19 Mayıs 2017 Cuma

The Age Of Shadows (2016)


Yönetmen: Kim Jee-woon
Oyuncular: Song Kang-ho, Gong Yoo, Han Ji-min, Eom Tae-goo, Sin Seong-rok, Heo Sung-tae, Tsurumi Shingo, Lee Seol-goo
Senaryo: Lee Ji-min, Park Jong-dae-I
Müzik: Mowg

1920'lerde Japon işgali altında bulunan Seul'de bu işgale karşı en sert tepkiyi veren direnişçi örgüt Heroic Corps, Seul'deki kritik Japon noktalarına saldırı düzenlemek üzere Şangay'dan patlayıcı getirmeyi planlamaktadır. Bu eylemleri durdurmak için Japon ajanlar da alarmdadır. İstihbaratın başındaki Higashi, örgüt mensuplarını ele geçirmek için, geçmişteki başarılarına güvendiği Lee Jeong-chool'u ekibin başına getirmiştir. Onunla birlikte çalışması için genç ajan Hashimoto'ya da aynı yetkileri verir. Kore doğumlu olan, aynı zamanda eskiden bağımsızlık hareketlerinde de bulunduğu için örgütü iyi tanıyan Jeong-chool, kendisinin başında olduğu bir operasyonda eski bir dostunun ölümüne sebep olunca bu konumunu sorgulamaya başlar. Şangay işini organize eden örgütün güçlü ismi Kim Woo-jin ile temas kuran Jeong-chool bağlılık konusunda pek de güven veren biri değildir. Bu yüzden hem Kim Woo-jin'in, hem de Hashimoto'nun gözü onun üzerindedir.

A Tale Of Two Sisters, A Bittersweet Life, The Good, The Bad & The Weird, I Saw The Devil gibi bazı Güney Kore sineması klasiklerinin yönetmiş olan Kim Jee-woon, 2013'te sadece yönetmenliğini yaptığı The Last Stand ile Amerikan boyunduruğu altına gireceğini düşündürüp endişelendirse de, The Age Of Shadows aracılığıyla ülkesine güçlü bir geri dönüş gerçekleştiriyor. Savaş dramı, psikolojik gerilim, aksiyon türlerini biraraya getiren, bunları casus filmlerinin olmazsa olmazı entrikalar zincirine başarıyla ekleyen senaristler Park Jong-dae-I ve Lee Ji-min ikilisinin henüz ilk senaryoları olduğu pek anlaşılmıyor. Bazı klişe olay örgülerinin dayattığı sebep sonuç müdahalelerine rağmen özellikle casus filmleri nostaljisini Güney Kore sineması normlarında görmek gayet keyifli. Dümende Kim Jee-woon gibi bir kaptan olunca tempo kaybetmeden ve dörtnala koşmadan meramını anlatabilen sıkı bir dönem filminin keyfi bu. Zaten önceki filmlerinde kedi fare oyunlarının kitabını yazan isimlerden biri olduğu için, Japon hükümeti ile Koreli isyancılar arasındaki kovalamacayı da en iyi işleyebilecek isimlerden biri o.

Karakter tasarımı olarak çok hassas bir noktada duran Lee Jeong-chool'un çift taraflı ajan olma halinden devşirilmiş ikilemlerine tam anlamıyla ikna olmak bazı seyirci profili için güç olabilir. Başlangıçta güçlü olan tarafa yakın olmayı tercih eden, rüzgarın estiği yere göre eğilen karakteriyle pek güven vermeyen Jeong-chool'un yanına genç ajan Hashimoto'nun verilmesi, bazı Japon istihbaratlarının ondan gizlenmesiyle kendini dışlanmış hissetmesi, sonrasında Kim Woo-jin ve direnişin lideri Jeong Chae-san ile yakınlaşması, onu adım adım dönüşüm sürecine sokuyor. Eskiden parçası olduğu bir şeye dönüşmesi, üstelik eskiye nazaran yetki anlamında daha güçlü ve bu defa düşmanın içinden sahip olduğu avantajlarla aidiyetini ve sadakatini sınayabilecek şartların belirleyiciliği, onun ikilemlerini daha kabul edilir bir zemine taşıyor. Japon hükümeti ve örgüt arasında yaşanan istihbarat savaşlarında kilit konumda yer alması, beraberinde casus filmlerine dair yüksek gerilimi de beraberinde getiriyor.


Başından beri bir planı olduğunu ve o plana sadık kaldığını düşündüren senarist ikilisi, bir yandan ajanlar ve örgüt üyeleri arasındaki kovalamacayı sürdürürken, bir yandan da Jeong-chool'un ikili oynarken arada sıkıştığı anlardan çok iyi yararlanıyor. Hatta çoğu zaman asıl gerilimi onun üzerine kuruyor. Daha geniş alanlarda bu takibi betimlerken, özellikle uzun süren Gyeongseong treni bölümündeki nefes kesen gerilimle dar alanda da önemli işler yapabileceğini gösteriyor. Ajan tarafının tehdit etkisini somutlaştırmak için Hashimoto gibi ihtiraslı, şüpheci, sert özellikler taşıyan müthiş bir kötü adam tasarlayarak seyircinin yakalanma korkusunu da körüklüyor. Bu tren bölümü, Jeong-chool, Woo-jin, Hashimoto üçgeni arasındaki yüksek gerilimi, müthiş bir kurguyla kaçma, kovalamaca, köstebeği bulma, ifşa olmama anları ve nihayet silahların patladığı kendine ait finaliyle filmi yükselten kilit bir öneme sahip. (Özellikle Train To Busan'dan sonra Woo-jin'i canlandıran Gang Yoo'yu yine trendeki bir can pazarında görmek ilginçti.)

