20 Eylül 2018 Perşembe

Kelebekler (2018)


Yönetmen: Tolga Karaçelik
Oyuncular: Tolga Tekin, Bartu Küçükçağlayan, Tuğçe Altuğ, Serkan Keskin, Hakan Karsak, Ezgi Mola, Ercan Kesal
Senaryo: Tolga Karaçelik
Müzik: Ahmet Kenan Bilgiç

Gişe Memuru (2010) ve Sarmaşık (2015) sonrası üçüncü uzun metrajı Kelebekler'i yazıp yöneten Tolga Karaçelik, yine metaforlarla, kara mizahla, emprovize anlarla dolu bir filme adını yazdırıyor. Bir Karaçelik filmi olması zaten yeterli beklenti sebebiyken, bir de üzerine dünyanın en önemli bağımsız film festivali olan Sundance'te Dünya Sineması Büyük Jüri Ödülü kazanan Kelebekler, aile komedisi, yol filmi, eve dönüş ve geçmişle hesaplaşma dramı arasında mekik dokuyan bir yapım. Fon desteği almadan 18 günde çekilmiş bir film olması itibariyle yaşadığı tür dağınıklığı kendini belli ediyor. Ayrıca üç farklı karakteri benimsetip birbirlerine ve yaşadıkları olaylar zincirine adapte etme gibi zor bir amacı elinden geldiğince, imkanları el verdiğince yerine getirmeye çalışıyor. Netice aldığı kadar alamadığı noktalar da mevcut. Ana akımdan, festival unsurlarından, ikisinin arasında seyreden absürt mizahtan besleniyor. Sarmaşık gibi diri bir gerginliğin ardından daha hafif, naif ve sevimli anlar yaratan karakterde. Öne sürdüklerini oluruna bırakmak, hafif komedi çapında fazla ciddiye almamak, ama bu kategoriye soktuğunuzda da başka türlü eleştiriler getirmek icap eden bir film.

Almanya'da astronotluk yap(amay)an Cemal, babasından aldığı telefon üzerine kardeşleri olan öğretmen Suzan ve bir türlü yırtamamış dizi oyuncusu Kenan'ı da alarak Milas'taki Hasanlar Köyü'ne gitmek üzere harekete geçiyor. Karakterleri yolculuk öncesinde tanıtmak için fazla özenmeyen senaryo, Cemal'in bir türlü mesleğini icra edemeyişinden, Suzan'ın partneri (ki onu Tolga Karaçelik canlandırıyor) ile arasındaki iletişimsizlikten, Kenan'ın şöhreti yakalayamamış oyuncu bezginliğinden kısaca dem vuruyor. Ufak tefek nazlanmalar sonucunda çıkılan yoldan da, pavyon bölümü haricinde fazla malzeme üretilmiyor. Yine de karakterlere ısınmak açısından faydalı küçük dokunuşlar mevcut. Ne zaman ki Hasanlar'a varıyorlar, komedi ve dramın iç içe geçtiği, zaman zaman birbirlerini itelercesine ön plana çıkmak için çabaladıkları bir film izlemeye başlıyoruz. Patlayan tavuklar, kafasındaki deli sorularla ateizme yelken açmış bir imam, bu imama gıcık olan yurdum insanı muhtar, yağmur bekleyen köy ahalisi ve çocuklarını çağırdıktan birkaç gün sonra ölmüş olan baba. Babalarını görmek için gelip onun cenazesiyle karşılaşan üç kardeşin doğdukları ev ve buradaki anıları ile yüzleşmeleri üzerinden malzemesi iyi bir "öze dönüş" dramının inşası başlıyor.


Küçükken anneleri ile alakalı yaşadıkları trajedinin ve babalarından ayrılmak durumunda kalmanın gölgesinde filizlenen üç farklı yüzleşme, önce yağmur biriktiren bulutlar gibi yavaş yavaş potansiyel yükleniyor. Özellikle bunlar yaşanırken çok küçük olan Suzan'ın ebeveynlerini hatırlama güçlüğü çekmesiyle yaşadığı sıkıntı ona ekstra dramatik bir boyut ekliyor. Babalarının vasiyeti gereği kelebekler geldikten sonra gömülmek istemesi üzerine bekleme sürecine giren kardeşlerin yıllar sonra farklı yaş ve hayat görüşleriyle önce yolculuk yapmaları, sonra aynı evde buluşmaları, uzun ve özenilmiş bir senaryoda fevkalade sıkıcı ve yapay diyaloglara sebebiyet verebilirdi. Oysa Tolga Karaçelik az ama öz fikirlerle bu boğucu olması beklenen atmosferi filtrelemeyi, ondan sevimlilik, huzur, mutluluk üretmeyi başarıyor. Suzan ve Kenan'ın gece kapı önündeki konuşma sahnesi, kardeşlerin "Gidelim Buralardan" ile şenlenen bahçedeki rakı sofrası bölümü gibi anların bu filme çok gerekli olduğunun bilincinde. Sonra o yağmur biriktirmiş bulutlar, mezar başında kelebeklerle birlikte öfke patlamaları şeklinde yağıyor. Uzun süre cebimizde tuttuğumuz, ölen babanın masalları andıran gizemdeki vasiyetinin ortaya çıkmasıyla ne diyeceğimizi bilemez halde, suratımızda tuhaf bir gülümsemeyle hayatın normal akışına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Tolga Tekin, Bartu Küçükçağlayan ve Tuğçe Altuğ üçlüsünün sürüklediği Kelebekler, bu oyuncuların performansları yönünden en ufak bir sıkıntı yaşamıyor. Ama girişte onları büyük şehir hayatında yol bulmaya çalışan bireyler olarak daha derli toplu bir tanıtım düşünülse, gelişme bölümünde yolculuk kısmı biraz daha uzun tutulup renklendirilse filmin aceleye gelmiş havası biraz olsun dağıtılabilirdi. Ama şu haliyle bile hedeflediği birçok duyguyu seyirciye geçirebilmeyi başarmış bir yerli sinema örneği. Zaten Sundance'in filmi bu kadar sevmesinin ardında az da olsa Amerikan tarzı yol, eve dönüş, geçmişle yüzleşme kronolojisinin sade pratiği yatıyor olabilir. Bu pratiği spontane bir yerellikle bütünleştiren Karaçelik, Sarmaşık'taki sarmaşıklar ve salyangozlar, burada da tavuklar ve kelebekler üzerinden yaptığı serbest çağrışımları alametifarikası haline getirdiğini ilan ediyor adeta. Serkan Keskin muhtar rolüyle gayet eğlenceli. Fakat köyün şüphelerle boğuşan imamı olarak izlediğimiz, Şarmaşık'taki Nadir rolüyle de çok iyi bir performans ortaya koyan Hakan Karsak, bu trajikomik ve özel role hakkını veriyor. Filmin Sundance, Bükreş, İstanbul, Ankara festivallerindeki başarısı sonrası Tolga Karaçelik'in ufuktaki projelerinde daha güçlü bir maddi destekle, daha geniş bir zamana yayılan çekim sürecine sahip olmasını, daha eli yüzü düzgün bir sinematografi ve müzik kullanımıyla salonlarda yer almasını ümit ediyoruz.

