20 Kasım 2020 Cuma

El otro hermano (2017)

 
Yönetmen: Israel Adrián Caetano
Oyuncular: Leonardo Sbaraglia, Daniel Hendler, Alián Devetac, Ángela Molina
Senaryo: Israel Adrián Caetano, Nora Mazzitelli, Carlos Busqued
Müzik: Iván Wyszogrod

Arjantinli yazar Carlos Busqued'in romanından Israel Adrián Caetano ve Nora Mazzitelli'nin senayosunu yazdığı, Uruguaylı dizi ve film yönetmeni Caetano'nun yönettiği El otro hermano, Arjantin'in Chaco eyaletine bağlı küçük bir kasaba olan Lapachito'da geçiyor. Buenos Aires'te memuriyetten atılmış olan Cetarti, çok yakın olmadığı annesi ve kardeşinin vahşice öldürülmesi üzerine defin işlemleri için kasabaya gelir. Annesinin eşi olan katil de cinayetlerden sonra intihar etmiştir. Cetarti'yi orada ölünün son isteklerini yerine getirmekten sorumlu tenfiz görevlisi, aynı zamanda katilin arkadaşı olan emekli asker Duarte karşılar. Duarte, bazı tanıdıkları sayesinde sigortadan para koparabileceğini, alınacak parayı da paylaşmayı önerir. Hiç ummadığı anda para kazanabileceğini öğrenen, amacı Brezilya'da yeni bir hayata başlamak olan Cetarti bu teklifi kabul eder. İşlemler tamamlanana kadar kasabada ölen ailesinin köhne evinde kalmaya karar veren Cetarti, yavaş yavaş çıkarcı Duarte'nin sigorta dolandırıcılığıyla kalmayan karanlık planlarının içine çekilmeye başlar. Bazı yönleriyle ünlü suç romanları yazarı Elmore Leonard'ın kısa hikayelerini andıran suç örgüsü, tekinsiz taşra gerilimi atmosferi, herkesin kendi adaletini sağlaması için gerekli şartlara uygun neo-western dokusuyla El otro hermano, bu paslaşmaları sevenleri pişman etmeyecek bir suç dramı.

Cetarti ve Duarte'nin kasabanın durağında buluşmasıyla başlayan film, aslında müsait olmasına rağmen geri dönüşlere başvurmadan kasabada işlenen cinayeti Duarte aracılığıyla betimleyebiliyor. Bu sayede zamandan tasarruf ederek bu ikiliyi daha rahat işleyebiliyor. Böylelikle bezgin, fazla konuşmayan, umursamaz görünen Cetarti ve neredeyse hiç susmayan, sinsi, çıkarcı Duarte zıtlığı arasında tuhaf bir kimya yaratmayı başarıyor. Cinayetleri işledikten sonra intihar eden Molina adlı adamın karısı ve oğlu da filme dahil olunca yavaş yavaş gizemli ve dramatik ağlar örülmeye başlıyor. Özellikle Molina'nın oğlu Danielito'ya arada bir uyuşturucu vererek onu ayak işlerinde ve bazen de tetikçi olarak kullanan Duarte'nin bu küçük kasabada kendine başka iş alanları yarattığı ortaya çıkmaya başladıkça filmin aslında kendini suç janrında konumlandırdığı ortaya çıkıyor. Cinayetlerin neden işlendiği gibi başlarda merak ettiğimiz ve filmin bu sırrı kendine bir koz olarak kullanacağını düşündüğümüz ayağının bir süre sonra Duarte'nin planları arasında kaynayıp gittiğini görmek az da olsa eksiklik yaratıyor. Oysa böyle bir ilişkilendirme filmin suç ağını başka yerlere de çekebilirdi. Yine de olay ve karakter kalabalığı yapmadan, bu küçük kasabanın Duarte tarafından dizayn edilen karanlık yüzüne dair sürükleyici bir suç dramı izliyoruz.

Suç işlemeyi bir yaşam biçimi ve geçim kaynağı haline getirmiş Duarte'nin, yasadışı olduğu kadar, yasalardaki ufak nüansları da çeşitli bağlantıları sayesinde lehine çevirerek yürüttüğü dolandırıcılıkları üzerine bir film gibi görünmesine rağmen, Cetarti'nin gelmesiyle birlikte kendi kurduğu bu suç düzeninin dengelerinin sarsılmaya başlamasını detaylandıran bir roman uyarlaması izliyoruz. Pek çok filmden tanıdığımız Buenos Aires doğumlu tecrübeli aktör Leonardo Sbaraglia'nın filme fazla bile gelen Duarte performansıyla müthiş bir kötü adam portresi çizdiği El otro hermano, belki de en önemli başarısını buradan sağlıyor. Arjantin Film Eleştirmenleri Birliği ve Málaga Film Festivali'nden En İyi Erkek Oyuncu ödülleri de almış bu yorum, baştan sona filmin lokomotifi konumunda. Cetarti'nin annesi ve kardeşini öldüren üvey baba Molina'nın oğlu Danielito ile Cetarti arasındaki kan bağı olmayan "öteki kardeş" olma durumunu da Daniel Hendler ve Alián Devetac'ın tamamlayıcı oyunlarına bırakan yönetmen Israel Adrián Caetano, post-Tarantino tipi basit suç çözümlemelerine, eski usül western hesaplaşmalarına da temas eden, tansiyon kontrolünü başarıyla sağlayan bir yönetmenlik sergiliyor. Olay örgüsünü karmaşık hale sokmayarak, hatta tahmin edilebilirliğini bozmamaya çalışarak banka sahnesinden finale uzanan blokta olduğu gibi seyirciyi kilitleme gücünü de ortaya koyuyor. Tabii çözüm noktasında da bize çeşitli filmleri anımsatacak versiyonlardan birini önümüze koyuyor.

