18 Ocak 2018 Perşembe

The Villainess (2017)


Yönetmen: Jung Byung-gil
Oyuncular: Kim Ok-bin, Shin Ha-kyun, Sung Joon, Kim Seo-hyung, Lee Seung-joo, Jo Eun-ji
Senaryo: Jung Byung-gil, Jung Byeong-sik
Müzik: Koo Ja wan

The Villainess, Jung Byung-gil'in senaryosunu Jung Byeong-sik ile yazdığı, kendisinin yönettiği Güney Kore usülü sıkı bir aksiyon dram. 7-8 dakikalık olağanüstü bir giriş yapan film, FPS oyunlarını anımsatan, kesintisiz çekim havası verilmiş aksiyonuyla baş karakterin gözünden seyirciye onlarca mafya fedaisini harcama imkanı tanıyor. Baş karakter ise, orada ne işi olduğunu, bu adamları neden kalbura çevirdiğini bilmediğimiz Sook-hee. Uzun süre bize sadece Sook-hee'nin sadece ellerini gösteren, bir sahne sonra beklenmedik biçimde tamamını gördüğümüz, ama kamera hamlelerini de ona göre aktive eden bu müthiş bölüm sonrası taş taş üstünde bırakmayan bu kadın, dışarı çıktığında polis tarafından yakalanarak devlete ait gizli bir suikastçi yetiştirme tesisine kapatılır. Bu arada kimliği ve estetik ameliyat edilip yüzü değiştirilen eski mafya tetikçisi Sook-he'nin hamile olduğunu öğreniyoruz. Çocuğu doğup belli bir yaşa gelince onu yeni kimliğiyle normal hayata gönderen teşkilat, arada sırada ona gizli suikast görevleri verir. Bu teşkilatın bir çalışanı olan ve başından beri Sook-hee'den hoşlanan Hyeon-soo, Sook-hee'nin yan komşusu olarak yerleştirilir. Aldığı bir görev sırasında geçmişine dair önemli bir yüzleşme yaşayan Sook-hee, hem geçmişi, hem de gizli devlet görevlisi olarak ikilemde kalır.

Uzakdoğu aksiyonlarının ortak noktalarından biri, konu olarak fazla komplike olmaması, genelde intikam veya güç dengeleri üzerine basit konumlar belirlemesi, asıl yenilik arayışlarını aksiyon sekanslarında belli etmesi denebilir. The Villainess'te de görülen bu durum, benzer filmlerden bir miktar ayrı konumlanmak isteyen Jung Byung-gil'in farklı tercihlere yönelmesini sağlamış. Küçük yaşta babası gözlerinin önünde öldürülen, sonrasında çete lideri Joong-sang tarafından eğitilerek bir ölüm makinesine dönüştürülen, aşık olduğu Joong-sang'ı bir mafya hesaplaşmasında kaybeden, onu öldüren çeteyi de tekrar tekrar izlenesi açılış sekansında çökerten Sook-hee'nin merkezindeki hikaye, aralardaki romantik ve dramatik bağlantıları saymazsak Byung-gil'in birbirinden yaratıcı fikirleriyle dolu bir aksiyona dönüşüyor. Açılış bölümü yanında, motosiklet üzerindeki kılıçlı kavga, Sook-hee'nin otobüsü takip ettiği ve otobüs içindeki aksiyon sahneleri, onlarca ilginç tasarım barındırıyor. Baş döndüren Byung-gil kamerası bazen sanki karakterlerin kafalarına, bazen bir kılıcın ucuna, bazen ortamdaki bir sineğe monte edilmişçesine yerinde duramayıp acayip işler yapıyor. Hatta kimi zaman Brian De Palma'nın hiperaktif versiyonunu izliyormuş hissine kapılabiliyoruz.

Her ne kadar bu aksiyon sekanslarının bitmesini istemesek de filmin dramatik bir sorumluluğu da var. Sook-hee sadece bir aksiyon kahramanı olsaydı film bir süre sonra kabak tadı verebilirdi. Kızıyla birlikte yeni bir hayata başladığı bölümden itibaren temposu düşen, adeta başka bir filme dönüşen The Villaines, bu anlarda melodram klişelerine başvurmadan edemiyor. Ama Byung-gil filmin kurgusuyla oynayarak, zamanlaması iyi geri dönüşlerle hem filmin ağırlaşmasını önlemek, hem de Sook-hee'nin üzerindeki gizemi yavaş yavaş azaltmak iyi niyeti taşıyor. Düz bir anlatıma tercih edilen bu serbestlik çoğunlukla bu amacına ulaşıyor. Sook-hee'nin babasının öldürüldüğü güne, eşi Joong-sang'ın öldürüldüğü geceye -ki devamında aynı gece açılış sekansındaki aksiyon yaşanmıştı-, daha da öncesinde Joong-sang ile yaşadığı bazı anlara geri dönüşler yapan film, biraz dağınık bir görüntü vermesine karşın fazla aksamıyor. Düğün günü aldığı suikast görevi sırasındaki kırılma anı, Sook-hee'nin hem görev aldığı gizli servisle, hem de hedefindeki mafya ile mücadele etmek durumunda kalmasına sebep oluyor. Babasının intikamı da bu ikileme dahil olarak paketleniyor. Doyurucu aksiyon, sahip olduğu yaratıcı fikirler sayesinde bir süre sonra mantık hatalarının fazla kafaya takılmayıp bu fikirlerin hayata geçiriliş biçimleriyle daha fazla ilgilenmemizi sağlıyor. Kim Ok-bin'in her iki kanada da hakim başarılı oyunu sayesinde bu aksiyon sahnelerinin mekanikliği sağaltılabiliyor. John Wick gibi devamı müsait olan (tadında bırakılsa daha iyi tabii) The Villaines, stilize aksiyonlardan hoşlananların kaçırmaması gereken filmlerden.

