6 Aralık 2017 Çarşamba

Wind River (2017)


Yönetmen: Taylor Sheridan
Oyuncular: Jeremy Renner, Elizabeth Olsen, Graham Greene, Gil Birmingham, Julia Jones, Kelsey Asbille, Jon Bernthal, James Jordan, Martin Sensmeier, Teo Briones
Senaryo: Taylor Sheridan
Müzik: Nick Cave, Warren Ellis

Oyuncu Taylor Sheridan son üç yıla üç senaryo sığdırdı. Sicario (2015) Denis Villeneuve, Hell or High Water (2016) ise David Mackenzie tarafından yönetildi. Her ikisi de haklı ödüller ve övgüler aldı. 2017'deki Sheridan senaryosu Wind River'ı ise bizzat kendisi yönetiyor. Bu onun 2011'deki başarısız korku filmi Vile'dan sonraki ikinci yönetmenlik girişimi. Peşpeşe yazdığı bu üç filmle sinema dünyası iyi bir senarist kazanmışken, Wind River ile iyi bir yönetmen de kazanmış oluyor. Wyoming'deki Kızılderili bölgesi Wind River yerleşkesinde bulunan bir genç kız cesedi ile başlayan film, cesedi bulan Balık ve Vahşi Yaşam Servisi üyesi tecrübeli bir iz sürücü olan Cory Lambert ile, bu davayı incelemesi için apar topar gönderilen çaylak FBI ajanı Jane Banner'ın yerel polis ile işbirliği içinde olayı aydınlatma çabalarını konu alıyor. Sheridan, uyuşturucu kartellerine taşeronluk yapan Amerikan özel timleri (Sicario) ve Amerikan rüyasının pususunda yatan vahşi kapitalizm canavarı (Hell or High Water) gibi iddialı mevzulara Wind River ile bu defa kayıp kişi istatistiklerinde Kızılderili kadınların hesaba katılmamasının sebep olduğu polisiye ve adli sorumsuzlukları ekliyor. Başka bir açıdan bakıldığında, Amerika'da dönem dönem patlak veren afro-Amerikan ırkçılığın gölgesinde kalan bir başka etnik ve cinsiyetçi duyarsızlığa dikkat çekiyor.

Sheridan'ın bu üç senaryosuyla oluşturmak istediği belli bir kalıp var. Av ve avcı arasında yaşanan kovalamaca sürecini anlatırken, geçmişinde ağır hasarlar almış olan ve bir zamanlar av olup hayatta kalabilmiş ana karakterlerin avcıya, kendilerinde bu hasarları yaratan sistemin ve bu sistemin çarklarını oluşturan kötücül bireylerin de ava dönüşmeleri üzerinden hikayesini kuruyor. Kanunsuzluklar sayesinde bir yandan sistemi sorgularken, o sistemin anladığı kanunsuz dille hesaplaşmayı seçiyor. Bu üç senaryosunda da gizem, gerilim ve dramı ortak paydada buluşturmayı başarıyor. Birinin diğerlerinin önüne geçmesini önlüyor. Her üçünde de intikam olgusunun farklı yansımaları mevcut. En önemlisi de, tüm bu hikayeler için vahşi batı lokasyonları seçiyor. Zira acımasız sistem, av, avcı, intikam olguları kendini en iyi bu coğrafyalarda ifade ediyor. Her üç filmi de kastederek teknolojik gelişmelerin sonucunda avcıların işini kolaylaştıran takip sistemleri, son model silahlar, hızlı araçlar, gelişmiş suç bilimi, temelde bu western ruhuna hizmet ediyor. Bir bakıyorsunuz tüm bu moderliğin içinden sürüsünü eski usül evine götüren bir kovboy, çocuğuna ata binmeyi öğreten geleneksel bir baba veya Amerika'nın ücra ve soğuk bir köşesine hapsedilmiş bir kızılderili ailesi geçiyor.


Wind River, yaşanmış bazı olaylardan esinlenmiş bir film. Zaten filmin sonunda verilen genel bilgi de bunu doğrular nitelikte. Bu yüzden Sheridan senaryosu birçok Hollywood kurgusundan çok daha gerçek tonlar taşıyor. Başlangıçta "katil kim" polisiyesi izleyeceğimizi düşünürken ve uzun süre de öyle gitmişken, hatta başka bir ceset daha bulunmuşken filmin kendi zamanıyla geçmişteki bir sahnesini ustalıkla birleştiren flashback bölümü ile düğümü çözmeyi son dakikalara bırakmak istemiyor Sheridan. O uzun flashback sahnesinde anlatılan hoş bir anı, sevgi dolu dakikalar ve sonrasında yaşanan trajik anlar sadece çözdüğü cinayet düğümünün değil, filmin iyi ve kötü kavramlarına dair tüm motivasyonlarının adını koyuyor. Ondan sonra inanılması güç bir hayatta kalma mücadelesinin, ücra beldelerde yapılan kötülüğün kötülerin yanına kar kalmasının, parçalanmış ailevi değerlerin, ertelenmek zorunda kalmış hayallerin, iletişimsizlik pişmanlıklarının muhasebesini daha da koyultuyor. Yürek parçalayan bu bölüm, seyirciyi Lambert ve Banner tarafına daha fazla yakınlaştırırken, Sheridan'ın vahşi batı adaletini yürürlüğe koyacağına dair sinyalleri de veriyor. O adalet de Sicario ve Hell or High Water'dan soyut izler bulabileceğimiz biçimde sağlanıyor.

