4 Kasım 2018 Pazar

Burning (2018)


Yönetmen: Lee Chang-dong
Oyuncular: Yoo Ah-in, Jun Jong-seo, Steven Yeun
Senaryo: Lee Chang-dong, Oh Jung-mi-I
Müzik: Mowg

Part time bir işte çalışan genç Jong-soo, teslimat yaptığı mağazada liseden arkadaşı Hae-mi ile karşılaşır. Jong-soo onu ilk başta tanımasa da kısa sürede aralarında bir ilişki başlar. Afrika'ya seyahate gideceğini söyleyen Hae-mi, yokluğunda Jong-soo'dan kedisi Buhar'a bakmasını ister. Jong-soo her gün Hae-mi'nin evine giderek kediye yiyeceğini verir. Ama kediyi bir türlü göremez. Bir süre sonra Hae-mi Afrika'dan döner. Ama yanında Ben adlı yakışıklı ve gizemli bir adam vardır. Hae-mi ile bir ilişkiye yelken açacağını düşünen Jong-soo, karşısında yeni bir ilişkiye yelken açmış Hae-mi - Ben çiftini bulur. Çaresizce kaderine razı olur. Ama bu çift sürekli Jong-soo'yu da gittikleri yerlere götürmek, onu evinde ziyaret etmek ister. Uçarı bir karaktere sahip Hae-mi, ne iş yaptığı belirsiz lüks bir yaşam süren 30'larındaki Ben ve öfke kontrolü yüzünden gözaltındaki çiftçi babasının köhne evinde kalan Jong-soo kendilerini tuhaf bir aşk üçgeni içinde bulurlar.

Sadece Güney Kore'nin değil, artık dünya sinemasının en güçlü auteurlarından biri olan Lee Chang-dong imzalı Burning, Haruki Murakami'nin ilk kez The New Yorker'ın 1992 baskısında yayınlanmış "Barn Burning" adlı kısa hikayesinden Lee Chang-dong ve Oh Jung-mi-I ortak senaryosu olarak perdeye uyarlanmış bir yapım. 1997 tarihli ilk filmi Green Fish haricinde senaryo yardımı almayıp tüm filmlerini kendisi yazıp yöneten Chang-dong, kendine özgü anlatımından milim oynamamış vaziyette bu kısa hikayeyi kendi içinde katmanlandırarak modern bir epiğe dönüştürüyor. Fakat epik kelimesinin bilinen anlamına henüz ad konmamış alternatif bir anlam çatısı altında Burning de bütün Chang-dong filmlerinin sade, akıcı, muğlak ve bağlayıcı özelliklerini yoğun biçimde taşıyan bir film. Bugüne kadar aşk, yalnızlık, ümitsizlik, inanç, geçmişin yükleri gibi daha da sayabileceğimiz onlarca hassas duyguya yaptığı yolculuklarla sinema sanatına benzersiz filmler katmış Chang-dong, bunların hiçbirinde sabit bir temaya takılıp kalmamış, onları adeta bir nehrin doğal akışına bırakmışçasına serbest, öte yandan ne zaman yüzeye çıkacaklarını, ne zaman boğulacaklarını da ustalıkla tasarlamış bir yönetmen.


Bu noktada Burning de diğer Lee Chang-dong filmlerinden farklı sayılmaz. Burning için "tuhaf bir aşk üçgeni" tanımlaması kimi yönleriyle uygun düşse de, bir yandan buna bir aşk üçgeni denmesinin önünde ciddi engeller de mevcut. Hae-mi, Jong-soo ve Ben ayrı ayrı üzerine analizler yapılabilecek karakterler. Ama bu onları çok ayrıksı, görülmemiş veya beyaz perde için dizayn edilmiş sunilikte karakterler yapmıyor. Tam tersi, onlar bir barda şuh kahkahasını duyduğumuz, spor bir araba içinde görüp gıcık olduğumuz ya da asık suratıyla sokakta yanımızdan geçip giden insanlar. Onları analize değer kılan, kendi arzuları içinde veya dışında kurulan denklemdeki rolleri. İçimizden birileri oldukları için, her gün gördüğümüz veya hakkında konuştuğumuz insanlar oldukları için, kısacası aslında birer film karakteri olmayacak kadar gerçek oldukları için analiz etmemiz çok daha kolay. Chang-dong'un bütün kahramanları tam da bu insanlar. Gerçeklikleri yüzünden kestirilemeyenler. Bir aşk üçgeni klişesini garipleştirecek farklı ruh hallerinin biraraya getirilmiş, bu sayede olağanüstü bir duygusal gerilim atmosferi kurulmuş mayın tarlasına Burning diyoruz.

Fakat burada mayın tarlası yerine sera metaforu var. Artık kullanılmayan, işe yaramaz seraların yakılıp yok olmasını isteyen Ben'in bir "sera seri katili" olduğu bilgisi bizzat bu güvenilmez adam tarafından bize verildiğinde önce bununla ne yapacağımızı bilemiyoruz. Çünkü film bizi sürekli güvenilmez bilgilerle dolduruyor. Bir pandomim etkinliğine gittiğini öğrendiğimiz Hae-mi'nin olmayan bir portakalı soyup yemesiyle başlayan bu süreç, Jong-soo'nun Hae-mi'ye ait küçücük evde bir türlü göremediği kedi, yine Jong-soo'nun çocukluğuna dair bir türlü hatırlayamadığı bir kuyu, geceleri Jong-soo'ya gelen sessiz aramalar, Jong-soo'nun Muhteşem Gatsby benzetmesi yaptığı, ne iş yaptığı bilinmeyen genç zengin Ben diye sürüp gidiyor. Kayboluşlar, ortaya çıkışlar, üst üste bindirme yapan gizemler, başta bize gösterildikten sonra tekrar karşımıza çıkan, bu defa hiç fark etmeden onlara birer fonksiyon yüklendiğini anladığımız objeler birer puzzle parçaları gibi önümüze yığılıyor. Bu paranoya hali, yazar olmak isteyen ama bir türlü yazamayan Jong-soo'nun en sevdiği yazar olan William Faulkner'ın hangi eserlerinin Burning bünyesine nasıl yansıdığını merak ettiğimiz referanslar bilinmezliğiyle sürüp gidiyor. Çiçek gibi açılan, ama açıldıkça yeni açılımlar gerektiren olay örgüsü, cevapsız sorular, sorularının nasıl sorulacağı kestirilemeyen, yeni sorular yaratan cevaplar, birbiriyle organik bağlar kurmayı başaran alakasızlıklar... Gerçek bir senaryo şöleni.