12 Ocak 2018 Cuma

Lady Bird (2017)


Yönetmen: Greta Gerwig
Oyuncular: Saoirse Ronan, Laurie Metcalf, Tracy Letts, Beanie Feldstein, Lucas Hedges, Timothée Chalamet, Odeya Rush, Jordan Rodrigues, Marielle Scott, Stephen Henderson, Lois Smith
Senaryo: Greta Gerwig
Müzik: Jon Brion

Oyuncu, senarist, yönetmen, yapımcı Greta Gerwig, daha önce Noah Baumbach, Joe Swanberg gibi indie isimlerle çeşitli ortaklıklar neticesinde bağımsız film çevrelerinin saygın isimlerinden biri haline gelmiş, daha çok oyunculuğu ile bilinen bir isim. 2012'de senaryosunu Baumbach ile birlikte yazdığı Frances Ha ile biraz daha geniş kitlelere ulaşan Gerwig, bu filmle hem senarist, hem de oyuncu olarak kendini ispatladı. Tabii bu durum ona bazı Hollywood yapımlarında yan roller getirdi. İlk defa tamamını kendisinin yazıp yönettiği Lady Bird ise otobiyografik özellikler taşıyan, "coming of age" filmler arasında şimdiden kendine sağlam bir yer edinen güçlü bir yapım. 18 yaşına az bir zaman kalan, kendine Lady Bird ismini takan Christine gibi Gerwig de Sacramento'da doğmuş, Katolik lisesinde okumuş, annesi de hemşireymiş. Tabii bu yapısal benzerliklerin yanında, Gerwig'in önceki filmlerinden bildiğimiz kadınsı bakış açısının duygusal ve toplumsal kimlik konumlandırmaları yine yoğun biçimde filmde görülmekte. Lady Bird ile bunlara ergenliğe veda öncesindeki bir genç kızın kendisi ve çevresiyle girdiği mücadele ekleniyor ki, önceki filmlerinde çoğu zaman satır aralarında dile gelen bu durum artık öncelikli bir konumda yer alıyor.

Ergenlik sancılarını komediden drama yapılan yumuşak geçişlerle geniş bir yelpazede ele alan Gerwig, özellikle katkı sağladığı Frances Ha ve Mistress America senaryolarında işlenen, kadının toplumdaki konumundan hareketle yine benzer şeyler ifade ediyor. Ama onun ifade ediş tarzı her zaman dinamik, sıkboğaz etmeden gerçekçi, olması gerektiği kadar alaycı, sömürüye kaçmadan hüzünlü olduğu için sevimliliğe ve ciddiyete aynı anda yoğunlaşabiliyor. Bu dengenin yarattığı özgürlüğü hemen yürürlüğe koyan, anlatacağı her detayı o özgür zemine serpiştiren Gerwig, her filminde baş kadın karakter ve onun etrafındaki diğer kadın karakterler, onun hayatına birer birer giren ve çıkan erkekler döngüsünde bir olgunlaşma süreci meydana getiriyor. Üniversite yıllarında sosyal ve duygusal yönden ayakta durma gayreti içindeki Frances, birkaç yıl öncesindeki Christine'in lise sonlarındaki haline benziyor. Anlatılanlar genel itibariyle böyle bir şablon çıkarsa da, o hikayelerdeki kişiler, olaylar, detaylar her yeni Gerwig filminde farklılaşarak, üzerine koyarak ilerliyor.

 
Greta Gerwig için baş karakterin büyük bir kaybeden olması çok önemli. Bunu Frances özelinde tecrübe etmiştik. Christine de onun kadar özel bir karakter. Dünya tatlısı babası, despot annesi, üvey kardeşi ve onun sevgilisiyle aynı evde, Sacramento standartlarında yoksul bir statüde hayatını sürdüren namı diğer Lady Bird'ün duygusal zekasını ve kişiliğini bir türlü senkronize edememesinden kaynaklanan problemlerle boğuşması, daha iyi bir hayat düşlemesi, buna rağmen elindekilerle yetinmeyi bilen bir olgunlukta olması, Gerwig'in kendisine yarattığı özgür senaryo alanı için çok iyi bir seçim. Özellikle lise yıllarında bazı ergenlerin kendilerine farklı bir isim takma takıntısına istinaden kendine Lady Bird (Uğur Böceği) diyen ve dedirten, ne var ki uğursuzlukların bir türlü yakasını bırakmadığı Christine, bu ironiyi dibine kadar yaşıyor. Aşk, bekaret, arkadaşlık, okul, iş, mezuniyet balosu hiçbiri onun istediği ve bizim olacağını düşündüğümüz klasik şekliyle olmuyor. Bu durum Lady Bird'ü hem komik, hem de hüzünlü durumlara sokuyor. Erkek arkadaşlar, ebeveynler ve olmazsa olmaz en iyi arkadaş, Katolik lisesi (ve onun türlü hocaları) üzerinden Christine'in normalleşememe sıkıntıları, Gerwig'in aslında normal, en önemlisi de özgür bir birey tanımına tam oturuyor.

Önceki filmlerde böylesi oradan oraya savrulan ruh hallerine sahip olan (ya da olmak zorunda bırakılan) karakterleri hep kendisi oynayan Greta Gerwig, Lady Bird rolünü bu defa İrlandalı genç oyuncu Saoirse Ronan'ın ellerine teslim etmiş. O da hem karakterini, hem de komple filmi sırtına alıp nereye giderse oraya götürmüş. En büyük çatışmaları yaşadığı annesi Marion, pamuk şekeri babası Larry, sevimli kankası Julie, farklı deneyimler yaşadığı erkek arkadaşları Danny ve Kyle, Lady Bird'ün farklı ruh hallerinin, aynı zamanda Atonement, Hanna, Brooklyn gibi yapımlarda kendini çoktan kanıtlamış Ronan'ın yeteneğinin sergilenmesine serbest alanlar yaratıyor. Ana karakterini var etmeyi, sevdirmeyi, yıpratmayı, oradan oraya savurmayı çok iyi bilen bir kaleme sahip Gerwig, dozunu kaçırmadığı feminizmini, mizah ve dram unsurlarına aynı değeri biçen anlatımını, yer yer Woody Allen'ı anımsatan temposunu bu defa ergenliğe veda etmek üzere olan Christine aracılığıyla (üstelik tek başına) temize çekiyor. Sayısız benzer filmde izlediğimiz sert hesaplaşmaların, mutlu kavuşma anlarının, kör göze parmak mesajların, sıkıcı nasihatlerin kimi zaman kurgusuyla, kimi zaman içerikleriyle oynayarak, seyirciye umduğu şeyi yüzde yüz vermiyor. Finali de belki bu yüzden geleneksel seyirci profili tarafından tatmin edici bulunmayabiliyor. Ama Greta Gerwig, kendine ait bu ilk filmiyle Noah Baumbach ve özellikle Frances Ha tarzına yakın ve uzak reflekslerden kendine bir tarz belirleyerek adeta gelecek güzel filmlerinin müjdesini veriyor.

