20 Temmuz 2017 Perşembe

Daglicht (2013)


Yönetmen: Diederik Van Rooijen
Oyuncular: Angela Schijf, Fedja van Huêt, Monique van de Ven, Matteo van der Grijn, Maartje van de Wetering, Daniel Verbaan, Derek de Lint, Thijs Römer, Victor Löw
Senaryo: Philip Delmaar, Diederik Van Rooijen, Simone Kome van Breugel, Marion Pauw
Müzik: Bart Westerlaken

Otistik belirtilen gösteren oğlu Aron ile sorunlar yaşayan avukat Iris, Aron'un okuldan bir hafta ceza alması üzerine onu annesi Ageeth'in evine götürür. Ageeth ise evi onlara bırakarak seyahate çıkar. Birgün eve gelen akvaryum uzmanından tesadüfen hiç görmediği bir ağabeyi olduğunu öğrenir. Annesine neden bunu sakladığını sormak istediğinde ise ona ulaşamaz. Yaptığı araştırma sonucunda, yıllar önce komşusunu ve komşusunun beş yaşındaki kızını öldürmek suçundan özel bir hapishanede olan otistik üvey ağabeyi Ray'in izini bulur. Ray'i tanıdıkça, davranış yönünden onun otistik oğlu Aron’a çok benzediğini fark eder ve ağabeyinin masum olduğunu düşünmeye başlar. Hem hapishanedeki Ray ile buluşmalarında, hem de araştırmalarını derinleştirdikçe, sırlarla ve sürprizlerle dolu geçmişte adım adım yol almaya başlar. Marion Pauw'un romanından Pauw'un yanı sıra Philip Delmaar, Diederik Van Rooijen, Simone Kome van Breugel gibi isimlerin senaryosunu yazdığı, bu isimlerden Diederik Van Rooijen'in yönettiği Daglicht, kaliteli ve sürükleyici bir romanın tüm özelliklerini taşıyan yapıda bir film.

Başlangıçta problemli oğlu Aron'un davranışları, gizemli annesi Ageeth ile ilişkisi ve avukat olarak üstlendiği varlıklı Benschop ailesinin porno film sektöründeki oğlu Peter'ın taciz davası ile karışık bir görüntü çizen film, buna bir de hiç bilinmeyen ağabey meselesini ekleyince hangi alana yöneleceğini merak ettiriyor. Ama kısa sürede bu parçaların, Iris'in masumiyetine inandığı ağabeyi Ray'in masumiyetini ispat etmek için izleyeceği yola hizmet ettiği anlaşılıyor. Iris'in Ray ile konuşmaları ve gerçeği arayış yolculuğuna flashbacklerle serpiştirilen Ray'in hikayesi filmin boyutunu değiştirdiği gibi, Aron'un yapmayı sevdiği puzzleları da andırmaya başlıyor. Ray'in bu cinayetleri işleyip işlemediği, işlediyse onun gibi naif birinin neden böyle canice birşey yaptığı, işlemediyse onları kimin öldürdüğü gibi soruları zekice kafalarda döndüren, yan karakterlerle bu sorulara başkalarını ekleyen senaryo, bazı olayları oldu bittiye getirse de finale kadar bu soruları sordurmayı sürdürüyor.

Bu kadar çabadan sonra sürpriz bir finalin bizi beklediği de sürpriz sayılmaz. Tabii o finale kadar her seyirci kendi teorisini bir şekilde üretmiş oluyor. Fakat son ve güçlü bir flashback ile açığa çıkan gerçek bu kadar öngörülemez olunca, zaten o ana dek çok iyi geliştirilmiş olan bu hikayeye yakışır biçimde bitirilmesi filmin duygusal yönünü bir kat daha arttırıyor. Bu sonu tahmin eden çıkar mı bilinmez. Ancak tahmin edemeyenler için gerçekten güçlü bir uyanış anı taşıyor ki, bu an hem görüntüleriyle, hem de müzikleriyle duygu yoğunluğu taşıyor. En başta Ray rolündeki Fedja van Huêt olmak üzere, Iris rolündeki Angela Schijf ve Hollanda sinema ve televizyonunun tecrübeli aktrislerinden Monique van de Ven'in hem filmin dokusuna uygun biçimde kimi zaman mesafeli ama etkili performansları da filme farklı açılar katıyor. Hollywood'un henüz neyse ki farkına varmadığı, varmaması gerektiği bu çarpıcı hikaye, ola ki birgün yeniden uyarlanırsa bile ilk tercihimiz mutlaka Daglicht olmalı.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Hounds Of Love (2016)


Yönetmen: Ben Young
Oyuncular: Emma Booth, Ashleigh Cummings, Stephen Curry, Susie Porter, Damian de Montemas, Harrison Gilbertson
Senaryo: Ben Young
Müzik: Dan Luscombe