16 Eylül 2018 Pazar

Maudie (2016)


Yönetmen: Aisling Walsh
Oyuncular: Sally Hawkins, Ethan Hawke, Kari Matchett, Gabrielle Rose, Zachary Bennett, Billy MacLellan
Senaryo: Sherry White
Müzik: Michael Timmins

Daha çok dizi yapımcısı ve senaristi olarak bilinen Sherry White'ın, 1903-1970 yılları arasında yaşamış Kanadalı ev kadını ve resim sanatçısı Maud Lewis'in hayatından senaryolaştırdığı, İrlandalı yönetmen Aisling Walsh'ın yönettiği Maudie, Kanada/İrlanda ortak yapımı sade bir dram. Ama bu sadelik, sevimlilik hali Hacimli bir hüzün tabakasıyla güçlendirilmek suretiyle ekrana aktarılıyor. Maud Lewis'in hayatının dönüm noktası olan 30'lu yaşlarında başlayan film, öncesinde olanları daha sonra çeşitli şekillerde dile getirmek üzere balıkçı eşi Everett Lewis ile ilişkisi ve yeteneğini keşfetmesi üzerine odaklanıyor. Kanada'nın Nova Scotia'daki Marshalltown kasabasında teyzesi Ida ile yaşayan Maud, eklemlerde iltihap şeklinde meydana gelen romatizmal bir hastalık olan romatoid artrit (RA) rahatsızlığı sebebiyle yürüme ve konuşma güçlüğü çeken, yine de elden ayaktan düşmemiş çok pozitif bir kadın. Maud, birgün kasabanın marketine ev işlerinde yardımcı olacak bir kadın aradığına dair ilan bırakan Everett Lewis'i gördükten sonra sıkıcı hayatını renklendirmek adına bu ilana başvuruyor. Rahatsızlığı gereği ev işlerinde pek iyi olmaması, biraz da başına buyrukluğu nedeniyle onu mecburen işe alan Everett ile başlarda sorunlar yaşamasına rağmen yavaş yavaş ikili arasında bir bağ oluşmaya başlıyor.

Başlangıç noktası olarak bu ilişkiyi seçip merkezine koyan senaryo, Maud - Everett arasında kademe kademe kurduğu şeyi sakin ve duygusal bir tonla yürütüyor. Kaba saba Everett ile, içinde bir sanatçı ruhu taşıyan, fiziksel kırılganlığına karşın güçlü ve inatçı özelliklere sahip Maud, derme çatma küçücük evde aynı yatakta yatmak zorunda kalan iki zor karakter. Aralarında işçi-işveren ilişkisinin, özellikle Maud'un resme olan ilgisini keşfedip bu işten para kazanmaya kadar gidecek bir sürece girmesiyle bir bağlılığa dönüşmeye başlaması, evliliğe doğru yol alması, birbirine alışmış iki insanın samimiyetinden başka bir şey içermiyor. Bu sebeple gerçek hayattan uyarlanmış bir film olmasının birçok detayı filme de aynı samimiyetle yansıyor. Everett'in müşterilerinden biri olan Sandra'nın, Maud'un bu yeteneğini keşfetmesi üzerine onun hayatında çok şey değişeceğini düşünüyoruz. Kendi yaptığı kartpostallar, ahşap üzerine yaptığı rengarenk resimler onun ününü ülke sınırları dışına çıkarıyor. Televizyona bile çıkıyorlar. Ama kendi kendilerine yetmeleri, onların ihtiyacı olan tek şey. Zaten haber olduktan sonra bile hayatlarının değişmemesi, bundan rahatsızlık duymamaları da bunun göstergesi.


Zamanda yapılan hızlı atlamalarla kendini fazla dağıtmak istemeyen film, Lewis çiftinin rutinlerini, sevimli ve huysuz hallerini, yarenliklerini tıpkı o küçücük evleri gibi dar çerçevelerle anlatıyor. Ama Maud'un da söylediği gibi, tüm hayat zaten çerçevelenmiş. Resim yapma motivasyonunda önemli unsurlardan biri olan bu çerçeveleme, aslında o çerçevenin içindekiler kadar, dışında kalan her şeyin de bu hayata dair olduğu fikrine sahip çıkmanın, çizilenlerin çizilmeyenleri de kapsayabilen duygusal potansiyellerine inanmanın sembollerinden biridir. Maud'un sevdiği şeyi yapması, yeteneği ile ilham kaynağı oluşu, bunun yanında iç dünyasındaki yoğunluk nedeniyle verecek çok sevgisi olması onu hayatın farklı mevsimlerinden farklı sahnelerini çerçevelemeye teşvik ediyor. Ama ruhunun derinliklerinde sevilme ihtiyacının sürekli büyüdüğü gerçeği de var. Hastalığı, 30'lu yaşlarından önce bebeğini kaybetmiş olması, dominant Ida teyzesinin himayesinde kendini keşfedememesi gibi sebeplerle hep geride kaldığını hissettiği hayata bir yerlerden tutunma arzusu ona başarının kapılarını açıyor. Önce Everett için çalışıp bir işe yaradığını, sonra da zamanla onunla arasında oluşan bağ ile sevildiğini hissetmek istiyor. Resme olan kabiliyeti sayesinde her iki duyguyu da pekiştiriyor. Bunlardan daha fazlasını istemeyen harika bir kadın Maud Lewis.