Normalde bir yönetmen için filmi bitirme noktası olarak kullanılabilecek bu tren bölümünden sonra filmin daha anlatacak şeyleri olmasından ötürü, ortalığı karıştıracak, yeni gerilimler yaratacak, karakterlere kendi kahramanlık payelerini teslim edecek işkence, mahkeme, intikam süreciyle finale ulaşılıyor. Kurgusu, temposu, görkemli sanat yönetimi, müzikleri, Song Kang-ho ve Gong Yoo gibi iki önemli aktörün başı çektiği oyuncu kadrosuyla yılın en iyi Güney Kore filmlerinden biri olduğunu kanıtlıyor. Kore oyuncular birliğinin En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu seçtiği Hashimoto rolündeki Eom Tae-goo ve Kim Jee-woon'un favori oyuncusu, artık ünü dünyaya yayılmış Lee Byung-hun'un konuk oyuncu performansları da görülmeye değer. En sevindirici şeylerden biri de ülkesine böyle bir filmle dönen Kim Jee-woon'un "taş yerinde ağırdır" atasözünü doğrulaması olsa gerek.

11 Mayıs 2017 Perşembe

La tortue rouge (2016)


Yönetmen: Michael Dudok de Wit
Senaryo: Michael Dudok de Wit, Pascale Ferran
Müzik: Laurent Perez Del Mar

Dört kısa animasyonun ardından ilk uzun metrajını çeken Hollandalı yönetmen Michael Dudok de Wit'in tasarladığı, Studio Ghibli‘den Isao Takahata’nın da yapımcıları arasında bulunduğu La tortue rouge, bir deniz kazası sonucu ıssız adaya düşen bir adamın sıradışı hikayesini tamamı diyalogsuz olarak anlatan bir animasyon. Diyaloğa ihtiyaç duymayacak bir masal tasarlamak zor gibi görünse de, etkileyici görsel işçiliği sayesinde bunun üstesinden başarıyla gelen de Wit, yalnızlık, hayatta kalma, aşk, umut, özgürlük, aile gibi kavramları bu görsel bütünlük içinde dile getirmekte hiç zorlanmıyor. Doğal ses ve görüntülerin sağladığı pastoral yoğunluk, adamın hayatta kalma, adadan kurtulmaya çalışma gayretleriyle bütünleşince ortaya müthiş bir yalnızlık kasveti de çöküyor. Yaşanan masalsı kırılma noktasıyla birlikte filmin anlatacakları yön değiştirip daha da çeşitleniyor. Bu beklenmedik sürpriz kırılmayı izleyenlere bırakarak filmi değerlendirdiğimizde söyleyemeyeceğimiz çok şey olsa da, filmin duygu dünyasına farklı kanallardan sızabilmek mümkün.

Zaman zaman kısa animasyon geçmişinden sonraki ilk uzun metrajı olması nedeniyle bazı sahneleri uzattığı izlenimi verse de, de Wit'in yarattığı bu ıssız ve hüzünlü evren, bizi kendi iç ıssızlığımızla buluşturabildiği için bu acelesi olmayan tempo kimi zaman bir meditasyon etkisi de bırakabiliyor. Kaldı ki, özdeşlik kurduğumuz bu adamın film boyunca yaşayıp yaşayacağı her şeyi sahiplendiğimiz vakit, zaten ona bir film olarak bakamıyor, kendi yalnızlığımıza tutulmuş bir ayna gibi görmeye başlıyoruz. Böylece bu yalnızlığı şekillendiren çaresizlik, sevgi eksikliği, hüsran, huzur ve hüzün duyguları tüm benliğimizi sarıyor. Sevdiğinle sahil kenarında yürüme huzuru, su altındaki bir kayalıkta sıkışma gerilimi, günler süren emeklerin bir anda yıkılmasının öfkesi, bırakıp gitmenin yürek dağlayan hüznü ve dahası... En dramatik olan ise, kendi yarattığımız hayal dünyamızda yaşadığımız gerçekliğin bile bir gün bitecek olmasının tarifsizliği. Kırmızı bir kaplumbağanın varoluş ihtimaline ancak o güzel dünyada yer var çünkü.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Passengers (2016)


Yönetmen: Morten Tyldum
Oyuncular: Chris Pratt, Jennifer Lawrence, Michael Sheen, Laurence Fishburne
Senaryo: Jon Spaihts
Müzik: Thomas Newman