1987 yılında John ve Evelyn White çifti, genç kızları kaçırıp onlar üzerinde cinsel fantezilerini gerçekleştirdikten sonra öldürmektedirler. Anne babası boşanmış 17 yaşındaki Vicki, boşanmanın sorumlusu olarak gördüğü annesinin yanında kaldığı bir gece, arkadaşlarıyla bir partide buluşmak için evden kaçar. Yolda karşılaştığı John ve Evelyn, onu kısa süreliğine evlerine davet ederler ve içkisine ilaç katarak alıkoyarlar. Vicki sayesinde bu garip çiftin kurbanlarıyla, aynı zamanda birbirleriyle olan dinamikleri de değişmeye başlar. Birkaç kısa film ve Avustralya dizilerinin bazı bölümlerini yönetmiş olan Ben Young'ın ilk uzun metrajı olan, Venedik Film Festivali’nde ilgiyle karşılanan Hounds Of Love, iyi oyunculukların belirleyiciliğinde güçlenen psikolojik gerilimi ile diken üstünde tutan bir yapım. Ama bir ilk film olması sebebiyle bazı eksiklikleri de mevcut. Bu eksiklikler filmin genel gerilim dokusuna fazla zarar vermese de, bazen boşluk, bazen de şişlik yaratabiliyor.

Ben Young, hem gerilimli, hem dramatik, hem de rahatsız edici olmak istiyor ve bunları büyük oranda başarıyor. Ama bazı ağır çekim sahneleriyle vurucu olma çabası, şiddetin boyutlarını kapalı kapılar ardında veya kadrajın dışında seyirciye paslaması, Vicki ve annesi arasındaki çekişmeyi tam dolduramaması gibi etkisi kişiden kişiye değişebilecek tercihlerde bulunurken yüzeysel kalabiliyor. Filmde iki önemli kadın figür olarak Vicki'nin annesi Maggie ve Evelyn üzerinden, evlilik içinde kadının konumunu sorgulamaya soyunan Young, Evelyn ile bunu başarırken, neden sevecen doktor eşinden boşanıp kendi başına yaşamak istediği tam anlaşılamayan (özgürlüğüne düşkün bir yapıda olduğu gerekçesi dışında) Maggie ile bir boşluk yaratıyor. Başını sokacak bir ev, sofrada bir tabak için saplantılı bir şekilde aşık olduğu John ile yaşayan, onun aşağılamalarına, şiddetine, manipülasyonlarına katlanan Evelyn'in dramı, çoğu zaman Vicki'nin de önüne geçebiliyor. Vicki'nin John ve Evelyn arasındaki bu hassas dinamikleri sezip bunları Evelyn'e karşı kullanmasının sonuçlarını seyirciye bırakmakla birlikte, Ben Young'ın bu sonuçlarla klişelerden uzak durmaya çalıştığı da gözlenebiliyor.

Tabii Ben Young, ele aldığı hikayenin tüm klişelerinden kendini sıyıramıyor. Evelyn'in finalde yaşadıklarını oturtabileceğimiz zeminin kayganlığı, bu klişelerden biri. Elinden geldiğince uzun tutmak istediği bu final, bazen ağır ilerleyen dizilerdeki tekdüze anlayışa göz kırpmıyor değil. Elbette amacı gerilimi tırmandırmak, hatta sinir bozucu olmak ise bunu beceriyor. Fakat filmin gücünü büyük oranda oyunculara borçlu olduğu da bir gerçek. Avustralya sineması ve televizyonunun tecrübeli isimlerinden Stephen Curry, performansıyla Venedik Film Festivali'nden ödül alan genç oyuncu Ashleigh Cummings ve Brüksel Uluslararası Film Festivali'nden En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanan Emma Booth üçlüsü, belki de farklı bir üçlünün yaratamayacağı etkiyi yaratma konusunda çok başarılılar. Lady D'Arbanville (Cat Stevens) ve Nights In White Satin (The Moody Blues) gibi iki klasiğin çaldığı sahnelerdeki görsel estetik ve yine filmin kendini ağırlaştırdığı bazı anlarda yaratılmak istenen ev içi - ev dışı kontrastlı atmosfer, sonraki filmlerinde Ben Young'ın nasıl bir yol izleyeceğine dair birtakım fikirler oluşturuyor. Hounds Of Love, bir yönetmenin yıllar sonra "ilk filmim" demekten utanmayacağı, bunun yanında eksiklikleri de görebileceği bir film.

