13 Temmuz 2020 Pazartesi

Periferic (2010)


Yönetmen: Bogdan George Apetri
Oyuncular: Ana Ularu, Andi Vasluianu, Ioana Flora, Mimi Branescu, Ingrid Bisu, Timotei Duma
Senaryo: Bogdan George Apetri, Tudor Voican, Cristian Mungiu, Ioana Uricaru

4 luni, 3 saptamâni si 2 zile, Dupa dealuri, Bacalaureat gibi filmleriyle festivallerin tozunu atmış Romen yönetmen Cristian Mungiu'nun Ioana Uricaru ile birlikte hikayesini, Bogdan George Apetri'nin de bu hikayeden Tudor Voican ile birlikte senaryosunu yazdığı, Apetri'nin yönettiği Periferic, 24 saatlik geçici tahliye izni verilen hapisteki Matilda'nın o bir gününü izlediğimiz bir dram. Sırasıyla "Andrei", "Paul" ve "Toma" adlı üç bölümden oluşan film, Matilda'nın dışarıda geçireceği o bir günün planını yansıtıyor. 24 saatin sonunda hapishaneye tekrar dönmeye niyeti olmayan, içerideyken ülke dışına kaçma planlarını çoktan yapmış olan Matilda, ilk olarak kendisine yardımcı olup olmayacağını bilmediği ağabeyi Andrei'yi, hapisten önce yaptıkları bir işten kalan borcunu almak üzere eski sevgilisi ve çocuğunun babası Paul'ü, son olarak da Paul'ün bir yetimhaneye bıraktığı oğlu Toma'yı ziyaret edecektir. Amacı Toma'yı da yetimhaneden alarak ülke dışına kaçmaktır. Ama zamana karşı bir mücadele içine giren Matilda için işler umduğu gibi gitmez. Aralarında Amerika'dan ve dünyanın çeşitli yerlerinden pek çok örneğin de yer aldığı filmlerde yapımcılar arasında yer alan Bogdan George Apetri'nin bu ilk uzun metrajı, Mungiu'nun da yazım tecrübesiyle sürükleyici, gergin ve umutsuz bir atmosferi hayata geçirmekte hiç zorlanmıyor.

Özellikle 4 luni, 3 saptamâni si 2 zile ve Dupa dealuri filmlerinde kadın odaklı güçlü hikayeler işlemiş Cristian Mungiu, bu kez işlemesi için o hikayelerden birini Bogdan George Apetri'ye vermiş. Tabii onunla birlikte Ioana Uricaru da bu hikayede pay sahibi. Zaten bu ekip içindeki tek kadın da Uricaru. Apetri ise bir buçuk saat içerisinde o hikayenin kenarlarını, köşelerini, cümleler arasına sıkıştırılmış şekliyle göremediğimiz geçmişini çiğ ama yormayan bir sinema diliyle çekmiş. Matilda'nın önce ağabeyi Andrei'yi ziyaret ettiği bölümde (ki aynı zamanda annesinin defnedileceği gün) aralarında geçen diyaloglardan yavaş yavaş neden hapse düştüğü ve ailenin istenmeyen evladı olduğu anlaşılmaya başlıyor. Bu diyaloglara tam bir Matilda düşmanı olan yengesi Lavinia'nın da dahil olması, seyirciyi Matilda aleyhine çevirme olasılığını güçlendiriyor. Yine de tam olarak detaylara hakim olmamız istenmiyor. Bir yanıyla kardeşinin bu durumundan üzüntü duyan ve yardım etme niyetinde olan Andrei'nin tercihi, Matilda'nın ilk yıkımı oluyor. Arabadaki ve cenaze evindeki diyalog sahneleri, doğallığın sağladığı saf bir gerilimi de beraberinde getiren nitelikte. Aslında bu diyalog becerisinin Romanya Yeni Dalgası’nın en önemli özelliklerinden biri olduğu söylenebilir.

Matilda'nın hapse girmesine neden olan, çocuğunun babası Paul'ü ziyareti de hem yaptıkları işten kalan payını, hem de oğlu Toma'yı yanına almak. Bu bölümde zeki senaristlerin başvurduğu bir yöntem olarak, filme dahil edilen bir yan karakter vasıtasıyla inandırıcılıktan uzak açıklayıcı cümlelerin bertaraf edilmesi söz konusu. O karakter, Paul'ün ilişkide olduğu mafyaya pazarlamak için kendine aşık ettiği genç Selena. Bir zamanlar kendi başına gelen ve hapishanede sonlanan olaylar dizisinin başında bu kez Selena'nın olduğunu gören ve onu uyarmaya çalışan Matilda, bu bölümde başrolün karakter olarak nasıl geliştirilebileceğine dair önemli de bir örnek sunuyor. Bu bölümü de dramatik olduğu kadar, bir yanıyla suç filmi oluşunun hakkını da vererek bitiren film, son bölüm olan "Toma"ya geçiyor. Bir annenin hiç görmediği oğluyla yüzleşeceği bu bölüm hakkında fazla detay vermeden, çok güçlü bir final olduğunu söylemekle yetinelim. Üç bölüme adını veren bu üç erkek, Matilda'nın zamanında yaptığı hataların bedelini ödeyeceği üç sembolik figür anlamına geliyor. Tabii o hatalardan ders almış fakat izin süresini kaçmak için kullanacağı için hayatında yeni bir hata sayfası açmak üzere olan Matilda için pişmanlığın, telafinin, umudun da pek bir anlamı kalmıyor. Periferic, önemli sac ayaklarından biri olan güçlü feminist tonları yanında, bu bir kadın veya erkek olmaktan ziyade, bir birey olarak hatalar zincirindeki yerini istikrarla koruyanlar için parlak bir gelecek olmadığının acı gerçekliğine yaslanan bir film. Matilda rolüyle Romanya Film Yapımcıları Birliği, Varşova, Locarno ve Thessaloniki festivallerinden En İyi Kadın Oyuncu Ödülü alan Ana Ularu'nun performansıyla gücüne güç katan Periferic, pek fazla ses getirmese de Romanya sinemasının mütevazi olduğu kadar önemli yapımlarından biri.

