3 Aralık 2021 Cuma

Spencer (2021)

 
Yönetmen: Pablo Larraín
Oyuncular: Kristen Stewart, Timothy Spall, Sally Hawkins, Sean Harris, Jack Farthing, Jack Nielen, Freddie Spry
Senaryo: Steven Knight
Müzik: Jonny Greenwood

1991 Aralık ayında Noel Arefesi, Noel Günü ve Hediyeleşme Günü olmak üzere 3 günü  anlatan Spencer, İngiliz Kraliyet ailesinin gergin döneminde Prenses Diana'nın çalkantılı ruh halini mercek altına alan bir Pablo Larraín filmi. Larraín'in bir başka kısa dönemini anlattığı Jacqueline Kennedy'yi konu alan Jackie ile benzerlikler taşıyan Spencer, Diana'nın içinde bulunduğu boğucu atmosferi iyi tasvir eden ama tıpkı Jackie gibi eksiklikler hissettiren bir film. Bir kere en baştan bu iki filmin ruhunu anlamak için bu iki kadınla özdeşleşme kurmak gerekiyor. İki "lady" ile ne kadar kurulabilirse artık. Jackie'nin suikast sonucu eşini kaybetmesi sonrası ile, evliliğinin bitme noktasına gelmiş olan Diana'nın Noel zamanı arasındaki duygu durumunun farklılığı bir yana, konum olarak bu iki kadının halk gözündeki magazinsel duruşlarının ardındaki sıkışmış iç dünyalarına bakmayı seçen Larraín, kendine belli bir şablon kuruyor. Bütün bir hayatı özetlemektense kısa ve kritik bir dönemde bu iç bakışa odaklanmak bazı teşhisler için doğru bir seçim olsa da, bir çok şeyi aceleye getirmekten kaynaklı, mesaj kaygılı bir deneyime de dönüşebiliyor. Spencer, Lady Diana'nın o dönemde yaşadığı zorlukları iyi etüt etmiş bir film. Ama asıl meselelerden biri de, acaba gerçekten bu ihtişamlı hayatlarda yaşanan zorlukların ilgimizi çekip çekmediği.

Diana, Galler Prensi Charles ile evlendiği andan itibaren tüm dünyanın tanıdığı, sevdiği, magazin basınının büyük ilgi gösterdiği bir figür haline gelmişti. Özellikle İngiliz Kraliyet ailesinin etkinlikleri, ilişkileri, skandalları halk tarafından bir film veya dizi gibi takip edilirdi. Hala da öyle. Diana da güzelliği, asaleti, iyi kalpliliği, yardım severliğiyle halkın gönlüne taht kurmuştu. Spencer'ın geçtiği 3 günün de bulunduğu sıkıntılı dönem ise o filmi veya diziyi izleyen halk için çok daha ilgi çekiciydi. Her an çok önemli bir kırılma yaşanabilir, Diana ve Charles her an boşanabilirdi. Diana'nın önceki hayatına duyduğu özlemin depreştiği, kalabalıkta çok daha fazla yalnız hissetmeye başladığı, Charles'ın Camilla Parker Bowles ile olan ilişkisini bildiği, kendine zarar verecek boyutlara varan bir depresyona girdiği bu sürece yakından bakan Larraín, saray gelenek ve kurallarının bunaltan etkisini de kullanarak sürekli daralan bir ambiyans kuruyor. Sıklıkla Diana'yı karşısına alıp fotoğraf çeker gibi kameraya baktıran Larraín, o esnada Diana kimle konuşuyorsa kendimizi o kişi olarak konumlandırmamızı ya da seyirci olarak Diana'nın o anki hislerini ve melankolik duruşunu karşılıklı olarak paylaşmamızı istiyor. Böylece Diana'nın koskoca sarayda bir şeyler paylaşabildiği ne kadar az insan olduğuna dair ince bir empati oluşturuyor.


Oğulları William ve Harry dışında kraliçenin baş kahyası Alistar Gregory, sarayın mutfak şefi Darren ve en önemli dert ortağı olan terzisi Maggie ile konuşmaları, sarayın askeri disiplini ve soğuk rutini arasından sızan insani dokunuşlar olarak çok önemli eklemeler. Zira sürekli bunalımlı, tekinsiz, isyankar Diana ile filmin sarkacağını bilen Larraín, bu karakterler sayesinde sağladığı müdahalelerle filmi daha makul ve derdini ifade edebilen bir forma sokabiliyor. Fakat yine de "bakın bir öğün yemekte giymesi için bir düzine elbise ayağına kadar gelen, girdiği ortamdaki kişilerin bile hazırola geçtiği koskoca prenses bile bu ortamda nasıl da baskı altında ve yapayalnız, ne kadar üzücü" samimiyetsizliğini anlamamız bekleniyor. Belki evliliği öncesinde de hizmetçisi, aşçısı, kahyası olan soylu bir aileye mensup Diana bunların hiçbirini istemedi ama Kraliyet ailesi iticiliğinde bu rızasızlıktan mağduriyet devşirmenin tek taraflı bir bakış yaratması mümkün değil. Diana'nın özünde iyi bir insan olmasının da pek bir önemi kalmıyor. Bir kesmin hiç ilgilenmediği, hatta nefret ettiği monarşinin herhangi bir unsuru için acıma duygusu geliştirmek de o kesim için imkansız hale geliyor. Mesela Sefiller okumak, hamburger yemek gibi özlemlerin suniliği ve sanki bunların yapılması kendisine tümden yasaklanmış algısı seyirciyi avlayabiliyor.