Sally Hawkins, Maud Lewis rolüyle parlak kariyerinde canlandırdığı sıradışı ve derinlikli kadınlara bir yenisi daha eklemiş. Ethan Hawke ise bu önemli rol karşısında basit bir eşlikçi olmanın ötesine geçip, tecrübesiyle Maud'un yeni yaşamının şekillenmesindeki en önemli unsur olan Everett'in kaba görüntüsünün arkasındaki duygusal adamın ağır ama emin dönüşümünün üstesinden gelmiş. Başlarda nasıl olacağı merak konusu olan Hawkins - Hawke uyumu, senaryonun incelikli üslubu ve oyuncuların hakim performansları ile kıvamını bulmuş. Aisling Walsh da güçlü bir idare sergileyince, hele de görüntü yönetmeni Guy Godfree'nin gerek dar mekanlarda, gerekse Kanada'nın Newfoundland kırsalında elde ettiği zengin pastoral görüntüler de buna eklenince etkileyici unsurlar çoğalıyor. Ortama uygun ılık country melodileriyle hüznün ve huzurun resmini de yapan Maudie, zaman sıçramaları nedeniyle birtakım boşluklar oluştursa da, başarı üzerine yapılmış sıkıcı biyografilerden farklı olarak kendi halinde ve bu kendi halin güzelliklerini büyük oranda hayat arkadaşlığına uzanan duygusal birliktelik üzerinden görmeye çalışan bir film. Bireysel başarı figürü olarak Maud Lewis'in kişiliği kadar sanatını da kesinlikle önemseyen, ama bunu yersiz biçimde abartmayan, sanatın veya buna bağlı zanaatın yaşam üzerindeki etkileri hakkında farklı bir film aynı zamanda.

7 Eylül 2018 Cuma

Blue (2017)


Yönetmen: Mehmet Sertan Ünver
Senaryo: Mehmet Sertan Ünver, Suzan Güverte

Mehmet Sertan Ünver ve Suzan Güverte öncülüğünde hazırlanan Blue, 1990’lar Türkiyesi’nin rock müzik sahnesinin efsanevi gruplarından Blue Blues Band gitaristi Yavuz Çetin ile davulcusu Kerim Çaplı’nın hikayelerini anlatan, izlerken türlü duyguları birarada yaşatan bir belgesel. Her ikisi de bugün hayatta olmayan, herkesin dahi müzisyenler olduklarına dair fikir birliği yaptığı bu iki güçlü müzisyenin yaşadığı parlak dönemleri, zorlukları ve trajik sonları akıcı bir kurgu bünyesinde aktaran Blue, çok yönlü, çok boyutlu yapısıyla 2017'nin en önemli yerli yapımlarından biri. Hem bu iki müzisyenin hayatlarını mercek altına alan, hem de özellikle İstanbul'un 90'lı yıllardaki rock müzik ortamının röntgenini çeken Ünver - Güverte ikilisi, yabancı akranlarından geri kalmayan bir yakın dönem müzik belgeseline imza atıyorlar. Doğru yerde doğru zamanda devreye giren arşiv görüntüleri ve başta Blue Blues Band'in hayattaki üyeleri olan Batu Mutlugil ve Sunay Özgür olmak üzere yakın dostları, aile fertleri ve yolu bir şekilde Çetin ve Çaplı ile kesişmiş onlarca ünlü müzisyenin filmi yükselten yorumları, anıları, hisleri Blue'ya tarihi bir değer katıyorlar.

1970 Samsun doğumlu Yavuz Çetin, lise arkadaşı Ercan Saatçi ile yaptıkları I Will Cry adlı şarkı ile Hey dergisinin yarışmasını kazandıktan sonra Marmara Üniversitesi Müzik Bölümü'nde okurken dahil olduğu Labirent grubu ile katıldığı Yıldız Üniversitesi müzik yarışmasından da ödül aldı. Ama filmin asıl hikayesinin başlangıcı 1990'da Batu Mutlugil, Sunay Özgür ve Kerim Çaplı ile birlikte kurduğu Blue Blues Band dönemi oldu. Ağırlıklı olarak 70'li yılların rock ve blues parçalarını çaldıkları bir cover grup olan Blue Blues Band ismi, dönemin yeraltı rock kültürünün simge isimlerinden biriydi. Yavuz Çetin'in gitar virtüozlüğü ve klasik vokali daha sonra müzisyen olarak boy gösterecek pek çok kişiye ilham kaynağı oldu. Didem Çetin ile evlendi. Yavuzcan isminde bir oğlu oldu. Daha sonra Fuat Güner ile tanışıp stüdyo müzisyenliği yapmaya başlayan Çetin, başta MFÖ olmak üzere Kıraç, Turgut Berkes, Erkan Oğur, Göksel gibi çeşitli türlerde müzik yapan isimlere gitarıyla eşlik etti. 1997'de Ercan Saatçi'nin yapımcılığını yaptığı ilk solo albümü İlk'i çıkardı. Çok fazla ses getirmeyen bu albümün ardından Yavuz Çetin Group adlı grubuyla bar performansları yaparken bir yandan da ikinci albümü Satılık üzerinde çalışmalar yapmaktaydı. Ama 1999'da çıkarmayı planladığı albüm çeşitli prodüksyon sorunları nedeniyle bir türlü çıkamadı.

Belgesel, Yavuz Çetin'in müzikal kariyerini bu kadar düz bir şekilde ele almıyor elbette. Bu yolculuğu izlerken Çetin'in iç dünyasında yaşadığı sıkıntıları, tatminsizliğini, tamamen kendine yönelttiği psikolojik sorunlarını da yavaş yavaş öğreniyoruz. Teşhis koymak yerine verileri sunarak o teşhisi seyircilere bırakmayı seçen film, onu tanıyan yakınları ve dostları sayesinde bu "sorunlu dahi" profilini tüm gerçekliğiyle çıkarıyor. Yoğun depresyon teşhisiyle sık sık hastaneye yatan Yavuz Çetin'in yıllarca müzikal kimliğini ve karakterini cover şarkılarla oluşturması, kendi besteleriyle bu hazzı tam manasıyla yakalayamayıp farklı projelerle oyalanması, ilk solo albümünün patlama yapamaması, ne yazık ki trajik ölümünden kısa bir süre sonra çıkacak ikinci solosu Satılık'ın piyasaya sürülme aşamasındaki aksaklıklar gibi nedenlere dayandırılabilecek psikolojik süreci atlatamaması, müzik belgeseli kuramının tüm gerekleri yerine getirilerek aktarılıyor. Teoman'ın da dile getirdiği gibi, Yavuz Çetin'in sorunu "patlamak" değil. Şan, şöhret, para da kazansa bu sorun bir şekilde hep onun peşinden gelecekti. Müzisyen kimliği kadar, arkadaş, eş, baba olarak da herkes tarafından sevilen güzel bir adam olması, iç dünyasında yaşadığı fırtınalar düşünüldüğünde bu sonu hiç adil kılmıyor ne yazık ki. Erkan Oğur'un yaptığı gibi sadece gözyaşları saklamak kalıyor geriye.

