30 Ağustos 2016 Salı

Suicide Squad (2016)


Yönetmen: David Ayer
Oyuncular: Will Smith, Margot Robbie, Joel Kinnaman, Viola Davis, Jay Hernandez, Adewale Akinnuoye-Agbaje, Jared Leto, Jai Courtney, Cara Delevingne, Karen Fukuhara, Scott Eastwood, Ike Barinholtz, Adam Beach
Senaryo: David Ayer
Müzik: Steven Price

DC evreninin merakla beklenen filmi Suicide Squad, çizgi roman hayranlarını yine ikiye bölen bir yorumla ortaya çıktı. Bu ikiye bölme hadisesi birçok süper kahraman uyarlaması için artık normal karşılanan birşey. Christopher Nolan'ın Batman, Joss Whedon'un Avengers, James Gunn'ın Guardians Of The Galaxy için belirlediği çıtalar ortadayken Suicide Squad'ın işi normalden daha zordu. David Ayer'in uyarlama senaryosu ve yönetmenliğindeki film, bana göre bu zorluğu hiçbir şekilde aşamıyor. Aksiyon ağırlıklı kariyerinde Harsh Times, End Of Watch, Fury gibi beğeni toplamış yazım / yönetim işleri olduğu gibi, S.W.A.T., Sabotage, Street Kings gibi vasat filmler de bulunan Ayer, anlaşılacağı üzere ilk etapta bolca mühimmat harcamayı seven tiplerden. (Bu arada Training Day'in senaryosunun da kendisine ait olduğunu not düşelim). Yani beklentilerin yüksek olduğu böyle bir projenin Ayer'a emanet edilmesi ilk ve en büyük hata olmuş denebilir. Meseleyi, Superman sonrası dış güçlere karşı yeni savunma alternatifleri arayan istihbarat amiri Amanda Waller başkanlığındaki ulusal güvenlik biriminin, çeşitli suçlardan ötürü yüksek güvenlikli hapishanede tutulan bir grup azılı suçludan bir "İntihar Timi" oluşturma süreci ve bu timin dünya dışı güçlerle savaşı diye özetleyebiliriz.

David Ayer, önce Avengers kadrosundakiler gibi kendine ait bir filmi olmayan Suicide Squad ekibini seyirciye tanıtma süreci oluşturuyor. Tabii ki ağırlık Deadshot ve Harley Quinn'de olunca diğerleri yancı konumunda geçiştiriliyor. Ortalara doğru grubun tek süper güce sahip olanı (Killer Croc'u saymazsak) El Diablo'ya biraz bakılıyor. Başlarına Rick Flag liderliğinde elit bir askeri tim, boyunlarına da kaçmaya çalışırlarsa patlayacak mikro patlayıcılar yerleştiren Waller, bu harcanabilir suçluları istediği operasyonda kullanarak, başarılı olmaları halinde cezalarında indirim yapmayı planlıyor. Filme yansıyan operasyon ise, Rick Flag'in sevdiği kadın June Moon'un içine kaçmış olan Enchantress adında çok tehlikeli bir büyücü kadın ve onun tuhaf yaratıklardan oluşan ordusunun dünyayı ele geçirmesini önlemek. Çizgi romana ne ölçüde sadık kalındı bilemiyorum. Ancak süper kahramanlar tarafından enselenip hapse atılmış bu sözde kötülerin seçilmeleri, apar topar bu göreve getirilmeleri ve askerde kader birliği eden devreler gibi kaynaşmaları hiç de samimi gelmiyor. "Gerçek Kötüler" şeklinde bir tanımlamayı da hiç hak etmiyorlar. Zira kötü olduklarını unutup birbirlerinin (hatta tehditle de olsa Rick Flag'in) arkasını kollayarak filmin gerçek kötülerine karşı amaç birliği içine giriyorlar.


(Çizgi romana hakim olmadığımı tekrar hatırlatarak) DC kahvesinde o kadar iyi kalpli ve becerikli süper veya süper olmayan kahraman dururken Amerika'nın güvenliğinin bu ayak takımına emanet edilmesinin mantıksızlığını bir kenara koyarsak ya da Superman sonrası bir otorite boşluğu dönemine vurursak, filmin kötü ve kötülük motivasyonlarının da ilkokul düzeyinde olduğu görülüyor. Işınlanmak suretiyle İran’ın çok gizli nükleer sırlarını birkaç saniyede Amerikan istihbaratının önüne koyan Enchantress hadisesinin kimin tarafında olduğunu, ne amaçla bu ekibe dahil olduğunu, ne ara kötü tarafın başına geçtiğini çok iyi anlatamamış bir film. Belki de sorun filmde değil bendedir dedim. Ama kendi ordusunu da çok geçmeden oluşturan bu denli becerikli süper güçlere sahip kötünün parmak şıklatmasıyla bile bu intihar timini alt edebilmesi gerekirken, türlü aptallıklar sergilemesi hiç olmamış. Bu ve bunun gibi pekçok konuda Marvel filmlerinin eline su dökemiyor. Avengers ya da Guardians Of The Galaxy'deki takım ruhunun oluşumuna, bu ruh oluştuktan sonra kendi sci-fi mantığına oturtulmuş kötülerin dünyayı ele geçirme gayelerine ve sonunda etkileyici kapışmanın getirdiği güçlü aksiyon sekanslarına sahip değil. En önemlilerden biri de, tüm bunları dişe dokunur bir mizahla yoğuramıyor.