8 Temmuz 2020 Çarşamba

Knives Out (2019)


Yönetmen: Rian Johnson
Oyuncular: Daniel Craig, Chris Evans, Ana de Armas, Christopher Plummer, Jamie Lee Curtis, Michael Shannon, Don Johnson, Toni Collette, LaKeith Stanfield, Katherine Langford, Jaeden Martel, Edi Patterson, Noah Segan, Marlene Forte
Senaryo: Rian Johnson
Müzik: Nathan Johnson

Ünlü suç romanları yazarı Harlan Trombley, 85. doğum gününde malikanesindeki odasında boğazı kesilmiş olarak bulunur. Tüm kanıtlar intihar ettiğini göstermektedir. Öldüğü gece evindeki doğum günü partisinde çocukları, eşleri, torunları ve çalışanlar vardır. Davayı soruşturan Teğmen Elliot'un sorgusuna, ün yapmış özel dedektif Benoit Blanc da katılır. Blanc, kendisinin bile bilmediği biri tarafından bu davayı araştırması için tutulmuştur ve türlü arızalara sahip Trombley ahalisini tekrar sorgulayarak şüpheleri cinayet üzerine yoğunlaştırır. Rian Johnson, yazıp yönettiği 5. uzun metrajı ile kariyerinde türler arası gezintiyi sürdürüyor. Özellikle Brick (2005) ve Looper (2012) filmleriyle polisiye yapımlara duyduğu ilgiyi uzun bir aradan sonra Knives Out ile tekrar canlandırıyor. Konusuyla akıllara direkt Agatha Christie romanlarını getiren Knives Out, bu ilhamı kabul eden Johnson'ın ellerinde o geleneklere bağlı ama onları ters yüz etmeye de oynayan modern kaçamaklar yapan bir film. İntihar ile cinayet arasında gidip gelen bir gizem, hepsine uygun motivasyonlar verilmiş kalabalık şüpheli grubu ve karizmatik dedektif klasik üçgenini oluşturduktan sonra geriye kalan detayları da özenle işleyen Johnson, dinamik diyalog sahnelerini ve flashbacklerle desteklenen kurgunun eşlik ettiği sorgu sahnelerini uç uca ekleyerek söz konusu polisiye romanları andıran güçlü bir metin oluşturuyor.

Bir noktadan sonra bu klasik anlatımı değiştirmek isteyen Rian Johnson, filmin ortalarında Harlan Trombley'nin akıbetini hınzır bir kurguyla açık ederek en büyük gizemini kendi elleriyle çözüyor. Ama bu twist ile başka soru işaretleri de ortaya çıkarıp "yoksa öyle değil miydi" diyerek şüpheleri tekrar tazeliyor. Üstelik tek kozunun Trombley olmadığını gösteriyor. Miras meselesi, Trombley'nin hemşiresi Brezilyalı Marta ve ailesi sayesinde şöyle bir uğranılan göçmenlik meselesi, aile bireyleri arasındaki çıkar ilişkilerine dayalı güven/güvensizlik meseleleri derken Agatha Christie gösterip sol vuran Johnson, böylece farklı beklentiler içindeki seyircilerin bir kısmını memnun ederken, bir kısmından da o beklentileri değiştirmesini talep ediyor. Aslında Trombley'nin ölümünü erkenden aydınlatmış gibi yaparak hikayenin malikanenin dışına çıkmasını sağlıyor. Dışarı çıkınca da Marta'nın merkezde yer alan konumu daha da güçleniyor, başka suçlar için ortam ve entrika ağı genişliyor, bir malikaneye hapsolacağını düşündüğümüz hikaye sahaya inme fırsatı elde ediyor. Ama önemli kilit noktaların malikanede yaşanmış olması, finalde klasik Agatha "Katil Kim" Christie anlatımına dönüş yapılmasını sağlıyor. Tabii bu dönüşün Benoit Blanc şovuna dönüşmesi de o klasik anlatıma dahil bir özellik.


Bir Rian Johnson tasarımı olarak Benoit Blanc, bir Agatha Christie tasarımı olan Belçikalı dedektif Hercule Poirot'nun modern versiyonu şeklinde düşünüldüğünü belli eden ama Poirot kadar eksantrik olmayan bir karakter. Karizmasına Poirot kadar mizah katamasa ve bazı detaylara nasıl vakıf olabildiğini sorgulatsa da iyi senaryonun kendine biçtiği ağırlığın altından kalkıyor. Nezaketi, gözlemciliği ve şüpheciliğiyle beyaz perdede hayat bulmuş tüm Poirot aktörlerinin (en çok da Peter Ustinov ve David Suchet'in) o nefesini ensemizde hissettiren zekası, her rolünde aynı fiziksel görünümüyle karşımıza çıkan Daniel Craig bünyesinde Benoit Blanc'i bir marka haline getiremiyor. James Bond imajından hareketle Blanc için sakallı ve biraz da ukala bir Pierce Brosnan bu karaktere seviye atlatabilirdi. Tabii ki Craig iyi bir aktör. Özellikle finalde Blanc'i dolduruş çabası takdire değer. Ne var ki şimdilik Rian Johnson'ın onu tasarlayış biçiminin dışına fazla çıkmış görünmüyor. Şimdilik diyoruz çünkü duyurulan devam filmiyle başka bir cinayet davasında Blanc/Craig tekrar karşımızda olacak. Fakat bu devam filmi Benoit Blanc markası oluşmasından ziyade, eski usül katil kim hikayelerine dönüşün başka zeki senaryolarla karşımıza gelecek olmasıyla önemli.