6 Temmuz 2017 Perşembe

The Belko Experiment (2016)


Yönetmen: Greg McLean
Oyuncular: John Gallagher Jr., Tony Goldwyn, Adria Arjona, John C. McGinley, Melonie Diaz, Owain Yeoman, Sean Gunn, Brent Sexton, Josh Brener, Rusty Schwimmer, Michael Rooker, David Dastmalchian, David Del Rio, James Earl, Benjamin Byron Davis, Gregg Henry
Senaryo: James Gunn
Müzik: Tyler Bates

The Belko Experiment, Güney Amerika'da bulunan ve kar amacı gütmeyen Belko şirketi tarafından iş gününün başlangıcında tesise kapatılan çalışanların başına gelenleri anlatıyor. Kapı ve pencereler çok güçlü metallerle kapatılmış, zaten izole bir mevkide konuşlanmış şirketin tüm haberleşme unsurları kesilmiş, devriye atan güvenlik görevlileri değişmiştir. İç anonsa bağlanan bir ses, 8 saat içinde binada bulunan 80 kişinin çoğunun öleceğini söyler ve birkaç aşamalı bir ölüm oyunu başlatır. İlk olarak herhangi iki iş arkadaşını yarım saat içinde öldürmelerini, aksi takdirde kötü şeyler olacağı yönünde tehdit eder. Kimileri inanmaz, kimileri panikler, mantıklı olanlar da çözümler üretmeye başlar. Ama birilerini öldürmek gibi bir çabaları olmayınca, üstelik yardım isteme yönünde girişimlerde bulununca 4 kişinin kafası patlar. Çünkü Belko çalışanları, yaptıkları anlaşma gereği kafalarına takip cihazı adı altında takılan küçük bombalarla çalışmaktadırlar. İlk görev yerine getirilmeyince yenisine geçilir. Buna göre iki saat içinde 30 kişi öldürülmez ise, 60 kişi bu yolla öldürülecektir.

Guardians Of The Galaxy serisinin yönetmeni James Gunn'ın senaryosunu yazdığı, üçüncüsü yapım aşamasında olan Wolf Creek serisinin yaratıcısı Avustralyalı Greg McLean'in yönettiği film, konusu yönünden Battle Royale, Exam, Das Experiment gibi filmleri kıyısından kenarından anımsatsa da, kendine has yöntemlerini uygulama niyetinde bir yapım. James Gunn, çok fazla soru serpiştirdiği giriş bölümünün cevaplarını finale sakladığını belli eder nitelikte, öncelikle bu olağanüstü durumun çalışanlara farklı yansımalarının üstünden geçiyor. Tansiyon yükseltmekteki başarısı, karakterlere de dramatik, mizahi ve tekinsiz açılardan gayet olumlu biçimde yansıyor. Hatta senaryo gereği zaten hızlı geçilmesi gereken bu girizgah, Gunn - McLean ikilisinin karakterleri benimsetme yönündeki hamlelerinin de üstesinden geliyor. Bu sayede psikolojik gerilimi heybesine koyan film, artık bir süre sonra kaçınılmaz olarak kanlı bir aksiyona dönüşmek zorunda kalıyor. Bu noktada iki Wolf Creek filminden hatırlayanların da garipsemeyeceği bir şiddet düzeyi, dozunu arttırarak üstümüze üstümüze geliyor.


Günümüzün zorlu iş yaşamında beyaz yakalıların mevki, kariyer, para hırsı uğruna gerekirse birbirlerinin ayağını kaydırmayı bile göze alabildikleri gerçeğini böylesine uç bir fanteziye taşıyan film, aynı şirket bünyesinde çalışırken de birbirlerini sevmeyenler, tam tersi birbirlerini hep kollayanlar, hatta birbirlerini hiç tanımayanlar gibi sınıflar olduğunu da dile getirerek ölüm oyununun dramatik kurallarını belirliyor. İnsanların gerçek yüzlerini ortaya çıkaracak mükemmel bir açmaz olan bu durumun karakterlere yansımaları da farklılık gösteriyor. Kimseyi öldürmeden bir çıkış yolu arayan Mike, kaçınılmaza hazırlıklı olmak isteyen acımasız yönetici Barry, birilerini öldürmeye gayet hazır Wendell ve Antonio gibi çeşitli karakterlerin çatışmaları, gerekli motivasyonları hazırlıyor. Üstlerinden gelen talimatlarla küçülmeye gitmek zorunda kalan, bu yüzden çalışanları işten çıkaran yönetici pozisyonundaki Barry'nin, artık bu şartlar altında belli kriterlerle seçtiği kişilerin kafasına sıkması gibi tuhaf örtüşmelere de kolaylıkla zemin oluşuyor. Ortalığı kan gölüne dönmüş bir esir kampına çeviren ikinci görevden sonra verilen üçüncü görevin tam bir insan avına dönüşmesiyle, belki son derece klişe bir yorum olacak ama, olay bir şirket binasında geçtiği için vahşi kapitalizmin birbirine düşman ettiği insanlar yorumunu yapmak zorunda hissedeceğiz.