Gerek doğal tasarımları, gerekse geçmişleri ve akıbetleriyle üçü de birbirinden esrarengiz karakterlerin her birine gereken itina gösterilmiş olsa da, biz Burning'i baştan sona Jong-soo'nun peşinde izliyoruz. Böylece Chang-dong, kendi geleneğini bozmayıp tek bir karakter üzerinden koskoca bir filmi boyutlandırma ustalığını yine tekrarlıyor. Yeri geliyor kendi filmini tek kelime etmeden kendi sekanslarıyla yorumluyor. Herkes kendi işine geldiği, kendi ruhunu doyurduğu veya aç bıraktığı ölçülerde bu sekansları elden geçiriyor. Bu sekanslar seyircilere, yorumculara, eleştirmenlere bambaşka kapılar açıyor. Daha önce izlediğimiz bir Lee Chang-dong filmi bittiğinde o kapıları sonsuza dek kapatabildik mi burası göreceli. Ama Burning bittiğinde o kapıları kapatmak her zamankinden çok daha zor hale gelecek. Bunu en iyi Chang-dong ile çok fazla vakit geçirmiş seyirci kitlesi anlayacaktır. Vladimir Nabokov'un artık bir klişeye dönmüş olan "bir romanda asıl olaylar karakterler arasında değil, romanı yazanla okuyan arasında geçer" sözü milyonlarca nitelikli filmde kendine karşılık bulabilir. Chang-dong filmlerinde ise tek bir karakterin odağından yansıyan olaylar filmin kendisiyle seyircisi arasında geçer her zaman.

Lee Chang-dong'un oyuncuları genellikle gösterişsizdir. Film başlar, gelişir, biter. Bir de bakmışızdır ki o oyuncular, canlandırdıkları karakterden sıyrılmadan, sadece o filmin sınırları dahilinde asıl gösterişlerini sergilemişlerdir. Geçmişte yaşadıkları, şimdide hissettikleri, finalde yaptıkları hakkında ser verip sır vermeyen, ama öte yandan filmin taşıdığı türlü ruh halini onun gözünden, zihninden, ketum vücut dilinden yaşadığımız Jong-soo'yu Yoo Ah-in canlandırıyor. Hae-mi rolüyle henüz ilk filminde rol alan Jun Jong-seo, iki erkek arasındaki elektriği kızıştıracak bir arzu nesnesi olmaktan uzak sade güzelliği yanında, kafasına göre kıta değiştiren, dans eden, soyunan, uyuyan tuhaf enerjisiyle filme farklı duygular katıyor. Chang-dong, onu gösterdiği sahneler kadar göstermediği sahnelerle de yaşatan bir auraya buluyor adeta. Ben rolünün gösterişli olması gerekliliğinin bilinciyle seçilmiş Steven Yeun, yakışıklılığı, karizması, film boyunca yüzünden eksilmeyen sinir bozucu gülümsemesi ve neye yorulacağı bilinmeyen gizemiyle üçgeni tamamlıyor. Fakat bu o kadar orantısız bir üçgen ki, hiçbirinin birbirine uzaklığı, yakınlığı, kurduğu açı yüzde yüz belli değil. Evet, Burning'in bir finali var. Hem de yıllarca unutulmayacak, yıllandıkça demlenecek, yıllar içinde aynı zihinde farklı biçimlerde yorumlanabilecek, aslında bitmemiş bir final bu. Filmin kendisi zaten bitmemiş, hayatın ortasında bir yerden başlamış, belki de o hayatlara iz bırakmış iki buçuk saatlik bir finalden ibaret. Her izlendiğinde bir yangının külünü yeniden yakıp geçecek bir film Burning.

29 Ekim 2018 Pazartesi

Hevi Reissu (2018)


Yönetmen: Juuso Laatio, Jukka Vidgren
Oyuncular: Johannes Holopainen, Max Ovaska, Samuli Jaskio, Antti Heikkinen, Chike Ohanwe, Minka Kuustonen, Ville Tiihonen, Rune Temte, Kai Lehtinen
Senaryo: Juuso Laatio, Jukka Vidgren, Aleksi Puranen, Jari Olavi Rantala
Müzik: Lauri Porra

Juuso Laatio ve Jukka Vidgren'in yönettiği Hevi Reissu (Heavy Trip), küçük bir Finlandiya kasabasında kurdukları death metal grubu Impaled Rektum ile Norveç'in en önemli metal festivaline gitme fırsatı elde eden 20'li yaşlardaki dört gencin hikayesini anlatıyor. Obur ve gözükara davulcu Jynkky, ailesine ait geyik kesimhanesinde çalışan yetenekli gitarist Lotvonen, İskandinavya'daki en büyük metal arşivine sahip bir kütüphanede görev yapan, olağanüstü hafızasıyla dinlediği hiçbir şarkıyı unutmayan bas gitarist Pasi, bir akıl hastanesinde yarı zamanlı hademelik yapan, aynı zamanda filmin baş karakteri ve anlatıcısı olan vokalist Turo'dan oluşan grubun festival yolculuğu öncesi yaşadıkları aksilikler, komiklikler, absürtlükler çok eğlenceli bir dille anlatılıyor. Lotvonen'in kesimhanesinin bodrumunda çalışan dörtlü, festival fikrini kafalarına koymalarından ve oraya müşteri olarak gelen organizatör Frank Massegrav ile karşılaşmalarından itibaren iflah olmuyorlar. Kaydettikleri tek şarkılık demoyu Massegrav'a verdikten sonra sanki hemen festival programına dahil edilmişler gibi hazırlıklara başlıyorlar. Tabii öncesinde Turo tarafından kasabadaki metalci kimliğine yönelik önyargılardan, takılan aşağılayıcı lakaplardan da bahsediliyor. Turo'nun hoşlandığı fakat bir türlü açılamadığı çiçekçi kız Miia, ona asılan kasabanın gece kulübünün şarkıcısı Jouni, Miia'nın polis şefi babası derken yan karakterlerle de film çeşitleniyor.