 
1949 İzmir doğumlu Kerim Çaplı ise ayrı bir hikaye. 6 yaşında ailesiyle Amerika'ya taşınan Çaplı, müzisyen babası Erdoğan Çaplı'nın konserlerinde ısındığı müziğe, Groop Ltd., The Heard, The Sundowners gibi gruplarda devam etti. "Kim Capli" adını kullanmaya başlayan Çaplı, The Sundowners ile birlikte 60'ların meşhur gruplarından The Monkees'in 1967 yılındaki turlarına katıldılar ki, bu turda Jimi Hendrix ile tanışıp çalma fırsatı elde etti. The Monkees'in Pisces, Aquarius, Capricorn & Jones Ltd. (1967) albümündeki Hard To Believe şarkısının yazımına katkıda bulunup davul çaldı. Türkiye'ye dönüp askerliğini yaptıktan sonra müziğe geri döndü. O da uzun süre MFÖ için davul çaldı. 1985'te evlenip 4 çocuk sahibi oldu. 1994'te boşandı. Belgesel, Blue Blues Band etrafında şekillendiği için Yavuz Çetin ile ilgili anılarını, gözlemlerini kronolojik olarak paylaşan isimler, Çaplı için de aynısını yapıyorlar. O da dahi seviyesinde yetenekli bir müzisyen ve onun da Yavuz Çetin gibi kendi arızaları mevcut. Hendrix'e bu denli yakın olabilecek düzeyde Amerika'da kurmaya başladığı kariyerini bırakıp Türkiye'ye dönmesi, parasız pulsuz, yalnız, sefil bir hayat yaşamayı seçmesi, boşandıktan sonra eşini ve çocuklarını aramaması, hayata karşı muğlak bir küskünlük geliştirmesi ve yaşamını sonlandıracak olan zihinsel sağlık sorunu ile mücadelesi, tıpkı Çetin gibi Çaplı'yı da adeta trajik bir film karakteri haline getiriyor.

Aynı grup bünyesinde birçok bar konseri veren Çetin ve Çaplı'nın aynı grupta çalan iki üstün yetenek olmaları yanında tek ortak yanları da ruhsal açıdan yaşadıkları bu gelgitlerden ötürü kestirilemez oluşları. Şayet Çetin'in Satılık albümü biraz daha erken çıkabilse veya Çaplı Türkiye'ye dönmeyip kariyerini Amerika'da sürdürse son durumları ne olurdu gibi pekçok soru da kafalarda dönüp duruyor. Ama herkes onları bu halleriyle seviyor, sayıyor. Kerim Çaplı'nın ölümünden sonra ortaya çıkan Inside Outside ve Mainline adlı iki solo kaydını dinlediğimiz, Yavuz Çetin'in ölümünden sonra insanların dolan gözlerine tanık olduğumuz, iki müzisyenin oğullarının duygularını dile getirdikleri anlar o kadar sahici ve dokunaklı ki, tanımayanlar bile bu film sayesinde onlarla yıllarca tanışık gibi hissedebilir. Çaplı'ya göre daha naif bir kişilik olan Yavuz Çetin'in, Çetin'e göre daha tuhaf olan Kerim Çaplı'nın müzik ve özel hayatlarındaki bu malzeme bolluğunu Kaybedenler Kulübü gibi bir kurmaca yerine gerçek kişi ve görüntülerden derlenmiş bir belgesel olarak izlettikleri için Mehmet Sertan Ünver ve Suzan Güverte'ye teşekkür borçluyuz. Çünkü ancak bu şekilde onların gerçek dünyalarına sızabildiğimiz kadar sızıyor, bize tuttukları ayna sayesinde hem o yıllarımızı paylaştığımız rock günlerine geri dönüyor, hem de bir şekilde bu iki değerli müzisyenin hatıralarına kendi çapımızda hak ettikleri değeri vermeye çalışıyoruz.

30 Ağustos 2018 Perşembe

The Equalizer 2 (2018)


Yönetmen: Antoine Fuqua
Oyuncular: Denzel Washington, Pedro Pascal, Ashton Sanders, Melissa Leo, Bill Pullman, Orson Bean, Jonathan Scarfe, Kazy Tauginas, Garrett Golden
Senaryo: Richard Wenk, Michael Sloan, Richard Lindheim
Müzik: Harry Gregson-Williams

1985-89 yılları arasında yayınlanan, Michael Sloan ve Richard Lindheim'ın yarattığı, Robert McCall rolünde başrolde Edward Woodward'ın yer aldığı aynı adlı TV dizisinden yıllar sonra Richard Wenk'in 2014'te beyaz perdeye uyarladığı The Equalizer, klişe özelliklerine rağmen stilize aksiyonu, sürükleyici suç örgüsü, hiç eskimeyen "bileği bükülmez tek kişilik intikamcı" kahramanı ve tabii ki usta aktör Denzel Washington faktörüyle devam film(ler)ine hazır görünüyordu. Nitekim ilk filmi de yöneten Antoine Fuqua, yine Wenk senaryosuyla dört yıl aradan sonra ikinci The Equalizer'a el attı. Bu film hem Fuqua, hem de Washington'ın kariyerlerindeki ilk devam filmi. İkilinin beraber çalıştıkları 4. film aynı zamanda. İlk filmde Rus mafyasını tek başına alt eden eski CIA ajanı, yeni Home Mart çalışanı McCall, yine kendini izole etmiş bir şekilde bu defa Boston, Massachusetts'te Lyft (Uber benzeri bir taşıma organizasyonu) şoförü olarak karşımıza çıkıyor. Ondan öncesinde açılış sekansında Türkiye'ye giden bir trende kılık değiştirmiş olarak Amerikalı bir kadının ayrıldığı Türk kocasının kaçırdığı küçük bir kızı kurtarma işi üzerinde olduğunu anlıyoruz. Beladan uzak durmaya çalışsa da, yeni işinde türlü müşterilerle muhatap olan McCall için bu pek kolay olmuyor. Onun en belirgin özelliği, hayalet gibi sade bir yaşam sürerken karşısına çıkan başka insanların sorunlarını da kendi yöntemleriyle çözmeye çalışmak.