Yıldızlararası uzay gemisi Avalon, koloni gezegeni Homestead 2'ye doğru otomatik pilota bağlı olarak ilerlemektedir. 500 küsür mürettebat dahil 5000 yolcu, yaşlanmalı durmuş vaziyette uyku kapsüllerinde yolculuk etmektedirler. Meydana gelen bir kaza sonucu yolculardan Jim, toplam 120 yıl sürecek olan bu seyahatin 30. yılında, yani yolculuğun bitmesine 90 yıl kala uyanmıştır. Tekrar kapsüle girip kaldığı yerden uykuya dalması mümkün değildir. Jim'in yardım istemek için dünyaya gönderdiği mesaj 19 yıl sonra oraya ulaşacak, en yakın cevap ise 55 yıl sonra gelecektir. Konuşabildiği tek kişi olan robot barmen Arthur'u saymazsak bu dev gemide, uyku halindeki binlerce insan arasında tek başına kalan Jim, bir yandan geminin türlü imkanlarından faydalanmakta, bir yandan da ana kumanda merkezine girip bu durumu düzeltmenin yollarını aramaktadır.

Senaryosunu daha önce Prometheus (2012) ve Doctor Strange (2016) senaryolarında da adı görünen Jon Spaihts'in yazdığı Passengers'ın yönetmen koltuğunda, özellikle 2011 yapımı enfes bir suç gerilimi olan Hodejegerne ile dikkatleri çeken Norveçli Morten Tyldum oturuyor. Bu dikkat çekme sonrası İngilizce konuşulan filmler çekmesi için daha yüksek bütçeler ve imkanlar elde eden Tyldum, önce 2014'te II. Dünya Savaşı'nda Alman ordusunun enigma kodunu kırmak için görevlendirilen ünlü matematikçi Alan Turing'i konu edinen The Imitation Game ile tipik Oscar kurnazı bir filme imza atmıştı. Hollywood'un nimetlerinden hoşlanmış olacak ki, bu defa Jennifer Lawrence ve Chris Pratt gibi son dönemin iki popüler oyuncusunu, bilimkurgu / romantik dram karması bir filmde yönetme fırsatı bulmuş. Passengers, "aslında fikir güzel" diye başlayıp, "ama" diye devam edeceğimiz filmlerden. Devasa büyüklükte ve sürprizlerle dolu bir yolcu uzay gemisinde tek başına kalma halindeki bu çekici fikir, başlarda gayet iyi gidiyor. Ama yukarıda filmin konusunu özetlerken hiç bahsedemediğimiz, ne var ki afişin yarısının sahibi yazar Aurora Lane'in filme dahil oluş şekli ve bu şekil üzerinden yapılabilecek zengin okumalar geniş bir spoiler alanı kaplıyor. Bu yüzden daha üstü kapalı bir eleştiri gerekiyor.


"Aslında fikir güzel" kısmına dönersek, özellikle Jim'in yalnız takıldığı anların modern bir Robinson Crusoe'ya veya bir süre sonra her günü birbirine benzemeye başlayan Groundhog Day'deki Phil'e benzeyen dokusundan bölümler dolusu dizi bile çekilebilir. Aurora'nın dahil olmasıyla bu diziye ikinci bir sezon eklenebilir. Böylece senaristler önce bu "ıssız" kalma haline, sonra da "güzel bir kadın ile ıssız" kalma haline dair ne fantezileri varsa rahatça dile getirebilirler. Jon Spaihts de bu hallerin bilinciyle tasarladığı senaryosunu kendi fantezileriyle süslüyor. Ama bu bir uzun metraj olduğu için acele etmek, seyircinin bazı olası taleplerini pas geçmek durumunda kalıyor muhtemelen. Bu yüzden filmde yaşanan önemli duygu kırılması, sonrasında uydurma gemi arızası sebebiyle yaşanan zorlama aksiyon ve süre yetmediği için apar topar paketlenmiş final, filme dair beklentileri çöpe atıyor. Çok derin ve felsefi altyapısı olmayan bir varoluş hikayesi önce aşk hikayesine, sonra da Amerikan seyircisinin sevdiği bir kahramanlık hikayesine dönüşüyor. Fakat bu dönüşümler kendi içlerinde ve birbirlerine bağlanmada sıkıntı ve klişelere boğuluyor.

Gideceği yere ulaşmak için önünde 90 yılı bulunan bir gemide uyanık olan Jim ve Aurora'nın Adem ile Havva okumasının bile esamesinin okunmaması, zaten ortada çok özenli bir senaryonun değil, sadece iyi bir fikrin olduğunu gösteriyor. Belki daha Hollywood dışı bir anlayışla ya da mesela Arrival'ın yaptığı gibi bilimkurguyu araç olarak kullanıp ilişkilerdeki iletişim ve ifade meselesini daha derinleştirmek, bu sayede dramatik yönünü kuvvetlendirmek mümkün olabilirdi. Hatta gereksiz aksiyondan ve pahalı popüler başrollerden kısılarak daha karanlık, daha bağımsız bir senaryo etrafında şekillenip iz bırakan bir film haline gelebilirdi. Ne var ki tipik bir Hollywood blockbuster olması istendiği çok açık. Amores perros, Frida, 21 Grams, Babel, Biutiful, Los abrazos rotos, The Homesman filmlerinde imzası bulunan Meksikalı görüntü yönetmeni Rodrigo Prieto bile standartların dışına çok nadir çıkıyor. Hodejegerne gibi sıkı bir filmden sonra kendini bu Amerikan standartlarına bırakan Morten Tyldum hatırına izlediğim Passengers'tan aklımda kalan tek şey, barmen Arthur'un Jim'e söylediği  "nerede olmak istediğine çok fazla kafa yorarsan, bulunduğun yerin tadını çıkarmayı unutursun" cümlesi oldu.

