21 Temmuz 2018 Cumartesi

Molly's Game (2017)


Yönetmen: Aaron Sorkin
Oyuncular: Jessica Chastain, Idris Elba, Kevin Costner, Michael Cera, Jeremy Strong, Chris O'Dowd, Bill Camp, Brian d'Arcy James, Graham Greene
Senaryo: Aaron Sorkin, Molly Bloom
Müzik: Daniel Pemberton

Molly's Game, olimpik klasmanda yarışan bir kayakçıdan, 10 sene boyunca tüm zamanların en yüksek meblağlı poker turnuvalarının organizatörlüğüne uzanan yolda Molly Bloom'un yaşadıklarını izlediğimiz bir gerçek hikaye. Bir müsabaka sonrası sakatlandıktan sonra ailesinden uzaklaşıp geçim derdine düşen, adım adım illegal poker dünyasına girip beklenmedik bir kariyer yapan Bloom'un hikayesi gerçekten bir filmi hak ediyordu. Filmin başında FBI'dan baskın yiyip gözaltına alınan Molly'nin sesinden geçmiş ile şimdiki zamanı arasında mekik dokuyarak bu ilginç yükselişe tanık oluyoruz. Aralarında Hollywood yıldızları, sporcular, iş dünyasının tanınmış isimleri ve Rus mafyasının bulunduğu müşteri portföyü açığa çıkınca bir anda kurtlar sofrasında tek başına kalıyor. Servetine el konmuş, medyanın ve kamuoyunun gözü önündeki Molly için durum hiç de iç açıcı değil. Üstelik elinde müşterilerinin mesajları, mailleri ve yazışmalarının bulunduğu kirli çamaşırlarla dolu bir hard disk de mevcut. Güçlü bir avukata ihtiyaç duyuyor ve birkaç duraktan sonra onlardan biri olan Charlie Jaffey (Idris Elba) ile anlaşıyor.

Molly Bloom'un aynı adlı kitabını beyaz perdeye uyarlayan ve yöneten ise Aaron Sorkin. Bu da, The Social Network, Moneyball, The Newsroom dizisi, Steve Jobs gibi konuşkan bir senaryo izleyeceğimiz anlamına geliyor. Nitekim durmak bilmeyen diyalog temposu içinde sıklıkla altyazı okumaktan oyuncuların jest ve mimiklerini kaçırdığımız bir film ortaya çıkıyor. Kitabı okumayanlar için Bloom'un anlatım üslubu Sorkin senaryosu ile nasıl örtüşüyor bilmiyoruz. Ama şu haliyle sanki koskoca kitaptaki tüm cümleleri kendi uzun ve hızlı stiliyle 140 dakikaya sığdırmak isteyen bir Sorkin var yine. Bloom'un kitaptan çıkma cümleleri, filmde onu anlatıcı pozisyonunda çok daha etkin kılarken, karşılıklı konuşmalarda Sorkin'in eli değdiği çok belli pratiklerde bazı sorunlar yaşıyor. Örneğin, karakterlerin birbirlerine normalden uzun ve sık sık komplike cümleler kurmaları, üstelik bunu müthiş bir hazırcevaplılıkla yapmaları, aralara espriler, imalar, teşbihler, anektodlar yerleştirmeleri, bu diyaloglara ikna olma konusunda gerçekten zorlayıcı nitelikte. Öte yandan filmin kendini en güçlü ifade ettiği düşünülen alanda en ciddi sorunları yaşıyor olması da gayet normal.

Mesele Sorkin'in kitaptan uyarlanmış senaryosu değil, daha çok uyarlama temposu. Molly's Game, aynı zamanda Sorkin'in yönettiği ilk film. O konuda pek bir acemilik sezilmiyor. Hatta 40 yıllık yönetmen gibi bilinçli, (senaryo gereği) tempolu, direksiyon hakimiyeti iyi bir yönetmenlik sergiliyor. Ne var ki hemen her senaryosunda boğazımıza metin tıkama huyunu da sürdürüyor. Molly Bloom da, Charlie Jaffey de zeki ve konuşkan insanlar. Ama özellikle ikili arasındaki diyalogların yoğunluğu ve sürati neticesinde gerçeklikten uzaklaşmalar baş gösterebiliyor. Sorkin'in bu tip diyaloglardaki karakter tanımlamaları bazen fazla kitabi kaldığından, tumturaklı cümleler de birbirinin ayağını kolayca kaydırabiliyor. Ancak bu durum, özellikle poker sahnelerinde iyi çalışıyor. Tabii oralarda da poker bilgisi olmayan seyirci için dezavantajlar var. Molly Bloom'un yükseliş, sonra dibe vuruş ve yargılanma süreçleri flashback ve şimdiki zaman karışımı olarak ilerlerken, bir de bunun üzerine Dean Keith, Harlan Eustice, Bad Brad gibi poker müdavimlerinin, hatta Matthew Robinson gibi 1930'lardaki bir atletin kısa ama etkili hikayeleri de biniyor ki, Sorkin'in bu kadar çok organize edilecek meselenin altından yine de iyi kalktığı söylenebilir.


Filmin etik açıdan kendiyle barışık olması için elinden geleni yaptığı da görülüyor. Spor kariyeri sonlanınca önce geçim derdine, durumu iyiye gidince de yasadışı poker organizasyonundan kazandığı sefayı sürdürmenin derdine düşen Molly'yi kendi zekası ve çabası ile ayakları üstünde duran güçlü bir kadın karakter olarak görmemiz talep ediliyor. Hesabını bilmedikleri paralarıyla ne yapacaklarının kararını kendileri veren zenginlere istedikleri eğlenceyi sunan Molly'nin, "kumar oynatıp hayatları söndürüyor" diye adil olmayan biçimde yargılanmasını istemiyor. Zaten var olan bu kumarbaz potansiyelini kendi organizasyonuna çekmek için fırsatları değerlendiren Molly'nin yasalara ve kendi prensiplerine bağlı girişimci yönü, hırsı ve zekası bu güçlü kadın figürünün salt bir imajdan ibaret olmadığını kanıtlıyor. Molly'nin psikiyatrist babasıyla bankta yaptığı konuşma, aslında filmin bazı dertlerini çok iyi temize çekiyor. Molly'nin pekçok alanda başarılı olabilecek iken neden bu yolu seçtiğini, baba Larry'nin neden Molly'ye mesafe aldığını, özellikle ergenliğinde birbirlerini çok zorlayan baba kızın yıllar sonra bunun nedenlerini çözümledikleri iyi bir hesaplaşma sahnesi.