Belki geçmişte kızını da benzer biçimde kaybetmiş ana karakter Cory Lambert'ın, cesedini bulduğu Natalie'nin kaybolan kendi kızının arkadaşı olması vesilesiyle yaşadığı "kaderiyle hesaplaşma" fırsatı biraz klişe durabilir. Üstelik Lambert'in kızılderili karısından boşanmış, kendini oğluna adamış, bilgece laflar eden bir adam olarak resmedilmesi de bu klişeye iliştirilebilir. Genç FBI ajanı Jane Banner'ın geçmişi üzerine hiç, karakteri üzerine ise fazla düşülmemesinin onu bazı açılardan suni bıraktığı da söylenebilir. Ama Sheridan, ortasından yakalayıp seyirciyi dahil ettiği bu hikayenin geçmişini daha çok toplumsal açıdan ele aldığı için, Jane gibi karakterlerin geçmişinin bu hikaye önünde engel oluşturmasını istememiş olabilir. Natalie ve Jane'in hayatta kalmaya çalışan birer "savaşçı" olmalarının ortak noktasında Jane'i az da olsa boyutlandırmak olası bir hal alabiliyor. Jeremy Renner ve Elizabeth Olsen gibi iki iddiasız oyuncunun karakter işlenişine de bariz katkıları olmuyor. Ancak hikaye ne kadar güçlü olursa ve ne kadar ciddi ele alınırsa, film de o kadar sağlam yere basabiliyor. Senaryo ve yönetim becerileri o karakterleri kendi işlemeye başlıyor. Cannes Film Festivali'nin Belirli Bir Bakış bölümünde Sheridan'a En İyi Yönetmen ödülü kazandıran Wind River, bu haliyle şimdilik Sheridan üçlemesinin son halkası gibi duruyor. Tabii yeni senaryolar ve filmler de gelecektir. Sheridan'ın hayata karşı direnme öyküleri merakla beklenen bir hal aldı. Çünkü güç kavramını hayatta kalabilme kabiliyeti açısından tanımlayan bu öyküler, filmde geçen "kurt şanssız geyiği değil, zayıf olanı avlar" sözünde olduğu gibi işini şansa değil, gerçeklere emanet etmiş görünümlere sahip.

25 Kasım 2017 Cumartesi

Justice League (2017)


Yönetmen: Zack Snyder
Oyuncular: Ben Affleck, Henry Cavill, Gal Gadot, Jason Momoa, Ezra Miller, Ray Fisher, Jeremy Irons, Diane Lane, Amy Adams, J.K. Simmons, Joe Morton, Connie Nielsen
Senaryo: Chris Terrio, Joss Whedon
Müzik: Danny Elfman

Marvel ve DC arasındaki ezeli rekabet tüm hızıyla sürmekte. Bir Marvel All-Star filmi olacak Avengers: Infinity War için nefesler tutulmuşken, Marvel'in güçlü Thor: Ragnarok kartına DC' nin cevabı Justice League oldu. Üstelik ilk iki Avengers filminin yazar/yönetmeni Joss Whedon'un senaryo katkılarıyla. Batman v Superman: Dawn Of Justice'ın senaristi Chris Terrio'nun yanında görevlendirilen Whedon tercihi gösteriyor ki, hem bu filme bağlantılı olarak büyük birleşme gerçekleşsin, hem de bu birlik Avengers kimyası yakalasın. Zira Avengers öncesi, tıpkı yıldız futbolcularla dolu bir takımı nasıl idare edeceği merak konusu olan teknik direktörler gibi, süper kahramanları tek bir filmde toplayan Whedon'un performansı önemliydi. Whedon bu işi iyi yönetince DC'nin Justice League birleşmesi için Whedon transferi gerçekleşti. Fakat birleşme öncesindeki solo filmler de önemli olduğundan burada Marvel'in üstünlüğü göze çarpıyordu. Whedon, yazıp yönettiği filmlerde iyi bir kimya yakalarken, DC'den sorumlu Zack Snyder, Man Of Steel ve  Dawn Of Justice ile Superman'e itibar kazandırmaya, Nolan sonrası Batman'e cila çekmeye, Patty Jenkins'in yönettiği Wonder Woman'ı geniş kitlelere yaymaya çalışıyordu. Kanımca bunların hiçbirinde tam başarı sağlayamayıp klişelere teslim filmlerle DC evrenini bir türlü parlatamadı.

Oysa aynı Zack Snyder, 2009'da iki deneyimsiz senaristin revize ettiği Watchmen ile 300 sonrası yine harika bir iş çıkarmış, hiçbirinin solo filmi bulunmayan beş arızalı süper (!) kahramandan ezber bozan bir birleşme filmi meydana getirmişti. O filmin gerektirdiği polisiye örgüye, felsefi derinliğe, kara mizaha hakim bir örnek ortaya koyan Snyder, Marvel karşısında DC'yi hüsrana uğratmamak adına kendi vizyonundan ödün veren filmler çekmeye, çekenleri finanse etmeye başladı. Superman'in ölümü sonrası Bruce Wayne'in yaklaşan yeni bir tehlike karşısında güçlü bir birlik kurmak için harekete geçmesiyle başlayan Justice League, Wonder Woman'ı cepte sayıp birliğin diğer üç üyesi olan Aquaman, Flash ve Cyborg'u bir an önce seyirciye benimsetme misyonu üstleniyor. Bu üç yeni DC kahramanının soloları 2020'ye bırakılmış. Yani ortada ciddi bir zamanlama hatası var. Haliyle Justice League'in ilk yarısında onların hikayelerini özet geçmek zorunda hisseden ve bu uğurda kurgusal acelecilik, özensizlik, düzensizlik içine düşen Terrio, Whedon, Snyder üçlüsü, sanki apar topar vazifeye çağırılmış kötü adam Steppenwolf'un hangi amaca hizmet ettiği tam olarak anlaşılamayan "evrenin çeşitli yerlerinde korunan gizemli kutuları toplayıp onlardan yenilmez bir güç yaratma" misyonuna engel olma yönünde ekibi şekillendirmeye çalışıyorlar. Tabii tıpkı Loki'nin, Ultron'un veya Hela'nın olduğu gibi Steppenwolf'un da ucubelerden kurulu bir ordusu var. Zaten bu ordular olmazsa süper kahramanların bireysel yeteneklerini sergileyebilecekleri aksiyon sekansları oluşturmak zorlaşır.