Guardians Of The Galaxy ile fırtınalar estiren James Gunn, daha düşük bütçeli bir filmde kendini özgür hissetmiş olacak ki, karakter bazlı klişelerle oynayarak seyirciyi birkaç defa ters köşeye yatırıyor. O gün işe başlayan Dany, fırsat buldukça ot çeken ve en renkli karakterlerden biri olan Marty, tamirci Bud gibi karakterlerin akıbetleri pek umulduk gibi değil. Tabii ilk dakikalarda işyerinde aralarındaki gerilimi hissettiğimiz bazı karakterlerin de hesaplaşmalarını izlemek kaçınılmaz. Devam filmine (ya da filmlerine) göz kırpmakla kalmayıp el sallayan final, aşırı zeka ve beceri istediğinden pek inandırıcı olmasa da, farklı mekan ve kişilerle bu malzemenin ekmeği uzun süre yenebilir. Burada bırakılsa da kendi finalini iyi bir şekilde yaparak misyonunu tamamlamış bir film diyebiliriz kendisine. Şu sıralar Wolf Creek 3 ile meşgul olan Greg McLean, bazı ölüm sahnelerini oldu bittiye getirmesine, bazen gaza fazla basmasına, karakter derinliği yaratacağım derken Mike - Leandra çiftiyle normalden biraz fazla ilgilenip iç kıymasına rağmen, kara mizahı eksik etmediği sert tarzını sürdürüyor. Bu da şiddet meraklıları için pür dikkat bir 90 dakika anlamına geliyor.

2 Temmuz 2017 Pazar

Logan (2017)


Yönetmen: James Mangold
Oyuncular: Hugh Jackman, Patrick Stewart, Dafne Keen, Boyd Holbrook, Stephen Merchant, Elizabeth Rodriguez, Richard E. Grant, Eriq La Salle, Elise Neal, Al Coronel
Senaryo: Scott Frank, James Mangold, Michael Green
Müzik: Marco Beltrami

X-Men evreninin nevi şahsına münhasır ismi Wolverine, artık Logan olarak son kez beyaz perdede arz-ı endam etti. Bunun bir veda olduğu bilinci, farklı ellerde farklı şekillerde karşımıza çıkabilirdi. Zira karşımızdaki Wolverine, artık o anlı şanlı Wolverine değil, New Mexico'da limuzin şoförlüğü yaparak para biriktiren, sınıra yakın bir yerde köhne bir depoda yaşayan, saçı sakalı birbirine karışmış yaralı ve hüzünlü bir adam. Üstelik bu depoda X-Men camiasından mutant Caliban ile birlikte, artık yatalak bir hasta durumuna düşmüş Profesör Charles Xavier'a bakmakta. Bu diyarlardan gitmeye niyetli ama para biriktirmesi gerekiyor. Mecbur kalmadıkça o malum kılıçlarını kimseye çekmiyor. Film, buna mecbur kaldığı bir sekansla başlayınca ve mecburen ortalık kan gölüne dönünce, sanki küllerinden tekrar doğacak olan düşmüş bir süper kahraman hikayesi daha izleyeceğimiz düşüncesi hasıl oluyor. Bu da 13-14 yaş kitlesinin sevdiği türden bir süper kahraman filmi kokusu yayıyor ki, Logan'ın o tip bir film olmayacağı zaten önceden duyurulmuştu.

17 yaş altına yasaklı X-Men uzantısı bir film, akıllara Deadpool'u da beraberinde getiriyor. Ama Deadpool'un büyüklere yönelik matrak bir çizgi film sertliği içeren duruşunun aksine, Logan yine yetişkinler için sert olduğu kadar hüzünlü bir hikayeye sahip. 2029 yılında geçen, X-Men klanının tarumar olduğu, 25 yıldır hiçbir mutantın doğmadığı, Charles'ın ilaçlara bağlı yaşadığı, alkolün pençesindeki Logan'ın eski günlerinden uzakta bezgin bir adama dönüştüğü bu hikaye, birgün Logan'ın karşısına çıkan Meksikalı bir hemşire ve kızı olduğunu söylediği mutant Laura ile rayına oturuyor. Ulusal Güvenlik Teşkilatı'nın çocuklar üzerinde acımasız mutant deneyleri yaptığı gizli bir tesisten kaçan Laura'nın kendi gibi genç mutantlarla buluşacağı Kuzey Dakota'ya gitmek zorunda oluşu, para karşılığı bu işi Logan'ın üstlenmesi, haliyle peşlerine Narcos dizisinden tanıdığımız Boyd Holbrook'un canlandırdığı Pierce ve Dr. Rice liderliğindeki bir ordunun düşmesi, Logan'ı bir kaçış, bir yol filmine dönüştürüyor. Tabii ki, süper güçlerin gerektirdiği özel efektler, X-Men evrenine dair fantastik mantık düzlemi Logan'da da biraz mevcut. Ama aslen Logan, insani duruşuyla, salaşlığıyla, hüzünlü omurgasıyla gerçeğe yakın durmak isteyen bir final. Bu farklı anlatımın en önemli ismi de James Mangold.