11 Kasım 2020 Çarşamba

Art Of Fighting (2006)



Yönetmen: Han-sol Shin

Oyuncular: Yun-shik Baek, Hyun-kyoon Lee, Yeo-jin Choi, Eung-su Kim

Senaryo: Dong-hyun Min, Han-sol Shin

 

Güney Kore’deki bir meslek lisesinde öğrenci olan Byung-tae, okuldaki serserilerden dayak yemekten nevri dönmüş bir halde kendisine dövüşmeyi öğretecek bir usta aramaktadır. Boşa giden birkaç deneyimin ardından, nereden nasıl geldiği belli olmayan orta yaşlı, gizemli bir adam olan Oh Man-su’nun bir vukuatına şahit olunca aradığı ustayı bulduğuna inanır. “Bana dövüşmeyi öğret” şeklinde adama musallat olur. Israrlardan bunalan ve yediği dayaklardan ötürü biraz da ona acımaya başlayan Oh Man-su, Byung-tae’ye hayata uyarlanmış bazı teknikleri gram gram vermeye başlar. Kulağa Karate Kid gibi geliyor olsa da, hiç mi hiç sevmediğim Karate Kid’den haliyle daha çiğ bir şiddet ve Kore’ye özgü mizah soslu dram anlayışı ile işlenmiş, gıcır gıcır bir usta-çırak filmi Art Of Fighting.


Art Of Fighting, son zamanlarda izlediğim en şık jeneriklerden biriyle başlıyor. Babası polis olan Byung-tae’nin okulda yediği sopalara içerliyoruz. Usta rolündeki Baek Yun-shik’in filme dahil olmasıyla filmin öğreten adam ve oğlu seyrinde gitmesi beklenirken, yazıp yönettiği ilk filmiyle yönetmen Han-sol Shin bunu daha sterilize bir üslupla, usta-çırak didaktizminden farklı ele alıyor. Yun-shik ustanın verdiği tüyolar, Karate Kid’in tonton Miyagi Usta’sı Pat Morita’nın (toprağı bol olsun) talimatlarına temelde benziyor. Duvar boyama ile çamaşır sıkma benzeşmesinden farklı olarak Yun-shik, çubuklarla sinek yakalama ya da içler acısı kartal duruşu/vuruşu saçmalıklarına prim vermiyor. Onun öğütleri Miyagi’ninkiler kadar elit ama bir o kadar da sokağa ait. Her ikisi de çekirgelerine bu teknikleri savunma amaçlı kullanmalarını öğütlese de, etrafta bu kadar kaşınan olduktan sonra pratik kaçınılmaz oluyor. Her ustada olduğu gibi Miyagi’de de kavganın bir etiği vardı. Onun, kimi deneysel, kimi bu etikten gelme öğretileri Ralph Macchio zavallısını 80’lerin o taşkın Amerikan abartısıyla karate şampiyonu yapmıştı. Hatta Karate Kid II’de yine bu Macchio’dan bir aksiyon kahramanı olabileceğine inanmamızı beklediler. 80’ler biraz da böyleydi işte.. Ama bu konseptin 2000’e yansıyan ve Amerikan olmayan bir çağdaşı, 2000’ler perspektifimizin ne yönde olduğunun ipuçlarını verebilir. Bana bu perspektifi sunan, adı geçen iki film değil, daha genel bir bakış:

 


2000 gerçekliği, 80’in şimdi bize ucube gelen yapmacık taraflarının ipliğini pazara çıkarmayı çok iyi beceriyor. Ama 2000, 80’e nefret duymuyor, onu yok saymıyor. Sadece onunla biraz maytap geçiyor ve kendi gerçekliğini ispatlamak için onu koz olarak elinde tutuyor. 80’lerin sadık hayranları, çoğunlukla Amerika’nın dayattığı bazı saçmalıkları, gerçekmişçesine sindiriyorlar. Daha da ilerisi, bu sindirim bir yaşam biçimi haline geliyor. Ve 2000’lere uyum sağladığını zanneden bu sindirimciler, birlikte sinema, tiyatro, lokanta, cadde, sokak, forum ortamını bile paylaşmak istemeyeceğiniz toplum bireyleri olup çıkıyorlar. Neyi sevdiklerini biliyorlar, ama neden sevdiklerini bilmiyorlar. Bilseler de anlatamıyorlar. Çünkü 80’lerin, o yılları yaşayan herkese yüklediği virüse karşı bir anti-virüs geliştirememişler. Bu, okuyarak, dinleyerek ve izleyerek elde edilen bir anti-virüs çünkü.