Özellikle Jolene, Zero Dark Thirty, Miss Sloane, Miss Julie, The Zookeeper's Wife, Woman Walks Ahead filmlerinde bir erkek oyuncunun gölgesinde olmayan başroller üstlenmiş, gücü ve zayıflıklarıyla merkezde duran kadın karakterleri başarıyla canlandırmış Jessica Chastain, Molly Bloom için biçilmiş kaftanlardan biri. Idris Elba da, Molly'yi savcılarla anlaşma masasında savunduğu sahne başta olmak üzere yer aldığı her sahneye klasını yansıtyor. Güçlü erkeklere karşı güç sahibi olmak, onları kontrol etmek gibi bir amacın gölgesinde, sportif alanda yaşadığı şanssızlık sonrası Molly'nin spesifik olarak kendini ezmeye çalışan erkeklere, en çok da ayakları üzerinde durabilen bir birey olduğunu kendi kendisine kanıtlaması, temelde Sorkin'in çıkarmamızı istediği fikirlerden biri. Bunu yaparken, Molly'nin babasının kızına 3 senelik terapiyi 3 dakikada yapmaya çalışması gibi hızlı ve teferruatlı cümlelerle seyirciye yapıyor adeta. Belki de romanın okunmuş kadar olmasını istiyor. İyi bir yönetmen olduğunu da göstermiş olan Aaron Sorkin'in en iyi yanı olan senaristlik, hala onun en çok tartışılması gereken yönü olmaya devam ediyor.

17 Temmuz 2018 Salı

Avengers: Infinity War (2018)


Yönetmen: Anthony Russo, Joe Russo
Oyuncular: Robert Downey Jr., Chris Hemsworth, Chris Evans, Benedict Cumberbatch, Mark Ruffalo, Scarlett Johansson, Tom Holland, Chris Pratt, Zoe Saldana, Dave Bautista, Chadwick Boseman, Paul Bettany, Elizabeth Olsen, Sebastian Stan, Pom Klementieff, Don Cheadle, Anthony Mackie, Karen Gillan, Tom Hiddleston, Letitia Wright, Danai Gurira, Peter Dinklage, Idris Elba, Benedict Wong, Benicio Del Toro, Carrie Coon, William Hurt
Senaryo: Christopher Markus, Stephen McFeely
Müzik: Alan Silvestri

Stan Lee ve Jack Kirby'nin temellerini attığı Marvel Evreni'nin Marvel Cinematic Universe (MCU) yolculuğundaki en mühim noktası olan Avengers: Infinity War, ilk bölümüyle beklendiği gibi infial yarattı. Öncesinde 18 film bulunan bu evren, süper kahramanları önce solo filmleriyle tanıtmaya başlamış, sonrasında iki Avengers filmiyle birleşmeye giden rotaya girmişti. İki adet Guardians Of The Galaxy filmiyle de başka bir ekibin doğrudan birleşmesini konu almıştı. Çizgi romanlardaki işlenişe sadık kalınan bölümler kadar, bazı değişikliklerle onların MCU normlarına uyarlanması da söz konusu. Tüm bu filmlerde ucundan kıyısından 6 adet sonsuzluk taşının iyi ve kötü kahramanlar arasındaki yolculuğuna da tanık olduk. Bu taşların hepsini ele geçirerek Yenilmezler'in bile yenemeyeceği sonsuz güce sahip olmak isteyen Thanos'u ise çoğunlukla after credit sahnelerde gördük. Vision'ın alnındaki Zihin Taşı, Dr. Strange'in boynundaki kolyede bulunan Zaman Taşı ve Vormir denen bir yerdeki Ruh Taşını da elde ederek nihai amacına ulaşmak isteyen Thanos'u durdurmak, bu filme kadar izlediğimiz tüm Marvel yapımlarında anlatsak roman olacak olaylar dizisinin sonucunda her biri bir yere savrulmuş süper kahramanların tekrar biraraya gelmeleri halinde mümkün olacak sanıyoruz. Ama sadece sanıyoruz. Çünkü bu o kadar kolay görünmüyor. Zira bu kez karşımızda hiçbir Marvel filminde görmediğimiz kadar zalim, derin, gizemli, karizmatik ve kafa karıştıran bir kötü var.

Infinity War, en son Thor: Ragnarok'un after credit sahnesinde gördüğümüz üzere, Thor ve Loki'nin Asgard'dan kurtardığı halkıyla birlikte bindiği uzay gemisinin Thanos'un devasa gemisiyle karşılaşması sonrasında başlıyor. Bu karşılaşmanın trajik sürecini pas geçip, trajik sonuçlarıyla yüzleştiğimiz bölümde Thanos ve bir grup ihtişamlı kötüden oluşan Black Order'ın zalimlikleri sonucu bahtsız Thor yine uzaya savruluyor. Öte yandan, bir bardak suda fırtına yarattığını düşündüğüm Captain America: Civil War'un ardından çil sürüsü gibi dağılan Avengers ahalisinin Thanos'un eksik taşların peşinde olduğu gerçeği nedeniyle tekrar birlik olma çabalarını izliyoruz. Özellikle eksik taşları elinde tutan Dr. Strange ve Vision'ın Black Order ile mücadeleleri, kahramanların kendi iç hesaplaşmalarını, sorunlarını, zayıflıklarını bir kenara bırakıp kenetlenme süreçleri filmin Avengers kanadında yaşanan, kendi bünyesinde akıcı, abartısız ve makul yöntemlerle işleniyor. Fakat işin bir de Thanos kanadı var ki, bunca zaman after credits bölümlere hapsedilmiş, yarattığı gizemli tehditin bir gün mutlaka vuku bulacağı gerçeği bilinen bu süper kötünün MCU sularında nasıl yüzdürüleceği, Avengers: Infinity War'un en büyük merak konusuydu.


İlk kez 1973 yılında Jim Starlin tarafından yaratılıp Marvel çizgi roman evrenine dahil edilen Thanos, Titan gezegeninde doğmuş, çocukluğundan gelme travmaları olan, çok gelişmiş zihin gücüyle kozmik enerjiye hakim olabilen, istediği yere ışınlanabilen, askeri dehaya sahip, felsefeye düşkün, ölüme takıntılı (çizgi romandaki Ölüm karakterine sırılsıklam aşık), 446 kiloluk mor bir mutant. Bugüne dek süper kahraman filmlerinin kötü karakterlerinin türlü motivasyonları olduğunu gördük. En bilineni de dünyayı ele geçirmekti. Hemen hepsi de başarısız oldu, unutuldu gitti. Thanos da uzun ömrü boyunca gezegenler işgal etmiş, o gezegenlerdeki halkları katletmiş, evrenin hakimi olmak isteyen bir kötü. Ama sonsuzluk taşlarına sahip olmadan da gayet güçlü iken, taşlara sahip olduğunda bir parmak şıklatmasıyla evrenin yarısını yok etmek gibi bir amaca sahip olması, onu gelmiş geçmiş tüm Marvel kötüleri arasında sıradışı bir yere koyuyor. Gerçi o evrende tüm kötülerin atası olarak zaten en üstte yer alıyor. Bu motivasyon, bir yandan da filmi aşarak bambaşka tartışma ve teori alanları yaratıyor ki, Infinity War'un 10 yıllık bir serüvenin son durağı olması bu fikir çeşitliliğinin ışığında daha da anlamlanıyor. Peki Thanos neden böyle birşey yapmak istiyor? En önemlisi de bu düşüncesinde haklı mı?