Diana'nın saraydaki duruşuna bir gözdağı mahiyetinde okuması için odasına bırakılan The Life and Death Of Anne Boleyn kitabıyla kurulan Diana - Anne Boleyn özdeşleşmesi de filmin bir başka yan unsuru. Kral VIII. Henry'nin ikinci eşi olan, I. Elizabeth'in annesi Boleyn, Henry ile üç yıl evli kalmıştı. Kral Henry, Anne Boleyn'le evliliği sırasında Jane Seymour'a aşık oldu ve Boleyn'i altı kişiyle zina yapmakla suçlayıp kafasını kestirerek idam ettirmişti. Larraín'in, Anne Boleyn'in bu trajedisini bir hayalet sıradanlığında estetize edip Diana'nın gölgesine saklaması, referans olarak güçlü ama anlatım olarak düz kalıyor. Bunun yanında Diana'nın Charles ile yüzleştiği, kilise çıkışı Camilla ile göz göze geldiği, kendisi için hazırlanan abiyesi ile bir türlü odasından çıkıp yemeğe inemediği sahneler de estetik ve dramatik manada iyi çekilmiş sahneler. Kristen Stewart'ın abartılı, hatta bazen komik gelen Diana performansı taklitten öteye pek geçemese de, oyuncunun geçmişine nazaran biraz daha olgunlaştığını gösterir nitelikte. Timothy Spall, Sally Hawkins ve Sean Harris gibi İngiliz sinemasının çok güçlü isimleri, performans bir kenara sadece varlıklarıyla bile üstlendikleri rollere yetiyorlar. Teknik ve sinematografik anlamda Spencer iyi bir film. Ancak kariyerinde kendi yazıp yönettiği Tony Manero ve El Club, sadece yönettiği No ve Neruda gibi iyi filmler bulunan Larraín'in artık kolay bir şablona dönüşmeye başlayan "bir ünlünün kritik birkaç günü" temalı kısa biyografileri kendisini dünyaya yakınlaştırırken, auteur kimliğinden uzaklaştırıyor. 

30 Kasım 2021 Salı

V/H/S/94 (2021)

 
Yönetmenler: Simon Barrett, Steven Kostanski, Chloe Okuno, Ryan Prows, Jennifer Reeder, Timo Tjahjanto
Oyuncular: Anna Hopkins, Christian Potenza, Kyal Legend, Budi Ross, Donny Alamsyah, Christian Lloyd, Thomas Mitchell Barnet, Slavic Rogozine, Daniel Williston, Dru Viergever, Kimmy Choi
Senaryo: Simon Barrett, Chloe Okuno, Ryan Prows, Jennifer Reeder, Timo Tjahjanto

V/H/S (2012), V/H/S/2 (2013) ve V/H/S: Viral (2014) olmak üzere peş peşe gelen üç filmden sonra seriye eklenen V/H/S/94, verilen uzun araya rağmen bu serinin ruhunu muhafaza eden bir devam halkası. Bu son filme gelene kadar Adam Wingard, Ti West gibi yönetmenleri parlatan, ümit veren bazı kısa film yönetmenlerine yeteneklerini sergileme fırsatı veren V/H/S serisi, yine çatı görevi gören bir olayın altına dört tuhaf kısa film yerleştirmiş şekilde karşımızda. Holy Hell adını taşıyan bu bölümde bir SWAT ekibinin gözleri çıkarılmış cesetlerle, içinde türlü tuhaflıklarla ve video kasetlerle dolu odaların bulunduğu büyük bir mekana yaptıkları baskına tanık oluyoruz. Her zaman olduğu gibi bir kamerayla kaydedilen bu baskın gerilimi ve adrenalini yüksek bir biçimde sürerken mekandaki tuhaflıkları o kameranın gözünden izliyor ve teker teker buluntu video kasetleri izlemeye başlıyoruz. Her V/H/S filminde bu kasetlerin istiflendiği farklı mekanlara farklı karakterler aracılığıyla giriyor, o tekinsiz mekanlarda yaşanan gerilimi, oradaki buluntu kasetlerden dördünün aralarına serpiştirilmiş şekilde tecrübe ediyoruz. V/H/S serisi, inanılmaz olaylarla dolu bu kasetlerin ürkütücü bir tarikat tarafından toplandığına dair bir inanış üzerinden yürüyor görünse de, bu son filmin finalinde dile getirilenlerle henüz tam olarak aydınlanmamış dört filmlik gizemini korumaya devam ediyor.

Storm Drain adlı bölümle başlayan film, bir kameraman ve bir muhabirin kanalizasyonda yaşadığı düşünülen, birkaç kişiye de görünmüş gizemli bir yaratığın peşine düşmelerini konu alıyor. Olayı kameramanın çekimlerinden izlediğimiz bu bölümün özellikle kanalizasyon sahneleri çok ürkütücü olsa da, hesaplanmış finaliyle V/H/S hesapsızlığına, tamamlanmamışlığına ters düştüğü için etkisini yitiriyor. The Wake adındaki sıradaki bölüm, bir cenaze evinde taziyeleri bekleyen kapalı bir tabuta göz kulak olmakla görevli Hayley isimli kadının yaşadıklarını işliyor. Cenaze evi sorumlusunun Hayley'i yalnız bırakması, taziyeye kimsenin gelmemesi, fırtınadan sonra sönen ışıklar, tabuttan gelen sesler yani bir korku atmosferi için gereken tüm şartlar mevcut. İlk ve ikinci V/H/S filmlerinde de dikkat çekici bölümler tasarlamış, ayrıca You're Next, The Guest gibi gerilimlerin senaryosunu yazmış Simon Barrett'in yönettiği bu bölüm belki de V/H/S/94'ün en iyisi. Cenaze evinin köşelerine konmuş sabit kameralar ile Hayley'nin el kamerası arasında gidip gelen görüntüler, bu buluntu görüntüleri toplayanların bunları kurgulayarak VHS'lere kaydettikleri düşüncesini tekrar hatırlatıyor.