 

Art Of Fighting’in ustası Yun-shik ise 80’ler parodisi Miyagi’nin, 2000’lerin katı gerçekliğinin parodi versiyonu. Muhtemelen karanlık işler tezgahından geçmiş, içkisi sigarası olan, yellenen, su tabancasıyla etrafındakileri ıslatan, kapılardan süt çalan, kavgada ahlak olmadığını savunan tam bir “freak”.. Onun öğretilerini uygulayan Byung-tae ise bu adil görünen ahlaksızlığı, sportif bir başarı amacı gütmeksizin hayatına uygulamayı kısmen de olsa başarıyor. Hiç olmazsa kavganın ahlaksızlığından, özgüvenini kazanmak adına faydalanıyor. Bu sapına kadar gerçek öğretinin bize öğrettiği de, sapına kadar hayata dair.. Rakibin ellerinden bastırıp, öne düşen başına attığımız kafa darbesinin durduğu yer ile, kartal vuruşunun durduğu yer, acı gerçek ve komik hayal gibi.

5 Kasım 2020 Perşembe

Broken (2006)


Yönetmen: Simon Boyes, Adam Mason
Oyuncular: Nadja Brand, Eric Colvin, Chesse Daves, Olivia Hill, Abbey Stirling, Megan Van Kerro
Senaryo: Simon Boyes, Adam Mason
Müzik: Emma Holand, Gavin Miller, Mortiis
 
Simon Boyes ve Adam Mason ikilisinin yaşanmış bir olaydan uyarlayıp yönettikleri İngiliz yapımı Broken, kızı Jennifer’ı gece uyuttuktan sonra gözlerini ormanda açan Hope ismindeki kadının çektiği çileleri anlatıyor. Hope, kızıyla birlikte bir psikopat tarafından kaçırılıyor ve bir takım eziyetlerden sonra adam tarafından onun kölesi gibi yaşamaya zorlanıyor. Bu uzun süre zarfında kızını hiç göremeyen Hope, kendisini kaçıran adamdan da kızıyla ilgili bir şey öğrenemiyor. Kaçma girişimleri, hapsedildiği ormanın ürkütücü rutini derken zaman su gibi akıyor. Bazı yönleriyle çok beğendiğim Wolf Creek’i anımsatan film, gerilim yüklü süresini etkileyici görüntüler ve çarpıcı şiddet sahneleriyle donatıyor. Tabi şu karından jilet çıkarma, ayak kırma, dil kesme gibi sahneler içinde deli gibi mantıksal çözümler arama eğiliminde olanlar için burun kıvırma vesilesi olabilir. Ama bu tip bağımsız etiketli gerilimleri seven biri olarak en başta “gerilim dediğin rahatsız etmeli” düşüncesindeki sinema severlere mutlaka tavsiye edeceğim bir film. Gayet akıcı ve hep ayakta tuttuğu merak duygusunu filmden sonra bile muhafaza eden bir yapıda. Hafiften B tipi bir atmosfer solumanız da olası. Bağımsızlık derseniz sapına kadar. Olmazsa olmaz sürpriz final ise gerçekten çılgın bir final. Broken kenarda kıyıda kalmış küçük bir gerilim. Fakat etkisi o kadar küçük mü tartışılır. Her zevke de hitap etmeyebilir. Mesela Wolf Creek’den nefret eden milyonlar arasındaysanız hiç ilişmeseniz de olur...

31 Ekim 2020 Cumartesi

Chelovek, kotoryy udivil vsekh (2018)

 
Yönetmen: Aleksey Chupov, Natasha Merkulova
Oyuncular: Evgeniy Tsyganov, Natalya Kudryashova, Yuriy Kuznetsov, Aleksey Filimonov, Pavel Maykov, Igor Savochkin
Senaryo: Aleksey Chupov, Natasha Merkulova

Amansız bir hastalığa yakalandığı için doktorların iki ay ömür biçtiği orman bekçisi Igor, karısı Natalia'nın ısrarlarıyla son çare olarak bir şaman şifacıyı ziyaret eder. Şifacı, ona Azrail’i aldatmak için kılık değiştiren erkek ördek Jamba’nın hikâyesini anlatır. Duyduklarından etkilenen Igor, büyük bedeller ödemek pahasına herkesi şaşırtan bir plan yapar. Natasha Merkulova ve Aleksey Chupov'un birlikte yazıp yönettikleri ikinci uzun metraj olan Chelovek, kotoryy udivil vsekh (The Man Who Surprised Everyone), hakkında fazla bilgi sahibi olunmadan izlenmesi gereken düşündürücü, sorgulayıcı ve yaralayıcı bir dram. Bir Sibirya masalından yola çıkan yönetmen karı-koca, ölüm psikolojisinin yarattığı travmatik tuhaflıklar üzerine başıyla sonuyla damak çatlatan bir drama adlarını yazdırıyorlar. Bu tuhaflıkların Igor tarafında toplumsal cinsiyet kalıplarını ters yüz eden bir hikayeye dönüştürülmesi filme sıra dışı bir kimlik kazandırıyor. Söz konusu ölüm psikolojisi olunca, ne zaman öleceğini öğrenen karakterlerin kabullenmişlikle reddediş arasında kalmalarının getirdiği davranış biçimlerine dair yorumların sınırsızlığı içinden öyle bir hikaye kurgulanmış ki, birbirini tetikleyen toplumsal bakış açıları filme farklı boyutlar açıyor.

