16 Ocak 2017 Pazartesi

Listen To Me Marlon (2015)


Yönetmen: Stevan Riley

Marlon Brando'nun ikon haline gelmiş filmlerinden, çeşitli yerlerde yayınlanmış, aynı zamanda daha önce hiç bir yerde yayınlanmamış arşiv görüntülerinden, en önemlisi de yüzlerce saatlik ses kayıtlarından Stevan Riley'nin kurguladığı Listen To Me Marlon, aktör hakkında bilgisi olan olmayan herkesin mutlaka görmesi gereken bir belgesel. Standart biyografik içerikli bu tip belgesellerden farklı olarak, aktör hakkında yakınları veya iş arkadaşlarını konuşan kafalar şeklinde montajlayan anlayıştan uzak bir anlatım mevcut. Çünkü hali hazırda Brando'nun kendi sesinden olağanüstü bir samimiyet, şiirsellik, dürüstlük, keder taşıyan duygularını bu görüntülerin fonunda dinliyoruz. Yıllara yayılmış bu ses kayıtları sayesinde bir anlatıcıya gerek duyulmayan muhteşem bir otobiyografi izliyoruz. Aktörün son yıllarında yaşadığı aile trajedisiyle başlayan film, oraya daha sonra tekrar dönmek üzere kronolojik bir anlatımla yola koyuluyor. Çocukluğunu, ailesini, New York'a gelişini, oyunculuğa başlamasını kendi ağzından dökülen edebi, felsefi, naif ve içten cümlelerle duyuyor, film kareleri ve fotoğraflar eşliğinde de görüyoruz.

Birgün bu belgeselin çekileceğini biliyormuş gibi hayatından pasajları aktaran Brando'nun çok yetenekli, yakışıklı, çapkın bir film yıldızı olmasının ötesinde yaşadıkları ve hissettikleri çok önemli. Kendi hayatını kendi sesiyle yorumlayan bu büyük efsanenin derinlerinde nelerin yattığını psikolojik, felsefi ve edebi ifadelerle duymak, ironik biçimde en ufak bir yabancılaşma yaratmıyor. Herkesin onu tanıdığı A Streetcar Named Desire, Viva Zapata!, Julius Caesar, On The Waterfront, The Godfather, Last Tango In Paris, Apocalypse Now gibi sembol olmuş yapıtlar sayesinde efsane statüsünde bir aktör olması, onu duyarsız, vicdansız, şımarık, kadın düşkünü bir züppe yapmıyor. Moskova Sanat Tiyatrosu'nun kurucusu ve sanat yönetmeni Konstantin Stanislavski'nin oyunculuk tekniklerini Amerika'da yaygınlaştıran oyuncu ve tiyatro eğitmeni Stella Adler'ın hocalığında kendini geliştiren Brando'nun oyunculuk sanatına bakışındaki ilginç ama gerçekçi tutumu da onu salt bir oyuncu olarak görmemizi sorgulatıyor. Zaten o da kendini sadece bir oyuncu olarak tanımlamıyor. Adler'in Brando'da gördüğü ışık, dönemin sinema dünyasını kısa sürede aydınlatıyor.


Rol yapmanın, yalan söylemenin hayatın bir parçası olduğunu, "rol yapmak, hayatta kalmaktır" veya "hepimiz rol yaparız, kimileri bundan para kazanır" cümleleri ile dile getiren Brando'nun aktörlük hakkındaki fikirleri, tıpkı başka konularda olduğu gibi hassas, samimi ve derin. Hatta yönetmenlerin oyuncuları gerçek anlamda yönetmediklerini, yönetemeyeceklerini iddia ediyor. Hem rol yapma işini bu denli içselleştirdiği, hem de özgürlüğüne düşkünlüğü sebebiyle zaman zaman yönetmenlerle ters düştüğü, çekimleri aksattığı, senaryoya müdahale ettiği yönünde de kendisinin kabul etmediği bir şöhreti var. Bu yüzden iki önemli filmde çalıştığı Francis Ford Coppola ile arasının kötü olması bir referans olarak aksettirilmiştir. Tabii Brando'nun hayatında karanlıkta kalmış bazı kişi ve olaylara belgeselde rastlamıyoruz. Ama bu durum gidişat yönünden akış değiştiren veya aktörün efsanesine gölge düşüren nitelikte olmadığı için sıkıntı yaratmıyor. Çünkü Marlon Brando dendiği zaman güçlü bir oyunculuk kadar başka unsurlar da hep işin içine giriyor.

Hayatın içinde üstlendiği farklı rollere de tanık olarak Brando'nun insani meziyetlerinin farkına varmamızı sağlayan belgesel, onun 70'li yılların hararetli ırkçılık ortamında Kara Panter hareketini, Martin Luther King'i desteklemesine de değinmekte. O dönem bu tavır inanılmaz bir cesaret örneği olarak görülüyor. Ama cesaret dediğimiz şey, onun insanca yaşama hakkına göstermiş olduğu ve her sanatçının göstermesi gereken doğal bir duruştu. Kızılderili halkına yapılanlara tepki olarak The Godfather ile kazandığı, her oyuncunun rüyalarını süsleyen Oscar'ı reddetmesi de öyle. "İnsanlar oğullarının Vietnam'da ölmesinden gurur duyduklarını anlatıyorlar. Ebeveynler öyle boş ki, inanç sistemlerini değiştirmek yerine çocuklarını öldürüyorlar. Mitlere ihtiyacımız var. Mitlerle yaşıyor, mitler için ölüyoruz" cümleleriyle Vietnam savaşı özelinde savaş karşıtlığını, tarihin her döneminde hep bir silah, koz, kılıf olarak kullanılmış inanç sistemi ile birlikte eleştirerek geniş bakış açısını yansıtıyor. Bu geniş perspektif sayesinde tüm bu başlıkları özümsenebilir bir edebi yoğunluk, aynı zamanda somut bir gerçeklikle aktaran belgesel, evlat, sanatçı, aşık, aktivist, baba, dede, en önemlisi de insan olarak Marlon Brando portrelerini onun sesinin sıcaklığıyla yaşama olanağı tanıdığı için çok önemli ve benzersiz bir yapım.