Suicide Squad, işin Joker boyutuyla da çok konuşuldu. 90'ların rüküş Jack Nicholson'ı ve 2000'lerin efsane Heath Ledger'ı yanında abartılı, süslü ve boş beleş bir Jared Leto yorumu bu "gerçek kötü"nün itibarına en ufak bir katkı sağlamıyor. Sevgilisi Harley Quinn ile kavuşmaktan başka bir amacı olmayan, ucube bir mafya babasından hallice ve son derece itici bir tip olarak yorumlanması da ancak böyle bir filme yakışırdı. The Dark Knight'da Batman'in karşısında gerçek kötülük üzerine içi dolu bir duruş sergileyen, hatta sıradan insanlar ve mahkumları bile birbirlerine karşı test ederek seyirciyi felsefi ikilemlere sürükleyen suç zekasıyla en ufak bir alakası olmayan bir yorum bu. Orada Heath Ledger'ı gerçek ve kült bir kötü adam olarak ciddiye almamak mümkün değilken (ki Joker'in bize alaycı biçimde "why so serious" diye sorması da biraz bundandır), burada hiçbir kötüyü (!) ciddiye almak benim için mümkün olmadı. Çoğunluğun hemfikir olduğu üzere filmin en eğlenceli performansı Harley Quinn'e, en dişe dokunur çekişmesi de Deadshot ve Rick Flag'e ait. Aslında bunlar bile filmi sırtlamayı başaramıyor. Kısacası bu kadar kötü biraraya gelip bir Heath Ledger etmiyor. Marvel veya DC olsun, artık bu tip uyarlamaların "çerezlik" eşiğini aşmaları gerek. Ama gişe meraklısı bazı yapımcı, yönetmen, senarist tayfası, bu ciddiyetsiz tutumu sürdürüyor. Guardians Of The Galaxy gibi hem eğlenceli, hem sürükleyici, hem de kendini ciddiye alan yapımlar gişe yaptığı kadar saygı da görüyor. Suicide Squad, benim için D şıkkı, yani "Hiçbiri" oldu.

23 Ağustos 2016 Salı

El Clan (2015)


Yönetmen: Pablo Trapero
Oyuncular: Guillermo Francella, Peter Lanzani, Lili Popovich, Gastón Cocchiarale, Giselle Motta, Franco Masini, Antonia Bengoechea, Stefanía Koessl
Senaryo: Julian Loyola, Esteban Student, Pablo Trapero
Müzik: Sebastián Escofet

Gerçek olaylardan uyarlanan El Clan, 7 kişiden oluşan Puccio ailesinin hikayesini anlatıyor. Arjantin'in zorbalıklarla, hukuksuzluklarla, işkencelerle, faili meçhul cinayetlerle dolu 7 yıl süren diktatörlüğün ardından demokrasiye adım attığı 1982 yılında geçen hikayenin merkezinde baba Arquímedes Puccio ve ailenin en büyük oğlu Alejandro var. Tüm bu kötülüklerin önemli bir parçası olan istihbarat biriminde son günlerini yaşayan Puccio, bu demokratik iyileşme döneminin eski alışkanlıklarını bitirecek olmasını kabullenememiştir. İki arkadaşı ve oğlu Alejandro'nun da yardımlarıyla gizlice zengin insanları kaçırıp ailesinin bilgisi dahilinde evinde bir odada onları hapsetmeye, işkence etmeye, fidyelerini aldıktan sonra da öldürmeye devam etmektedir. Julian Loyola, Esteban Student ve Pablo Trapero'nun senaryolaştırdığı, Trapero'nun yönettiği El Clan, Arjantin tarihinin çalkantılı döneminin hemen ertesinde yaşanan şaşırtıcı ve sinir bozucu olayları işleyen bir dram. Naif ve disiplinli bir aile babası olan Arquímedes, fedakar ev hanımı eşi, derslerine çalışan, işlerine güçlerine bakan başarılı yetişkin çocukları, bunlardan en büyüğü olan, çevresi tarafından çok sevilen rugby oyuncusu genç Alejandro görünürde örnek bir aileyi temsil etmekteler. Günlük rutinleri, ilişkileri, bağlılıkları, şakalaşmaları normal bir aileden farksız.