28 Nisan 2017 Cuma

Frantz (2016)


Yönetmen: François Ozon
Oyuncular: Paula Beer, Pierre Niney, Ernst Stötzner, Marie Gruber, Johann von Bülow, Anton von Lucke, Cyrielle Clair, Alice de Lencquesaing
Senaryo: François Ozon, Philippe Piazzo
Müzik: Philippe Rombi

1. Dünya Savaşı'nın bitiminden hemen sonra, yenik devletlerden Almanya için hem maddi, hem de manevi kayıpların büyük olduğu zor bir süreç başlamıştır. Yaralarını sarmakta olan sakin Quedlinburg kasabasında yaşayan Anna, Fransız cephesinde nişanlısı Frantz'ı kaybetmenin üzüntüsünü henüz atlatabilmiş değildir. Frantz'ın ebeveynleri Hoffmeister'lar Anna'yı kendi öz kızları gibi sahiplenmişlerdir. Günün birinde Anna, Frantz'ın mezarı başında ağlayan genç bir adam görür. Kasabaya yeni gelen Adrien Rivoire adındaki bu gizemli Fransız, Frantz'ın Paris'te yaşadığı günlerden tanıdığı çok yakın bir arkadaşı olduğunu söyler ve kısa zamanda hem Anna'nın, hem de Frantz'ın anne - babasının yakın dostu olur. Ancak sırlarla dolu bu ürkek genç adamın Frantz ile ilgili anlattıkları kadar, anlatamadığı şeyler de vardır.

Fransa'nın dünya sinemasına kazandırdığı en büyük değerlerden biri olan François Ozon'un, senaryosunu Philippe Piazzo'dan yardım alarak yazdığı Fransa / Almanya ortak yapımı Frantz'da yine dantel gibi işlediği ikilemleri, ilginç karakter dönüşümlerini, karmaşık aşk çıkmazlarını işlemeyi sürdürüyor. Ozon'un bunları kimi zaman ana akım dramatik yapıların sürükleyiciliğine sahip kendi atmosferinde, kimi zaman sinema sanatının "sanat" algısını güçlendiren bünyesinde, çoğu zaman da bu iki iklimi harmanlayarak ele alan bir tarzı var. Kompozisyonlarını yazarken, önce seyirciyi kendine bağlamayı amaçlayan etkili bir giriş yapıyor. Gelişme bölümünde hikayenin çeperlerini dağılmadan genişlettiği gibi, Frantz'da da gördüğümüz üzere ince ince oluşturduğu sır perdesini bazen erkenden, bazen de sindire sindire açıyor. Bu perdenin sonuç bölümünde açılması beklenir. Mesela ortalara doğru Adrien ile Anna'nın gece mezarlıkta geçen sahnesi bazı yönetmenler için finalden önceki son çıkıştır. Hatta bu gibi durumlarda filmi lastik gibi uzatıp finali de o sahnede yapmak isteyen bile çıkabilir.


Fakat Ozon, Adrian'ın sırrını ifşa etmeden önce seyirciye çeşitli teoriler ürettirip, bunlardan birini malum sır olarak açıkladıktan sonra da filmi sürdürmeyi istiyor. Çünkü bu sır sonrasında filmin gideceği yerin belirsizliği, onu daha gizemli, daha romantik, daha dramatik bir yola sokuyor. Frantz'ı bu sırdan önce ve sonra olarak ikiye ayırmak da mümkün. Üstelik filmin savaş sonrası dinginlik içinde müzik, edebiyat ve resim sanatlarıyla yoğrulmuş yapısının bu vicdan, dürüstlük, bağışlama, aşk, keder, umut ve hüsran hikayesiyle adaptasyonu, Frantz'ı tek bir duyguya hapsetmiyor. Tüm bu duygular siyah beyaz estetik içinde kendine çok kolay yol buluyor. Flashbacklerin ve bazı sahnelerin renklenmesi de filmin melankolisini güçlendiriyor. Siyah beyaz yapı, aynı zamanda kostümlerden ve mekanlardan destek alarak, filme sahip olması gereken tarihi dokuyu layığıyla katıyor.

Ozon'un son filmleri Jeune & Jolie ve Une nouvelle amie'de de beraber çalıştığı görüntü yönetmeni Pascal Marti, yine ara sıra başvurduğu besteci Philippe Rombi, filmin şahane sanat yönetimine katkı sağlayan önemli isimler. Anna rolündeki Alman aktris Paula Beer'in başarılı oyunuyla sürüklediği Frantz, ilginç yüz yapısını tedirgin bir performansa uydurmakta sıkıntı çekmeyen Fransız Pierre Niney ile mesafeli bir kimya içeriyor. Bu mesafe algısı görece olmakla birlikte, sembolize ettikleri soyut kavramların ve sosyal konumlarının örtüşememesi sonucu ortaya çıkan doğallıkta. Zaten Ozon, filmi olması gereken en anlamlı biçimde sonlandırıyor. Gerek hikaye anlatımı, gerekse yönetim anlamında her filmine kendi geniş vizyonunu katan ama buna rağmen filmleri arasında fark yaratmasını bilen François Ozon (mesela bir önceki filmi Une nouvelle amie ile Frantz'ın aynı kişinin elinden çıktığını anlamak kolay sayılmaz), her yıl çektiği bir film sayesinde başkalarının hayatlarıyla seyircilere çok boyutlu aynalar tutmaya devam ediyor.