The Subject adlı bir sonraki bölüm ise, V/H/S/2'deki dikkat çekici bölümlerden biri olan Safe Haven'i yönetmiş olan Endonezyalı yönetmen Timo Tjahjanto'ya ait. Çılgın bir bilim insanının yaptığı tuhaf deneyler ve onun deney yaptığı izbe laboratuvarın SWAT tarafından baskına uğramasıyla yaşanan kaos Safe Haven kadar güçlü değil. Deneklerden birinin gözüne takılmış kameradan izlediğimiz bu bölüm, kendi matematiğinin hakkını iyi kötü veriyor. Ne var ki V/H/S/2'den sonra kariyerine başta çok ses getiren The Night Comes For Us olmak üzere birkaç aksiyon filmiyle devam eden Tjahjanto, bu bölümü de aksiyon ağırlıklı planlamış. Son bölüm olan Terror ise, 2017'de çektiği ilk uzun metrajı Lowlife ile Kanada menşeli Fantasia Film Festivali'nden iki ödül almış Ryan Prows tarafından yazılıp yönetilmiş bir redneck tuhaflığı. V/H/S/94, serinin önceki filmlerine nazaran klişelere daha fazla yaslanan, yaratık korku/gerilimlerinden beslenen bir devam filmi olmuş. Özellikle The Wake ve Storm Drain bölümlerindeki kamera hareketlerinin ve kurgunun sağladığı gerilim, serinin ruhuna en uygun anlar olabilir. Zaten bu filmlerde hikayeden, tutarlılıktan, içerikten ziyade kameranın yaratıcı kullanımlarını öne çıkaran örnekler çıtayı yükseltiyor. Tabii bir de absürtlüğünden bağımsız olarak "buluntu" olduğuna ikna eden hamleler. Bu buluntu VHS'lerin kaynağı konusunda da gizemi biraz daha aralayan film, serinin devamının geleceğine dair hiç kapatmadığı kapılarına yine dokunmuyor.

27 Kasım 2021 Cumartesi

Nuevo orden (2020)

 
Yönetmen: Michel Franco
Oyuncular: Naian González Norvind, Fernando Cuautle, Diego Boneta, Patricia Bernal, Dario Yazbek Bernal, Roberto Medina, Enrique Singer, Sebastian Silveti
Senaryo: Michel Franco

Varlıklı bir ailenin kızı olan Marianne'in düğünü, alt sınıftan insanların baskını sonucu büyük bir katliama dönüşür. Bu aslında ülke çapında sınıfsal bir ayaklanmadır ve yoksulluktan yılmış halk, yağma, talan ve cinayetlerle öfkesini kusmaktadır. Öte yandan bu kaos ortamını fırsata çeviren kesimlerle isyanın farklı yansımalarını görürüz. Daniel & Ana, Después de Lucía, Las hijas de Abril gibi çok çarpıcı dramlara imza atmış Michel Franco'nun yönettiği Nuevo orden (New Order), toplumsal adaletsizliğe, sınıf farklılıklarına karşı gelişen ayaklanmaların yarattığı kaos ortamına ve onun getirdiklerine bakan bir yapım. Üst sınıfa ait bir düğün ortamıyla başlayan film, dışarıda patlak veren bir isyanın gerilimi gölgesinde çok geçmeden düğünün de bir kabusa dönmesiyle deyim yerindeyse ipini koparıyor. Bu olayların zamanı, isyanın temel nedenleri bilerek boş bırakılmış. Buradan Meksika'daki bu isyanın zamanının ya da gayet iyi bildiğimiz isyan gerekçelerinin açıklanma ihtiyacı olmadığı, dünyanın herhangi bir yerinde benzer gerekçelerle bu isyanların çıkabileceği fikrine basit bir şekilde ulaşılabilir. Franco'nun asıl derdi, bu isyan sonucunda oluşan kaosun derinlerine inmek. Bir numune sayesinde büyük resme bakan, o resimde olması gereken detayları da tuvaline başarıyla ekleyen Franco, sert ve çıkışsız renkler kullanarak gerçekçi bir bakış açısı kullanıyor. O numunenin adı da Marianne...

En mutlu gününün büyük bir felakete dönüşeceğinden habersiz Marianne, varlıklı ailesinin ve aile dostlarının katıldığı ev partisinde çok mutlu. Eski bir çalışanları, karısının ameliyatı için paraya ihtiyacı olduğunda ona elinden geldiğince yardım etmek isteyecek kadar da vefalı. Zamanında kendileri için çalışmış alt sınıftaki bu insanlar için düğün partisini bile bırakıp, dışarıda isyan olduğu halde kadını hasta yatağında görmek isteyecek kadar hem de. Ne var ki dışarıda onu bekleyen tek tehlike isyancılar değil. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmanın, özünde o dolunun üstünde duran bir film Nuevo orden... Marianne aracılığıyla önce bir kaosun, sonra da bastırılan kaosun arka planında kendi "yeni düzenini" kurmuş başka bir kaosun izini sürüyor. Hükumetlerin basiretsiz politikaları yüzünden oluşan gelir adaletsizliğinin altında ezilen halk sokaklara çıkıp kendi adaletlerini sağlamaya çalışırken, kolluk kuvvetlerinin fırsattan istifade edip düzeni sağlama görevlerini suistimal etmeleri, keyfi uygulamalara başlamaları, süresi belirsiz bu yeni düzen sayesinde tüm sınıfları sömürmeleri çeşitli ülke tarihlerinde yaşanmış, hala da yaşanmakta olan kanunsuzluklar. Özellikle Arjantin'in cunta dönemini anlatan Garage Olimpo (1999), Crónica de una fuga (2006), El secreto de sus ojos (2009) gibi yapımlarda gördüğümüz bu faşist düzenin yansımaları Nuevo orden'da da yer alıyor. Şili, Kore, Afrika, Türkiye sinemalarındaki bazı örneklerde de bu durum değişmiyor.


