23 Mart 2017 Perşembe

Demon (2015)


Yönetmen: Marcin Wrona
Oyuncular: Itay Tiran, Agnieszka Zulewska, Andrzej Grabowski, Tomasz Schuchardt, Adam Woronowicz, Wlodzimierz Press, Katarzyna Gniewkowska, Tomasz Zietek, Cezary Kosinski, Katarzyna Herman
Senaryo: Pawel Maslona, Marcin Wrona
Müzik: Marcin Macuk, Krzysztof Penderecki

2014'te filminin yarıştığı Gdynia Film Festivali sırasında kaldığı otel odasında intihar eden Polonyalı yönetmen Marcin Wrona'nın son filmi Demon, Piotr isimli genç bir adamın, bir arkadaşının kız kardeşi olan Zaneta ile evlenmek üzere Londra'dan memleketi Polonya´ya dönmesiyle başlıyor. Zaneta'nın ailesine ait terk edilmiş bir eve yerleşen Piotr, daha ilk günden garip sesler duyuyor, kepçe ile bahçeyi kazarken insan kemikleri buluyor, gelinlikli bir kadının hayalini görüyor ve yağmurlu bir gecede (hayal olup olmadığını anlayamadığımız biçimde) çamur bataklığına batıyor. Ertesi gün bu evin bahçesinde gerçekleşen düğün ise Piotr'ın başı çektiği tuhaf olaylarla adım adım bir kabusa dönüşüyor. Senaryoyu Pawel Maslona ile birlikte yazan Marcin Wrona, gerilim ve kara mizah arasında gidip gelen tarzıyla filme olan ilgiyi sonuna kadar diri tutmayı başarıyor.

Her ne kadar artık suyu çıkmış "ruh tarafından ele geçirilme" hikayesi işlese de, bunu belli bir Avrupai estetik kaygıyla, %90'ı bir kır düğününde geçen set kurulumuyla ve yer yer klişelerle oynamayı seven kurgusuyla fark yaratabiliyor. Türlü sahnelerde hissedilen ciddiyet ve mizah arasına kesin çizgiler çizmeden seyircinin de bu gel-gitlerden etkilenmesini sağlıyor. Evet belki çok katı bir ciddiyet ya da keskin zekalı bir mizah göremiyoruz. Ancak filmin hayalet, vücut istilası, şeytan çıkarma gibi gerilim alt türleriyle harmanladığı karanlık tarafının, votkanın su gibi aktığı düğün cümbüşüyle yarattığı tezatlıktan ortaya çıkan uyum hem gerilime, hem de suratlara tuhaf bir gülümseme koyan komikliklere sebep oluyor. Ama yine de sonlara doğru dizginleri bir parça daha fazla ele alan gizem ve gerilim, kendisine yumuşak geçiş kolaylığı sağlayan bu yapısı sayesinde etkileyici bir final yapıyor.

Sessiz sakin gerçekleşen bu final, ardında bıraktığı sorular ve onlara hemen hemen her seyircinin kendine göre verebileceği cevaplarla daha da ilginçleşiyor. Özellikle gelin ve damadı canlandıran Itay Tiran ile Agnieszka Zulewska'nın performansları çok iyi. Renkli yan karakterler de zenginlik katıyor. Fakat filmin en trajik yanı, kısa film ve TV dizileriyle işe başlayıp, üçüncü uzun metrajı Demon'ın yerel festivalde gösterilmesinin hemen ardından otel odasının banyosunda kendini asan 42 yaşındaki yönetmen Marcin Wrona olsa gerek. Alkol, depresyon ve Demon'ın o festivalden ödül alamamış olması gibi sebeplerle ilişkilendirilen bu intihar, özellikle Demon ile festival tevazusu içeren bağımsız Avrupa filmleri adına gelecek için ümit saçan bir yönetmenin kaybına sebep oldu. Austin ve Haifa festivallerinden ödül kazanan Demon, biten bu ümidin bir kanıtı olarak da özel bir film olarak kalacak.

17 Mart 2017 Cuma

Wild (2016)


Yönetmen: Nicolette Krebitz
Oyuncular: Lilith Stangenberg, Georg Friedrich, Silke Bodenbender, Saskia Rosendahl
Senaryo: Nicolette Krebitz

Alman sinemasının tecrübeli oyuncularından biri olan, özellikle kendi adıma Der Tunnel (2001) filmindeki performansıyla hatırladığım Nicolette Krebitz'in yazıp yönettiği üçüncü uzun metrajı Wild, rutin ve boğucu hayatı bir gün işe giderken şehrin ortasındaki parkta karşılaştığı bir kurt ile değişen, kısa sürede bu vahşi hayvanı takıntı haline getiren Ania'nın tuhaf öyküsünü anlatıyor. Krebitz, Ania ve bu kurt üzerinden, bir canlı olarak insan ya da hayvanın modern toplumla olan sarsıcı imtihanını ele alıyor. Çoğu insanın birbirinin aynı tempoda ilerleyen günlük iş ve özel hayatlarının sıkıcılığı arasında, bu rutini bozacak en ufak bir değişikliğe karşı verebileceği tepkilerden hareket eden Krebitz, bu hakikatten müthiş bir fantezi üretmeyi başarıyor. Rutin bozucu bu değişiklik güzel bir kadın ile vahşi bir kurt arasında gelişince, üstelik Krebitz senaryo bazında gerçekleştirmeye çalıştığı bu kendine meydan okumayı perdeye aktarırken de aynı cesur zihniyetle hareket edince ortaya çok farklı okumalara açık bir film çıkıyor.

