23 Şubat 2017 Perşembe

13th (2016)


Yönetmen: Ava DuVernay

"Uyuşturucuya karşı savaşta asıl amaç siyahları hapsetmekti. 1968'teki Nixon kampanyasının ve onu izleyen Nixon Beyaz Sarayı'nın iki düşmanı vardı: Savaş karşıtı sol ve siyahlar. Savaş karşıtlığını veya siyah olmayı yasa dışı ilan edemeyeceğimizi biliyorduk. Kamuoyunun hippileri esrar, siyahları ise eroin ile özdeşleştirmesini sağlayarak ve her ikisine de suçlu muamelesi yaparak bu toplulukları parçalayabildik. Liderlerini tutukluyor, evlerini basıyor, toplantılarını durduruyor ve akşam haberlerinde onları kötüleyebiliyorduk. Uyuşturucular hakkında yalan söylediğimizi tabii ki biliyorduk."
Nixon yönetiminden bir görevli


Ava DuVernay'in yönettiği Netflix belgeseli 13th, Amerikan anayasasının 13. maddesindeki "kolelik ve rızasız hizmetkarlık, mahkumlar hariç tutulmak suretiyle kaldırılmıştır" maddesinden hareketle, ABD'nin kölelik tarihine, yıllar içindeki dönüşümüne, ırkçılığa ve adalet sistemine kapsamlı bir bakış atıyor. İstismar edilmeye son derece müsait olan bu madde, sözde siyah ırkı özgürleştirmiş gibi görünse de, aslında köleliği çok daha farklı bir boyuta taşımış, adeta yasallaştırmıştı. Bu maddeyle köle ekonomisinin yüksek getirisinden mahrum kalacak olan ABD yönetimlerinin sistematik olarak köleliği destekleyici tutumlarını, 1915 yapımı Birth Of A Nation gibi filmlerle, çıkarılan yasalarla ve basın yayın organlarındaki taraflı yayınlarla beyaz kamuoyu oluşturma çalışmalarını inceliyor. Kağıt üzerinde kalkan kölelik sonucu birer tehdit olarak algılanmaktan kurtulamayan siyahların toplu halde tutuklanmalarının, böylelikle 13. madde sayesinde tecrit altında tutulup ucuz işgücü olarak sömürülmelerinin, günümüze kadar uzayan bir süreç olduğu kanıtlarla vurgulanıyor.

Daha önceleri "nigger" diye aşağılanan siyah ırk, özellikle Richard Nixon döneminde "law & order" (kanun ve düzen) ve "criminal" (suçlu) kelimeleriyle kastedilerek üstü kapalı şekilde hep hedef gösteriliyor. Uyuşturucu ile mücadele olarak tanımlanan ve bütünüyle siyahlara tahvil edilen her türlü suç, ırkçılığın kamuflajı olarak kullanılıyor. Böylelikle onları hapse atmak daha kolaylaşıyor. Nixon ile ivme kazanan, devamında ise Ronald Reagan tarafından yasalarla ve uygulamalarla iyice körüklenen bu devlet ırkçılığı, hapishane nüfusunun artmasına, bu nüfusun büyük yüzdesini de siyahların oluşturmasına ortam hazırlıyor. Öyle ki, özgürlükler ülkesi ABD dünyadaki nüfusun %5'ine, mahkumların ise %25'ine ev sahipliği yapıyor. Bu mahkumların %40'ı ise siyahlardan oluşuyor. 1972 yılında 200.000 olan hapishane nüfusunun 2016'da 2.3 milyon olması arasında geçen süreyi detaylarıyla değerlendiren DuVernay, bu artışın birdenbire olmadığını, bilinçli politikalarla ve türlü rant arayışlarıyla şişirildiğini kanıtlıyor.

Bush güruhu, işlerine gelen bu durumu değiştirmeye çalışmadığı gibi, ırkçılığı destekleyen güney lobisini daha da güçlendiriyorlar. Bill Clinton ise 1994'te çıkan bir suç yasa paketiyle polis kuvvetlerini yetki alanı genişlemiş biçimde militarist bir güce dönüştürdüğü gibi, suç tanımlarındaki dengeleri ağırlaştırarak hapse daha çok insan girmesini kolaylaştırıyor. Yıllar sonra Clinton'ın bu hatasını kabul etmesi, parçalanan hayatları geri getirmiyor. Üstelik o zaman kendisine destek veren Hillary Clinton'ın bu durumu kendi başkanlık kampanyasına alet etme ve siyah sivil toplum kuruluşlarından oy devşirme kurnazlığı da dikkat çekiyor. Öte yandan, neden insanları hapsetmenin bu kadar önemli olduğuna dair kimimizin bildiği, kimimizin bilmediği çok çarpıcı bir meseleye dikkat çekiliyor: Hapishane ekonomisi! Hatta hükümetlere yakın nüfuzlu pekçok şirketin yaptığı lobiler, verdikleri ekonomik vaatler ve ortak çıkarlar yüzünden politikacılar hapishane nüfusunun bir kişi bile azalmaması için ellerinden geleni yapıyorlar.


"Hapishane Endüstriyel Kompleksi" terimi, topluca hapsetme sistemi ve şirketlerin bundan kar elde etmesi anlamına geliyor. Özel hapishane işletmeleri, çok çeşitli dallarda verdikleri hizmetler sayesinde milyonluk sözleşmeler yapıyorlar. Paralarını aldıkları için de hizmetin kalitesini umursamıyorlar. Hapishane içi kadar dışından da elde edilen muazzam karlar söz konusu. Cezaevleri ile özel şirketler arasındaki ortaklıklar, mahkum işgücünü sömürmek suretiyle sağlık, iletişim, yiyecek, giyim, savunma, bilişim gibi pekçok sektörde kendini gösteriyor. Mesela mahkumlara telefon hizmeti sunan Securus Technologies bir yılda 114 milyon dolar kar elde ediyor. Yine Unicor adlı küçük bir şirket tek başına yılda 900 milyon dolarlık iş yapıyor. Microsoft, Boeing, Victoria's Secret gibi tanınmış markalar da işin içinde. Şirketler bu milyarlarca dolarlık ekonomiye yatırım yapmak için sıraya giriyor. Kazan - kazan ilişkisi sayesinde kimse bu ekonominin yasallık derecesini sorgulamıyor. Tek kaybeden mahkumlar oluyor. Üstelik onların yemeklerinden kurt çıkıyor, yakınlarıyla telefon görüşmelerinden çok yüksek ücretler alınıyor, insanlık dışı muamele görmeye devam ediyorlar. Bu iş gücü hiç tükenmiyor. Tam tersi yıllar geçtikçe daha da artıyor. 13. madde sayesinde mahkumlar üzerinden muazzam karlar elde ediliyor.