12 Ocak 2017 Perşembe

Toni Erdmann (2016)


Yönetmen: Maren Ade
Oyuncular: Sandra Hüller, Peter Simonischek, Thomas Loibl, Michael Wittenborn, Trystan Pütter, Hadewych Minis, Ingrid Bisu, Lucy Russell
Senaryo: Maren Ade

Uluslararası bir şirkette danışmanlık yapan işkolik Ines ve duygusal olarak kızına bir türlü ulaşamayan babası Winfried arasındaki ilişkiyi ele alan Maren Ade'nin yazıp yönettiği Toni Erdmann, 2016'nın en iyileri listelerinde başa oynayan yaklaşık 160 dakikalık bir sözde komedi dram. İlerlemiş yaşına rağmen mizah anlayışını kaybetmemiş Winfried'in, kızı Ines'in yoğun iş temposu nedeniyle mutsuz ve sıkıcı hayatını renklendirmek istemesi, fakat bunu babası Winfried olarak değil, kendi yarattığı Toni Erdmann karakteri olarak yapmaya çalışması konu bakımından gerçekten çok çekici. Ama Ade'nin anlatımı hem süre, hem de üslup yönünden filme karşı ayrı ayrı sevgi ya da nefret ilişkisi, hatta ikisi birarada duygular inşa edebilecek kadar tartışmalı. Kendi adıma uzun ve yorucu bulduğum filmi bitirdikten sonra, hakkında yazılıp çizilen başyapıt etiketli onlarca yazının üzerine acaba yanlış filmi mi izledim diye düşündüm. Elbette başı sonu belli bir Hollywood ana akım özentisi veya absürt bir bağımsız beklemiyordum. Hatta tam olarak ne beklediğimi de bilmiyordum ve bu durum benim açımdan filmi daha cazip kılıyordu. Ne var ki bu beklenti / beklentisizlik hali, hiç de büyüleyici olmayan biçimde sonlanıverdi.

Maren Ade, filmi yazarken komedyen olarak bilinen (ama komik olmayan) Amerikalı performans sanatçısı (sanat yaptığı da pek söylenemez) Andy Kaufman'dan ilham aldığını beyan etmiş. Kaufman'ın da tıpkı Winfried gibi kendine Tony Clifton adında ikinci bir kişilik yaratmış olmasından etkilenen Ade, şayet Winfried'ı komik bir karakter olarak tasarladıysa bunu başardığı pek söylenemez. Zaten kızını neşelendirmeye, onu farklı bir biçimde tekrar kazanmaya, iş dışında kendine ait bir hayatı olduğunu hatırlatmaya çalışan, özünde hüzünlü bir baba izliyoruz. Takma dişleri, saçma peruğu ve girdiği ortama uyum sağlamayı reddeden yalanlarıyla adını verdiği filme damga vurması gereken Toni, sıkıntılarla dolu senaryo yüzünden kendine ait komik ya da dramatik alanları bir türlü açamıyor, açtığını varsaydığımız anlarda da istenilen etkiyi yaratamıyor. Halbuki etki ve etkiler yaratabileceği o kadar çok fırsatı var ki, Ade bu anları Toni'nin bu kayda değer çabasını yüceltmek yerine, onu seyirci olarak bizim de zaman zaman utanabileceğimiz türden zor ve zekice olmayan şekillerde kullanmayı tercih ediyor. Bunu kasten bizi rahatsız etmek için yaptığı kesin. Çünkü Winfried'in Toni olarak kurduğu dinamikler ne komik, ne de dramatik derinlik taşıyor. Bu yüzden Ade, Andy Kaufman amacını gerçekleştirmiş denebilir.


"Uzun ve yorucu" meselesine gelelim. Bir filmin uzun olması, seyirci üzerinde çeşitli etkilere sahiptir. Bu uzunluğu dolu dolu kullanan yapımları ve yıllar sonra o uzunluk içinde onlarca demlenmiş sahne barındıran filmleri bir kenara bırakalım. Kendi adıma Toni Erdmann gibi filmlerin uzun olmasının seyirci üzerinde yarattığı ilüzyonu, gerekli gereksiz bir sürü sahne sayesinde karakterlerle geçirilen zamanın uzatılıp, öznel bazda bir alışkanlık oluşturarak suni özdeşleşme yaratmak olarak tanımlıyorum. Yani ne kadar uzun, o kadar epik, o kadar etkili, o kadar alışılası. Oysa 160 dakikalık bu filmin neredeyse 70-80 dakika fazlası var. Daha azıyla dünyaları anlatmış  filmler mevcutken, bu fazlalık üstü yoruculuk çok çalışmaktan değil, tembellikten kaynaklanıyor. Ines'in iş görüşmeleri, sunumları, saha keşifleri, personel ilişkileri vb., onun yaşadığı yoğun ve bunaltıcı hayatı betimlemek isterken filmi iyice şişiriyor. Tabii bu süre zarfında yukarıda belirttiğimiz ana konuya da bol miktarda değinme fırsatı bulması normal. Fakat Winfried'in kızı Ines'i mutlu bir birey yapma çabasını konu alan türlü Toni Erdmann skeci birden fazla bitirici vuruş imkanı varken bana göre bu çabanın özüne bir türlü inemeyip sürekli etrafından dolanıyor. Daha kötüsü, bazen etrafında bile görünmüyor.

Winfried ve Ines arasındaki ilişkinin kodları ve mesafesi de başlangıç olarak tam net sayılmaz. İlk kez Ines'in öne çekilmiş doğum günü toplantısında birarada gördüğümüz baba kızın birbirlerine olan hislerinin muğlaklığı (ya da ketumluğu) oyuncuların şahsi becerilerine bırakılmış gibi sanki. Bu noktada Ines rolündeki Sandra Hüller'in soğuk ve mesafeli iş kadını duruşu ile Peter Simonischek'in (kafasında peruk olmadığı anlardaki) sevimli doğallığı genel olarak iyi bir kimya içeriyor. Öte yandan bu soğukluk, sıcaklaşma yönünde kendini dönüştürmekte zorlandıkça, doğallık da sıklıkla gülünç duruma düşmek haliyle mücadele ettikçe baba kız, filmin dışında negatif yönde yıpranıyor. Oysa onların film içinde pozitif olarak yıpranmaları gerekirdi. Bu öznel durumu açıklamak zor. Ade filmi zora koşmak ile koşmamak arasında kalmış diye düşünmek en kolayı. Zaten Cannes'dan bu yana arkasına aldığı rüzgar sayesinde en dişli eleştirmenleri bile dize getirmiş bir film Toni Erdmann.