Filmin senaryosunu Scott Frank ve Michael Green ile birlikte yazan Mangold, Cop Land (suç), Girl, Interrupted (biyografi, dram), Kate & Leopold (romantik komedi), Identity (gerilim), Walk The Line (biyografi, müzikal), 3:10 To Yuma (western), Knight & Day (aksiyon) gibi farklı kulvarlara girip, yüzünün akıyla çıkmış bir yönetmen. 2013'teki vasat bilim kurgu / aksiyon The Wolverine de ona ait. Belki Logan'ın vedasını en iyi işleyebilecek isimlerden biri olması neticesinde, hem elini korkak alıştırmıyor, hem de bir vedada olması gerekenleri kaçırmamaya çalışıyor. Kusursuz bir veda, bir başyapıt ortaya koymuyor belki. Ama vedanın hamurundaki hüznü, toz, kan, ter, kir, pas ile karıştırarak farklı bir süper kahraman filmi ortaya çıkarıyor. Laura'nın gücü ile ilgili erken açıklanması gereken sürprizin ardından gerçekleşen kaçış, genel olarak standartlarda seyrediyor. Bazen yeterince sürükleyici ya da ikna edici olmuyor. Dramatik gücünü arttırmak için uzayabiliyor. Yol üzerindeki sakin durakların yaklaşan tehdit ile birlikte savaş alanına dönmesi, özellikle finale doğru aksiyonun tavan yapması da bu standartların bir parçası. Ama Mangold, LoganCharles'a karşı bir evlat, Laura'ya karşı bir baba rolleri içinde de kabullenmemizi istiyor. Elinde de gerekli dramatik donanım ve bu rollerin üstesinden gayet iyi gelebilen en güçlü karakter oyuncularından biri olarak Hugh Jackman var. Bu yüzden Wolverine efsanesine Logan olarak hak ettiği vedayı sunabiliyor.

28 Haziran 2017 Çarşamba

John Wick: Chapter 2 (2017)


Yönetmen: Chad Stahelski
Oyuncular: Keanu Reeves, Riccardo Scamarcio, Ian McShane, Ruby Rose, Common, Claudia Gerini, Lance Reddick,
Senaryo: Derek Kolstad
Müzik: Tyler Bates, Joel J. Richard

2014 tarihli ilk filmin büyük başarısının ardından ikincisi elzem hale gelen John Wick serisinin ikinci halkası John Wick: Chapter 2, yeni bir köpekle hayatına kaldığı yerden devam etmek isteyen kahramanımızın belayı bir mıknatıs gibi üzerine çekmesiyle vites büyültüyor. İlk filmde köpeğinin öldürülmesiyle emekli olduğu tetikçiliğe görkemli bir dönüş yapan John Wick, ortalığı kan ve baruta boğmuştu. Bunun için kendisi gibi yüzlerce tetikçiyi bünyesinde barındıran sisteme geri dönmüştü. Ama bu sisteme geri dönmenin de bir bedeli olarak, önde gelen İtalyan mafya ailelerinden birinin veliahtı olan Santino D'Antonio, elinde bu suikastçi klana ait bir mühürle John Wick'in kapısını çalıyor. Babasının, öldükten sonra en güçlü mafya oluşumu Camorra'nın başına kızkardeşi Gianna D'Antonio'yu seçmesini hazmedemeyen Santino, kendi kanından birini öldüremeyeceği için John Wick'ten kızkardeşini öldürmesini istiyor. Bu sayede Santino gibi tehlikeli bir adamın mafyanın başına geçip muazzam bir güce erişecek olmasını umursamayan, intikamını almış bir şekilde sakin hayatına geri dönmeyi uman John Wick, bu isteği geri çevirince Santino evini başına yıkıyor. Winston liderliğindeki organizasyon, mühürün de tartışılmazlığıyla John'dan Santino'nun isteğini yerine getirmesini istiyor. İntikam için geri döndüğü sistemden tekrar çıkabilmesi de buna bağlı olunca, imkansız gibi görünen bu suikast macerası başlıyor.

Yazan Derek Kolstad, yöneten Chad Stahelski ikilisi yine yerlerini almış vaziyette. İster istemez ilk filmle kıyaslamalar da olmakta. Genel görünüm olarak başarılı bir devam filmi denebilir. Kendi yarattıkları John Wick mitini en iyi kendileri sürükleyebilecekleri için, yine ellerini korkak alıştırmamışlar. Kolstad, senaryo için fazla kasmamış, işi ihanet - intikam ekseninde kurgulamış. Ama iyi tasarlanmış gizemli suikast organizasyonunun boyutlarını daha da genişletmiş. Profesyonel dublör kökenli Stahelski ise en iyi olduğu işe konsantre vaziyette bir dolu aksiyon sahnesiyle gövde gösterisine kaldığı yerden devam etmiş. Hikaye bir miktar sanat şehri Roma'ya taşınınca oradaki mekanlardan da faydalanılarak fark yaratılmak istenmiş. Müzeler, galeriler, görkemli partiler, hele de modern sanat müzesindeki ayna oyunları içeren bölüm fark yaratma amacını gerçekleştirmiş. Continental Oteli'nin esrarengiz dokusu, suikastçi sisteminin kendine ait raconları, ortak geçmişleri olan karakterlerin çeşitli vesilelerle tekrar karşılaşmaları, John Wick filmlerinin kendine has bir evren yaratmasında önemli faktörler. Bunları ilk filmden alıp geliştirmekteki olumlu hamleler, John Wick'in intikam veya emrivaki görev tabanlı maceraları ile kol kola ilerleyerek John ve içinde yer aldığı organizasyon arasına hassas ipler germeyi ihmal etmiyor.