Steppenwolf'u yeterince kötücül hale getirdiğini sanarak yoluna devam eden film, güç bela aynı ortamda topladığı bu ekibin olmazsa olmazı olan nazlanma, birbiriyle anlaşamama, güç yarıştırma, amaca kilitlenme ve diğer unsurları sürekli yüzeysel bırakarak ya da aceleye getirerek süreci iyice basitleştiriyor. Üstelik sıkıcı ergen Spiderman'ın DC'deki yansıması olan Flash, cool bir heavy metal figürden öteye geçemeyen Aquaman, en ufak bir özdeşlik kurma açığı bulunmayan Cyborg, Ben Affleck'in oynadığı Batman ve Gal Gadot'un süper güzelliğinden gerisi yalan olan Wonder Woman, bu haliyle düşmanla baş edemeyecek kadar çaresiz duruma düşüyorlar. Zaten öldüğüne kimsenin ihtimal vermediği Superman ile işin güç boyutunu da halleden ekibimizin düşmanı tokatlama adı verilen sekanslarını izlemeye başlıyoruz. Onun haricinde geriye zengin Bruce Wayne'in görgüsüzlüğünden veya Flash'in ergen hezeyanlarından espriler üretmeye çalışan, Aquaman'in potansiyelinden bir Thor fenomeni yaratamamış, senaryo derinliği sağlamayı hiç kafaya takmayan bir film kalıyor. Bir kere en baştan adında "adalet" bulunan bir süper kahraman oluşumunun adaletin tam olarak hangi kısmıyla hemhal olduğunu anlamak güç. Masum sivilleri dünya dışı güçlerden kurtararak adalet sağlamak diye aşırı zorlama bir durumdan söz ediliyorsa, neresinden tutsak elimizde kalır. Jeremy Irons, Diane Lane, J.K. Simmons, Amy Adams veya Ingvar Eggert Sigurðsson gibi isimleri bu filmde figüran olarak görmemizden ötürü bir adaletsizlik söyleminde bulunabiliriz belki.

Belli ki Zack Snyder bu işin peşini bırakmayacak, daha bir dolu DC filmi çekecek. Solo filmler vasat veya rezalet olabiliyor. Ama tüm kahramanların toplandığı Justice League'in öyle bir lüksü yoktu. Terrio, Whedon ve Snyder sanki varmış gibi rahat hareket etmişler. Ya da tam tersi, o lüksün olmadığı gerçeğinin altında kalmışlar. DC daha özgün olup, daha radikal kararlar alıp, riskli senaristler ve hatta Snyder dışında daha taze ve tutkulu bir yönetmenle (Thor: Ragnarok - Taika Waititi örneğinde olduğu gibi) bu Adalet Birliği'ni gerçekleştirebilirdi. Milyonlarca dolar harcamak her zaman işe yaramıyor. İşe yarar birkaç fikir, ezber bozan yaratıcı teknikler, güçlü bir mizah duygusu, iz bırakacak 1-2 sekans olmayınca Jason Momoa'nın karizması, Gal Gadot'un efsane güzelliği, Ezra Miller'ın sempatikliği havada öylece asılı kalıyor. Ben Affleck, Henry Cavill, Ray Fisher zaten dümdüz adamlar. Fakat bu saydığımız özelliklere sahip sağlam bir senaryo bile bu düz adamları hizaya koyabilirdi. James Gunn bunu bir özel efekt ürünü bir rakunla dahi yapabiliyorken Terrio ve Whedon'un:

Clark Kent: "Bizim ipotekli evi bankadan nasıl geri aldın?"
Bruce Wayne: "Bankayı satın aldım."

şeklindeki diyalog seviyesine ne demeli bilmiyorum. İlk cümledeki ezeli rekabet benzetmesi boşuna değil. Fanatik DC hayranları filmi yere göğe sığdıramıyorlar. Oysa Justice League, Thor'un kendi solosunda kurduğu yan oluşum "Revengers" kadar bile olamayan bir film.