Maren Ade, iki yılda yazdığını söylediği senaryosunu, iş gereği tüm erkeksi silahlarını kuşanmış Ines'i çırılçıplak bırakacak kadar savunmasız ve özgür bir ruh haline sokmak, ona hiç tanımadığı insanlara çığlık çığlığa "Greatest Love Of All" söyletmek için verimli bir toprak gibi kullanıyor. Fakat Toni'nin peruğuna peynir rendelemesi veya kırsalda tuvalet araması gibi bu toprağa tüy diken nice sahnenin filmin omurgasına dahil edilmesi iki sene almamıştır diye düşünmek istiyorum. "Uzun film" tuzağına düşülmesinden ötürü filmi övme kuyruğuna girenleri anlayamamakla birlikte, sadece bu verimli toprağın hakkıyla işlenmemesi diye kısa kesmek istiyorum. Ade'nin bu filmi Hollywood için yeniden çekebileceği (Bill Murray ve Amy Ryan dedikodularıyla birlikte) konuşuluyor. Onun da Hollywood'a özgü baskılarla nasıl bir film olabileceği az çok tahmin edilebilir. Yani böylesine güzel bir konu ne İsa'ya, ne de Musa'ya yaranamayacak diye önyargılar taşıyorum. Bence bu filmin iki farklı uç olarak Lost In Translation ya da Fransız filmi Intouchables gibi bir kumaşa ihtiyacı vardı. Belki şu hali kadar övülmezdi ama en azından bu kadar zor bir film olmayıp tekrar izlenme keyfi yaratabilir, temsil ettiği duygulara sahip çıkabilirdi.

5 Ocak 2017 Perşembe

Anthropoid (2016)


Yönetmen: Sean Ellis
Oyuncular: Cillian Murphy, Jamie Dornan, Charlotte Le Bon, Anna Geislerová, Marcin Dorocinski, Toby Jones, Harry Lloyd, Alena Mihulová, Roman Zach
Senaryo: Sean Ellis, Anthony Frewin
Müzik: Robin Foster

Gerçek olaylardan uyarlanan Anthropoid, 1942'de SS Generali Reinhard Heydrich'e düzenlenen suikast operasyonu Anthropoid'i anlatan bir II. Dünya Savaşı dramı. Heinrich Himmler'den sonra Hitler'e en yakın rütbeli olarak bilinen "Prag Kasabı" Heydrich, "Final Solution" adı verilen, yahudileri toptan ortadan kaldırma projesinin ve "Operation Reinhard" denilen 1 milyondan fazla Polonyalı yahudinin katledildiği operasyonun sorumlusu. Bu suikast süreci, Londra'dan emir alan paraşütçü suikast ekibinden Josef Gabcík (Cillian Murphy) ve Jan Kubis (Jamie Dornan) merkezli işleniyor. Josef ve Jan'ın Prag'a indikten sonra oradaki az sayıda direnişçiyle biraraya gelmeleri, bir ailenin yanına yerleştirilmeleri, onlara yardımcı olmak için görevlendirilen Marie ve Lenka adlı iki güzel kadınla yaşadıkları duygusal ilişki, benzerlerini defalarca gördüğümüz savaş dramlarından farklı bir düzlemde ilerlemiyor. Ama hedefin tehlikesi ve ortamın ihanete, güvensizliğe uygun olması, filmin gerilimli halini hep yüksekte tutmasını sağlıyor.

Gerçek olaylardan ve kişilerden uyarlanan senaryo, yönetmen Sean Ellis ve en önemli Stanley Kubrick filmlerinde asistanlık yapmış Anthony Frewin tarafından kaleme alınmış. Yazıp yönettiği ilk uzun metrajı Cashback ile heyecan yaratan ama sonrasında bana göre vasatı aşamayan işler yapan Sean Ellis, Anthropoid ile standart olarak iyi bir film çekmiş olsa da, Cashback'in zihin açıcı sinema zekasıyla alakası olmayan memuriyetini sürdürüyor. Tabii ki kendini özgür bırakmış bir romantik komediyle, tarihi gerçeklere dayalı bir savaş dramını aynı kefeye koymak yanlış. Ama Cashback sonrası bu naif, yaratıcı, heyecan uyandıran sinema izleğinden gideceği düşünülürken, hem konusu, hem de sinema dili belli bir film için aynı heyecan ortaya çıkmıyor. Bazı ufak gerilim anları, suikast bölümü ve aksiyonlu son yarım saat gayet iyi çekilmiş. Hatta görüntü yönetmenliğini de kendisi yaptığı için sanatsal değerdeki Prag görüntülerini de filme serpiştirerek savaşın çirkin yüzüyle şehrin huzur veren tarihi dokusu arasında bir kontrast yaratmış. Ama belki klişeler, belki derinleştirilememiş karakterler, belki suikastin ana hedefi Heydrich'i sadece tek bir sahnede görmek, onun yaptıklarını yazılı veya sözlü ifade etmek, belki kime ne olacağının önceden belli tarihi gerçeklere dayalı olması, belki de hepsi filmi ortada bırakıyor.

Anthropoid Operasyonu, nihai amacını gerçekleştirmiş, kendi kahramanlarını yaratmış olsa da, akışı değiştirememiş, hatta nazi zulmünü daha da alevlendirmiş bir operasyon olarak tarihe geçmiş. Bunda tuzu kuru İngiltere'nin suikast sonrasına yönelik hiçbir tedbir almaması, muhtemel ihanetlere karşı donanımsız olması da etkili. Zaten bu operasyona karşı bir tutum sergileyen Ladislav Vanek'in kaygısı da, tek kurşun atmadan Çekoslovakya'yı işgal eden Hitler'in intikam için geride kalanları acımasızca katledeceği gerçeği. Yani başarılı olsa da olmasa da, hatta hiç yapılmasa da değişen çok fazla bir şey olmayacak bu operasyon herşeye rağmen filme alınmayı, insanlara II. Dünya Savaşı'nın binbir yüzünden birini anlatmak için izlenmeyi hak ediyor. Bunun yanında Anthropoid, oyuncu kadrosundan sadece 2003 tarihli Zelary filminden tanıdığım Anna Geislerová'yı beğendiğim, Cillian Murphy ve Toby Jones'u ise beklenmedik biçimde tutuk bulduğum bir filmdi.