Üstelik ikinci bölümde, Continental merkezli suikastçi sistemine alternatif olarak, Laurence Fishburne'un canlandırdığı Bowery King liderliğinde geniş bir istihbarat ağına sahip salaş görünümlü bir başka organizasyonun varlığına daha tanık oluyoruz ki, John Wick evreninin çeperlerinin ne kadar geniş olduğuna dair ufuk genişletilmek isteniyor. Matrix'ten sonra Reeves - Fishburne ikilisini yine istişare içinde görme nostaljisi de ayrıca hoş olmuş. Aslen John Wick'in olayı, mantık arama fonksiyonunun devre dışı bırakıldığı, estetiğe önem veren uzun aksiyon sekansları gibi görünüyor. Fakat nereye varacağı henüz belli olmayan bir hikaye akışı oluşturma çabası da bu yeni filmle birlikte dolaşıma giriyor. Finalden de anlayabileceğimiz üzere, duyurusu çoktan yapılan Chapter 3 için aksiyon dozunun artacağını anlamak hiç de zor değil. Bu tip serilerin bir önceki filmi aşma çabaları yersiz abartılara, saçma dönüşümlere sebebiyet verdiğinden, John Wick'in cazibesinin bozulma tehlikesi de mevcut. İyi kötü kendi efsanesini basit formlar üzerinden oluşturmuş John Wick gibi bir figürün, uzattıkça yavanlaşan, büyüttükçe anlamsızlaşan bir öğütmeye kurban gitmemesi lazım. Keanu Reeves'in risksiz ve tek yönlü betimlemesine rağmen çizgi romana, hatta diziye dönüştürülmek istenen potansiyeli yüksek, hayran kitlesi sağlam, malzemesi bol bir aksiyon salatası olarak John Wick, suyu çıkarılmadan paketlenip üçleme şeklinde bırakılması hayırlı olacak bir seri.

19 Haziran 2017 Pazartesi

Free Fire (2016)


Yönetmen: Ben Wheatley
Oyuncular: Cillian Murphy, Brie Larson, Sharlto Copley, Armie Hammer, Sam Riley, Michael Smiley, Jack Reynor, Babou Ceesay, Noah Taylor, Enzo Cilenti, Patrick Bergin
Senaryo: Ben Wheatley, Amy Jump
Müzik: Geoff Barrow, Ben Salisbury

Kill List (2011), Sightseers (2012), A Field In England (2013), High-Rise (2015) gibi farklı türlere ait filmler çekmeyi seven, deneyselliği, kara komediyi ve üretkenliği şiar edinmiş İngiliz yönetmen Ben Wheatley, Free Fire ile bu defa tek mekan aksiyon kara komedisi deneyerek takipçilerini şaşırtmıyor. 1978 yılında Boston'da geçen film, yasadışı silah anlaşması gerçekleştirmek üzere terk edilmiş büyükçe bir depoda buluşan iki çetenin gergin alışverişinin yoldan çıkması sonucu çatışmaya dönmesi üzerinden kendine bir yol çiziyor. İki tarafın daha ilk karşılaşmalarında birbirlerine negatif elektrik yüklemelerine rağmen, bir şekilde anlaşma yolunda gittiği sırada, her iki taraftan bir kişinin bir gece önce hiç iyi bitmeyen bir bar kavgasına karışmış olmalarını fark etmeleriyle fitili ateşlenen çatışma, beraberinde komik anları da beraberinde getiriyor. Üstelik çatışmaya dahil olan ve kimin ayarladığı belli olmayan iki keskin nişancıyla ortalık iyice alevleniyor. İki taraf için de karlı gibi görünen bir anlaşmanın, kıvılcımları iyi ayarlanmış küçük gerginlik ve atışmalarla bir anda hayatta kalma mücadelesine dönüşmesinden gayet eğlenceli bir film çıkaran Wheatley, yine fark arayışını konuşturarak olayı kendi kurgusallığı içinde gerçek zamanlı gibi işleyerek çılgın bir mühimmat partisine çeviriyor.