20 Nisan 2017 Perşembe

Truman (2015)


Yönetmen: Cesc Gay
Oyuncular: Ricardo Darín, Javier Cámara, Dolores Fonzi, Oriol Pla, Eduard Fernández
Senaryo: Cesc Gay, Tomàs Aragay
Müzik: Nico Cota, Toti Soler

Uzun süre gördüğü kanser tedavisinden ilerleme kaydedemediği için yorulan aktör Julián (Ricardo Darin), kemoterapiden vazgeçme kararı alır. Sadık köpeği Truman ile birlikte yaşayan Julián'ı Kanada'da yaşayan arkadaşı Tomás (Javier Cámara) 4 günlüğüne ziyaret eder. Tomás'ın gelme nedeni Julián'ı bu kararından vazgeçirmektir. Ama Julián'ın pozitif ve alaycı tutumu nedeniyle buna bir türlü fırsat bulamaz. İki eski dost, Truman'ı sahiplenecek bir aile ararlar. Julián'ın üniversitede okuyan oğlu Nico'yu ziyaret etmek için Amsterdam'a giderler. Bir yandan da bu kaçınılmaz sona kendilerini hazırlamaya çalışırlar. Birlikte hayatın, dostluğun, ebeveyn olmanın değerinin anlaşılacağı 4 gün geçirirler.

En son 2012'de çektiği Una pistola en cada mano ile izlediğimiz Cesc Gay'in senaryosunu yine Tomàs Aragay ile birlikte yazıp kendisinin yönettiği Truman, sıcak, samimi, hüzünlü, huzurlu, mizahi özellikler taşıyan bir film. Ölüm temasına tezat oluşturmasına rağmen hissedilen bu samimiyet ve huzur, Julián'ın ölümü kabullenmişliği sayesinde filme çok daha yoğun biçimde sirayet edebiliyor. Karşımızda bunalımlı, nemrut, dengesiz bir rol olsaydı hem seyircinin içini şişirecek klişelere boğulmuş bir karakter izleyecektik, hem de ölümün kasveti çökmüş bir senaryonun ağırlığıyla gerilip ruhsuz bir efkara hapsolacaktık. Oysa Cesc Gay bunların olmasına izin vermiyor. Julián'ı ölecek olan birinden ziyade, geride bıraktıklarını bir daha görmeyeceği bir yolculuğa çıkacakmış gibi tasarlamış. Tabii yapılanların ve diyalogların çoğunda ölüm kavramı direk zikredilmese de, varlığı hep eşikte bekliyor. Temelli gidiyor olmanın acısına teslim olmadan, oğluyla, evladı gibi gördüğü köpeği Truman ile, kuzeni Paula ile ve bazı arkadaşlarıyla vedalaşmak istiyor.


Aslında vedalaşmayı sevmeyen Julián'ın bu vedalaşma konusunda yaşadıkları da filmin hüzün dozunu iyi ayarlayan nitelikte. Örneğin kendisini görmezden gelen bazı iş arkadaşlarıyla vedalaşmayı beklemesi, kendisine bir ölü gibi bakılmasını hazmedememesinden kaynaklanıyor. Fakat bu defa evliliğinin bitmesine sebep olduğu için kendisinin görmek istemediği, ama beklemediği biçimde ona selam verip durumunu soran bir başka arkadaşının tavrıyla rahatlama hissediyor. Filmin temelini oluşturan Julián - Tomás dostluğu ise iki yıllanmış arkadaşın bağlılığı ile karı koca huysuzluğu arasında gidip gelen sevimli bir tonda ilerliyor. Belki finalin biraz daha uzatılması gerektiğini, daha dokunaklı bir veda sahnesini hak ettiğini düşünenler olabilir. Sevimli Truman'ın da filme adını vermiş olmasının hakkı tam verilmemiş de olabilir. Ama Hollywood buna benzer konuları The Bucket List olarak allayıp pullarken, Avrupa ana akımındaki karşılıkları Truman gibi mütevazi dramlar oluyor ve onları çoğu zaman oldukları gibi kabul edebiliyoruz.

Ricardo Darín ve Javier Cámara gibi latin sinemasının iki tecrübeli oyuncusuyla zaten 1-0 önde başlayan Truman, süresi dahilinde kalesinde birkaç gol görse de, maçı farklı kazanmasını bilen bir film. Dikkat çeken bir başka unsur da, mekan tasarımları. Sahneler için seçilen açık ve kapalı nezih mekanlar, izleyenin içini açtığı gibi, oyuncuları daha sivriltip, zaman zaman onlardan rol çalma cüreti bile gösteriyorlar. 2016 Goya ödüllerinde En İyi Film, Yönetmen, Orijinal Senaryo, Erkek Oyuncu (Darín), Yardımcı Erkek Oyuncu (Cámara) gibi ana ödülleri kazanan film, çoğunluğu latin festivallerinden olmak üzere dünya çapında 30 civarında ödüle, bir o kadar da adaylığa layık görüldü. Cesc Gay ise her filminin üstüne sessiz sakin birşeyler koyarak ilerlediği fark edilince takip edenleri çoğalan yönetmenlerden biri haline gelmeye başladı.