Ava DuVernay, bu 13. maddenin sadece ceza hukuku yönünden açmazlarını ele alacak diye beklerken, aslında korkunç boyutlara varan zincirleme etkilerini de bölüm bölüm ele alarak dört dörtlük bir filme imza atıyor. Aralarında akademisyen filozof, yazar ve aktivist Angela Davis'in de bulunduğu toplum bilimciler, hukuk insanları, eski mahkumlar, akademisyenler her bölüme mükemmel katkılar sağlıyorlar. Birth Of A Nation filminin ırkçılığı körükleyen anlayışından, günümüz Trump iktidarının ırkçı söylemlerine varana dek arada değişen pek birşey olmadığını, sadece daha modern kalıplara oturtulmaya çalışıldığını görmek, üstelik bu köle düzeninin sadece Amerika'ya ait olmadığını yakın örneklerle hatırlamak dünyanın her yerindeki seyirciye düşüyor. Bölümler arasındaki geçişlerde hapishane nüfusundaki artış rakamlarının anlamlı rap sözleriyle verilmesi belgesele öfkeden güç alan bir estetik de katıyor. Tarihi, hukuki, insani, siyasi, ekonomik yansımaları birbirine ustaca lehimleyen, aslında bu kavramların birbirine ne kadar bağlı olduğunu bir anayasa maddesi üzerinden mükemmel okumalarla deneyimleyen 13th, ders niteliğinde beş yıldızlık bir belgesel.

16 Şubat 2017 Perşembe

Moonlight (2016)


Yönetmen: Barry Jenkins
Oyuncular: Alex R. Hibbert, Ashton Sanders, Trevante Rhodes, Mahershala Ali, Naomie Harris, Janelle Monáe, Jharrel Jerome, André Holland
Senaryo: Barry Jenkins, Tarell Alvin McCraney
Müzik: Nicholas Britell

Tarell Alvin McCraney'in hikayesinden kısa film kökenli Barry Jenkins'in senaryolaştırdığı ve yönettiği Moonlight, sorunlu annesiyle yaşayan Chiron'un çocukluktan 30'lu yaşlara uzanan üç farklı dönemini Little / Chiron / Black olmak üzere üç bölümde ele alan bir dram. Yılın en flaş yapımlarından biri olması, birçok ödül ve adaylık kazanması aldatmasın. Gayet sıradan, sıkıcı, belli bir meselesi olmayan, olsa da onun üstesinden gelemeyen bir film Moonlight. Bu özelliklere sahip çoğu film gibi işi şiirselliğe vurarak kaçak güreşiyor. Böylece herkesin istediği yöne çekebileceği bu muğlak anlatımdan nemalanmaya, dramatik zayıflığını bu biçimsellik ile kapatmaya çalışıyor. Bu kadar büyütülmesinin bana göre birazdan değineceğim çeşitli nedenleri var. Elbette bir filmin kime ne hissettireceği kestirilemez. Ama ödüllere ve övgülere doymayan bir film bittikten sonra ekran karşısında yaşanan tatminsizlik ve hayalkırıklığı da irdelenmeli.

İlk bölüme adı verilen "Little", Chiron'un okuldaki lakabı. Annesi bir uyuşturucu bağımlısı ve erkeklerle düşüp kalkan ilgisiz bir kadın. Aile ortamını yaşayamaması, sessiz ve içine kapanık olması, başka çocuklar tarafından ezilmesi onu duygusal açıdan sivriltiyor. Kendisini sıkıştıran çocuklardan kaçıp saklandığı bir gün karşılaştığı üst sınıf uyuşturucu satıcısı Juan'dan gördüğü yakınlık, onun baba eksikliğine ilaç gibi geliyor. Gücü ve baba modelini, uyuşturucu işindeki Juan ile özdeşleştiren Jenkins, burada ilk firesini veriyor. Chiron'a hayat dersleri verecek konumda bulunan Juan'ın neden bir araba tamircisi veya lokanta sahibi olmadığını anlamayı zamana bırakıyoruz. (Ama zaman bu konuda bize hiç yardımcı olmuyor.) Nixon döneminden beri Afro Amerikan kesimi hep uyuşturucularla tanımlamış sakat politikalara bir siyah olarak Jenkins'in de çanak tutması, üstelik onu etik anlamda güçlü bir baba modeline uygun görmesi, klişe bir dar kafalılık örneği. Yine de bu üç bölümden en iyisi Little denebilir. Bunda hüzünlü Chiron'un ikna edici yalnızlığına ortak olabilme ihtimalimizin, Juan'a sığınma ihtimalimizle örtüşmesi etkili. En çok da bir vaftiz anını anımsatan Juan'ın Chiron'a yüzmeyi öğrettiği sahnenin büyülü atmosferi etkili olacaktır.