Ama cunta döneminin türlü hukuksuzluklarıyla bu aile düzenini yürüten aile babası Arquímedes, son demlerini yaşadığı istihbarat yetkilisi görev ve yetkilerini rejim değişikliği nedeniyle kaybetmek istemediğinden, gizlice eylemlerini sürdürerek, karışıklık döneminde servet yapmış zengin ailelerin önemli fertlerini kaçırarak yüklü fidyelerle göze batmayan tatlı hayatına devam etmekte olan bir adam. Üstelik aile fertlerinin de bundan haberi var ve hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlar. Mümkün olduğunca orijinal karakterlere ve olaylara bağlı kalan film, bu karanlık döneme yerinde bir eleştiri yöneltirken, bir yönüyle yine bu dönemdeki savaş ekonomisi sayesinde servet yapan zenginlerin dolaylı yoldan kendi silahlarıyla vurulduklarına da işaret ediyor. Politik Arjantin sinemasına geniş çapta ilham kaynaklığı etmiş bu 7 yıl, daha önce Garage Olimpo, El secreto de sus ojos gibi çok çarpıcı yapımlara farklı suretlerde etki etmişti. El Clan'da da durumun vahameti anlaşılıyor. Normalde karakter gelişiminin vicdani sorgulama yönünde ilerleyeceğini düşündüğümüz Alejandro'nun bazı ufak çıkışlara rağmen pasif kalışı, babası tarafından sindirilmiş olmasından kaynaklı. Bu da filmin dramatik kulvarını bir miktar zayıflatıyor. Filmi yapılmaya değecek kadar enterasan bu gerçek olaylardan beklentiler yüksek olunca, standart film senaryolarıyla gerçekler arasında uyumsuzluk var gibi düşünülüyor.


Ülke olarak içinde bulunduğumuz karışıklık sebebiyle bazı taşların diğer dünya ülkelerinde de benzer şekilde dizildiğini gösteren El Clan, Puccio'nun eski faşist düzeni sürdürmeye çalışan kişisel motivasyonlarının para ve güç odaklı yansımalarını gösteriyor. Daha genele gidersek, siyasi, askeri, ekonomik gücü elde etmek için her yolu mübah sayan hainlerin yıllarca ekmek yediği, üstelik yıllar boyu, farklı iktidarlar boyu korunup kollandığı çürümüş bir düzeni demokrasi yalanıyla yutturduğu gerçeğini akıllara getiriyor. Puccio'nun hapiste ziyaret ettiği devre arkadaşı Gordon'un "demokratik bir hükümet ne kadar uzun ömürlü olabilir ki?" sorusunun düşündürücü tonu bizim kulaklarımıza hiç de tuhaf gelmiyor bu yüzden. Yine de bu dönemin filmleri bir türlü Garage Olimpo'nun yerini tutamıyor. Tüm olumlu yönlerine karşın bir türlü vurucu etki görememe nedenini Garage Olimpo çıtasına bağlamak da mümkün.

El secreto de sus ojos'ta da küçük bir rolde izlediğimiz Arjantin sinemasının tecrübeli bukalemun aktörlerinden Guillermo Francella ve genç oyuncu Peter Lanzani'nin oyunculukları olması gerektiğinden ne fazla, ne de eksik. Baş karakterlerden biri kötü, diğeri de sonradan pişman olsa da uzun süre ona yardım ve yataklık eden oğlu olunca bu yönde de bir boşluk beliriyor. Filmin belki de en olumsuz yönü müzik kullanımı. Alakasız sahnelere bangır bangır eski İngilizce rock şarkıları sokuşturularak uzun uzadıya sahnelerin dramatik yapılarına çok zarar veriliyor. Bunların yerine ya uygun tema müzikleri konabilir ya da tamamen müziksiz bırakılabilirdi. Gücü ya da zayıflıklarıyla El Clan, özellikle Arjantin'in cunta dönemine ait filmlerine meraklı seyircilerin atlamaması gereken bir yapım.

16 Ağustos 2016 Salı

Aferim! (2015)


Yönetmen: Radu Jude
Oyuncular: Teodor Corban, Mihai Comanoiu, Toma Cuzin, Alexandru Dabija, Mihaela Sirbu, Alberto Dinache, Alexandru Bindea
Senaryo: Radu Jude, Florin Lazarescu

1835 yılında Eflak'ta geçen Aferim!, dönemin güçlü toprak sahiplerinden Iordache Cîndescu'nun görevlendirdiği kanun koruyucu Costandin ve oğlu Ionita'nın at üstünde yolculuğunun hikayesi. Görevleri ise, Cîndescu'nun karısı Sultana ile ilişki yaşadıktan sonra izini kaybettiren köle Carfin'ı bulup geri götürmek. Bu yolculuk çeşitli maceralara, bölgenin ilginç yerel insanlarına, ekonomik ve sosyal zorluklarına bir bakışı da beraberinde getiriyor. Bu göreve kendini adamış olan tecrübeli Costandin, özlü sözleriyle, ağzı bozuk bilgeliğiyle oğlu Ionita'ya güçlü bir model oluşturuyor. Yolculuk esnasında karşılaştıkları altın arayıcıları, çingene köleler, geveze bir rahip, korkak bir balıkçı, varlıklı bir Osmanlı aristokrat, bölgede devriye atan başka taşra polisleri, sepet dokumacısı yaşlı bir aile, yol üstündeki bir handa bulunan tipler sayesinde dönemin dini, askeri, ekonomik, politik, sosyal ve bunların arasında sıkışıp kalmış insani değerlerini gerçekten 1800'lerde çekilmişçesine doğal bir üslupla izliyoruz.