Thanos'un geçmişte gezegeninin kaynaklarının kuruması ve işe yaramaz bir hale gelmesi neticesinde bu durumdan etkilenip, bundan böyle ele geçirdiği gezegenlerdeki nüfusun yarısını yok ederek denge sağlamak gibi bir düşüncesi var. Ona göre canlılar kendilerini kontrol edemiyorlar. Küresel ısınma, nüfus artışı, doğal kaynakların tüketilmesi, anlaşmazlıklar, savaşlar gibi sebeplere çare olacağı düşüncesiyle dünya nüfusunun %50'sinin bir parmak şıklatmayla yok olması fikri her bünyede farklı yankı buldu. Bu, Thanos tarafından da enine boyuna düşünülmüş bir çözüm gibi durmuyor. Dünya nüfusunun düz hesap 7 milyar 600 milyon olduğu düşünülürse, bir saniyede 3 milyar 800 milyon kişinin iyi-kötü, zengin-fakir, yetişkin-çocuk ayrımı yapılmadan yok edilmesinin sonuçları öngörülemez. İnsanoğlu olarak katil, hırsız, yalancı, duyarsız, bencil, cahil, ırkçı, hayvan düşmanı, doğaya ilgisiz, çocuk istismarcısı, empati yoksunu, din taciri, para kölesi olabiliriz. Elbette hepimiz öyle değiliz ancak öyle olanlarımız ve olmayanlarımız yüzyıllar boyu hep burun buruna yaşadı, yaşıyor. Thanos'un yöntemi kadar olmasa da dünyanın şu anki halinin her kulvarda bir balans ayarına ihtiyacı olduğu kesin. Zira hatalarımız çığrından çıkalı çok oldu. Bu bağlamda Thanos'un bir Marvel antagonisti olarak sempatik görülmesinin ardında gücü ve karizması kadar, yok olan %50'nin arasında sevdiklerinin de olabileceği ihtimalini umursamayıp, dünyanın selametini düşünen bir kitlenin romantik refleksleri de yatıyor. Nüfus arttıkça ihtiyaçların da arttığı, kaliteli yaşam standartlarının düştüğü, insanların kendini dine verdiği, cahilleştiği, akıl tutulmasına girip bir bitki gibi yaşadığı gerçekler düşünülürse, birilerinin değişim yaratacağına dair umutlar bu reflekslere sirayet etmekte güçlük çekmiyor.


Çizgi romanda Thanos bu kararı aşık olduğu Ölüm'ü etkilemek için alıyor. Neyse ki filmde böylesi saçma bir motivasyona prim verilmemiş. Ama Thanos'un, alelade bir Marvel kötüsü olarak işlenmediğini söylememize gerek yok. Tam tersi, şimdiye kadarki solo Marvel filmlerinde ve ilk iki Avengers filminde kimlerin ön planda olduğu belliyken, Infinity War'ın başrolü Thanos desek yanlış olmaz. Onun zalimliklerini, taşlar uğruna nelerden feragat ettiğini, Tanrıyı oynamasını görüyoruz. Ama yumruk yediğini, tuzağa düştüğünü, ölümden döndüğünü, acı çektiğini, ağladığını da görüyoruz. O kadar yıl ve sürüyle filmden sonraki tek amacın Thanos'un durdurulması üzerine olması boşa çıkmamış gibi hissediyoruz ki, bu az birşey değil. Hawkeye ve bir türlü Banner'ın içinden çıkamayan Hulk haricindeki bütün Marvel cemaatinin seferber olması, film öncesi nasıl bir rol dağılımı olacağı yönünde düşüncelere sevk ediyordu. Ama üç Captain America filmi ile Thor: The Dark World'ün senaryolarını yazmış Christopher Markus ve Stephen McFeely ikilisi, orijinal materyali de yadsımadan kilit kahramanları öne çıkararak bu kalabalığı dengeli biçimde organize etmeyi başarıyorlar. Kilit kahramanlar ise, Avengers'ta ağırlığını hep hissettiren Iron Man, Thanos'u alt etme planlarında hep aktif rol üstlenen ve bizim henüz görmediğimiz gelecekteki 14 milyonda bir ihtimali gören Dr. Strange, arı gibi çalışan Spiderman ve Ragnarok'ta eğitici bir varoluş seyahatinden geçen, burada da uzay boşluğuna savrulduktan sonra toparlanıp yine müthiş bir geri dönüş yapan Thor olarak göze çarpıyor.

The Winter Soldier ve Civil War'ı yöneterek sinematik evrene ısınan Anthony ve Joe Russo kardeşlerin yönettiği Infinity War, tavan yapan beklentileri karşılıyor. Russoların kalabalık kahraman grubunu idare edişleri, Thanos gibi kalıpların dışında bir kötü karakteri ele alışları, atmosfere hakim teknik yeterlilikleri, müthiş aksiyon sekansları, kahramanlar ve Thanos arasındaki güç ve felsefi zıtlıkları ete kemiğe getirişleri, Marvel filmlerinde görmeye alışık olunmayan finali işleyişleriyle bu ateşten gömleği başarıyla giyiyorlar. Kahramanları artık onları canlandıran oyuncular olarak değil, üzerlerine giydikleri kostümler ve temsil ettikleri değerler üzerinden kanıksadık. Fakat yeşil ekran teknolojisinin Josh Brolin aracılığıyla Thanos'u canlandırmadaki olağanüstü becerisi, Andy Serkis'in özellikle Planet Of The Apes'te Caesar'a hayat verişindeki teknik ustalığın aktörlükle birleşimini andırsa da, bulunduğu hayati konum gereği Thanos'un her bir ayrıntısındaki özen hayranlık verici boyutlarda. 2019'da gösterime girecek devam filmine Brie Larson'ın canlandırdığı, kilit bir rol üstlenecek olan Captain Marvel ile birlikte Ant-Man, The Wasp ve başka katılımların olacağı sır değil. Infinity War sayesinde hem senaristler Markus ve McFeely, hem de yönetmen Russo kardeşler yeterince güven vermiş vaziyetteler. Ne var ki o malum sesten bir saniye sonra dünya sakinlerini nelerin beklediği süper bilinmeyene de tatminkar cevaplar verme sorumlulukları var.