Güçlü oyuncu kadrosuna rağmen Daniel Craig, Ana de Armas ve göründüğü sahnelerde Christopher Plummer dışında sivrilen ya da sivriltilen karakter yok gibi. Zaten bu tip suç hikayelerinde de olması gereken genelde budur. Şüpheli ve motivasyon sayısının çokluğu, aynı zamanda bu motivasyonların kendi minik yan hikayelerini yaratarak ana gövdeyle kurdukları bağlantıların çeşitliliği, tutarlılığı, enteresanlığı da çok önemli. Esasen Knives Out'un başarılı olduğu kalemlerin tepesinde Rian Johnson senaryosu duruyor. Twistler, seyirciye gösterilmeyip finalde geri dönüşlerle açık edilen sürpriz sahneler, satranç tahtasındaki taşlar gibi kullanılan yan karakterler, hep gölgede kalıp suçlu olduğunu gizlemeyi başaran malum taş derken çekilen bu bıçakların kalabalığını organize etmek hayati bir meseleye dönüşüyor. Küçük kelime oyunlarından, ufak yanlış anlamalardan, zekice kurulmuş komplolardan ve onların bir adım önünde giden başka komplolardan, kimi zaman karikatürize olmaktan çekinmeyen bir mizahtan, yalan söyleyince kusmak gibi ne zaman karşımıza çıkacağı kestirilemeyen fikirlerden ve iyi bir insan olmak üzerine film boyunca altı çok iyi doldurulmuş mesajından inşa edilmiş bu senaryo Knives Out'u son yılların değerli suç filmleri arasına koyuyor.

5 Temmuz 2020 Pazar

Il capitale umano (2013)


Yönetmen: Paolo Virzì
Oyuncular: Fabrizio Bentivoglio, Valeria Bruni Tedeschi, Matilde Gioli, Valeria Golino, Fabrizio Gifuni, Guglielmo Pinelli, Luigi Lo Cascio, Giovanni Anzaldo
Senaryo: Stephen Amidon, Paolo Virzì, Francesco Bruni, Francesco Piccolo
Müzik: Carlo Virzì

Stephen Amidon'un romanını Paolo Virzì, Francesco Bruni ve Francesco Piccolo'dan oluşan ekibin senaryolaştırdığı, İtalyan sinemasının tecrübeli senarist/yönetmenlerinden Paolo Virzì'nin yönettiği Il capitale umano (Human Capital), başta kurgusal olmak üzere pek çok seviyede ustalık kokan bir dram. "Dino", "Carla", "Serena" ve son bir final bölümüyle birlikte dört bölümden oluşan film, bir etkinlikteki görevi bittikten sonra bisikletiyle gece evine dönerken bir cipin çarpması sonucu ağır yaralanan garsonun geçirdiği bu kazayla başlıyor. Daha sonra bu kazanın 6 ay öncesindeki bir güne dönüp, üç bölüme de aynı gün ile başlıyoruz. İlk bölümde hırslı bir emlakçı olan Dino Ossola, kızı Serena ve sonradan evlendiği psikolog eşi Roberta'yı izliyoruz. Lombardia bölgesinin nüfuzlu yatırımcılarından Giovanni Bernaschi'nin görkemli malikanesine kızını bırakmaya gittiğinde girişkenliği sayesinde kendini bir anda zengin iş adamlarıyla tenis oynarken bulan Dino, oradaki sohbetlerin gazıyla kısa sürede kar edeceğini düşünerek Bernaschi Yatırım Fonu almaya karar verir. İyi bir yatırım yaptığından emin bir şekilde kendini Bernaschi ve ortakları gibi elit kesimden biri gibi görmeye başlar. Ama kendi parasının üzerine kar vaadiyle piyasadan topladıklarını da ekleyerek fon işine giren Dino için işler umduğu gibi gitmez. Üstüne eşi Roberta'nın hamile olduğunu öğrenir.

Dino ve Serena'nın malikaneye geldiği günün sabahına geri döndüğümüzde bu kez aynı günü Giovanni Bernaschi'nin eşi Carla'nın tarafında yaşıyoruz. Sanatla olan geçmişine rağmen işkolik eşinin gölgesinde tipik bir sıkılgan zengin eş profili çizen Carla, şehir merkezindeki eski bir tiyatroyu restore etmek, yeni oyunlarla tekrar halka açmak istemektedir. Bunun için konunun uzmanlarıyla bir komisyon kurar, komisyondaki oyun yazarı Donato ile yakınlaşır. Fakat restorasyon için Carla'ya söz veren, daha sonra tiyatroyu bir iş merkezi yapmak için sözünden dönen Giovanni ile ters düşer. Çok üzülüp öfkelense de kendisine lüks bir hayat sunan Giovanni'den ayrılamaz. Tekrar aynı günün sabahına gideriz ve bu kez Dino'nun kızı Serena açısından filme başlarız. Bernaschilerin uçarı oğlu Massimiliano ile arkadaş olduğu için serbestçe malikaneye girip çıkan Serena'yı herkes onunla sevgili sansa da, o aslında bir uyuşturucu meselesi yüzünden okulda dışlanmış olan Luca'ya ilgi duymaktadır. Okulun ödül gecesinde biraraya gelen Ossola ve Bernaschi ailelerinin, Bernaschilere ait cipin o gece orada çalışan garson Fabrizio'ya iş çıkışı çarpıp ağır yaralamasıyla yaşadıkları olayları üç perdeye ve bir final bölümüne ayıran film, hem başroldeki bu üç karakteri farklı açılarla derinleştiriyor, hem de bu kazanın gizemi etrafında kendini sürekli yenileyen güçlü bir dram ağı kuruyor.


Bu şekilde üç karakter üzerinden aynı zaman dilimini izlediğimiz filmlerin çoğunda rastladığımız üzere birbirine soru sorup, sonra birbirine cevap veren sistemi uygulayan bu üç bölüm bir yandan farklı açılardan ilerleyip kendi olay örgüsünü kurarken, diğer yandan ortak kesişme noktalarıyla da birbirlerine destek çıkıyor. Birilerinin aceleyle nereye gittiğini, neden ağladığını, neden telaşlı olduğunu vs. birbirlerine paslayarak adım adım cevaplandırıyor, kronoloji jimnastiği yaptırıyorlar. Fakat bununla birlikte üç bölümün de odağını oluşturan kazadaki gizemi açık etmeyip son bölüme kadar sahip çıkıyorlar. Bu hınzır senaryo biçimini kurgusal olarak da pelikülde zinde bir biçimle tek vücut haline getiren film, her şeyi kitabına uygun yapıyor. Her bölüm, adını aldığı karakteri merkeze koyarken diğerlerinin vasıflarını flu bırakarak, bir sonraki bölüme kadar kendi işine bakıyor. Giovanni, Roberta, Massimiliano ve Luca gibi yan karakterler de üç bölümdeki tamamlayıcı özellikleriyle sanki filme kendi isimlerinin verilebileceği ekstra bölümlerle katılabilirlermiş gibi işlevli görülüyorlar. Yine de bu rollerden en ağırlıklı ve olayla doğrudan ilgili olan üç tanesinin seçilmiş olması, hikayeyi olası bir hantallıktan kurtarıyor. Ayrıca "Dino", "Carla", "Serena" sıralaması da olay örgüsüne bakıldığında tam olması gerektiği gibi.