İkinci bölüme "Chiron" adı verilmesi, bir nevi onun gerçek kimliğini bu bölümde bulmuş (ya da arayışına bir cevap almış) olmasından kaynaklı bir hamle olsa gerek. Bu hem bir birey olma, hem de cinsel kimlik arayışı içine sürüklenen lise öğrencisi Chiron'a ithaf sayılır. Sürüklenen diyoruz çünkü ilk bölümde arkadaşlarının ona söylediği bir söz üzerine Juan'a "ibne ne demek" sorusuna aldığı makul yanıt ve okulda Küba Amerikalısı Kevin'dan başka kimseden yakınlık görmemesi delil sayılabilir. Zira onun eşcinsel eğilimlerini konumlandırma yönünde Jenkins bizi yalnız bırakıyor. Kendisi bile daha tam farkında değil ki demeye getiriyor. Bu bölümde biri romantik, biri dramatik iki an ile yükselerek çıkış arayan Jenkins, aslında bu gencin çıkışsızlığını sadece cinsel kimlik seviyesinde kabul ederek çerçevesinin darlığını ifşa ediyor. İlk bölümde sadece bir sahnede gördüğümüz Kevin, bu bölümde daha kilit bir konumda. Ama belki de ilk bölümde gereken bazı tohumların hedefli atılmamış olması, ikinci bölümde hemen meyve alma hevesine dönüşüyor. Bu da Kevin ile Chiron arasındaki hassas dengeleri ciddiye almayı güçleştiriyor. İki arkadaş olmanın ötesine nasıl geçtiklerine hiç özenilmiyor.


Son bölüm "Black" ise adını, yine Chiron'un lakaplarından birinden alıyor. Ama sadece Kevin Chiron'a böyle sesleniyor. Bu da Kevin'ın daha fazla görüneceği anlamına geliyor. Zaten bu bölüm tamamen yıllardır birbirini görmemiş Chiron ve Kevin'ın buluşması üzerine kurulmuş. Haliyle bu buluşma eski defterlerin açılması ve aralarındaki yarım kalan çekimin nereye varacağı anlamına gelebilecek iken onu bile doğru dürüst neticelendiremeyecek kadar zayıf, sıkıcı ve çapsız bir son bölüm bu. Filmin ilk bölümde başlatıp, son bölümde sonuçlandırdığı dişe dokunur hiçbir şey olmadığını da anladığım bir final aynı zamanda. Halbuki ilk bölüm Little, genişletici bazı dokunuşlarla pekala diğer iki bölüme de fazladan malzeme çıkarabilir, Chiron'u sadece cinsel kimlik arayışına hapsetmeyip (ki tekrar edeyim, onu bile tam başaramıyor), genel bir karakter sorgusuna yönlendirebilirdi. Jenkins'in elindeki hikayeyi senaryolaştırma bazında ne derece serbest hareket ettiği, geniş davrandığı da önemli tabii.

Toplamda Moonlight, Chiron adlı bir bireyin büyüme hikayesi olarak tanıtıldı ve sıklıkla Richard Linklater filmi Boyhood ile yanyana anıldı. Öte yandan her iki filmde de belli bir hikaye olmadığından dem vuranlar oldu. Bu eleştiride doğruluk payı var. Ancak Boyhood'un hikayesizliği, Mason'ın fiziksel açıdan gerçek, kurgusal açıdan çeşitli katmanlara ayrılabilen yapısının ciddiye alınmasının önünde engel teşkil etmiyordu. Onun bir birey olurken yaşadığı ailevi, sosyal, dramatik, az da olsa politik dinamiklerin dönüştürücü etkileri daha sahiciydi. Chiron'un ise babasızlığının, sorunlu annesinin, çevresi tarafından mahkum edildiği yalnızlığın ne kadarını kişiliğine katık ettiği belli değil. Juan'ı ne kadar kattığı biraz belli ama filme pek bir katkısı yok. İkinci bölümden itibaren kendine sadece tek bir yol seçerek onun Kevin ile olan ilişkisine odaklanan Jenkins, bazı iyi oyuncuların performanslarının gölgesinde bu zayıflıklarını kapatan bir ilüzyon yaratıyor. Böylece iyi bir film yapmanın kıyısından dönüp oradan uzaklaşıyor.


Oyuncu performansları demişken, fiziksel olarak birbirlerine hiç benzemeyen üç farklı Chiron'u canlandıran gençlerin suskun, donuk ve amatör duruşları genel resime uygun düşüyor denebilir. Juan rolüyle izlediğimiz, efsane dizi House Of Cards'ın Remy DentonMahershala Ali ilk bölüm Little'da iz bıraksa da, bu kadar ödüllük bir performans çıkarıp çıkarmadığı tartışılır. Chiron'un annesi rolüyle en dikkat çekici alan Naomie Harris'e açılmış görünüyor. Özellikle önceki yıllarda "Oscar çok beyaz" tepkileri üzerine 2017'de Moonlight ile birlikte Fences, Hidden Figures gibi "siyah" filmleri Oscar potasında görsek de, bu filmlerin defalarca yapılmış mesaj kaygılı zorlama dramlar olması gönülleri hoş tutmak amacı güttüğünü düşündürebiliyor. Halbuki bu üç filmi toplasak bir Ava DuVernay belgeseli 13th etmiyor. Bu sempati rüzgarını en güçlü biçimde arkasına almış film ise bana göre Moonlight. Oysa Chiron bünyesinde çok yönlü bir büyüme hikayesi, Trump ile yeniden ivme kazanan ırkçı yükselişe karşı bireyselden genele yayılabilecek diri bir varoluş mücadelesi ummak kulağa çok daha iyi geliyordu. Maalesef buradaki siyah, ay ışığında maviye dönemiyor.