Tam bir iyilik ve adalet meleği olan McCall'ın, müdavimi olduğu kitapçının sahibi olduğunu öğrendiğimiz kızı kaçırılan kadına ondan habersiz yardımcı olmak için dünyanın bir ucuna gitmesi (ki bunu hem kadına iyilik olsun, hem de sık sık ziyaret ettiği kitapçı kapanmasın diye yapıyor), birkaç genç "yuppie"nin bir eskort kızı istismar etmelerini cezalandırması, hikayesi filme ince ince iliştirilen yaşlı yahudi Sam ile ilgilenmesi, en önemlisi de yaşadığı muhitte yakınlık kurduğu genç Miles'ı torbacıların ve "gangsta"ların eline düşmemesi için çaba göstermesi, misyonu ve sorunları çözme tarzı olarak ilk filmi uzun uzun anımsatıyor. Tabii bu kadar iyilik yaparken zaman zaman fazla didaktik olmaktan kurtulamıyor. Ölen karısı Vivienne'i hatırlatan yüzüğü ile oynaması, sade rutinleri, kitap sevdası aynen sürüyor. İlk filmde göze batırılan, filme ufak referans katkıları da olan The Old Man and The Sea, Don Quixote, The Invisible Man gibi kitapların yerini burada Hermann Hesse'in Siddhartha, Richard Wright'ın Native Son, Marcel Proust'un In Search Of Lost Time adlı kitaplar alıyor. Bu seçimler orijinal dizide de var mıydı, yoksa Wenk veya Fuqua tercihleri mi bilinmez. Ama yine felsefi göndermelerle filmi olmadığı bir derinliğe itme işlevi üstlensin isteniyor büyük ihtimalle. Bu kitapları okumuş olanlar mutlaka filmin bir yerlerinden istenen göndermeleri çıkaracaklardır. Okumayanları da bu kitapları edinmeye teşvik ederse süper bir iş yapmış olacaktır.


Film McCall'ın kötüleri pataklayıp yüreğimizi soğutan, muhtaçlara yardım edip kalbimizi fetheden iyilik meleği konumunu sürdürürken daha büyük bir meseleye sahip olması gerektiğinin bilinciyle, ilk filmden hatırladığımız teşkilattan arkadaşı Susan'ı devreye sokuyor. Teşkilatın Belçika ayağında çalışan bir görevli karısıyla beraber öldürülüp intihar süsü verilince olayı inceleyen Susan da gizli güçler tarafından harcanıyor. Massachusetts'te kendi halinde Miles'a apartman duvarını boyatıp hayat dersleri veren McCall, her durumda yardımına koşan, belki de hayattaki tek dostu olan Susan'ın öldürülmesi ile ortalığı kasıp kavuracak kıvama, bu da bizim işimize geliyor. Zira Fuqua'nın aksiyon vizyonu bu serinin en dikkate değer özelliklerinden biri. Tecrübeli, soğukkanlı, sert ve acımasız McCall'un bu güven veren profili, aksiyon sevenler için de kıymetli. Değer verdiği biri rehin alınınca yelkenleri suya indirecek bir adam değil McCall. Her durumda B ve C planları hep cebinde. CIA içinde artık kaç tane derin teşkilat kurulduysa, aksiyon filmlerinin ihtiyacı olan çeteleşme ihtiyacı çoğunlukla buradan karşılanıyor. Öldü sanılan McCall'ın da açığa çıkmasıyla tüm "açık uç"ların yok edilmesi gerekliliği, filmin büyük oynama gerekliliğini sağlıyor.

64 yaşındaki Denzel Washington, asıl üstün olduğu karakter oyunculuğu yanında, tıpkı Tom Cruise, Liam Neeson gibi sert aksiyonlarla "ben daha ölmedim" mesajı veren meslektaşları gibi The Book Of Eli, Safe House, 2 Guns, The Magnificent Seven filmlerinde boy göstermeye devam ediyor. Robert McCall karakteri ona iyi gelmiş olacak ki, ilk kez bir devam filminde gördük onu. The Equalizer 3 diye bir film yapılıp yapılmaması onun paşa gönlüne bağlı. Her biri 22 bölümden oluşan 4 sezon, toplamda 88 bölümlük The Equalizer serisinde malzeme bol ne de olsa. Formunun zirvesindeki Ethan Hunt (Mission: Impossible), devam filmleriyle kendini bitiren Bryan Mills (Taken), her an geri dönebileceği duyurulan John McClane (Die Hard) gibi süper kahraman görünümlü veteran kahramanların arasında McCall da kendine özel bir yer edindi denebilir. Atom parçalamasını beklemediğimiz, az da olsa belli bir tarz yaratmasına ve aksiyon beklentilerini kalite ölçülerinde karşılamasına fit olacağımız bir "vigilante" durumundaki McCall, üçleme olsun diye son bir halkayı daha hak ediyor. Zira iki film de öyle ya da böyle akıyor. Gerçek hayatta bir türlü cezasını bulmayan kötülerin kıçlarını, en azından filmlerde McCall gibi gizemli, karizmatik, adil ve sert kahramanlar tekmelesin istiyoruz içten içe.

25 Ağustos 2018 Cumartesi

Hrútar (Rams) (2015)


Yönetmen: Grímur Hákonarson
Oyuncular: Sigurður Sigurjónsson, Theodór Júlíusson, Charlotte Bøving, Jón Benónýsson, Gunnar Jónsson, Sveinn Ólafur Gunnarsson, Þorleifur Einarsson
Senaryo: Grímur Hákonarson
Müzik: Atli Örvarsson

