18 Temmuz 2019 Perşembe

Mørke (2005)


Yönetmen: Jannik Johansen
Oyuncular: Nikolaj Lie Kaas, Nicolas Bro, Lærke Winther Andersen, Laura Drasbæk, Lotte Bergstrøm, Anne Sophie Byder, Morten Lützhøft
Senaryo: Anders Thomas Jensen, Jannik Johansen
Müzik: Antony Genn

Jacob, kendisi gibi gazeteci olan eşi Nina ile sakin bir hayat sürmektedir. Bir intihar girişiminin ardından sakat kalmış olan kızkardeşi Julie, annesi ile birlikte ağabeyi Jacob’u ziyarete gelir. Julie, Anker adında bir adamla evlenmeye karar vermiştir. Jacob, Anker ile tanıştıktan sonra biraz temkinli de olsa durumu kabullenir. Tek istediği Julie’nin mutluluğudur. Fakat tam da düğün gecesi Julie banyoda bileklerini keserek intihar eder. Kızkardeşini Anker’in kucağında kanlar içinde gören Jacob için bu tam bir yıkımdır. Aradan bir süre geçtikten sonra Jacob tesadüfen Julie’nin ölüm ilanına çok benzeyen başka bir ilana daha rastlar. Çok sevdiği Julie’nin, babasını sorumlu tuttuğu ilk intihar girişiminden beri suçluluk ve derin bir hüzün duyan Jacob, onun bu şekilde ölümünü hazmedemeyip, o gece ile ilgili konuşmak için Anker’ı bulmaya karar verir. Onu sakin bir kasabada bulduğunda ise başka tuhaf tesadüflerle de karşılaşacaktır.

Bir Danimarka filmi olan Mørke, çekim, atmosfer ve oyunculuk yönünden bu coğrafya yapımlarında rastladığımız olağan özelliklere sahip olduğu kadar, bir takım bilindik gerilim formüllerini de cebine koymuş, tutunduğu bu disiplin sayesinde ne havalanmış, ne de dibe batmış bir dram-gerilim-gizem filmi. Televizyon ağırlıklı bir kariyere sahip olan yönetmen Jannik Johansen, senaryosunu da Adams æbler’in yazar/yönetmeni olarak bildiğimiz usta senarist Anders Thomas Jensen ile birlikte yazdığı Mørke ile, durağan yapısına rağmen ana konusundan sapmayan ve o durağanlılığa ivme kazandırmak için cebindekileri yerli yerinde kullanmasını bilen bir gerilim çekmiş. Aslında gerilim özelliğinden daha önde fazlaca dram öğeleri hakim. Üstelik gerilim kelimesi Mørke için korkudan ziyade, gerilimli bir öykünün sır perdesi ile aç-kapa oynaması şeklinde düşünülebilir. Jacob ve Anker arasında gerek karakter yapıları, gerekse o karakterleri canlandıran oyuncuların uyumu açısından gerçekçi bir akış söz konusu. Bu ikilinin film içinde temsil ettikleri tarafların izleyiciye aktarımı da gayet sorunsuz. Geçmişte ebeveyn sorunları yaşamış yetişkinlerin gündelik yaşamlarında karşılaştıkları önemli bir kırılma noktası ile bu sorunların su yüzüne çıkması gibi bir temaya sahip olmasına rağmen, bu temanın üzerine fazla gitmeyip suyunu süzerek olgun bir altyapı veya dekor oluşturuyor.

Özürlü kızkardeşi Julie’nin düğün gecesinde intihar etmesini hazmedemeyen Jacob’un gerçeği arayış yolculuğunda uğradığı kasaba, sıradan yaşamlarına gömülmüş halkı, şüpheci polis şefi, tekinsiz kasaba atmosferi ile çerçevesini belirlemiş. Bu tip mekanlara yapılan yolculukların, büyük şehir bireyleri üzerinde yaptığı geçmişle yüzleşme terapisinden Jacob da nasibini alıyor. Kişisel çıkarlar doğrultusunda gerçeği aramanın, gazeteci merakının önüne geçmesi Jacob için kaçınılmaz. Doğru tarafı temsil ediyor olmanın ve etrafında çevrili sır perdesini aralamak için bir kasabanın yabancısı olma konumunun da getirdikleri ile bazı Hitchcock karakterlerini çağrıştırıyor. Bu anlamda Hitchcock’dan bu yana pek çok kere kullanılmış bir malzeme olsa da Jacob gibi bazılarına taklitten ziyade, yerini ve haddini bilen “yeniden çekim karakterler” diyebiliriz. Jacob’un konumundaki yalnız karakterler ile izleyici olarak özdeşleşmemizin önemi de filmin bütünü için çok gereklidir. Bu açıdan da Mørke için dersine çalışmış olduğu gözleminde bulunmamız mümkün. Hikayenin diğer yakasında bulunan Anker ise, filmin karanlık ve gizemli yönünü temsil edecek olmanın önemi hesaba katılarak yaratılmış bir karakter. Filmin sırlarını ustaca kamufle etme becerisi yanında, normalliği, hatta sıradanlığı ile de tuhaf bir gerilim yaratmayı başaran bir konumda. Sıradanlık tarifi, sadece Anker’ın yüzeyde görünen özelliklerinden ötürü yapılabilir. Oysa görünmeyenlerin sağladığı çekiciliği de tümüyle üzerine uydurduğunu söyleyebiliriz. Kısaca Anker, acısını içine atmış bir dul olarak ikna edici olduğu kadar, o acının derinlerinde yatanlar hakkında yarattığı esrarengizliğe de sahip, çift taraflı bir zenginlik taşıyor.


Şayet karakterler yönünden tüm bu pozitif elektrik alınmış ise bilin ki bunun en büyük mimarı Danimarkalı aktörler Nikolaj Lie Kaas ve Nicolas Bro’dur. Daha önce Reconstruction, Alegro, Adams æbler gibi filmlerde de beraber rol almış olan ikilinin abartısız, ama her türlü yol yönteme hakim performansları ile Mørke, hiç sıkılmadan izlenen bir macera haline geliyor. Her ikisinin de adeta yüzlerine yansımış olan konsantrasyonları, konuşmadıkları anlarda dahi izleyici zihninde cümleler kurdurabilmekte.. Özellikle Nicolas Bro, yarattığı tuhaf Anker tiplemesi ile filmin en büyük gizem kaynağı. Öte yandan Mørke, Jacob rolündeki Nikolaj Lie Kaas ve yönetmen Jannik Johansen için ayrı bir önem taşımakta. Kaas’ın annesi intihar etmiş, babası ise boğulmuş. Yine Johansen’in kızkardeşi intihar sonucu hayatını kaybetmiş. Bu trajik gerçeklerin filme kattığı realist dokunuşlar, Mørke’yi onların kişisel yorumlarının ötesine taşıyıp tüme varmaya götürüyor. Yaşadıkları yüzleşmeyi izleyenle de yüzleştirme ustalığını göstermiş saymamızın tek nedeni de bu olsa gerek. Üstelik işi sadece intihar boyutu ile sınırlamıyorlar. Filmin çok anlamlı bir boğulma imgesi var. Jacob’un sık sık gördüğü bir rüya ile ilgili bu imge, filmin başında ve sonunda yarattığı değişik etkilerle hem estetik bir fark, hem de Kaas’ın boğularak ölen babasına da yönetmen Johansen aracılığıyla bir gönderme fırsatı yaratıyor.