30 Aralık 2016 Cuma

Le Passé (2013)


Yönetmen: Asghar Farhadi
Oyuncular: Bérénice Bejo, Ali Mosaffa, Tahar Rahim, Pauline Burlet, Elyes Aguis, Jeanne Jestin, Sabrina Ouazani, Babak Karimi
Senaryo: Asghar Farhadi

Ahmad, 4 yıldır ayrı olduğu Fransız eşi Marie'nin çağırması üzerine Tahran'dan Paris'e döner. Aslında geliş nedeni boşanma davası ile ilgili belgeleri tamamlayarak sonuçlandırmaktır. Marie'nin Ahmad'dan önceki evliliğinden iki kızı vardır ve Ahmad'dan sonra kuru temizleme dükkanı olan Samir ile beraberdir. Karısı intihar girişiminde bulunup komaya giren Samir'in de bir oğlu vardır ve bu beş kişi birarada yaşamaktadırlar. Boşanma işleri halledilene kadar bu karma aile ile aynı evde kalacak olan Ahmad, üç aylık hamile olan Marie'nin hem büyük kızı Lucie ile, hem de yaşadığı düzensiz hayatla sorunları olduğunu fark eder. Ahmad, Marie, Samir üçgeninin kendi geçmişleriyle olan hesaplaşmaları, bu üçgenin ortasında yer alan çocukların kendi sorunları ve yavaş yavaş açığa çıkan, gittikçe dallanıp budaklanan bir sır, herkesin birbiriyle olan ilişkisini gerginleştirir.

2012'de Jodaeiye Nader az Simin (A Separation) ile En İyi Yabancı Film Oscar'ı kazanan İranlı yönetmen Asghar Farhadi'nin yazıp yönettiği Le Passé, önceki filmlerinden izler taşıyan ama kendi karakterini yaratmış güçlü bir dram. A Separation için yaptığımız pekçok yorumu bazen birebir, bazen ufak tefek değişikliklerle Le Passé için de yapabiliriz. Yine bir boşanma hikayesi, yine sorunları oryantalleştirmeden karakterlerini nakış gibi işleyen bir senaryo, yine çok başarılı performanslar. A Separation harika bir boşanma anatomisi iken, Le Passé aynı yoğunlukta bu ayrılık / boşanma kavramlarının farklı coğrafyalardaki yansımalarının binlerce versiyonundan biri olarak Farhadi'nin anlatıcı ustalığından nasibini alıyor. Farhadi, en trajik aile dramlarından biri olan boşanma sorununu ele alırken tarafsızlığını, başka bir deyişle her bir karaktere eşit yaklaşan taraflılığını sürdürüyor. Ahmad, Marie, Samir, Lucie hepsinin zihnine girip, hepsinin bakış açılarından sağlıklı değerlendirmeler yapabiliyor. Küçük Fouad'ı bile çok iyi anlıyor. Hatta fiziksel olarak tek bir sahnede gördüğümüz Samir'in komadaki eşi Céline'i bile senaryosunda konumlandırma şekliyle kanlı canlı bir karaktermişçesine betimliyor. İlk başlarda sadece Ahmad ve Marie ilişkisine odaklanacağı sanılsa da, Samir - Marie, Marie - Lucie, Samir - Ahmed gibi farklı cepheler açıp her birini çok iyi idare ediyor.


Asghar Farhadi, bu ilişkileri idare ederken hep yaptığı gibi, karmaşıklaşan düğümleri çözmesi muhtemel bazı vicdani ikilemleri belli bir olay üzerinden anlatmayı seviyor. Örneğin A Separation'daki kaza olayının polisiyeye benzer incelenişi gibi Le Passé'da bu defa e-mail krizi üzerinden zincirleme sorunlar yaratılıp bunların çözüm evreleri dantel işler gibi detaylandırılıyor. Yani boşanmak üzere olan bir çiftin, arada kalan çocukların, Samir ve eşinin birbirleriyle olan sorunları zaten filmi kurtarmaya yetecek malzeme taşırken, bir de üstüne Lucie merkezli sırlar yumağını bu denklemlere başarıyla eklemek kesinlikle usta işi. Farhadi senaryolarının gücü, flashbacklere ihtiyaç bırakmayacak şekilde karakterlere yaşattığı yüzleşmeler ve filmin kendi zamanı içinde su gibi akan diyaloglardan geliyor. Üstelik film içinde kurduğumuz karakter bağlarının sağlamlığını bize sürekli test ettirmesi de cabası. Bir olayın, bir tepkinin, açığa çıkan bir sırrın ardından gelecekler hakkındaki teorilerimizi boşa çıkarıp yerine filmin akışını bozmayacak başka makul alternatifler getirmek de artık Farhadi'nin oturmuş tarzının belirtileri.