6 Ocak 2018 Cumartesi

Loving Vincent (2017)


Yönetmen: Dorota Kobiela, Hugh Welchman
Oyuncular: Douglas Booth, Eleanor Tomlinson, Chris O'Dowd, Robert Gulaczyk, Helen McCrory, Saoirse Ronan, Aidan Turner, Jerome Flynn, Cezary Lukaszewicz, Bill Thomas, Martin Herdman, John Sessions
Senaryo: Dorota Kobiela, Hugh Welchman, Jacek Dehnel
Müzik: Clint Mansell

Vincent Van Gogh'un Fransa, Auvers'te öldüğü haberi, eskiden yaşadığı Arles kasabasına ulaşır. Van Gogh ile yakın arkadaş olan emektar postacının oğlu Armand Roulin, 17 yaşında Van Gogh'un portresini yapmış olduğu bir adamdır. Ressama pek de düşkün olmayan Armand, babasının ısrarları sonucu taziye mektubunu Van Gogh'un ağabeyi Theo'ya götürmeye razı gelir. Paris'e vardığında Theo'nun da kardeşinin ardından vefat ettiğini öğrenince mektubu verebileceği bir akraba aramaya başlar. Bu yolculukta ünlü ressamın son günlerini ve ölümünün esrarını da aydınlatmaya başlayacaktır. Dorota Kobiela ve Hugh Welchman'ın yönettiği, bu ikiliye senaryoda Jacek Dehnel'in eşlik ettiği Loving Vincent, bir tarlada kendisini tabanca ile vurduktan sonra yaralı halde odasına dönen, fakat iki gün sonra yaşamını yitiren 37 yaşındaki Hollandalı ressam Vincent Van Gogh'un ölümünden bir yıl sonrasında geçen bir hikayeyi anlatıyor. Biyografik özellikleri yanında, esasen Armand'ın önceleri gönülsüz de olsa babasının taziye mektubunu götürdüğü kasabada karşılaştığı insanlardan edindiği bilgilerle Van Gogh'un ölümünün ardındaki sır perdesini merak etmesiyle polisiye bir ton yakalıyor.

Van Gogh'un çocukluğundan itibaren içe dönük kişiliğini, resim sanatına karşı oluşan gecikmeli tutkusunu, bu gecikmeyi telafi etmek istercesine gelişen aşırı üretkenliğini Armand'ın görüştüğü Van Gogh'a yakın karakterlerden öğreniyoruz. Aslında Armand ile beraber, onun hakkında bildiklerimizi pekiştiriyor, bilmediklerimizi öğreniyor, kimi zaman bazı detaylar karşısında şaşkınlık yaşıyoruz. Çünkü modern sanatta çığır açmış çok önemli sanatçılardan biri hakkında, olağanüstü tabloları haricinde daha kişisel şeyler öğrenmek, özellikle de trajik sonuna doğru giden yolda yaşadıklarından, ruh halinden çıkarımlarda bulunmak oldukça aydınlatıcı bir tecrübe yaşatıyor. Çocukluğundaki dışlanmışlığından kendine vicdani sorumluluklar yüklediği ve tabii çok sevdiği için hep ona göz kulak olmak isteyen ağabeyi Theo'nun da Van Gogh'un ölümünden kısa bir süre sonra ölmesi, Armand'ın mektubu teslim edecek bir kişi bulamamasına sebep oluyor. Armand'ın bu mektup seyahatinde görüştüğü Doktor Gachet'nin, onun kızı Marguerite'in, Auvers'te kaldığı pansiyon sahibinin kızı Adeline'in, kayıkçının Van Gogh'un bu dönemine ışık tutan anıları, Van Gogh'un intihar mı ettiği, yoksa biri tarafından vurulduğu mu gibi soruları ortaya çıkaran diğer yan karakterler, içeriği daha çekici kılıyor. Ama Loving Vincent'ın asıl gücü, benzersiz anlatım şeklinden gelmekte.


10 yıllık bir çalışmanın ürünü olan Loving Vincent, 125 ressamın, 65 bin kare, 853 özgün yağlı boya tablo meydana getirmesiyle oluşmuş muazzam bir teknikle işleniyor. Van Gogh'un tablolarını yapmış olduğu karakterlerden ve son dönemde yaşadığı mekanlardan bazılarını birebir alarak bu teknikle hareketlendiren ekip, Douglas Booth, Chris O'Dowd, Eleanor Tomlinson, Saoirse Ronan, Jerome Flynn gibi oyuncuların katkılarıyla bu tabloların dokusunu bozmadan filmi boyutlandırmayı başarıyor. Bir yerlerde mutlaka rastladığımız, belki de evimizdeki duvarı süsleyen Yıldızlı Gece, Sarı Ev, Eski Değirmen, Dr. Gachet’nin Portresi, Gece Kafesi, Kargalarla Buğday Tarlası, Rhone Üzerine Yıldızlı Bir Gece gibi nice Van Gogh başyapıtını muhteşem bir atmosfer içinde izlediğimiz film, animasyon türünde bir devrim niteliğinde. Üstelik bu tablolar uzun emeklerle, yağlı boyalarla, Van Gogh'un stili korunarak canlandırılırken filmin hikaye akışına körü körüne eklenmeyip ölümünün bir yıl sonrasında yaşanan olayların sinematik düzenini bozmayan bir sürükleyicilikte canlandırılıyor. Tıpkı hareketsiz tabloların taşıdığı gizem gibi, film de kendi gizemini, üzerine koyarak daha da arttırıyor. Işıklar, gölgeler, kıvrımlar, parlak renkler, fütüristik bakış açısının tüm görkemini sabit bir tuvalden hareketli ekrana taşıyor. Böylece ilk defa, sinematografisi Vincent Van Gogh tarafından yapılmış bir film izliyoruz. Clint Mansell'in şahane müzikleri de bu deneyime hakkıyla eşlik ediyor.