İntihar olgusuna değinme biçimi ile iddiasız, fakat değindiği yerlerde de yerinde tespitler yapan Mørke, birkaç sahne haricinde bunu sözel yoğunlukta sunmuyor. Mesela Anker’in dile getirdiği “intihar edenler aslında geride bıraktıkları insanları cezalandırmak isterler” düşüncesine benzer, sade ama etkili söylemlerini çok fazla diline dolamadan didaktik virajlara girmekten kaçınıyor. Ortaya sunduğu bu fikirleri fazla kurcalamamakla bize sakin vur-kaçlar ile filmin malzemesini, karakterlerin yaptığı seçimleri ve hatta biraz da genel anlamda intihar kavramını sorgulattırıyor. İntiharın sebepleri ve sonuçları üzerine kocaman laflar etme misyonu üstlenmediğini de, kendi çapındaki trajedisine sadık bir rota izleyerek gösteriyor. Anlatım şiddetini bu tevazusundan alıyor adeta. Mørke’nin intihar ile bağlantılı olarak ölüm ile de söylemek istedikleri kendini belli ediyor. Ölüm ile ilgili, kaybettiğimiz insanlar hakkında konuşmak istemememiz üzerine Jacob üzerinden çok güçlü hisler barındırıyor. “Ölüm hakkında konuşmayız, işte bu yüzden zordur ölüm” gibi cümlelerle beyan ettiği tutuma alenen sahip çıkmayıp, bunu güçlü biçimde ima eden olay örgüsü ile de takdirleri hak ediyor.

Seyrek nüfus yapısı, yüksek refah seviyesi, etrafına rahatsızlık vermeyecek toplum ve siyasi yapısıyla İsveç, Danimarka, Norveç gibi ülkelerdeki yüksek intihar oranları ironisine ise nasıl bir açıdan yaklaştığını da yine o muğlak yapısıyla izleyene bırakan film, bunalımlı gelişmiş toplumlara tutulmuş eleştirel bir aynadan ziyade, gerçeklerin beslediği kurmaca hikayesine gösterdiği sadakat ile anılmayı tercih etmiş görünüyor. “Karanlık, kasvet, hüzün” gibi anlamları olan Mørke, filmin koyu tonlarını insanların koyu ruh halleriyle bütünlemiş, küçük oynayarak da büyük olunabileceğinin kanıtı filmlerden biri olmanın soğukkanlılığı ve elbette soğukluğu ile sürükleyici olmayı başarmış bir yapım.

11 Temmuz 2019 Perşembe

Private Life (2018)


Yönetmen: Tamara Jenkins
Oyuncular: Kathryn Hahn, Paul Giamatti, Kayli Carter, Molly Shannon, John Carroll Lynch
Senaryo: Tamara Jenkins

2007 yılında yazıp yönettiği The Savages'tan bu yana hiç film yapmayan Tamara Jenkins, çocuk sahibi olmaya çalışan kırklı yaşlardaki Rachel - Richard çiftinin çabalarını konu alan 2018 yapımı Private Life ile harika bir dönüş yapıyor. The Savages, babalarının rahatsızlığı nedeniyle uzun bir aradan sonra biraraya gelen Wendy ve Jon Savage kardeşlerin hem geçmişleriyle yüzleşmelerini, hem de özel hayatlarındaki çalkantıları aynı senaryoda başarıyla buluşturan bir filmdi. Private Life ise bu kez Rachel ve Richard'ın özel hayatına dair önemli bir meseleyi her yönüyle masaya yatıran bir film. Öyle ki, masaya yatırmakla kalmayıp o meseleyi kendince bir güzel ameliyat ediyor. Bu esnada yeni sorunlar keşfederek onları da çözümlemek için tüm insani olasılıkları deniyor. Bu keşif, deneme, çözümleme evreleri ufak detaylar dışında herkesi sıkboğaz eden veya kucaklayan onlarca örnekle pekiştirilerek, aslında farklı yaşam alışkanlıklarını, tarzlarını, kültürlerini bile ortak paydada buluşturabilecek genişlikte bir "özel hayat" anatomisi yapılıyor.

Rachel ve Richard'ın çocuk sahibi olmak için hemen her yöntemi denemesinde, bu durumun tıbbi, psikolojik, cinsel, toplumsal, en fazla da bireysel boyutlarında neredeyse hiçbir boş yer bırakmayan Jenkins, Rachel ve Richard'ı benimsetmekte, empati inşa etmekte, sevdirmekte sorun yaşamıyor. Tıpkı iyi bir eğitime, akademik kariyere, hayat standartına, ama sıkıntılı özel hayatlara sahip Savage kardeşler gibi bir konumda yer alan çiftimiz, kendi ortak özel hayatlarında bir türlü sonuca ulaşamadıkları bu sorunla mücadele ederken birbirlerini yıpratmaktan da kaçamıyorlar. Richard Rachel'ı kariyerini ön planda tutup çocuk yapmayı ertelemesiyle, Rachel ise Richard'ı sperm yetersizliğiyle suçluyor. Ama birbirlerini sevdiklerine emin olduğumuz için bunlar her ilişkinin doğal engebeleri olarak yansıyor. IVF ya da halk arasındaki adıyla tüp bebek, evlat edinme, taşıyıcı anne bulma gibi yöntemleri denemelerine, Richard'ın dediği gibi bir tek çocuk kaçırmadıkları kalmasına rağmen başarı sağlayamayan çift, biraz tartışmalı da olsa son olarak yumurta bağışı yöntemini denemeye karar veriyorlar. Yumurta bağışı, sağlıklı yumurtaları bulunan donör bir kadından alınan yumurtaların, başka bir alıcı kadının hamile kalması için kullanılmasını sağlayan yönteme denmekte. Bu işi para karşılığı yapan olduğu gibi, gönüllü yapanlar da var.


Bu noktaya kadar yoğunluğunu zaten korumakta olan film, Richard'ın üniversite eğitimini yarım bırakıp yazar olmak isteyen 25 yaşındaki üvey yeğeni Sadie'nin New York'a gelmesiyle asıl kırılma bölümüne geçiyor. Tam bir donör aradıkları sırada bu ziyareti fırsata çevirmek isteyen Rachel ve Richard, Sadie'ye bu teklifi yapıyorlar. Tabii sonrasında yaşananlar, asla suyu çıkarılmayan düzeyli bir komedi ile sivri köşeleri bulunan kontrollü bir dram arasındaki dengeyi ustaca sağlamış yeni bir yol açıyor filme. Tamara Jenkins, biraz Amerikan tarzı da olsa insan doğasını test etmeye yönelik sorunlar / çözümler / çıkmazlar meydana getirerek Rachel, Richard, Sadie odaklı kurduğu çatının altına yeni odalar açmayı, onları dayayıp döşemeyi çok iyi beceriyor. Rachel - Richard çiftine yeni bir umut, kayda değer bir başarı elde edememiş genç Sadie'ye hayatında iyi bir amaca hizmet etme fırsatı veren Jenkins, bu verdikleriyle onları denerken, yarattığı karakterlerin seyirci gözündeki çok boyutluluğunu, gerçekliğini de test ediyor aynı zamanda.