Il capitale umano, farklı sınıflara ait iki ailenin bir kaza öncesi ve sonrası yaşadıkları üzerine uzaklı yakınlı bağlantılar kuran, bu sınıfsal eşitsizliği yedekte bekletip doğru anlarda sık sık oyuna sokan bir dram. Ama en doğru zaman da final oluyor ki, hayatın bazıları için en tatlı haliyle kaldığı yerden devam edip, bazıları için ise kapanması zor yaralar açtığı gerçeğinin altı çok iyi çiziliyor. Kapitalist sistemin yara açmak kadar kapatmakta da üstüne olmadığını, para olduğu sürece ortadan kaldırılabilecek sorun çeşitliliğinin sınırlarını bir de bu hikaye üzerinden tecrübe ediyoruz. Kendi menfaatlerini her şeyden önde tutan sigorta şirketlerinin, kişinin tahmini ömrü, normal kazanç kapasitesi, duygusal bağlarının niceliği ve niteliği gibi bazı parametreler üzerinden hesapladığı ve "beşeri sermaye" olarak adlandırılan meblağlardan ibaret gördüğü hayatlarımızın nasıl bir güvence altında olduğunu bir kez daha görüyoruz. Dev şirketler, onları koruyan avukatlık şirketleri, muhasebe şirketleri, sigorta şirketleri derken insan olarak ederimizin parametrelerle ölçülmesi bizi karmakarışık duygulara sürüklüyor. Filmin beşeri sermayeleri olan Fabrizio Bentivoglio (Dino), Valeria Bruni Tedeschi (Carla) ve Matilde Gioli (Serena) ise performanslarıyla kendi bölümlerinin yıldızı olmayı başarıyor. 90'larda başlayan yönetmenlik kariyeriyle adım adım yükselen Paolo Virzì'nin karışık, hassas, tıkır tıkır işlemesi gereken bir kurguyu ustalıkla yoluna koyması, roman matematiğini perdeye aktarmanın dezavantajlarından pek etkilenmediğini gösteriyor.

28 Haziran 2020 Pazar

Oh Boy (2012)


Yönetmen: Jan-Ole Gerster
Oyuncular: Tom Schilling, Marc Hosemann, Friederike Kempter, Ulrich Noethen, Justus von Dohnányi, Arnd Klawitter, Michael Gwisdek
Senaryo: Jan-Ole Gerster
Müzik: Cherilyn MacNeil, The Major Minors

Jan-Ole Gerster'in yazıp yönettiği ilk film olan Oh Boy, iki yıl önce hukuk fakültesini bırakıp kendini Berlin'deki sıkıcı hayatının akışına bırakmış 25 yaşlarındaki Niko'nun türlü insan ve olaylarla dolu bir gününü anlatıyor. Sabahın ilk ışıklarında kız arkadaşından tek bir bakışla ayrılan, sonra sinir bozucu bir psikoloğun yaklaşımı yüzünden alkollü araç kullandığı için el konulan ehliyetini geri alamayan Niko, yeni taşındığı binadaki meraklı komşusu Karl'ın bitmeyen sızlanmalarına maruz kalıyor. Oyuncu arkadaşı Matze ile buluşup gittikleri kafede 13 yıldır görmediği, okulda şişmanlığıyla dalga geçtiği Julika'nın yeni haliyle karşılaşıyor. Onun performans gösterisine davet edildikten sonra Matze'nin oyuncu arkadaşı Phillip'in rol aldığı filmin setine gidiyorlar. Orada Nazi Almanya'sında geçen bir imkansız aşk filminden bir sahnenin çekilişini izliyorlar. Niko, golf oynayan babası Walter'ı ziyaret edince yalanı ortaya çıkıyor. Marcel adlı bir torbacı, onun ninesi, Julika'nın gösterisi (ve sonrasında yaşananlar), bardaki yaşlı adam derken bir günde Niko'nun etrafında dönüp duran bu insan ve olay kalabalığını ince kara mizah dokunuşlarıyla resmeden bir buçuk saat yaşıyoruz. Siyah beyaz olarak yaşadığımız bu insan ve olay kalabalığının renkliliği dramatik, sinir bozucu, hüzünlü, komik sahneleri sıraya diziyor. Her biri kendi içinde farklı açılımlar barındıran skeç tadındaki bu sahneler boyunca dikkat çeken bir başka şey de, bulunduğu tüm ortamlarda Niko'nun bir türlü kahve içememesi.