13 Şubat 2017 Pazartesi

Nocturnal Animals (2016)


Yönetmen: Tom Ford
Oyuncular: Amy Adams, Jake Gyllenhaal, Michael Shannon, Aaron Taylor-Johnson, Isla Fisher, Ellie Bamber, Armie Hammer, Karl Glusman, Laura Linney, Andrea Riseborough, Michael Sheen
Senaryo: Tom Ford, Austin Wright
Müzik: Abel Korzeniowski

Austin Wright'ın Tony and Susan adlı romanından Tom Ford'un senaryosunu yazdığı, yönettiği, yapımcılığını üstlendiği Nocturnal Animals, birgün eski kocası Edward'ın yazdığı romanını sanat galerisi sahibi zengin Susan'a göndermesi ve Susan'ın Nocturnal Animals isimli bu romanın cazibesine kapılmasını anlatan bir yapım. Zengin ve yakışıklı yeni kocası Hutton ile yaşadığı monoton hayatı ve bu hayata gizem katan romanda yaşananları zamanlaması çok iyi bir kurguyla işleyen film, bu iki hayatın birbirleriyle kesiştiği yönleri de taze bir sinema diliyle ele alıyor. Üstelik Susan ve romanı yazan eski kocası Edward'ın birlikte olduğu günlerden, ayrılmaya doğru giden süreçten de kesitler görmemiz, filme üçüncü bir kanal açarak derinlik sağlıyor. Romanda yer alan Tony ve ailesinin başına gelen trajedi ile, Edward ve Susan'ın ilişkileri arasında kurulacak bağları kendi hikaye örgülerinden bağımsız biçimde izlesek de, zamana bırakılan benzetmelerle karşılaşmak, finalde de bu roman ve gerçek hayat arasında tek kelimeyle özetlenebilecek bağa tanık olmak filmi önemli kılıyor.

Başlangıçta Edward'ın bir yazar olmasını önemseyen, ona saygı duyan, destekleyen Susan'ın zamanla açığa çıkan  başarı ile orantılı güç takıntısı, aşık olarak evlendiği adamı sorgulamaya itiyor. Bu takıntının çoğunlukla kadınlara ithaf edilmesinde, erkeğe biçilen, parası, başarısı ve gücüyle koruyucu kollayıcı olma rolünün payı büyük. Bazı kadınların erkeğe bu rol yığınını yüklemesi, sonra da onlar tarafından ezildiklerini hissetmeleri oldukça ironik. Susan, yazarlıkta başarılı olmaya çalışan, fakat bir türlü istediği düzeye gelemeyen Edward'ı sırf bu yüzden eleştirmeye, onu "zayıf" olmakla suçlamaya başlayınca ipler kopuyor. Kadınların zamanında eleştirdikleri geleneksel annelerine benzemeye başladıklarına dair çok güçlü bir örnek oluşturan Susan'ın, zengin annesinin dibine düşen bir armut olduğunu anlıyoruz. Edward bu yüzden varlıklı ve yakışıklı Hutton için terk ediliyor. Bir erkekte farklı tepkilere yol açabilecek bu duruma Edward'ın tepkisi ise Nocturnal Animals romanı oluyor. Edward, Tony aracılığıyla kendi gücünün ve zayıflığının muhasebesini yapıyor.


Romandaki Tony (ki Edward'ı canlandıran Jake Gyllenhaal, Tony'yi de canlandırıyor)  tatile gitmek için birlikte yola çıktığı eşi ve kızı, serserilerle yaşanan gerilim dolu anlar, zaman ve mekan olarak çok farklı biçimde cereyan ediyor. Susan'ın okuduğu, bizim de izlediğimiz bu bölüm ise büyük ölçüde Tony üzerine kurulu. Yazarın başka bedenlerde de olsa bir şekilde kendisini anlattığı gerçeğini savunan (hatta bu yüzden Susan tarafından eleştirilen) Edward'ı romanda Tony olarak görmemiz, aslında Susan onu Tony bedeninde gördüğü için öyle. Susan'ın minimal, durgun, sıkıcı ve elit dünyasının tersine, roman sert, gergin, kirli ve acımasız Teksas kırsalında geçiyor. Bu kontrastın iç içe geçişi, birinin bıçak gibi kesilip yerini diğerine bırakması, kitap okurken gidip geldiğimiz kurgusallık ve gerçeklik arasındaki geçişlerimize kuşbakışı bakmayı sağlıyor bir nevi. Tom Ford, roman içinde roman, film içinde film karmaşasına mahal vermeden, olabildiğince basit ama kritik hamlelerle her iki tarafı kendi yağlarıyla kavuruyor. Tony'nin hikayesine bakarken Susan'ın hayatına yapılan geçişlerden sıkıldığımız anlar (tıpkı Susan'ın da sıkıldığı gibi), aslında iki zaman arasında dizginleri elinde tutan bir denge ortamı yaratıyor.

Filmin iki odak noktası olarak okuyucu Susan ve roman kahramanı Tony arasındaki ilişkiyi Austin Wright nasıl ele almış bilemiyorum. Ama filmde Tony ve Edward'ı aynı kişinin oynaması çok önemli. Gyllenhaal'un bunlardan birini oynayıp diğerini başkasının oynaması kesinlikle aynı etkiyi yaratmazdı. Bunun yanında akciğer kanseri yüzünden sayılı günleri kalmış polis müdürü Bobby Andes ve her sahnesi filmi gerginleştiren Roy tiplemelerinin de Tony'nin zayıf olma haline boyut katmaları, bu "film içinde roman" halini güçlendiriyor. Jake Gyllenhaal, Amy Adams, Michael Shannon, Aaron Taylor-Johnson gibi öne çıkan performanslar, birbirinden farklı hayatlar yaşayan Susan ve Tony'nin iki farklı film izliyormuşuz duygusu yaratan nitelikli sinematografik konuşlanışı, biriktirdiklerini sessiz sakin ama çok anlamlı bir şekilde restoran masasına koyan final ve dahası, Nocturnal Animals'ı 2016'nın en dikkate değer filmlerinden biri yapıyor. En büyük pay, moda tasarımcısı olarak ün yapan, 2009'daki ilk filmi A Single Man'den sonra ikinci filmiyle de sinemada kendine takdir edilesi bir tarz belirleyen Tom Ford'a ait elbette. Aday olamadığı En İyi Film Oscar'ındaki vitrinden ibaret bazı içi boş filmlerden çok daha dirayetli ve Susan'ın işyerindeki duvarda asılı olan o tek kelimenin içini hakkıyla dolduran bir film çektiği için.