11 Temmuz 2018 Çarşamba

Rumble: The Indians Who Rocked The World (2017)


Yönetmen: Catherine Bainbridge, Alfonso Maiorana
Müzik: Benoît Charest

Catherine Bainbridge'in Alfonso Maiorana ile birlikte yazıp yönettiği Rumble: The Indians Who Rocked The World, yıllar boyu hor görülmüş, asimile edilmiş, dışlanmış, katledilmiş Amerikan yerlilerinin tarihte bıraktıkları etkileri bu defa müzik tarihi içinde inceleyen kapsamlı bir belgesel. Tabii bir müzik belgeseli olması, onun tarihi, kültürel, toplumsal ve psikolojik gerçekleri devre dışı bırakmış olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersi, Bainbridge ve Maiorana bu gerçeklere sıkı sıkıya bağlı bir belgesel meydana getiriyorlar. ABD Hükümetinin 1907'de, Amerikan yerlilerinin müziklerini kaydetmek için bir komisyon kurduklarını, çünkü bu şarkıların geleceğe aktarılmayacağından emin olduklarını belirterek sözlerine başlayan film, aslında bu müziklerin nasıl ve kimler tarafından geleceğe aktarıldıklarını örneklerle bir bir önümüze seriyor. Bu örneklerin birçoğunu tanıyor (bazılarının yerli olduklarını yeni öğrenip şaşırıyor), tanımadıklarımızla tanışıyor, bıraktıkları tutkulu ve kalıcı etkileri görünce hayran kalıyoruz. Bu yerli müziklerinin rock, r&b, blues, pop, caz gibi farklı türler üzerindeki öncü ve dönüştürücü rolü karşısında hayranlığımız daha da artıyor.

Belgesel, Jimmy Page'den Iggy Pop'a pekçok kalburüstü müzisyenin hayatını değiştirmiş olan Link Wray'in etkilerinin müzik dünyasındaki yansımaları ile başlıyor. Wray'in 1958'de yayınladığı Rumble, gitarda ‘feedback' ve ‘distortion'ın ilk kez kullanıldığı, aynı zamanda tamamen enstrümantal bir parça olmasına rağmen radyolarda çalınmasının yasaklandığı ilk şarkı olması nedeniyle müzik tarihinde önemli bir yere sahip. Ama Link Wray ile ilgili çoğu kişinin bilmediği şey ise onun kızılderili köklerinden geliyor olması. Rumble'ın ikonik gitar melodisiyle kendinden geçmiş, hatta hayatı değişmiş müzisyenlerin bu şarkı ve Wray hakkında yorumları, bu etnik gerçeğin öne çıkarılmayı hak ettiği bir filtre ile sunuluyor. Bainbridge - Maiorana ikilisi, önce farklı müzik türlerine ait öncü isimleri ve onların hem etnik, hem de müzikal köklerini bir arada ele alarak bunları sağlam kanıtlar, dürüst ve zekice yorumlarla destekliyor. Etnik müzik araştırmacıları, tanınmış müzik yazarları, tecrübe abidesi müzisyenler, tarihçiler, hepsi çok çarpıcı örnekler vererek müzik dünyasındaki "yerli" etkisinin doğuşu, gelişimi ve bilinmeyenlerini açıklayarak ağzımızı açık bırakıp, tüylerimizi diken diken ediyorlar adeta.

Rock kulvarındaki Link Wray etkisinin ardından, onlarca çeşit blues formundan hangisi olursa olsun, Eric Clapton'dan Bob Dylan'a yüzlerce müzisyene ilham kaynağı olmuş Charley Patton'ın da bir kızılderili olduğunu öğreniyoruz. O Charley Patton ki, günümüzde blues müziğin atalarından sayılan Pop Staples, Son House, Howlin' Wolf'a gitar çalmayı öğretmişti. O Charley Patton ki, gitarını aynı zamanda bir davul gibi ritim tutmak için de kullanmıştı. Ve o davul ki, kölelik zamanlarında asi bir enstrüman olarak tanımlandığı, insanları isyan çıkarmak için organize etme kapasitesine sahip olduğu için yasaklanmıştı. Ama Patton'ın geride bıraktığı müzikal öncülüklerin o dönemin dinamiklerine meydan okuması, günümüze kadar ulaşabilmesi kaçınılmazdı. Çünkü bunlar insana, insan özgürlüğüne dairdi. Aynı şekilde 20'li ve 30'lu yıllarda cazın konumlandırılışında bir köşe taşı olarak kabul edilen Mildred Bailey, içinde Amerikan yerli kanı da bulunan karışık bir etnik kimliğe sahip Jimi Hendrix, Come and Get Your Love ile (Guardians Of The Galaxy'nin jenerik şarkısı) büyük bir hit şarkıya imza atan Redbone, pop sahnesinden Taboo (Black Eyed Peas), 80'ler hard rock döneminde çok başarılı bir gitarist iken yolunu şaşıran Steve Salas (Apache) ve onu köklerine döndüren davul virtüözü Randy Castillo (Ozyy Osbourne), kızılderili olmanın gururunu taşıyan isimler.

 
Ünlü olmaya başladığı zamanlarda "kızılderili olduğun için gurur duy, ama bunu kime söylediğine dikkat et" diyen tavsiyelere uyduğunu söyleyen Robbie Robertson, The Hawks ve The Band isimli gruplarıyla neredeyse etkilemedik müzisyen, hatta Martin Scorsese gibi başka branşlardan insan bırakmamıştı. Taj Mahal, John Lennon, Eric Clapton, George Harrison, Jackson Browne, John Trudell gibi dev isimlerin hayran olduğu kızılderili kökenli gitarist Jesse Ed Davis ve onun başarı ve hüzün dolu hikayesi de belgeselde yer almakta. Aktif biçimde yorumlarıyla izlediğimiz Robertson ve Trudell, filmdeki bu kısa hikayeleri daha da anlamlandıran müdahalelerde bulunuyorlar. Özellikle ırkçı faşist yönetimlere ve Vietnam Savaşı'na tepki olarak protest bir dönüşüm geçiren folk müzikte ise Joan Baez'den önce Buffy Sainte-Marie, Bob Dylan'dan önce Peter La Farge vardı ve ikisi de kızılderili köklerinden geliyordu. Üstelik FBI onları kara listesine aldı, radyo ve televizyonlar onları yasakladı. Buffy Sainte-Marie'ye göre bu yasakların sebebi -bize de tanıdık gelecek şekilde- direk radyo ve TV'ler değil, onları satın alıp köleleştirmiş petrol şirketleri, uranyum hırsızları, yani kitlelerin protest müzik sayesinde etkileneceğini bilen rant sahipleri olduğunu ifade ediyor.
 