Radu Jude'un yönettiği Aferim!, at üstünde yapılan bu çok katmanlı yolculuk ve siyah beyaz çekilmesinin gücüyle 1950'li yılların westernlerini andırıyor. Ama etliye sütlüye dokunmayan, bireysel kahramanlıkları ve günü kurtaran suni hikayeleri şiar edinmiş çoğu westernden farklı olarak, ana amacı olan "kaçak bir köleyi bulup sahibine teslim etme" ekseni etrafına birçok yerel ve doğal unsur yerleştirme başarısı gösteriyor. Ama yine o bazı westernlerle paylaştığı ortak nokta da ırkçı yaklaşımı. Üstelik çok daha doğrudan ve mizahi biçimde. Örneğin baba oğulun yolda arabası bozulduğu için yardım ettikleri geveze pederin farklı milletler hakkında yaptığı kısa genellemelerin günümüzde dahi yapıldığını varsayarak filmin bu yaklaşımını kasti veya spontane olarak niteleyebiliriz.


"Her ulusun kendi amacı vardır. Yahudiler hile yapar, Türkler kötülük yapar, İbraniler çok okur, Yunanlılar çok konuşur, Türklerin çok karısı, Arapların bir sürü dişi vardır, Almanlar çok içer, Macarlar çok yer, Ruslar çok içer, İngilizler çok düşünür, Fransızlar modayı sever, Ermeniler tembeldir, Çerkezler çok dantelli giyer, İtalyanlar çok yalan söyler, Sırplar çok aldatır, Çingeneler de çok sopa yer. Biz Romenler sevgi ve onur sahibiyiz. İyi Hıristiyanlar gibi acı çekeriz."

Bıkkınlığı her sözüne ve hareketine yansıyan, ama oğlunu motive edebilmek için ona güçlü ve ilkeli yönlerini göstermeye önem veren Costandin, Carfin'i bulduktan sonra olayları onun açısından da dinliyor. Vicdani ve insani yönden fikirlerini gözden geçirmeyi bilmesine rağmen, gerek para hırsı, gerek görev bilinci, gerekse aristokratların, başka bir deyişle toprak ağalarının saldığı korku neticesinde Carfin'i teslim etme konusunda gözünü karartmış bir vaziyette. Fakat saflığı ve iyi kalpli alaycılığı da bu vaziyetin bir parçası. Olaylara aristokratlar gibi değil, saf taşralılar gözüyle baktığı için, görevini tamamlamış olmanın sonuçları yönündeki iyi niyetli beklentileri, yerini trajediye bıraktığında "istediğimiz şekilde değil, olduğu kadar yaşıyoruz" diye basit ama manidar bir çıkarımda bulunuyor. Başta Radu Jude'un En İyi Yönetmen Gümüş Ayı ödülü kazandığı Berlin Film Festivali olmak üzere pekçok festivalden ödüller kazanan Aferim!, basit western hikayesi, akışkan senaryosu, siyah beyazın sıkıntı ve hüzün kuşandırdığı sinematografisi, eğlenceli müzikleri, pek yakın plan görmesek de oyunculuklarıyla güçlü bir Avrupa sineması örneği.

12 Ağustos 2016 Cuma

L'emploi du temps (2001)


Yönetmen: Laurent Cantet
Oyuncular: Aurélien Recoing, Karin Viard, Serge Livrozet, Jean-Pierre Mangeot, Nicolas Kalsch, Maxime Sassier, Nigel Palmer, Monique Mangeot
Senaryo: Laurent Cantet, Robin Campillo
Müzik: Jocelyn Pook

Evli ve üç çocuk babası Vincent, bir şirkette çalıştığı danışmanlık işinden atılmıştır. Ama bu durumu ailesine söylemez. İş saatlerinde evden çıkıp parklarda bulmaca çözerek, marketlerde boş boş dolaşarak, arabasında kestirerek vakit öldürmektedir. Halinden memnun olduğu gibi, bu yalanı daha da ileri götürerek çevresine Cenevre'de Birleşmiş Milletler'de iyi bir pozisyonda iş bulduğunu, bu yüzden şimdiki işinden ayrıldığını söyler. Yalanını sürdürmeye kararlı olan Vincent, Cenevre'de ev alacağını söyleyerek babasından, bazı karlı yatırım fırsatları keşfettiğini söyleyerek de yakın çevresinden para koparmaya, bu paralarla da üst sınıf bir işte çalışıyormuş gibi yaşamaya başlar.

