikayesini oradan oraya savurarak ve bunu senaryo bazında hızlı, detaysız, bölüm bölüm ve her bölümde birşeyleri eksik bırakarak yapmak suretiyle filme bir tarz kondurmak amacı da güdüyor olabilir. Ne yaparsa yapsın, Cold War'un bu tarzdan negatif etkilenmelere maruz kaldığını söylemek haksızlık sayılmaz. Çünkü biçimsel yönü böylesi güçlü siyah beyaz bir romanstan, şahsi tarz denemeleri yerine belki daha standart ama daha yakıcı, hisli, tutkulu, çileli bir film bekliyoruz. Bunu yaptığı anlar da var elbet. Lakin o anlar bile, devreye giren muhteşem sinematografinin, sanat yönetiminin domine ettiği nostaljik dokunun şarjına muhtaç olduklarını hissettiriyorlar. Casablanca gibi bir klasiğin kendi döneminde yarattığı etkinin, The English Patient gibi çok yönlü bir romansın taşıdığı ihtirasın izleri aranıyor Cold War'da sanki. Filmin ayrılma/kavuşma döngüsündeki potansiyel gücün yeterince işlenmediğine dair tatminsizlik duygusu ile mücadele etmek durumunda kalmak hüzün veriyor.


Wiktor ve Zula'nın bu 10 yıllık gelgitli ilişkisi, özellikle Zula'nın dönüşümünü, onun yıpranışını betimlerken başarılı görünse de, yıllar geçip Wiktor ile tekrar buluştuklarında yüzünün her noktasına yansıyan hüznünün nedenlerini sadece bu yüzden çıkarmak durumunda kalıyoruz. Zira ayrıyken ne Wiktor'un, ne de Zula'nın zamanda yapılan bu atlamalar yüzünden göremediğimiz yaşanmışlıklarını bir şekilde onların ağzından duymamız veya tahmin etmemiz gerekiyor. Süre olarak uzayıp başka yan karakterlerle ve olaylarla dağılmamak adına Pawlikowski'nin bu tercihi gayet olumlu. Ama bu tercih, senaryoya ve iki başrol oyuncusunun omuzlarına fazladan yük bindiriyor. İşte bu noktada senaryonun aksaklık/eksiklikleri bir nebze daha görünür hale geliyor. O zaman o görünürlüğü, "dinlenebilir" bir sembolle örtme inceliği deniyor: Dwa Serduszka adlı şarkıyla! Bu şarkı Zula'nın hayatının her döneminde adeta onu takip ediyor, onun gibi şehir şehir, ülke ülke geziyor, şekil değiştiriyor. Tıpkı Zula gibi bir köyden çıkan halk türküsü iken, Mazurek bünyesinde geniş kitlelere ulaşıyor. Yıllar içinde harikulade bir caz şarkısına dönüşüyor. Hatta Paris'te Loin de toi adıyla piyasaya bile çıkıyor. Zula için Dwa Serduszka'nın yarenliği, hem hayatının rotasına, hem de soğuk savaş halinde olduğu, yine de yerine başka kimseyi koyamadığı Wiktor'a olan aşkına benziyor.

Cold War, 88 dakika içine 10 seneyi sığdırmaya çalışan, kusursuz görüntü işçiliğiyle, her anı müzik dolu zarafetiyle, Polonya sinemasının iki tecrübeli oyuncusu Joanna Kulig ve Tomasz Kot'un sürüklediği bir görsel şölen. Ida da 82 dakikaydı ama onun meselesi daha dar bir alanda işlendiği için hemen her şey genç rahibe Anna'nın etrafında, kendi zamanını ekonomik kullanarak biçimleniyor, her duyguya yer kalıyordu. (Hatta o filmde de sahnede şarkı söyleyen bir Joanna Kulig vardı.) Cold War ise birbirine tutkuyla bağlı iki insanın aşkına ikna eden, fakat hızlı ve boşluk yaratan anlatımıyla onların ayrılıklarına ve kavuşmalarına, sonra bir sebepten tekrar ayrılan yollarından, bir sonraki buluşmalarına kesmeler yapan bir film. Bu 10 yıllık süre içinde bir yere ait kalamamanın, sevdiğine ait olamamanın, onu bulduktan sonra yitirmenin kısa muhasebelerini yapıyor yapmasına. Bazen samimiyetle, bazen sadece yapmış olmak için. Belki biraz uzun olmayı göze alsa, aceleci davranmasa, perdeden taşması beklenen acı tutkuyu taşırabilse, finali böyle bir filme çok daha ait durabilirdi. Lakin keşkeler faydasız. Her filmi olduğu gibi kabul etmek, zaman içinde demlenmelerini beklemek, sonra onları zarif bir fincanda güzel siyah beyaz manzaralar eşliğinde yudumlamak işe yarıyor. Kaldı ki Ida ve Cold War zaten pek çok yönüyle zaten Pawel Pawlikowski tarafından demli vaziyette önümüze kondu. Bakalım filmde yaralı gördüğümüz şeyleri zaman onarabilecek mi.