Askeri darbelerin getirdiği bu yeni düzen anlayışı fırsatçı zihniyetlere o kadar geniş bir hareket alanı sağlıyor ki, üniforma ve silah gücüne sahip bu düzenin içinde küçük küçük başka düzenler de oluşmaya başlıyor. İşkence, adam kaçırma, soygun bu düzenin olmazsa olmazları. Daniel & Ana ve Después de Lucía filmlerinde lokal zorbalıklara karşı etkileyici senaryolar yazan Michel Franco bu filmlerde yokladığı dar alanları Nuevo orden'da ülke çapında bir zorbalığa, faşist uygulamalara genişleterek gerçekçi açılardan bakıyor. Gerçekçi çünkü bu baskı ve zulüm düzeni uzun yıllar boyunca farklı ülkelerde de olsa hüküm sürdü, tanıkları inanılmaz olaylar anlattılar, açılan bazı davalar halen sürmekte. Hatta örtülü ya da aleni şekillerde halen sürüyor. Nuevo orden'da yaşananlar ve daha fazlası zaten yaşandı. Toplum huzurunu sağlamakla görevli kolluk kuvvetleri, kendi çıkarları uğruna yozlaşmaya başladıklarında o küçük suç yapılanmaları da bir üst yapılanma tarafından imha edilerek ganimetlerine el konuyor. Tabii bunlar en tepedeki organizasyonun bilgisi dahilinde gerçekleşiyor. Filmde Christian ve annesinin, hatta eski çalışan Rolando'nun başına gelenlerde olduğu gibi, tıkır tıkır işleyen bu suç hiyerarşisinin altında ezilen halk, isyan etse de etmese de bu düzenin zulmünden nasibini alıyor. Öyle ki Marianne ve ailesinin başına gelenlerden de anlaşılacağı üzere bu zulüm zengin fakir ayrımı yapmıyor.

Michel Franco, olması gereken sertliğini güçlü, dinamik, uzlaşmaz, karanlık, mesafeli, çıkışsız bir anlatımla kuruyor. Böylece o faşist dönemlerin yozlaşmışlığını, anti demokratik ve insanlık dışı uygulamalarını yansıtmak için gerekli atmosferi inşa edebiliyor. Victor gibi adamların yaptıklarını, amaçlarını, sahip oldukları gücü biliyoruz. Zira her kaostan nemalanan, hatta bizzat kendi yarattıkları kaostan güç, iktidar ve zenginlik elde eden bu devlet adamları hemen her yerde mevcut. Bu açıdan Franco, filmi için yeni bir düzen oluştururken hiç zorlanmıyor. Ama hikayesine rehberlik edecek kilit karakterleri iyi seçmiş. Özellikle zengin kesime mensup Marianne karakteri üzerinden, onun iyi kalpli ve vefalı kişiliğinden yarattığı kontrast sayesinde asıl hedefine dair elini geniş tutabiliyor. Marianne'i canlandıran Naian González Norvind'in performansının da bu genişlik ve gerçekçilikte payı büyük. Yazıp yönettiği hemen her filminde sistemsel çürümelerin izini sürmesi, insanın karanlık yönünü kaşıması, sık sık Haneke misali burjuvaziyi ve konforu hedef alması onu Latin sinemasında özel öneme sahip sinemacıların ligine dahil ediyor. Bu lige dahil bir başka isim de, yine kendi siyasi ve sosyal adaletsizliklerinin, sınıf uçurumlarının analizini en iyi yapan ülkelerden biri olan Meksika sineması yönetmenlerinden, La zona (2007) ve Un monstruo de mil cabezas (2015) gibi yapımlara imza atmış Rodrigo Plá'dır. Venedik Film Festivali'nden biri Gümüş Ayı olmak üzere iki ödülle dönen Nuevo orden, yılın en dikkat çeken yapımlarından biri.

18 Kasım 2021 Perşembe

Palabras encadenadas (2003)


Yönetmen: Laura Mañá
Oyuncular: Darío Grandinetti, Goya Toledo, Fernando Guillén, Eric Bonicatto
Senaryo: Jordi Galcerán, Laura Mañá, Fernando de Felipe
Müzik: Francesc Gener

Ramón, seri katil olduğunu iddia eden, işlediği cinayetleri kamerasına anlatarak arşivleyen bir üniversite hocası. Filmde kaçırıp evinde alıkoyduğu kadının olaylı şekilde boşandığı karısı Laura olması ve onunla biten evliliğinin muhasebesini yapması ile, polisin Laura kaybolduktan sonra Ramón’u sorgulayışı geri dönüşlerle parelel biçimde ele alınıyor. Sürekli yalan söyleyen ve bu işte iyi olan Ramón’un gerçekte bir katil mi, korkak mı, zeki mi, duygusal mı olduğuna yönelik akıl oyunlarıyla dolu senaryo tasarımı, filme olan ilgiyi ayakta tuttuğu gibi, oyuncu Darío Grandinetti’nin başarısıyla da sürükleyicilik taşıyor. Ramón’un evi ve polisin sorgu odası olmak üzere iki sahneden oluşan bir tiyatro oyunu tadı almak da mümkün.