6 Şubat 2017 Pazartesi

The Handmaiden (Ah-ga-ssi) (2016)


Yönetmen: Park Chan-wook
Oyuncular: Kim Min-hee, Kim Tae-ri, Ha Jeong-woo, Jo Jin-woong, Lee Yong-nyeo, Jo Eun-hyeong
Senaryo: Jeong Seo-kyeong, Park Chan-wook, Sarah Waters
Müzik: Jo Yeong-wook

İngiliz yazar Sarah Waters'ın Fingersmith adlı romanından esinlenen Jeong Seo-kyeong ve Park Chan-wook'un senaryosunu yazdığı, olağanüstü intikam üçlemesinin üzerine birşey koyamayan, en son Amerika transferi sonucu Stoker faciasına imza atan Park Chan-wook'un yönettiği The Handmaiden, 1930’larda Japon işgali altındaki Kore’de geçen epik bir dönem yapımı. Varlıklı amcası Kouzuki ile kırsalda büyük bir malikanede yaşayan güzel Hideko, onunla evlenmeyi kafasına koymuş ve kendini Japon bir kont olarak tanıtan, aslında dolandırıcı bir Koreli olan Fujiwara, bir de onunla işbirliği yaparak Hideko'nun özel hizmetçisi olarak malikanede işe başlayan Sook-Hee arasında geçen entrikalar zinciri üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm, zengin Kouzuki'nin tek varisi Hideko'ya kurulan tuzağın detaylarını kapsıyor. Küçüklüğünden beri katı bir disiplinle eğittiği Hideko'yu kendine saklamak isteyen Kouzuki, diğer üç karaktere nazaran biraz geri planda kalsa da, onun yarattığı gerilim filmin bir cebinde duruyor. Varlık içinde sevgi yoksunluğu çeken Hideko'yu kendine aşık etmesi için Kont'un Sook-Hee'yi kullanması, ilk başlarda bu oyuna uysa da, zamanla Hideko'nun cazibesine kapılan hizmetçi Sook-Hee'nin sorgulayıcı bir tutum içine girmesi, nihayetinde müthiş bir twist ile sonlanan bu ilk bölüm filme sağlam bir temel atarak üzerine konacakları merakla bekletiyor.

İkinci bölüm bu defa Hideko'nun gözünden bir miktar hızlanarak ilk bölümün üzerinden tekrar geçiyor. Fakat gerek bu hızlanmada, gerekse bakış açısının değişiminde en ufak bir aksama yaşamadan temize çekilen ilk bölüm, ikinci bölüm olarak hem ilkine bağlı, hem de ondan bağımsız bir kimlik edinmeyi başarıyor. İlk bölümde akıllara takılan irili ufaklı bazı sorular cevapsız kalmıyor. Bunun yanında entrikanın boyutlarını genişledikçe üç ana karaktere olan güvensizlik de artıyor. Üçüncü ve herşeyin sonuca ulaştığı son bölüm ise bu tarzı sürdürmesinin yanında, filmin kendi zamanına dönüp bu aşk / entrika üçgeninin her üç parçasını da kendi dramatik zeminine oturtmayı başarıyor. Filmde önemli yer tutan, Hideko'nun çocukluğuna ve Kont ile tanışmasından öncesine ait geri dönüşler ise her üç bölüme muğlak bir çekicilik katar nitelikte. Bu geri dönüşler kimi zaman fazla şiirsel kaçsa da, aslında The Handmaiden'ın basit bir aşk - entrika - hesaplaşma filmi olmadığını, döneme ait edebi edepsizliklerin, felsefi zemin üzerine oturtulmaya çalışılan cinsel fantezilerin Hideko'nun kişiliğinde açtığı yaralara ya da onu olgunlaştıran tecrübelere dönüşmesindeki etkisi filmi bilinçli olarak derinleştiriyor.


Üç bölüm ve bu bölümlere özenle serpiştirilen flashbackler, gerçek anlamda kurgusal bir meydan okuma. Üstelik bu karmaşıklığı düzene sokmak yerine, o karmaşadan kendine yeni ve daha basit bir düzen kurarak senaryo oluşturmak da öyle. Park Chan-wook, bu karmaşayı fırsata çevirme işini en iyi yapabilen sinemacılardan birisi. Ama bunu Stoker gibi acemi ve tembel işi senaryoları değil, kendi yazdığı senaryoları filme alırken yapabiliyor genelde. I'm A Cyborg, But That's OK (2006) veya Thirst (2009) gibi ilk anda özümsenmesi güç, kendi dram ya da romantik komedi ölçülerini belirlemiş, fakat zaman içinde demlenmeye bırakılmış filmlerinden bir parça ayrı olarak The Handmaiden'da sanatının karmaşık patikalarından karmaşık olmayan bir bütüne ulaşabileceğini tekrar hatırlatıyor. İlerde kendisine ve zengin arkadaşlarına porno hikayeler okusun diye yeğenini eğiten bir adam (Kouzuki), paraya ve güce ulaşmak için araç olarak kullandığı kadınlara karşı kendi zekasını sınayan bir başka adam (Kont), elini attığı her şeye hazırlıksız bir kadın (Sook-Hee), başına gelecek her şeye hazırlıklı bir kadın (Hideko) dörtgeninin köşelerini sabit tutmayarak seyircisini de hazırlıksız yakalamayı amaçlıyor.