Kurt ile normal yollardan iletişim kuramayacağını anlayan Ania'nın birkaç Uzakdoğulu tekstil işçisinin de yardımıyla eski bir Alman avcılık yöntemiyle kurdu yakalayıp gizlice yaşadığı apartman dairesindeki bir odaya hapsetmesi ve ikili arasındaki iletişim süreci, Ania'nın iş hayatında yaşadıklarıyla paralel ilerliyor. Ania'nın bu takıntısının onu bir insan olarak dönüştürmeye başlamasına çevresinin vereceği tepkilere karşı "yatalak hasta büyükbaba" kalkanını hep kenarda tutan Krebitz, süreçleri makul hale getiren buna benzer ufak dokunuşlarla Ania'nın önce yalnızlığını ve bıkkınlığını, sonra da ürkütücü tutkusunu ve anarşist tekinsizliğini çok iyi resmediyor. Bu dönüşümün Kafkaesk tonlar sızdıran alternatif bir Kırmızı Başlıklı Kız veya Güzel ve Çirkin yıpranmışlığı var. Hatta Lilith Stangenberg'in ürkütücü güzelliğiyle hayat verdiği Ania, bazı yönlerden bana tam açıklayamayacağım biçimde kıyısından Fight Club'ın Edward Norton tarafının Almanya'daki kayıp kızkardeşi olarak göründü.

En başta Ania'nın bir insan olarak kendi sosyal çevresine olan yabancılaşmasını betimlemek isteyen Krebitz, kurdun dahil olmasıyla bu uğurda elini iki katı güçlendiriyor. Kurt sayesinde insana fazla görülen özgürlükleri hissederek gizlice onların tadını çıkarmaya çalışan, bireysel bir reddediş ile ketum şekilde vahşileşen, başka bir deyişle kontrollü biçimde hayvanlaşan Ania için bu deneyimin psikoloji kitaplarından fırlamaya çalışan bir tadı var. Ama diğer yandan doğal ortamından koparıp hapsettiği kurtla Stockholm sendromundan nemalanarak kurduğu ilişki, Ania'nın bir erkekle kurduğu ilişkide yaşayabileceklerinin kısa bir özeti olarak onun sıkıcı derecede normal olmaya ne kadar yakın bir insan olduğuna da işaret ediyor. Bu kontrast, Krebitz'i ikircikli ve kafası karışık göstermediği gibi, onun bu iki canlı türü arasında serbestçe gidip gelebileceği bir tüp geçit işlevi görüyor. Sadece Bavyera Film Festivali'nden En İyi Yönetmen ödülü alan Wild, akılcı girişi, şok sahnelerle dolu gelişmesi, teslimiyet ifadesi finaliyle Nicolette Krebitz'in oyunculuk dışında bir yazar/yönetmen olarak saygınlığını perçinleyen bir film.

12 Mart 2017 Pazar

The Salesman (Forushande) (2016)


Yönetmen: Asghar Farhadi
Oyuncular: Shahab Hosseini, Taraneh Alidoosti, Babak Karimi, Farid Sajjadi Hosseini, Mina Sadati, Mojtaba Pirzadeh
Senaryo: Asghar Farhadi
Müzik: Sattar Oraki

Tahran'da öğretmen olan, aynı zamanda bir tiyatroda sahneye konan Arthur Miller'ın "Death Of A Salesman" oyununu oynayan Emad ile, aynı oyunda yer alan eşi Rana, yıkılma tehlikesi bulunan apartmandaki dairelerinden taşınıp yeni bir eve geçerler. Bir akşam bina girişinde çalan zil sonrası eşinin geldiğini sanıp dairenin kapısını açık bırakan Rana, kimsenin görmediği biri tarafından saldırıya uğrar. Saldırgan eve yüklü miktarda para bırakmış, telefonunu ve arabasının anahtarını evde unutarak kaçmıştır. Olayın büyüyüp sosyal baskılara sebebiyet vermesini istemeyen Rana, polise başvurmak istemez. Ama bu saldırıyı hazmedemeyen Emad, bir yandan olayın etkisinden kurtulamayan Rana'nın duygusal yaralarını sarmaya çalışırken, diğer yandan elindeki ipuçlarını kullanarak kendi çabasıyla saldırganın izini sürmeye başlar.

2011'de Jodaeiye Nader az Simin (A Separation) ile kazandığı En İyi Yabancı Film Oscar'ının yanına bu kez Forushande (The Salesman) ile bir tane daha ekleyen İranlı yönetmen Asghar Farhadi'nin katmanlı dram anlayışı bazı değişikliklerle sürüyor. Kendisini takip edenlerin de farkında olduğu üzere, Farhadi'nin akıcı dramatik bileşenlerle yekpare hale getirdiği bu anlayış korunuyor. Ama karakter yoğunluğundan bir miktar tasarruf edilerek, yaşananların daha çok Emad ve Rana'nın üzerindeki etkilerine ağırlık verilmesi, sonlara doğru izlediğimiz Farid Sajjadi Hosseini dışındaki yan karakterlerin fazla belirleyici olmaması gibi tercihler, özellikle A Separation ve Le passé seyircileri için biraz farklı tercihler sayılabilir. Ancak bu bile Farhadi'nin dram hakimiyetini etkilemiyor, tam tersi, ana karakterler için daha fazla yer açılıyor. Bunu fırsat bilip o açılan yerleri fütursuzca doldurmaya kalkmayan yönetmen, sahnede oynanan "Satıcının Ölümü" oyunundan pasajlarla kendi hikayesi arasında muğlak paralellikler kurmaya çalışıyor. Oyunda satıcı Willy Loman'i oynayan Emad'ın saldırgan ile kurmak zorunda kaldığı dolaylı empatiyi bulup çıkarmaya, o empatiyi Emad'ın ahlaki değerleri ile kafa kafaya çarpıştırmaya yönelik hamleler, Farhadi'nin basit ustalıktaki anlatımı sayesinde seyirciye okkalı bir tokat uzaklığında duruyor.