Hep cover çalan grubun, nihayet kendi şarkılarını yazma, çalma ve kaydetme kararını vermelerinden sonra eğlenceli anlar başlıyor. Kendilerine ait bir şarkı yazma, gruba isim ve logo bulma, tür ve felsefe belirleme, fotoğraf çekme, Norveç'e giderken alet edevatların yükleneceği bir araç bulma evreleri birbirinden renkli komiklikler barındırıyor. Bu komiklikler belki de bir grup arkadaşın toplanıp yaptığı geyiklerden çıkmış kadar doğal ve yaratıcı oldukları için çok samimi, sevimli geliyor. Hep ötekileştirilmiş, önyargılara hapsedilmiş, dış görünümleriyle yargılanmış metal gençliğinin kendi dinamiklerini ve bu müziğin hayatlarını anlamlandırışını bu samimiyet içinden ayıklayabiliyoruz. Filmin bunları söylemek için özel bir çaba sarf ettiği pek söylenemez. Zaten bu gençlik profili, normal bir hayattan tamamen kopuk değil. Pek hoşnut olmasalar da hepsinin müzik dışında normal bir yaşantıları var. Nasıl ki günlük hayatları dışında internette ve dijital oyun dünyasında kendilerine farklı bir kimlik, bir avatar, bir mahlas edinmiş gençler varsa ve bunlar günün sonunda epik savaşlar kazanıp dünyayı kurtarıyorsa, Impaled Rektum da kendini death metal ile ifade ediyor. Turo'nun da söylediği gibi diğer çocuklar hokey oynarken veya arabayla kız peşinde koşarken onlar death metal yapıyorlar.


Turo ve arkadaşlarının Norveç'teki büyük metal festivaline katılacağını öğrenen kasaba halkının bir anda onlara bakışının değişmesi, kendilerinin böylesi önemli bir organizasyonda temsil edilecekleri fikriyle hayat buluyor. Onlarla alay eden kasabanın gençleri saygı göstermeye başlıyor, belediye başkanı onlara kasabanın flamasını takdim ediyor, herkes bira ısmarlıyor. Ne var ki organizasyona kabul edilmediklerini öğrenen Turo onların bu ümitlerini kırmamak için yalana devam ediyor. Bu arada Turo'nun korku ve heyecanının üzerine gitme meseleleri de hoş parantezlerle işleniyor. Kabul edilmeseler de bir şekilde o festivale katılmayı yegane amaç edinen grup, bu yolda, kavga, kaza, ölüm, zoraki eleman değişikliği, evlere şenlik Norveç sınır birlikleri, yanlış anlaşılan terörist saldırısı gibi türlü badireler atlatmak zorunda kalıyor. Tabii bu bölümlerde fazlaca karikatürize komedi pasajları yaşanıyor. Ama bu durum filmin sevimliliğini hiç etkilemiyor. Bu açıdan filmi bir death metal parodisi diye tanımlamak da mümkün. Zaten parodiye çok malzeme sunan metal evreninden kendi sikleti ölçülerinde, hatta bazen kendini de aşarak özellikle metal ve türevleriyle arası iyi olan seyircilere çok anlam ifade edecek anlar yaratıyor. Çünkü bu tarz filmler büyük oynamayan, kendi kitlesine hitap etmekten keyif alan yapıda oluyorlar.

Genç oyuncu kadrosu, müthiş bir kimya kurmuş dört metal müzisyenini mizahi bir doğallık içeren en temiz duygularla canlandırıyorlar. Genelde ülkeleri dışında pek bilinmeyen dizi ve filmlerde pişmekteler. Tabii gruba sonradan dahil edilen siyahi davulcu Oula'yı da unutmamak gerek. Finaliyle de bir miktar The Blues Brothers efsanesine selam durması da gayet hoş. Uzun saç, siyah kıyafetler, mutsuz yüzler, uyumsuz tavırlar, bazen ürkütücü makyajlar, ne dediği anlaşılmayan brutal vokaller, şeytani çağrışımlar ve daha pekçok unsur, çeşitli metal türlerine gönül vermiş insanların en yüzeysel özellikleri olarak bilinir. Ama işin içinde gönül verme var ve Hevi Reissu bunu iddiasız bir güzellikle anlatan filmlerden. Büyük heavy metal gruplarının da zamanla itiraf ettikleri üzere, tüm bu imajlar sadece havalı görünebilmek için bir oyun gibi tasarlanıyor. Bir mockumentary başyapıtı olan This Is Spinal Tap, şimdiye dek çekilmiş rock temalı en iyi müzikal komedilerden biri olan Tenacious D In The Pick Of Destiny, İzlanda'dan kara mizah bir büyüme hikayesi olan Málmhaus gibi örnekler bu imaj meselesiyle kimi zaman dalga geçmiş, kimi zaman zeki bir kara mizah malzemesi olarak kullanmış olsalar da, esasında bu durum tavizsiz gibi görünen bu müziğin ne kadar hoşgörü kalıpları dahilinde olduğunun bir göstergesi.

25 Ekim 2018 Perşembe

Parking (Ting che) (2008)


Yönetmen: Mong-Hong Chung
Oyuncular: Chen Chang, Lunmei Kwai, Leon Dai, Chapman To, Jack Kao, Peggy Tseng
Senaryo: Mong-Hong Chung

Tayvan'ın başkenti Taipei'de Mayıs’ın ikinci Pazar günü olan Anneler Günü'nde pasta almak üzere yol kenarına park eden Chen Mo, işi bittikten sonra arabasını engelleyen başka araçlar yüzünden bir türlü çıkamaz. Aracın bulunduğu mahallede başına gelecekler, ona asla unutamayacağı bir gün yaşatacaktır. Basit bir çıkış noktasıyla Chen Mo’nun aracını parkettiği alandan çıkamaması etrafına örülen hikaye, bir süre sonra o muhitte yaşayan esnafın ve bazı komşuların hikayeleriyle katmanlaşarak trajik, komik, dramatik insan manzaraları sunuyor. Normalde içinden çıkılması pek de kolay olmayan veya tatminkar sonuçlar vermeyen bu tip senaryolar, ilk senaryo ve yönetmenlik denemesiyle Tayvanlı Mong-Hong Chung açısından bakıldığında yüzünü kara çıkarmamış.