18 Kasım 2017 Cumartesi

Thor: Ragnarok (2017)


Yönetmen: Taika Waititi
Oyuncular: Chris Hemsworth, Tom Hiddleston, Cate Blanchett, Mark Ruffalo, Idris Elba, Jeff Goldblum, Tessa Thompson, Karl Urban, Anthony Hopkins, Benedict Cumberbatch, Taika Waititi
Senaryo: Eric Pearson, Craig Kyle, Christopher Yost
Müzik: Mark Mothersbaugh

2011'de Kenneth Branagh yönetmenliğinde beyaz perdedeki solo hayatına başlayan İskandinav Şimşek Tanrısı Thor, ilk Avengers macerasıyla yerini sağlamlaştırıp 2013'te bu defa Game Of Thrones yönetmenlerinden Alan Taylor'ın çektiği ikinci solo Thor: The Dark World için vize aldı. Başta Chris Hemsworth'ün karizması olmak üzere yıldız oyuncu kadrosunun hem birbirleriyle, hem de seyirciyle tutan kimyası sonucu üçüncü filme kadar gelindi. Tabii arada çeşitli Marvel filmleri ve ikinci Avengers macerası da bu halkaya dahil oldu. Thor filmleri genelde büyük infialler yaratacak cinsten olmadığı için tüm Marvel klişelerini kendi mitolojik evreni içinde modernize etmeye çabalayan, buradan bir mizah ya da dram çıkarmaya çalışan filmler olarak göründü. Açıkçası üçüncü bir Thor filmine gerek var mıydı, bence yoktu. Ama yapımcılar o kadar zengin ki, sürekli temcit pilavı gibi Örümcek Adam serisi başlatmalarının, Antman için bile solo film çekmelerinin yanında üçüncü Thor filminin lafı bile olmazdı. Üstelik her Marvel filmi, birbiriyle bağ kurmak gibi bir yan misyon da üstlenmiş durumda. Bu yüzden şovun devam etmesi gerekiyor. Kesenin ağzı yine açıldı ve merakla beklenen yeni Thor filmi Ragnarok, seriye güçlü bir halka ekledi. Ama bu kez beklentiler daha farklı hale geldi. Zira yönetmen koltuğunda Taika Waititi oturmuştu.

Eagle vs Shark, What We Do In The Shadows, Hunt For The Wilderpeople gibi bağımsız komedileri yönetmiş olan Yeni Zelandalı Waititi, potansiyel gişe canavarı devasa bir Marvel prodüksiyonu için çok ilginç bir isimdi. Aslında Avengers gibi dev bir serinin Joss Whedon gibi TV kökenli bir yönetmene teslim edilmesi veya daha önce hiç kayda değer bir film yapmamış James Gunn'ın Guardians Of The Galaxy'yi bir fenomene dönüştürmesi de biraz buna benziyordu. Zaten artık kurumsallaşmış Marvel prodüksiyonlarının mutfağındaki hazır materyaller, şablonlar, yazılımlar, efektler, koltuğa kim oturursa otursun onun işini epeyce kolaylaştırıyor. Buradan Whedon, Gunn veya Waititi'nin hazırcı yönetmenler olduğu anlamı çıkmasın. Hepsi de Marvel yönetim kurulunun beklentilerini boşa çıkarmayan filmler çektiler. Zaten mesele büyük oranda bunu yapabilmek üzerine. Ama enteresan işlere imza atmış yönetmenlerin bu şablonlara katacağı farklılıkları cesaretlendirmek gibi bir amaç da güdülüyorsa bu çok hoş. Bu amaç, adı geçen yönetmenler sayesinde belli alanlara sirayet edebiliyor. Oturmuş şablonlar içinde fark yaratmak gibi bir yan uğraş da edinmiş oluyorlar.


Taika Waititi'nin bir Marvel filmi çekeceği duyulduğunda, adı geçen önceki filmlerindeki minimal mizah anlayışının büyük bütçeli bir filmde nasıl bir kimya yaratacağı en merak edilen konulardan biriydi. En kibirli süper kahraman olarak nam salmış Thor'un bu özelliğine ters düşen olaylar yaşamasıyla ortaya çıkan doğal mizahın üzerine biraz daha fazla gittiğini düşündüren Waititi, kendine ait olmayan senaryodaki bazen zeki, bazen hınzır bir tebessüm konduran, bazen de hiç güldürmeyen komik anların bolluğundan bir film üretmeye çalışıyor. İzlemediğim Thor: The Dark World nerede bitmişti veya ondan sonra gelen ikinci Avengers filmi nerede kalmıştı hatırlamıyorum. Ama Thor'u alevler içindeki dev Surtur'a esir düşmüş şekilde bularak filme başlıyoruz. Odin dünyada sürgünde, hain evlat Loki Asgard'a heykelini diktirmiş gününü gün etmekte, gözcü Heimdall kayıp. Sıkı bir aksiyon sekansından sonra Surtur'un tacını (boynuzlarını) ele geçirerek Asgard'a dönen Thor, Loki'yi de alarak babası Odin'i görmeye gidiyor. Odin de onlara kötü haberi veriyor: Oğullarının tanımadığı sürpriz ablaları Hela, Thor'un çekici Mjollnir'i un ufak edebilecek kadar tehlikeli güçlere sahip ve sürgüne gönderildiği için öfkeli biçimde Asgard'ı ele geçirmek üzere harekete geçmiş vaziyette.

Asgard'a giden geçitte Hela tarafından başka bir evrene itelenen Thor, orada Grandmaster denilen bir dövüş simsarının eline düşüyor. Oradan kurtulup Asgard'ı ele geçiren ablası Hela'yı alt etmek zorunda. Böylece sürprizlerle, esprilerle, çılgın aksiyon sahneleriyle macera başlıyor. Özellikle Hulk'ın dahil olmasıyla iyice şenlenen film, ufak tefek sapmalar dışında klasik Marvel gidişatına riayet ediyor. Kendi yarattığı klişelerden faydalanıyor. İyice dibe vurmadan yükselemeyen kahramanın görkemli dirilişini tekrarlıyor. Tabii bunları bolca lunapark eğlencesi içinde yapıyor. Yani bazı ufak kırıntılar haricinde bunun bir Taika Waititi filmi olduğuna dair fazla emare göremeden film bitiyor. İlk solosuyla ortamlara akan Dr. Strange ve Waititi'nin canlandırdığı taş adam Korg karakterlerinin filme öylesine iliştirilmiş sahneleri, tatminkar biçimde işlenmediğini düşündüğüm Grandmaster tiplemesi, baş ağrıtan 3D kasmaları ve olmazsa olmaz bazı kötü esprileri haricinde bir Marvel ürününden beklenenin bir tık fazlasını Ragnarok'ta bulabiliyoruz. Bonus olarak belki de hiçbir Marvel filminde bu kadar net biçimde verilmeyen, üzerinde de sakil durmayan güncel bir mesaj üzerine düşünebiliyoruz.