Kadını yine kilit noktalara yerleştiren Farhadi, bu defa Rana üzerinden gerçekçi (eş anlam mahiyetinde "kontrollü") bir travma resmediyor. Rana'nın güçlü ya da zayıf diye etiketlenemeyeceği bu resmediş, daha çok Emad'ın kararlarını şekillendirici nitelikler taşıdığı için özellikle kadın seyircinin eleştirilerine açık hedef oluşturabilir. Ama Rana'nın polise gitmek istememesinin altında yatan sebepler olsun, küçük oğlunu da tiyatroya getirmek zorunda kalan aynı oyundaki dul oyuncu Sanam'in durumu olsun, modern İran'ın uğraşmak zorunda olduğu modern kadın sorunlarındaki "modern" yanlışlığının altını çiziyor. Hatta filmde hiç görünmeyen kadın kiracınının varlığıyla da, film içinde başka bir gerçekliğin yaşanmakta olduğunu kabul ettiriyor Farhadi. Aslında kağıt üzerinde görünen bu modernleşmenin birey üzerindeki kısıtlayıcılığına sadece İran penceresinden bakılamayacağı da satır aralarından sızıyor. Zaten Farhadi, sahip olduğu kültürel birikimin hikayesinin önüne geçmesini istemeyen bir sinemacı olduğu için İran veya Fransa'da film çekse de genele hitap etmesini biliyor.


Farhadi tüm filmlerinde irili ufaklı üzerinden geçtiği vicdan, dürüstlük, fedakarlık, aile, boşanma, toplumsal ve bireysel ahlak kavramlarını Forushande bünyesinde de inceliyor. Bunu yaparken bazı senarist/yönetmenler gibi empati dilenmiyor. Meselelerin kendi doğal çerçevelerini zorlayıp sakilleştirmeden aktardığı, başka bir deyişle akışa bıraktığı için o empatinin kendi yönünü bulacağına inanıyor. Her filmi duygu sömürüsü denen vahşi hayvanın saldırılarına çok müsait olmasına rağmen, o hayvanı ehlileştirme konusunda hayranlık verici bir sabra sahip. O sömürü potansiyelini, kontrollü biçimde hikayesini seyirciye yakınlaştırma yönünde ikilemlere dönüştürüyor. Senaryonun dönüm noktalarını göstermeden karakterlerinin bu noktaları analiz etmesini istiyor. Farhadi burada saldırı anını göstermeyerek olayın boyutunu bir miktar gölgede bıraksa da, Emad, Rana ve saldırgan açılarından asıl değinmek istediklerini anlatmakta zorlanmıyor.

Cannes'da En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazanan Shahab Hosseini ile birlikte Taraneh Alidoosti'nin güçlü performanslarıyla sırtladıkları Forushande, yine Cannes'dan En İyi Senaryo ödülü almıştı. Oscar ve Cannes gibi iki büyük festivalden alınan bu ödüller, Asghar Farhadi'nin ya da Forushande'nin kalitesini belirleyen ölçütler değil. Farhadi, bu ödüllerin kıstaslarını dikkate alan, onlara yaranmaya çalışan filmler çeken bir insan değil. Bir sürü çöp filmin kırmızı halılar üzerinde sahte gülücükler eşliğinde hak etmedikleri kadar büyük övgüler alması, Amerika sınırlarına bile sokulmayan Farhadi'nin kıymetini daha da arttırıyor. Çünkü bu kadar soğuk, donuk, ruhsuz, yapmacık "ürün" arasından birbirine zincirleme bağlı dramlardan oluşan gerçek bir hayat parçası görmek, ekran karşısında aldığımız nefesin ne kadar değerli olduğunu anlatıyor. Hayat, yaralı veya iyileşmiş film karakterleri için olduğu kadar bizim için de devam ediyor.

9 Mart 2017 Perşembe

I Don't Feel At Home In This World Anymore (2017)


Yönetmen: Macon Blair
Oyuncular: Melanie Lynskey, Elijah Wood, Devon Graye, David Yow, Jane Levy, Robert Longstreet, Christine Woods, Jason Manuel Olazabal, Gary Anthony Williams
Senaryo: Macon Blair
Müzik: Brooke Blair, Will Blair

İlk gösterimini Sundance Film Festivali'nde yapan, oradan Büyük Jüri Ödülü kazanan I Don't Feel At Home In This World Anymore, yalnız yaşayan depresif hemşire yardımcısı Ruth'un evi soyulduktan sonra sıkıcı hayatında kendine yeni bir amaç edinmesini konu alan bağımsız kara komedi soslu bir suç dramı. Tahmin edilebileceği gibi Ruth'un edindiği amaç, evini soyanları bulmak. Ama asıl tahmin edilemeyen, insanların duyarsızlıklarından, saygısızlıklarından bunalmış Ruth'un soyguncuları bulduktan sonra onlarla sadece yüzleşmek istemesi ki, senaryonun bu amaç uğruna ne hamleler yapacağının belirsizliği filmi sevimli ve çekici hale getiriyor. Çünkü biliyoruz ki, bunun gibi bağımsız yapımların sağı solu pek belli olmuyor. Hele de daha önce Blue Ruin ve Green Room filmlerinde oyuncu olarak izlediğimiz Macon Blair'in yazıp yönettiği ilk film olması beklentileri biraz arttırıyor. (Blair'in bu filmde de göründüğü ve konuştuğu kısa bir sahne var.)