Fakat kriminal zeka üzerine oynayan böyle filmler ister istemez CSI kültürü almış izleyicinin şüphe duvarına toslamaya mahkum oluyorlar. Mükemmel cinayet yoktur, ama bir şekilde hiç yakalanmamayı becerebilirsiniz. Filmin bu gerçekçi bakış açısı, sanki o güzel senaryo içinde mantıklı bir pratiğe dökülememiş. Bazen zeki olduğunu iddia eden filmler, izleyicinin mantık boşlukları arama güdülerini tetikliyor. Artık suç temelli dizi ve filmlerde o kadar eğitilmiş oluyoruz ki, en ince ayrıntıların bile suçu aydınlatabildiği gerçeği, faili meçhullerin varlığını örtbas edemiyor. Ama ses kayıtları üzerinde yapılan oynamalardaki açıkları tespit edemeyen, elindeki delilleri yalan söylemeyi refleks haline getirmiş bir şüpheliye sadece soran, aramalarda dişe dokunur deliller bulamayan dedektiflere olan alışkanlığımız bitti anlaşılan. Bu kez insanın aklına şöyle bir önerme takılıyor: Mükemmel cinayet yoktur, çözülemeyen cinayet vardır.

13 Kasım 2021 Cumartesi

Lamb (2021)

 
Yönetmen: Valdimar Jóhannsson
Oyuncular: Noomi Rapace, Hilmir Snær Guðnason, Björn Hlynur Haraldsson
Senaryo: Sjón, Valdimar Jóhannsson
Müzik: Þórarinn Guðnason

Maria ve Ingvar, İzlanda kırsalındaki çiftliklerinde koyun sürüleriyle birlikte yaşayan bir çifttir. Bir gün gebe koyunlardan biri doğum yapar. Onun dünyaya getirdiği tuhaf yavruyu, daha önce bir çocuklarını kaybettiklerini anladığımız Maria ve Ingvar çifti sahiplenip evlerine alır ve büyütmeye başlar. Çift bu durumdan çok mutlu olsa da, bu yavru ile ilgili gerçekler çiftin hayatını yavaş yavaş tehdit etmeye başlar. Senaryosunu Valdimar Jóhannsson ve Sjón'ün birlikte yazdığı, ülkesi İzlanda dışında Oblivion, Game Of Thrones, Transformers, Rogue One, Noah gibi yapımların özel efekt, kamera ve elektrik departmanlarında çalışmış Jóhannsson'un yönettiği ilk uzun metraj olan Lamb, tuhaflıklarıyla nam salmış İskandinav halk masallarını andıran bir dram. Sjón'den de ayrıca bahsetmek gerek. Reykjavik, İzlanda doğumlu Sjón, çeşitli edebi biçimlerde, komedi, korku, drama, suç ve çocuk filmleri senaryolarında çalışmış uluslararası üne sahip bir yazar. Birçok dile çevrilmiş romanları yanında çeşitli müzisyenler için şiir koleksiyonları, opera librettoları ve şarkı sözleri yazdı. 80'lerin başında çalışmaya başladığı İzlandalı şarkıcı Björk ile olan işbirliğinden Isobel, Bachelorette, Jóga ve Oceania gibi hit şarkılar çıktı. Yine senaryosuna katkıda bulunduğu Lars von Trier filmi Dancer In The Dark filminde Björk'ün seslendirdiği I've Seen It All şarkısıyla 2001 yılında En İyi Şarkı dalında Oscar adaylığı kazandı. Merakla beklenen yeni Robert Eggers filmi The Northman'ın senaryosunu da Eggers ile birlikte yazdı.

İşte bu ellerden çıkan Lamb, doğası üzere İzlanda'nın puslu, büyüleyici, pastoral atmosferinde şekillenen gizemli, gerilimli, ürkütücü bir masal. Maria ve Ingvar çiftinin kaybettikleri Ada isimli çocuklarının yerine bir koyunun doğurduğu canlıyı koymaları ve ona da Ada ismini koyup yine üç kişilik bir aile olarak minimal yaşamlarına devam etmeleri fikri, bir çocuk filmi senaryosuna bile ilham verebilecek ölçüde kapsamlı iken, masalcı kimliğiyle bu fikri tuhaf yerlere taşıyan Sjón ve beraberindeki Jóhannsson, iyi bir kimya yaratıyorlar. Sıkıcı çiftlik rutinine hapsolmuş, derin yaralarına rağmen hayata tutunmuş bir çifte bilinmezden verilen bir hediyeden ve bu hediyenin canlılar arası etkileşim mitlerinden, mitolojiden, farklı kültürlere ait halk masallarından devşirilmiş önemli bir silah gibi filmi hep tetikte tutmasından faydalanmasını biliyorlar. Bu ikinci şansı kaçırmak istemeyen çifti, özellikle de Maria'nın annelik ve sahiplik duygularını diken üstünde tutan, yavaş yavaş tehlikeli bir boyuta taşıyan film, bu boyutun gereğini de yaparak çok dramatik bir an ile mühim bir kırılma gerçekleştiriyor. Fakat bunun bir kırılma olduğunu finale kadar belirgin etmiyor. Sahip olduğu en büyük gizem hakkında bir müddet kafa yormayarak, onu normalize ederek aslında o gizemi daha da güçlendiriyor. Kısaca ne zaman ne hamle yapacağı, bu sıra dışı masalı nereye ve nasıl bağlayacağı kestirilemiyor.