Laurent Cantet'in senaryosunu Robin Campillo ile birlikte yazdığı ve kendisinin yönettiği L'emploi du temps, yalanlar üzerine kurulu bir hayatın ne kadar dayanıklı olacağına dair, o yalanı inşa eden bireyin kendisini merkeze alan sakin ve güçlü bir yapım. Vincent'ın çalışıyormuş gibi yapıp orada burada vakit geçiren gamsızlığını tarif eden Cantet'in anlatım tarzı, aslında yoğun tempoda çalışan çoğu insanın zaman zaman fantezisi olmuş bu "aylaklık" halini boğuk bir atmosfer içinde resmettiği gibi, önemli bir sır halindeki bu durumun ne zaman, ne şekilde açığa çıkacağı yönünde bir gerilim de yaratıyor. Vincent'ın Birleşmiş Milletler bünyesindeki bir binaya çalışan gibi girmesi, orada çalışanları izlemesi, (sonra güvenlik tarafından orada çalışmadığı anlaşılınca dışarı çıkarılması), oradan topladığı broşürleri ezberlemeye çalışması, bu bilgilerle babasına ve bazı dostlarına imaj satması, bu kendini pazarlama neticesinde onların güvenine ve paralarına göz dikmesi ortaya pek de tekin olmayan bir karakter koyuyor. Üstelik tüm bunlar, ürkütücü bir soğukkanlılıkla yapılıyor ki, belki de çevremizde Vincent'a benzeyen insanlar hakkında da "acaba" dedirten bir paranoya durumuna da dikkat çekiliyor.

Vincent'ın eski işyerindeki bir arkadaşının mütevazi birikimini de ona emanet etmesi, bir otelde tanıştığı işportacı Jean-Michel'in (nasıl olduysa) Vincent'ın yalan söylediğini anlayıp ona iş teklif etmesi işleri kontrolden çıkarmaya başlar gibi görünse de, soğukkanlılığı sayesinde bu krizleri idare etmeyi beceriyor. Üstelik işsiz olduğu halde mütevazi işlerinde çalışan bu insanlara iş teklifi, yatırım fırsatları sunacak kadar özgüvenli bir şekilde. Yine eski çalıştığı yerde bulunan Jaffrey'nin onu işe almaya hazır şirketlerin olduğunu söylemesine rağmen yalanına sadık kalan Vincent, bir yandan ailesinin öğrenmesinden korktuğu bu yalanı sürdürürken, diğer yandan Jean-Michel için çalışmaya başlıyor. Özellikle fedakar karısı Muriel'in şüphe ve iyi niyet arasında kalan tutumuna da temkinli yaklaşıyor. Aylaklığı çalışmaktan daha çok seven, fakat büyüyen yalanları sayesinde onları idare etmek gibi yeni bir meslek edinen Vincent'ın, vicdani kuşatma altında çözülmeler yaşaması da bir noktadan sonra kaçınılmaz bir hal alıyor. Laurent Cantet'in çözülme çözümleri ise büyük dramatik fırtınalar koparmayan, ama filmin sakin ve akıcı gerginliği bünyesinde kendi dramatik virajlarını oluşturan türde çözümler. L'emploi du temps, konusu sayesinde sonuna kadar ilgiyi canlı tutacak, seyircilerin kendilerinden ortak yönler bulabileceği izlenesi bir dram.

8 Ağustos 2016 Pazartesi

The Nice Guys (2016)


Yönetmen: Shane Black
Oyuncular: Russell Crowe, Ryan Gosling, Angourie Rice, Margaret Qualley, Kim Basinger, Matt Bomer, Keith David, Beau Knapp, Yaya DaCosta, Lois Smith, Jack Kilmer
Senaryo: Shane Black, Anthony Bagarozzi
Müzik: David Buckley, John Ottman

Kızı Holly ile yaşayan dul Holland March (Ryan Gosling), iş ahlakını bir tarafa bırakıp müşterilerden para koparmaya bakan bir dedektif. Jackson Healy (Russell Crowe) ise müşterilerinin isteği doğrultusunda şiddete başvurarak çalışmaktan çekinmeyen bir diğer dedektif. 1977 yılında Los Angeles'ta geçen hikaye, ünlü bir porno yıldızı olan Misty Mountain’ın gizemli ölümünü çözebilecek bilgilere sahip tek kişi olan Amelia'yı bulmaya çalışan bu iki dedektifin yollarının kesişmesiyle başlıyor. Amelia, bazı önemli sırları açığa çıkararak kamuoyunun dikkatini çekmek için mesajlar içeren bir porno film çekmiştir. Ama bu filmde çalışan herkes teker teker ortadan kaldırılmaya başlayınca Amelia da sırra kadem basmıştır. March ve Healy, hem Amelia'yı bulmak, hem de ucu Savunma Bakanlığına kadar uzanan bu önemli sırların açığa çıkmasını istemeyen güçlere karşı mücadele etmek durumunda kalırlar.