Tıpkı A Separation gibi kavgasız gürültüsüz, ama buna rağmen son derece güçlü bir finalle taçlanan Le Passé, kavga gürültü çıkardığı anlarda bile Farhadi'nin zarif üslubundan nasibini alıyor. Yükseldiği anlarda özellikle Bérénice Bejo'nun etkileyici performansı çok sahici bir tonda seyrediyor. Ali Mosaffa, Tahar Rahim ve Pauline Burlet, Bejo'nun bu patlamaya ve yanmaya hazır gücü karşısında daha naif birer denge unsuru gibi gözükseler de, onlar da kendi içlerinde yaşadıkları çelişkileri seyirciye aktarmada hiç sıkıntı yaşamıyorlar. Çünkü Farhadi, her karakterinin zihnine girip onlar kadar güçlü, onlar kadar zayıf olabiliyor. İnsanı kendi hatalarıyla güçlü, kendi katı prensipleriyle savunmasız bırakabiliyor. Böylelikle iyi oyunculardan istediği verimi alırken, Fouad rolünde oyuncu olmayan küçük Elyes Aguis'den bile çok iyi faydalanmasını biliyor. (Artık bu filmden sonra ona da oyuncu denmeye başlanmıştır.) Film boyunca birşeylerin tamir edilmesi, sanki her an bulunduğu konumu terk edecekmiş gibi duran derme çatma insanlar, kah ses geçirmeyen bir camın arkasından, kah e-mail yoluyla, kah çamaşır suyu içerek bertaraf edilmeye çalışılan iletişimsizlik, aidiyet ihtiyacı duyan kalpler, hepsi Asghar Farhadi'nin yarattığı kurmaca olamayacak kadar gerçek hayatların görkemli bir dökümü adeta.

24 Aralık 2016 Cumartesi

Racing Extinction (2015)


Yönetmen: Louie Psihoyos
Müzik: J. Ralph

Japonya'nın Taiji bölgesinde süregelen yunus katliamlarını konu alan The Cove belgeseli ile 2010 yılında Oscar kazanan yönetmen Louie Psihoyos, bu kez tek bir hedefe odaklanmayıp, nesli tükenmekte olan bazı canlı türlerini korumaya çalışan bir grup gönüllü ve aktivisti ziyaret ediyor. Kimi zaman onlardan bu canlılarla ilgili çok ilginç bilgiler topluyor, kimi zaman The Cove'da olduğu gibi aktif biçimde onlarla sahaya iniyor, gerilla yöntemlerle yine tüyler ürperten gerçeklere tanık oluyor. Bu insanlar arasında parlak şirket kariyerini bırakıp kendini sualtı canlılarını araştırmaya, korumaya adayan fotoğrafçı, sinematograf, profesyonel dalgıç Shawn Heinrichs, elektrikli araçları yaygınlaştırma çalışmalarında bulunan Tesla Motors CEO'su Elon Musk, bu araçlarla yarışlara katılan yarışçı ve çevreci Leilani Munter, primatolog Jane Goodall, yeryüzündeki sesleri kaydeden Biyoakustik Araştırma Programı uzmanlarından biyolog Christopher W. Clark, dijital sanatlar uzmanı Travis Threlkel, National Geographic fotoğrafçıları, çevre araştırmacıları ve yazarlar bulunuyor. Psihoyos, bu insanlarla beraber kitlesel yok oluşa bakarken, sadece nesli tükenen hayvanları mercek altına almıyor. Halen olmakta ve olacak bazı çevre felaketleriyle sıranın insanlara gelmeye başladığını bilimsel verilerle vurguluyor.

"Dünya tarihinde beş kitlesel yok oluş gerçekleşmiştir: Ordovizyen, Devonyen, Permiyen, Triyas-jura ve dinozorları yok eden K-T. Bu kadar uzak tarihi algılayabilmek çok zor. 4.6 milyarlık dünya tarihinden bahsediyoruz. Dünya tarihini 24 saat gibi düşünelim. İnsanlık bu sürenin ne kadarlık kısmına denk gelir? Gece yarısından birkaç saniye öncesi, hepsi bu. Biz mahalleye yeni taşınmış çocuklarız." Belgeselin ilk 10 dakikasından sonra duyduğumuz bu cümleler, nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumuzu biraz belli ediyor. Yeryüzündeki altıncı kitlesel yok oluşun tek nedeninin insan olacağı iddiası çok güçlü biçimde filmde yer alıyor. Üstelik bunun sadece bir iddia olmadığı, birşeyler değişmezse adım adım yok oluşa gittiğimiz gerçeği çok kritik örneklerle destekleniyor. Birbirine zincirleme bağlı olan etkenler, insanoğlunu felakete biraz daha yakınlaştırıyor. Örneğin doğal yaşam alanlarını yok ederek veya bu alanları ekilebilir arazilere çevirerek et, süt ve yumurtaya daha bağımlı hale geliyoruz. Bu da karbondioksit ve metan salınımını daha da arttırıyor. Artan karbondioksitin havaya etkisi sonucu oksijenin %80'ini üreten okyanuslar asit havuzuna dönüşüyor, okyanus canlı türleri birer birer yok oluyor, buzullar eriyor, buzulların altında bir canavar gibi yatan metan gazı canımıza okumayı bekliyor. O metan ki, iklim değiştirmeye etkisi karbondioksite göre 22 kat daha güçlü.


Louie Psihoyos, çevre duyarlılığına sahip bu bir grup insanla konuşurken veya onlarla birlikte belgesele materyal toplarken dünyanın farklı coğrafyalarından nesli tükenmekte olan canlılara ait dehşet verici, öfkelendirici, kahredici gerçeklere ulaşıyor. The Cove'da anlattıklarının kat be kat fazlasını izliyoruz. Hong Kong'daki bir terasta, okyanus dibinde bir kayalıkta, gece çökünce kepenkleri indirilen, içi kafeslenmiş canlı hayvanlarla dolu depolarda, tuhaf deniz ürünleri servis eden popüler bir restoranda, adında bir Endonezya köyünde hergün korkunç şeyler yaşanıyor. Ama bunların bir kısmını durdurmayı başaran bu insanları gördükçe hala umut olduğunu görüyor, onlardan biri olabilmek istediğimizi, olabileceğimizi farkediyoruz. Biraraya toplanıp dünyayı kötü güçlerden kurtaran süper kahramanların gerçek hayattaki süretleri olduklarını düşünebiliyoruz. Sosyal medyada kuru kuruya sıkça paylaşılan "karanlığa lanet etmektense bir mum yakmak yeğdir" sözü, farkındalık yaratmak için bütün kozlarını ortaya koyan böylesine mükemmel bir film ile paylaşıldığında gerçek anlamını buluyor.