Jan-Ole Gerster, filmde geçen "etrafınızdaki herkesin tuhaf olduğunu düşünüp, ardından sorunun sizde olduğu hissine kapıldınız mı hiç" cümlesinin altını yarı yarıya doldursa da, insanların tuhaflığının Niko'nun sorunlarıyla pek alakası yok. Niko aslında pek derinliği olmayan, sorumsuz, kaygısız bir zengin çocuğu. Ama şımarık değil ya da zamanında yaptığı şımarıklıklardan hırpalanıp durulduğu, yaşadığı hayat üzerine kederlenmeye başladığı bir dönemde izliyoruz onu. Babasının üniversite okuduğunu düşünerek gönderdiği paraları ezmiş olan Niko, musluk kesilince de babasından bunun nedenini sormaya gidecek, okulu bıraktığı yalanı ortaya çıkınca bunu açıklayamayacak, hatta sadaka gibi verilen son harçlığı alacak kadar çaresiz. Ayrıca yıllar önce okulda lakap takarak dalga geçtiği, intiharı düşündürecek kadar psikolojisini etkilediği Julika'yı karşısında görünce vicdanıyla yüzleşmek istemeyecek kadar da üşengeç. Öte yandan izlediğimiz bir günde karşısına çıkan insanların ve olayların tuhaflığı belli normallik seviyelerinin üzerine çıkmıyor. Bu bir günden daha tuhaf ve sinir bozucularını yaşamış olanlarımız vardır. Bu nedenle Gerster'in amaçlarını farklı şekillerde yorumlamak mümkün. Bazen Niko'ya hak ettiği dersleri vermek, bazen onu gerçek aşk, arkadaşlık ve evlat olma konularında daha sağlıklı düşündürmek, bazen de aslında yanı başında duran akıl huzurunun kıymetini göstermek istiyor olabilir. Konumu, karakteri, yaşadıkları ne olursa olsun, onun bu bir günde yaşadıklarına seyirciyi ortak etme becerisi dikkat çekiyor. Zira nasıl ki Niko bu olayları bir yandan yaşayıp, bir yandan da seyirci pozisyonunda kalıyorsa, seyirci de film boyunca onunla aynı kaderi paylaşıyor.

Oh Boy, Berlin içinde spontane gelişen lokasyonlara bir gün içinde yapılan kısa ziyaretlerden oluşan küçük bir yol filmi gibi adeta. Kısa, küçük ve siyah beyaz kalma tercihi, içerdiği renklerin daha iyi görünmesini sağlıyor. Coğrafyası daha geniş bir filmde Niko'nun (hele de aynı gün içinde) psikologla, babasıyla ve Julika ile olan diyaloglarındaki akıcılık, giriş-gelişme-sonuç sahiciliği belki onun bu dar şartlar altındaki sıkışmışlığını, kaybolmuşluğunu aynı seviyede etkin kılmayabilirdi. Niko'nun bir türlü kavuşamadığı kahve sembolünü de onun bu yoksunluklarının küçük bir bahanesi haline getiren Gerster, onun bir gün içinde karşılaştığı insanları, yaşadığı küçük olayları adım adım birer dönüşüm bahanesi olarak kullanıyor. Sabaha karşı önce bir hastanenin koridorunda, sonra da bir kafede bu dönüşümü tamamlıyor. Görüntü yönetmeni Philipp Kirsamer'in retro hissiyatı yaratan, büyüsü bu hissiyatın ufak detaylarında gizli siyah, beyaz, gri dokunuşları, The Major Minors adlı grubun Berlin görüntüleri eşliğinde aralara serpiştirilmiş caz dokunuşlarıyla birleşince filmin ten teması daha da güçleniyor. Niko rolüyle Almanya, Bavyera, Bambi, Oldenburg festivallerinden En İyi Erkek Oyuncu ödülleri kazanmış Berlinli aktör Tom Schilling'in minimal biçimde sıradan Niko karakterini derinleştirme başarısı gösterdiği performansı da Oh Boy'un küçük ve özel filmlerden biri olmasına katkı sağlıyor.

20 Haziran 2020 Cumartesi

A Vida Invisível (2019)


Yönetmen: Karim Aïnouz
Oyuncular: Julia Stockler, Carol Duarte, António Fonseca, Flávia Gusmão, Gregório Duvivier, Bárbara Santos, Maria Manoella
Senaryo: Murilo Hauser, Inés Bortagaray, Karim Aïnouz, Martha Batalha
Müzik: Benedikt Schiefer

Brezilyalı yazar ve gazeteci Martha Batalha'nın "A Vida Invisível de Eurídice Gusmão" adlı romanından Murilo Hauser, Inés Bortagaray ve Karim Aïnouz tarafından senaryolaştırılan, Aïnouz'un yönettiği A Vida Invisível, 2019 Cannes Film Festivali'nde Belirli Bir Bakış ödülü kazanmış çok güçlü bir dönem dramı. 1950'li yıllarda Rio de Janeiro’da yaşayan iki kız kardeşten Eurídice iyi piyano çalan, Viyana'ya gidip piyano eğitimi alma hayalleri kuran bir genç kız. Yunan denizci Iorgos'a aşık olan ve onunla evlenip Atina'ya yerleşmek isteyen Guida'nın ise gözü başka hiçbir şey görmemektedir. Guida geceleri gizli gizli kaçıp sevgilisiyle buluşurken Eurídice onu idare eder. Bir elmanın iki yarısı gibi olan kardeşler için Guida'nın bu aşkı sonun başlangıcıdır. Bir gece eve dönmeyen Guida, ardında Iorgos ile Yunanistan'a giden bir gemiye bindiğini, onunla evlendikten sonra Brezilya'ya geri döneceğini yazdığı bir mektup bırakıp gider. Birkaç yıl sonra Eurídice'in düğününde buluruz kendimizi. Viyana hayallerini gerçekleştiremeyip Antenor adlı bir gençle evlenen Eurídice, Rio de Janeiro’da başka bir eve taşınır. Bir gün Iorgos tarafından terk edilmiş şekilde karnı burnunda eve dönen Guida, annesi tarafından hoş karşılansa da, babası Manoel onu evden kovar. Eurídice'in nerede olduğunu sorduğunda ise evlenip Viyana'ya taşındığını söyler. Filomena adlı iyi kalpli bir kadınla karşılaşan Guida ise çocuğunu doğurup Rio'nun arka sokaklarında fahişelik yapmaya başlar. Guida'yı Atina'da sanan Eurídice, Eurídice'i Viyana'da sanan Guida birbirlerinden habersiz aynı şehirde, aynı havayı soluyarak hayallerinden uzakta kendi yaşamlarına dalmışlardır.