İki ay ömrünün kaldığını öğrendikten sonra durumu kabullenip bitmek üzere olan kendi mütevazi yaşantısına göre hazırlıklarını yapmaya başlayan Igor, başlangıçta tam da olması beklendiği gibi vakur bir kederle kapanmaya başlıyor. Ama bu durumu kabullenmeyen biri var ki, o da kocasını çok seven, onu iyileştirme ihtimali olan bilimsel veya spiritüel her türlü çareyi denemeyi göze alan Natalia. Tıbbi olanaklar tıkanınca Igor'u bulundukları köyde bulunan yaşlı kadın şifacıya gitmeye ikna eden Natalia, farkında olmadan kocasının akla hayale gelmeyecek planının da önünü açmış oluyor. Yakında öleceğinin farkındalığı ile bu ölümü erteleyebileceği ihtimali arasında sıkışarak şifacıdan duyduğu bir hikayeye sığınan, sığınmakla kalmayıp onu kendi yorumladığı bir yaşam biçimine dönüştüren Igor, adeta kabuk değiştirerek ailesini ve yaşadığı köyün ahalisini karşısına almayı göze alıyor. Aslında buna tam olarak göze almak denilmeyebilir. Zira Igor, yaptığı bu tercihle ölüme karşı çaresizliğini yenebileceğine dair sağlam temeller üzerine oturmamış bir varoluş mücadelesi veriyor. Ölüm gerçeğiyle nasıl mücadele edeceğinin çaresizliği ve onun durumundaki biri için normal karşılanabilecek cehaleti, akıl almaz bir cesareti beraberinde getiriyor.

Merkulova ve Chupov ikilisinin söz konusu Sibirya masalından ne ölçüde ilham aldıklarını bilmesek de, Igor'un seyirciye bile haber vermeden aldığı cesur kararının yarattığı sonuçları, açtığı yaraları, özünde ümit ve saflık yüklü mücadelesini güçlü bir anlatımla kendi masallarına dönüştürüyorlar. Bu masal Igor'un topluma karşı yalnızlaşması, toplum tarafından dışlanması, dışlanmakla kalmayıp yok sayılmak, yok edilmek istenmesi üzerinden şekillendikçe sadece olayın geçtiği köye değil, bireysel ve kitlesel davranış biçimlerinin örtüşmesi açısından modern toplumlara bile ait hale geliyor. Ölüm fikrini karşılama, cinsellikle ilgili önyargılar, çaresizlik karşısında batıl olana sığınma fikirleri bu masalın kahramanı Igor bedeninde kendi yolunu çiziyor. Ama bu masal sadece Igor'u değil, sevgisi, fedakarlığı ve içine düştüğü ikilem karşısındaki duruşuyla Natalia'yı da güçlü bir karakter olarak anlatıyor. Yazan ve yönetenler hayat arkadaşı olunca, Igor ve Natalia'nın ilişkilerindeki gelgitlerin gerçekliği -her ne kadar anormal bir sınavla teste tabi tutulmuş olsa da- içinde narin ve hüzünlü bir samimiyet taşıyor. Bu samimiyette, iz bırakan Igor performansıyla Evgeniy Tsyganov ve 2018'de Venedik Film Festivali'nin en iyi kadın oyuncu ödüllerinden birini kazanan Natalya Kudryashova'nın eforları önemli rol oynamakta. Hele de duygu yüklü finaldeki sessiz anların yarattığı psikolojik derinlik görülmeye değer. Gizemli, hüzünlü, kışkırtıcı, yıpratıcı ve çok boyutlu yapısıyla Chelovek, kotoryy udivil vsekh 2010'lu yıllarda Rusya'dan çıkan en iyi filmlerden biri.

25 Ekim 2020 Pazar

Comedian (2002)


Yönetmen: Christian Charles
Oyuncular: Jerry Seinfeld, Orny Adams, George Shapiro, Ray Romano, Chris Rock, Garry Shandling, Bill Cosby, Jay Leno
Müzik: Chris Franklin

Komedi ciddi bir iştir. Ekranda, sahnede rol icabı yere düşen birisine, kışın kaygan yollar üzerinde yürüyemeyip poposu üstüne düşen birisine güldüğümüz kadar gülemememiz, istem dışı da olsa komik olmayı nasıl bir yere koyuyorsa, istem içi komik olmanın, yani komiklik yapmanın daha fazla gerçekliğe ihtiyacı olduğu açıktır. Bu yüzden komiklik yapmak isteyen insanların riskleri oldukça fazla. Eğer beceremez ise komik olma durumu var. Zaten amacı o değil mi? Evet ama o adam traji-komik olmak istemiyor ki, komik olmak istiyor. Toplum içinde kimsenin tutmadığı, buz gibi bir hava estiren bir espiri yaptığınız anları düşünün. İşte komedyenin, bu durumdan kat kat fazla yerin dibine girme olasılığı var. En iyisi bu noktada Comedian’a geçmek.