Sinema tarihinde ilk defa böyle bir animasyon çekileceği duyulduğunda, birçok insan ortaya şiirselliğe boğulmuş, bir süre sonra ağızda kekremsi bir tat bırakan, diş kamaştıran, göz kanatan bir film görme endişesi taşıyordu. Doğal hali zaten tüm şiirselliğiyle önümüze serilen film, hikayesinin polisiyeye kayan yönünü hep diri tutarak bu endişeye bir an olsun fırsat vermiyor. Aynı anda hem Van Gogh eserlerinden oluşan eşsiz bir müzeyi geziyor, hem de o müzedeki eserlerin parçasını oluşturduğu büyük ve hüzünlü Van Gogh portresinin detaylarını öğreniyoruz. Eserlerin yaratıcısından çıkmasına, yaratıcının da eserlerinin esiri olmasına izin verilmiyor. Van Gogh'un gözüyle 90 dakika uzunluğunda bir film izleme şansı elde ediyoruz. 8 yıl içinde 800'den fazla tablo yapan, bunlardan sadece birini satabilen, ölümünden sonra ise modern resmin babası kabul edilerek tabloları milyonlarca dolara alıcı bulan bir sanatçının arızalarının altında yatan nedenlere tam olarak hakim olamamanın verdiği gizemli yanın korunması, ya da zaten kendinden korunaklı olması filmin en önemli yanlarından sadece biri. Bu teknikle çekilmemiş olsa kesinlikle büyük bir etki uyandırmayacak olması, Van Gogh ve eserlerinin bir başka sanat dalına taşınırken ne denli özenli ve yenilikçi olması gerektiğinin altını çiziyor. Zira sanatçı olmanın getirilerinden biri de, kendine "neden gökteki yıldızlar bizim için erişilemez olsunlar" sorusunu sorup ona cevap arama naifliğiyle eserler üretme refleksidir. Belki de bu sebepten bir yıldıza gidebilmek için ölümü göze alabilir.

29 Aralık 2017 Cuma

The Foreigner (2017)


Yönetmen: Martin Campbell
Oyuncular: Jackie Chan, Pierce Brosnan, Orla Brady, Ray Fearon, Dermot Crowley, Charlie Murphy, Lia Williams, Michael McElhatton, Niall McNamee, Rufus Jones, Katie Leung, Aaron Monaghan
Senaryo: David Marconi, Stephen Leather
Müzik: Cliff Martinez

Ailesinden kalan tek kişi olan kızını Londra'daki bir bombalı saldırıda kaybeden lokanta sahibi Quan, sorumluların bulunması için hiçbir şey yapılmadığını fark edince son olarak İrlanda başbakan yardımcısı ve eski bir IRA aktivisti olan Liam Hennessy'den yardım ister. Hennessy ise bunu yapan kişileri bilmediği için Quan'a yardım edemez. Fakat eski bir özel kuvvetler askeri olan Quan, onun bir şeyler bildiğini düşündüğü için ona karşı taciz saldırıları düzenler. Artık tek istediği, kızının ölümüne sebep olan bombacıların isimlerini öğrenip intikam almaktır. Oysa farkında olmadan kendini İrlanda ve İngiltere arasındaki barışı bozmak isteyen entrikalar zinciri içinde bulur. Stephen Leather'ın The Chinaman adlı romanından David Marconi'nin senaryosunu yazdığı, Vertical Limit, Casino Royale gibi bazı iyi çekilmiş filmlerin yönetmeni Martin Campbell'in yönettiği The Foreigner, 63 yaşındaki Jackie Chan'ın kimbilir kaçıncı filmi olarak hanesine yazılan sürükleyici bir macera.

İşin içinde Chan olunca beklentiler genelde bol aksiyon/komedi yönünde oluyor. Yine Campbell'in 2010'da çektiği, dedektif Mel Gibson'ın aktivist kızının cinayeti üzerine sazı eline aldığı Edge Of Darkness'a benzer bir intikam hikayesini bin defa izlemiş olmanın sıkıcılığı bir yana, bu hikayelerin dallanıp budaklan entrikaların orta yerine konuşlandırılması, işin seyrini biraz olsun ilginç kılıyor. İntikam motivasyonu, çok daha büyük komploların açığa çıkmasına vesile oluyor. Kahramanımız intikamını alırken, devletler veya şirketler arası çıkar ilişkilerinden kaynaklanan daha büyük tekerleklere de çomak sokuyor ki, zaten kuru kuruya bir intikam macerası çabuk tıkanabilir. The Foreigner'daki ayak oyunları ise, İngiliz hükümeti ve IRA arasında sağlanan barışa rağmen, bu huzur ortamının hala kaygan zeminde bulunması, geçmişteki hesapları kapatmamış bazı derin oluşumların bu ortamı baltalamaya yönelik terör saldırıları üzerinden şekillenmekte. Ailesinden kalan tek fert olan kızı Fan'ı terör saldırısına kurban veren Quan'ın, iki ülke arasındaki bu hassas dengeler nedeniyle saldırganların bir türlü yakalanmaması sonucu insiyatifi eline alması, Jackie Chan filmlerinde görmeye alışık olmadığımız bir ciddiyet ve politik gerilim tonuyla işleniyor.

Bir roman uyarlaması olmanın getirdiği, entrikaların havada uçuştuğu film, gereksiz aksiyona yüklenmeden, gerekli gördüğü yerlerde de mantık hatalarına, klişelerine rağmen dinamik ve estetik olabilen yapısıyla eli yüzü düzgün kalabiliyor. MacGyver, Bourne karışımı Quan'ın inatçı adalet kovalayıcısına, sonuçsuz kalınca da inatçı bir intikamcıya dönüşü, bu tarz filmlerin sınırlarında ikna edici ve kendi liginde üst sıralarda yer alması gereken türden. Ülkesi dışında çektiği bir sürü çöp filmde ya Amerikalı vasat oyuncuların yancısı ya da sıkıcı aile filmlerinin "yabancı" sosu olarak kullanılan usta oyuncu Jackie Chan, canlandırdığı Quan'ın mülayim, acılı ve öfkeli yönlerine çok hakim bir oyun sergiliyor. Bu Hollywood filmlerinin yanına koyduğumuzda pırıl pırıl parlayan ABD, İngiltere, Çin ortak yapımı The Foreigner, İngiliz ve İrlanda ağırlıklı kadrosu, yine aynı coğrafyanın atmosferiyle politik gerilimi aksiyonla dengeli biçimde paketleyen filmleri sevenlerin şans verebileceği bir yapım. Ama bana göre Martin Campbell'in en iyi filmi hala Vertical Limit.