Gummi ve Kiddi, İzlanda kırsalındaki geniş bir vadide yan yana evlerde yaşayan yaşlı iki kardeştir. Babadan kalma meslekleri olan koç yetiştiriciliği ile uğraşmakta ve ülkenin en iyi koçlarını yetiştirmektedirler. Ama her sene kasabada düzenlenen bir Gummi'nin, bir Kiddi'nin kazandığı en iyi koç yarışmasında büyük ödülü almak için mücadele eden ve tek hayatları koçları olan bu iki kardeş, birbirleri ile 40 yıldır konuşmamaktadırlar. Bir gün Kiddi'nin koçu bulaşıcı ve ölümcül bir hastalığa yakalanır. Yetkililer tüm kasabayı boşaltıp, tüm hayvanların da itlaf edilmesinin en uygun çözüm olduğunda ısrarcıdır. Bu durum kardeşlerin ilişkisine yeni bir yön çizecektir. Zira ikisinin de bu hastalık yüzünden kolayca pes etmeye, koçlarını kaybetmeye gönlü yoktur. Grímur Hákonarson'un yazıp yönettiği Hrútar (Rams), keçi gibi iki inatçı koç yetiştiricisi kardeşin beklenmedik bir hastalık yüzünden evlatları gibi sevdikleri bu hayvanları koruma / kurtarma çabalarını, birbirleriyle olan küslüklerine paralel bir anlatımla götüren, gücünü sadeliğinden, doğallığından, soğukluğundan devşiren bir dram. Buradaki soğukluğun hem hava şartlarının insanın içine işleyen gerçekliğiyle, hem de yaşlı Gummi ve Kiddi kardeşler arasında süren 40 yıllık küslüğün yarattığı mesafeyle ilgisi var.

İzlanda sinemasının genel karakteri içinde yer alan bu soğukluk, belki de bu sinemanın en çekici yanı. Çünkü bu fiziki ve duygusal iklim sayesinde hikayenin ve karakterlerin saflıkları, gerçeklikle olan bağları daha net görülebiliyor. Karlarla kaplı bir alanın üzerinde hiç kimsenin, hiçbir şeyin beyaz kalmaması gibi, Gummi ve Kiddi'nin rutinlerini, sessizliklerini, kendilerini koçlarına adamışlıklarını, yalnızlıklarını tüm çıplaklığıyla görebiliyoruz. Bu da filmin içine girmeyi, orada yaşamayı kolaylaştırıyor. Bazen "hiçbir şey olmuyor" diye şikayet edilen bir filmde aslında o kadar çok şey oluyor ki, bazı seyircinin sadece filmdeki bu beyaz zemini algıladığını anlıyoruz. Bu yalnızlıktan duyduğumuz huzur karışımlı hüznü her karesine nakış gibi işleyen film, doğal atmosferinde kendi yolunu kolayca bulacak hikayesini de aynı titizlikle anlatıyor. Yer yer gülümseten, bazen kızdıran, çoğunlukla üzen bu hikaye sanki dedelerin kış gecesi soba başında torunlarına anlattıklarına benziyor. Tabii biz bunu Hákonarson'un ellerinde şiirsel olmayan, lakin kendi edebi atmosferini sade ve doğal yollardan oluşturuş biçimiyle izliyoruz.


Haklarında fazla şey bilmediğimiz Gummi ve Kiddi hakkında filme dahil olduğumuz andan itibaren öğrenmeye başladıklarımız, onların hayatlarının doğal akışına yedirilmiş şekilde karşımıza çıkıyor. Ağır bir tempoda ilerlemesine rağmen bir süre sonra kendi ritmini bulan ya da baştan beri o bulunmuş ritme seyircisini alıştıran film, salgın hastalık formülüyle hem iki kardeşin aşkla bağlı oldukları mesleklerini, hem de birbirleriyle onca yıl iletişimsiz kalmış ilişkilerini sınıyor. 40 sene konuşmayan iki kardeşin küslük sebebini merak ettiğimiz kadar, onların bu trajik salgın sonrası nasıl etkileşime geçeceklerini de merak ediyoruz. Kardeşliğin çok başka bir duygu olması, onların küslüklerinin de çok başka bir duygu olması demek. Barışmak o kadar kolay olamayabiliyor. Gummi ve Kiddi'nin uzun yıllara yayılan dargınlıklarının zamanla güçlü bir rekabete ve inatlaşmaya dönüşmesi anlaşılabilir bir durum. Öte yandan, bu rekabet ve inatlaşmanın gerisinde, koçların onlar için duygusal önemini saymazsak hayatta birbirlerinden başka kimse kalmamış iki yaşlı adamın hep birbirlerine yakın şekilde bir yaşam sürmeleri gerçeği var. Küs olsalar da birbirlerinden nefret etmedikleri, hatta birbirlerine komşu evlerde olmakla birbirlerini kontrol altında tuttukları, varlıklarından hoşnut oldukları hissediliyor.

Biraz kaba saba Kiddi'ye nazaran, naif ve uzlaşmacı bir yapıya sahip Gummi'yi daha yakından gözlemleyen Hákonarson, onun gerek koçları, gerekse Kiddi ile ilişkilerine biraz daha yakından bakarak filmine derinlik kazandırıyor. Çünkü yaşananlara tepkisini sessiz ama çok güçlü şekillerde sezebildiğimiz bir karakter olarak Gummi'nin filmi yönlendirişi çok önemli. Salgından sonra duygusal motivasyonlarla trajik, tehlikeli ve tabii ki inatçı tercihlerde bulunması Gummi'yi çok boyutlu ve özel bir karakter haline getiriyor. Onu canlandıran tecrübeli aktör Sigurður Sigurjónsson'un anlamlı yüz ifadesi ve performansından güç alan Gummi, Kiddi ile ilişkisinde de baskın ve etkili bir rol üstleniyor. Bu rolün inceliğini mükemmel finalde daha kuvvetli ve yürek parçalayan biçimde fark ediyoruz. 2015 yapımı 138 dakikalık tek çekim Victoria'nın da görüntü yönetmenliğini yapmış Sturla Brandth Grøvlen'in sinematografisi ve İzlanda sinemasının gelecek vaat eden isimlerinden biri olarak haklı övgüler alan, 2015 Cannes Film Festivali'nin Belirli Bir Bakış ödülünü kazanan Grímur Hákonarson'ın yoğurduğu Hrútar, her şeyiyle yaşayan, ekran karşısındakine de nefes aldıran, hatta nefes verdirdiğinde ağzından buhar çıkarttıran bir yapım.