Blue Ruin veya Green Room kadar doğrudan suç odaklı olmasa da, I Don't Feel At Home In This World Anymore'un sadece indie filmlerde görünen basit suç matematiğini sevimlilik ve gerginlik arasında bir dengede tutmaya çalıştığı görülüyor. Özellikle Ruth'un tuhaf komşusu Tony'nin de dahil olmasıyla bir ekip işine dönüşen bu takip, filmin adım adım şiddete meyledeceğini ucundan kıyısından hissettiriyor. Blair, filmin orasına burasına attığı çimdiklerle tamamen sevimli bir film çekmediğini ifade etmeye çalışıyor. Nitekim hırsızlık olayının arkasından çıkan küçük bir suç çetesi ve onun arkasından çıkan aile dramı ekseninde şekillenen şiddet ortaya çıkıyor. Özellikle malikanede geçen kanlı ev baskını bölümü Tarantino'nun hoşuna gidebilecek kadar keyifli. Two and A Half Men dizisinde Charlie'nin tuhaf komşusu Rose olarak hatırlanabilecek Melanie Lynskey ile Elijah Wood'un neredeyse sıfır kimya ile sevimli bir ikili haline gelebildiği film, sahip olduğu hüznü de kesinlikle inkar etmeyen başarılı bir bağımsız.

27 Şubat 2017 Pazartesi

La La Land (2016)


Yönetmen: Damien Chazelle
Oyuncular: Ryan Gosling, Emma Stone, John Legend, Terry Walters, J.K. Simmons
Senaryo: Damien Chazelle
Müzik: Justin Hurwitz

2013'te çektiği Whiplash ile adını cümle aleme duyuran Damien Chazelle'in bir sonraki filmi La La Land, daha yapım aşamasındayken bile hakkından söz ettirerek ödül kulislerinin gözbebeği bir film haline gelmişti. Beklentileri tavan yapan bağımsız ruha sahip Whiplash severler ile, müzikal tutkunu sinema severler aynı anda onun yolunu gözler oldu. Ryan Gosling ve Emma Stone gibi dönemin popüler iki oyuncusuyla vücut bulacak bir Chazelle müzikaline kayıtsız kalmak zor. Film hakkında övgü dolu kritikler de çıkmaya başlayınca başta tüm dünyanın bildiği Oscar olmak üzere sayısız organizasyon filme ödül vermek için sıraya girdi. Şimdi böyle bir kamuoyu ve basın desteğini arkasına alan filmin önünde kimsenin duramadığı bir gerçek. Fakat bir gerçek daha var ki, o da böyle bir cendereye sokulan seyirci çoğunluğunun, ilgili filmin kusurlarını göremeyişleri, objektif olamayıp sırf çok sevdiği oyuncular, parlak sahneler, kanıksanmış aşk hikayeleri var diye o filme başyapıt muamelesi göstermeleri. Oysa La La Land, 80'ler popüler sinemasını kasıp kavuran Dirty Dancing'den hallice, eskiye özenen (bunda yanlış birşey yok ama bunu yeni gibi sunarken sadece göz boyamaya oynayan), hele de içerdiği sözde aşk hikayesi son derece bayat ve özensiz bir film.

La La Land, birgün kendi kulübünü açma hayali kuran caz piyanisti Sebastian ile oyunculuk seçmelerine kendini adamış Mia'nın tesadüflere dayalı tanışma ve aşka doğru yelken açma hikayesi. Filmin bütün görsel ve işitsel şaşasından bu hikayeyi çıkarıp çırılçıplak soyduğumuzda ortada o kadar yavan bir film kalıyor ki, bu da aslında Chazelle'in amaçladığı şeyi ortaya koyuyor: Hikayeyi fazla umursamayan, oyuncuları birer aygıt gibi kullanan yanar döner bir müzikal çekmek. Bunu başardığı su götürmez. Ama en sevdiği müzikaller Singin' In The Rain (1952), The King and I (1956), West Side Story (1961), Grease (1978), Hair (1973), The Blues Brothers (1980) gibi filmlerden oluşan benim gibi bazı izleyicilerin sofradan doymadan kalkması normal karşılanmalı. Yapılan tüm o başyapıt muamelesine, en önemlisi de bunun bir Damien Chazelle filmi olmasına istinaden La La Land'i beğenmeye şartlanmıştım. Ama bu gözler zamanında yukarıda saydığım filmleri olgunlaşma döneminde görmüş (bazılarını iki kere görmüş) olmasalar, muhtemelen La La Land'i de sevecektim. Oysa şimdi tek kelimeyle "ısmarlama" bir film olduğunu düşünüyorum. La La Land'i bu filmler ışığında değerlendirmeden yorumlayamayacağımı fark ettim. Bu yüzden tarafsız bir yorum olmayacak.


Damien Chazelle, beklenmedik şekilde bu klasiklerin bazılarına gönderme, saygı, esinlenme diye adlandırabileceğimiz dokunuşlarda bulunuyor. Bunu müzikal çeken çoğu yönetmen yapmıştır. İşin beklenmedik kısmı, Whiplash gibi eski ve yeniyi müzik tabanlı bir psikolojik gerilim ile olağanüstü biçimde harmanlayabilen, vizyon sahibi bu tavrı özgürce tekinsiz, sert ve tahmin edilemez kılan Chazelle'in bu denli "piyasa" bir yapımla geri dönüşü. Bana göre bu geri dönüşü geri gidiş haline sokan şeyleri saymak istiyorum. Bu filmde aklımda kalan, yıllar sonrasına iz bırakabilecek tek bir dans sahnesi, dile dolanan tek bir şarkı yok. Koreografi açısından da estetik gelmediği gibi, bazı figürlerin Emma Stone'da durduğu gibi Ryan Gosling'de durmadığını düşünüyorum. Geriye neler bırakacağını zaman gösterecek. Ödülleri, adaylıkları baz almaya kalkarsak geçmişe baktığımızda zaten ortada büyük haksızlıklar olduğunu söyleriz. Ama onları baz almayıp soyut ve öznel bir kalite çıtası kurduğumuz vakit La La Land'i bir başyapıt olarak ya da tam tersi, iki parlak oyuncusundan ve görsel estetiklerden nemalanan sığ bir yapım olarak da görebiliriz. Ben ikincisini gördüm. Bunun sorumlusu da Whiplash değil, La La Land'in kendisi.