21 Aralık 2017 Perşembe

Dunkirk (2017)


Yönetmen: Christopher Nolan
Oyuncular: Fionn Whitehead, Kenneth Branagh, Tom Hardy, Mark Rylance, Cillian Murphy, Damien Bonnard, Tom Glynn-Carney, Barry Keoghan, Jack Lowden, James D'Arcy, Harry Styles, Will Attenborough
Senaryo: Christopher Nolan
Müzik: Hans Zimmer

2. Dünya Savaşı'nın ilk yıllarında Mayıs 1940'ta İngiltere, Kanada, Fransa ve Belçika'ya ait müttefik ordularından 400 bin asker, Fransa'nın İngiltere'ye çok yakın Dunkerque (Dunkirk) bölgesinde Alman Ordusu tarafından karadan tamamen kuşatılmıştır. Almanlar bu askerleri hava bombardımanlarıyla yok etmeyi planlarken, İngiliz Başbakanı Churchill'in yönlendirmesiyle askerleri kurtarmak için çok tehlikeli bir tahliye operasyonu başlatılır. Christopher Nolan'ın senaryosunu yazıp yönettiği Dunkirk, bu operasyonun havadan, karadan ve denizden yansımalarını konu alıyor. Tarihte önemli bir yere sahip bu tahliye hadisesinin, gerçek olaylara ve kişilere ne kadar bağlı kaldığını bilmediğimiz bireysel hayatta kalma öyküleriyle karışık biçimde kurgulanıp, figürasyon, görüntü yönetimi, kostüm, müzik gibi yan unsurlarla desteklenerek "epik savaş dramı" kıvamına getirildiği Dunkirk, seyircide iyili kötülü farklı hissiyatlar yaratması kaçınılmaz bir film. Dünyanın yaşayan en saygın yönetmenlerinden birinin çektiği bir film ile yaşadığımız sıkıntıları anlatırken, onun tercih ve tekniklerinin ötesinde, bize sunduğu atmosfer ve hikayenin tatmin ediciliği üzerine göreceli şeyler söylemek durumundayız. Bu yüzden yazının bundan sonrasında kuracağım tüm cümlelerin başına "bence" kelimesi koymuş gibi düşündüm.

Dunkirk tüm vitrin görkemine rağmen artık günümüz standartlarında gayet sıradan bir film. Daha iyilerini yıllar önce başka isimlerden izlediğimiz, kodları o yıllarda oluşturulan bu tip epik yapımlardan fazlası yok, eksiği çok. Nolan'ın gerçeklik yaratmak amacıyla filmi Hollanda, İngiltere ve Dunkirk/Fransa gibi doğal lokasyonlarında çekmesi, CGI ve yeşil ekranlara fazla yüz vermediği söylenen işçiliği, gerçekten saygıyı hak ediyor. Ama ne var ki tüm bu bileşenlerden ortaya çıkan film, birçok yönden hedeflediği gerilimi, dramatik çıkışsızlığı, savaş psikolojisini, zamana karşı yarışı %100'lü değerlere ulaştıramıyor. Dunkirk'ü kara (dalgakıran), hava ve deniz olarak üç bölüme ayıran Nolan, her birine üç ana karakter ve onlara eşlik eden yan karakterler atayarak farklı kollardan bu tahliyenin zorluklarını betimlemeye çalışıyor. Henüz ilk filminde rol alan Fionn Whitehead'in canlandırdığı tıfıl İngiliz askeri Tommy'yi izlememizi isteyen Nolan, gerek bu oyuncunun Fionn olarak dümdüz tecrübesizliği, gerekse Tommy olarak yaşadığı trajedileri, korkuları, hayatta kalma arzusunu yansıtmaktan çok uzak ifadesiz duruşu neticesinde bir nevi bindiği dalı kesiyor. Dunkirk'ten çıkabilmek için herşeyi göze alabilecek Tommy'den ziyade, Nolan'ın şuraya gel, buraya git, şunu yap dediği sıradan bir set çalışanı gibi görünen Whitehead etrafında dişe dokunur kurtuluş anları da oluşturulmayınca, beklenen etkiyi bir türlü yaratamayan kurusıkı sahneler izliyoruz.


Filmin denizde geçen kanadında, Dunkirk tahliyesinin en önemli kahramanları sayılan sivil tekne sahiplerinin ve balıkçıların Alman uçaklarının baskısı altında kurtarabildikleri kadar asker kurtarmaya çalışmaları yer alıyor. Burada 60'larındaki Mr. Dawson, oğlu Peter ve kendini oldu bittiyle onların teknesine atan genç George'un Dunkirk'e giden yolculuklarını izliyoruz. Yolda Cillian Murphy'nin canlandırdığı asabi bir askeri kurtarıyorlar. Teknede suni bir gerilim yaratılıyor, işler sarpa sarıyor, daha savaş ortamına girilmeden George yaralanıyor vesaire. Doğallıktan uzak, hiçbir derdini doğru düzgün ifade edemeyen sahnelerle dolu bu bölüm, belki de sadece Kumandan Bolton'ın bu gönüllü kurtarma teknelerini dalgakırana yaklaşırken gördüğü sahnede bir duygu yaratmayı başarıyor. Alman uçaklarının bu teknelere yaptığı saldırılarda, ne gemicilerle, ne de kurtarılan askerlerle bir hayatta kalma empatisi kuramıyoruz. Zira o kadar tekne arasından sadece birine odaklanmış durumdayız. Bu da bizi etraftaki gerilimden, hareketlilikten, başka (ve belki daha dişe dokunur) kahramanlık girişimlerinden mahrum bırakıyor. Gazeteye kahraman olarak lise öğrencisi zavallı George'un resminin basılmasında etkili olan şeyi düşünmemize, sorgulamamıza bile fırsat vermiyor, "yaptım oldu" diyor Nolan.

Tahliye esnasında havada da ayrı bir telaş var. Üç uçaktan oluşan kurtarma ekibinden biri erken veda edince, Collins ve Ferrier ikilisinden oluşan pilotların 3-5 Alman uçağıyla olan mücadelesine tanık oluyoruz. Etkileyici süzülme sahnelerine rağmen aynı şeyi çatışma sahneleri için söyleyemiyoruz. Sanki onlar da geleneğe uyup etki bırakmaktan imtina eder biçimde çekilmiş adeta. Collins de çatışma esnasında mecbur kalıp suya iniş yapınca, koskoca Dunkirk tahliyesinin kaderinin önemli bir kısmı, göstergesi arızalandığı için ne kadar yakıtı ve zamanı kaldığını kestiremeyen, göründüğü sahnelerin %90'ında sadece gözleriyle bize duygu aktarmaya çalışan Tom Hardy'nin canlandırdığı Ferrier'e kalıyor. Film boyunca bize insan suretinde Alman askeri göstermeyen, havada gayet cılız kalan uçaklarla ya da içinde kahramanlarımızın (!) da bulunduğu bir grup askerin sığındığı, gelgit sebebiyle karaya oturmuş bir tekneye yapılan atış talimleriyle o gerilimi yaşatmaya çalışan Nolan, seyirciden çok fazla özveri bekliyor. Yani bu devasa kurtarma harekatını hava, kara, deniz olarak üçe bölüp karışık biçimde anlatmak ne kadar iyi fikirse, bu fikre korku, trajedi, hüzün, coşku, kahramanlık yükleyememek de o kadar beceriksizce. Üstelik bir de Nolan'ın bu filmde son derece gereksiz duran kurgu karıştırma merakı işin içine girince, "en azından burada bir fark yaratayım" düşüncesine gark oluyoruz.