Tüm bu senaryo ve kurgu bütünlüğüne Park Chan-wook'un kadrolu görüntü yönetmeni Chung-hoon Chung'ın ve Güney Kore sinemasının en iyi bestecilerinden Jo Yeong-wook'un olağanüstü işçilikleri de eklenince, filmin gücü daha da artıyor. İki kadın oyuncu Kim Min-hee ve Kim Tae-ri'nin göz alıcı güzelliklerini tutkulu performanslara dönüştürmeleri, iki erkek oyuncu Ha Jeong-woo ve Jo Jin-woong'un tekinsizlikleri ise ayrı ayrı övgüyü hak ediyor. Park Chan-wook, kendisine dünya çapında itibar kazandıran üçlemesinden sonra belki de ilk defa bu kadar geniş kapsamlı bir sanat vizyonuyla karşımıza çıkıyor. Bu vizyon ve estetik anlayışın kanatları altında erotizm de, entrika da, psikolojk / fiziksel işkence de kendi elit yolunu çizebiliyor. Filmin sözünü ettiğimiz her kaleminde hissedilen stilize üslubu, yabancılaştıran bir züppelik değil, yakınlaştıran bir sanat dokusu ve kokusu taşıyor. Dünya çapındaki festivallerden 55 kadar ödül, bir o kadar da adaylık kazanan The Handmaiden, "taş yerinde ağırdır" sözünü akıllara getirircesine Park Chan-wook'un kendi ülkesi sınırlarında özünü daha iyi ifade edebildiğinin güçlü kanıtlarından.

3 Şubat 2017 Cuma

Bacalaureat (2016)


Yönetmen: Cristian Mungiu
Oyuncular: Adrian Titieni, Maria-Victoria Dragus, Rares Andrici, Lia Bugnar, Malina Manovici, Vlad Ivanov, Petre Ciubotaru
Senaryo: Cristian Mungiu

Transylvania’da bir kasabada doktorluk yapan Romeo, liseden mezun olmak üzere olan kızı Eliza'yı yurtdışında okuması idealiyle büyütmüştür. Başarılı bir öğrenci olan Eliza, İngiltere’de okumak için burs kazanmıştır. Tek yapması gereken final sınavlarını geçmektir. Onun için formalite gibi görünen sınavlardan bir gün önce kimliği belirsiz biri tarafından saldırıya uğrar. Bu beklenmedik olayın kızının geleceğini etkilemesini istemeyen Romeo, durumu tekrar düzeltmek için bazı girişimlerde bulunur. Ama bu girişimler, kızına öğrettiği prensiplerin dışındadır. 4 luni, 3 saptamâni si 2 zile (2007) ve Dupa dealuri (2012) ile Yeni Romen Dalgasının en güçlü temsilcisi olan Cristian Mungiu'nun yazıp yönettiği Bacalaureat, onun akıcı diyaloglara dayalı, meselesini katmanlandıran tarzını sürdürdüğü bir dram. Katmanlar bu defa eğitim sistemi, aile kurumu, dürüstlük ve polisiye başlıklarının ustaca yoğrulmasıyla sağlanıyor.

Doktor olmasına rağmen çok yüksek standartlarda bir hayat sürmeyen, evli olmasına rağmen karısını kızının öğretmeni Sandra ile aldatan, prensiplerine bağlı bir adam olmasına rağmen söz konusu kızı olunca bunları çiğnemeyi göze alan Romeo, filmin odak noktası. Her sahneyi onunla birlikte, onun peşinden izliyoruz. Mungiu'nun bol ödüllü ve övgülü filmlerinin aksine bu kez merkeze bir erkeği koyması, onun anlatım şeklini veya gücünü pek fazla değiştirmişe benzemiyor. Kaldı ki, Eliza, Magda, Sandra olmak üzere filmin kadınlarının kendi ayakları üzerinde sahip oldukları dramatik duruşlar, Romeo'nun bireysel hatalarını sivriltmek kadar, kadın cephesinden Romeo gibi bir erkeğin çelişkilerine de çapraz okumalar sağlıyor. Kızı Eliza'nın Romanya'dan kurtulup İngiltere'de eğitim görmesini saplantı haline getiren Romeo, Eliza'nın başına gelen olaydan etkilenmesi sonrası eski başarı çıtasının altına düşmesini kabullenmek istemiyor. Üstelik bu uğurda Eliza'ya bile öğrettiği bazı prensipleri çiğnemeyi bile göze alıyor. Ama Mungiu'nun yol yordam bilen incelikli senaryosu, bunu sinir krizleri veya manasız yükselmelerle değil, etik olmasa da göz önünde duran, sakin ve gerçekçi çözümlerle ifade ediyor.


Romeo'nun kızıyla, karısıyla, sevgilisiyle, emniyet müdürü arkadaşıyla, onun yönlendirmesiyle tanıştığı akademisyenle girdiği diyalogların akıcılığı, hikayenin gidişatına kapıldıkça Mungiu'nun basit ama etkili anlatımından uzaklaşmadığını gösteriyor. Bu diyalogların her birinde fedakarlık, vicdan, pişmanlık, gelecek kaygısı, aldatma, dürüstlük, adalet gibi daha başka kavramlarla da çeşitlenecek başlıklar sürekli hareket halinde. Eliza'nın saldırıya uğramasıyla çorap söküğü gibi birbirini izleyen olaylar ve bu olayların getirdiği ikili konuşmalar, üstün bir senaryo dehası gerektirmeyen, fakat etkisini tam da bu pratiklikten devşiren nitelikte. Psikolojisi bozulan Eliza'nın babasının gözündeki çalışkan evlat kimliğinin dışında bir birey oluşunun babası tarafından fark edilmeye başlanması, İngiltere bursu öncesi acilen telafi edilmesi gereken ruhsal hasarlar, bu amaç uğruna dışına çıkılması gereken prensipler, dışına çıkıldığında sağlanan avantajların başka unsurlarla tehdit edilmesi, denize atılan taşın yarattığı halkalar misali filmin etki alanını genişletiyor. Eliza'nın erkek arkadaşı veya Sandra'nın sorunlu küçük oğlu bile kenar süsü gibi durmuyor.