Çatışma başlar başlamaz, Ben Wheatley karakterleri birbirlerine çeşitli yerlerinden vurdurarak onların hareket kabiliyetlerini sınırlandırıyor. Böylece onları birer sürüngene çevirip hem depodan bir şekilde kaçmalarını önlemiş oluyor, hem de çevikliklerini ellerinden alarak hepsini eşit konuma getiriyor. Wheatley kendi hareket alanını bu şekilde daraltıp filmi bu dar alanda genişletmek isteyince, çete üyelerinin çatışma esnasında konum değiştirmelerinden, birbirlerine meydan okumalarından, atışmalarından ve tabi oralarını buralarını vurmalarından tuhaf bir mizah çıkarıyor. Tabii onun tarzını bilen seyirciler için bu pek tuhaf sayılmaz. Bir süre sonra bu dar alanın yarattığı tıkanıklığı açabilmek için oyuna soktuğu iki keskin nişancıyla hem aksiyonu çeşitlendiriyor, hem de sonlara doğru cevabını bulacak olan "bu keskin nişancıları kim tuttu" sorusu ile işe bir miktar sürpriz katmayı hesaplıyor. İşte Free Fire'ın girişi ve çığrından çıkışı ne kadar iyi planlanmışsa, hatta kan ve barut içinde, silah seslerinin komik meydan okumalara karıştığı çatışma sahneleri ne kadar salaş bir keyif barındırsa da, bir süre sonra tıkanıklık hissediliyor.

Bir gece önceki bar kavgası sebebiyle anlaşmanın kıyısından dönüp birbirine düşen iki çetenin, keskin nişancılar sayesinde her halükarda birbirine düşürüleceği fikri olsun, bu fitneyi kimin düşündüğü sürprizi olsun, her iki taraf için de deponun ofisindeki telefona ulaşıp yardım çağırma amacı olsun, filme ekstra bir enerji katmıyor. Karakterlerin birer birer mefta olacağını biliyor gibiyiz ancak bunun şekli şemali üzerine daha kalıcı ve cazip fikirler üretme konusunda fazla üstelememiş bir Ben Wheatley var sanki. Tabii demlenmesi için yıllara bırakılacak bir film olduğu da söylenebilir. Başta o komik Güney Afrika aksanıyla Sharlto Copley olmak üzere Cillian Murphy, Armie Hammer, Brie Larson, Sam Riley ve Wheatley'nin favori oyuncularından Michael Smiley'nin kimyaları da filme iyi uymuş denebilir. Yine Wheatley'nin kadrolu görüntü yönetmeni Laurie Rose'un varlığı, John Denver ve bir adet Creedence Clearwater Revival şarkısı (Run Through The Jungle) ile neşesini bulan filmin baş yapımcıları arasında Martin Scorsese'nin de olması filme nasıl bir artı katmış bilemiyoruz. Ama kendi artı ve eksileriyle eğlenceli bir 90 dakika söz konusu. En azından Ben Wheatley sevenler için.

14 Haziran 2017 Çarşamba

Brimstone (2016)


Yönetmen: Martin Koolhoven
Oyuncular: Dakota Fanning, Guy Pearce, Emilia Jones, Kit Harington, Carice van Houten, William Houston, Paul Anderson, Jack Hollington, Bill Tangradi, Ivy George
Senaryo: Martin Koolhoven
Müzik: Junkie XL

1800'lü yıllarda herkesin birbirini tanıdığı bir kasabada ebelik yapan dilsiz Liz, evlendiği ve bir kız çocuk sahibi olduğu eşi ve eşinin önceki evliliğinden olan oğluyla beraber sakin ve saygın bir yaşam sürmektedir. Ama bu yaşam, kasabaya gelen gizemli bir rahip tarafından değişmeye başlayacaktır. Birgün kasabanın hamile kadınlarından biri kilise çıkışı sancılanır. Bebek ölü doğunca, rahibin karalama çabaları da sonuç vermeye başlayınca Liz bir anda hedef haline gelir. Liz ve ailesini zor günler beklemektedir. Ülkesi Hollanda dışında fazla tanınmayan, en son çeşitli festivallerde gösterilmiş 2008 yapımı savaş dramı Oorlogswinter ile adını duyurmuş Martin Koolhoven'ın kendi hikayesinden uyarladığı Brimstone, Hollanda, Fransa, Almanya, İngiltere, Belçika, İsveç, ABD ortak yapımı bir film. Yani ortada Avrupa'dan Hollywood'a transfer olma durumu yok. Zaten Hollywood'da bu tip bir film çekmenin de pek imkanı yok. Çünkü Brimstone, din eleştirisini merkeze alan sert, gerilim ve trajedi dolu bir western.

Brimstone, sırasıyla İncil bölümleri olan "Revelation" (İfşa), "Exodus" (Çıkış), "Genesis" (Başlangıç) ve "Retribution" (Hesaplaşma) adlı dört bölümden oluşuyor. Ama hikayenin tersten aktığını Exodus'tan itibaren anlıyoruz ki, sıkça başvurulan bu tersine kurguyla gizem oluşturma stili film için olumlu bir sonuç vermiş denilebilir. İlk üç bölüm sondan başa giderken, final bölümü Retribution ilk bölümden sonrasından devam ediyor. Bu bulmaca gibi kurgulama kafaları karıştırmasın. Bu stilin en önemli özelliklerinden biri, bir bölümdeki olay ve ayrıntıların cevabının bir sonraki bölümde ama geriye giderek verilmesi. Böylece gecikmeye uğrayan finale kadar tansiyonun iyice yükseltilmesi. Koolhoven, hikayesini normal bir sırayla anlatsaydı, etkisinden ne kaybederdi veya ona ne katardı uzun uzun tartışılabilir. Ne var ki bu kurgu hadisesi, filmin sert içeriği yanında ikinci planda kalıyor. Sakin bir hayatın bir anda esrarengiz bir rahip tarafından bölünmesi, Liz'in geçmişine ait kabusların bu huzurlu hayatın üzerine bir karabasan gibi çökmesi, cesur sahneler, şok anlar, sürprizler ve zamanda geriye giderek o gizemli geçmişin izinin sürülmeye başlanması.