16 Aralık 2018 Pazar

Marley (2012)


Yönetmen: Kevin Macdonald

Belgesel ağırlıklı kariyeri yanı sıra, en bilinenleri The Last King Of Scotland, State Of Play, Black Sea olan filmler de çekmiş İskoç yönetmen Kevin Macdonald'ın yönettiği Marley, adından da anlaşılacağı üzere 1945-1981 yılları arasında yaşamış, bir müzisyen olmanın ötesine geçip ikonik bir figür haline gelmiş reggae efsanesi Bob Marley'nin hayatını konu alan bir belgesel. Aralarında One Day In September, Touching The Void, Life In A Day gibi dikkat çeken belgeseller de yapmış olan Macdonald, doğumundan ölümüne dolu dolu bir hayat yaşamış, müzik tarihine damga vurmuş, evrenselliğiyle özgürlük ve barış sembolü olmuş Bob Marley'nin yaşamındaki tüm detayları yaklaşık iki buçuk saate sığdırmaya çalışmış. Müziğin hiç eksik olmadığı, nadir bulunan arşiv görüntülerinin bolca kullanıldığı, ailesi, dostları ve beraber çalıştığı insanların yorumlarının usta işi bir kurguyla harmanlandığı belgesel, "Yeni Başlayanlar İçin Bob Marley" niteliği taşıdığı kadar, onu tanıyıp bilenleri ayrıca mest edecek sayısız ayrıntıyı da bünyesinde barındırmasıyla gerçekten arşivlik bir değer taşıyor.

6 Şubat 1645'te Saint Ann/Jamaika'da doğan, 11 Mayıs 1981'de 36 yaşında Miami'de kanserden hayata gözlerini yuman Marley, bu 36 yıla o kadar çok şey sığdırmış ki, ölümünün üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen müziği, şarkıları, kişiliği, duruşu ve çalkantılı özel hayatıyla günümüzde bile unutulmazlar arasında yerini hiç yitirmemiş bir insan. Jamaika'nın bir köyünden, uluslararası bir yıldız olarak yüz binlerin doldurduğu konser salonlarına uzanan müzikal yolculuğu daha küçük yaşlarda başlıyor. Müziğin Marley'nin hayatındaki önemi, kısa bir süre sonra artık hayatının ta kendisine dönüşüyor. 1963'te Bunny Wailer ve Peter Tosh ile Kingston'da kurduğu The Wailers, Marley'nin müzikal yolculuğunda çok önemli bir yere sahip. Kevin Macdonald, aralarında karısı Rita Marley'nin de yer aldığı, Marley'ye eşlik etmiş hayattaki müzisyenleri de bu biyografiye dahil ederek kronolojik dengesini hiç bozmuyor. Zamanla müzisyenlerden ve aile fertlerinden oluşan kalabalık bir grup halinde yaşamaya başlayan Marley ve ahalisi, sanıldığının aksine her gün marijuana içip sevişerek gününü gün eden değil, barış ve uyum içinde yaşayan, müzikle iç içe sürekli üreten, paylaşan, performans sergileyen, sık sık da futbol oynayan insanlar.