Kişisel kariyerleri ile birbirlerine olan sevgilerinin arasında kalan karakterlere yabancı değiliz. Sebastian ve Mia arasındaki kimya, romantik bir müzikal için yeterli olsa da, ikilinin arasında yaratılan suni anlaşmazlıklar, kariyer basamaklarını çıkma süreçlerinin hızlı gelişimi, "dört yıl sonra"ya sıçrayış, kendine alternatif bir son hazırlamış olan klip şeklindeki final, tatmin olmamı güçleştiren diğer unsurlar oldu. Bu yüzden Sebastian'a grup arkadaşının "Kenny Clarke ve Thelonious Monk'a kafayı takmışsın. Bu adamlar devrimciydi. Bu kadar gelenekçilikle nasıl devrimci olacaksın" cümlesi filmin boynuna pankart misali asılmışçasına büyük duruyor. Chazelle'in caz tutkusu Whiplash'te kendini kanıtlamıştı. Burada Sebastian'ın caz ile piyasaya tutunamayıp popüler müzikle cebini doldurduktan sonra tekrar caza dönmesinin gerçekliği kabul edilebilir. Aynı şekilde Mia'nın seçmeler sonunda nihayet güzel bir rol bulup para ve şöhreti elde etmesi de öyle. Ama bu sürecin perdeye yansımasındaki kah acelecilik, kah sindirilemezlik, kah samimiyetsizlik, filmi sadece görkemli mekanlarda dans edip şarkı söyleyen iki güzel insan düzeyine indiriyor. Müzikal filmler eskisi kadar yaygın olmadığı için "La La Land'in esinlendiği filmler" diye uzun listeler yapılıyor. Halbuki bu türün esinlenmeye değil, hem hikaye hem de müzikal özgünlük yönünden daha yaratıcı içeriklere ihtiyacı var.


Bir müzikali önerirken, müzikal sevenlere ve sevmeyenlere ayrı cümleler kurarız. Sevmiyorsa zaten izlemez, izlese de zor beğenir. Benim beğenmeme nedenlerimden biri de geçmişte saydığım klasiklerin vermiş olduğu doygunluk. Bu durum, yeni bir filmi eleştirirken sağlıklı durmayabilir. Müzikaller uzun zamandır Broadway dışına çıkmayıp, beyaz perdede nadiren boy veren bir tür haline geldi. Ayda yılda bir çıkan filmler de bağırlara basıldı. Dansa pek yüz vermeyen Sweeney Todd: The Demon Barber Of Fleet Street (2007) ve Les Misérables (2012) müzikallerini saymazsak bana göre La La Land'in en yakın rakibi olan Chicago 2002 yılına aitti. Bu yüzden popülaritesi yüksek isimlerle ve cicili bicili prodüksyonla kotarılan bir müzikalin fazla sorgulanmadan her türlü gideri olacaktır. Bu yokluk ortamından nemalanmasını iyi bilen Chazelle de tıpkı Sebastian gibi popüler olana yönelmiş. Farklı olarak, La La Land eğer onun ilk filmi olsaydı, Whiplash'a ulaşmak için isim yaptığını düşünebilirdim. Oysa tersi olunca, kendi ülkesinde harika filmler çektikten sonra Hollywood'da gerçek kimliğinden uzaklaşan Avrupalı ya da Uzakdoğulu yönetmenleri anımsatıyor. Bu iki filmin aynı kişiye ait olması beni şaşırtsa da, farklı türler peşindeki yönetmenlere saygı duyarım. Ama bu durum Oscar'a yaranma arzusu her yanından fışkıran La La Land'in gereğinden fazla abartıldığı düşüncemi değiştirmiyor.

Trafikteki açılış sahnesi, alternatif son ile seyirciye alternatif bir son hayali kurma fırsatı vermeyen kapanış sahnesi, danslar, müzikler, kıyafetler, parlak renkler, partiler, şiirsel fotoğraflar arasında bir "film" görememiş olmak tamamen benim düşüncem. Whiplash'i yazan kişiyle La La Land'i yazanın aynı olmasındaki ikilemi üçüncü film çözecek. Oyunculuk olarak bahsedilecek tek isim olan Emma Stone'u bile, daha kısa rolüne rağmen Birdman'de daha çok beğenmiştim. Chazelle, caz söz konusu olduğunda belki de geleneksellik ile devrim yapılamayacağı fikrini kabul ediyor. Ama modern bir müzikal ile, zamanında devrim yapmış müzikallere karşı yeni bir devrimin hala mümkün olabileceğini mi kanıtlamak istiyor (bu çok abes olurdu), yoksa sadece onlara saygılarını mı sunuyor (bu da çok sığ dururdu) kafa karıştırıcı bir durum. Aslında Oscar lobicilerinin ve akademi üyelerinin gazladığı filmleri, domino taşları misali beğenmeye, giderek abartmaya, hatta o filmin sponsoru gibi çalışmaya başlayan eleştirmen ve sosyal medya fenomenleri sayesinde hiç de kafa karıştırıcı sayılmaz.