Dramatik açıdan son derece geniş bir vizyona sahip romanı, o vizyonu bozmadan ve ağırlaştırmadan senaryo haline getiren Aïnouz ve ekibi, bir Eurídice'in, bir Guida'nın hayatına girerek adeta iki filmi birlikte götürüyor. Farklı karakterlere sahip iki kardeşten Eurídice, piyano yeteneğini sanatsal ve akademik bir düzeye taşıma hayalleri kurarken, Guida ise sadece kalbinin sesine kulak verip gerçek aşk sandığı duygunun peşinden gitmeye odaklanmış bir genç kız. Dönemin erkek egemen yapılanmasının altını baba Manoel ve Eurídice'in kocası Antenor ile çizen film, özellikle Manoel'in evden kaçıp hamile olarak geri dönen Guida'yı topluma karşı utanç içinde kalacağı düşüncesiyle evden kovmasını hikayenin dönüm noktası olarak tanıyor. Onun dışında bu egemenliğin belirgin bir baskısı hissedilmiyor. Hatta Eurídice'in güçlü bir karakter oluşu, her ne kadar Antenor ona karşı çıksa da piyanoya dair ideallerini tamamen unutmasına izin vermiyor. Ama A Vida Invisível bütün benliğiyle iki kardeşin babaları tarafından ayrı düşürülmesi ve bu ayrılıktan haberleri bile olmaması üzerine nefes alıp veriyor. Ataerkillik saplantıları veya döneme dair dolaylı politik fonlar oluşturmuyor. Birbirini Avrupa'da sanan kardeşlerin aynı şehirde iki farklı yaşam içinde yaşadıkları iniş çıkışlar ve birbirlerine karşı duydukları derin özlem filmin her yanını kaplıyor. Guida'nın bıkmadan kardeşi Eurídice'e yazdığı, ne var ki sebebini sonra öğreneceğimiz şekilde bir türlü ona ulaşmayan mektupların bu özlemin canlı tutulmasında payı büyük.


Bu sıra dışı ayrılık hikayesinin hüzünlü ve gizemli olduğu kadar gerilimli bir yanı da var. Gerçeğin ne zaman açığa çıkacağı, tepkilerin ne olacağı, birbirine çok yakın bu iki hayatın nasıl kesişeceği gibi istim üstünde bir dramın etkisi altındayız. Çift taraflı bilinmezliğin yarattığı olağanüstü bir zemin inşa eden film, özellikle restoran sahnesinde büyülü olduğu kadar, o ramak kalma duygusunun iliklere işlediği çok yoğun bir an yaşatıyor. Yıllar geçtikçe örselenen özlemin bir yandan da tutkulu halini koruduğu duygusu, iki kardeşin hayatlarındaki gelişmelerin hep bir adım önünde duruyor. Filme bakarak Martha Batalha, romanında toplumsal normların el üstünde tuttuğu Eurídice'i ve o normların dışladığı Guida'yı seçimlerinden dolayı yargılamıyor. Her seçimin kişinin hayatındaki önemine dışarıdan, biz okurların ya da seyircilerin gözünden bakmaya çalışıyor. Onların yargılanışları da okurlar/seyirciler tarafından gerçekleştiriliyor. Onlara yapılan büyük haksızlığı daha fazla kaşıyor. Bunu yaparken farklı ihtimalleri de gözden geçirmemizi sağladığı anlar oluyor. Mesela Guida evi terk etmeseydi, Eurídice evlenmeyip hayallerinin peşinden koşsaydı, babası Guida'yı kovmasaydı, bir yan dramın öznesi olan anneleri Ana, Guida'nın söylediği gibi "kocasının gölgesi" olmasaydı gibi farklı ihtimaller bu hikayeyi bu kadar güçlü kılmayabilirdi. Birbirleriyle çok iyi anlaşan iki kardeş için bu ayrılık sürecinin başı, ortası, sonu fark etmeksizin derin bir hasret ve kederle yoğrulmuş şekilde konumlandırılması, edebi ve beşeri yönlerden bu eseri yüceltiyor.

Her ikisi de bu filmle São Paulo ve Valladolid Film Festivallerinden En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanmış Julia Stockler (Guida) ve Carol Duarte (Eurídice), kendi farklı hayatlarının odak noktası olmayı bilen performanslarla bu güzel romanı/senaryoyu/filmi gururlandırıyorlar. Bedenen ayrı, kalben bir olan iki insanın kardeşlik duyguları çerçevesinde, hatta o çerçeveyi de aşan bir bağlılıkla yükselttikleri A Vida Invisível, ortak maziye sahip ama bir şekilde kopmuş, birbirlerine göre görünmez hayatlar yaşayan milyonlarca insanın hislerine tercüman olacak bazı detaylarla örülü incelikli bir film. Bir bakıma beklenmedik ama kesinlikle dokunaklı bir final bloğu ile bu narin hikayeye nokta konularak kalplere güçlü bir dokunuş gerçekleştiriliyor. Le meraviglie, Beach Rats, Petra, Lazzaro felice, Never Rarely Sometimes Always gibi farklı ülkelerden onlarca filmin görüntü yönetmenliğini yapmış Hélène Louvart'ın, müzikleriyle Alman besteci Benedikt Schiefer'ın da bu dokunuşta önemli rolleri var. Romana hakkını verdiğini düşündüren, 2000'li yılların en iyi uyarlamalarından biri olan A Vida Invisível, her ne kadar "Eurídice Gusmão'nun Görünmez Yaşamı" olarak anılsa da, aslında Eurídice ve Guida kardeşlerin birbirlerine karşı eşit derecede görünmezliklerinden kuvvet bulan, bu iki hayatın talihsizliklerini çok iyi dengelemiş bir yapım.