İçinde bulunduğumuz günlerde meclis tarafından onaylanan af yasası nedeniyle ülke çapında binlerce kişinin protestosuyla çalkalanan Romanya'nın yolsuzluklarla ve dürüstlükle imtihanının bireysel yansımalarından sadece birini gördüğümüz Bacalaureat, her Mungiu filminde olduğu gibi sadece Romanya'ya değil, her toplumun kendinden parçalar bulabileceği yüzleşmelere ayna tutan bir film. Çocuklarının daha iyi bir eğitim alması, daha iyi şartlarda yaşaması için her şeyi göze alabilecek ebeveynlerin onlara aşıladıkları dürüstlüğe ters düşen girişimleri tam bir çelişkiler yumağı. Bazı işlerin halledilmesi, pürüzlerin ortadan kaldırılması için bir "tanıdık" bulunması gerekliliği, fırsat eşitliğinin karşısındaki en büyük engellerden biri. Toplumları bu hale getiren bürokrasi, adam kayırma, yolsuzluk, hırsızlık karşısında dürüstlük artık hayret edilen nadir değerlerden biri haline geldi. Bacalaureat'ta bunu çok büyük boyutlarda görmüyor olabiliriz. Ama onun boyutu, küçük bir not artışı sağlamaya çalışırken bile bu çürümüş sistem sarmalının ne kadar genişleyebildiğini göstermesiyle ölçülüyor. Cannes 2016'da En İyi Yönetmen ödülünü Oliver Assayas ile paylaşan Cristian Mungiu, başta Romeo rolündeki Adrian Titieni olmak üzere yine tüm oyuncuları doğal halleriyle idare eden bir yönetim sergiliyor. Ama hikayesinden rol çalmalarına çok fazla izin vermeden.

26 Ocak 2017 Perşembe

The Happiest Day In The Life Of Olli Mäki (Hymyilevä mies) (2016)


Yönetmen: Juho Kuosmanen
Oyuncular: Jarkko Lahti, Oona Airola, Eero Milonoff, Joanna Haartti, John Bosco Jr.
Senaryo: Mikko Myllylahti, Juho Kuosmanen
Müzik: Laura Airola, Joonas Haavisto, Miika Snåre

Finlandiya'nın yetiştirdiği en önemli boksörlerden olan Olli Mäki, Amerikalı Davey Moore ile 17 Ağustos 1962'de yapacağı tüy siklet dünya şampiyonluğu unvan maçı öncesi ülkenin ve basının yoğun ilgisi altındadır. Tüm Finlandiya için onur mücadelesi haline gelmiş bu maç, Olli'nin menajeri ve antrenörü, aynı zamanda eski şampiyon boksörlerden biri olan Elis için de çok önemlidir. Elis bu maç için birçok sponsor ayarlamış, bir belgesel ekibiyle anlaşmış, maça kadar karısı ve üç çocuğuyla yaşadığı evini Olli'ye açmıştır. Herkes maça kilitlenmiştir. Olli hariç! Çünkü o kısa bir süre önce tanıştığı Raija'ya sırılsıklam aşık olmuş, ondan başka birşey düşünemez hale gelmiştir. Bu durum, güçlü rakibiyle hayatının maçına çıkacak olan Olli'nin konsantre olmasını güçleştirecektir.

Juho Kuosmanen'in Mikko Myllylahti ile birlikte gerçek olaylardan esinlenerek senaryosunu yazıp yönettiği The Happiest Day In The Life Of Olli Mäki, benzerine rastlanmayacak türden bir boks filmi. Bu türdeki filmlerden alışık olduğumuz dram yükünü bir yük gibi değil, bir hafifleme yöntemi olarak kullanan Kuosmanen, Olli'nin omuzlarındaki gerginlikle, onun Raija'ya olan naif sevgisini dengede tutarak seyirciye aktarmayı başarıyor. Beyaz perdedeki boksörlerin birey olarak kendilerini ispatlamak, ekonomik ve sınıfsal zorluklarla mücadeleyi kazanmak, ünvan elde etmek gibi çeşitli amaçları olmuştur. Bu yolda karşılaştıkları zorluklar, çalışma aşamaları, nihayet büyük günün gelmesi ve sonunda zafer kazanmak üzerine ezberletilmiş bir senaryo şablonu mevcut. Aşk kavramı da bu karakterlerin hayatında hep ikinci, hatta bazen üçüncü planda kenar süsü gibi kalmıştır. Oysa Olli Mäki, Raija - Olli aşkını bu boksa dair ezber kalabalığından sıyırıp kendi melankolisinde var etmeye çalışan bir film. Başka bir deyişle, boks sporunun ve başarı beklentisinin yarattığı stresin karşısına bu sevimli aşkı koyarak o tezatlık bünyesinde aşkı daha da sivriltiyor.

1962 yılının nostaljisini yansıtmak, aynı zamanda o nostaljiye saf ve temiz bir aşk karakteri kazandırmak için en doğru tercih sayılabilecek siyah beyaz doku, filmi güçlü hale getiren en önemli unsurlardan biri. Renkli çekilmiş olsaydı, hem Finlandiya kırsalında geçen sahnelerin pastoral ruhunu, hem de filmin kalp çalan aşk temasındaki ince hüznü tam yansıtmayabilirdi. En ufak bir gerilim ve denge kaybı içermeyen bu sevgi, asıl gücünü de zaten bu özelliklerinden alıyor. Öyle ki, filmdeki sinema tarihinin en tuhaf evlilik tekliflerinden biri de aslında bu doğal dengenin yansımalarından. Haliyle bu mütevazi filmde aynı mütevazilikte, fakat bir yandan da çok inandırıcı bir aşık profili bulunması gerekir. Hatta bir boksör profilinden daha inandırıcı olmalıdır. İşin o kısmını da çekingen ve saf Olli rolüyle Jarkko Lahti, iç ısıtan gülümsemesi ve güzelliğiyle Raija rolüyle henüz ilk filminde Oona Airola başarıyla hallediyorlar. İkilinin masum, çocuksu ve derinlerde hissedilen tutkulu aşkı, siyah beyaz ambiyansın çekiciliğiyle perdeye çok samimi yansıyor. Film, boks gibi maskülen bir sporun iticiliğine uçurtma uçurarak, bisiklete binerek, dans ederek, en önemlisi de gözlerin içini güldüren bir aşkla cevap veriyor.