Koolhoven, filmi hıristiyanlık ve dolayısıyla genel bir din eleştirisi üzerine kurguladığı için, bunu desteklemek adına şiddetin türlü hallerini filmin bu dört bölümüne serpiştiriyor. Buna zemin olarak 1800'lü yılların altına hücum dönemindeki vahşi batıyı uygun görmesi de manidar. Altın sayesinde yavaş yavaş uygarlık temellerinin atılmaya başlanması, bunu işine geldiği ölçülerde avantaj veya dezavantaj olarak kullanmayı öğrenmeye başlayan din adamlarının küçük komünlerdeki etkinliklerini arttırmaları bu zemini sağlıyor. İncil'den işine gelenleri alan, gelmeyenleri kendileri yorumlayan bu rahiplerin zamanla dokunulmaz bir "tek adam" haline gelmeleri de zorlaşmıyor. Guy Pearce'ın canlandırdığı rahip ve Liz arasındaki amansız takibin nedenlerini adım adım öğrenirken bu dinsel öğretilerin ve o öğretilerin dışında kaldığını düşündüğümüz başkalarına ada göndermede bulunuyor Koolhoven. Yobazlığı, sapıklığı, ruhsuzluğu meşrulaştıran öğretileri direk kutsal kitaptan alıntılayan rahiplerin bıraktıkları silinmesi zor izler bunlar.


Rahibin kilisedeki ilk vaazında "size kuzu postunda yaklaşan sahte peygamberlerden sakının, içlerinde onlar, yırtıcı kurtlardır" sözü, filmin özetlemelerinden biri. "Şiddet kötülüğü temizler, kalbin derinliklerini arındırır" sözü de buna bağlı olarak rahibin saplantı haline getirdiği Liz'in izini sürerken yoluna çıkan engelleri aşma biçimine karşı kendine şiar edindiği acımasızlığı betimliyor. Martin Koolhoven bu dört bölümün her birinde rahip ve Liz kovalamacasına dahil olan herkesi bu şiddetten nasiplendiriyor. Hatta deyim yerindeyse tıpkı Liz'e göstermediği gibi seyirciye de rahat yüzü göstermiyor. Sinemada şiddet görmekten rahatsızlık duymayan ya da zevk alan bireysel tercihleri bir kenarda tutarsak, giderek artan dozunun iyi ayarlandığını söyleyebileceğimiz merak duygusunu da diri tutmak suretiyle kendine dört yol birden çizip, kronoloji ile oynayarak bunları kesiştirmeyi başarmış bir film. Vahşi Batı'nın vahşiliğini olabildiğince gerçek kılmaya çalışıp, hatta bir miktar abartıp bunu hıristiyan öğretilerine, buradan hareketle evrensel dini çelişkilere bağlamak suretiyle günümüze de uyan mesajlar veriyor.

Guy Pearce'ın adeta sırtına alıp götürdüğü, onun da şeytani kötülüklere sahip bir din adamını canlandırdığını düşünürsek, bize film boyunca sığınacak bir liman bile bırakmayan Brimstone, Liz'in temiz ve huzurlu bir yaşam arzusuyla seyirciyi buluşturmakta hiç zorlanmıyor. Zorlanıyorsa da bunun yegane sebebi, bir zamanların popüler çocuk oyuncusu Dakota Fanning'in çoğu zaman Liz'in ağırlığını taşımakta zorlanan oturmamış oyunculuğu olsa gerek. Liz'in Joanna olarak son derece sancılı olgunlaşma sürecini canlandıran Emilia Jones'un tekinsiz toyluğu çok daha çarpıcıydı denebilir. Carice van Houten, Carla Juri, Kit Harington gibi filmin kimi nedenli, kimi nedensiz şiddetinden nasibini alan yan karakterler, western ambiyansını eline yüzüne bulaştırmayan görüntü yönetmeni Rogier Stoffers (ki 97'de Hollanda'ya Oscar getiren Karakter filminin de görüntüleri kendisine aitti) ve tabii ne anlatmak istediği çok tartışılacak Martin Koolhoven'in, ne anlattığı kadar nasıl anlattığına da değer verilmesini isteyerek ele aldığı Brimstone, "cehennemi dayanılmaz kılan alevler değil, sevginin yokluğudur" sözünü kuzu postundaki bir zebaniye söyleterek yegane çıkış yolunu işaret etmeyi de ihmal etmiyor. Tabii yeryüzündeki cehennemi betimleyerek.