Nolan'ın en zayıf kaldığı noktaların ilk sırasında, o "devasa" dediğimiz, ama bir türlü devasa görünmeyen tahliye hadisesinin kendisi var. Almanya Hava Kuvvetleri'nin yoğun saldırılarını üç uçakla, kurtarılmayı bekleyen 400 bin müttefik askerini 400 askerle anlatmaya çalışınca hazımsızlık kaçınılmaz bir hal alıyor. CGI ve yeşil ekran inadı olmasa belki daha ihtişamlı sahneler ortaya çıkacaktı. Tarihte önemli bir yeri olan, ancak buna rağmen zaferle pek alakası olmayan Dunkirk'ü insan hayatı kurtarma yönünden bir zaferle ilişkilendirmek daha kolay. Churchill bile "tahliye ile zafer kazanılmaz" demişken, Nolan bu ilişkilendirmeden bir kahramanlık çıkarmaya çalışıyor. Bunu söyleyeceğimi pek düşünmezdim ama belki de Dunkirk tam Spielberg'in kalemi bir filmdi. En azından belli noktalarda Schindler's List ve Saving Private Ryan gibi savaş destanlarının ihtişamından sebeplenmiş bir film olarak görebilirdik kendisini. En iyi yanı olan Hans Zimmer müzikleri bile çoğu zaman filmin yerine getiremediği gerilimi tek başına sırtlanıyorken, Kenneth Branagh, Mark Rylance veya Tom Hardy'den bahsedecek birşey bulamıyoruz. Onlar üç ayrı köşeye lider olarak atanmış memurlar gibi sadece yer tutuyorlar. İsviçreli usta görüntü yönetmeni Hoyte Van Hoytema'nın çok daha iyi işleri olmuştu. Christopher Nolan'ın sevapları ve günahlarıyla Following, Memento, The Prestige, Inception gibi yıllar geçse de beyinleri meşgul edecek dört başı mamur özgün filmlerin sahibi olarak görmeye devam etmek istiyoruz. Dunkirk gibi öykünmeler ile değil!

13 Aralık 2017 Çarşamba

Baby Driver (2017)


Yönetmen: Edgar Wright
Oyuncular: Ansel Elgort, Kevin Spacey, Jon Hamm, Jamie Foxx, Lily James, Eiza González, Jon Bernthal, CJ Jones, Flea, Lanny Joon
Senaryo: Edgar Wright
Müzik: Steven Price

Genç bir müzik tutkunu olan Baby, soygun tertipleyen Doc'ın kurduğu küçük çeteleri olay yerinden kaçırma görevi üstlenen yetenekli bir sürücüdür. Birkaç sene önce Doc'ı soyduktan sonra ona tekrar yakalandığı için borçludur. Doc ise bu yüzden, Baby'nın soygunlardan payına düşen payın büyük bir kısmını keserek ona az bir miktar vermektedir. Sağır, dilsiz, fiziksel engelli üvey babası Joseph ile yaşayan Baby, para biriktirmektedir ve borcu bitince bu işleri bırakacaktır. Ama Doc'ın, direksiyonda harikalar yaratan Baby'yi bırakmaya pek niyeti yoktur. Güzel garson Debora ile tanışan ve ona aşık olan Baby, onunla birlikte huzurlu bir hayat planlamaktadır. Ama patlamaya hazır birer bomba gibi olan Bats, Buddy ve Darling'in yapacağı bir postane soygunu için Doc tarafından tekrar çağrılır.

Konusu ne olursa olsun, senaryoları ve yönetmenliğiyle kendine has bir yer edinmiş İngiliz Edgar Wright'a ait Baby Driver, ABD/İngiltere ortak yapımı bir film. Shaun Of The Dead, Hot Fuzz ve The World Ends'den oluşan üçlemesi, arada Scott Pilgrim vs. The World uyarlaması ile popüler sinemayı bağımsız unsurlarla karıştırarak yarattığı, mizahın farklı tonlarla hiç eksik olmadığı filmlere adını yazdıran Wright, filmleriyle ilgili her yeni haberde heyecan dalgası oluşturan bir yönetmen haline geldi. Bu filmler sayesinde onu seven kitle, zeki espriler, durum komedileri ve absürt mizah içeren, nereye gideceği kestirilemeyen adrenalin yüklü filmleri bağrına bastı. Özellikle mizahi açıdan iyice sıradanlaşan senaryoların yanında Edgar Wright filmleri maden gibiydiler. Hala da öyleler. Üstelik yıllar geçtikçe demleniyorlar. Popüler kültür tarafından Tarantino'nun farklı bir versiyonu olarak görülen Wright, sırf bu üçlemesi sayesinde tıpkı Tarantino ve Stephen King gibi fikirleri önemsenen, sene sonu en iyi film listesi merakla beklenen ikonik bir figür haline geldi. Bu vesileyle Baby Driver'ın yarattığı heyecan dalgası, bir Wright hayranı olarak hepimizi sardı.

Çoğu filmi gibi Baby Driver da seyirciyi ikiye bölen bir film. Edgar Wright'ın tarzına alışmış olanlar için olağan bir durum. Fakat bu kez kendimden örnek vererek birşey daha fark ettim. Baby Driver, genel bir ikiye bölme yanında, tek bir seyirciyi de kendi içinde ikiye bölen bir film olabilir. Yani Wright seven bir seyirci filmde sevdiği veya sevmediği sahneler bulup, bunu Wright'a yakıştırmayabilir. Ben de bunlardan biri olarak Baby Driver'ı bir Edgar Wright filmi olarak sevmedim. Künyede onun adı geçmese kimsenin de bunun bir Edgar Wright filmi olduğunu anlayacağını sanmam. Bunun en birinci sebebi, mizah eksikliği. Wright'ın tüm filmleri, gücünü bu mizahtan alıp, onu renklendirebilen, şekilden şekile sokabilen, absürtlüğünü sevdiren, hatta belli bir mizah ciddiyeti yaratabilen karakterdeydiler. Baby Driver ise ezberlenmiş aksiyon planlarına, gereksiz bir agresifliğe, türlü karakter tutarsızlıklarına sahip bir film. Fakat Wright'ın klişeleri çok sevdiğini, onlarla kendi tarzında dalga geçtiğini, onlardan yeni klişeler ürettiğini biliyor olmak, Baby Driver'ı sevmemizin önüne ciddi engeller çıkarıyor.