Çocuk sahibi olmak isteyen, bu uğurda maddi manevi tüm imkanları zorlamaya hazır bir çift, onlara yardım etmek isteyen genç bir kız, onun ebeveynleri ve hissettikleri derken filmde boyut kazanmış her karakteri kanlı canlı önümüze koyan Jenkins, istediğinde gülümseten, istediğinde gözleri dolduran hakim anlayışını filmin başından sonuna koruyarak az ama öz film çeken kaliteli yönetmenlerden biri olduğunu The Savages ve Private Life ile kanıtlayan bir kadın. Doğru oyuncularla çalışarak işini daha da kolaylaştırmasını biliyor. The Savages'da Philip Seymour Hoffman - Laura Linney ikilisinden aldığı verimi (hatta belki de daha fazlasını) bu filmde Paul Giamatti ve Kathryn Hahn uyumundan alıyor. Her ikisi de olması gerektiği gibi, yani yıllardır evliymiş, bir türlü çocuk sahibi olamamaları onları çok yıpratmış, ama yine de ümitlerini yitirmemiş gerçek bir çift olarak görünüyorlar. İlaveten genç oyuncu Kayli Carter'ın Sadie performansı da sevimlilik, renk ve gidişatı ne yönde değiştireceği meçhul bir güvenilmezlik katıyor. Çocuk sahibi olmanın veya olmamanın artı ya da eksilerine fazla girmeden, sadece basitçe tasarlanmış bir çiftin bu durumu değiştirme yönünde girdikleri süreci mizahıyla, dramıyla, bilimselliği ve çıkmazlarıyla pürüzsüz ele alan Private Life, bu süreci yaşamış yaşamamış herkesi kendine bağlayabilecek kozlara sahip bir film.

2 Temmuz 2019 Salı

Ruben Brandt, Collector (2018)


Yönetmen: Milorad Krstic
Senaryo: Milorad Krstic, Radmila Roczkov
Müzik: Tibor Cári

Ünlü bir psikoterapist olan Ruben Brandt, babasının ölümünün lanetini üzerinde taşıyan, bu yüzden sık sık kabuslar gören bir adamdır. Bu korkunç kabuslarda canlanan dünyaca ünlü bazı tablolar çeşitli şekillerde Brandt'in hayatını cehenneme çevirmeye başlar. Bu arada Louvre müzesinden Mısır Kraliçesi Kleopatra'ya ait paha biçilemez bir yelpaze, bir akrobat, dublör ve kleptoman olan Mimi adındaki kadın tarafından çalınır. Mimi aslında Paris'e sanat eserlerine meraklı mafya babası Vincenzo'nun görevlendirdiği üzere Regent Elması'nı çalmak için gelmiştir. Yelpazeyi çaldığı gece gözüpek bir özel dedektif ve sanat hırsızlığı konusunda uzman olan Mike Kowalski tarafından takip edilir. Bu takip sonunda önce Kowalski'ye yakalanan, ardından kurnazca kurtulan, ayrıca kazık attığı için Vincenzo'nun nefretini kazanan Mimi, kleptomanlığı doğru şekilde yapabilmek amacıyla, "sanatsal ruhları iyileştirmek için en iyi psikiyatrist" olduğunu duyduğu Brandt ile temasa geçer. Terapi başladığında ise Mimi, Brandt'in bazı sorunları olduğunu anlamakta gecikmez.

Ruben Brandt, Mimi'nin de fikir ve desteği sayesinde bu kabuslar ve halüsinasyonlardan kurtulmak için The Louvre, The Tate, MoMa, The Uffizi, The Musée d’Orse, The Art Institute Of Chicago gibi dünyanın en iyi müzelerinde bulunan, dünyanın en iyi tablolarından 13 tanesini çalmaya karar verir. Bu deli işi planına, aynı zamanda hastaları olan ünlülerin koruması Bye-Bye Joe, bilgisayar dehası Fernando ve "iki boyutlu" banka soyguncusu Membrano Bruno da gönüllü olarak dahil olur. Bu ekip, çılgın ve zeki planlarla tüm orijinal tabloları çalmayı başarır. Bu seri eser soygunu dünyada büyük yankı uyandırır. Brandt artık "Koleksiyoncu" lakabıyla aranan ünlü bir hırsızdır. En çok aranan suçlular haline gelen ekip, dünyanın dört bir köşesinde kovalanırken, yakalanmaları için konan ve sürekli artan ödül ise 100 milyon doları bulur. Sigorta şirketlerinden oluşan birim, Kowalski'yi hırsızları yakalaması için tutar. Kowalski yanında, 100 milyon doları duyan ödül avcıları, aynı zamanda Vincenzo ve adamları da Brandt ile çetesinin peşine düşer.


1952 Slovenya doğumlu Milorad Krstic'in Radmila Roczkov ile birlikte senaryosunu yazdığı, yönettiği, mutfağında daha pek çok işe el attığı Ruben Brandt, Collector, benzersiz bir animasyon deneyimi. Sırbistan'daki Novi Sad'da hukuk eğitimi alan, 1989'dan beri de ressam ve multimedya sanatçısı olarak Budapeşte'de yaşayan Krstic, çizim, resim, fotoğraf, heykel, belgesel film, set ve sahne tasarımı gibi birçok alanla yakın temasta olan bir sanatçı. Bu güne kadar sadece 1995 tarihli My Baby Left Me adında bir kısa animasyon çekmiş ve onunla da Berlin Film Festivali'nde Gümüş Ayı kazanmış. Zaten işi başından aşkın bir insan olması bir yana, önceden tanımış olsaydık onun bir şekilde sinema dünyasına adım atması büyük olay olurmuş diye düşünebilirdik. Nitekim ilk uzun metrajlı filmini çıkarması 2018 yılını bulmuş ve Macaristan yapımı Ruben Brandt, Collector gerçekten büyük bir olay olmuş. Eskiden beri sanat galerilerini ve sinema salonlarını çok sevdiğini söyleyen, bir tablonun veya iyi çekilmiş bir sahnenin bazen gerçeklikten çok daha güçlü olabileceğini savunan Krstic, ilk filminde bu iki sanat dalının kendisi için ifade ettiklerini olağanüstü bir karışımla sanat severlerin beğenisine sunuyor.