17 Ağustos 2018 Cuma

Upgrade (2018)


Yönetmen: Leigh Whannell
Oyuncular: Logan Marshall-Green, Harrison Gilbertson, Betty Gabriel, Melanie Vallejo, Benedict Hardie, Linda Cropper, Christopher Kirby
Senaryo: Leigh Whannell
Müzik: Jed Palmer

Teknolojinin hayatın tüm alanlarına sirayet ettiği yakın bir gelecekte geçen Upgrade, önce bir araba kazası geçiren, sonra da birkaç kişi tarafından saldırıya uğrayan Grey Trace'i merkezine alan bir film. Saldırı sırasında yanında olan karısı Asha saldırganlar tarafından öldürülür, Grey ise boyundan aşağısı felç şekilde kurtulur. Bu olaydan hemen önce Grey, klasik arabasını tamir ettiği genç teknoloji girişimcisi ve mucit Eron'a (Elon Musk göndermesi akla gelmeden olmuyor) arabayı teslim etmiştir. Kazadan birkaç gün sonra Grey'i ziyaret eden Eron, onun bu haline son verecek, bedenini geliştirecek deneysel bir tedavi teklifi sunar. Buna göre Grey'in bedenine "Stem" denilen yapay zeka implantı yerleştirecektir. Tedavi sonrası insanüstü yetenekler kazanan Grey, başına gelenlerin sebebini öğrenmek, karısını öldüren ve kendi hayatını mahveden kişilerden intikam almak için harekete geçer. Yani artık kalıplaşmış bir intikam hikayesinin yakın geleceğe uyarlanmış, birtakım teknolojik teorilerin pratiğe dökülerek bu basit hikayenin zenginleştirilmesine çalışılmış hali de denebilir. Filmi yazan ve yöneten Leigh Whannell'ın pek tanınmayan bir oyuncu, ama gerilim sinemasında önemli bir yere sahip ilk Saw filminin senaristi olması beklentileri bir miktar arttırıyor.

Yapay zeka - insan ilişkisine dair farklı türlerde daha nice film göreceğiz. Şimdilik işin aksiyon kısmı ile daha çok ilgileniliyor. Whannell da olayın psikolojik veya felsefi taraflarıyla pek uğraşmayıp, filmi Jason Statham aksiyonlarına yakın bir pespektifte ele almış. Grey'in başta bu teknolojik mahkumiyete tepkili oluşu, "old school" takılması, şahsi menfaatleri gereği yerini kabullenmişliğe bırakıyor. Konu itibariyle süper kahramanların doğuş öykülerinden beslenmesi, yapay zeka insan vücuduna yerleşse neler olurdu konulu teorilerini fazla derinleştirmeye uğraşmayıp bunu Grey'in şahsi intikamın peşindeki olay örgüsü ve aksiyonu için kullanması, seyircisine göre Upgrade'i bu beklentilerin farklı yerlerine koyuyor. Konu yapay zeka ise, konuşan akıllı evler, led masalar, kendi kendine giden arabalar, havada devriye atan dronelar ile çizilen klasik yakın gelecek tasvirinden daha zeki ve derinlikli bir senaryo umut edilmesi de normal. Statham demişken, örneğin Upgrade'in Crank (2006) kadar yaratıcı bir aksiyon rotası çizemediğini söylemek gerek. Çoğunluğu yakın dövüş sahnelerinden oluşan aksiyon sekansları gayet başarılı. Bu noktada aksiyon seyircisi için iyi bir seçenek. Ama daha dolgun bir alt metin veya derinlemesine sorgulama bekleyen seyirci profili için eksiklik hissi oluşması muhtemel.

Finaldeki twist ile olası bir devam filmi için muğlak aralık bırakılması, bir devam filmi gerekliliğinden ziyade, bir dizinin pilot bölümü havası yaratıyor. Aslında The Punisher'dan bir dizi yapılabiliyorsa pekala Upgrade'den de yapılabilirmiş. Grey ve Stem arasındaki ilişkinin kimi zaman Michael Knight - KITT veya Tony Stark - Jarvis arasındaki ilişkiyi anımsatması bu potansiyele işaret ediyor. Tabii böyle bir proje olursa senaryoya da bir "upgrade" gerekebilir. Leigh Whannell'ın Saw senaryosunun ateşlediği fitilin şu an bulunduğu durum ortada. Şayet tadında bırakılıp devamı çekilmezse zamanla demlenip mütevazi bilim kurgu aksiyonlar arasında anılabilir. Tom Hardy'yi anımsatan simasına yaslanmayan Logan Marshall-Green'in başarılı bir oyuncu olduğu, ama şimdiye dek patlama yapabilecek bir yapıma adını yazdırmadığı bir gerçek. Malzemesi bol bir konuyu basit bir intikam hikayesine indirmesiyle kendi kendini hafifletmesine rağmen, izlendiğine pişman olunmayacak, belki kısa belki uzun vadede devam filmi veya dizi formatında tekrar elden geçirilme ihtimali bulunan bir film Upgrade.

13 Ağustos 2018 Pazartesi

Ready Player One (2018)


Yönetmen: Steven Spielberg
Oyuncular: Tye Sheridan, Olivia Cooke, Ben Mendelsohn, Mark Rylance, Simon Pegg, Lena Waithe, Hannah John-Kamen, Philip Zhao, Win Morisaki
Senaryo: Zak Penn, Ernest Cline
Müzik: Alan Silvestri

Ernest Cline romanından Cline ve Zak Penn'in senaryosunu yazdığı, kendini fantastik filmlerin dahi çocuğu ile politik sinemanın cesur yönetmeni arasında konumlandırmayı seven Steven Spielberg'in yönettiği Ready Player One, yönetmenin bir ondan bir bundan mantığıyla The Bridge Of Spies, The BFG, The Post sonrası tekrar fantastik bilim kurgu sularına döndüğü bir film. 2045 yılında kıtlıklar, savaşlar ve bunun sonucu olarak derme çatma, sersefil bir gerçek dünyada geçen hikayenin bir de sanal yüzü var ki, orada işler çok başka. James Halliday (Mark Rylance) ve Ogden Morrow (Simon Pegg) adlı iki geek dostun tasarladığı, içinde sınırsız seçeneklerin bulunduğu devasa bir sanal evren olan OASIS, toplumun her kesimindeki her yaştan, her mevkiden insanı adeta esir almış vaziyette. Artık sanal alemde, sosyal medyada veya oyun evreninde klasikleşmiş o "gerçek hayatta olamadığı kişileri, gidemediği yerleri, yaşayamadığı maceraları sınırsızca deneyimleme" hadisesinin gerçek hayata entegre olmuş, eşik atlamış hali olan OASIS'in ardındaki gerçek akıl olan Halliday ölünce, kendi sesinden vasiyeti ortaya çıkıyor. Sessiz sedasız gitmek istemediği anlaşılıyor. Buna göre onun oyun içine gizlemiş olduğu üç anahtarı bulduktan sonra Easter Egg’e ulaşan kişi yarım trilyon dolarlık servete sahip olacak, aynı zamanda OASIS'in bütün kontrolü de kendisine geçecek. Tabii adı gerçek dünyada Wade, sanal alemde Parzival olan 18 yaşında bir kahramanımız var. Bu uzun ve meşakkatli yolda zekası, hırsı, en önemlisi de Halliday'in bulmacalarla dolu zihnini anlama kapasitesi olduğu için onun gözünden bu maceralara atılırız.