Belgeselde hiç boş alan bırakmamaya gayret eden Macdonald, reggae müziğin nasıl ortaya çıktığından, Bob Marley'nin şahsi müzik anlayışına, aynı zamanda özel hayatına dair önemli duraklara uğramayı ihmal etmiyor. Etiyopya'nın son imparatoru olan Haile Selassie'yi Tanrı'nın dünyadaki yansıması olarak gören dinin ve bu dine bağlı olarak ortaya çıkmış olan inanış ve düşünce biçiminin adı olarak Rastafaryanizm'i benimsemiş bir Rastafari olan Marley, buna göre barış, kardeşlik, sevgi, uyum, özgürlük, dünya barışı gibi pozitif olguları yaşam biçimi olarak kabul etmiş, bunu kendi hayatında tecrübe ettiği kadar müziğiyle de milyonlara ulaştırmayı başarmış bir adam. The Wailers ile müziğe atıldığı ilk zamanlar İngiliz yapımcı Chris Blackwell'in (ki belgeselin de yapımcılarından birisi) yeni grupların tanıtım turneleri politikası gereği fazla para kazanamayan Marley, bunu o kadar da dert etmemiş, kazanmaya başladıktan sonra da ona çok kıymet vermemiş. Öte yandan utangaç bir kişiliğe sahip olmasına karşın, kadınların ona olan ilgisine de ilgisiz kalmayıp ilişkilerini özgürce yaşamış. 7 farklı ilişkiden 11 çocuk sahibi olması, ilişkilerine fazla sadık olmayıp çocuklarına karşı ilgisiz ve sert olmasına rağmen kimsenin onu kötü anmamasının nedenlerini de bu insanların onu nasıl gördüklerini samimiyetle ifade ettikleri cümlelerde bulmak mümkün.

Siyah bir anne ile beyaz bir babadan olma Bob Marley, her ne kadar yaşadığı çevre bu arada kalmışlığı uzun süre bir aidiyetsizlik gibi görse de, bunun tam tersi, siyah ve beyazın aynı bedende buluşmasını bir ayrıcalık olarak görmüş. Zamanla tüm insanlar bunu bir orijinallik olarak görmeye başlayınca o ayrıcalığı hissetmişler. Irklar arası bir köprü sembolü haline gelmeye başlamış. Jamaika'nın siyasi iç karışıklıkları, iki farklı partinin yaşadığı ve şiddete dönüşen görüş ayrılıkları nedeniyle uzak kaldığı ülkesine önemli bir misyon için geri dönen Marley, yaralı kurtulduğu bir suikast girişimine rağmen, halkın ona yüklediği, onun da inançla kabul ettiği bu misyonu gerçekleştirme çabasından hiç vazgeçmemiş. Dev bir konserle halkları, o konserin sahnesinde de bu iki partinin liderlerini birleştirmeyi başararak unutulmaz bir gün yaratmış. Yaptığı müziğin birleştiriciliğini, kişiliğinin özgürlük ve barış yanlısı ısrarcılığıyla tamamlamış ve tüm dünyada önemli bir barış elçisi haline gelmiş. Ama Bob Marley'i asıl ölümsüz yapan ve belgeselde en güzel halleriyle duyduğumuz Stir It Up, Concrete Jungle, Get Up Stand Up, I Shot The Sheriff, No Woman, No Cry, Could You Be Loved, One Love, Redemption Song gibi nice hitleri dinledikçe onun hala yaşadığına, şarkılarında anlattığı hikayelerin, duyguların, umutların, ihtiyaçların, mesajların günümüzde bile hala tazeliğini koruduğuna tanık oluyoruz. Onun bu zamansızlığına hayran kalıyoruz.

9 Aralık 2018 Pazar

The Place (2017)


Yönetmen: Paolo Genovese
Oyuncular: Valerio Mastandrea, Marco Giallini, Alba Rohrwacher, Sabrina Ferilli, Alessandro Borghi, Vittoria Puccini, Silvia D'Amico, Vinicio Marchioni, Silvio Muccino, Rocco Papaleo, Giulia Lazzarini
Senaryo: Christopher Kubasik, Paolo Genovese, Isabella Aguilar
Müzik: Maurizio Filardo