Dadaizm, Surrealistler, Alman ekspresyonist ressamlar ve Pop Art gibi akımları favorisi olarak gösteren Milorad Krstic, özellikle karakter dizaynlarında Picasso'nun asimetrik yüz tasarımlarından, Kübist ve Dadaist akımlardan ilham aldığını belirtiyor. Baş karakteri olan Ruben Brandt'i ise ismen Flaman ressam Peter Paul Rubens ve Hollandalı ressam Rembrandt van Rijn'in kombinasyonu olarak düşünmüş. Krstic'in sinema zevkine baktığımızda ise korku, aksiyon-macera, film noir, drama, art-house, fantezi şeklinde geniş bir yelpazeyle karşılaşıyoruz. Ingmar Bergman, Luis Buñuel, Charlie Chaplin, Sergei Eisenstein, Federico Fellini, Alfred Hitchcock, John Huston, Stanley Kubrick, Akira Kurosawa ve Georges Méliès gibi yönetmenler onun sinema bilincini şekillendirmiş. Ama bu ağır isimlerin yanında popüler kültüre dair kişi, olay, sahne örnekleri de görmek mümkün. Krstic'in geniş çaplı ilham kaynakları kimi zaman bir Hitchcock filmi gibi gizemli tavır takınırken, bazen aksiyon gerektiren bir soygun filmi olması itibariyle kimi zaman da Mission Impossible ya da Ocean's Eleven tarzı popüler bir tempodan besleniyor.

Ruben Brandt'in farklı sorunlara sahip hastaları için ilginç tedavi yöntemleri var. Ama kendi sorunlarının çözümünün "sorunlarını kontrol altına almak için onlara sahip ol" öğüdü olduğunu keşfetmesiyle birlikte, kabuslarına giren 13 tabloyu çalmaya karar vermesi, bir psikoterapist olarak Brandt'in kendine biçtiği terapi yöntemi oluyor. Üstelik sadece Brandt için değil, Mimi, Bye-Bye Joe, Fernando ve Membrano Bruno için de bu soygunlar özgürleştirici bir etki taşıyor. Tabii Brandt ve Mimi'nin bu "tedavi" süreci daha detaylı işleniyor. Brandt'in rüya ve halüsinasyon sahneleri yaratıcı, ürkütücü ve bu sayede gerçekten kurtulunması gereken arızalar olarak görevini yerine getiriyor. Krstic muhtemelen bu eserlerde hissettiği korku/gerilim fantezilerini, kendi sanatsal vizyonundan hareketle tanımladığı Brandt üzerinden somutlaştırarak self terapisini yapıyor. Üstelik Brandt'in bu ruh halini bir baba-oğul arızasıyla ilişkilendirerek gerekçe de sunuyor. Hepsi farklı şekillerde sorunlu ve terapi görmekte olan beş kahramanımız milyar dolarlar değerinde tabloları zeki ve soğukkanlı biçimde müzelerden çalarken hiçbirinin derdinin para olmaması, özgürleşme hissinin paha biçilemezliğine işaret ediyor.


Krstic, her sahnesine saniyelerle sınırlı sanat yerleştirmeleri yaparak bir ayrıntılar okyanusu, bir referans bombardımanı yaratıyor. Bunları filmin gerçeküstü hamuruna o kadar uygun yöntemlerle yapıyor ki, bir sergide önünde durduğumuz tabloları detaylarıyla incelemeye benzeyen şekilde sahneleri sürekli durdurma ihtiyacı yaratıyor. Psikolojik gerilimi mizahla, sanatsal derinliği popüler aksiyon numaralarıyla buluştururken bu yaratıcılığa hayran kalıyoruz. Filmin hemen başlarındaki Mimi ve Kowalski arasında Paris'te geçen uzun takip bölümü, Vincenzo'nun tırlarla ve bir helikopterle kahramanlarımızın peşine düştüğü anlar ve Tokyo'daki Popüler Sanat Sergisi'nde girişilen mücadele sahneleri, Krstic'in sadece sanat düşkünü bir "nerd" olmadığını, popüler aksiyon denklemlerinden de haberdar olduğunu gösteren çok eğlenceli sekanslar. Ruben Brandt, Collector, türlerin iç içe geçtiği bu biçimsel zenginliğini müziklerine de yansıtmış bir film. Güçlü tema müziklerini yapan Tibor Cári yanında, bazı Mozart, Puccini, Schubert, Stravinsky, Tchaikovsky eserlerini duymak mümkün. Popüler sızıntıları bu noktada da göstermek suretiyle Scott Bradlee’s Postmodern Jukebox adlı grubun Creep (Radiohead), All About That Bass (Meghan Trainor) ve Oops!... I Did It Again (Britney Spears) şarkılarını sevimli pop caz yorumlarıyla duymak da çok keyifli.

Ruben Brandt, Collector nadir bulunan bir animasyon. Her sahnesinden sanat fışkıran, derinlik sahibi, hınzır, sürprizlerle dolu, sürreal bir deneyim. Yenilikçi olduğu kadar geleneksel öğelere bağlı, çok emek harcandığı belli olağanüstü bir vizyonun eseri. Erken başyapıt tabir edilen, şarap misali yıllandıkça değeri daha çok artacak bir yapım. Waltz with Bashir, Loving Vincent, Isle Of Dogs, Persepolis, La tortue rouge, Alois Nebel, Rango, L'illusionniste, Renaissance, WALL•E gibi 2000'lere damgasını vurmuş yenilikçi animasyonların arasında yeri çok sağlam. Milorad Krstic bu işin mutfağını çok iyi bilen bir sanat sever ve sanatçı. Bu tecrübeye rağmen henüz ilk uzun metrajını çekmesine inanmak güç. Bundan sonrasında yine mutfağına mı dönecek, yoksa buna benzer başka projelere mi imza atacak orası şimdilik belirsiz. İkincisi olması halinde sinema dünyası muhteşem bir yönetmen daha kazanacak. 13 dahi ressamın seçilmiş 13 tablosunu hikayesine birbirinden ilginç yöntemlerle dahil edişi, belki de bu sayede yeni nesli bu eserlerin varlığından haberdar edişi, zaten haberdar olanlara da farklı bir deneyim sunması, birkaç sanat dalında birden ustalaşmış Krstic'in sinema sanatına da ne denli önem bahşettiğinin kanıtı. Filmden öncesinde ve sonrasında görülmesi farklı tatlar yaratacak o meşhur tablolar ve sahipleri, resim sanatının hayatımıza kattığı anlamı sinema sanatıyla kol kola bir kez daha hatırlatıyor.