Spielberg'in sadece fantastik bilim kurgu tarihine baktığımızda sınır tanımayan bir hayalgücünün eseri nice ilham kaynağına rastlarız ki, uzaylısından dinozoruna, robotundan dev köpekbalığına ne kadar korkumuz, paranoyamız, merakımız varsa üstüne gitmekten çekinmemiştir. Artık çağın gereği olarak bilgisayar oyunlarına, herkesin istediği kişi veya şey olabildiği sanal dünyaya bugüne kadar elini atmamasına şaşırmak lazım. Alem vur der, ben öldürürüm mantığıyla Ready Player One sayesinde öyle bir el atıyor ki, gelişmiş VR teknolojisinin gerçek ile sanal dünyalar arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmaya başladığı bir gelecek bunun için biçilmiş kaftan. Hele de OASIS gibi varolan tüm tasarımları bünyesinde taşıyan devasa bir sanal alem fikri üzerinden bu geleceği tasvir etmek, edişmiş tasviri beyaz perdeye uyarlamak belki de tam Spielberg kafası gerektiriyor. Ama o kafanın da yıllardan beri süregelen bir şablonun dışına pek çıkamadığını biliyoruz. Yani OASIS diye sınırsız bir evren var ama içinde 18 yaşında bir kahraman, duygusal temaslar yaşayacağı hoş bir kız, aynı yaşlarda renkli bir ekip, yol gösteren bir bilge ve tabii kötü adam ile ordusu olunca ne izleyeceğimizi sanki biliyoruz. Benzer bir alternatif evren tasarımını ta 1999'da planlayıp çığır açan The Matrix özgünlüğü yerine, gişeleri aşındıracak çocuklara, ailelere yönelip risk almamak, Spielberg'in fantastik bilim kurgu tarihinin en belirgin özelliğidir. Yani kısaca saatlerinizi buna göre ayarlayın deniyor.


Bu ayarı yaptıktan sonra keyfini çıkaracağımız tek şey görsellik oluyor. O noktada da zaten almış yürümüş olan teknolojinin Spielberg ve ekibinin ellerinde şekilden şekile girişini izliyoruz. Filmin kabaca nasıl ilerleyeceğini ve nasıl biteceğini zaten biliyoruz. Kariyerinde yoğunlukla X-Men ve video oyunları senaryoları olan Zak Penn'in hem Cline'dan, hem de Spielberg'den beslendiğini düşündüğümüz popüler kültür bombardımanı o görsel zenginlikle iç içe geçince, o kabaca bildiğimiz her şeyi kabullenip günü kurtaran sürükleyiciliğe teslim olmak mümkün hale geliyor. Üstelik popüler kültürün "popüler kült" olmuş örnekleri bile bu bombardımanda kendi sekanslarını yaratıyorlar. Stanley Kubrick klasiği The Shining buna en güzel örnek. OASIS'in sağladığı bu özgürlüğü bu tip sekanslarla kullanmak gayet olumlu. Fakat bunlar bütünü yücelten değil, o bütün içinde kendi yolunu çizen anlar. Sürekli bunu söylüyoruz ama o bütünü zaten biliyoruz. Hatta gelişmiş teknolojik imkanlara ve hem sanal, hem de gerçek bir orduya sahip IOI adlı dev şirketin başında bulunan ve OASIS'te saklı üç anahtarın peşinde olan Sorrento bile milyonlarca filmden edinilen tecrübelerle o kadar tanıdık ki. Bu anahtarların elde edilmesi için gerekli olan fiziki, sanal ve zeka aygıtlarının hepsine sahip olan senaryo, zaten cepteki görsel gücünün avantajlarını başarılı bir kurgu ve tempoyla bütünleştirerek her şeyi kitabına uygun yapıyor. Lakin sorun, o kitabın birçok versiyonunu daha önce okumuş olmamızda.

Ready Player One'ın cast seçimini de eleştirmeden olmaz. Gerçi çoğu yetenekli gençlerden ve Mark Rylance, Ben Mendelsohn, kısa da olsa Simon Pegg gibi tecrübeli isimlerden oluşan kadro, filmin baş döndüren temposunda ve senaryonun insani derinliğe inmek yerine anahtar kovalamaca peşinde olması yüzünden çoğunlukla sadece eşlikçi pozisyonunda kalıyorlar. Zira onlar Easter Egg peşinde koşarken biz de sağımızdan solumuzdan kuşun gibi geçen sürpriz yumurtaları nereden nasıl hatırladığımıza takılıyor, bazen seviniyor, bazen şaşırıyoruz. Bu sayede aktörler bile karakterlerinin gerisinde kalıyorlar. Öyle ki, Wade rolündeki Tye Sheridan mı yoksa onun avatarı Perzival mı ekranda daha fazla görünüyor araştırmak lazım. (Wade'in bir yakının suikaste uğraması bile şaşırtıcı derecede işlevsiz kalıyor.) Hal böyle olunca ikisiyle de yakınlık kurmak güçleşebiliyor. Parzival ve Art3mis arasındaki yakınlaşmanın, Wade ve Samantha arasındakinden daha ağır bastığını dahi düşünebiliyoruz. Sorrento o kadar basmakalıp bir kötü adam ki, Mendelsohn başka filmlerde ondan kat kat kötü olmuştu. Halliday'in zekice sakladığı üç anahtar ve Easter Egg, bulunma gerekçeleri sayesinde filme dair en insancıl bağları kurma işini üstleniyor. Bunu ne oranda başardığı da seyirciden seyirciye fark eder. Ama filme dair ortak paydada buluşulacak yegane nokta, iyi bir sinema salonunda mümkünse IMAX teknolojisiyle izlendiğinde tadına varılacak türlü görsel zenginlikler olacaktır. Keşke buna ilaveten, ele geçirildiğimiz sanal sınırsızlığın karşısına daha güçlü insani argümanlar koyabilmiş olsaydı.