15 Haziran 2020 Pazartesi

Les Misérables (2019)


Yönetmen: Ladj Ly
Oyuncular: Damien Bonnard, Alexis Manenti, Djebril Zonga, Steve Tientcheu, Almamy Kanouté, Issa Perica, Al-Hassan Ly, Jeanne Balibar
Senaryo: Ladj Ly, Giordano Gederlini, Alexis Manenti

Senaryosu Ladj Ly, Giordano Gederlini ve filmde Chris rolünde izlediğimiz Alexis Manenti'ye, yönetmenliği ise Mali doğumlu yönetmen/oyuncu Ladj Ly'ye ait Les Misérables, aynı adlı Victor Hugo'nun klasik romanının geçtiği Paris'in Montfermeil bölgesindeki sorunlu bir mahallede yaşananları anlatan bir film. Bölgedeki Suçla Mücadele Timi'ne atanan Stéphane'ın, ekibin deneyimli üyeleri olan yeni iş arkadaşları Chris ve Gwada ile birlikte çıktığı ilk devriyede ve sonrasında çıkan olaylara bakarak lokalden genele güçlü bir profil çıkaran Ly, sistemsizliğin yol açtığı kaos vurgusunu gerçek bir ateş hattından yapıyor. Sondan başlarsak, filmin finalinde Victor Hugo'nun Sefiller romanından "Şunu unutmayın dostlarım. Yabani bitki ya da kötü insan diye bir şey yoktur. Sadece kötü uygulayıcılar vardır." sözlerinden alıntı yapılarak filmde birbirine giren farklı kesimlerin sebep olduğu kanunsuzluklar zincirinde birinci derece suçlunun tepedeki uygulayıcılar olduğu mesajı dolambaçsız veriliyor. Başa dönersek, Fransa'nın Dünya Kupası'nı kazandığı görkemli görüntülerle açılan Les Misérables, sevinç gösterileri içeren bir etkinlik içinde de olsa ilerde de sık sık altı çizilecek olan kontrol edilmesi güç kalabalıkların gerilimine alıştırmaya başlıyor.

Üç polisin ilk devriyesi, Montfermeil ve dolayısıyla Paris'in multikültürel yapısının tekinsiz yanlarını yansıtıyor. Chris ve Gwada, artık avuçlarının içi gibi bildikleri mahalleleri, ciğerlerini bildikleri karakterleri bu rutin çerçevesinde gezerlerken Stéphane gibi ilk kez gezen seyirci için de bu ortamın dinamikleri birer birer ortaya çıkıyor. Kuzey Afrika kökenliler, çingeneler, İslami cihatçı gruplar ve onların kurdukları farklı düzenlerle uğraşmak zorunda kalan emniyet güçleri de bu düzenlere ayak uydurarak dengeleri sarsmamaya çalışıyorlar. Fakat özellikle kıdemli Chris'in bu dengelerin üstünde bir güç olarak pasifize olmayı reddetmesi, bu reddi kabul ettirmek için de sertliğe başvurması zaten gerilmiş ortamları iyice ısıtmaya başlıyor. Bölgenin baş belası simalarından olan 14 yaşındaki Issa'nın çingene sirkine ait bir yavru aslanı kaçırması ile kıvılcım bekleyen husumetler bir anda geri sayıma giriyor. Belalı sirk çalışanı çingeneler olay çıkarmasın diye yavru aslanı aramaya başlayan polis ekibi, Issa'nın izine ulaşınca, arkadaşları da Issa'yı polise vermemek için direnince çıkan karışıklıkta flash-ball ile onu yaralıyorlar. Tüm bu olanları kaydeden dronu fark edince, bu kez dronun sahibi aynı yaşlardaki Buzz'ın peşine düşüyorlar. Montfermeil'de elinde polis şiddetini belgeleyen bir kanıt olunca işler gittikçe içinden çıkılması güç bir hal alıyor.


Bölgedeki her şeyden haberdar olan pazarcı kılıklı "Belediye Başkanı", polise yakın duran "Kelepçe", müslüman kitleyi temsilen herkesin saygıyla karışık korku beslediği dönerci Salah gibi tekinsiz tipleri muhtemelen içerden yaptığı gözlemlerle tasarlayıp konumlandıran Ladj Ly, drone içindeki diske kayıtlı görüntülerin ele geçirilip polise karşı koz olarak kullanılmak istenmesi üzerinden gergin çatışmalar kurarak, aynı zamanda 2005 yılında bir polis soruşturması sırasında Afrika kökenli iki çocuğun öldürülmesi sonrasında başlayan ve Ekim-Kasım aylarında 3 hafta boyunca devam eden ayaklanmalara göndermeler yaparak bu tip kitlesel hareketlerin nasıl çıkabileceğine dair fikir de veriyor. 1995 yılına ait Mathieu Kassovitz klasiği La Haine'den bu yana pek çok kez izlediğimiz öteki Fransa'nın mozaiğinde yaşamanın zorluklarını 2018'e taşırken değişen pek bir şey olmadığının altını tekrar çiziyor bir yerde. Bahsi geçen "kötü uygulayıcılar" sayesinde yıllar boyu süren başarısız göç politikalarının arttırdığı çarpık yapılaşmaya, işsizliğe, gelir adaletsizliğinin büyümesine, suç oranlarının artmasına çanak tutuldu. Bu kitleler büyüdükçe sefil banliyölere hapsedildiler, başlarına da Suçla Mücadele Timi adı altında yozlaşmaya müsait polisler dikildi. Yani durum Amerika'dan, Brezilya'dan veya Rusya'dan pek farklı değil. Sistem onları sefiller olmaktan hiç kurtaramadı, kurtarmak istemedi, hatta onların sefilliğinden her dönem oy ve prestij devşirdi. Onlar da kendi kurdukları suç düzeninde bunu değiştirmek için fazla çaba göstermediler. Hayalleri vardı ama bunları gerçekleştirmek için seçtikleri yollar, içinde bulundukları şartlar neticesinde yasal olmaktan uzaktı. Zira bu yasalar, uygulayıcılar tarafından konunca, bu uygulayıcılar da Victor Hugo'nun 157 yıl önce söylediği gibi kötü olunca suç ve yozlaşmanın önünü almak gitgide zorlaştı.