Venus (Sandro Botticelli)
Double Elvis (Andy Warhol)
Nighthawks (Edward Hopper)
Olympia (Éduard Manet)
Whistling Boy (Frank Duveneck)
Portrait Of The Postman Joseph Roulin (Vincent van Gogh)
Infanta Margarita Teresa In A Blue Dress (Diego Velázquez)
Portrait Of Renoir (Frédéric Bazille)
Portrait Of Antoine, The Duke Of Lorraine (Hans Holbein)
Woman Holding A Fruit (Paul Gauguin)
The Treachery Of Images (René Magritte)
Woman With Book (Pablo Picasso)
Venus Of Urbino (Tiziano Vecellio)

26 Haziran 2019 Çarşamba

An Elephant Sitting Still (2018)


Yönetmen: Bo Hu
Oyuncular: Yuchang Peng, Yu Zhang, Uvin Wang, Congxi Li, Xiang Rong Dong, Xueyang Wang, Wang Ning, Manzi Zhuyan, Xiaolong Zhang
Senaryo: Bo Hu
Müzik: Hua Lun

Pekin Film Akademisi'nde yönetmenlik eğitimi alan, ülkesinde bir kısa film çeken, birkaç roman yazan Bo Hu'nun yazıp yönettiği An Elephant Sitting Still, yaklaşık dört saat uzunluğunda dev bir dram. Aynı şehirde yaşayan Wei Bu, Chang, Ling ve Bay Wang'dan oluşan dört karakterin bir gününü karışık bir kurguyla izlediğimiz film, adeta dört filmin birbiri içinde erimesinden vücut buluyor. O vücudun yorgunluğu, bezginliği, bunalımı, pişmanlığı ve nihilizmi kendini bu dört karakter vasıtasıyla ifade ediyor. Hakkında yapılan yorumlarda "bir yalnızlık senfonisi", "nihilizm şiiri", "destansı intihar mektubu" gibi tumturaklı ifadeler kullanılması film hakkındaki beklentileri yüksek bütçeli ana akım bir gişe yapımı olarak zirveye çıkarmasın. Da xiang xi di er zuo her zevke hitap edecek bir film değil. Uzun olduğu kadar ağır ve zor bir film. Bu ağırlık, hem tempoyu, hem de her hücresine yayılmış depresif yapıyı tanımlıyor. Ama dört saate yakın süresi boyunca yarattığı atmosferi öyle her filmde bulmak da kolay değil. Filme yakıştırılan "intihar mektubu" tamlaması ise 12 Ekim 2017'de 29 yaşında intihar eden Bo Hu'nun ardında bıraktığı ilk ve son film olmasından kaynaklı bir benzetme.

Dünyanın sanayii devlerinden biri olan Çin'in, sömürülen ucuz iş gücü, gelir adaletsizliği, hava ve çevre kirliliği gibi sorunlarla boğuşması, beraberinde ahlaki çöküntüleri ve depresyonu da getirmesi kaçınılmaz. Sima olarak birbirinden ayırmakta zorlandığımız Çinli bireyler, yaşadıkları depresif hayatlarıyla da birbirinin aynı sorunlarla debelenmekteler. Evrensel anlamda endüstri gelişimine öncelik veren toplumlarda daha iyi ekonomik ve sosyal şartlarda, daha mutlu bireyler olmak, duygu dünyalarını geliştirmek, hayallerinin peşinde koşmak, hepsi bir tarafa sadece birey olmak bile çok zahmetli hale gelmeye başladı. Zengin daha zengin, yoksul daha yoksul, mutsuz daha mutsuz. Gençlerin ahlaki çöküntüden, zorbalıktan, duyarsızlıktan, idealsizlikten, eğitimsizlikten, vasatlıktan başını kaldıracak hali yok. Orta yaş demek, emek sömürücü fabrikalar, istenmeyen meslekler, acımasız bankalar tarafından rehin alınmak demek. Yaşlılık ise yük olmak, çağdışı olarak hakir görülmek anlamına geliyor. Bunları çocuk olmak, kadın olmak, farklı ırk, din ve mezhepten olmak diye genişletebiliriz. İnsanların omuzları bu yükler için yeterince güçlü olmadığından, filmdeki dört kişinin yaşadıklarını dünyanın çeşitli yerlerindeki herkes, hepimiz farklı ölçeklerde yaşıyoruz. O yüzden, filmde karakterlerin rutinlerindeki -birkaç olay dışında- depresif yönler artık kanıksanmış biçimde hiç de sıradışı değil.


Okulda zorbalık gören bir çocuk, en iyi dostuna ihanet eden bir genç, kendinden büyük evli bir adamla ilişki yaşayan bir kız ve evladı tarafından artık istenmediğini hisseden yaşlı bir adam, filmde yaşadıklarıyla size hayatın sırrını vermiyor belki. Ama etraflarında olup bitenlerin ağırlığı, hepsine ayrı birer fil büyüklüğüyle üzerlerine oturuyor adeta. Mutluluk ve huzur çok uzak kavramlara dönüşmüş, buhar olup uçmuş sanki. Hatta Wei Bu filmin bir yerinde konuştuğu müdür yardımcısına "neden gelecek hakkında bu kadar olumlu düşünüyorsun" diye hayretle soruyor. Bo Hu, filmini (ya da film içinde filmlerini) hiç bir kalıp, klişe, simetri üzerine oturtmaya çalışmadan, aceleci davranmadan, doğaçlamaya müsait özgür alanlar yaratarak çekmiş. Uzun planlar, depresif diyaloglar, bitkin bir tempo, toplumsaldan bireysele ulaşmış bir yorgunluk ve bunalım hali seyircinin üzerine bir fil gibi çökmeye o kadar müsait ki, bu manada adının hakkını veriyor. Fakat tüm bu negatif yoğunluktan kendine öyle bir söz ve müzik yaratıyor ki, dört karakter arasında yaşanılan gel gitler bir süre sonra hem kendi ritimlerini buluyor, hem de birbirlerinin ritimlerine eşlik ediyor. Hepsinin akıbetlerinin nerede ve nasıl sonuçlanacağından ziyade, sadece kendi anlarını yaşadıklarını anlıyor, onları öyle kabullendiğimizi fark ediyoruz.

Başta 2018 Berlin Film Festivali'nden alınan dört ödül olmak üzere çeşitli organizasyonlardan Bo Hu ağırlıklı ödüller kazanan An Elephant Sitting Still, seyirciyi oldukça zorlayacak, ama içine almayı başardığı vakit kendine ait ne varsa depresif samimiyetini ve gerçekliğini kabul ettirebilecek kapasitede bir yapım. Belki bir nebze finaliyle tatminsizlik yaratabilir. Ne de olsa 3 saat 50 dakika gibi zorlu bir süreye değecek bir final beklentisi oluşması gayet doğal. Ama filmi başıyla, ortasıyla, sonuyla bir bütün halinde gören, özellikle de Nuri Bilge Ceylan finallerini bu bütünlük dahilinde anlamlandırmada sıkıntı yaşamayan insanlar için bu uzun ve meşakkatli yolun sonu da her bünyede kendi anlamını bir şekilde yakalayacaktır. Başta Wei Bu rolündeki genç oyuncu Yuchang Peng'in yüz ifadesini, vücut dilini ele geçirmiş dünyanın sonuna delalet performansı olmak üzere, dört oyuncu da kendi kulvarlarında çok güçlü anlar yaratıyorlar. Şayet An Elephant Sitting Still'in sinema tarihinde önemli bir yeri olacaksa, intihar etmiş genç bir yönetmenin ilk ve son filmi olması yanında, yalnızlığın, hüznün, karamsarlığın, toplumsal çöküntülerin körüklediği bireysel bunalımların, sadece kendi coğrafyasına ait olmadığını, kendi coğrafyasının göbeğinden gösterebilme, üstelik bunu minimal bir koyulukla biçimlendirme yetisi sayesinde olacaktır.