Gereksiz yere uzatılmış hissi veren bazı sahneler dışında durağan temposu dahilinde bile bir hareketlilik yakalıyor. Tabi bu küçük hikayelerin aksıran tıksıran yönleri de yok değil. Üstelik atmış olduğu düğümleri çözmek için hazırlıklı olduğunu film içerisinde belli de ediyor ki, bu düğümlerin aslında kördüğüm olmadığı gerçeği Parking’i bir parça çaptan düşürüyor bana göre. Yine de bazı sorunların çözümünde takındığı pozitif tavır, Parking’i ölçülü bir gerilim ile masalsı bir sevimlilik arasında başarıyla dengeliyor. Tuvaletteki balık kafası, çiçekli gömlek, bir mahkumun küçük kızına yazdığı mektup, berber dükkanında oynanan akşam langırtı, bir türlü eve ulaşamayan talihsiz pasta ve tabii farklı referanslarla kendini gösteren annelik… Ting che / Parking, ayrıntılara ve onların filmlerde üstlendikleri mühim rollere kıymet veren izleyicilerin daha fazla sevebileceği, “kendisi gibi”, ama yine de “başka” bir film.

19 Ekim 2018 Cuma

Eshtebak (Clash) (2016)


Yönetmen: Mohamed Diab
Oyuncular: Nelly Karim, Hani Adel, El Sebaii Mohamed, Ahmed Abdelhamid Hefny, Waleed Abdel Ghany, Tarek Abdel Aziz, Hosny Sheta, Ahmed Dash, Ahmed Malek, Mohamed Abdel Azim, Gamil Barsoum, Mahmoud Fares, Attef Ammar, May Elghety, Mohamed Tarek, Mohamed Gamal Kalbaz, Ashraf Hamdi, Ali Eltayeb
Senaryo: Khaled Diab, Mohamed Diab
Müzik: Khaled Dagher

"2011. Mısır Devrimi ile Hüsnü Mübarek'in 30 yıllık başkanlığı sona erdi. 2012. Müslüman Kardeşler İslami Partisi üyesi Muhammed Mursi yeni Cumhurbaşkanı seçildi. 2013. Milyonlarca kişi Cumhurbaşkanı Mursi aleyhine gösteriler yapmaya başladı. Bunlar, Mısır tarihinde yapılan en büyük protesto eylemleriydi. Üç gün sonra Ordu, Cumhurbaşkanı Mursi'yi görevden aldı. Ertesi gün Müslüman Kardeşler taraftarları ve Mısır Ordusu Mısır'ın dört bir yanında çatışmaya başladı. Bu da o günlerden biri..."

2013 Mısır Askeri Darbesi sırasında, tamamı göstericileri toplayan bir polis kamyoneti içinde geçen Mohamed Diab filmi Eshtebak (Clash), ülkenin içinde bulunduğu kaos ortamı yüzünden Mursi yanlıları ve ordu destekçilerini ayırt edemeyen polisin kafasına estiği gibi eylemlerden insanları topladığı kamyonetlerden birinin içinde başlayıp, yine orada biten bir film. Diab, bu fikriyle "tek mekanda geçen filmler" kategorisine başarılı bir parça ekliyor. 97 dakikalık süresi boyunca bir dakika bile dışarı çıkmayan film, gittikçe kalabalıklaşan kamyonetin içinden farklı Mısır manzaraları yansıtıyor. Kadın, çocuk, genç, yaşlı, en mühimi de Müslüman Kardeşler yanlıları ile ordu destekçilerini aynı kamyonette tıkış tıkış hale getiren Diab, aslında kendine çok geniş bir anlatım alanı yaratıyor. Kamyonete ilk alınan iki basın mensubundan birinin Amerikan vatandaşı bir Mısırlı olması, ortalığın daha da ısınacağının habercisi. Gösterilerden rastgele toplanan yeni insanlar bindirildikçe zıt kutuplar böylesi sıradışı bir ortamda hiç olmadıkları kadar birbirlerine yakın oluyorlar. Haliyle nasıl tepki verileceğini kestiremiyorlar. Öfke en ön safta kendini gösteriyor. Anlaşmazlıklar, kavgalar saatler ilerledikçe yerini daha insani tepkilere bırakıyor. Çünkü Mısır'ın yaz sıcağında yaklaşık 8 metrelik kamyonette mahsur kalmış, sayıları 20-25 arasında değişen insanların bir noktadan sonra taraf oluşları geri plana düşmeye başlıyor.


Asıl malzemelerini bu küçük alandan toplayıp şekillendiren Mohamed Diab, kamyonetin pencerelerinden dışarıda olan biteni de göstererek karakterlerin bazen hapsolmuşluklarını, bazen de güvende oluşlarını değişmeli olarak betimleyen bir anlatım geliştiriyor. Karşıt görüşler hararetli tartışmalar içine girmişken bir anda dışarıda yaşanan gelişmeler, içeride kolektif reaksiyonlara zemin hazırlıyor. Bazen de tam iki taraf yelkenleri suya indirip ortak paydalarını keşfetmeye başlamışken tekrar o çirkin siyasi taraflaşmaya itilebiliyorlar. Bu belirsizlik, istikrarsızlık, gerilim aslında Mısır'ın içinde bulunduğu ruh halini temsil ettiğinden, Diab sayesinde kamyonete hapsedilmiş bir Mısır portresi izliyoruz. Üstelik sadece siyasi tabanlı anlaşmazlıklar değil, kız meselesi, kadının toplumsal konumu, eski güzel günlere duyulan özlem gibi hayatın içinden meseleler de bu ortama dahil edilerek dar alanda kısa paslaşmalara zemin hazırlanıyor. Senaryoyu birlikte yazan Mohamed ve Khaled Diab, sık sık reality atmosferi yakalayıp bu doğallığın nimetlerinden sonuna kadar faydalanıyorlar. Kendilerinin gerçekte böyle bir kamyonette mahsur kaldıklarına veya mahsur kalanların yaşadıklarından damıtılmış gözlemlerini bu şekilde pratiğe döktüklerin dair güçlü hisler uyandırıyorlar.