Çevre duyarlılığı söz konusu olduğunda insanları bilinçlendirmek, bireysel ve kolektif bir farkındalık yaratabilmek için Racing Extinction gibi yapımları izlemek, izletmek önemli. Ama kesinlikle yeterli değil. Öyle ki, bu tip belgeselleri bile izleyip unutmaya meyilliyiz. Ederinin on katı fazla para ile satılan betonlar içinde, ironik biçimde bizi hızlandırmasını isterken aslında bizi hareketsiz bırakan araçlarla yaşıyoruz. Günde 207 litrelik çöp poşeti kadar metan üreten 1.5 milyar inekle aynı gezegeni paylaşıyoruz. Geçimini köpekbalığı veya vatoz öldürmekle sağlayan, üreme konusunda gösterdiği çabayı başka kaynaklar bulma konusunda göstermeyen cahil ve cani insanlar her yerde. Tüm çevresel yıkımlara, ihmallere, hukuksuzluklara seyirci kalıyoruz. Finaldeki görkemli görsel şov gibi sadece izliyor, heyecanlanıyor, üzülüyor, fotoğrafını çekiyor, sonra da yolumuza devam ediyoruz. Mum yakmıyor, şarkı söyleyen dünyayı dinlemiyoruz. Çünkü önceliklerimiz başka. Psihoyos, Heinrichs veya çevre protestolarında şimdiye kadar hayatını kaybetmiş yüzlerce insan zaten bizim yerimize birşeyler yapıyor. Yapanların sayısı yeterli gelmeyince ise, hiç gelmeyecek dişisine şarkı söyleyen O'o kuşu, yüzgeçleri kesildikten sonra suya bırakılan köpekbalığı (ki o köpekbalıkları dört kitlesel yok oluştan kurtulmuşlardı), yeryüzünde bir tane kalmış Toghie adlı ağaç kurbağası, artık bir tane bile kalmayan Çin nehir yunusu, korunması için 1.3 milyon dolar ödenek tahsis edilen Florida çekirge serçesi, geçim kaynağı niyetine acımasızca katledilen manta vatozları birer birer yok oluyor. Antropojen (insan çağı), içinde bulunduğumuz 6. yok oluşa adını vermek için bekliyor. Şayet birer mum yakmazsak...

18 Aralık 2016 Pazar

Captain Fantastic (2016)


Yönetmen: Matt Ross
Oyuncular: Viggo Mortensen, George MacKay, Samantha Isler, Annalise Basso, Nicholas Hamilton, Shree Crooks, Charlie Shotwell, Kathryn Hahn, Steve Zahn, Frank Langella, Ann Dowd
Senaryo: Matt Ross
Müzik: Alex Somers

Dizi oyuncusu Matt Ross'un yazıp yönettiği ikinci uzun metrajı Captain Fantastic, Amerika'nın kuzey batısında yer alan ormanlarda medeniyetten izole olmuş bir şekilde, daha doğrusu kendi medeniyetini kurmuş bir şekilde yaşayan Ben Cash ve 6 çocuğunu anlatan sıradışı bir dram. Anne Leslie ise bir süredir psikolojik nedenlerle şehirde tedavi altında. Tuhaf isimlere sahip çocuklar, babalarının gözetiminde bir yandan ormanda avlanmayı, yakın dövüş tekniklerini, hayatta kalma çarelerini öğrenirken, diğer yandan edebiyat, tarih, felsefe ağırlıklı bir "ev eğitimi" alıyorlar. Çünkü hiçbiri okula gitmiyor. Gündüz kendilerini çamura bulayıp avcı bıçağıyla geyik avlarken, geceleri toplu halde ateş önünde kitap okuyup müzik yapıyorlar. Ben ve Leslie bu ortamda kendi ebeveynlik doğrularını yaratmışlar, onları fiziksel ve kültürel anlamda donanımlı hale getirmek istemişler. Ama çocuklar bu defa modern hayata karşı donanımsız, savunmasız, hazırlıksız kalmışlar. Leslie'nin intihar etmesi, Cash ailesinin cenazede bulunmak ve onun son arzusunu gerçekleştirmek istemesiyle bu modern hayatla gerçek bir sınavın eşiğine gelirler. Steve adını verdikleri eski okul otobüsüne atlayıp annelerine karşı son görevlerini yerine getirmek üzere yola çıkarlar.

Çocukların şehir hayatıyla, Ben'in ise kendine özgü ebeveynlik anlayışıyla imtihanı başlayınca çelişkiler su yüzüne çıkmaya, aynı zamanda filmin birtakım arızaları da kendini göstermeye başlar. Bizim filme dahil olduğumuz bölüm, Leslie'nin intiharından sadece 1-2 gün öncesi. Yani onu çocuklarla beraber hiç görmüyoruz. Sadece Ben'in rüyalarına giren Leslie'nin 30'lu yaşlarının başında genç bir kadın olduğu, en büyük çocuk Bo'nun üniversite çağına geldiği, evlilikleri boyunca Leslie'nin yaklaşık dört buçuk senesini hamile geçirdiği gibi hesapları kabullenip bir kenara bırakırsak, aslında çok iyi bir konu mevcut. Ama o konunun elde tutulabilmesi, inandırıcılığını arttırabilmesi için Matt Ross'un bazı abartılardan kaçınması, özellikle Ben'e yapılan bazı yüklemelerden feragat etmesi uygun olabilirdi. Çocukları adeta askeri fiziksel eğitimden geçiren, aynı zamanda sanatla, edebiyatla, müzikle iç içe büyütecek kadar ince ruhlu, sistematik bir eğitim verebilecek kadar da akademisyen donanımlarına sahip Ben, bu özellikleriyle gerçek olamayacak kadar "fantastik" bir baba. Ross, bu baba figürünü tasarlarken ona yükledikleri ve yüklemedikleri ile yarattığı çelişkileri bilerek mi yapıyor tam net sayılmaz. Belki bu fantastik adamın da sonuçta bir insan olduğuna dair denge kurmak istiyordur. Ne var ki ekran karşısından pek de öyle okunmayabiliyor.