21 Haziran 2019 Cuma

Stop-Loss (2008)


Yönetmen: Kimberly Peirce
Oyuncular: Ryan Phillippe, Channing Tatum, Abbie Cornish, Joseph Gordon-Levitt, Timothy Olyphant, Rob Brown, Mamie Gummer, Alex Frost
Senaryo: Kimberly Peirce, Mark Richard
Müzik: John Powell

1999 tarihli Boys Don’t Cry insanın içini acıtan bir filmdi. O filmi yazıp yöneten Kimberly Peirce uzun bir aradan sonra bu kez günümüz Amerika’sının savaş politikasına eleştirel gözle bakan yeni filmi Stop-Loss ile tekrar ortaya çıktı. Yine Amerika’nın güneyini mesken tutmuş olaylar dizisinden hareketle daha politik ve geniş bir perspektifle çektiği Stop-Loss, sözkonusu savaş politikasına hem bildik, hem de fazla bilinmedik veya üzerinde çok durulmamış açılardan yaklaşıp etkili olmayı bilen bir yapıda. Irak’taki trajik bir operasyon sonrası memleketleri olan Teksas’ın küçük bir kasabasına kısa bir süreliğine izinli gelen üç sıkı dost üzerine odaklanan hikaye, bu operasyonu izlediğimiz sıkı bir aksiyon sahnesiyle başlıyor. Ardından bayraklarla, bandoyla, John Wayne posterleriyle, alkışlarla karşılanan askerlerden çavuş Brandon King (Ryan Phillippe), askerliğinin bittiğini düşünürken ordunun onun görev süresini uzattığını öğrenip şok oluyor. Tekrar Irak’a dönmek istemeyen Brandon izin sırasında bir yolunu bulup kaçıyor. Amacı Washington’da bir senatörü görerek tekrar orduya alınmaması yönünde yardım almak. Böylece parlak bir kahramandan, asker kaçağına dönüşen Brandon’ın adalet mücadelesine ortak oluyoruz.
 
Brandon’ı bu mücadelesinde yalnız bırakmayan ise en yakın dostu ve silah arkadaşı Steve’in evlenmek üzere olduğu güzel sevgilisi Michelle (Abbie Cornish) oluyor. Beraber çıktıkları Washington yolculuğu sırasında Brandon’ın tipik savaştan dönen asker psikolojisine teslim olmuş ruh haline ilişkin birkaç olay yaşanması ve ülkesine, ordusuna yaptığı fedakarlıklara karşı ödemek zorunda bırakıldığı bedele isyanı Brandon’ı bir anda savaş karşıtı bir figür haline getiriyor. Tabi kasabada bölüklerinin hareket etmesini bekleyen Brandon’ın iki yakın dostu Tommy ve Steve’in yaşadıkları da Brandon’ın dönüş psikolojisinden farklı olmayan biçimde dramatik. Askerlerin eve döndükleri sırada kendilerine ve çevrelerine karşı tehlikeli olabileceklerine dair uyarıları yapan ordu ise, sadece uyarı yaptığıyla kalıyor. Kimberly Peirce, Boys Don’t Cry’da olduğu gibi, insanların şiddete olan yatkınlıklarını göz önüne seren tekinsiz ruh halini yansıtma konusunda bu filmde de becerisini gösteriyor. Tabi genç oyuncuların bu ruh halini betimlemelerindeki başarısı da ayrı bir yerde duruyor.

Filmin içe dönük eleştirel yönü sık sık kendini “kardeşim orada bir hiç uğruna öldü”, “başkan da savaşa girsin”, “ben bu vatana en iyi şekilde hizmet ettim, karşılığı bu mu” türünde pankart mesajlar ile tekrar etse de, genellikle pek bilinmeyen hizmet süresinin uzatılması konusuna ağırlık vermesiyle Amerika’nın çelişkilerle ve baskılarla yüklü savaş politikalarından birini ifşa ediyor. Üstelik özellikle Amerika dışında dünya kamuoyunda pek sözü edilmeyen bu uygulamanın firar sonrası işleyen süreci hakkında da yaşanmış olaylardan hareketle gerçekçi açıklamalarda bulunuyor. “Stop-Loss” ifadesi, askere alınacak yeterli insan gücü bulunmadığı zamanlarda, ordunun mevcut askerlerin askerlik sürelerini uzatması anlamına geliyor. Haklı olarak bu sürenin uzamasını istemeyen binlerce genç, firar edip başka bir ülkeye kaçıyor ya da kaçırılıyor.


Sosyal içerikli filmlerin sonunda olduğu gibi burada da film bittiğinde: “11 eylül 2001'den bu yana 650.000 Amerikan askeri Afganistan'da ve Irak'ta savaştı. Bu askerlerin 80.000'i asker kaçağı durumunda. 2007'de başkan tarafından Irak’taki isyancılarla savaşmak için 30.000 asker daha gönderildi. O askerlerin kaç tanesinin firari olduğu hala açıklanmadı.” bilgisi veriliyor. Filmin ana amacının bu uygulamadan hareketle genel bir savaş karşıtlığına ulaşma yönünde başarılı olup olmadığı tartışılır. Ama doğrudan bu uygulamanın karşısında sağlam durduğu söylenebilir. Çünkü Brandon’ın sözde kahramanlığından sonra huzur bulmak için evine dönüşü, hemen ardından zorla tekrar orduya çağrılmasının yarattığı çıkmaz sokak, savaş hali olmasa bile özellikle askerlik yapmış erkek izleyicilerle empati sağlayabilecek avantaja sahip.

Brandon’ın operasyon sırasında bölüğünden kaybettiği bir askerinin ailesini ve gazi olmuş Latin kökenli bir başka adamını ziyaret etmesinden sonra kendi kahramanlığına olan inanç bunalımı, sıradan bir vicdan muhasebesine dönüşse de, stop-loss uygulaması kadar, göçmen askerlerin savaşta ölmeleri karşılığı ailelerine yeşil kart kazandırmasına benzer başka faşizan politikaların da üzerinden geçen bir yapım. Stop-Loss, finali ile de yarattığı kişiler ve durumların özelinden, daha genel bir eleştirelliğe ulaşmasını da biliyor.