Lethal Weapon'ın mucidi, 2005'te Brett Halliday romanı Kiss Kiss Bang Bang'in senaryosunu yazıp yöneten, en son 2013'te Iron Man 3'ü çeken yönetmen, senarist, yapımcı, oyuncu Shane Black'in yeni filmi The Nice Guys, duyurusu yapıldığı ilk andan beri merakla beklenen bir filmdi. Şahane bir polisiye kara komedi olan Kiss Kiss Bang Bang'in aradan 11 yıl geçmesine rağmen hala taze tuttuğu bu beklenti boşa çıkmamış görünüyor. The Nice Guys şu an için bir Kiss Kiss Bang Bang sayılmaz. Ama sürükleyici mizahi polisiye anlayışı yönünden oldukça çok ortak yönleri mevcut. Bunu Black'in Brett Halliday romanından etkilenmiş olmasına bağlamak kadar normal birşey olamaz. 1987'de Mel Gibson ve Danny Glover'dan Riggs - Murtaugh ikilisini yaratan Black, 2005'te bu romanda rastladığı Harry ve Gay Perry ikilisini en iyi işleyecek isimdi belki de. Sürekli zıtlaşan, ama kötülere karşı ortak paydalarından dolayı beraber hareket etmek durumunda kalan, alttan alta birbirlerini koruyup kollamayı da ihmal etmeyen, böylece sağlam bir dostluk kuran bu ikili anlayışının Hollywood'da kabul görmesini sağlayan isimlerden biri olan Shane Black, senaryosunu Anthony Bagarozzi adında henüz ilk yazım deneyimini yaşayan biriyle birlikte yazdığı The Nice Guys'ta da bu anlayışını sürdürüyor.


Her yönüyle delifişek, geveze, zıpır bir film olan Kiss Kiss Bang Bang'i The Nice Guys ile kıyaslamak mümkün. Ama gerekli mi tartışılır. Shane Black, kendi filminin farklı kopyalarını çıkarıyor, aynı tarzı farklı karakter ve olaylarla ele alıyor. Bir porno yıldızının ölümünden Savunma Bakanlığı'na uzanan suç rotası, belli bir ciddiyetle birlikte eğlence de vaat ediyorsa, o rotayı derinlemesine incelemek de yersiz oluyor. İşin eğlence ve aksiyon yönü gayet tatminkar. Zaten bu tip kara komediler, tarzları gereği istediği zaman güldüren, iki saniye sonra birini öldüren, ardından birkaç espri patlatan, sonra beklenmedik biçimde başka birini daha harcayan özgürlükleri sayesinde haklarında yapılacak ciddi, felsefi, sanatsal eleştirilerin de önünü bir güzel kesmiş oluyorlar. Onları polisiye hikayenin akışına kapılmış biçimde, oldukları gibi kabul ederek, güle oynaya izlemek icap ediyor. Bu manada film, Kiss Kiss Bang Bang, hatta Lethal Weapon hayranlarını ziyadesiyle memnun edecektir. March ve Healy'nin atışmaları, birbirleriyle ve kötü adamlarla komik sahneleri, kimin ne zaman, ne şekilde öleceği veya kahramanların vereceği tepkilerin kestirilemeyişi gayet keyifli. Üstelik March ve Healy'ye bir üçüncü partner olarak arzu nesnesi bir famme fatale yerine March'ın zeki ve merhametli kızı Holly de eklenmiş ki, onun sahneleri bu keyfi daha da arttırıyor.

Macera ikilisi yaratmada ustalığını kanıtlamış Shane Black, elindeki Russell Crowe ve Ryan Gosling ikilisinin güven verici kimyasıyla zaten filme 1-0 önde başlıyor. Crowe'un cool tavırlarıyla komik sahnelerin zıtlığından sağlanan mizah, Gosling'in bu mizaha uygun performansıyla uyum halinde. Filmi izlerken bir ara March rolünde Robert Downey Jr.'ı düşünmeden edemedim. Keza, kısa rolüyle Kim Besinger'ı görünce de Russell Crowe ile birlikte rol aldıkları suç şaheseri L.A. Confidential'ı anmadan edemedim. Filmin en önemli kazanımı olan Holly rolündeki gelecek vaat eden Angourie Rice ise, bu iki adamın delifişekliğini olgunlukla dengeleyen bir performans sunuyor. Bir diğer ayrıntı da, Kiss Kiss Bang Bang'de unutulmaz bir Gay Perry tiplemesi yaratan Val Kilmer'ın oğlu olan Jack KilmerChet rolünde izlememiz. Bir dönem filmi olması itibariyle kostüm ve çevre düzeni üzerinde de özenli bir çalışma gördüğümüz The Nice Guys, artık kaçıncı kez adının geçtiğini hatırlamadığım Kiss Kiss Bang Bang'in yapımcılarından Joel Silver'ın gözetiminde hayata geçirilmiş son yılların en eğlenceli Hollywood yapımlarından biri.