13 Nisan 2017 Perşembe

No (2012)


Yönetmen: Pablo Larraín
Oyuncular: Gael García Bernal, Alfredo Castro, Luis Gnecco, Néstor Cantillana, Antonia Zegers, Marcial Tagle, Jaime Vadell, Pascal Montero, Elsa Poblete
Senaryo: Antonio Skármeta, Pedro Peirano
Müzik: Carlos Cabezas

Yıllar süren faşist rejim sonucu Şili'nin askeri diktatörü Augusto Pinochet uluslararası baskılara boyun eğer ve 1988'de 8 yıl daha iktidarda kalmak için kendi başkanlığını referanduma götürme kararı alır. "Evet" ve kararsız çoğunluğu görülen ülkede muhalefet "Hayır" kampanyalarını yönetmek üzere Rene Saavedra adında, ülkesinde popüler bir reklamcıyla anlaşır. Son derece kısıtlı olanaklarına ve diktanın yoğun baskılarına rağmen cesur Saavedra ve ekibi oylamayı kazanıp ülkelerini dikta rejiminden kurtarmanın yolunu bulmak üzere çalışmalara başlarlar. Tony Manero, Post Mortem, El Club, Neruda, Jackie filmlerinin Şilili yönetmeni Pablo Larraín'in kariyerinin dördüncü filmi olan No, bu kampanyanın başlangıcından itibaren geçirdiği evreleri inceleyen bir film. Larraín, dönemin siyasi atmosferini çoğunlukla fon olarak kullanarak Hayır kampanyasının kendisine, dolayısıyla reklamın ve kampanyaların güç dengelerine olan etkilerine odaklanıyor. Tabii bunu o siyasi iklimden uzak tutmamak adına Saavedra'nın özel hayatında gördüğü baskılara da değiniyor. Ama söz konusu kampanya olunca filmden beklentileri de bu yönde hafifletmek gerekiyor.

Pinochet yönetiminin kazanacağına kesin gözüyle bakılan referandumun Evet kanadını yönetenler, darbe sonrası baskıcı uygulamaların sağladığı korku ve sindirme politikaları ile elde edilen sözde meyvelerden, yani "huzur ve güven ortamından" bahsederken, muhalefet kanadında Hayır propagandası için ne yapılacağı da aslında az çok belli: Darbe sonrası faşist uygulamalar, infazlar, işkenceler, gözaltında kaybolanlar, faili meçhulller, kan, gözyaşı ve öfkeyle dolu arşiv ağırlıklı reklam filmleri. Ama kapitalist bir sektöre hizmet eden, kendisi de özgürlük yanlısı olmasına rağmen muhalif bir politik donanımı olmadığını düşündüren Saavedra'nın izlediği bu Hayır reklamlarını beğenmemesi de gayet normal. Çünkü şarkılı danslı kola reklamı çeken bir adamın referanduma bakışının da hemen hemen bu minvalde olması beklenir. Saavedra da olmadığı biri gibi reklam çekmek istemediği için Hayır propagandasını bu bakış açısıyla dolaşıma sokmak istiyor. Esprili, müzikli, insanların gülümsediği, geçmişin öfkesini bir kenara bırakıp geleceğe umutla baktıkları rengarenk bir reklam kampanyası tasarlıyor. Fakat muhalefetin ve binlerce Pinochet mağdurunun bu kampanyayı bir anda benimsemesi de beklenmiyor.

Larraín bu evreyi fazla deşip uzatmadan o döneme göre ilginç bazı fikirlere ve Hayır reklamlarının çekim sürecinde yaşananlara odaklanıyor. Zaten muhalefet başta karşı çıksa da, bu kampanyayı Evet kampanyasından farklı kılacak fikirlere açık bir görüntü içinde. Devlet televizyonunda 15 dakika Evet, 15 dakika Hayır propagandası yapma zorunluluğu bulunması ve geri kalan zamanın tümü zaten devlet propagandası içermesi sebebiyle o 15 dakikayı bilinen muhalif sloganlarla ve eski yaraları deşmekten başka bir işe yaramayan sert çıkışlarla doldurmak yerine, böyle bir fark yaratma düşüncesi baskın geliyor. Küçük skeçler, müzikal sahneler, hatta Şili'yi yansıtmayan reklam karakterleriyle çekilen mutlu portreler, özellikle korkudan pasivize olmuş veya kafası karışmış kesimi daha iyi bir gelecek için umutlandırma amacı taşıyor. Günümüz teknolojisi ve yaratıcılığıyla karşılaştırmamızın haksızlık olacağı bu reklamlardaki amatör, kitsch ve komik yapı, tek TV kanallı, bilgisayarsız, internetsiz 80'ler şartlarında insanlara farklı gelebilecek pekçok unsurdan besleniyor. Bu açıyı kısmen yerelleştirirsek, 12 Eylül darbesi sonrası bazı reklam kampanyalarının insanlara acılarını hatırlatmayı tercih etmeyen farklı duruşlarını örnek verebiliriz.