Ladj Ly'nin sistem çürümelerine lokal bakışında polisleri rehber olarak kullanması, sadece tarafsız bir perspektif sunmak değil, aynı zamanda bireysel vicdan vurgusu yapmak istemesi. Ekibin iki tecrübelisi Chris ve Gwada da mesaileri bitince toplu konutlardaki evlerine, mütevazi ve öteki Fransa'nın sıkıntılarıyla çevrelenmiş özel hayatlarına dönüyorlar. Bölgeye yeni atanan Stéphane ile özdeşleşerek kişileri, bağlantıları, husumetleri, olayları onun gözünden öğrenmeye, anlamaya başlamamız talep ediliyor. Özellikle Issa olayında ve sonrasında polis olmanın sinsi özgüveninden uzakta bir vicdan temsili olarak sivrilmesi, Ly'nin "iyi uygulayıcılar"a olan inancını yansıtsa da, özellikle finalde o vicdanın karşılığına olan yaklaşımını belirsiz bırakması, tipik bir "seyirciye topu atma" hamlesi olarak kalıyor. Yine de mevcut çevresel düzeni kendi kurmacasına mümkün olduğunca uyarlayarak aktarma, o düzendeki doğal gerginlikleri iletken kılma becerisiyle çarpıcı olabiliyor. Avrupa Film Ödülleri, Cannes, Goya, César, Atina gibi pek çok festivalden ödüllerle dönen, En İyi Uluslararası Film dalında Fransa'nın Oscar adayı olan Les Misérables, oyuncu kadrosunun kimi zaman doğallığı profesyonellikle birleştiren, kimi zaman da amatörlüğü fırsata çeviren performanslarıyla göz dolduran bir suç dramı. Belki de en önemlisi, 150 yıl sonra bile kötü uygulamalar ve uygulayıcılar açısından Fransa'da değişen bir şey olmadığına dair ismini aldığı romanla arasında kurduğu bağı farklı bir açıdan dillendirme niyeti olabilir.

13 Haziran 2020 Cumartesi

La jaula de oro (2013)


Yönetmen: Diego Quemada-Díez
Oyuncular: Brandon López, Rodolfo Domínguez, Karen Martínez, Carlos Chajon
Senaryo: Diego Quemada-Díez, Gibrán Portela, Lucía Carreras
Müzik: Leonardo Heiblum, Jacobo Lieberman

İberya Yarımadası doğumlu Diego Quemada-Díez, usta yönetmen Ken Loach'un Land and Freedom (1995), Carla's Song (1996), Bread and Roses (2000) filmleriyle başladığı kamera asistanlığı ve operatörlüğü kariyerinde Isabel Coixet, Oliver Stone, Tony Scott, Alejandro G. Iñárritu, Fernando Meirelles gibi yönetmenlerle çalışmış bir sinema emekçisi. 2013 yılında hikayesini kendisinin, senaryosunu ise Gibrán Portela ve Lucía Carreras ile birlikte yazdığı Meksika/İspanya/Guatemala ortak yapımı La jaula de oro (The Golden Dream) adlı ilk yönetmenlik denemesini çekti. Juan, Sara ve Samuel adlı 15 yaşlarında üç arkadaşın sefalet içindeki memleketleri Guatemala'dan kuzeye, oradan da Amerika'ya göç etmek için yola çıkmaları ve yolda yaşadıkları üzerine çok güçlü bir film olan La jaula de oro, Orta Amerika'nın içinde bulunduğu yoksulluğu, çaresizliği, suçla kuşatılmış yoz yapısını çiğ bir dille ele alıyor. Bir yandan belgesel anlatıma yakın bu çiğlik, diğer yandan oyuncu bile olmayan gençlerin dramatik yapıya kattıkları güç filmi sağlam bir dengede tutuyor. Üç arkadaşın her şeyi göze alıp çıktıkları bu yolculuk onlara hayallerini gerçekleştirecekleri bir seyahat gibi gelirken, onları bekleyen tehlikeleri pusuda bekleten Quemada-Díez, aralarına aynı yaşlardaki Guatemala yerlisi Chauk'u da katarak ergenliğin verdiği uçarılıklarını da bu sefalet yolculuğuna katık ediyor. Yolda daha fazla gitmeyi göze alamayan Samuel'in ayrılması, diğer üçünün polise yakalanması, serbest kaldıktan sonra tekrar bir araya gelerek kaldıkları yerden devam etmeleri, sade, sakin ama içinde bulundukları sefaleti de yadsımayan bir bakışla işleniyor.

Hedefine kilitlenmiş aksi Juan, saçlarını kesip erkek gibi görünerek yolculuk eden sevimli Sara ve dillerini bile bilmediği bu iki arkadaşın peşinden ayrılmayıp bir aidiyet hissetmek isteyen Chauk arasında ufak tefek paylaşımlar, gelgitler yaratarak onları seyirciye daha da benimseten Quemada-Díez, ergenliğin getirdiği dünyaya bakışın küçük çaplı yansımalarıyla hikayesinin otantik yumuşaklığını bu yoklukların arasından var ediyor. Ama bu bir göç hikayesi ve biliyoruz ki göç yolu tehlikelerle doludur. Her coğrafyanın kendi güzergahındaki tehlikeler de farklı farklı. Bu güzergahlar üzerinde yetişkinlerin kurduğu suç şebekelerinin bitmek bilmeyen göç dalgalarından acımasızca nemalanmaları sonucu üç gencin temsil ettiği saflığın bu dünyanın acı gerçekleriyle karşılaşması kaçınılmaz hale geliyor. Göç olgusunun dünyanın pek çok yerinde sonu gelmeyecek bir yaşam biçimi olarak kanıksandığını, suç kalemleri oluşturarak sektörleştiğini, bir hayatta kalma mücadelesine dönüştüğünü anlatan çok film izledik, izlemeye de devam edeceğiz. Yol hikayeleri de keyiflidir, eğlencelidir, karakterlerin hayata ve kendilerine dair keşiflerini, değişimlerini izleriz. Ama La jaula de oro bu hikayelerden farklı olarak göç yolculuğunun önce kendi sefaletinde mutlu, lakin giderek genç insanların yaşlarından büyük trajedilerin de o yolculuğun bir parçası olduğunu hatırlatan bir film. 2013 Cannes Film Festivali'nde Belirli Bir Bakış Ödülü dahil pek çok ödül ve adaylığı hakkıyla hayalleri süsleyen daha iyi bir yaşam özleminin aracı olan göç üzerine yapılmış en çarpıcı yapımlardan birisi.