23 Şubat 2017 Perşembe

13th (2016)


Yönetmen: Ava DuVernay

"Uyuşturucuya karşı savaşta asıl amaç siyahları hapsetmekti. 1968'teki Nixon kampanyasının ve onu izleyen Nixon Beyaz Sarayı'nın iki düşmanı vardı: Savaş karşıtı sol ve siyahlar. Savaş karşıtlığını veya siyah olmayı yasa dışı ilan edemeyeceğimizi biliyorduk. Kamuoyunun hippileri esrar, siyahları ise eroin ile özdeşleştirmesini sağlayarak ve her ikisine de suçlu muamelesi yaparak bu toplulukları parçalayabildik. Liderlerini tutukluyor, evlerini basıyor, toplantılarını durduruyor ve akşam haberlerinde onları kötüleyebiliyorduk. Uyuşturucular hakkında yalan söylediğimizi tabii ki biliyorduk."
Nixon yönetiminden bir görevli


Ava DuVernay'in yönettiği Netflix belgeseli 13th, Amerikan anayasasının 13. maddesindeki "kolelik ve rızasız hizmetkarlık, mahkumlar hariç tutulmak suretiyle kaldırılmıştır" maddesinden hareketle, ABD'nin kölelik tarihine, yıllar içindeki dönüşümüne, ırkçılığa ve adalet sistemine kapsamlı bir bakış atıyor. İstismar edilmeye son derece müsait olan bu madde, sözde siyah ırkı özgürleştirmiş gibi görünse de, aslında köleliği çok daha farklı bir boyuta taşımış, adeta yasallaştırmıştı. Bu maddeyle köle ekonomisinin yüksek getirisinden mahrum kalacak olan ABD yönetimlerinin sistematik olarak köleliği destekleyici tutumlarını, 1915 yapımı Birth Of A Nation gibi filmlerle, çıkarılan yasalarla ve basın yayın organlarındaki taraflı yayınlarla beyaz kamuoyu oluşturma çalışmalarını inceliyor. Kağıt üzerinde kalkan kölelik sonucu birer tehdit olarak algılanmaktan kurtulamayan siyahların toplu halde tutuklanmalarının, böylelikle 13. madde sayesinde tecrit altında tutulup ucuz işgücü olarak sömürülmelerinin, günümüze kadar uzayan bir süreç olduğu kanıtlarla vurgulanıyor.

Daha önceleri "nigger" diye aşağılanan siyah ırk, özellikle Richard Nixon döneminde "law & order" (kanun ve düzen) ve "criminal" (suçlu) kelimeleriyle kastedilerek üstü kapalı şekilde hep hedef gösteriliyor. Uyuşturucu ile mücadele olarak tanımlanan ve bütünüyle siyahlara tahvil edilen her türlü suç, ırkçılığın kamuflajı olarak kullanılıyor. Böylelikle onları hapse atmak daha kolaylaşıyor. Nixon ile ivme kazanan, devamında ise Ronald Reagan tarafından yasalarla ve uygulamalarla iyice körüklenen bu devlet ırkçılığı, hapishane nüfusunun artmasına, bu nüfusun büyük yüzdesini de siyahların oluşturmasına ortam hazırlıyor. Öyle ki, özgürlükler ülkesi ABD dünyadaki nüfusun %5'ine, mahkumların ise %25'ine ev sahipliği yapıyor. Bu mahkumların %40'ı ise siyahlardan oluşuyor. 1972 yılında 200.000 olan hapishane nüfusunun 2016'da 2.3 milyon olması arasında geçen süreyi detaylarıyla değerlendiren DuVernay, bu artışın birdenbire olmadığını, bilinçli politikalarla ve türlü rant arayışlarıyla şişirildiğini kanıtlıyor.

Bush güruhu, işlerine gelen bu durumu değiştirmeye çalışmadığı gibi, ırkçılığı destekleyen güney lobisini daha da güçlendiriyorlar. Bill Clinton ise 1994'te çıkan bir suç yasa paketiyle polis kuvvetlerini yetki alanı genişlemiş biçimde militarist bir güce dönüştürdüğü gibi, suç tanımlarındaki dengeleri ağırlaştırarak hapse daha çok insan girmesini kolaylaştırıyor. Yıllar sonra Clinton'ın bu hatasını kabul etmesi, parçalanan hayatları geri getirmiyor. Üstelik o zaman kendisine destek veren Hillary Clinton'ın bu durumu kendi başkanlık kampanyasına alet etme ve siyah sivil toplum kuruluşlarından oy devşirme kurnazlığı da dikkat çekiyor. Öte yandan, neden insanları hapsetmenin bu kadar önemli olduğuna dair kimimizin bildiği, kimimizin bilmediği çok çarpıcı bir meseleye dikkat çekiliyor: Hapishane ekonomisi! Hatta hükümetlere yakın nüfuzlu pekçok şirketin yaptığı lobiler, verdikleri ekonomik vaatler ve ortak çıkarlar yüzünden politikacılar hapishane nüfusunun bir kişi bile azalmaması için ellerinden geleni yapıyorlar.