İçinde bulunduğumuz dönem itibariyle ister istemez empati kurduğumuz, içselleştirdiğimiz, daha önce de farklı siyasi iklimlerde yaşadığımız referandum olgusunun demokratik işlerliği filmde çok fazla sorgulanmıyor. Bir siyasi propaganda aracı olarak reklamcılık ve onun Hayır oyu getirmesi için kullanılış biçimiyle ilgilenen Pablo Larraín, bu sayede toplum psikolojisine, baskıcı rejimlere karşı takınılacak hassas medya stratejilerine dair döneme göre cesur kararlar alan bir ekibi izliyor. Bu cesaret, hem hükümetin kuşkucu gözetimi altında Evet'e karşı bir propaganda yürütülüyor olmasından, hem de radikal sayılabilecek bir reklam konsepti ile başarı elde etme riskine girilmesinden kaynaklanıyor. Bizdeki çalkantılı siyasi iklimin, referandum için gerekli olan demokratik ortamın, ifade özgürlüğü kriterlerinin, en önemlisi de eğitim, kültür ve siyasi duyarlılık yönünden zayıf seçmen çoğunluğunun Şili'deki yansımaları, coğrafi ve fiziki farklılıklar içeriyor. Mesela Evet propagandası için Şilili sanatçı ve ünlü bulunamıyor. Çünkü hepsi Hayır için kenetlenmiş durumda. Muhalefet kendini bu davaya adamış bir profil çiziyor. Gökkuşağı sembolü altında ümit dolu bir Hayır kampanyasına girişmek için halkına güven duyan reklamcılar yaşıyor Şili'de.

Bu tip kampanyalarda insanları korkutmak, kötü deneyimleri tarihin neresinde olursa olsun bulup çıkarmak, böylece halkı kendisine razı etmek önemlidir. Propaganda veya miting süresinin %90'ında muhalefete yüklenmek, böylece halkı kamplaştırarak içerikten uzaklaştırmak daha kolaylaşır. Halkı geçmişiyle, fakirlikle, uzun ekmek kuyruklarıyla, terörle korkutmak gerekir. Sorgulamayan, yorumlamayan, din ve gelenekler olmadan siyasi bakış açısı oluşturamayan halk da bu korku ve dayatmalar sonucu bir süre sonra Stockholm Sendromuna yenik düşüp neyi savunduğunu bilmez hale gelebilir. Tabii bu bizim siyasi kültürümüzün ve seçmen profilimizin bir özeti. Buradaki yerellik ve evrensellik kıstasları tartışmalı. Daha demokratik ve hoşgörülü toplumlarda işler farklı yürür. Dağdaki çoban veya plazadaki beyaz yakalı neye oy verdiğini biliyor ve savunabiliyorsa onu değiştirmek zaten zordur. Bizde reklam kampanyalarının belirleyici rolü, başkalarına göre daha ikinci veya üçüncü planda kalır. Çünkü siyasetçiler meydanlarda ve buldukları her mikrofonda birbirlerini halka şikayet etme üzerinden kendi reklamlarını kendileri yaparlar.

Sandıktan Pinochet'ye Evet çıkacak olma ihtimalinin yüksekliğine rağmen, muhalefetin ve Saavedra'nın kolay pes etmemesi çok mühim. Ellerindeki en önemli fırsatı değerlendirmek için Şili halkının geleceğe duyduğu ümidi popüler reklam unsurlarıyla, hatta Şili halkına uzak görünen bazı reklam unsurlarıyla besleme riskini almaları da öyle. Ama onların en büyük avantajı, 1980'de %67 ile Evet çıkaran, 8 yıl sonra %56 ile Hayır diyerek Pinochet'yi istemeyen Şilililerin korkularından kurtulmaya hazır oluşları olsa gerek. Bu anlamda No, dünya tarihinde ibret alınması gereken bu halk oylamasının resmini çeken bir film. Tabii bu resim, Pablo Larraín'in dönemin ruhunu yansıtmak için tercih ettiği nostaljik tekniklerle çekildiği için daha gerçekçi bir iletkenlik taşıyor. Bu gerçekçilik sayesinde No'yu sadece film olarak başarılı bulmuyoruz. Şili halkının ne kadar gururlansa az geleceği bu tarihi kararı yüzünden onlara imrenmemize de sebep oluyor.