Tüm zamanların en kaliteli sit-comlarından biri olan Seinfeld’in yıldızı Jerry Seinfeld’in komedyenlik mesleğini teorik ve pratik açıdan yorumlayışına değişik bir bakış olarak niteleyebileceğimiz Comedian, 80 dakikalık hoş bir reality.. Jerry Seinfeld’in komik bir insan olup olmadığı konusunu tamamen Seinfeld dizisine dayandırırsak, olumlu yanıt vermemiz kaçınılmaz. Çünkü her bölümde işlediği birbirinden ilginç ayrıntılar, tartışmasız 4 harika oyuncusu ve onların her birine biçilmiş zeka dolu espirilerin tadına doyulmuyor. Seinfeld’in dizinin başında ve sonunda izlediğimiz gösterilerinin ve tabiki gerçek hayattaki Seinfeld’in ekran duruşunun perde arkasına bakış atan Comedian, bu işin ne menem bir iş olduğu hakkında izleyeni az çok fikir sahibi yapabilecek bir belgesel.

İlk bölümde Orny Adams isminde, komik olduğuna kendisini fena halde inandırmış, ama bence komikliğin yanından geçmek için bile birkaç vasıta değiştirmeye ihtiyacı olan bir komedyen adayının tutunma çabalarını izliyoruz. Tek komik yanı ismi olan bu adam (bir kadın garson, hiçbir anne-babanın evladına bu ismi koyamayacağını iddia ediyor) malzemelerini tuttuğu notlardan, kasetlerden bulacağım diye kasıp, bir yandan da kendi kendine iyi olduğuna dair telkinlerde bulunuyor. Kafasının bir yanında da bu düşünceye inanma mücadelesi veriyor. Panik halinde yaşıyor, acı çekiyor. Bunun yanında Seinfeld’in kendisine “öğreten adam” yaklaşımıyla kafa buluyor. Başta Seinfeld ve Andy Kaufman olmak üzere bir sürü şovmeni piyasaya kazandırmış prodüktör George Shapiro’nun kanatları altına girdiğinde ise, iyi bir komedyen olduğuna iyiden iyiye kanıyor. Ama özellikle bir gösterisinden sonra kulise gelen Shapiro’nun meslektaşı ve dostu Barry Katz’ın zalim eleştirileri üzerine süngüsü fena düşüyor.


Filmde Bill Cosby, Jay Leno, Chris Rock, Garry Shandling, Ray Romano, Greg Giraldo gibi Amerikan komedisinin stand-up kökenli ağır isimlerini de Seinfeld ile laflarken görmek mümkün. Tadımlık olarak izlediğimiz Seinfeld gösterilerindeki espriler, kültür farklılıklarının getirdiği anlayış çeşitliliği ile gerçekten komik olabiliyor ve bazen de aval aval bakmamızı sağlayabiliyor.Bir jüri heyetine nasıl güvenirsin? Jüri heyeti, bu görevden kaçmayı beceremeyen 12 salaktan oluşur türünden şeyler söyleyen Amerikan mizah anlayışı çok değişik temellere oturmuş. Kimi zaman içine fazla kapalı, kendiyle kafa bulduğu anlar çok keyifli, dışarıya baktığı anlar aşağılayıcı. Ama kesinlikle zeki.. Zekasını doğru yönde kullanıp kullanmama şansı kendi elinde, ama bu durum zeki olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kullanamadığında zaten aptal durumuna düşmesi de kaçınılmaz oluyor. Stand-up, bu zekanın bireyler tarafından ne yönde kullanıldığını yansıtan bulunmaz bir oyun alanı. Fiziksel komiklikten ziyade, tam bir aktörlük gerektiriyor. Bir ördek, bir eşcinsel ve bir Yahudi köprüde karşılaşmışlar.. diye girilen bir hikayeyi belki 10 kişiden 7’si tamamlar. Ama en komik hangisi olur sorusunun cevabı, bu saydığımız özelliklere dayalı mesela.

Hayati filmleştirilmiş Andy Kaufman (Man On The Moon) ve Lenny Bruce (Lenny)’un sıra dışı yaşamları ve aykırı komedi anlayışları mutlaka görülmeli. Jim Carrey ve Dustin Hoffman’ın hayat verdiği bu şovmenler, günümüz komedi arenasının ve müzik dünyasının saygın ilham kaynakları olmuşlardır. REM’in Kaufman (Man On The Moon) ve Bruce (It’s The End Of The World As We Know It) hayranı olduğunu, klüplerde stand-up karakterlerinin Letterman’a çıkmak için olası her yerlerini yırtmaya hazır olduklarını, Chris Rock, Steve Martin, Billy Crystal, Conan O’Brian, Eddie Izzard gibi daha nice isim yapmış yeteneklerin bu mesleğin duayenleri olduğunu da belirtelim.