Mizah eklemeye çalıştığı anlarda dahi güldürmeyi pek beceremeyen Wright, 80'li yılların klişe polisiyelerinden, 90'ların şansı yaver giden beceriksiz kahramanlarından ya da birkaç koldan sıkıştırılmış günümüz iyi adamlarından sıkıcı izler taşıyor. Kötü adam olarak sadece Bats tiplemesi gerginlik yaratabiliyor ama onun da karizma sorunu var. Yazım olarak aceleye getirdiğini düşündüren senaryosunun gideceği yeri pek kafaya takmayan, belki de sadece sonunu tasarlayıp o sona nasıl yol alacağına özen göstermeyen bir anlatım seçiyor. Mesela sonlara doğru kahramanın etrafındaki çemberi daraltmak iyi fikirken, çok iyi bir "kaçış şoförü" olarak aksiyon sahnelerinde saniyelik doğru kararlar alan Baby'nin bu çemberden çıkmak için bir planı olmaması büyük eksiklik. Tabii çıkış planı olmayan senaryolardan da iyi filmler çıkıyor. Ama Baby Driver onlardan değil. Zira bu çıkışı kendi haline bırakınca hiçbir ilginçlik oluşmuyor. Üstelik kahramanın bu plansızlığı onu aptal ve beceriksiz gösterme riski de taşıyor. Nicolas Winding Refn filmi Drive hem bundan daha 80'lerdi, hem de daha kalıcı etkilere sahipti. Bu iki filmi tür açısından karşılaştırmamız tuhaf görünse de bunu Wright'a borçluyuz. Zira alıntı, esinti, gönderme yönünden de zayıf kalıyor.

Örneğin Baby'nin ölen annesinden kalan müzik tutkusu Peter Quill'in (Guardians Of The Galaxy) hassasiyetine çok benziyor. Peter, kavga dövüş kurtulduğu hapishaneye sırf kaseti için geri dönerken, Baby, polisten kaçarken aceleyle yoldan rastgele çevirdiği bir aracı, radyodan sırf daha iyi bir şarkı yakalayıp havaya girmek için hareket ettirmiyor. Wright sonlara doğru elindeki malzemeyle gerilimi tırmandırmasına rağmen ne aksiyonu, ne de karakterlerin akıbetini iyi idare edemiyor. Kötü adamlar arasında da makul bir denge sağlayamayıp inandırıcılığını sorgulatıyor. Buddy ve Bats üzerine tahmin edilenleri boşa çıkarıp ters köşe kasması bir yana, film boyunca seyirciye önemli bir tehdit olarak dayatılan Doc'ın akıbeti tam bir fiyasko. Böylesi yavan bir (hatta iki) final, Wright'ı acelecilikle, beceriksizlikle, cesaretsizlikle, kolaya kaçmayla suçlamak için elimize yeterince koz veriyor. Filmin benim için en güzel anları, Baby ve Debora'nın az sayıdaki müzik sohbetleri oldu ki, keşke Wright, filmi aksiyon değil de bu tip sohbetlerin döndüğü High Fidelity gibi naif bir konu üzerinden tasarlasaymış diye düşündüm. Zira Wright'ın absürtlükle dirsek temasındaki aksiyon anlayışı Baby Driver'daki mizahsız haliyle hiç çekilmiyor.

Oscarlı iki oyuncu Kevin Spacey ve Jamie Foxx da dahil olmak üzere, "babyface" olmasından başka bir özelliği olmayan Ansel Elgort, John Hamm, Eiza González, Lily James gibi oyunculardan kurulu kadro, bu senaryoda kendilerinden büyük beklentiler olmaması neticesinde büyük oynamayan biçimde takılıyorlar. Belki göründüğü sahnelerde sinir stres yaratan Jamie Foxx'un ortamı germe başarısından biraz daha ciddi olarak söz edilebilir. Fakat daha önce de söylediğim gibi bu tip gerginlikler bir Edgar Wright filminde çok alakasız duruyor. Zaten Baby Driver, Avrupa'da veya Uzakdoğu'da çok iyi filmler çektikten sonra Hollywood'a transfer olmuş başarılı bir yönetmenin başarısız ilk filmi gibi bir görüntü çiziyor. Wright, bu filmin devamını da çekmek istediğini söylüyormuş. Çok tutan bir filmin devamından ziyade, Wright'ın bu yabancılaşma (ve yavanlaşma) durumunun farkındalığı neticesinde durumu kurtarma hamlesi gibi bir karar sanki. Sonuç olarak bir devam filmine hiç lüzum yok. Dilek ve temenni olarak da kendisinin İngiltere'ye dönüp önündeki maçlara bakmasını, hatta takıma tekrar Simon Pegg ve Nick Frost'u dahil etmesini ekleyebiliriz. Çünkü Edgar Wright'ı seviyor, onu banal Hollywood prodüksyonlarında kaybetmek istemiyoruz.

6 Aralık 2017 Çarşamba

Wind River (2017)


Yönetmen: Taylor Sheridan
Oyuncular: Jeremy Renner, Elizabeth Olsen, Graham Greene, Gil Birmingham, Julia Jones, Kelsey Asbille, Jon Bernthal, James Jordan, Martin Sensmeier, Teo Briones
Senaryo: Taylor Sheridan
Müzik: Nick Cave, Warren Ellis