Ben ve Leslie çiftinin geçmişlerine gitme gereği duymayan, bu alternatif ebeveyn modelini tamamen Ben üzerinden değerlendiren Moss, güya ekonomi, sosyal yaşam, eğitim sistemleri eleştirilerini yaparken pek objektif davranmıyor ya da kör göze parmak sokuyor. Çocuklarına anti-faşizm yüklemesi yapıyor, organik besinler yediriyor, kadehlerine şarap koyuyor, kapitalizmden uzak tutuyor, hangi ortamda olursa olsun özgürce düşüncelerini söylemelerini istiyor, sadece kitap okumalarını değil, okuduklarını yorumlamalarını sağlıyor. (Mesela Kielyr'ın Lolita romanını kendine göre yorumlaması çok etkileyici.) Ne var ki, şarap içmelerine izin verirken, kolaya "zehirli su" diye yasak koyuyor. "Noam Chomsky Günü" hatırına yaş pasta yedirirken, çok acıktıklarında bile hamburger, patates kızartması yemelerine müsaade etmiyor. Amerika'nın en iyi üniversitelerinden kabul alan Bo'nun seçim yapmasını istemiyor. Kendine isyan bayrağı çeken Rellian'ın varlıklı dedesinde kalmasına karşı çıkıyor. Evet, belki tüm bunları çocuklarının iyiliği için yapıyor. Fakat bu defa kendi kurduğu düzenin faşisti haline geliyor. Onlara istedikleri hayatı yaşama özgürlüğü vermeyerek özgürlük söylemlerini ortalıkta çırılçıplak dolaşma basitliğine indirgiyor. En önemli çelişkilerinden birini de eğitim konusunda yaşıyor Ben Cash.

Matt Ross, çocuklarıyla felsefi, edebi, müspet ilimler vs. hakkında konuşmalar yapabilen bir baba modeli çizerken, benim gibi bazı izleyicilerin kafasında naif biçimde dayatmacı, kendi yöntemleriyle sınırlı kalan bir özgürlükçülük anlayışını savunur biçimde bencil, ikna kabiliyeti yüksek bir tarikat lideri modeli canlandırabilir. Ross, devlet okullarına veya özel okullara gitmeyen "Ben Cash Üniversitesi"nin 6 öğrencisinin sadece çamura bulanıp geyik avlamadıklarını, yeri geldiğinde aldıkları bu ev / doğa eğitiminin Amerika'nın en iyi ilk 5 üniversitesinden bile kabul görebileceğini savunuyor. 8 yaşındaki Zaja'ya İnsan Hakları Beyannamesi'ni ezberletip yorumlamasını sağlaması (her ne kadar oyun çağındaki bir çocuk için çok erken olsa da) kabul edilebilir bir şeyken, babasının bunu kendi egosunu parlatmak ve normal okulda okuyan kuzenlerini zor durumda bırakmak için kullanması sadece patavatsızlık. Keza, marketten birşeyler çalmalarını sağlamanın veya çatıdan düşen Vespyr'ın hayatını tehlikeye atmanın Ben Cash açısından sağlıklı biçimde savunulması çok güç. Sanki fantastik bir baba olmasının arızaları ile, süper kahramanlara ait arızalar arasındakine benzer bir bağımsız film dinamiği yakalanmak istenmiş.


Ross bunları Ben'in modern yaşamda ortaya çıkan ebeveyn acemilikleri olarak mı tasarlıyor, yoksa çocuklarla babaları arasında ayrılığa sebep olacak dramatik yükselişlere zemin mi hazırlıyor tam net sayılmaz. Ama her iki durumda da kesinlikle uygun senaryo girişimleri değil bunlar. Bir süpermarket veya hastane sahnesi olmalı. Ama orada geçecek olaylar ve kurgulanış biçimleri filmdeki gibi olmamalıydı. Örneğin teori ve pratiği yoğun biçimde alan çocuklardan en büyüğü olan Bo'nun, bir kızla öpüştükten sonra ona evlenme teklif etmesi ne kadar zekice bir senaryo dokunuşuysa, babasıyla tartışırken "kitaplarda yazmıyorsa hiçbirşey hakkında hiçbirşey bilmiyorum" cümlesi de öyle. Ben'in "eğer sağlıklıysan ve ölmek istiyorsan hastaneler en uygun yerlerdir" demesi, sonra da çaresizce hastaneye işi düşmesi, yani kısacası çocuklarına öğrettiği şeylerin tersine maruz kalması, bu kez sonucu doğru fakat gidiş yolu hatalı çözümler olarak ortaya çıkıyor. Benzer şekilde, Leslie'nin zengin ebeveynlerinin filme dahil oluşları filme ne kadar katkı sağlıyorsa, çıkışları da o kadar yavan kalıyor. Sahi Frank Langella'nın canlandırdığı bir kayınpeder vardı, ne oldu dediğimiz bir an oluyor.

Viggo Mortensen'in ve çocuklardan George MacKay, Nicholas Hamilton, Shree Crooks'un performansları, sözünü ettiğimiz ve etmediğimiz bazı güzel anlar ve tabii Sweet Child O'Mine sahnesi, filmi duygusal soslarla karamelize ederek sevimli kılıyor. Ancak bu tatlı su muhalifliği, hippi romantizmi ve çelişkili sistem karşıtı duruşun sancıları dramatize edilirken Ross birtakım eksikliklerin üzerini bu şekilde örtmeye çalışıyor. Bir illüzyon yaratıyor. Kendi inandıklarını detaylıca etüd etmeden bu aileye ve onların prensiplerine bizim de inanmamızı istiyor. Bunu da bazı skeçlerle sağlamayı başarıyor. Fakat çoğunlukla kendine ters düşüyor. Mesela avcı bıçaklarıyla ormanda hayvanları deşen çocukların, bilgisayar oyunundaki sanal şiddeti gördüklerinde dehşete düşmeleri pek samimi gelmiyor. Üniversiteye gitmek isteyen Bo'nun ne ara fikrini değiştirdiğini anlayamıyoruz. Bütün derdini 3 çocukla da anlatabilecek iken 6 çocukla, bir karavanla anlatabilecek iken kocaman eski bir okul otobüsüyle, daha sade bir kıyafetle anlatabilecek iken kıpkırmızı bir takım elbiseyle anlatıyor. İşte "ilginç" kelimesini yasaklayarak ilginç olmaya niyet eden, bu yüzden zaman zaman ayarı ve samimiyeti kaçıran bir film Captain Fantastic...