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Flaskepost fra P (2016)


Yönetmen: Hans Petter Moland
Oyuncular: Nikolaj Lie Kaas, Fares Fares, Pål Sverre Hagen, Jakob Ulrik Lohmann, Amanda Collin, Johanne Louise Schmidt, Jakob Oftebro, Olivia Terpet Gammelgaard, Jasper Møller Friis, Louis Sylvester Larsen
Senaryo: Nikolaj Arcel, Jussi Adler-Olsen
Müzik: Nicklas Schmidt

Jussi Adler-Olsen'in polisiye roman serisinin üçüncü halkası olan Flaskepost fra P (A Conspiracy Of Faith), bunalımlı dedektif Carl Mørck ve ortağı Assad'ın yeni macerasını içeriyor. Senaryo yine ilk iki film olan Kvinden i buret ve Fasandræberne'yi perdeye uyarlayan Nikolaj Arcel'e ait. Ama yönetmen koltuğunda ilk iki filmi yönetmiş Mikkel Nørgaard yerine Norveçli Hans Petter Moland var. MolandEn ganske snill mann (2010) ve Kraftidioten (2014) gibi iki başarılı kara komediden hatırlayabiliriz. Danimarka'nın Jutland bölgesinde içinde eski bir not olan bir şişe bulunur ve bu durumu açıklığa kavuşturmak için ilk olarak akla Department Q gelir. Anlaşılması güç olan not, Carl ve Assad'ın çabalarıyla yeni ve çok tehlikeli bir davanın henüz kapanmadığına işaret eden ipuçları barındırmaktadır. Notun izini sürerken iki ortağın yolu, iki çocuğu kaçırılan dindar bir aileye çıkar. Sürükleyicilik ve polisiye matematiğin ilk iki filmden farklı olmadığı, ne var ki klişe fazlası ve gizem eksikliği yönünden ilk iki filmin gerisinde seyreden bir film Flaskepost fra P. Yıllar önce cinayet işleyen, dindar Elias ve Rakel çiftinin çocuklarını kaçıran isim de belli. Bunun filmin cazibesini etkilememesi gerekir. Fasandræberne'de de suçluları bilmemize rağmen geçmişin gizeminde saklı motivasyonların bilinmezliği filmi hep yukarıda tutuyordu. Oysa burada eksik birşeyler var.

Rahip kılığında ailenin güvenini kazanarak çocukları kaçıran iyi görünümlü Johannes, geçmişinden filme serpiştirilmiş flashbacklerden de anladığımız üzere sorunlu bir çocukluğa sahip. Ancak tahmin edilemez şekilde esrarengiz olmaması, üstelik filmin onu esrarengizmiş gibi pazarlamaya çalışması en önemli eksiklik. Şeytana hizmet ettiğini söyleyen Johannes'in dindar insanların elinden inançlarını almak için böyle bir yöntem belirlemesi üzerine kurulan motivasyon ise yeterince tatminkar sayılmaz. Johannes'ten bir Hannibal Lecter çıkarabileceğini düşünen film, mantıksızlıklarla dolu tren operasyonu ve hastane baskını sahneleriyle kredi notunu iyice düşürüyor. Final kapışması da hem Carl, hem de Assad açısından vasat biçimde tasarlanmış ve çekilmiş. Bu ikilinin karizmatik ve güçlü görünmelerinin istenmemesini, onları insanı açıdan seyirciye daha da yakınlaştırma politikası olarak görebiliriz. Ama bu bile onları ezikleştirmeyi gerektirmemeli.

Nikolaj Lie Kaas ve Fares Fares uyumu, ilk iki filmden nasıl biliyorsanız öyle. Oyunculuk yönünden en fazla öne çıkan ise, kaçırılan çocukların annesi Rakel rolündeki Amanda Collin olsa gerek. Filmin belki de en dikkate değer bölümü, insanların güvenini kazanmak için onların dini inançlarını kullanan (tanıdık gelmiştir!) şeytanın hizmetkarı Johannes ile, çocukları kurtarmak adına Tanrı'ya inandığını söyleyen ateist Carl arasında geçen konuşmaydı. Bana göre Flaskepost fra P, serinin en zayıf halkası durumunda. Yönetmen değişiminden ziyade Jussi Adler-Olsen'in bu defa yeterince enteresan bir hikaye yakalayamayıp, Hollywood klişeleriyle bezeli bir tembelliğe sığınmış olabileceği ihtimali söz konusu. Yine de benim gibi üzerinde ilk iki filmin hatırı bulunanlar mutlaka izleyecektir.