29 Aralık 1890'da Amerikan Ordusu Wounded Knee'de 300'den fazla kızılderiliyi katletmişti. Bunların arasında Ghost Dancers denilen kabile müzisyenleri ve dansçıları da bulunuyordu. Belki şu an o günlerden uzaktayız. Ama ırkçılık ve faşizm dünyanın çoğu yerinde irili ufaklı şekillerde hala varlığını sürdürmekte. Üstelik bu baskı odakları sıkıştıkça "köklerimizi unutmamalıyız, geçmişimize sahip çıkmalıyız" diye kendi sınırlı geçmiş algılarını insanlara dayatmaktalar. Oysa bu belgeselde sadece müzisyen camiasındaki örneklerini gördüğümüz kızılderili toplumunun başka alanlarda da ne kadar aktif ve ilham verici olduğunu anlamak için dahi olmaya gerek yok. Özellikle tarihçi ve genetikçi Erich Jarvis'in çok güzel özetlediği, burada yorumlaması çok uzun sürecek bilgiler ışığında, Afro-Amerikan toplumun kızılderililerle olan organik bağları, o sahip çıkılması gereken asıl geçmişin ne olduğunu gayet net biçimde ortaya koyuyor. Dünyayı etnik renklerden, kızılderililerden, yerlilerden, azınlıklardan, dışlanmışlardan, ötekileştirilmişlerden ayrı düşünmemiz mümkün değil. Belgeselin pekçok mesajı arasından, toplumu siyah-beyaz, zengin-fakir, kadın-erkek, Türk-Kürt, Alevi-Sünni gibi ayrıştırmalarla bölmeden maddi manevi rant elde edemeyen faşizmin, filmin adına istinaden er ya da geç "gümbürdemeye" mahkum olduğu mesajını da alıyoruz.

5 Temmuz 2018 Perşembe

A Quiet Place (2018)


Yönetmen: John Krasinski
Oyuncular: Emily Blunt, John Krasinski, Millicent Simmonds, Noah Jupe
Senaryo: Bryan Woods, Scott Beck, John Krasinski
Müzik: Marco Beltrami

Bryan Woods ve Scott Beck'in yazdığı, çoğu seyircinin komedi dizisi The Office ile tanıdığı John Krasinski'nin yönettiği A Quiet Place, post-apokaliptik bir coğrafyada geçen ilginç konusuyla ve baştan sona gerilim yüklü anlatımıyla 2018'in flaş yapımlarından biri oldu. Woods ve Beck'e senaryoda da katkıda bulunan Krasinski, üç adet The Office bölümü ve iki filmle birlikte üçüncü uzun metrajını yönettiği için zaten acemi sayılmaz. Ama A Quiet Place sayesinde artık yönetmenlik sıfatını daha ciddi şekilde yükleneceği, beklentileri arttıracağı söylenebilir. Öncesinde nasıl bir felaket yaşandığını bilmediğimiz bu dünyaya felaketten sonraki 89. gün ile başlıyoruz. Üç çocuklu Abbott ailesi terk edilmiş bir marketten ihtiyaçlarını alıp yola koyuluyorlar. Dikkat çeken şey ise ses çıkarmamaları, işaret diliyle anlaşmaları. Zira kör ama sese karşı aşırı duyarlı, sert kabuklu yaratıklar, ses duydukları anda oraya gidip canlı ne varsa acımasızca öldürüyorlar. Bir korku gerilim için nimet sayılabilecek eldeki bu malzemeyi iyi değerlendiren ekip, Amerikan klişesi birtakım dram unsurlarını da işin içine katarak türe güçlü bir halka ekliyor.

Trajik biçimde sonlanan 89. günün ardından 472. güne atladığımızda anne Evelyn'i karnı burnunda, baba Lee'yi yoğun çalışmalar içinde, çocuklar Regan ve Marcus'u da ses çıkarmanın tehlikeli olduğu bu kırda kendi hallerinde buluyoruz. İşitme engelli olan Regan'ın geçmiş yüzünden kendini suçlaması, bu yüzden babasıyla arasında soğukluk hissetmesi, Lee'nin başına birşey gelme ihtimaline karşı Marcus'u hayatta kalma ve ailesini koruma yönünde eğitmesi, en dramatik olanı ise Evelyn'in doğuma kısa bir süre kala bu ölüm sessizliğine bir bebek dünyaya getirecek olmasının yüzüne yansıyan tedirginliği filmin insani çevre düzenini oluşturuyor. Tedbir odaklı kurdukları çeşitli düzenler, belli rutinleri var. A Quiet Place'i muadillerinden bir miktar ayıran en önemli yanı, insani olmayan gerilim tarafının filmin her yanına sindirdiği korku atmosferi. Ses çıkarmadıkları sürece huzurlu sayılabilecek iken, çıkardıkları anda vahşice öldürülme tehlikesi olması filmi kaygan bir düzleme koyuyor.


Lee ve oğlu Marcus bir gün eğitim için evden uzaklaştıklarında meydana gelen bir kaza ile ipi kopan film, ondan sonra seyirciye rahat yüzü göstermemek istercesine şapkasından tüm fikirlerini, korku gerilim hamlelerini birer birer çıkarmaya başlıyor. Aile fertleri bir şekilde birbirlerinden ayrı düşüyor, birbirlerini bulanlar kayıpları aramaya çıkıyor, bu esnada ses çıkarmamak için akla karayı seçiyorlar. Tabii bebek de geliyor. Bu anlarda filmi ikiye, üçe bölüp sonra tekrar toparlamak için becerikli senaryo dengeleri sağlayabilen Woods, Beck ve Krasinski üçlüsü, adeta kendilerine meydan okurcasına kendi işlerini zora sokacak sorunlar yaratıyorlar. Tabii bunların çözümlerini de düşünmüş olmanın becerisi kadar bazı mantıksal sallantıları da olmuyor değil. Ses konusunda bu kadar hassasiyet yaratılınca, birer paranoyağa dönmüş seyirciler olarak en ufak bir ses neticesinde yaratık göreceğimiz şartlanmasına da çözüm bulunmuş olması, bu çözümleri bile o hassasiyet çerçevesinde yorumlamamıza yol açıyor. Yani filmin, elinden geldiğince kendi oluşturduğu mantık kodlarına sadık kalmaya çalışırken ufak açıklar vermesi etkisini azaltmıyor.