15 Aralık 2016 Perşembe

Zero Days (2016)


Yönetmen: Alex Gibney
Müzik: Will Bates

Endüstiriyel sistemlere saldırabilen, fiziksel olarak hasar verebilen ve kendi kurallarıyla oynayabilen dünyanın ilk virüsü olan Stuxnet'i anlatan Alex Gibney belgeseli Zero Days, bu virüsü ve yapabileceklerini detaylı biçimde inceleyen çok önemli bir yapım. Günümüzün siber aleminin geldiği boyutları, bilgisayar çağının evrildiği son noktayı hayretler içinde gördüğümüz belgesel, Amerika - İsrail - İran üçgeninin gerilimli politik ilişkileri ekseninde ele alıyor. Çünkü İran'ın uranyum zenginleştirme programı dahilindeki santrifüjleri sabote etmek için Amerika ve İsrail'in ortaklaşa geliştirdiği Stuxnet ya da yaratıcılarının ona verdiği isimle Olimpic Games (OG), ilk kez bu olaylar dizisinde farkediliyor. Stuxnet'in ortaya çıkışı, çalışma prensipleri ve zarar verme kapasitesi üzerine çok kapsamlı bir belgesel olan Zero Days, özellikle Bush ve Obama döneminin bazı kilit bürokratlarının ser verip sır vermeyen tutumlarını rağmen maksimum oranda çözüldükleri (ya da Gibney'nin onları çözdüğü) açıklamalar barındırıyor. Olayın siyasi boyutları çok daha çarpıcı olsa da, Eric Chien ve Liam O'Murchu adlı iki symantec uzmanının açıklamalarıyla Stuxnet'in teknik detayları hakkında da çok şey öğreniyoruz. Politik ve teknik olarak iki kulvarda ilerleyen film, Gibney'nin ustalıkla kurguladığı haliyle bu kulvarların birbiriyle olan yakın ilişkisini de gösteriyor.

Filmde yer alan bürokratlar her ne kadar yakın dönem hakkında birtakım yapıcı bilgiler, samimi itiraflar verse de, Stuxnet ile ilgili fazla ileri gidemedikleri bir nokta mutlaka oluyor. Buna da bir çözüm bulan Gibney, bazı CIA ve NSA (kriptoloji üzerine uzmanlaşmış, yabancı ülkeleri dinleme ve izleme misyonu bulunan Amerikan Ulusal Güvenlik Teşkilatı) yetkililerinin yazılı itiraflarını bir kadın oyuncu vasıtasıyla alıyor. Belgeselin en can alıcı bölümlerinden birini de yine kurgu içine serpiştirilmiş bu itiraflar oluşturuyor. Öyle ki Snowden'ın sebep olduğu büyük sızıntının Stuxnet yanında sadece gelişmiş bir malware (casus yazılım) hadisesi olduğu bu gizli itirafçılar tarafından belirtiliyor. Bu tip virüs yazılımlarının sanal ortamda casusluk veya ulusal güvenlik açısından avantaj sağlayıcı bilgiler ele geçirmek dışında ilk defa doğrudan fiziksel zarar verme amacıyla kullanılması, hem Chien ve O'Murchu'nun balon deneyinde, hem de NSA'in Natanz (İran'ın nükleer faaliyetlerini yürüttüğü tesisler) operasyonlarında ürkütücü biçimde görülüyor. Alex Gibney, her zaman olduğu gibi ele aldığı konunun tüm parçalarını büyük resmi görebilmemiz için verimli biçimde kurguluyor.


Gibney'nin bu konu hakkında hoşuna gitmeyen en önemli şeylerden biri de konuşulmaktan kaçınılması. Kamerası önünde konuşturduğu herkesle bu ketumluğu da masaya yatırıyor. Ulusal güvenlik, casusluk, terör, suikast gibi paranoyaların öne sürüldüğü bu tutuma karşı en iyi cevabı, yine kadın oyuncunun kişileştirdiği itirafçılar veriyor. Canı istediğinde tüm ülkenin elektriğini, telefonunu, internetini kesebilecek, aynı anda nükleer bir saldırı gerçekleştirebilecek bu üstün virüsün etik olarak gizli kalmaması, konuşulması gerektiğine dair sistem içinden yükselen bir vicdan çağrısı yapılıyor. Üstelik bu tehlike sadece Stuxnet ile sınırlı değil. Santrifüj saldırıları sonrası dünyanın en güçlü siber ordularından birini kuran İran'ın iki olağanüstü siber saldırıyla Amerika ve İsrail'e gözdağı vermesi, 21. yüzyıl savaşlarının çok daha sinsi ve acımasız biçimde dizayn edileceğine dair korkunç örnekler sunuyor.

Bununla birlikte, siber ortamda tasarlanan aktivitelerin ölümcül fiziksel müdahalelere dönüştürülebildiği devrim niteliğinde bir buluşla ilgili yasal boşluklara da dikkat çekiliyor. Yani saha için geçerli yazılı kanunlar, savaş kuralları ve anlaşmaların tersine, siber ortamdaki gizlilik nedeniyle tam bir başıboşluk ve sinsilik hakim. Başka bir deyişle, süper güçlerin bile birbirlerinin nükleer tesislerini denetleyebildiği yasal düzenlemelere rağmen, siber ortamda Stuxnet gibi tehlikeli yazılımların serbestçe ya da belli ülkelerin kontrolünde dolaşabilmesi, tehlikenin boyutlarını arttırıyor. Denetim mekanizması olmayan bu tasmasız canavarların kimi, ne zaman, ne şekilde vuracağının kestirilememesi devletleri, hükümetleri, toplumları paranoyak bir ruh haline sokuyor. Bu yüzden Snowden gibi cesur insanların veya bu filmde Gibney'e itirafta bulunan içeriden birilerinin söylediklerine kulak vermek, en önemlisi tüm bunları konuşmak, yorumlamak gerekiyor. Belgeselin seyirciye yorucu gelebilecek teknik ve diplomatik dili, ilk seferinde iyi anlaşılmasa bile anlamak ve özümsemek için geri dönecek şekilde tekrar izlenmeyi hak ediyor.