Comedian, derme çatma yapısına rağmen oldukça ciddi bir belgesel. Seinfeld ve Orny Adams’ın kariyer serüvenlerinin paralel ilerleyişleri, al devre-üst devre çağrışımları yapmakta. Yani Adams giderken, Seinfeld geliyordu. Bu barizliği, her iki komedyenin çeşitli gösterilerinden alınmış hikaye kalitesinden de anlıyoruz. (Bkz. Seinfeld’in Paramount performansı, deli dana ve güzellik yarışmaları esprisi yanında, Adams’ın “deri veremi” takıntısı). Mesleğin getirdiği zorlamalar her seviyedeki komedyenin ortak paydası. Seinfeld’in hiç bilmediğimiz sahne arkası sakin gerilimini de görmüş olduk bu sayede.. Comedian, komedinin, komedi yeteneğinin geldiği yer kalptir, gönüldür şeklinde klişe bir anafikir etrafına serpiştirilmiş sohbetlerin, Amerikan mizah anlayışı ile bezenmiş sahne performansları ile harmanlandığı TV belgeseli ayarında makul bir bir seyirlik.

16 Ekim 2020 Cuma

Where To Invade Next (2015)


Yönetmen: Michael Moore
Senaryo: Michael Moore

Muhalif belgeselci Michael Moore, tüm Amerikan askeri kuvvetlerinin Pentagon'daki toplantısına davet ediliyor. "Biz tüm savaşları elimize yüzümüze bulaştırdık, bize yardım et" diye Moore'dan yardım istiyorlar. O da, "madem biz Amerikalılar işgal etmeyi alışkanlık haline getirdik, o halde Avrupa´yı da işgal edip oradaki güzel şeyleri de sahiplenelim" diyor. Buna göre Moore tek kişilik bir ordu olarak Avrupa´ya yapacağı çıkarmalarda kimseye ateş etmeyecek, petrol yağmalamayacak ve tüm Amerikalıların yararına bir şeyle geri dönecek. Ne yazık ki gerçek olmayan bu sevimli kurguyla, yanına aldığı Amerikan bayrağıyla yola çıkan Moore, seyahatine önce hızlı bir tempoyla ilk beş dakikada mükemmel bir Amerika yozlaşmasının özetini çıkararak ve bu "istila"ya ne kadar ihtiyaç olduğunun altını çizerek başlıyor. Böylece İtalya´daki işçilerin çalışma saatleri, Fransa´da okullarda servis edilen sağlıklı yemekler, Finlandiya'daki eğitim sistemi, Norveç´te suçluların nasıl topluma kazandırıldığı, İzlanda´da siyaset alanında gözetilen cinsiyet eşitliği gibi sosyal meselelerin keşfedildiği çok acayip bir Avrupa seyahati başlıyor. Elbette her ülkenin kendine göre sorunları var. Ama Moore özellikle insana, emeğe, sağlığa, eğitime, mutluluğa, huzura verilen önemi öne çıkararak, bu uygulamaları Amerika'dakilerle mukayese ederek farklı Avrupa ülkelerindeki sosyal ve ekonomik bilinci gözler önüne seriyor.

İstila yolculuğuna İtalya'dan başlayan Michael Moore, yaklaşık 8 hafta ücretli izin kullanabilen, Aralık ayında hiç çalışmadıkları halde fazladan tam bir maaş olarak verilen "13. ay" maaşı alabilen, 15 günlük balayı ve resmi tatillerle tüm dünyayı gezebilen biri polis, diğeri bir mağaza tedarikçisi olan normal bir çifti ziyaret ediyor. Çalışanlarına bu ödemeleri yapan şirketlerin nasıl para kazandığını merak eden Moore, rotasını bu kez Dolce & Gabbana, Versace gibi dünyaca ünlü markalarla çalışan İtalya'nın önemli hazır giyim firmalarından Lardini Company'nin yöneticilerine çeviriyor. Oradan "biz güzel bir tatil yapabiliyorsak, çalışanlarımız da yapabilmeli, işe dinlenmiş ve mutlu bir şekilde dönmeliler" gibi Amerika için bile ütopik olan bir cevap alıyor. Ducati motosiklet şirketinin CEO'sunun kurduğu "şirketin karlılığıyla insanların refahı arasında bir tezat yok" cümlesi birçok şeyi özetliyor. Oradan Fransa'ya, Normandiya kırsalında bir köydeki okul yemekhanesine giden Moore, buradaki yemek alışkanlıklarını, çalışanların ve sorumluların iş ciddiyetlerini görüntülüyor. Fast food ve kola alışkanlığı olmayan çocukların sağlıklı öğle yemekleriyle beslendikleri bu okulun sorumluluk bilincinden Fransa'nın vergi düzenine, okullardaki cinsel eğitim derslerine yumuşak geçişler yapan Moore, Amerika ile yaptığı kıyaslamalar sayesinde ortaya çok çarpıcı tablolar çıkarıyor.