Korku filmlerinin olmazsa olmazı ses olgusunun önemini doğrudan bir filmin senaryosundaki en önemli tehdit olarak görmemiz, filme teknik bir ayrıcalık katarken bazı anlık ses patlamalarının sahneye ait doğal seslerden oluşması (birşeylerin yere düşmesi, ani tıkırtılar vs.) belli bir orijinallik sağlıyor. Ama böyle bir avantaj varken bazen o patlamaları ani notalarla destekleyip tansiyonu yükseltmeye çalışmak işi sunileştirebiliyor. Şelale ve havai fişek gibi devasa ses kaynaklarının sağladığı avantajlara da değinen ses ekibi, bu sessiz atmosferden çıkacak gürültüleri ve çığlıkları daha da anlamlandırma fırsatı yakalıyor. Dümendeki Krasinski bu teknik doğallığı elde etme gayreti yanında, dramatizasyon kısmında da 2010'dan beri evli ve iki çocuk sahibi olduğu Emily Blunt ile oynuyor, kızı Regan rolünde gerçek hayatta da işitme engelli olan Millicent Simmonds'ın reaksiyonlarından faydalanıyor. Özellikle Emily Blunt, kimi zaman Alien'ın Ripley'ini veya The Descent'in Sarah'ını anımsatan, dramatik anaç ikilemler içindeki Evelyn rolüyle kariyerinin en önemli performanslarından birini ortaya koyuyor. Filmin devamı çoktan anons edildi. Toplamda orijinal bir fikir olmasına rağmen, aile bağlarının hayatta kalma içgüdüsü ile özdeşleştirilmesi haricinde çok ortada olan bir mesaj yok. Devam filmi de aynı sessizlik fikrinden yürüyerek karakterleri başka bir maceraya daha sokacaktır. Ama aynı dönemdeki bir yığın ucuz korku filmi yanında parlayan örneklerden biri olan A Quiet Place'i devam filmleriyle sömürmenin de gereği yok.

29 Haziran 2018 Cuma

Incident In A Ghost Land (2018)


Yönetmen: Pascal Laugier
Oyuncular: Crystal Reed, Mylène Farmer, Anastasia Phillips, Emilia Jones, Taylor Hickson, Kevin Power, Rob Archer,  Adam Hurtig
Senaryo: Pascal Laugier
Müzik: Georges Boukoff, Todd Bryanton, Anthony d'Amario, Ed Rig

Pauline ve iki kızı Beth ile Vera, büyük teyzelerinden miras kalan evi görmek için yola çıkarlar. Daha doğru dürüst eve yerleşmeden ilk gece cani bir grubun saldırısına uğrarlar Pauline kendisini ve kızlarını korumayı başarır ancak o gecenin anısı üç kadının aklından çıkmaz. Aradan geçen yılların ardından Vera annesiyle o evde yaşamayı sürdürürken, onlardan uzakta başarılı bir korku romanları yazarı olan Beth, o dehşet dolu geceyi anlattığı Incident In A Ghost Land romanı ile kariyerinin zirvesindedir. Evli ve bir erkek çocuk sahibi olan Beth bir gece Vera'nın yarım çığlıkları attığı telefon alır. Apar topar o eve döndüğünde ise hala olayın etkisinden kurtulamayıp akıl sağlığını yitirmiş olan Vera ve onunla baş etmek zorunda kalan annesiyle başbaşa kalacaktır. Tabii bu arada evde tuhaf olaylar yaşanmazsa olmaz. "Yeni Fransız Dehşet Sineması"nın önemli isimlerinden Pascal Laugier'in yazıp yönettiği Incident In A Ghost Land, zaten onun adı olmasa izleyebileceğimi düşünmediğim bir gerilim filmiydi. İlk kez 2008'deki şahane Martyrs ile tanıdığım Laugier, 2012'deki The Tall Man ile çok geçmeden Amerika radarına girerek İngilizce film çekme sevdasına kapıldı. Incident In A Ghost Land, 6 yıl sonra Laugier'in dönüş filmi olarak yine Martyrs sularında, ama Martyrs kalitesinden çok uzakta bir film.

İlk filmi House Of Voices'dan sonraki Martyrs, The Tall Man ve Incident In A Ghost Land gösteriyor ki Laugier'in çocuk kaçırma, işkence, saplantılar, akıl oyunları, rüyalar (daha doğrusu kabuslar) gibi türlü fetişlerle meselesi bitmemiş. Korku ve gizem edebiyatının önemli isimlerinden olan Howard Phillips Lovecraft göndermesiyle açılan film, farklı karakterde iki kız kardeş ve onları kendilerine kalan tuhaf eve götüren annelerinin arabadaki sohbetleriyle başlıyor. Yolda onları sollayan tuhaf kamyonet, içi antikalarla ve ürkütücü oyuncak bebeklerle dolu izbe konak, aynalar, karanlık bodrum gibi ne kadar klişe varsa abanan Laugier, pek bir hüner sergilemediği ev istilası bölümüyle filmin "geçmiş" kısmını tamamlıyor. Ancak bu bölümü çat diye bir finalle bitirip yıllar sonrasına gitmesiyle, bu finali sonlara doğru çözülme sürecinde detaylandıracağını bas bas bağırıyor. Başarılı bir korku romanları yazarı ve sevimli bir aileye sahip olduğunu öğrendiğimiz Beth'in, neden hala o evde yaşadıklarını anlamadığımız annesi ve kızkardeşini ziyaret etmesiyle farklı bir boyuta geçen film, burada da klişelerden vazgeçmiyor.


Ama beklenmedik kırılma anlarını seven Laugier, Beth eve geldikten sonra çok başka bir strateji belirleyerek kabus dolu dakikalara start veriyor. Bu kırılma anının hakkını vermek gerek. Zira her tarafı yara bere içindeki Vera'nın çılgınlık hali, anne Pauline'in tuhaf sakinliği seyirciyi farklı tahminlere yönlendirebilecek iken, Laugier belki de filmi kurtarabilmek için en yaratıcı hamlesini yapıyor. Filmin kurtulduğu veya hamlenin yaratıcı olduğu fikirleri göreceli olsa da, son yarım saati ilginçleştirdiği ve Yeni Fransız Dehşet Sineması sınırlarında gezdirdiği kesin. Fakat o yarım saatin ve tüm filmin finali böyle mi olmalıydı, kesinlikle hayır. Fransa/Kanada ortak yapımı olmasına rağmen fazlasıyla Amerikan bir son ile Laugier belki de kendisinin tek gerçek yeni dalga filmi Martyrs'in çok altında kalıyor. Hatta The Tall Man ile dahi bittikten sonra türlü teorilerle filmi kafalarda tekrar oynatabilen Laugier senaryolarındaki becerikli kıvrımlar Ghost Land'de bulunmuyor. Varsa da bunlar filmin geneline değil, gerilimli bölümlerine sirayet eden yaratıcı fikirler olarak kalıyor. Tabii kızkardeşlerin gençliklerini ve yetişkin hallerini oynayan dört oyuncunun çok başarılı olduğunu, bu yaratıcı fikirlere çok iyi eşlik ettiklerini de eklemek lazım. 80'lerin ortalarından itibaren 10 kadar albüm yapmış 57 yaşındaki Fransız şarkıcı Mylène Farmer ise performans olarak kızlar kadar etkili sayılmaz.