The Place adlı bir kafenin bir köşesinde her gün tek başına oturan gizemli bir adam, kendisini ziyaret eden insanlarla dilek anlaşması yapmaktadır. Bu adamın karşısına oturan kişi, ona dileğini söylemekte, adam da önündeki kalın defterden bu dileğin karşılığında ne yapması gerektiğini ona söylemektedir. Dilek sahipleri, şayet dileklerinin gerçekleşmesini istiyorlarsa kendilerinden istenen ne olursa olsun yapmak ve bu adama ayrıntıları anlatmak durumundadırlar. Ama yapamayacak olurlarsa da istedikleri zaman vazgeçebilir, anlaşmayı bozabilirler. Tabii bu durumda diledikleri de gerçekleşmeyecektir. Ölümcül hasta oğlunu hayata döndürmek isteyen bir baba, Alzheimer hastası eşini sağlığına kavuşturmak isteyen yaşlı bir kadın, güzel görünmek isteyen bir başka kadın, hayranı olduğu bir model ile bir gece geçirmek isteyen bir tamirci, yeniden görmek isteyen görme engelli bir genç, kaybetmeye başladığını hissettiği tanrı sevgisini yeniden hissetmek isteyen bir rahibe, kocasının ilgisini tekrar kazanmak isteyen bir kadın, çalıntı parayı geri almak isteyen bir polis, babasının hayatından çıkmasını istediği bir başka adam için kalın defterine bakıp alakasız, zor ve tehlikeli görevler veren bu dilekçi, gelişmeleri onların ağzından ayrıntılarıyla duymak, neler hissettiklerini öğrenmek istemektedir.

Aralarında Paolo Genovese'nin de olduğu beş senarist, 2016 yılında Perfetti Sconosciuti adında öyle bir senaryo yazdılar ki, Perfectos desconocidos (İspanya 2016), Cebimdeki Yabancı (Türkiye 2018), Le jeu (Fransa 2018), Wanbyeokhan tain (Güney Kore 2018) gibi yeniden çevrimler peşpeşe geldi. Gerçekten ilham verici, çok boyutlu, mizahı ve dramı şaşırtıcı bir hızla birleştirebilen bu tek mekan senaryosunu bu farklı ülke sinemacıları tekrar elden geçirmek istediler. Tabii hiçbiri Perfetti Sconosciuti kadar kaliteli ve vurucu olamadı. İşte o Genovese, bu defa New Yorklu oyuncu/senarist Christopher Kubasik'in orijinal hikayesinden uyarlayarak Isabella Aguilar ile birlikte senaryosunu yazdığı The Place'i yönetiyor. Yine tek mekan, yine bir grup karakter üzerinden verilen çeşitli mesajlar. Fakat bu defa fantastik bir çıkış noktasıyla çaresiz insanların dileklerini gerçekleştirmek üzere görevlendirilmiş (ki kendisi tek karar merci olmadığını, aracı olduğunu ima ediyor) bir adamın, karşısına oturanlara imkansız görünen, tehlikeli, merhametsiz görevler vermesiyle gelişen farklı olaylar duyuyoruz. Duyuyoruz çünkü sadece bu insanların aldıkları görevleri ifa ederken yaşadıklarını görmüyor, kendi ağızlarından öğreniyoruz. Bu da onların yaşadıklarını zihnimizde canlandırma yönünde bir efor gerektiriyor.


İstekler ve onların karşılığında kalabalık bir mekana bomba yerleştirme, küçük bir kız çocuğunu kaçırma, hırsızlık yapma, tecavüz etme, bir suçu örtbas etme, bir çifti ayırma, birini dövme gibi yapılması istenen acımasız görevler, şüphesiz filmi çok ilginç kılıyor. Karakterler, bu melek veya şeytan temsilcisi gibi davranan adamın karşısına oturup yaptıklarını anlattıkça olayların gözümüzde canlanması yine senaryo başarısı olarak göze çarpıyor. Perfetti Sconosciuti de parlak senaryosuyla olaydan olaya, kişiden kişiye atlayarak müthiş bir bütünlük sağlıyordu. Benzer bir formülün tekrarlandığı söylenebilir. Ancak o filmdeki mizah ve dram arası yumuşak geçişleri The Place'te görmek pek mümkün olmuyor. Mizaha pek yüz veremeyen senaryo, bu kez farklı dramlar arası seri geçişlerle belli bir bütünlük ve akıcılık sağlıyor. Başlarda birbirinden alakasız olay ve karakterler, yavaş yavaş birbiriyle ilişkilendirilmeye, kesişen hayatlara dönüşmeye başlayınca seyir biraz daha ilginçleşiyor. Tabii bu kesişmelerin daha üst makamlarca ayarlandığına dair teorilere de kapı açıyor Genovese. Yaptığımız seçimler, yüzleşmek zorunda kaldığımız vicdanımız, kendimize ve başkalarına bakışımızın ne derece değişebileceğine dair ihtimaller, rahata erebilmek için ödememiz gereken bedeller ve daha bir sürü ayrıntı üzerine düşünce alanları yaratıyor.