Okul ve eğitim demişken Fransa'dan dünyanın en iyi eğitimin verildiği Finlandiya'ya geçen, oradaki bir okulun yöneticilerini, öğretmenlerini, öğrencilerini karşısına alan Moore, yoğun ve gereksiz ders programlarına, çoktan seçmeli sınav sistemine, baskıcı okul disiplinine alışmış ülkelere inanılmaz gelecek bu eğitim düzeninin kodlarını yerinde öğreniyor. Özetle öncelikle çocuk olmanın, genç olmanın, mutlu bir birey olmanın ön plana alındığı bir eğitim sistemiyle amaca ulaşılabileceğinin, özel okul, nitelikli/niteliksiz okul, dersane, kurs gibi kavramlar olmadan da çok faydalı bir eğitim verilebileceğinin şifrelerini öğreniyor. Slovenya'da ücretsiz eğitim gören üniversite öğrencilerini, Nuremberg/Almanya'da bulunan Faber-Castell kalem fabrikasını (fabrika dediğimize bakmayın, pencereleri bile var!) ve her türlü sosyal güvencesi, kaliteli çalışma şartları sağlanmış çalışanlarını, Portekiz'de uyuşturucu taşımak ve kullanmaktan dolayı kimseyi suçlu bulup tutuklamayan emniyet kurumunu, Norveç'te bulunan Bastoy Hapisanesi'nde tamamen insanı şartlarda yaşayan mahkumları ve gardiyanları, baskıcı ve gerici kanun tasarılarına karşı ayaklanıp haklarını söke söke alan Tunuslu kadınları, İzlanda'daki banka krizinden sonra bankacıları soruşturup yargılayan savcı Thor Hauksson'u, yine İzlanda'da siyaset ve ekonomiyi iyileştiren kadınları ziyaret ederek şaşırtan, aslında şaşırtmaması gereken bir sürü çağdaş uygulamayı, cesur girişimi, insanlık onurunu temel alan düzenlemeleri gözler önüne seriyor.

Belgeselin finalini her şeyin değişebileceğine dair sembolik bir anlam taşıyan Berlin Duvarı'nın önünde yapan Michael Moore, kendi jenerasyonunun Amerika'da üniversiteyi ücretsiz okuduğunu, Finlandiyalı bir öğretmenin eğitimle ilgili fikirlerini Amerika'dan aldıklarını söylediğini, Avrupa'da coşkuyla kutlanan ve işçi haklarını koruyan 1 Mayıs düzenlemelerinin ilk kez 1800'lerin sonunda Amerikan sendikalarından çıktığını, Eşit Haklar Tasarısı için mücadelenin İzlanda'dan çok önce Amerika'da başladığını, hapishanelerde insanlık dışı uygulamaların yapılamayacağını ilk ortaya atan ülkenin Amerika olduğunu, idam cezasının ilk kez Michigan'da kaldırıldığını, ekonomik kriz sonrası suçlu bankaların soruşturulduğu ve yargılandığı cesur sistemin ilk defa 80'lerde Amerika'daki girişimlerden esinlendiğini hatırlatarak ironiye dikkat çekiyor. Amerikan Rüyasının Amerika dışında her yerde canlı olduğunu dile getirerek buruk bir vatanseverlik yaşıyor. Moore muhalif olduğu kadar ülkesini de seven bir adam. Ama ülkesindeki çarpık uygulamalardan, ırkçılıktan, önyargılardan, faşizmden, gelir adaletsizliklerinden şikayet ettiği kadar, bu şikayetlerini tüm dünyayla paylaşmaktan çekinmeyen bir belgeselci. Avrupa'daki bu yenilikçi insani uygulamalar zaten zamanında Amerika'nın fikirleriydi derken, bunların neden ülkesinde sistematik biçimde kalıcı hale getirilmediğinin üzüntüsünü yaşıyor. Esprili tarzını diri kurgusuyla bütünleştirerek sadece Amerikalıları değil, dünyadaki bu geri kafalılıkları, zulümleri, adaletsizlikleri yaşamak zorunda kalmış tüm seyircileri kıskandıracak refah yansımaları sunuyor. Bunların bir ülkeyi işgal etmeden de gerçekleştirilebileceği, her ülkenin kendi sistemine entegre edebileceği, entegre etmesi gereken değerler olduğunu hatırlatıyor.