Aslında son dönemlerdeki bu Hollywood kokan kolaycılığı sadece Laugier'de değil, dehşet dalgasının diğer isimleri olan Xavier Gens, Alexandre Aja, Alexandre Bustillo filmlerinde de görmekteydik. Frontier(s) sonrası Hitman saçmalığını saymazsak, İngilizce konuşulan post-apokaliptik gerilim The Divide adıyla gayet iyi bir film çeken Gens, Haute Tension sonrası hiçbir filmini beğenmediğim Aja ve hala 2007'deki À l'intérieur'da kaldıklarını düşündüğüm Alexandre Bustillo - Julien Maury ikilisi bu dehşet dalgasını geliştirmek adına düzgün işler yapmayıp vizyonsuz yapımcılara, senaristlere ve İngilizce'ye teslim oldular. Belçikalı olmasına rağmen Calvaire (2004) ve Alléluia (2014) ile dehşet dalgasına olumlu katkılar sağladığını düşündüğüm Fabrice du Welz de ne yazık ki Message From The King ile bu modaya uymaya başladı. (2019'da çıkacak Fransa/Belçika ortak yapımı Adoration'a dair ümitlerimiz sürüyor.) Yeni Fransız Dehşet Sineması'nın sürdürülememesinin en önemli nedenlerinden biri de belki Fransız sinemacıların kendilerini Avrupa dışında (ki genelde Amerika oluyor) farklı dil ve aktörlerle tazeleme arzuları oluyor ki, bu durum yaratıcılıklarının törpülenmesi, stüdyo baskıları, daha muhafazakar engellere takılmaları gibi çeşitli sonuçlar doğuruyor. Farklı bir deneyim yaşayayım derken özgünlüklerini yitiriyorlar. Pascal Laugier de, Martyrs'te ispatladığı konu bütünlüğünü, enteresan fikirlerini, twist gücünü artık Hollywood korku klişelerine anahtar teslim yapmamalı, en önemlisi de artık şu kaçırılıp işkence görmüş genç kızlar fikrinden uzaklaşmalı.

22 Haziran 2018 Cuma

A martfüi rém (2016)


Yönetmen: Árpád Sopsits
Oyuncular: Károly Hajduk, Gábor Jászberényi, Zsolt Anger, Péter Bárnai, Zsolt Trill, Zsófia Szamosi, Mónika Balsai, András Réthelyi, Piroska Móga
Müzik: Márk Moldvai

Bir kadının tecavüz edilerek öldürülmesi sonrasında, kadınla en son görülen Ákos Réti isimli gencin apar topar önce idama sonra iyi halden 25 yıl hapis cezasına mahkum olması, 7 yıl geçtikten sonra kadınların aynı kasabada aynı türde vahşice öldürülmeye başlanması üzerine soruşturma dosyasının tekrar açılmasının konu alındığı Macaristan yapımı A martfüi rém (Strangled), Macaristan'ın Martfüi şehrinde 60'lı yıllarda yaşanmış gerçek olaylara dayalı bir gerilim. Dönemin politik iklimini de fonuna yerleştiren, ama o fonu emniyet ve adalet sistemindeki açıkları işaret etmek için kullanan yönetmen Árpád Sopsits, polisiye temposu, gerilim kurgusu, dönem atmosferi, sert sahneleri, başarılı performanslarıyla ülkesinde ödül ve övgülere boğulmuş bir filme imza atıyor. Karakter çeşitliliğine rağmen Macaristan sinemasının özelliklerinden biri olarak soğuk ve mesafeli oyunculukların açıkça görüldüğü, buna rağmen tutkulu performansların böyle bir ortamda sivrilmek için çok rahat alan bulduğu bir film.

Önce Ákos Reti'nin suçlu mu, suçsuz mu olduğuna, suçsuz ise neden bu cinayetin onun üstüne kaldığına, akabinde de dışarıda tekrar alevlenen seri katil dehşetine bakacağını bildiğimiz film, katili gölgede bırakıp soruşturma sürecine ve kahramanlarına odaklanacak diye beklerken, katili de oyuna aktif biçimde dahil ederek elini güçlendiriyor. Böylece iki cepheden ilerleyen film, katil Bognár'ın kurban seçimi ve cinayet süreci ile, genç savcı Zoltán Szirmai'nin onu yakalamak için verdiği mücadele arasında bir kurguyla ilerliyor. Tabii her iki cephe de kendi içinde detaylara sahip. Mesela Ákos Reti dosyası tekrar açılınca 7 yıl önceki delillere istinaden apar topar onu mahkum ederek hem üstlerini, hem de toplumu savuşturmak isteyen Hakim Gábor ve Dedektif Bóta için bu dava eski defterlerin açılması demek olduğundan, genç ve idealist savcı Zoltán ile bürokratik ve psikolojik uyuşmazlıklar yaşıyorlar. Öte yandan, seri katil Bognár'ın karanlık yüzü ile normal yaşamı arasındaki tezatlığın yarattığı akış da filmin katmanlaşmasını, karakterlerin giderek boyut kazanmasını sağlıyor.

Bu tip gerçek hikayeleri veya kurgu senaryoları kendi yakın tarihinin fonunda işlemeyi seven Macar sineması, A martfüi rém ile bu sevgisini sürdürüyor. Bu tarih hakkında didaktik hareket etmeden, elinden geldiğince politik doğrucuk yapmadan, asıl hikayesini ve onun kollarını siyasi argümanlarla boğmayan tonda seyrediyor. Ama kuru bir seri katil hikayesi organize etmeyip, sosyolojik, politik, psikolojik açıları görebiliyor, böylece temelde yer alan adalet kavramına daha temkinli yaklaşabiliyor. Zira bu gerçek hikayedeki adalet sağlama aceleciliği sonucu insan onurunu, hayatını etkileyebilecek hukuki kararların sorgulanması gerekliliği hep bir kenarda duruyor, kendini hiç unutturmuyor. Teknik alanlarda güven verdiği gibi, Bárnai Péter, Anger Zsolt, Jászberényi Gábor ve Hajduk Károly dörtlüsünün güçlü performansları da A martfüi rém'i 2016'nın kaliteli suç dramlarından biri yapıyor.