14 Haziran 2019 Cuma

Mon roi (2015)


Yönetmen: Maïwenn
Oyuncular: Emmanuelle Bercot, Vincent Cassel, Louis Garrel, Isild Le Besco, Chrystèle Saint Louis Augustin, Félix Bossuet
Senaryo: Etienne Comar, Maïwenn
Müzik: Stephen Warbeck

Fransız oyuncu, aynı zamanda kendi yazıp yönettiği dört filmi bulunan Maïwenn'in dördüncü filmi olan Mon roi, avukat olan Marie-Antoinette (filmde kısaca Tony deniyor) ve bir restoran sahibi, karizmatik çapkın Georgio arasındaki uzun soluklu, bol gelgitli, tutkulu olduğu kadar yıpratıcı ilişkiyi tüm yönleriyle ameliyat masasına yatıran bir film. Aşk, nefret, öfke, mutluluk, kıskançlık, sorumsuzluk, sırlar, özgürlük, eski ilişkiler, pişmanlık, ebeveynlik gibi başlıkların hangisini alırsak alalım, Tony - Georgio ilişkisinde karşılığı olmayan yok. Yıllardır bu kavramların birini, birkaçını, hepsini konu alan yüzlerce film çekiliyor. Ama hepsinin altına girebilen, bunları tek bir çift üzerinden okuyabilen, yaptıklarıyla / yapmadıklarıyla herkesin kendinden çok fazla şey bulabileceği bir senaryoyu öyle her zaman bulamıyoruz. Etienne Comar ile birlikte senaryoyu yazan Maïwenn'in her yönüyle yansıtmak istediği bu arızalı ilişki, tüm temiz ve kirli çamaşırları ortaya döken türden. Sanki senaryoyu yazarken hissedilen özgürlük filmin biçiminde de hissedilsin dercesine çekilmiş ve ortaya bu ilişkinin yükselen, alçalan, kırılan, patlayan noktalarından meydana gelen tempolu bir kolaj çıkmış. Maïwenn, kolajın kronolojisini Tony'nin yaşadığı kayak kazası sonrası tedavi gördüğü ortopedi merkezinde yaşadıklarıyla esleyip, hem zamanda sıçramaları daha makul hale getirmiş, hem de bu karışık kurgu sayesinde bu denge problemli ilişkinin gidişatını daha gizemli hale getirmiş.

Bir eğlence yerinde tanışan Tony ve Georgio, her ilişkinin başlangıcında olduğu gibi heyecan ve tutkuyla yola çıkıyorlar. Bu heyacanın etkisiyle birbirlerini tanıdıklarını düşünüp beraber yaşamaya, evliliğe, çocuk sahibi olmaya yelken açıyorlar. Ama eski sevgilisi olan ve Tony ile birlikteliğini kabullenemeyen Agnès'in intihara teşebbüsü sonrası Georgio'nun vicdanen huzursuz olup Agnès ile ilgilenmeye başlaması, açığa çıkmayı bekleyen sorunların fitilini ateşliyor. Bağlılıklar sorumlulukları, sorumluluklar sorunları beraberinde getiriyor. Ayrılıklar, tekrar birleşmeler, başka sorunlar durmak bilmiyor. Özgür ruhlu bir adam olan Georgio'nun, Tony hamileyken onun psikolojisi evliliklerini ve doğacak bebeklerini etkilemesin diye ayrı eve çıkmak istemesi, uyuşturucu bağımlılığını gizlemesi, Tony'yi güvenli alanı olarak gördüğü için ayrılmaya yanaşmaması, öte yandan Tony'nin Georgio'yu evlilik bağı ile değiştirebileceğini sanması, haklı biçimde onu eski sevgilisine gösterdiği aşırı ilgi yüzünden kıskanması, her ayrılık sonrası geri dönmek için Georgio'nun yaptığı kurlar neticesinde yelkenleri suya indirmesi, ilişkiyi tuhaf ama bir o kadar da tanıdık bir döngüye sokuyor.

Maïwenn filme genelde Tony tarafından baksa da, karşısına koyduğu Georgio gibi zor bir adamın temsil ettiği erkek davranışlarına da çok hakim bir yol izliyor. Georgio'nun cazibesi, eğlenmeyi, mutlu etmeyi, gönül almayı çok iyi bilmesi, "benimle barda tanıştın, kütüphanede değil" demesi gibi ilişkinin/evliliğin sorumluluklarını kendine göre esnetip, yaptığı tutarsızlıkları dürüstlüğe vurarak savunabilmesi, filmin karakter tasarımında ne kadar derine nüfuz edebildiğini gösteriyor. Tony cephesinde ise, daha çok bu zor adamı taşıma çabalarının yarattığı psikolojik yüklerle mücadele söz konusu. Beyaz atlı prens algısının gerçek hayatta rastlanan eğreti duruşunu kabullenemeyen Tony'nin sürekli yeniden yazılan ve bozulan ezberler arasında kalışını izliyoruz. Geçmişe sünger çekip, sonra tekrar bir şekilde aynı tutku girdabına kapılması, karşısındaki istikrarsız adamın istikrarsızlıklarına bir türlü ayak uyduramadığı için doğru bildiklerinin yanlış çıkmasıyla sürekli yıpranması Tony'yi sürekli boyutlandırıyor. Georgio'nun özgürlüğü ve Tony'ye bağlılığı arasında yaşadığı bu istikrarsızlık da eklenince, her ikisi için "ne onunla, ne de onsuz" bir çıkmaz yaratıyor.


Mon roi'yı analiz etmek hem kolay, hem de zor. Bir kadın ve bir erkek öznesinden çıkarılabilecek en basit ve en zor unsurları çarpıştırıp, hem rüya gibi bir aşk hikayesi, hem de kabusa dönüşen açmazlar döngüsü içinden daha pekçok farklı okuma yapılabilir. Tony'nin kaza sonrası tedavi süreci, kaza öncesi de Georgio ile yaşadıkları, zamanlaması iyi ayarlanmış usta kurgu hamleleriyle birbirine bağlanıyor. Böylece huzurlu ve gergin anlar uç uca eklenip birbirine yaklaştırılarak, bir evlilik içinde her an her türlü duygunun yaşanabileceğine dair tekinsiz bir ortam yaratılıyor. Bir yandan bu ilişkiyi sürekli detaylandırıp boyut kazandıran skeçler, bir yandan da giderek nasıl sonuçlanacağı merak uyandıran uzun soluklu ve gergin bir bütünlük izliyoruz. Sonlara doğru geçmiş ve şimdiki zamanın birleşmesiyle tamamlandığı sanılan döngü, aslında ikisi arasındaki ilişkinin başka bir boyutuna temas eden bir finalle nihayetleniyor. Sürekli gelgitlerin yaşandığı bir evliliğe de böylesi nokta gibi görünen virgüller yakışırdı.

Mon roi, çok farklı bir konu veya benzerine rastlanmamış karakterler içermemesine rağmen, o konudan ve Tony - Georgio çiftinden zengin içerikler, romantik ve psikolojik gerilim anları üretmeyi başarıyor. Her daim karizmatik ve ikna edici Vincent Cassel ile, Tony rolüyle 2015 Cannes Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanan Emmanuelle Bercot uyumu şahane. Belki aralarında bir kimya yok ama bu ilişkinin anatomisi onu hemen bertaraf ediyor. Özellikle filmin duygu ve mantık ikilemi arasındaki tüm yükü sırtlanmış olan Bercot'un performansı harikulade. Onu gülerken, öfkeden deliye dönerken, acı çekerken, sarhoş olup ortalığı karıştırırken, sevdiği adama aşkla bakarken izlemek büyük keyif. Maïwenn'in bu hikayeyi, Tony'yi, onun mevsimleri andıran bu duygu değişimlerini çok iyi analiz edip filme aktarması, üstelik karşısına Georgio gibi çok zor bir erkeği dümdüz işlemeden koyması, bir kadın dokunuşundan çok daha fazlasını işaret ediyor. Peri masalından insani arızalara uzanan bir yelpazenin tüm renklerini, evliliğin mi aşkı öldürdüğünü, yoksa aşkın ömrünün zaten kısa olduğunu mu, ne isterseniz düşünmenizi sağlayacak geniş çaplı bir ilişki analizi sizi bekliyor.