Gerekli olup olmadığı tartışılabilecek şekilde Ingvar'ın kardeşi Pétur'u bu denkleme dahil eden film, bir yanıyla Pétur'u seyirciye yakın tutuyor. Bu yeni neşe kaynağı nedeniyle adeta gözlerine perde inen, sorgusuz sualsiz hayatına devam eden Maria ve Ingvar'ın yanına, tıpkı seyircinin sorgulayacağı şekilde bir karakter ekleme ihtiyacı duyulmuş olabilir. Üstelik Pétur, bu görevi olması gerektiği biçimde yerine getirerek hem fantastik ve gerçek arasında bir köprü kuruyor, hem de gerilim titreşimleri yayan bir unsur konumunda kalıyor. Hatta ana konudan bağımsız, Maria ile arasında tek taraflı tehlikeli bir yakınlaşma kurularak ekstra bir tansiyon yükselişi sağlanıyor. Çok fazla diyaloğa ihtiyaç duymadan, söyleyeceği bazı şeyleri görüntüleriyle anlatabilecek bir özgürlüğü de cebinde tutuyor. Karanlık bir masal olmasının verdiği rahatlıkla daha film bitmeden Ada'nın kaderine dair teoriler yaratma becerisi gösteriyor. Finalde de müthiş bir hamle ile gövde gösterisi yapıyor. Tuhaflığını beklenmedik ya da sadece bu şekliyle beklenmedik bir seviyeye taşıyan Lamb, bu finalle yine başka teorilerin kapısını aralıyor. Ama o kapılardan girebilmemiz için talep ettiği şeyler var. Zaten bu talepkarlığıyla katıksız bir A24 yapımı olduğunu belli ediyor.

Bunu bir masal olarak görmeyenler veya fantastik edebiyatla arasında belli bir mesafe bulunanlar, "folk horror" türü ile yıldızı barışmayanlar için (hatta hayvan severleri de dahil edebiliriz) rahatsız edici öğelere sahip bir film Lamb... Ama içeriği, mesafeli anlatımı, gizemli karanlığı, çekici tuhaflığıyla Gräns (Ali Abbasi) ve The VVitch (Robert Eggers) gibi filmlerle olan akrabalığından söz edilebilir. Özellikte Hint ve Yunan mitolojilerinde rastlanan insan ve hayvan ilişkileri, doğanın verdiğini geri alma, doğaya karşı işlenen suç ve günahların cezasız kalmaması gibi temalar Sjón tarafından birtakım ahlaki değerler, eden bulur mesajları da eklenerek puslu İzlanda coğrafyasına uyarlanıyor. Bu coğrafyadan epik manzaraları, aynı zamanda hayvanların son derece estetik ve anlamlı enstantanelerini ise Eli Arenson'un sinematografisinde tadıyoruz. Artık ünü İskandinav ülkelerini de aşmış İsveçli aktris Noomi Rapace'in bütün yükünü başarıyla sırtlandığı Maria, anneliğin, fedakarlığın, amacına ulaşmanın, bedel ödemenin tuhaf versiyonlarıyla yüzleşen bir karakter olarak filmin arızalı pusulası konumunda. Kamera arkasındaki tecrübelerini bu ilk filminde bu kez kamera arkasının en yetkilisi olarak sergileyen Valdimar Jóhannsson ise alternatif gerilimler üreten sinemacılar ligine göz kırpıyor.

6 Kasım 2021 Cumartesi

Warning (2021)

 
Yönetmen: Agata Alexander
Oyuncular: Thomas Jane, Alice Eve, Tomasz Kot, Rupert Everett, Kylie Bunbury, Patrick Schwarzenegger, Annabelle Wallis, Alex Pettyfer, Annabel Mullion, Richard Pettyfer, Garance Marillier, Sebastian Perdek, Aleksandra Zagrodzka
Senaryo: Agata Alexander, Rob Michaelson, Jason Kaye
Müzik: Gregory Tripi

Agata Alexander, Rob Michaelson ve Jason Kaye üçlüsünün senaryosunu yazdığı, bunlardan Agatha Alexander'ın yönettiği Warning, yakınlığı uzaklığı bilinmeyen bir gelecekte yaşayan bir grup insanın başından geçenlerin anlatıldığı bir bilim kurgu. Tam 6 hikayenin karışık bir kurguyla anlatıldığı filmin yaşam, ölüm, ölümsüzlük, Tanrı, aşk, nefret gibi çeşitli kavramlar üzerine basit ama geliştirilebilir fikirleri var. Bu haliyle sıklıkla Black Mirror serisine benzetilmesi de kaçınılmaz. Robotların insanlardan ayırt edilemediği, ölümsüzlüğün keşfedildiği, Tanrı ve din kavramının tuhaf bir hal aldığı, takip uygulamalarının tehlikeli boyutlara vardığı, sanal gerçeklikte geçmişin tekrar yaşanabildiği bu alternatif gelecekte olabilecek türlü sorunları kendi içlerinde toparlanabilecek ölçüde ele alan, başını ve sonunu çok da kafaya takmadan kendine has yorumlar getiren bir senaryo düzeneği kurulmuş. Bu haliyle de sorduğu bazı sorulara cevap vermek zorunda hissetmeyen, onları doğal akışına bırakıp seyircinin algı ve yorumlarına havale eden, bu sebepten doğacak olası karmaşadan kapsamlı bir gizem atmosferi inşa eden Warning, adını da dünyaya çarpmak üzere olan bir gök cisimleri nedeniyle ara ara duyduğumuz uyarılardan alıyor. Ayrıca radyodan salgının Covid-28 olarak üçüncü defa hortladığını öğreniyoruz.