Thor, Hela yüzünden Sakaar gezegenine düşüp orada Grandmaster tarafından esir alınınca, doğal olarak Asgard'a dönüp biricik vatanını bu kötü gücün elinden kurtarmak istiyor. En kibirli süper kahraman olmasının bedelini hep biryerlere sürgüne gönderilerek, şimdi de Ragnarok denen kıyamet yüzünden "mülteci" veya "göçmen" durumuna düşerek ödeyen Thor için bu düşmüşlük, küllerinden yeniden doğma fırsatı anlamına geliyor. Fakat burada asıl önemli olan, Odin'in oğullarına söylediği üzere "Asgard bir yer değil, halktır ve halk nereye giderse Asgard orasıdır". Heimdall'ın, Hela'nın zulmünden kaçırıp sakladığı Asgard halkını, hem içinde bulunduğu, hem de yaklaşan kıyametten tahliye etmek, yani bu defa gezegeni değil, oranın halkını kurtarmak fikrine odaklanan film, kurmaca bir evrenden günümüz mülteci sorununa ortak sinyaller gönderebiliyor. Solo bir Marvel yapımı olmasına rağmen Avengers benzeri bir ekip (Thor'un bulduğu isme göre Revengers!) sayesinde bunu başarmaya kilitlenen film, bu yeni takıma adil roller dağıtmak suretiyle aksiyonu tavana çıkarıyor. Marvel finallerinin vazgeçilmezi olan "güç içinde" mottosu dahilinde Şimşek Tanrısı Göçmen Thor'un küllerinden doğuşunu bu defa Led Zeppelin'in efsanevi The Immigrant Song'u eşliğinde Marvel antolojisine geçecek bir sahneyle taçlandırıyor.

Bu sahneyle birlikte kadın savaşçılardan oluşan Valkyrie ordusunun Hela tarafından yok edilişinin yer aldığı epik flashback ve tabii Thor ve Hulk'ın arenada kapıştığı bölüm filmin can alıcı anlarını oluşturuyor. Bunun dışında Mark Mothersbaugh'un 80'ler etkisindeki tema müzikleri (ki Taika Waititi'nin 80'ler takıntısı, Bruce Banner'ın Duran Duran albümü Rio temalı tişörtüne kadar sirayet etmiş vaziyette), bir tecrübe abidesi olarak İspanyol görüntü yönetmeni Javier Aguirresarobe'un (The Others, Hable Con Ella, The Sea Inside, Vicky Cristina Barcelona, The Road, Blue Jasmine) etkileyici kareleri, bir şehir nüfusu kadar görsel efekt çalışanının şık tasarımları, Hemsworth, Hiddleston, Blanchett, Elba, Goldblum, Hopkins, Ruffalo diye giden kadrosu (Hunt For The Wilderpeople'ın sinir bozucu polisi Rachel House bile varken, keşke Julian Dennison'a da birşeyler ayarlansaydı dedim, onu da Deadpool kapmış) ve tabii tüm bu bileşenleri 40 yıllık Marvel emekçisi gibi olması gerektiği gibi biraraya getirmeyi başarmış küçük bağımsız filmlerin sevimli yönetmeni Taika Waititi'nin şu an itibariyle yaklaşık 530 milyon dolar hasılat yapmış bir filmin yönetmeni olarak yeni bir lige yükselmesi. Ama kolay kolay o bağımsız ruhtan kopamayacağını kendisi de söylüyor, çok da iyi ediyor. Zira tarih onu Thor: Ragnarok'un yönetmeni diye değil, What We Do In The Shadows ve Hunt For The Wilderpeople'ı çeken adam olarak tanımalı öncelikle.

9 Kasım 2017 Perşembe

Pokot (2017)


Yönetmen: Agnieszka Holland
Oyuncular: Agnieszka Mandat-Grabka, Wiktor Zborowski, Jakub Gierszal, Patrycja Volny, Miroslav Krobot, Borys Szyc, Tomasz Kot, Andrzej Grabowski
Senaryo: Olga Tokarczuk, Agnieszka Holland
Müzik: Antoni Lazarkiewicz

Olga Tokarczuk'un "Drive Your Plough Over The Bones Of The Dead" adlı romanından, Tokarczuk ile birlikte aynı zamanda filmi yöneten Agnieszka Holland'ın senaryosunu yazdığı Pokot, iki köpeği ile Polonya'nın Dolnoslaskie kırsalında yaşayan 60'lı yaşlarındaki Janina Duszejko'nun merkezinde olduğu ilginç bir polisiye. Yönetmenliğe Krzysztof Zanussi'nin asistanı olarak başlayan, Andrzej Wajda ile senaryo çalışmalarında bulunan Agnieszka Holland, Polonya sinemasına kapalı kalmayıp kısa sürede dışarı açılmış, Almanya, Fransa, Polonya ortak yapımı Europa Europa ile 1990'da En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar adaylığı kazanmış, günümüze gelene kadar The Wire, The Killing, Treme, House Of Cards gibi dizilerin bazı bölümlerini yönetmiş tecrübeli bir yönetmen. En son 2011'de yönettiği ve bu defa Polonya'nın En İyi Yabancı Film Oscar'ı adayı olan In Darkness'tan bu yana uzun metraj çekmeyen Holland'ın bu tecrübesini aktardığı Pokot, gerek ana akım, gerekse bazı kaynaklarda benzetmesi yapılan Fargo gibi kült polisiyelerin hiçbirine yüzde yüz ait durmayan, sadece onlardan bazı parçalar almış gibi duran bir film.