Ne var ki altına girdiği bu kalabalığı tempolu ve sürekli değişen bir işleyişle ele alırken odağını sürekli gizli tutuyor. Daha çok ilişkilere odaklanan, farklı suretleri bu odak noktası etrafında şekillendiren Perfetti Sconosciuti'nin aksine, merkezinde tanrı, mesih, melek, şeytan ne olduğu tam olarak bilinmeyen bir adamın insanlara umut dağıtması, karşılığında da onları vicdani ikilemlere düşürecek görevler belirlemesi kalabalığından insani mesajlar peydahlıyor. İstekler ve onların karşılığında adamın verdiği görevler arasındaki tutarsızlık, karakter kesişimleriyle tutarlı hale getirilmeye çalışılsa da, bunu 1 saat 45 dakikalık bir uzun metraja yerleştirmek aceleciliğe yol açıyor. Belki de bu sayede ucu açık biçimde seyircinin kollarına bırakılan finalin kolaycılığı filmin bütününe yakışmıyor. Tek mekandan çıkarılıp her karakteri ayrı ayrı masaya yatıran dizi bölümleri şeklindeki bir tasarım, bu fikri daha uzun soluklu bir fenomene dönüştürebilirdi. Üstelik karşılığını aldıktan sonra dilekleri gerçekleştiren bu adamın gizemini daha geniş biçimde teorilere malzeme yapabilirdi. Yine de The Place, tek mekan filmler arasında tavsiye edilebilecek kalitede bir film oluşu, başarılı oyunculuklar ve Perfetti Sconosciuti gibi anlık konudan konuya geçişlerdeki etkin hamleler nedeniyle ilgiyi hak eden ana akım örneklerinden biri.

30 Kasım 2018 Cuma

Searching (2018)


Yönetmen: Aneesh Chaganty
Oyuncular: John Cho, Michelle La, Debra Messing, Joseph Lee, Sara Sohn
Senaryo: Aneesh Chaganty, Sev Ohanian
Müzik: Torin Borrowdale

Kız arkadaşında kalmaya giden 16 yaşındaki kızı Margot'dan bir daha haber alınmayınca onu bulmak için bilgisayar üzerinden araştırmaya başlayan David Kim'in bu sürecini konu alan Searching, senaryosunu Aneesh Chaganty ve Sev Ohanian'ın yazdığı, Aneesh Chaganty'nin yönettiği enteresan bir film. Öncesinde sadece kısa filmlerle uğraşan Chaganty, bu ilk uzun metrajında adeta bir meydan okuma gösterisi olarak sadece hayatımızı sarıp sarmalamış teknolojik araç gereçlerin gözünden bir polisiye tasarlamış. Süresi olan 1 saat 40 dakika boyunca her anı çeşitli dijital ekranlardan izlediğimiz Searching, sıkça dile getirildiği gibi uzun bir Black Mirror bölümüne benzese de, o serinin kendi kalite sıralamasında ortalarda yer bulacak bir bölümü andırıyor. Neden üst sıralarda değil de ortalarda bulunması gerektiğinin nedenlerinden en önemlisi, Black Mirror'da insanlık için kabusa dönüşen teknolojik tabanlı gelecek senaryoları yerine, halen içinde bulunduğumuz, aktif biçimde kullandığımız, farklı biçimlerde her gün soluduğumuz sanal atmosferden faydalanıyor, yeni birşeyler söylemiyor olması.