7 Ekim 2020 Çarşamba

Seules les bêtes (2019)


Yönetmen: Dominik Moll
Oyuncular: Denis Ménochet, Laure Calamy, Damien Bonnard, Nadia Tereszkiewicz, Valeria Bruni Tedeschi, Guy Roger 'Bibisse' N'Drin, Bastien Bouillon
Senaryo: Gilles Marchand, Dominik Moll, Colin Niel
Müzik: Benedikt Schiefer

Colin Niel'in romanından Gilles Marchand ve Dominik Moll'un senaryosunu yazdığı, Moll'un yönettiği Seules les bêtes, popüler bir dram anlatı tekniği olan, her bölümde bir karakteri merkezine alarak yaşananları o karakterlerin gözünden yeniden ele alan kesişen hayatlar modeliyle kurgulanmış bir film. Özellikle Alejandro G. Iñárritu - Guillermo Arriaga ikilisinin parlattığı, Hollywood ve dünya sinemasında pek çok örnek üretilen bu yöntemle gerek hikaye anlatımı, gerekse yönetmenlik becerileri yönünden kurgu becerileri ortaya kondu. Fransa'nın dağlık alanında yer alan illerinden Lozère civarında zengin iş adamı Guillaume Ducat’ın eşi Evelyne Ducat kar fırtınalı bir gecede ortadan kaybolmuştur. Evelyne’nin nerede olduğuna dair yol kenarında terk edilmiş aracından başka ipucu yoktur ve polisin tüm aramalarına karşın ne ölüsü, ne dirisi bulunamamıştır. Bölgede hayvancılıkla uğraşan Alice ve Michel çifti, onların müşterilerinden biri olan, annesini yeni kaybetmiş tuhaf Joseph, kaybolan Evelyne Ducat ile gönül ilişkisi olan güzel Marion, Fildişi Sahili'nde genç kızların sosyal medya hesaplarını ele geçirip dolandırıcılık yapmak için kullanan bir şebekede yükselmek isteyen "Amandine" takma adlı Armand ve onların birbirlerine ince düşünülmüş bağlarla bağlanmış hayatları gizemli, gerilimli, dramatik, polisiye tonların karışımıyla karşımıza çıkıyor.

Sırasıyla "Alice", "Joseph", "Marion" ve "Amandine" adlı dört bölümden oluşan film, benzer yapımlarda gördüğümüz üzere bu karakterlerin hikayelerini birbirine bağlarken adını verdiği karakter odaklı olay örgülerinde tutarlı olmaya gayret eden bir yaklaşım sergiliyor. Bu tutarlılık, bir hikayede önemsiz gibi görünen bir detayın diğer hikayede ne kadar önemli olduğunu veya bir hikayede yaşanan gizemli olayların bir diğerinde nasıl beklentileri ters köşeye yatırdığını göstererek güçlü bir öngörülemezlikle birlikte ilerliyor. Her ne kadar bazı motivasyonları tahmin edilebilse de, özellikle Joseph bölümündeki soru işaretlerine benzer ucu açıklıklarla da seyirciye kafa yorma alanları yaratılıyor. Tabii birtakım tesadüflerin yanında tutarlılık kelimesi kendini sorgulatmıyor değil. Fakat bu hikayelerin birbirlerine bağlanma noktalarındaki özen gereği bu tesadüfler çok fazla göze batmıyor. Bunları bir süre sonra kanıksayıp parçalardan oluşan bütünü görebilme arzusunun gerisine koyamıyoruz. Zira hepsi kendi sürükleyicilikleri ve kendi arızalarıyla bu bütüne hizmet ediyor. Filmin çıkış noktası olan Evelyne Ducat'ın gizemli kayboluşu da bu hikayeler sayesinde tüm gizemi ve detaylarıyla boyuttan boyuta geçerek aydınlanıyor, güçlü bir giriş-gelişme-sonuç disipliniyle yere sağlam basıyor.

Aşk, tutku, ihanet, internet dolandırıcılığı, sefalet, cinayet gibi bir çok konudan beslenen Seules les bêtes (Only The Animals) hikayeleri, Alice ve Michel'in inekleri, Joseph'in köpeği ve açılışta Armand'ın sırtında taşıdığı keçi dışında hayvanlarla alakalı bir perspektif içermiyor. Tabii biraz zorlamayla bağlantılar kurulması mümkün. Bazıları bedel ödüyor. Ama asıl meselelerini insanların hem kolayca kandırılmaya müsait, hem de kolayca suça meyilli oldukları üzerinden şekillendiriyor. Temelde "hayvansı içgüdüler" diye tartışmalı biçimde adlandırdığımız insan davranışlarında yine suçu başka canlılara atma kaypaklığımızın altı çizilmiş olabilir. Ayrıca yalnızlığın yarattığı sığınma, sevilme, önemsenme ihtiyaçlarının yarattığı çaresizlik ve bu çaresizliğin tetiklediği tehlikeli refleksler de çok önemli yerlerde konuşlanıyor. Özellikle Denis Ménochet, Nadia Tereszkiewicz ve yine bir roman uyarlaması olan, yine isimlere ayrılmış bölümlerle aynı olayları bu isimlerin farklı perspektifinden izlediğimiz 2013 tarihli Paolo Virzì filmi Il capitale umano'da da rol almış İtalyan aktris Valeria Bruni Tedeschi'nin performansları dikkat çekiyor. Bazı tesadüflerinin zorlama bulunabilme ihtimaline karşın Seules les bêtes için hem başarılı bir roman uyarlaması, hem de güçlü bir suç dramı olduğunu söyleyebiliriz.