Av mevsiminin kurallarına uyulmadığı bu kırsalda her daim kaçak avcılarla ihtilaf halindeki eski mimar, yeni İngilizce öğretmeni Bayan Duszejko'nun evlatları kadar sevdiği iki köpeği birgün kaybolunca ve devamında kasabada bazı şüpheli ölümler gerçekleşince bir seri katil hikayesi izleyeceğimizi düşünüyoruz. Ama ısrarla konuyu basit bir cinayet araştırması boyutlarına çekmek istemeyen film, hem birer birer dahil olan tekinsiz karakterlerle, hem de Duszejko'nun ateşli bir hayvan hakları savunucusu olmasının dramatik çaresizliğiyle akış belirliyor. Ama bunu yaparken zaman zaman fazla dağılıp ağırlaşarak bu akışı sağlayamıyor. Bu anlarda kolayca oluşturabileceği gerilimi de bir nebze törpülüyor. Bu anların oluşmasında filme dahil edilen yan karakterlerin gerekliliği veya rol ağırlıkları da etkili oluyor. Roman içinde ilginç gelebilecek kimi roller, filmi ağırlaştırabiliyor. Mesela polis merkezinde çalışan genç Dyzio senaryoya destek babında ne kadar işe yarar bir yan karakter ise, özünde ilginç bir adam olan doğa bilimci Boros hiç olmasa da olur bir tipleme olarak göze çarpıyor. Romanın tarzı nasıl ve Holland bu tarza ne ölçüde sadık kaldı bilemiyoruz. Fargo odağında olmasa da ortada genel anlamda iyi bir film var. Aksama, hantallaşma kadar, akıcı ve sarsıcı anlar da mevcut ki, filmin kendinden koparmamaya gayret eden bir yanı hep hissediliyor.

Filmini "janrlar arası, anarşist-feminist bir polisiye" olarak tarif eden Agnieszka Holland, bu tarife katılacağımız ve katılmayacağımız noktaların birbirine karışarak sıralandığı bir film çekmiş. Politika, din, bürokrasi, çevre, hayvan hakları alanlarında söyleyecek sözleri olan ve bunları genelde Duszejko'nun insan sevgisine denk tuttuğu hayvan sevgisi üzerinden veya direk kendi anarşist-feminist-hümanist kişiliğinin toplumla yarattığı çatışmalardan devşirerek dile getiren film, cinayetlerin sadece insanlara karşı değil, hayvanlara karşı da işlendiğinin altını çizmekten hiç vazgeçmiyor. Öldürülenler bir polis şefi, bir rahip, bir kumarhane/genelev işletmecisi ve bir vali olunca, bu makamların temsil ettiği değerlerin çıkaracağı malzemeyi de iyi değerlendirdiği söylenebilir. Uzun süre hedef saptırmayı başaran, lakin tahmin etmesi de pek zor olmayan, yine de sürpriz sayılabilecek final, ardından hiç de alternatif bir polisiyeye uymayan ikinci bir final ile nihayetlenen Pokot, sonuç olarak savunduğu her şeyi seyirciye geçirmeyi başaran bir yapım. Üstelik başta Duszejko rolüyle adeta filmi tek başına sırtlayan Agnieszka Mandat-Grabka'nın deneyim kokan performansı olmak üzere, görüntü yönetmenleri Jolanta Dylewska ve Rafal Paradowski'nin etkileyici görsellikleri ile de artılarına artı katıyor.

4 Kasım 2017 Cumartesi

Jestem Morderca (2016)


Yönetmen: Maciej Pieprzyca
Oyuncular: Miroslaw Haniszewski, Arkadiusz Jakubik, Michal Zurawski, Agata Kulesza, Magdalena Poplawska, Tomasz Wlosok, Piotr Adamczyk, Karolina Staniec
Senaryo: Maciej Pieprzyca
Müzik: Bartosz Chajdecki

1970'lerde Polonya'da yaşanan gerçek bir olaydan esinlenen Jestem Morderca (I'm A Killer), kurbanlarını kadınlardan seçen, Silezya Vampiri olarak adlandırılan bir seri katili yakalamaya çalışan polis teşkilatındaki birimin başına geçen evli ve bir çocuk babası Janusz Jasinski'nin araştırma sürecini konu alıyor. İdealist Jasinski için önemli bir kariyer fırsatı olan bu davada son kurban valinin yeğeni olunca, katilin bulunması yönünde hem üst makamlardan, hem de kamuoyundan yoğun baskılar geliyor. 1972'de başlayıp uzun bir zaman dilimine yayılan bu dönem, tipik bir katil kim filmi gibi işlense de, Jasinski'nin dönüşüm sürecini de odak noktasına alıyor. Kendisine verilen görevi çok ciddiye alan, yabancı kaynaklara, teknolojik gelişmelere dayalı bir araştırma içine giren Jasinski için bu dava bir saplantı haline geliyor. Son cinayet sonrası olay yerinde görülen, tıpkı katil gibi 41 numara bot giyen, sorunlu bir evlilik yaşayan Wieslaw Kalicki'yi yakalıyor ve ondan itiraf almaya çalışıyor. Ne var ki bazı deliller onu işaret ediyor görünse de, Kalicki katil olmadığında ısrar ediyor. Kalicki yakalandıktan sonra cinayetlerin durması, Jasinski'nin elini güçlendiriyor ve iki adam arasında psikolojik bir savaş başlıyor.