"Hapishane Endüstriyel Kompleksi" terimi, topluca hapsetme sistemi ve şirketlerin bundan kar elde etmesi anlamına geliyor. Özel hapishane işletmeleri, çok çeşitli dallarda verdikleri hizmetler sayesinde milyonluk sözleşmeler yapıyorlar. Paralarını aldıkları için de hizmetin kalitesini umursamıyorlar. Hapishane içi kadar dışından da elde edilen muazzam karlar söz konusu. Cezaevleri ile özel şirketler arasındaki ortaklıklar, mahkum işgücünü sömürmek suretiyle sağlık, iletişim, yiyecek, giyim, savunma, bilişim gibi pekçok sektörde kendini gösteriyor. Mesela mahkumlara telefon hizmeti sunan Securus Technologies bir yılda 114 milyon dolar kar elde ediyor. Yine Unicor adlı küçük bir şirket tek başına yılda 900 milyon dolarlık iş yapıyor. Microsoft, Boeing, Victoria's Secret gibi tanınmış markalar da işin içinde. Şirketler bu milyarlarca dolarlık ekonomiye yatırım yapmak için sıraya giriyor. Kazan - kazan ilişkisi sayesinde kimse bu ekonominin yasallık derecesini sorgulamıyor. Tek kaybeden mahkumlar oluyor. Üstelik onların yemeklerinden kurt çıkıyor, yakınlarıyla telefon görüşmelerinden çok yüksek ücretler alınıyor, insanlık dışı muamele görmeye devam ediyorlar. Bu iş gücü hiç tükenmiyor. Tam tersi yıllar geçtikçe daha da artıyor. 13. madde sayesinde mahkumlar üzerinden muazzam karlar elde ediliyor.

Ava DuVernay, bu 13. maddenin sadece ceza hukuku yönünden açmazlarını ele alacak diye beklerken, aslında korkunç boyutlara varan zincirleme etkilerini de bölüm bölüm ele alarak dört dörtlük bir filme imza atıyor. Aralarında akademisyen filozof, yazar ve aktivist Angela Davis'in de bulunduğu toplum bilimciler, hukuk insanları, eski mahkumlar, akademisyenler her bölüme mükemmel katkılar sağlıyorlar. Birth Of A Nation filminin ırkçılığı körükleyen anlayışından, günümüz Trump iktidarının ırkçı söylemlerine varana dek arada değişen pek birşey olmadığını, sadece daha modern kalıplara oturtulmaya çalışıldığını görmek, üstelik bu köle düzeninin sadece Amerika'ya ait olmadığını yakın örneklerle hatırlamak dünyanın her yerindeki seyirciye düşüyor. Bölümler arasındaki geçişlerde hapishane nüfusundaki artış rakamlarının anlamlı rap sözleriyle verilmesi belgesele öfkeden güç alan bir estetik de katıyor. Tarihi, hukuki, insani, siyasi, ekonomik yansımaları birbirine ustaca lehimleyen, aslında bu kavramların birbirine ne kadar bağlı olduğunu bir anayasa maddesi üzerinden mükemmel okumalarla deneyimleyen 13th, ders niteliğinde beş yıldızlık bir belgesel.

16 Şubat 2017 Perşembe

Moonlight (2016)


Yönetmen: Barry Jenkins
Oyuncular: Alex R. Hibbert, Ashton Sanders, Trevante Rhodes, Mahershala Ali, Naomie Harris, Janelle Monáe, Jharrel Jerome, André Holland
Senaryo: Barry Jenkins, Tarell Alvin McCraney
Müzik: Nicholas Britell

Tarell Alvin McCraney'in hikayesinden kısa film kökenli Barry Jenkins'in senaryolaştırdığı ve yönettiği Moonlight, sorunlu annesiyle yaşayan Chiron'un çocukluktan 30'lu yaşlara uzanan üç farklı dönemini Little / Chiron / Black olmak üzere üç bölümde ele alan bir dram. Yılın en flaş yapımlarından biri olması, birçok ödül ve adaylık kazanması aldatmasın. Gayet sıradan, sıkıcı, belli bir meselesi olmayan, olsa da onun üstesinden gelemeyen bir film Moonlight. Bu özelliklere sahip çoğu film gibi işi şiirselliğe vurarak kaçak güreşiyor. Böylece herkesin istediği yöne çekebileceği bu muğlak anlatımdan nemalanmaya, dramatik zayıflığını bu biçimsellik ile kapatmaya çalışıyor. Bu kadar büyütülmesinin bana göre birazdan değineceğim çeşitli nedenleri var. Elbette bir filmin kime ne hissettireceği kestirilemez. Ama ödüllere ve övgülere doymayan bir film bittikten sonra ekran karşısında yaşanan tatminsizlik ve hayalkırıklığı da irdelenmeli.

İlk bölüme adı verilen "Little", Chiron'un okuldaki lakabı. Annesi bir uyuşturucu bağımlısı ve erkeklerle düşüp kalkan ilgisiz bir kadın. Aile ortamını yaşayamaması, sessiz ve içine kapanık olması, başka çocuklar tarafından ezilmesi onu duygusal açıdan sivriltiyor. Kendisini sıkıştıran çocuklardan kaçıp saklandığı bir gün karşılaştığı üst sınıf uyuşturucu satıcısı Juan'dan gördüğü yakınlık, onun baba eksikliğine ilaç gibi geliyor. Gücü ve baba modelini, uyuşturucu işindeki Juan ile özdeşleştiren Jenkins, burada ilk firesini veriyor. Chiron'a hayat dersleri verecek konumda bulunan Juan'ın neden bir araba tamircisi veya lokanta sahibi olmadığını anlamayı zamana bırakıyoruz. (Ama zaman bu konuda bize hiç yardımcı olmuyor.) Nixon döneminden beri Afro Amerikan kesimi hep uyuşturucularla tanımlamış sakat politikalara bir siyah olarak Jenkins'in de çanak tutması, üstelik onu etik anlamda güçlü bir baba modeline uygun görmesi, klişe bir dar kafalılık örneği. Yine de bu üç bölümden en iyisi Little denebilir. Bunda hüzünlü Chiron'un ikna edici yalnızlığına ortak olabilme ihtimalimizin, Juan'a sığınma ihtimalimizle örtüşmesi etkili. En çok da bir vaftiz anını anımsatan Juan'ın Chiron'a yüzmeyi öğrettiği sahnenin büyülü atmosferi etkili olacaktır.