Oyuncu Taylor Sheridan son üç yıla üç senaryo sığdırdı. Sicario (2015) Denis Villeneuve, Hell or High Water (2016) ise David Mackenzie tarafından yönetildi. Her ikisi de haklı ödüller ve övgüler aldı. 2017'deki Sheridan senaryosu Wind River'ı ise bizzat kendisi yönetiyor. Bu onun 2011'deki başarısız korku filmi Vile'dan sonraki ikinci yönetmenlik girişimi. Peşpeşe yazdığı bu üç filmle sinema dünyası iyi bir senarist kazanmışken, Wind River ile iyi bir yönetmen de kazanmış oluyor. Wyoming'deki Kızılderili bölgesi Wind River yerleşkesinde bulunan bir genç kız cesedi ile başlayan film, cesedi bulan Balık ve Vahşi Yaşam Servisi üyesi tecrübeli bir iz sürücü olan Cory Lambert ile, bu davayı incelemesi için apar topar gönderilen çaylak FBI ajanı Jane Banner'ın yerel polis ile işbirliği içinde olayı aydınlatma çabalarını konu alıyor. Sheridan, uyuşturucu kartellerine taşeronluk yapan Amerikan özel timleri (Sicario) ve Amerikan rüyasının pususunda yatan vahşi kapitalizm canavarı (Hell or High Water) gibi iddialı mevzulara Wind River ile bu defa kayıp kişi istatistiklerinde Kızılderili kadınların hesaba katılmamasının sebep olduğu polisiye ve adli sorumsuzlukları ekliyor. Başka bir açıdan bakıldığında, Amerika'da dönem dönem patlak veren afro-Amerikan ırkçılığın gölgesinde kalan bir başka etnik ve cinsiyetçi duyarsızlığa dikkat çekiyor.

Sheridan'ın bu üç senaryosuyla oluşturmak istediği belli bir kalıp var. Av ve avcı arasında yaşanan kovalamaca sürecini anlatırken, geçmişinde ağır hasarlar almış olan ve bir zamanlar av olup hayatta kalabilmiş ana karakterlerin avcıya, kendilerinde bu hasarları yaratan sistemin ve bu sistemin çarklarını oluşturan kötücül bireylerin de ava dönüşmeleri üzerinden hikayesini kuruyor. Kanunsuzluklar sayesinde bir yandan sistemi sorgularken, o sistemin anladığı kanunsuz dille hesaplaşmayı seçiyor. Bu üç senaryosunda da gizem, gerilim ve dramı ortak paydada buluşturmayı başarıyor. Birinin diğerlerinin önüne geçmesini önlüyor. Her üçünde de intikam olgusunun farklı yansımaları mevcut. En önemlisi de, tüm bu hikayeler için vahşi batı lokasyonları seçiyor. Zira acımasız sistem, av, avcı, intikam olguları kendini en iyi bu coğrafyalarda ifade ediyor. Her üç filmi de kastederek teknolojik gelişmelerin sonucunda avcıların işini kolaylaştıran takip sistemleri, son model silahlar, hızlı araçlar, gelişmiş suç bilimi, temelde bu western ruhuna hizmet ediyor. Bir bakıyorsunuz tüm bu moderliğin içinden sürüsünü eski usül evine götüren bir kovboy, çocuğuna ata binmeyi öğreten geleneksel bir baba veya Amerika'nın ücra ve soğuk bir köşesine hapsedilmiş bir kızılderili ailesi geçiyor.


Wind River, yaşanmış bazı olaylardan esinlenmiş bir film. Zaten filmin sonunda verilen genel bilgi de bunu doğrular nitelikte. Bu yüzden Sheridan senaryosu birçok Hollywood kurgusundan çok daha gerçek tonlar taşıyor. Başlangıçta "katil kim" polisiyesi izleyeceğimizi düşünürken ve uzun süre de öyle gitmişken, hatta başka bir ceset daha bulunmuşken filmin kendi zamanıyla geçmişteki bir sahnesini ustalıkla birleştiren flashback bölümü ile düğümü çözmeyi son dakikalara bırakmak istemiyor Sheridan. O uzun flashback sahnesinde anlatılan hoş bir anı, sevgi dolu dakikalar ve sonrasında yaşanan trajik anlar sadece çözdüğü cinayet düğümünün değil, filmin iyi ve kötü kavramlarına dair tüm motivasyonlarının adını koyuyor. Ondan sonra inanılması güç bir hayatta kalma mücadelesinin, ücra beldelerde yapılan kötülüğün kötülerin yanına kar kalmasının, parçalanmış ailevi değerlerin, ertelenmek zorunda kalmış hayallerin, iletişimsizlik pişmanlıklarının muhasebesini daha da koyultuyor. Yürek parçalayan bu bölüm, seyirciyi Lambert ve Banner tarafına daha fazla yakınlaştırırken, Sheridan'ın vahşi batı adaletini yürürlüğe koyacağına dair sinyalleri de veriyor. O adalet de Sicario ve Hell or High Water'dan soyut izler bulabileceğimiz biçimde sağlanıyor.

Belki geçmişte kızını da benzer biçimde kaybetmiş ana karakter Cory Lambert'ın, cesedini bulduğu Natalie'nin kaybolan kendi kızının arkadaşı olması vesilesiyle yaşadığı "kaderiyle hesaplaşma" fırsatı biraz klişe durabilir. Üstelik Lambert'in kızılderili karısından boşanmış, kendini oğluna adamış, bilgece laflar eden bir adam olarak resmedilmesi de bu klişeye iliştirilebilir. Genç FBI ajanı Jane Banner'ın geçmişi üzerine hiç, karakteri üzerine ise fazla düşülmemesinin onu bazı açılardan suni bıraktığı da söylenebilir. Ama Sheridan, ortasından yakalayıp seyirciyi dahil ettiği bu hikayenin geçmişini daha çok toplumsal açıdan ele aldığı için, Jane gibi karakterlerin geçmişinin bu hikaye önünde engel oluşturmasını istememiş olabilir. Natalie ve Jane'in hayatta kalmaya çalışan birer "savaşçı" olmalarının ortak noktasında Jane'i az da olsa boyutlandırmak olası bir hal alabiliyor. Jeremy Renner ve Elizabeth Olsen gibi iki iddiasız oyuncunun karakter işlenişine de bariz katkıları olmuyor. Ancak hikaye ne kadar güçlü olursa ve ne kadar ciddi ele alınırsa, film de o kadar sağlam yere basabiliyor. Senaryo ve yönetim becerileri o karakterleri kendi işlemeye başlıyor. Cannes Film Festivali'nin Belirli Bir Bakış bölümünde Sheridan'a En İyi Yönetmen ödülü kazandıran Wind River, bu haliyle şimdilik Sheridan üçlemesinin son halkası gibi duruyor. Tabii yeni senaryolar ve filmler de gelecektir. Sheridan'ın hayata karşı direnme öyküleri merakla beklenen bir hal aldı. Çünkü güç kavramını hayatta kalabilme kabiliyeti açısından tanımlayan bu öyküler, filmde geçen "kurt şanssız geyiği değil, zayıf olanı avlar" sözünde olduğu gibi işini şansa değil, gerçeklere emanet etmiş görünümlere sahip.