Polonya tarihindeki önemli suç davalarından biri olan bu olayı senaryolaştırıp yöneten Maciej Pieprzyca, temposu düşmeyen, dönem detaylarını atlamayan güçlü bir suç gerilimi çekmiş. Bir süre olayın seri katil takibi şeklinde sürmesi, ardından Wieslaw Kalicki'nin yakalanışı, sonra da onun gerçekten katil olup olmadığı yönünde ikilemler yaratılması filmi hep diri tutmakta. Elinde Kalicki'den başka hiçbir şey olmayan Jasinski'nin, gördüğü yoğun baskılar sonucu yüzde yüz inanmasa da onu üstlerine ve topluma Vampir olarak tepside sunma zorunluluğu, vicdanının önüne geçiyor ve film burada psikolojik dram ile gerilim arasında tutturduğu dengeyi korumayı başarıyor. İdealizmin yozlaşmaya doğru evrilmeye başlaması noktasında filmin en önemli mesajlarından biri, görev bilinci ve vicdan olgusunun şöhret ve para karşısında fazla direnç gösteremeyişi, bu sayede bireyin sağlam ilkelerinin kolayca yıkılabilmesi, hatta onu başka insanların hayatlarını hiçe saymaya kadar götürmesi olarak özetlenebilir. Vampiri yakalayan polis olarak bir halk kahramanına dönüşen Jasinski'nin, bu uğurda evliliğini, dostluklarını, en önemlisi de iş ahlakını yitirmeye başlaması, kısacası bir protagonistin aşama aşama bir antagoniste dönüşümü, kendine filmin suç örgüsünden bağımsız bir yol çizmeyip, bir şeridin iki yanında aynı istikamete ilerlediğini hissettiriyor.

Yalnız aynı istikamete gidilirken, zaman zaman Jasinski'den karışık sinyaller alıyoruz ki, senarist ve yönetmen Maciej Pieprzyca burada tutarsızlık gösteriyor gibi bir algı oluşabiliyor. Örneğin Jasinski'nin Kalicki ile dostluk kurması, kimi zaman ondan itiraf alma amaçlıyken, kimi zaman da gerçekten samimi duygular dahilinde yansıyor. Belki Pieprzyca bu iki hissiyatı aynı anda vermek istiyor. Fakat bu bir şöyle, bir böyle durum, karakter istikrarı yönünden kısa bir süre savrulduğunu düşündürüyor. Neyse ki yaşanan önemli bir kırılma noktasının ardından bu savrulma, duracağı yeri kesinleştiriyor ve tekrar aynı istikamette yol alma sürüyor. Tabii bu yol, adaletsizliğin, yozlaşmanın, vicdansızlığın acı sonuçlarına doğru giden bir yol ve herkesi derin sorgulara itecek derecede güncel. Zaten 70'lerdeki bu olaylar zinciri, suç tarihinde farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda benzerleri defalarca yaşanmış, hala da yaşanmakta olan adalet kirliliğinin halkalarından sadece biri. Miroslaw Haniszewski ve Arkadiusz Jakubik gibi Polonya sinemasının iki tecrübeli oyuncusunun müthiş performanslarıyla gücünü ikiye katlayan Jestem Morderca, suç ve ceza üzerine derin fikirlere sürükleyecek güçlü bir yapım.

31 Ekim 2017 Salı

La Noche de los girasoles (2006)


Yönetmen: Jorge Sánchez-Cabezudo
Oyuncular: Carmelo Gómez, Judith Diakhate, Celso Bugallo, Manuel Morón, Mariano Alameda, Vicente Romero, Walter Vidarte, Fernando Sánchez-Cabezudo
Senaryo: Jorge Sánchez-Cabezudo
Müzik: Krishna Levy
 
Sekiz kişi, altı bölüm. İspanya-Fransa ortak yapımı La Noche de los girasoles sanıldığı türden bir “kesişen hayatlar” filmi değil. Çok daha dar bir alanda, kırsal kasabanın birinde ve kısıtlı bir zaman diliminde yaşanan birbirinden ilginç olaylar ve bu olayların kahramanları üzerine önce uzak, sonra yakın plan yapan bir yöntem üzerinden ilerliyor. Aslında karakterlerden ziyade, onların başlarına gelen trajik olaylara zoom yapıyor. İçinden çıkılması güç hatalar, suçlar ve onları düzeltme çabaları filmin kemik yapısını karakterlerin kendisinden önde tutuyor da denebilir. Tedirgin edici bir atmosfere sahip filmin dram altyapısı da kaya gibi sağlam. Geride ise film boyunca pusuda bekleyen bir gerilim. Dar zaman ve mekana rağmen sekiz kişiyi belli yönleriyle işlemek için ise farklı bir kurgu stili benimsenmiş.
 