16 Ocak 2017 Pazartesi

Listen To Me Marlon (2015)


Yönetmen: Stevan Riley

Marlon Brando'nun ikon haline gelmiş filmlerinden, çeşitli yerlerde yayınlanmış, aynı zamanda daha önce hiç bir yerde yayınlanmamış arşiv görüntülerinden, en önemlisi de yüzlerce saatlik ses kayıtlarından Stevan Riley'nin kurguladığı Listen To Me Marlon, aktör hakkında bilgisi olan olmayan herkesin mutlaka görmesi gereken bir belgesel. Standart biyografik içerikli bu tip belgesellerden farklı olarak, aktör hakkında yakınları veya iş arkadaşlarını konuşan kafalar şeklinde montajlayan anlayıştan uzak bir anlatım mevcut. Çünkü hali hazırda Brando'nun kendi sesinden olağanüstü bir samimiyet, şiirsellik, dürüstlük, keder taşıyan duygularını bu görüntülerin fonunda dinliyoruz. Yıllara yayılmış bu ses kayıtları sayesinde bir anlatıcıya gerek duyulmayan muhteşem bir otobiyografi izliyoruz. Aktörün son yıllarında yaşadığı aile trajedisiyle başlayan film, oraya daha sonra tekrar dönmek üzere kronolojik bir anlatımla yola koyuluyor. Çocukluğunu, ailesini, New York'a gelişini, oyunculuğa başlamasını kendi ağzından dökülen edebi, felsefi, naif ve içten cümlelerle duyuyor, film kareleri ve fotoğraflar eşliğinde de görüyoruz.

Birgün bu belgeselin çekileceğini biliyormuş gibi hayatından pasajları aktaran Brando'nun çok yetenekli, yakışıklı, çapkın bir film yıldızı olmasının ötesinde yaşadıkları ve hissettikleri çok önemli. Kendi hayatını kendi sesiyle yorumlayan bu büyük efsanenin derinlerinde nelerin yattığını psikolojik, felsefi ve edebi ifadelerle duymak, ironik biçimde en ufak bir yabancılaşma yaratmıyor. Herkesin onu tanıdığı A Streetcar Named Desire, Viva Zapata!, Julius Caesar, On The Waterfront, The Godfather, Last Tango In Paris, Apocalypse Now gibi sembol olmuş yapıtlar sayesinde efsane statüsünde bir aktör olması, onu duyarsız, vicdansız, şımarık, kadın düşkünü bir züppe yapmıyor. Moskova Sanat Tiyatrosu'nun kurucusu ve sanat yönetmeni Konstantin Stanislavski'nin oyunculuk tekniklerini Amerika'da yaygınlaştıran oyuncu ve tiyatro eğitmeni Stella Adler'ın hocalığında kendini geliştiren Brando'nun oyunculuk sanatına bakışındaki ilginç ama gerçekçi tutumu da onu salt bir oyuncu olarak görmemizi sorgulatıyor. Zaten o da kendini sadece bir oyuncu olarak tanımlamıyor. Adler'in Brando'da gördüğü ışık, dönemin sinema dünyasını kısa sürede aydınlatıyor.


Rol yapmanın, yalan söylemenin hayatın bir parçası olduğunu, "rol yapmak, hayatta kalmaktır" veya "hepimiz rol yaparız, kimileri bundan para kazanır" cümleleri ile dile getiren Brando'nun aktörlük hakkındaki fikirleri, tıpkı başka konularda olduğu gibi hassas, samimi ve derin. Hatta yönetmenlerin oyuncuları gerçek anlamda yönetmediklerini, yönetemeyeceklerini iddia ediyor. Hem rol yapma işini bu denli içselleştirdiği, hem de özgürlüğüne düşkünlüğü sebebiyle zaman zaman yönetmenlerle ters düştüğü, çekimleri aksattığı, senaryoya müdahale ettiği yönünde de kendisinin kabul etmediği bir şöhreti var. Bu yüzden iki önemli filmde çalıştığı Francis Ford Coppola ile arasının kötü olması bir referans olarak aksettirilmiştir. Tabii Brando'nun hayatında karanlıkta kalmış bazı kişi ve olaylara belgeselde rastlamıyoruz. Ama bu durum gidişat yönünden akış değiştiren veya aktörün efsanesine gölge düşüren nitelikte olmadığı için sıkıntı yaratmıyor. Çünkü Marlon Brando dendiği zaman güçlü bir oyunculuk kadar başka unsurlar da hep işin içine giriyor.

Hayatın içinde üstlendiği farklı rollere de tanık olarak Brando'nun insani meziyetlerinin farkına varmamızı sağlayan belgesel, onun 70'li yılların hararetli ırkçılık ortamında Kara Panter hareketini, Martin Luther King'i desteklemesine de değinmekte. O dönem bu tavır inanılmaz bir cesaret örneği olarak görülüyor. Ama cesaret dediğimiz şey, onun insanca yaşama hakkına göstermiş olduğu ve her sanatçının göstermesi gereken doğal bir duruştu. Kızılderili halkına yapılanlara tepki olarak The Godfather ile kazandığı, her oyuncunun rüyalarını süsleyen Oscar'ı reddetmesi de öyle. "İnsanlar oğullarının Vietnam'da ölmesinden gurur duyduklarını anlatıyorlar. Ebeveynler öyle boş ki, inanç sistemlerini değiştirmek yerine çocuklarını öldürüyorlar. Mitlere ihtiyacımız var. Mitlerle yaşıyor, mitler için ölüyoruz" cümleleriyle Vietnam savaşı özelinde savaş karşıtlığını, tarihin her döneminde hep bir silah, koz, kılıf olarak kullanılmış inanç sistemi ile birlikte eleştirerek geniş bakış açısını yansıtıyor. Bu geniş perspektif sayesinde tüm bu başlıkları özümsenebilir bir edebi yoğunluk, aynı zamanda somut bir gerçeklikle aktaran belgesel, evlat, sanatçı, aşık, aktivist, baba, dede, en önemlisi de insan olarak Marlon Brando portrelerini onun sesinin sıcaklığıyla yaşama olanağı tanıdığı için çok önemli ve benzersiz bir yapım.