Diab, karşıt görüşlere olduğu kadar farklı karakterlere de sahip insanları biraraya toplayıp onlara son derece zor şartlar tayin ettikten sonra tarafsızlık beklentilerini doğal akış içinde karşılamayı daha uygun görüyor. Bu tavır, zorlama mesajların ve suni sloganların önünü kesiyor. Kamyonete alınan hiç kimsenin üzerinde "Müslüman Kardeşler" veya "ordu yanlısı" yazmadığı için, insanların birbirlerini ve polisi kolayca kandırabilecekleri fikri cepte olsa da, tüm ülkeye hakim olan güvensizlik iklimi neticesinde herkesin birbirine inanmamaya hazır olan ruh halinin altı çiziliyor. Polislerin insan haklarını hiçe sayan gözaltı uygulamalarını gözler önüne sererken, onların arasında insani özelliklerini yitirmemiş olanların varlığını da inkar etmiyor. Hepsinin toplamında dram, trajedi ve mizahla örülü güçlü bir anlatımla propagandaya mahal vermeyip, zıt görüşlerin ötesine geçerek insanların birbirlerine olan ihtiyacına destek çıkıyor. Bu ihtiyaç yalnız fiziki manada birbirini koruyup kollama olarak değil, birbirine inanma, insanca yaşama haklarına saygı gösterme manasına da dikkat çekiyor. Finalde bu inanma ihtiyacına ne kadar ihtiyaç olduğu çok trajik bir biçimde anlatılıyor. No Man's Land (2001) veya Mandariinid (2013) gibi birbirine düşman iki askeri tek mekana hapsedip aralarındaki düşmanlığın arkasındaki hümanist dengeleri hedefine koyan senaryoları, bir kamyonet dolusu insanı çok daha zor şartlarda sınava tabi tutarak geliştiren Eshtebak, en büyük gücünü dengeli senaryosundan ve doğallığıyla hayran bırakan oyuncu performanslarından alıyor. İnsanlar arasındaki ideolojik düşmanlığın ardında yatan kardeşliğin değerini yükseltirken, bir yandan da ne yazık ki bu çirkin siyasi çekişmelerin gölgesinde kalan o kardeşliğin kazanabilmesi için daha çok empatiye ihtiyacımız olduğunu söylüyor.

14 Ekim 2018 Pazar

Mandy (2018)


Yönetmen: Panos Cosmatos
Oyuncular: Nicolas Cage, Andrea Riseborough, Linus Roache, Ned Dennehy, Olwen Fouéré, Richard Brake, Bill Duke, Line Pillet, Clément Baronnet, Alexis Julemont, Stephan Fraser
Senaryo: Panos Cosmatos, Aaron Stewart-Ahn
Müzik: Jóhann Jóhannsson

Red ve Mandy çiftinin kendi halinde süren yaşamlarının bir grup tarikat üyesi ve motosikletli karanlık güçlerin Mandy'yi kaçırıp katletmelerinin ardından kabusa dönmesi ve Red'in intikam macerası olarak özetlenebilecek Mandy, konu olarak binlerce kez işlenmiş olmanın verdiği güvensizliği biçimsel olarak ortadan kaldıran, hatta son yılların en stilize yapımlarından biri. Senaryosunu Aaron Stewart-Ahn ile birlikte yazan, asıl meziyetlerini yönetiminde sergileyen Panos Cosmatos'un çektiği Mandy, 80'lerin puslu ve karanlık yüzüne yapılan görkemli bir seyahat adeta. Öncesinde yine kendisinin yazıp yönettiği Kanada yapımı deneysel Beyond The Black Rainbow ile Kanada menşeli birkaç festivalden ödülle dönmüş Roma doğumlu Kanadalı Cosmatos, ikinci uzun metrajı Mandy ile ilk gösterimini Sundance’te, uluslararası prömiyerini Cannes’da yapıp sevgi - nefret arası farklı tepkiler aldı. Ama bu tepkiler ne yönde olursa olsun, genel olarak filmi beğenmeyenlerin bile övgüye değer birkaç nokta bulabildiği Mandy'nin türler karması farklı bir deneyim olduğu su götürmez.

Mandy gerçek bir ışık ve renk cümbüşü. Mental ve duyusal algı yoğunlaşmasının yabancı dildeki karşılığı olarak çeşitli sanat türlerinde rastladığımız "psychedelic" kelimesi özellikle 70'li yıllardaki LSD, cinsel özgürlük, savaş karşıtlığı, rock & roll kavramlarında kendine dönüştürücü bir konum edindi ve o retro duygusu hiç eskimedi. Çok renkliliğin bu deneysel algı yoğunluğuyla buluşması, hele de bu buluşmanın 80'lerin malum özellikleriyle perçinlenmesi, Mandy'nin en belirgin özelliği. Konunun basitliğinin aksine aslında biçimsel muhteviyat oldukça karışık. Tabii bu karışıklık da türlü basitliklerin biraraya getirilmesiyle elde ediliyor. Cosmatos, kendine ait olmayanlardan derlenen bir aidiyet yaratmak istediğini veya onlara olan nostaljik sevgisini kendi arzularını pratiğe dökerek yorumladığını gösteriyor sanki. Daha en başta, bazı filmlerin girişinde ünlü bir yazar veya düşünürden alıntı yapılmasına ithafen, muhtemelen kendi dizeleri olan "Öldüğümde derinlere göm beni, / Ayak uçlarıma iki hoparlör yerleştir, / Başıma kulaklık dola, / Ve öldüğüm zaman rock'n'roll'a boğ beni" şeklinde hiç de edebi durmayan bir girişle bu aidiyet tavrını ortaya koyuyor. Mandy, sıklıkla Lenora Tor adlı kurmaca bir yazarın Seeker Of The Serpent's Eye adlı kurmaca romanını okuyor. Reklamlarda "Cheddar Goblin" adlı ürkütücü bir kurmaca canavar çocukların üzerine çedar kusuyor. Tasarladığı sahneler, mekanlar kimi zaman başka filmleri, o filmlerdeki mekanları anımsatsa da, Cosmatos bir süre sonra esir almayı başardığı seyircisine (evet, sadece onlara) bunların hepsinin direk Mandy'ye ait olduğu düşüncesini süresi dahilinde kabul ettirmeyi başarıyor.