10 Haziran 2018 Pazar

Teströl és lélekröl (2017)


Yönetmen: Ildikó Enyedi
Oyuncular: Géza Morcsányi, Alexandra Borbély, Zoltán Schneider, Ervin Nagy, Zsuzsa Járó, Réka Tenki, Júlia Nyakó
Senaryo: Ildikó Enyedi
Müzik: Adam Balazs

Macar yönetmen Ildikó Enyedi'nin uzun bir aradan sonra yazıp yönettiği Teströl és lélekröl (On Body and Soul - Beden ve Ruh), son yıllarda çekilmiş konusu en ilginç ve bu ilginçliği en etkili biçimde hayata geçirmiş filmlerden birisi. Budapeşte'de bir mezbahada finans direktörü olarak çalışan Endre ile, kalite kontrol bölümünde yeni işe giren Mária arasındaki tuhaf ilişkiyi ele alan film, dram, romantizm ve kara mizah öğeleriyle süslediği, sakin fakat çarpıcı bir ton yakaladığı çok yalın bir atmosferde geçiyor. 60'lı yaşlarında, bir elini kullanamayan, yalnız yaşayan ve içine kapanık (yetişkin bir kızı olduğu gereksiz ayrıntısı da verilen) Endre, 30'lu yaşlarında anormal derecede asosyal bir kadın olan Mária'yı görür görmez ondan hoşlanıyor. Ama iş yerinde Jenö dışında herkesle mesafeli olan Endre bu durumdan kimseye söz etmiyor. Zaten adeta bir robot gibi davranan Mária çok zor bir kadın. Mezbahada gerçekleşen bir hırsızlık olayından sonra çalışanlarla tek tek görüşmesi için görevlendirilen bir psikiyatr sayesinde çok garip bir gerçek ortaya çıkıyor. Endre ve Mária her gece biri erkek, diğeri dişi iki geyik olarak aynı rüyayı paylaştıklarını fark ediyorlar. Böylece o ana dek filmin açılışında ve aralarda görüp film ile bağlantısını kuramadığımız soğuk ve karlı ormandaki iki geyik birden anlamlanıyor.

Ildikó Enyedi, bu fantastik rastlantıyı hayata geçirmek için iki zor karakter seçmiş ki, senaryoyu kaleme alırken nereye kadar götürebileceğine dair kendine meydan okumuş sanki. Üniversite bitirmiş, mesleğini eline almış, olağanüstü bir hafızası olan, ancak insanlarla iletişimde adeta bir uzaylı kadar tuhaflaşan Mária, yılların bıkkınlığı ve yalnızlığı yüzünden okunan mezbahanın finans müdürü Endre'ye göre daha ilginç ve zor bir karakter sayılabilir. Aşırı ürkekliği sebebiyle rüyasında dişi bir geyik olmasına şaşmamalı. Enyedi, onun karşısına mevki sahibi yakışıklı bir playboy yerine, mevki sahibi Endre'yi koyuyor ve klişelerin kendisini kolayca götürebileceği yerleri reddederek kendi yolunu bir şekilde bulmaya çalışıyor. Aslında meselesinin özü, birbirine fiziksel manada yakışan bir kadın ve bir erkeğin inişli çıkışlı sıkıcı ilişkisi yerine, aynı rüyayı gören çok farklı iki insanın nasıl iletişime geçeceklerini, bu duruma nasıl tepki vereceklerini, bir ilişki yaşayıp yaşamayacaklarını, yaşayacaklarsa neye benzeyeceğini kurguluyor. Bunu o kadar zarif bir sinema diliyle yapıyor ki, bir Mária'nın, bir Endre'nin yalnız dünyalarına, sonra onların işyerindeki -çoğunlukla yemekhanedeki- geyikler kadar doğrudan ve ürkek etkileşimlerine konuk oluyoruz. Tabii gece olunca karlı ormanda onları birer geyik olarak gördüğümüz büyülü rüya sahneleri de bu incelikli kurguda yerini alıyor.


Enyedi tüm bu tasarımıyla o kadar naif bir evren yaratıyor ki, Endre ve Mária dışındaki karakterlerden hep bir fesatlık, gerginlik bekliyor, seyirci olarak adeta birer Endre'ye veya Mária'ya dönüştüğümüzü fark ediyoruz. Bu geyiksi ürkeklik, her ikisinin müthiş bir doğallıkla resmedilmiş yalnızlıkları içinde geçmişteki ya da şimdiki zamandaki kendimizden çok şeyler bulmamız sayesinde bizi de sarıp sarmalıyor. Çok basit akşam yemekleri, tek kişilik sıkıcı gece rutinleri, sessizlik ve son durak olan uyku. İçinde yaşayanlar için sıkıcı, dışardan bakanlar için sakinliğiyle huzur ve hüzün dolu bu şiirsel yalnızlık hali, rüyalarla birlikte o naif ruh halinin bedensel karşılığı olan geyiklerde kendini buluyor. İşyerindeki o tuhaf hırsızlık olmasa, bu suç yüzünden bir psikolog çağrılıp tüm çalışanlara özel sorular sorulmasa, Endre ve Mária'nın geceleri aynı rüyayı gördükleri gerçeğini birbirlerine asla söylemeyeceklerini çok iyi biliyoruz. Çünkü her ne kadar Endre biraz yoklamış olsa da, birbirinden farklı bu iki insanın arkadaş olmaları bile imkansız görünüyor. Belki yakınımızda veya uzağımızda, ayrı dünyaların insanları da olsak bir rüya eşimiz olma ihtimaline de uzanıyor bu durum. İnsanlar genellikle birbirleriyle iletişime geçmek, ilişki yaşamak için hep bir ortak nokta bulma peşindedir. Oysa aynı rüyayı görmek kadar büyüleyici bir ortak noktamız olsa buna nasıl tepki verirdik diye kendi sınırlarını aşıp hayatımıza dahil olan bir film Teströl és lélekröl.

Filmin melankolik dokusu, Mária'nın çocuksu, kırılgan, sessiz, zaman zaman sinir bozucu derecede asosyal duruşundan ve Endre'nin yılgın ama özellikle Mária'yı gördükten sonra içten içe umutlu sakinliğinden besleniyor. Gülümseten, hüzünlendiren, yer yer ürküten ama her daim filmin bir dantel gibi işlenmesine katkıda bulunan detaylar, yakalamasını bilenler için o kadar cömert ki, Amélie'den Lost In Translation'a kadar imkanlı/imkansız pekçok aşk hikayesini anımsatan incelikler taşımakta. Ildikó Enyedi, komediden gerilime kadar çeşitli türlere kolayca uyarlanabilecek bu konuyu olabilecek, olması gereken en güzel biçimiyle, klişe kabul etmeyen çok boyutlu bir gidişat ile yazıyor/yönetiyor. Hatta kitabı olsa ne güzel okunurdu dedirtiyor. Kendi sakinliği içinde güçlü bir tempo yaratıyor. Endre rolünde ilk filmini çeken Géza Morcsányi ve Mária olarak izlediğimiz televizyondan gelme Alexandra Borbély, minimal halleriyle filmin başlarında hiç de güven vermemelerine rağmen, Enyedi'nin incelikli senaryosunun ağlarını ördüğü, özenle inşa ettiği, adım adım yükselttiği, hüzünlü yalnızlıklarına ortak ettiği birer beden ve ruha dönüşüyorlar. Hatta yıllandıkça unutulmazlar arasına girecek birer arızalı aşık profili çıkarıyorlar. Ama onların arızası birbirlerine veya başkalarına değil. Böyle sıradışı bir ruhi ortaklığa bedensel olarak nasıl tepki verileceğini bilememenin acemiliğiyle yaşadıkları arızalar. Bu durumda kim arızalanmaz ki?