Claire adlı karakter sayesinde satın alınabilen, taşınabilen, güncelleme gerektiren, sahibiyle konuşabilen bir Tanrı tasarımı görüyoruz. Üçgen bir cisim içinden ses veren bu Tanrı'nın miadı dolunca 2.0 versiyonunu satın almanız gerekiyor. Bu basit ama etkili fikir, teknolojinin nasıl tanrılaştığına, daha doğrusu insanlar tarafından nasıl tanrılaştırıldığına, aynı zamanda dinin ticari anlamda fırsatçılığa nasıl uygun bir sömürü aracı olduğuna dair iyi bir örnek. Bir cisim içinde olduğu varsayılan Tanrı düşüncesi, eski zamanların putlara tapan insanlarını, son teknolojiye sahip insanlarıyla aynı cehalette eşitliyor adeta. Charlie adlı insansı robotun yaşlandığında (robotların yaşlandığı fikrinin de katkısıyla) insanlar tarafından rağbet görmeyip "elde kalması" da bir başka teknoloji acımasızlığına işaret ediyor. Tüketim hızı neticesinde yapay zekaya sahip robotların bile bir gün ıskartaya çıkabileceği gerçeği yine yalın bir dille işleniyor. Fakat film bittiğinde bu her iki hikaye de kendini çok sağlama almayıp yarım kalmışlık hissi vermekten kurtulamıyor. Senaristlerin her iki hikayeyi de bir sonuca ulaştırmama tercihini "zaten söyleyeceğimizi söyledik" düşüncesine veya etki yaratmak adına onları esrarengizlikleriyle bırakmalarına tahvil edebiliriz.


Warning, bu gelecek tasviri bünyesinde iki tane de arızalı aşk hikayesi işliyor. İlki, Anna ve Ben çiftinin mutlu dönemlerinden, tutkulu anlarından görüntüler içeriyor. Ama bir süre sonra anlıyoruz ki aslında bu görüntüler çiftin geçmişine aitmiş. Şimdiki zamanda Anna tarafından terk edilen Ben'in sanal gerçeklikte o güzel günleri tekrar tekrar yaşaması, böylece unutamadığı eski aşkına olan saplantısını canlı tutması, hatta tehlikeli boyutlara vardırması, filmin tekno muğlaklığıyla ele alınıyor. Yine detayları bizimle paylaşılmayan ayrılık sebepleri ve Ben'in kullandığı sanal uygulama aracılığıyla bu defa günümüzde sanal gerçeklik gözlükleriyle yaptığımız eğlenceli faaliyetlerin gelecekte nerelere gidebileceğine sade bir örnek. Öte yandan, bir diğer hikayede Nina adındaki sevdiği kadını ailesiyle tanıştırmak isteyen Liam'ın düştüğü ikileme tanık oluyoruz. Tipik "zengin oğlan - fakir kız" fikrinden hareket eden bu hikayedeki zenginlik, Liam ve ailesinin ölümsüz olması, ikilem ise Liam'ın bir ölümlü olan Nina ile ölümsüzlüğünden vazgeçme pahasına evlenmek istemesi. Bu duruma karşı çıkan elit aile, ölümlü olduğu için Nina'yı hakir görüyor ama Nina için daha büyük bir sürpriz pusuda bekliyor. Tabii ölümsüzlüğün sırrının çözüldüğü bir gelecekte bunun sürpriz bile sayılmaması gerekiyor. Özellikle yemek sahnesinde gerçekleşen diyaloglarla kıvamını bulan hikayede ölümsüzlük nimetinden yine varlıklı kesimin faydalandığı anlaşılıyor ki, ölümsüzlük kadar olmasa da günümüzün pahalı teknolojik gelişmelerinin kaymağını kaymak tabakanın yediği örtüşmesi kadar, Tanrılar ve ölümlüler arasında geçen onlarca mitolojik hikayeden de feyz alan bir yapı kuruluyor.

2016 yapımı Raw ile dikkatleri çeken genç Fransız oyuncu Garance Marillier'nin canlandırdığı Magda'nın hikayesi ise tıpkı filmin genelinde olduğu gibi seyirciden anlayış talep eden bir tuhaflıkta. Magda'nın yine tekno fikirlerle vücuda getirilmiş "call girl" faaliyetinden sonra yer yer Gaspar Noé'yi andıran uyuşturucu eşlikli gecesini POV tekniğine de başvurarak anlatan bu hikaye ve filmin satır aralarına serpiştirilmiş, bir arıza sonucu uzay boşluğunda tek başına süzülen astronot David'in dünyaya ve hayata vedası, Warning'i bütünüyle sıra dışı bir "toplama" film haline getiriyor. Bu haliyle 1 buçuk saatlik bir yeni sezon Black Mirror fragmanına benzemesi de hikayelerde sözünü ettiğimiz o yarım kalmışlık hissi. Hatta bazı fikirleri bazı Black Mirror bölümlerinden bile iyi sayılır. Öyle ki geliştirilmeye, tek başına uzun metraj haline getirilmeye müsait potansiyelleri var. Ama kök salmadan, bir omurga oluşturmadan, çok da özenli sayılmayan bir kurgu anlayışıyla yarım bıraktığı hikayelerini bir bütün haline getiren Warning, buna rağmen karanlık, tam da olması gerektiği gibi ruhsuz, gizemli ve ürkütücü bir gelecek portresi çizebildiği için görülmesi gereken alternatif bilim kurgu örneklerinden biri. 