8 Nisan 2017 Cumartesi

Tarde para la ira (2016)


Yönetmen: Raúl Arévalo
Oyuncular: Antonio de la Torre, Luis Callejo, Ruth Díaz, Raúl Jiménez, Manolo Solo, Font García, Pilar Gómez
Senaryo: Raúl Arévalo, David Pulido
Müzik: Vanessa Garde, Lucio Godoy

"İntikam duygusu bastırılırsa, ciddi bunalımlarla karşı karşıya kalır insan. Birçok dengesizlik uzun süre ertelenmiş bir intikamdan kaynaklanır. Patlamasını bilelim! Her türlü huzursuzluk, birikmiş öfkenin yarattığı huzursuzluktan daha sağlıklıdır." (Emil Michel Cioran)

2007 yılında Madrid'de dört kişi tarafından bir mücevher mağazasına soygun düzenlenir. Soyguncular mağazayı soyup bir kişiyi öldürdükten sonra alarm paniğiyle dağılıp kaçmayı başarsalar da, şoför olarak tuttukları Curro yakalanıp 8 yıla mahkum edilir. Curro'nun kız arkadaşı Ana ve oğlu onun hapse çıkmasını beklemektedirler. Bu arada Ana ve erkek kardeşi Juanjo'nun işlettiği barın müdavimlerinden biri olan gizemli José'nin Ana'ya ilgisi vardır. José'yi sıkıntılı hayatından kurtulmak için bir umut olarak gören Ana, öte yandan Ana ile yeni bir hayata başlama umuduyla hapisten çıkan Curro, 8 yılın sonunda acı gerçeklerle yüzleşeceklerdir. Kağıt üzerinde gayet sıradan bir konuya sahip olan Tarde para la ira (The Fury Of A Patient Man), İspanyol oyuncu Raúl Arévalo'nun senaryosunu David Pulido ile beraber yazdığı, kendisinin yönettiği bir ilk film.

Kağıt üzerinde sıradan bir konusu olması veya bir aktörün yönettiği ilk film olması Tarde para la ira'nın 2016'nın en iyi filmlerinden biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Zira Arévalo, hikayeyi ve yönetimi kağıt üzerinde olduğu gibi bırakmayıp umulmadık yönlere çekerek çok güçlü bir intikam / yol filmi çekiyor. Soygun suçu üzerine kaldığı için 8 yıl yatan, çıktığında sevgilisi Ana'yı eskisi kadar tutkulu bulmayan Curro'nun sertliği, Ana'nın yıpranmışlığı ve bunun doğal getirisi olan sadakatsizliği, José'nin Ana'yı sahiplenmesiyle ortaya karışık sıkıcı bir aşk üçgeni çağrışımı yapsa da, ilk yarım saatten sonra hikayenin bambaşka bir amacı olduğunu anlıyoruz. 8 yıl önceki soyguna dayanan bu amaç, filmin yörüngesini tavizsiz bir insan avına, karakterler arası dramatik açmazlara ve kederli bir şehir westernine çeviriyor. Bu üç ana karakterin hepsine önemli bedeller ödetmiş olan Arévalo, intikam olgusu bünyesindeki bireysel adalet anlayışını es geçmediği gibi, bu olguyu adaletsizlikle ödeşmek adına gergin bir tonda işliyor.


Raúl Arévalo, José özelinde bağışlayıcı olma konusundaki kıstaslarında ne kadar katı görünse de, tasarladığı olay örgüsünün José lehinde belli bir adalet duygusu var. Mesela soygundaki fonksiyonu gereği cezasını çekmiş olan Curro, bu yüzden gizemli ve ketum José'nin otel odasındaki açıklamasını hak ediyor. Zaten Curro'nun filmdeki konumu, José gibi zor ve hedefe kilitlenmiş bir adamın motivasyonlarını su yüzüne çıkarabilmek için denge unsuru sayılabilir. Hatta bu konum, o soygunun bir parçası olması ile cezasını çekmiş olması arasındaki Araf halini José nazarında hep belirsiz bırakarak ayrı bir gerilim kanalı da açıyor. José'nin yitirdiği merhamet duygusu ise finalde müthiş bir hamleyle José, Curro ve Ana üçgeninin her üç açısını da uzun uzun düşündürecek, sadece finale değil, tüm filmin yıkık dökük ruh haline uygun düşecek bir adalet sağlamaya çalışıyor. Bunu başarıyor da. Flashback yerine güvenlik kamerası veya video kaset görüntüleri kullanacak kadar filmin doğal akışına sadık bir yol tutan Arévalo, görünürdeki bir intikam klişesinden zekice bir dram kimliği yaratıyor.

Başta İspanya'nın en saygın festivali olan Goya ödüllerinde aday olduğu 11 daldan En İyi Film, Orijinal Senaryo, Yeni Yönetmen, Yardımcı Erkek Oyuncu ödülleriyle ayrılan, İspanyol sinema yazarları birliğinin (CEC) ve diğer tüm festivallerinin gözdesi olan Tarde para la ira, üç başrol oyuncusu olan Antonio de la Torre, Luis Callejo ve Ruth Díaz'ın (ki kendisi Venedik Film Festivali'nin "Venice Horizons" seçkisinde En İyi Kadın Oyuncu seçilmişti) güçlü performanslarına çok şey borçlu. İspanyol sinemasının tecrübeli aktörlerinden Manolo Solo da filmdeki kısa rolüyle göz dolduruyor. Bir yanıyla Avrupa ve Amerikan bağımsız karışımı bir ton tutturan, bir yanıyla da Güney Kore intikam sinemasına İspanya'dan dişli bir cevap sayılabilecek film, eski western film isimlerini andıran ismiyle sabırlı bir adamın öfkesine ortak olmamızı ve onunla kurduğumuz empatiyle başbaşa kalmamızı sağlıyor.