İkinci bölüme "Chiron" adı verilmesi, bir nevi onun gerçek kimliğini bu bölümde bulmuş (ya da arayışına bir cevap almış) olmasından kaynaklı bir hamle olsa gerek. Bu hem bir birey olma, hem de cinsel kimlik arayışı içine sürüklenen lise öğrencisi Chiron'a ithaf sayılır. Sürüklenen diyoruz çünkü ilk bölümde arkadaşlarının ona söylediği bir söz üzerine Juan'a "ibne ne demek" sorusuna aldığı makul yanıt ve okulda Küba Amerikalısı Kevin'dan başka kimseden yakınlık görmemesi delil sayılabilir. Zira onun eşcinsel eğilimlerini konumlandırma yönünde Jenkins bizi yalnız bırakıyor. Kendisi bile daha tam farkında değil ki demeye getiriyor. Bu bölümde biri romantik, biri dramatik iki an ile yükselerek çıkış arayan Jenkins, aslında bu gencin çıkışsızlığını sadece cinsel kimlik seviyesinde kabul ederek çerçevesinin darlığını ifşa ediyor. İlk bölümde sadece bir sahnede gördüğümüz Kevin, bu bölümde daha kilit bir konumda. Ama belki de ilk bölümde gereken bazı tohumların hedefli atılmamış olması, ikinci bölümde hemen meyve alma hevesine dönüşüyor. Bu da Kevin ile Chiron arasındaki hassas dengeleri ciddiye almayı güçleştiriyor. İki arkadaş olmanın ötesine nasıl geçtiklerine hiç özenilmiyor.


Son bölüm "Black" ise adını, yine Chiron'un lakaplarından birinden alıyor. Ama sadece Kevin Chiron'a böyle sesleniyor. Bu da Kevin'ın daha fazla görüneceği anlamına geliyor. Zaten bu bölüm tamamen yıllardır birbirini görmemiş Chiron ve Kevin'ın buluşması üzerine kurulmuş. Haliyle bu buluşma eski defterlerin açılması ve aralarındaki yarım kalan çekimin nereye varacağı anlamına gelebilecek iken onu bile doğru dürüst neticelendiremeyecek kadar zayıf, sıkıcı ve çapsız bir son bölüm bu. Filmin ilk bölümde başlatıp, son bölümde sonuçlandırdığı dişe dokunur hiçbir şey olmadığını da anladığım bir final aynı zamanda. Halbuki ilk bölüm Little, genişletici bazı dokunuşlarla pekala diğer iki bölüme de fazladan malzeme çıkarabilir, Chiron'u sadece cinsel kimlik arayışına hapsetmeyip (ki tekrar edeyim, onu bile tam başaramıyor), genel bir karakter sorgusuna yönlendirebilirdi. Jenkins'in elindeki hikayeyi senaryolaştırma bazında ne derece serbest hareket ettiği, geniş davrandığı da önemli tabii.

Toplamda Moonlight, Chiron adlı bir bireyin büyüme hikayesi olarak tanıtıldı ve sıklıkla Richard Linklater filmi Boyhood ile yanyana anıldı. Öte yandan her iki filmde de belli bir hikaye olmadığından dem vuranlar oldu. Bu eleştiride doğruluk payı var. Ancak Boyhood'un hikayesizliği, Mason'ın fiziksel açıdan gerçek, kurgusal açıdan çeşitli katmanlara ayrılabilen yapısının ciddiye alınmasının önünde engel teşkil etmiyordu. Onun bir birey olurken yaşadığı ailevi, sosyal, dramatik, az da olsa politik dinamiklerin dönüştürücü etkileri daha sahiciydi. Chiron'un ise babasızlığının, sorunlu annesinin, çevresi tarafından mahkum edildiği yalnızlığın ne kadarını kişiliğine katık ettiği belli değil. Juan'ı ne kadar kattığı biraz belli ama filme pek bir katkısı yok. İkinci bölümden itibaren kendine sadece tek bir yol seçerek onun Kevin ile olan ilişkisine odaklanan Jenkins, bazı iyi oyuncuların performanslarının gölgesinde bu zayıflıklarını kapatan bir ilüzyon yaratıyor. Böylece iyi bir film yapmanın kıyısından dönüp oradan uzaklaşıyor.


Oyuncu performansları demişken, fiziksel olarak birbirlerine hiç benzemeyen üç farklı Chiron'u canlandıran gençlerin suskun, donuk ve amatör duruşları genel resime uygun düşüyor denebilir. Juan rolüyle izlediğimiz, efsane dizi House Of Cards'ın Remy DentonMahershala Ali ilk bölüm Little'da iz bıraksa da, bu kadar ödüllük bir performans çıkarıp çıkarmadığı tartışılır. Chiron'un annesi rolüyle en dikkat çekici alan Naomie Harris'e açılmış görünüyor. Özellikle önceki yıllarda "Oscar çok beyaz" tepkileri üzerine 2017'de Moonlight ile birlikte Fences, Hidden Figures gibi "siyah" filmleri Oscar potasında görsek de, bu filmlerin defalarca yapılmış mesaj kaygılı zorlama dramlar olması gönülleri hoş tutmak amacı güttüğünü düşündürebiliyor. Halbuki bu üç filmi toplasak bir Ava DuVernay belgeseli 13th etmiyor. Bu sempati rüzgarını en güçlü biçimde arkasına almış film ise bana göre Moonlight. Oysa Chiron bünyesinde çok yönlü bir büyüme hikayesi, Trump ile yeniden ivme kazanan ırkçı yükselişe karşı bireyselden genele yayılabilecek diri bir varoluş mücadelesi ummak kulağa çok daha iyi geliyordu. Maalesef buradaki siyah, ay ışığında maviye dönemiyor.