Panos Cosmatos'un özlü (!) dizelerinin ardından İngiliz grup King Crimson'ın 70'li yılların ortalarına ait Starless şarkısıyla başlayan Mandy, mutlaka arada unutulanların da olacağı Hellraiser, Mad Max, Ghost Rider, John Carpenter, Dario Argento, VHS ruhu, Charles Bronson tarzı intikam kültürü, 70'ler psychedelic rock'ı, 80'ler heavy metal/synthwave müziği, grindhouse, gore, 80'lerde geçmesine rağmen post-apokaliptik bilim kurgu soslu çeşitli LSD tripleri diye uzayıp giden irili ufaklı referanslar zincirine sahip. Cosmatos bu kalabalık içinde kendi yolunu çizmek, kendi B-mitini, kendi çılgın evrenini yaratmak yönünde hiç zorlanmıyor. Çünkü kendini aslen senaryo bünyesinde değil, koyduğu kurallara istinaden sadece tasarladığı bu evren bünyesinde ciddiye alıyor. Sanki bir çizgi roman uyarlaması edasıyla sıradan bir oduncudan acımasız bir intikamcıya dönüştürdüğü Red'in ölümcül yolculuğuna orijinal dokunuşlar yapmayı da ihmal etmiyor. Mesela Red'in, emaneti olan Reaper (Azrail) adlı yaylı tüfeğini almak için uğradığı, köhne karavanında köpeği ile birlikte yaşayan tedarikçi Caruthers, tuhaf bir hikayeye sahip Black Skulls (Kara Kurukafalar) çetesi ve kaplanı Lizzie ile bir laboratuvarda iştigal eden Chemist (Kimyager), gizemleri ile boyutlandırılmış, sanki bu çizgi romanın önceki sayılarında bir yerlerde göründükten sonra bu macerada tekrar ortaya çıkmış gibiler.


Mandy zeki olmaktan ziyade, kreatif olma derdinde bir film. 70'li yılların hippileri gibi etrafına nasıl topladığı bilinmeyen bir avuç müridi ile minibüste gezen Jeremiah Sand'in bitmek bilmeyen dini tiradlarının ardında veya Mandy ile birlikte huzurlu bir hayattan başka arzusu olmayan Red'in intikamında herhangi bir mesaj aramak için kasmaya gerek yok. 80'lere tutkuyla, tutkuyla olmasa da nostaljik hassasiyetlerle bağlı sinema seyircileri için biçimsel manada kıymetli anlara sahip bir film bu. Ürkütücü florasan ve neon hüzmelerden yaratılan atmosferler, nerden geldiği belli olmayan sis ve dumanlar, keskin renkler, envai çeşit kamera oyunları, sürreal bir fotoğraf galerisinde geziniyor duygusu yaratan görüntüler, gülümsetmekten ziyade ekrana ürkek gözlerle baktıran kapkara bir mizah anlayışı ve daha nice unsur bu biçimi meydana getiriyor. Sayısız kısa film/reklam ve kimsenin bilmediği birkaç uzun metrajda çalışmış Norveç asıllı görüntü yönetmeni Benjamin Loeb'in adını artık daha sık duymalıyız. Öte yandan 9 Şubat 2018'de hayata veda ettiği için artık adını duyamayacağımız büyük usta Jóhann Jóhannsson'un müzikleri apayrı bir yazının konusu olabilecek kadar yoğun ve tutkulu. Müzikal yönden filmin rock, synth ve gotik moduyla uyuştuğu için, hatta birçok defa üzerine konduğu sahnenin sakinliğini/çılgınlığını kontrolü altında tutabildiği için Mandy'ye bu müziklerden başkası kesinlikle olmazdı.

İngiliz oyuncu Andrea Riseborough, filme adını veren Mandy rolüyle inanılmaz bir enerji taşımakta. Kimi zaman bir Rönesans tablosu kadar güzel, kimi zaman bir heavy metal albüm kapağı kadar gizemli ve ürkütücü siması ile filmin malum kırılma noktasına dek göründüğü her sahneye iz bırakıyor. Sadece bu bile onu benimsemeye yetebilir iken, Red'e anlattığı çocukluk travmasıyla, kendini doğaya ve edebiyata bırakmış naif esrarı ile Red'in onun uğruna yaptıklarını boş çıkartmıyor adeta. Fakat Mandy, Nicolas Cage ile bir başka güzel. Bunun birçok sebebi var. Kariyerinde çok önemli yönetmenlerle çalışmış, Oscar almış, aksiyon ve dram oyunculuğuna hakim tecrübeli bir aktör olarak en son iyi filmini ne zaman izlediğimiz sorusuna cevap bulmak için arşivlere bakmamız gereken (benim için 2005'teki Lord Of War sanırım) Cage, uzun zamandır kaliteyi düşürüp B film sektörüne işler yapıyor, düşük profilli aksiyonlarda sayısız kere intikam peşinde koşan adamı canlandırıyordu. Mandy'de de bu geleneği bozmuyor. Ancak bu defa oynadığı bir yönetmen filmi olunca ve bu yönetmen Cosmatos gibi öncelikle sinema yapma derdinde biri olunca tıpkı kaplan Lizzie gibi "kafes"inden serbest bırakılan Cage'i farklı bir intikamcı versiyonuyla izliyoruz. Üstelik önceliği biçim olan bir filmde kendini ezdirmeyen, herkesin bildiği meziyetlerini sergileme fırsatı için çabalayan bir performansla. Tüm bu bileşenlerin ışığında Mandy'nin en ön safında Panos Cosmatos var ve sinema dünyası onu kazandığı için mutlu olmalı.

5 Ekim 2018 Cuma

Poetry (Shi) (2010)


Yönetmen: Lee Chang-dong
Oyuncular: Yoon Jung-hee, Lee David, Kim Hee-ra, Ahn Nae-sang, Kim Yong-taek, Park Myung-shin, Min Bok-gi
Senaryo: Lee Chang-dong

Peppermint Candy, Oasis, Secret Sunshine gibi Güney Kore sinemasının önemli filmlerini çeken Lee Chang-dong'un yazıp yönettiği Poetry, küçük bir banliyöde lise öğrencisi torunu Jong Wook ile yaşayan 66 yaşındaki Mi-ja'nın etrafında şekillenen birinci sınıf bir dram. Boşanan kızı başka bir şehre taşınınca torunu Wook'a bakan, devlet yardımlarıyla geçinen, kendisinin yaşlarındaki engelli bir adama yarı zamanlı bakıcılık yapan Mi-ja, birgün kolundaki uyuşma nedeniyle doktora gider. Ama bazı basit kelimeleri unutmaya başladığı ortaya çıkınca doktor Alzheimer başlangıcı olabileceğinden şüphelenir. Bu arada torunun okulundaki bir kız intihar etmiştir ve torunu da bu olayla alakalı çocuklardan biridir. Tüm bunların ortasında gördüğü bir ilan üzerine bir kültür merkezinde verilen şiir derslerine yazılır. Öğretmenleri, kurs bittiğinde tüm katılımcıların birer şiir yazmalarını şart koşar. Türlü dertleri ile baş etmeye çalışırken bir yandan da etrafındaki şiirsel güzellikleri anlamaya, onlardan bir şiir çıkarmaya uğraşmaktadır.