Filmleri sırf yeni birşeyler duymak için izlemiyoruz elbette. Ama Searching, kendisini bu şekilde bir kısıtlamaya tabi tutarak mühim bir cesaret örneği gösteriyor. Aksadığı yönlere rağmen şık bir "deneme" olarak bile görülmeyi hak ediyor. Fakat yine bu deneysel yönüyle dijital ambiyanstan mümkün olduğu kadar uzak durmaya çalışan veya güncel uygulamalara, programlara, araç gereçlere mesafeli (ya da onlardan bihaber) insanlar için eziyete dönüşebilecek bir yapısı da var. Facebook, Twitter, Instagram ve daha birçok sosyal medya sitesi, sohbet programları, internet siteleri, telefon ve bilgisayar aplikasyonları, TV görüntüleri, gizli kameralar derken Chaganty bizi bir an bile bu dijital ortamdan dışarı çıkarmıyor. Bir anlamda tek mekan filmi çekiyor. Ama bu tek mekanın kendi içindeki sınırsız genişliğinin farkındalığını da tüm yönleriyle gösteriyor. Yarattığı kayboluş gizemini baba David aracılığıyla aktarırken, onu sanki bir dijital ekran dedektifi gibi konumlandırarak, filmin dışarıdan verdiği sentetik yapıyı sağaltmaya çalışıyor. Güney Kore'de doğmuş ancak çocukluğundan beri Amerika'da yaşayan John Cho sayesinde bunu başarıyor da.


Chaganty, bu masabaşı araştırma sürecinde elinden geldiğince her yere bakmaya, hiç bir detayı atlamamaya, sanal alemde karşılaşılabilecek hilelere, tuzaklara, tehlikelere çentik atmaya çalışıyor. Margot'nun evde bıraktığı laptopuna giriş yapmamızın hissettirdiği şekliyle, başkalarının dosyalarını karıştırmaktan, sosyal medya hesaplarında gezinmekten alacağımız suçlu zevke de dokundurmadan edemiyor. Tabii David bunu kızının izini bulabilmek adına yapıyor. Ama Chaganty muhtemelen bilerek ve isteyerek biz seyircileri böyle bir pozisyona sokmak suretiyle bir taşla iki kuş vurabiliyor. Hatta kimi zaman ekrandaki mouse imlecini bir oyuncu gibi kullanıyor. Bu biçimsel yeniliği tek başına bırakmayıp bir yandan da hikayesini ilerletmek, boyutlandırmak, hedef saptırmak adına da boş durmuyor. İşin içine, olayı sahada araştıran ödüllü polis dedektifi Vick'i, David'in kardeşi Peter'ı, gizemli bir sosyal medya hesabını, Margot'nun takipçi listesinden birkaç kişiyi, hatta ne idüğü belirsiz bir seri katili de dahil ederek ters köşeler belirlemeye çalışıyor.

Ne var ki, yapmaya çalıştığı pekçok şey rayına oturmuşken yavaş yavaş ulaşılan final yolunda benzini tükenmeye başlıyor. Margot'nun akıbeti konusunda Black Mirror yaratıcısı Charlie Brooker ne düşünürdü veya bu filme nasıl bir son tasarlardı çok merak ediyorum. Ama onun tasarlayacağı sonun Chaganty'nin tasarladığı gibi olmayacağına neredeyse eminim. Bu açıdan Searching, finali ile hayalkırıklıkları yaratma olasılığı yüksek bir film. Sürpriz sonundaki gedikleri aşmanın zorluğu, "aile her şeyden önce gelir" mesajının arkasına saklanıyor. Ama Searching gibi yaratıcı bir fikrin çok daha zeki alternatif sonlar üretmesi, muhafazakar Amerikan seyircisinden ürkmemesi, Charlie Brooker kafasında takılması gerekirdi. Tabii bunlar şahsi düşüncelere giriyor. Sır saklamanın zorlaştığı, insanların farklı kullanıcı adlarıyla günlük yaşamlarından farklı kişilermiş gibi yeni kimliklerle cirit attığı, ama bunu yaparken bile fark etmeden ekmek kırıntıları bıraktıklarını devasa bir alemden, o alemi ayaklarımızın altına seren aygıtlardan söz ederken şahsi düşüncelerin tek tip kalması düşünülemez. İşte Searching, tüm o alem ve aygıtların en yakınımızdaki kişiyi bile tanıyamayacağımız bir başka kişiye dönüştürebileceğini, iletişimi kolaylaştırması gerekirken güçleştireceğini, aynı zamanda bu iletişimde eskiden olduğu gibi daha insani yöntemler izlememiz gerektiğini vurgulayan bir film.