31 Mayıs 2019 Cuma

Loin des hommes (2014)


Yönetmen: David Oelhoffen
Oyuncular: Viggo Mortensen, Reda Kateb, Djemel Barek, Vincent Martin, Nicolas Giraud
Senaryo: David Oelhoffen
Müzik: Nick Cave, Warren Ellis

Albert Camus'nun L'Hôte adlı kısa hikayesinden David Oelhoffen'in senaryosunu yazıp yönettiği Loin des hommes (Far From Men), 1954 senesinde Fransız ordusuna karşı bağımsızlık mücadelesi veren Cezayir'de geçen bir dram. Cezayir'de doğmuş ama aslen İspanyol olan ve küçük bir Cezayir köyünde öğretmenlik yapan Daru (Viggo Mortensen) aynı zamanda çalıştığı okulda tek başına yaşayan yalnız bir adam. Bir gün Daru'ya Fransız kolcular tarafından Cezayirli bir mahkum olan Mohamed'i garnizona götürme görevi verilir. Kuzenini öldürme suçundan mahkum edilen bu adam, çıkarılacağı mahkemede büyük ihtimalle idam cezası alacaktır. Bulundukları bölgede Fransız ordusu Cezayirli isyancılara karşı acımasızca savaş vermektedir. Öte yandan Mohamed'in köylüleri ise intikam için onun peşindedirler. Bir dönem Fransız ordusunda da görev almış olan Daru ve tutsağı Mohamed, Atlas Dağları'nda tehlikelerle dolu bir yolculuğa çıkarlar.

Konusu itibariyle western ruhu taşıyan bir yol filmi olarak Loin des hommes, farklı etnik kökene, kültüre, sosyal statüye ait iki adamın, savaş şartlarında bir hedefe doğru zoraki olarak birlikte yola çıkmalarından elde edilebilecek tüm köşe taşlarına sahip bir dram. Farklılıklarına rağmen Daru ve Mohamed'in en önemli ortak noktaları, kötü kalpli olmamaları ki, bunu yaşadıkları türlü olaylarda ince ince seyirciye işleyen senaryo çok sağlam bir karakter gelişimi kronolojisi izliyor. İzole bir köy okulunda kendi hainde öğretmenlik yaparken başlangıçta bu görevi kabul etmemekte dirense de, eski bir asker olan, içinde bulundukları sıcak ortamın farkında olan, en önemlisi de kendisine cinayet suçuyla teslim edilen bu çelimsiz köylünün dışarıda hiçbir şansı olmadığını anlayarak ona biraz da acıyan Daru, her yeni macerada kısa süreli tutsağı olan ve Fransızca konuşarak anlaştığı Mohamed'i biraz daha sahipleniyor, koruyor, anlıyor. Öte yandan kuzenini öldürmek zorunda kalan, bu yüzden hem Fransızların, hem de kendi insanlarının peşine düştüğü, bunun doğacak sonuçlarından ailesini korumak için Fransızlara teslim olmayı tek çözüm olarak gören Mohamed ise aslında idam edilmeye götürüldüğünün farkındalığına rağmen Daru'nun adil himayesine razı olmuş bir yılgınlıkla ona eşlik ediyor. Beraber geçirdikleri süreçte o da adım adım Daru'ya güven besleyip, onun pozitif tutumuna aynı yaklaşımla cevap veriyor.


Daru ve Mohamed, birlikte çıktıkları bu uzun yol boyunca hiç hesapta olmayan tehlikeler, ikisinin de ummadığı dostane anlar paylaşıyorlar. Cinayet işliyorlar, yağmurda ıslanıyorlar, uyumadan önce sohbet ediyorlar, bir sigarayı paylaşıyorlar, hem Cezayirli isyancılara, hem de Fransız askerlerine esir düşüyorlar, geçmişlerini deşiyorlar, hatta geneleve bile uğruyorlar. Bunlar bir anda veya uzun bekleyişler neticesinde olsaydı aynı etkiyi uyandırmama ihtimali yüksekti. Camus'nun kısa hikayesini geliştiren David Oelhoffen'in standart bir yol filmi bileşenlerine olan hakimiyeti, her şeyden azar azar ve kararında, kimi zaman tebessüm ettiren, çoğunlukla dramatik kıvamda kendini gösteriyor. Bu kıvama dahil edilmesi beklenen Cezayir - Fransa ikilemlerini en başta iki baş karakteri üzerinden okurken, onların önce insan oldukları gerçeğini hep önde tutuyor. Kendi ülkelerinde isyancı konumuna düşen Cezayirlilerin, teslim olan isyancıları bile öldürecek kadar zalim Fransız ordusu gerçeklerinin üzerini örtmüyor. Berzina'daki üzüm bağlarında çalışan, herkesin Los Caracoles (gittikleri yerlere sırtlarında evlerini taşıyarak gittikleri için "Salyangozlar") dedikleri İspanyol çiftçi ailelerin bir ferdi olan Daru'nun "o zamanlar Fransızlara göre Araptık, şimdi ise Araplara göre Fransızız" demesi, politik iklim değişimlerinin, savaşların neden olduğu önyargıların etnik ve coğrafi değerler üzerinde yarattığı adaletsiz değişkenleri çok güzel özetliyor.

Baba tarafından Danimarkalı olan New Yorklu oyuncu Viggo Mortensen, bildiği pek çok yabancı dil sayesinde bu tip Fransız, İspanyol, Arjantin, Meksika yapımlarında boy göstermeyi seven bir aktör. Özellikle Eastern Promises (2007), Captain Fantastic (2016), Green Book (2018) filmleriyle pek çok haklı ödül ve adaylıklar elde eden tecrübesi, Loin des hommes'da da ekrana yansıyor. Mohamed rolüyle karşısında yer alan Cezayir asıllı Fransız aktör Reda Kateb ise canlandırdığı karakterin üzgün, yılgın, çaresiz duruşu için biçilmiş kaftan adeta. Film artık sona yaklaştığında bu iki farklı adamın kurduğu dostluğun nasıl nihayetleneceğine dair iki olası seçenek duruyor. Bu yol ayrımı, filmi o hüzünlü gerçeklikten uzaklaştırmayarak üzerine düşeni yapıyor. Coğrafyası dışında bir westernin sahip olduğu her şeyi bünyesinde barındıran Loin des hommes, üstüne bir de bu tip westernlerin vazgeçilmez isimlerinden Nick Cave ve Warren Ellis ikilisinin müzikleriyle içeriği en iyi şekilde tamamlıyor. Venedik, Bükreş, Roma, Münih, Norveç gibi ülkelerin festivallerinden ödüllerle ayrılan film, sayısız yol filmi arasında üst sıralarda anılması gerekenlerden biri.