Lee Chang-dong'un yazıp yönettiği filmlerin genel karakteri, insan hayatının rutin akışını bozan dramatik ve trajik kırılma noktalarının onlar üzerindeki tamir olunamaz etkileri karşısındaki seçimleri olsa gerek. Her biri sorunlarla kuşatılmış, hayatın içinden seçilmiş baş karakterleri ayrıcalıklı kılan ise bu sorunlarla baş etmek kadar edememek üzerine de son derece doğal olmaları. Doğal olmak bir ayrıcalık sayılmaz elbette. Ancak Chang-dong, karakterini hiçbir şekilde merkezden ayırmayıp, etrafına ördüğü insanlar ve olaylarla onu en gerçekçi yöntemlerle boyutlandırabilen bir sinemacı. Bu yöntemlerden biri olarak şiirsellik zaman zaman başvurduğu, ama kurduğu dramatik yapı çerçevesinde duygu sömürüsü yapmak veya baş edemediği anlardan sıyrılma kolaycılığı şeklinde yansımadı. Poetry'de ise şiiri bu bilinçle baş karakteri Mi-ja'nın mühim bir tamamlayıcısı olarak tanımlıyor. İlerlemekte olan Alzheimer hastalığını öğrenen, ergenliğini tüm yoğunluğuyla yaşayıp bir de üstüne başını belaya sokan torunu ile uğraşan, elden ayaktan düşmüş tuhaf bir adam olan Kang'a yarı zamanlı bakıcılık yapan Mi-ja'nın etrafını çevreleyen bu bunaltıcı atmosferi dengelemek için şiir gibi narin bir kavramı senaryosuna konumlandırıyor.


Lee Chang-dong, maddi manevi bu kadar sıkıntı içinde ayakta kalmaya çalışan Mi-ja'nın kendine zaman ayırması, kendini unutmaması için şiiri sığınacak bir liman, nefes alacak bir alan olarak tanımlıyor. Bunu tarzının ve filmin doğasını bozmayacak şekilde senaryoya katık ediyor. Hayatın içinde türlü zorluklar, geçim dertleri, ölümler kadar filmler, şarkılar, resimler, romanlar, şiirler de yer alıyor elbette. Mi-ja, kendi ayakları üzerinde duran bir kadın olarak, ona sürekli yaşını hatırlatan hayat şartlarını, hastalığının zorluklarını reddedip, yaşını kendi çapında renklendirmek adına gösterdiği kararlılığı şiir sanatıyla ifade etmek istiyor. Sakin ve sevimli kişiliğinin bu incelikli sanatla olan bütünlüğü filme organik biçimde yansıyor. Hatta şiir dersinde öğretmenin verdiği şiir yazma ödevini o kadar ciddiye alıyor ki, belki de karşılaştığı olaylara vermesi beklenen tepkileri vermeyip etrafında gördüğü objelerden bir şiir ortaya çıkarmaya uğraşırken zaman zaman "orada olmayan kadın"a dönüşebiliyor. Çünkü onun gerçek hayatı ve şiir hayatı birbirinden o kadar farklı ki, kendini oraya attığında yaşadıkları ne olursa olsun her duygudan bir şekilde tat aldığını hissediyor ya da hissettiriyor.

Hayatın acımasız kırılma noktalarını yok saymayıp, karakterini ve onun sıkıntılarını duygu sömürüsü çukurlarına düşmeden anlatan Lee Chang-dong, Mi-ja ile yine çok özel bir dram kahramanı yaratmış. Yazdığı güçlü senaryo ve sade ama vurucu sinema diline sözcü olarak ise 70'li yaşlarının ortalarındaki Yoon Jung-hee'yi seçerek ne kadar doğru kararlarla hareket ettiğini de bir kez daha kanıtlamış. Zaten özellikle Sol Kyung-gu'nun canlandırdığı Yeong-ho (Peppermint Candy) ve Jeon Do-yeon'un yürekleri dağladığı performansıyla Sin-ae (Secret Sunshine) de çok ayrıcalıklı dram karakterleriydi. Mi-ja'nın hem zerafetini, hem de yılgınlığını çok çarpıcı biçimde hayata geçiren Yoon Jung-hee ise, 2010'lu yıllarda beyaz perdenin gördüğü en etkileyici kadın figürlerden birini ustalıkla canlandırıyor. 2010 yılının Cannes Film Festivalinde En İyi Senaryo ve Ekümenik Juri ödülleri kazanan Poetry, tıpkı diğer Lee Chang-dong filmleri gibi ortasından dahil olduğumuz, doğal akışına kendimizi kaptırdığımız, güçlü bir finali olsa da aslında bitmediğini, hayat gibi kaldığı yerden devam edeceğini bildiğimiz bir yapım. Kirlenmekte olan dünyaya olan inancımızı güçlü tutmaya çalışan şiirin veya herhangi bir sanat dalının, hayatın kısa anlarında bile olsa ruhani arınmayı sağladığının filme dönüşmüş hali.

29 Eylül 2018 Cumartesi

Sicario: Day Of The Soldado (2018)


Yönetmen: Stefano Sollima
Oyuncular: Benicio Del Toro, Josh Brolin, Isabela Moner, Jeffrey Donovan, Catherine Keener, Matthew Modine, Elijah Rodriguez, David Castañeda, Bruno Bichir
Senaryo: Taylor Sheridan
Müzik: Hildur Guðnadóttir