27 Ekim 2021 Çarşamba

Together (2021)

 
Yönetmen: Stephen Daldry, Justin Martin
Oyuncular: James McAvoy, Sharon Horgan, Samuel Logan
Senaryo: Dennis Kelly
Müzik: Paul Englishby

Gizli hazinelerden olan Utopia dizisinin senaristi Dennis Kelly'nin senaryosunu yazdığı, Billy Elliot, The Hours, The Reader gibi önemli filmlerden tanıdığımız Stephen Daldry'nin yönettiği Together, Sharon Horgan'ın canlandırdığı gönüllü işlerde çalışan ve mültecilerle ilgilenen bir kadın ve James McAvoy'un canlandırdığı bilişim teknolojileri alanında danışmanlık hizmeti veren bir kurumun yöneticisi olan bir adamdan oluşan bir çifti inceliyor. Çiftin ayrıca Artie adında 10 yaşında bir oğulları var. Evli olmadıklarını, adamın ilerleyen dakikalarda yapacağı evlenme teklifinden anladığımız bu çifti, karantinanın başladığı Mart 2020'den başlayarak Londra'daki evlerinde takip ediyor. Filmde isimleri olmayan çift için gerçek isimlerini kullanarak yazıyı daha işlevsel hale getirebiliriz. Film boyunca hem kameraya bakarak seyirciyle, hem de birbirleriyle konuşan James ve Sharon araları iyi olmayan, hatta birbirlerinden nefret eden bir çift. Sadece oğulları Artie için ayrılmadıklarını itiraf ediyorlar ve nefretlerini çeşit çeşit ifadelerle bizlerle paylaşıyorlar. Karantinayı birlikte geçirmek zorunda kalmaları sonucu onları bir dargın bir barışık izlediğimiz Together, bu izole ortamda salgının türlü etkilerini, bunun ilişkilerine olan yansımalarını, geçmişlerini, şimdilerini masaya yatırdıkları bir ilişki analizine dönüşüyor.

Uzun karantina döneminde aynı evde daha uzun süre birlikte olmayı bir zorunluluk ya da iyi bir fırsat olarak görmenin değişkenliğine dair bakış açıları geliştiren filmlerin sayısı şimdilik fazla değil. Oysa malzemesi bol bir konu ve Dennis Kelly bu bol malzemeden kendine göre mütevazi çıkarımlarda bulunarak tebessüm ettiren, gözleri dolduran, düşündüren, öznel mukayeseler yaptıran kişisel yorumlar sunuyor. Yapısı gereği iki kişilik bir tiyatro oyunu tadı veren film, James ve Sharon'ın uzun uzun birbirlerinden neden nefret ettiklerini anlattıkları, patlıcandan ve özellikle ilişkilerini tamımlama metaforu olarak sivrilen mantar yeme anılarından bahsettikleri, daldan dala atladıkları dinamik bir tempoda seyrediyor. Oyuncuların doğrudan seyirciye dönerek konuşması anlamına gelen tiyatro terimi "apar" tarzı bu dinamizm, dert dinleyen bir seyirciye dönüşmemiz neticesinde farklı bir özdeşleşme yaratıyor. Monologlar, diyaloglar, atışmalar, didişmeler, hak vermeler, haksız bulmalar ve duygudan duyguya geçişler bir sinema veya televizyon filminden ziyade, bir tiyatro keyfi yaşatıyor. Uzun ve kesintisiz sahneler, o tiyatro metni dokusu yanında, doğaçlamaya da müsait bir zeminde şekilleniyor. O metnin bir tiyatro oyunu için zenginliği tartışılır. Ama böyle bir TV projesi için mütevazilik yerli yerinde denebilir.

Pandemi boyunca zamanda atlamalar yaparak Sharon - James çiftinin ilişki gidişatlarını uzun bölümlere ayıran film, her bölümde hem birbirlerine olan antipatilerini, hem de sempatilerini yokluyor. Pandemi nedeniyle aynı evde kapalı kalmanın verdiği sıkışmışlık duygusunu, pandemiden bağımsız kendi ilişkilerinin sıkışmışlığıyla birlikte ele alan senaryo, seyirciyle bağ kurmanın yollarını da bir şekilde buluyor. Hastalığın kendisi dışında onun serbest dolaşımını ve yayılımını kolaylaştıran basiretsiz hükumet politikalarına da öfkesini esirgemeyen film, iki insanın bir evde konuştuklarından Londra'daki, hatta dünya genelindeki karantina psikolojisine dair öznelden yola çıkıp nesnel çıkarımlara kapılar açıyor. İkilinin bu ilişkide tecrübe edilmiş arızaları birlikte tespit ettikleri anekdot ve yorumları yanında, Sharon'ın Covid'e yakalanan annesiyle, James'in de fırında karşılaştığı bir kadınla yaşadıklarını anlattığı tekli bölümler, hem içerikleri, hem de oyuncuların tirad güçleri açısından etkileyici anlar inşa ediyor. Normal dediğimiz salgın öncesi dönemdeki birtakım hislerin ve davranışların, salgın zamanı kapanma neticesinde anormalleşmediği gibi kör bir noktayı da görebilmiş olmasıyla, yani Sharon'ın dediği gibi "eskinin nesi bu kadar güzeldi" yorumu sayesinde bazılarımızın duygularına tercüman oluşuyla lokal noktalara değinebiliyor. Sharon Horgan ve James McAvoy'un tecrübe yüklü performansları da zaten filmin sesi, nefesi, görüntüsü olduğu için Together özellikle çiftlerin izlemesi gereken bir yapım olarak kendini konumlandırıyor.