31 Temmuz 2016 Pazar

Fúsi (Virgin Mountain) (2015)


Yönetmen: Dagur Kári
Oyuncular: Gunnar Jónsson, Ilmur Kristjánsdóttir, Sigurjón Kjartansson, Margrét Helga Jóhannsdóttir, Arnar Jónsson, Franziska Una Dagsdóttir, Thorir Sæmundsson
Senaryo: Dagur Kári
Müzik: Karsten Fundal

43 yaşındaki Fúsi, İzlanda havaalanı yer hizmetlerinin bagaj taşıma bölümünde çalışan, hala annesiyle yaşayan, iri cüssesine rağmen kedi gibi uysal, az konuşan, iş çıkışı köhne bir Uzakdoğu lokantasında hep aynı yemeği yiyen, radyodaki DJ arkadaşının çaldığı rock şarkılarını dinleyen, boş vakitlerinde evli ve iki çocuklu arkadaşı Mörður ile II. Dünya Savaşı temalı strateji oyuncaklarıyla oynayan bir adam. Bu sakin rutine farklı denklemler eklenmeye başlayınca Fúsi'nin sancılı uyum sağlama süreci de başlıyor. Annesinin sevgilisi Ralf, binaya yeni taşınan ailenin 10 yaşındaki kızı Hera, iş yerinde sürekli kendisiyle dalga geçen iş arkadaşları, en önemlisi de Ralf'in doğum günü için Fúsi'ye hediye ettiği western dans kursunda tanıştığı Sjöfn, Fúsi'nin hayatında olmasını hiç istemediği sıkıntılar taşımaktadırlar. Nói albinói, Voksne mennesker, The Good Heart gibi naif filmleri yazıp yöneten Paris doğumlu İzlandalı yönetmen Dagur Kári'nin 2015 tarihli filmi Fúsi yine kırılgan, yine sevimli, yine hüzünlü.

Fúsi ile hayranlık uyandıran saflıkta ve temizlikte bir karakter yaratan Dagur Kári, 43 yaşına rağmen tam olarak yetişkinlerin dünyasına girememiş bir adamın, teorik olarak bu dünyada nasıl davranılacağını bilmesine karşın, pratikte yaşadığı sıkıntıları çok makul biçimde ele aldığı söylenebilir. Kendisine yapılan emrivakiler, iş yerindeki birkaç serserinin onunla alay etmeleri veya canı sıkılan küçük Hera'nın istekleri karşısında hiç tepki vermeyen, bu yüzden kimi zaman seyirciyi zorlayabilen Fúsi, aslında tam da bu sebepten çok doğal ve gerçek bir karakter. Oyuncaklarla oynayınca çocuk olarak görüleceğini, Hera'yı gezmeye çıkarınca sapık olarak suçlanacağını, striptizci bir kızla ilgilenmeyince alay malzemesi olacağını aklının ucuna getirmeyecek kadar iyi niyetli bir insan. Duygusal açıdan sömürmek için mükemmel bir örnek. Bu bağlamda filmin İngilizce olarak Virgin Mountain şeklinde anlamsızca adlandırılmasını sadece cinsel bir bekaretten ziyade, yetişkinliğe dair bazı davranışlara olan yabancılığı üzerinden değerlendirmek gerekebilir. Yine de Virgin Mountain, bu film için çok kötü bir isim. Çünkü Fúsi, yetişkinliğe dair bazı davranışlara yabancı olsa da, iyi kalpli, iyi niyetli bir insan olarak çok donanımlı.

Fúsi'nin özellikle sorunlu bir kişilik olan Sjöfn (ki bu sorunun adının konmamış olması da bir eksiklik hissettirmiyor değil) ile ilişkisinde gösterdiği kararlı ve fedakar tutum, onun saflığı ve temizliği içinde kesinlikle kaybolmuyor. Duygusal olarak değer verdiği bir insan karşısında nasıl davranacağını merak ettiğimiz Fúsi, bu merakımızı giderirken hiç de mantıksız bir görüntü vermiyor. O saf ve temizlik içinde barındırdığı olgunluğun yüzünü de görmemizi sağlayarak hiç sakil durmayan bir kişilik dengesi oluşturuyor. Belki "ben olsam Sjöfn'e farklı davranırdım" ya da "bu kadın Fúsi'yi hak etmiyor" diyen çok olacaktır. Ancak yüreği de kendi gibi kocaman olan bu adam, bu kadın sayesinde bencillikten uzak tertemiz duygularını gösterebileceği uygun bir ortam buluyor. Her gün yurtdışına giden insanların bagajlarını taşımasına rağmen kendisi hiç İzlanda dışına çıkmadığı için, ona kendi içinde bir keşif yolculuğu şansı veriyor belki. Hüznü ve mutluluğu aynı anda yudumlatan final de bu güzel insanın duygularını pratiğe döküşündeki basitliği anlamlandırıyor. Achy Breaky Heart eşliğinde dans ederken bile o çocuksu saflığını muhafaza eden Gunnar Jónsson'ın gerçekten Fúsi olabileceğine inanmak isteyecek kadar saf yönlerimizi ortaya çıkaran çok güzel bir film.