2015 yılındaki Sicario'nun devamı niteliğindeki Sicario: Day Of The Soldado, ilk filmde olduğu gibi yine Taylor Sheridan'ın senaryosunu hayata geçiriyor. Sheridan'ın haricinde Sicario 2'nin mutfağında değişiklikler var. İlk filmi yöneten Denis Villeneuve'ün yerini Suburra adlı güçlü mafya filmini ve yine bir mafya filmi olan Gomorrah'ın dizi uyarlamasını yöneten İtalyan Stefano Sollima alıyor. Yine ilk filmin görüntü yönetmenliğiyle Oscar adaylığı alan Roger Deakins'in koltuğunda Polonyalı Dariusz Wolski, müziklerini inşa eden rahmetli Jóhann Jóhannsson'un koltuğunda ise yine İzlandalı Hildur Guðnadóttir oturuyor. Bütün bu değişimler filmi ilk Sicario'nun çıtasının altında gösterse de, asıl zayıflık Sheridan'ın devam senaryosunda kendini gösteriyor. Bir kere en başta Sicario'nun bir devam filmine ihtiyacı olup olmadığının tartışılması gerekiyor. Matt Graver (Josh Brolin) ve tetikçi Alejandro (Benicio Del Toro), esrarı tam aydınlanmamış, malzemesi, potansiyeli olan karakterler olduğu için Sheridan onları bir devam filminde değerlendirmek istemiş olabilir. Kate Macer'ın, yani Emily Blunt'ın bu senaryoda yer bulmaması filmi 1-0 geriden başlatıyor. Zira filmin türlü klişelerinin kaynağı olan ergen Isabela Moner'ı saymazsak, testosteron yoğunluğunu seyreltmek için kadın karakter kontenjanındaki Catherine Keener ve ona biçilen rol pek doğru bir seçim sayılmaz. Bu defa Graver ve Alejandro'ya odaklanmış, ilk filmle karakter olarak bağlantılı, ama konu olarak biraz daha farklı bir film izlemek durumundayız.

Kate Macer'ın olmamasının filmden götüreceği en belirgin özellik, Amerikan hükümetinin el altından destek verdiği "kirli" imha operasyonlarının vicdan muhasebesinin yapılmayacak olması olabilir. Ne var ki Sheridan bu açığı kapatmak için bu defa Alejandro üzerinden kendi mantığıyla çelişmekten kaçamamış. Bu çelişkiye birazdan değinmek üzere Day Of The Soldado'nun konusuna bakarsak, ortalığın fena kızışacağını düşünebiliriz. Uyuşturucu kartellerinin yan sanayii olarak insan ticaretine, hele de müslüman teröristleri Meksika sınırından Amerika'ya sokmaya başlamaları, bu teröristlerden bazılarının sivil halka bombalı eylemler düzenlemeleri üzerine yetkililerin işi gizli ve kirli yollardan çözmesi için Matt Graver'a havale etmeleri, teorik açıdan filmin temelini iyi atıyor. Graver, Ortadoğu'daki tecrübelerine dayanarak çılgın bir plan yapıyor. Buna göre Meksika'nın en güçlü kartellerinden Matamoros Karteli ile Carlos Reyes'in başında olduğu bir diğer karteli birbirine düşürmek için çift taraflı hamleler tasarlıyor. Tabii çok gizli bu operasyona dostu Alejandro'yu da dahil ediyor. Bunun Alejandro için anlamı büyük. Zira onun ilk filmde ortaya çıkan misyonunun yarım kaldığını, intikamını tamamlamak için Reyes'i devirmesi gerektiğini anlıyoruz.


Matamoros Karteli avukatının sokak ortasında öldürülmesi ve ardından Reyes'in kızı Isabel'in kaçırılmasını organize eden Graver ve ekibi, çevirdiği dümenlerle kredi toplar, kahraman olur, çok önemli bir kozu da eline alır. Sheridan bu benzetmesiyle Amerikan Hükümeti'nin savaş politikaları gereği işleri nasıl yürüttüğüne dair yeni olmayan, ama cesareti ve detaylı organize suç ağı ifşalarından ötürü eskimeyen bir tavır ortaya koyuyor. Ne var ki hükümetin gizli desteğiyle her türlü gücü elinde bulunduran Graver'ın ayak oyunlarıyla iki karteli birbirine düşüren Sheridan, bu karışıklığı bize hiç hissettiremiyor. Çünkü beklenmedik bir pusu sonrası Alejandro ve sözde kurtarılan rehine Isabel'in Graver'dan ayrı düşmesi sonucu senaryo farklı bir rotaya sapıyor. İşte bu noktada Sheridan'ın çelişkisi başlıyor. İlk filmde Alejandro'nun, kızını acımasızca öldürdüğünü öğrendiğimiz kartelden intikam almak uğruna neleri göze aldığını, nasıl soğukkanlı ve acımasız bir tetikçi olduğunu bize kabul ettirdikten sonra bu filmde onu baş düşmanının kızıyla kader birliği içine sokması nereden baksak tutarsızlık olmuş. Burada Alejandro'nun vicdani sınavının, Isabel ile kaybettiği kızı arasında kurduğu empatinin bayatlığı, filme olan hevesi söndürme tehlikesi taşıyor. Karteller arası kaosu hissettiren, zeki politik göndermeler, aktüel ve eleştirel bakış açısıyla şekillenmiş bir içerik beklerken, sınırda sıkışmış Alejandro ve Isabel'in kurtuluş yolculuğuna fit oluyoruz.

İlk Sicario'da olduğu gibi burada da finale doğru ana gövdeye bağlanacak bir yan hikaye var. Kartele dahil olmak, orada yükselmek isteyen genç Miguel'in, insan kaçakçılığı yapan Hector'un kanatları altında bu suça ortak olma sürecini izliyoruz. Bu yan hikayeyi doğru kablolarla filme bağlayan Sheridan, final sürecinde bu hikayenin ekmeğini yemeyi planlıyor. Nasıl yediği seyircinin farklı beklentileri ölçüsünde değer bulacaktır. Ama gerek yarım bırakılmış hesaplaşmalar, gerekse sanki bir dizi bölümünün finalini andıran son sahne, üçüncü Sicario'nun yolda olduğunun habercisi. Bu durum da ilk Sicario'nun ikincinin habercisi olmamasıyla çelişiyor. Başka bir deyişle ilk film, kendi ayakları üzerinde sağlam duran, tüm meselelerini stilize bir aksiyon/dram ekseninde çözmüşken devamının gelmeyeceğine ikna etmişti. Oysa Day Of The Soldado tüm çözümleri başka bahara bırakarak belki de bir üçleme olmaya soyunuyor. Sheridan bu senaryoyu Sicario'nun devamı olarak değil de bambaşka bir film olarak tasarlasaydı, ufak rötuşlarla kendi serisini yaratacak bir yapım olabilirdi. Bunları hiç öğrenemeyeceğiz. Özellikle durdukları yerde bile rollerini doldurabilen karizmatik Josh Brolin - Benicio Del Toro ikilisini tekrar aynı rolde görmek keyifli olsa da, Day Of The Soldado'nun da ilk film gibi kendi bağımsızlığını ilan etmiş bir şekilde üçüncü filme yelken açması daha iyi olurdu.