Önce karakterlerin kaderlerinin nasıl kesiştiğini gösteriyor, sonra geriye sarıp istediği karakteri yakın plana alıyor film. Dağdaki bir mağarayı incelemek üzere gelmiş üç kişilik bir ekip, tuhaf bir satıcı, iki geçimsiz ihtiyar, yozlaşmış fırsatçı bir polis memuru ile onun hem kayınpederi, hem de tecrübeli amiri olan bir şerif. Cinayet, tecavüz, şantaj, ihanet kavramlarını bu dar konsepte başarıyla sığdırmayı başaran ise ilk uzun metrajını yazan ve çeken Jorge Sánchez-Cabezudo. Yalnız yönetmenin bu karakter bolluğunun altından kalkmakta zorlandığı anlar da olmuyor değil. Ardında sorular/sorunlar bırakmayı seven filmlerden hoşlandığı az da olsa belli olan yönetmen, yazıp yönettiği filminde serbest bir oyun sahası rahatlığında hareket etmiş. Oyuncular da vasatın çok üzerinde olunca iç ritmini bulmuş bir kara film izleme zevki yaşayabiliyorsunuz. İstediğiniz sonla bitmeyen filmleri ve benim gibi Calvaire, Bosque de Sombras, El Aura benzeri taşra gerilimlerini sevdiyseniz Ayçiçeklerinin Gecesi’ni mutlaka görün.

25 Ekim 2017 Çarşamba

The Beguiled (2017)


Yönetmen: Sofia Coppola
Oyuncular: Nicole Kidman, Colin Farrell, Kirsten Dunst, Elle Fanning, Oona Laurence, Angourie Rice, Addison Riecke, Emma Howard
Senaryo: Thomas Cullinan, Albert Maltz, Irene Kamp, Sofia Coppola
Müzik: Laura Karpman, Phoenix

Thomas Cullinan romanından uyarlanan, Clint Eastwood'un başrolde yer aldığı 1971 tarihli aynı adlı Don Siegel filmi The Beguiled, 46 yıl sonra bu kez Sofia Coppola tarafından yeniden yorumlanıyor. Amerikan İç Savaşı sırasında yaralanan Kuzeyli Birlik askeri John McBurney (Colin Farrell), Güney'deki Konfederasyon'a bağlı bir yatılı okulda kalan küçük bir kız olan Amy tarafından bulunup okula götürülüyor. Sadece kız öğrencilerin kaldığı ve Martha Farnsworth'ün (Nicole Kidman) yönettiği okulda bakımı yapılıp iyileştirilen yakışıklı düşman askeri McBurney, zamanla oradaki herkesin arzu nesnesi haline geliyor. Hal böyle olunca kadınlar arasında yaşanan ufak tefek çatışmalar kademeli olarak büyütülüp trajik boyutlara taşınıyor. Martha ve Edwina yanında, onlar tarafından ilim ve sanatla yetiştirilen genç kızlar, bu beklenmedik erkek misafir karşısında kadın olduklarının bilincine vararak rutinlerinden sapmaya başlıyorlar.

Don Siegel'ın erkek merkezli bakışına alternatif olarak bu uyarlamaya daha kadın odaklı yaklaştığı söylenen Coppola, bu yaklaşımı sonuna dek hissettiren bir yorum sunuyor. Siegel filmini izleyenlerin Coppola filmi ile karşılaştırma yapmaları kaçınılmaz mıdır, değil midir bilemiyorum. Ancak Coppola'nın gözünden de gayet iyi gözüktüğü söylenebilir. İki yetişkin kadın ve beş kız çocuğunun huzurlu ve güvenli alanlarına insani nedenlerden dolayı kendi rızalarıyla yaralı bir düşman askerini dahil etmeleri, cümle olarak bile gerilim titreşimleri yayarken, Coppola'nın bu titreşimleri gayet olgun, abartısız, dönem ruhuna uygun biçimde idare etmesi seyirciyi ikiye bölebilir. Örneğin dar alanda bu kadar geniş ilişki ağı gerektiren bir konuyu 90 dakikaya sığdırmak için tempolu bir anlatım tercih eden Coppola'yı aceleci olmakla eleştirenler, yavaş ve uzun bir filmi de gereksiz uzunlukla suçlayabilirlerdi. Karizmatik McBurney'nin bu ortama adaptasyon sürecini benimsetmede pek sıkıntı yaşanmazken, McBurney'nin Edwina ve Alicia yakınlaşmalarında yaşanan oldu bittiler göze batıyor.

Orijinal filmde yer alan bazı sahnelerin Coppola tarafından geçiştirilmiş olduğu iddiası, bu sahnelerin ilgili filmin seyircileri üzerinde bıraktığı etkilerle değer bulacağından, yönetmenin yorumlayış biçiminin hizmet ettiği amacın önemi ortaya çıkıyor. Yani isteyen kişi bu konu üzerinden komedi de çekebilir, istismar filmi de. Buradaki amaç ise, uzun süre kendi hemcinsleriyle vakit geçirmek durumunda kalan çeşitli yaş aralığındaki bir grup kadının, çekici bir erkek figür karşısında bastırılmış aşk, şehvet, özgürlük, beğenilme gibi duyguların çocuksu ve kadınsı versiyonlarını serbest bırakışında yaşanan dalgalanmalar olsa gerek. Zira Lost In Translation gibi 2000'lerin en naif filmlerinden birine imza atan Sofia Coppola'dan beklentiler çok uç boyutlarda olmayacaktır. Güçlü oyuncu kadrosunun temsil ettiği çeşitli değerleri genel olarak doğru yansıtması bir yana, yine de yaratılan cinsel gerilimin üzerine biraz daha gidilebilir, bu sayede umulan etkiyi bırakmayan final daha etkileyici kılınabilirdi. Kısacası bir filmi çekmek kadar, onu uzatıp kısaltmak da emek ve beceri isteyen bir iş.