12 Kasım 2019 Salı

Midsommar (2019)


Yönetmen: Ari Aster
Oyuncular: Florence Pugh, Jack Reynor, Vilhelm Blomgren, William Jackson Harper, Will Poulter, Ellora Torchia, Isabelle Grill, Henrik Norlén, Julia Ragnarsson
Senaryo: Ari Aster
Müzik: The Haxan Cloak

Birkaç kısa filmin ardından 2018'de çektiği ilk uzun metrajı Hereditary ile olay yaratan Ari Aster, bir yıl sonra Midsommar ile yine olay yarattı. Tabii bu "olay" kısmı "bana göre" ve "bence" kelimeleriyle başlayacak cümlelerimin içinde "gereksiz" kelimesini de önüne alarak türlü şekillerde vücut bulacak. Bir grup arkadaşın İsveç kırsalında katıldığı bir bahar festivalinin adım adım çığırından çıkmasını konu alan Midsommar, en başta 1973 yapımı The Wicker Man referanslarıyla pazarlandı ki, son dönemde Aster ile birlikte Jordan Peele'in de yer aldığı bir grup yönetmenin işleri, Hitchcock'a, Kubrick'e kadar uzanan bu pazarlama taktikleriyle bazı eleştirmenleri bile dalga dalga Stockholm sendromuna itti. Aslında Aster ve Peele gibi yönetmenlerin bu kadar abartılmasının çeşitli nedenleri var. Dünyada hakim bir rüzgar haline gelen vasata övgünün evrimleşerek refleksleşmesi, son yıllarda korku/gerilim türünde özgün ve ilham verici örneklerin azlığı neticesinde geçmişin ikon sanatçılarının filmlerine öykünenlerin sivrilmesi, öykü ve biçim yönünden derme çatma stillerle ödül kampanyalarında yer bulma kolaylığı gibi kazdıkça çoğalan sebeplerden ötürü bu filmlerin yüceltildiğini görüyoruz. Hatta bazı övgü yazıları o kadar iyi ve o kadar filmin üzerinde ki, yönetmenler bile okudukça bu kadarını beklemiyorlardır.

Midsommar'ın basit bir formülü var. Bir grup gencin gizemli bir komünün bahar etkinliğine katılmasıyla başına gelenler. Ari Aster, bu tek cümleyi elinden geldiğince açmaya, boyutlandırmaya, kendi tarzını oturtmak için denemeler yapmaya çalışıyor. Geçmişten edindiği referansları kullandığı gibi, kendi fikirleriyle arayışlar içine girdiğini belli ediyor. Bunlar çoğu yönetmenin yaptığı takdir edilesi yolculuklar. Ama Aster, tüm bunları daha çok vitrine yaslanarak, egosunu parlatarak, en önemlisi de, son yılların popüler tavırlarından biri olan açık uçlarla seyirciyi yorarak yapmayı seviyor. "Bir grup gencin başına gelenler" basitliğindeki slasher çağrışımlarını doğaçlamaya müsait pagan ritüelleriyle, okült geleneklerle, tarikat bileşenleriyle savuşturuyor. Bu sayede bir sonraki sahnede bizi neyin beklediğini bilmiyoruz ve bu durum bir çekicilik yaratıyor belki. Ancak bu tuhaflıklar silsilesinin kendi arkasını toplayacak bir planının olmadığını anlamak, sofradaki göz alıcı yiyeceklerin yapay olduklarını anlamaya benziyor. Farklı filmlerde defalarca gördüğümüz kurban etme/olma sürecindeki ritüellerin pastişlerinden devşirilmiş bu muğlaklık, hep başka yerlerden, başka filmlerden, başka sahnelerden hatırlanan "yenilikçi, çağdaş, vizyoner" Ari Aster tasarımlarının boş atıp dolu tutması olarak kalıyor.


Bu tuhaf festivalin gereklerinin, rutinlerinin, kurallarının ne kadarının hakiki pagan veya tarikat adetlerinden geldiğini bilmesek de, 90 yılda bir defa yapılıyor olmasından ötürü kurban arayışında olunacağını, bunları da aralarına katılan bu yabancılardan seçeceklerini anlamak için yüzlerce film izlemeye gerek yok. Bu bilinirlik tadınızı kaçırmadıysa olay örgüsünü uzattıkça uzatan, araya daha sonra bütünle alakası olmadığını anlayacağımız sahneler serpiştirerek şişkinlik yaratan, sözde tek özen gösterilen karakter olan Dani'yi derinliksiz ergen psikolojisiyle şekillendiren Aster, iyi çekilmiş bazı sahnelerde yarattığı, açık/temiz havanın çarpması sonucu oluşan baş ağrılarını anımsatan boğucu tasvirleri dışında sinematik haz veren hamlelerde bulunmuyor. Ortodoks hristiyanların pagan kültürüne yönelik korkusundan feyz alan "folk horror" alt türünü, korku öğelerinden çok gerilim ve gizem unsurlarıyla restore etmek istiyor. Bu restorasyon, geçmişten kopyala/geleceğe yapıştır minvalinde ilerlerken, haliyle feyz alınan örneklere olan yabancılık Midsommar'a "orijinal, özgün, denenmemiş" gibi anlamlar yüklenmesine neden olabiliyor. Bu türe ait The Witch (2015) gibi atmosferiyle gerçekten ürkütücü bir estetiğe sahip filmlerin kendilerine haslıkları o kadar rağbet görmüyor. Pasolini'den bekaret kaybetme töreninin yer aldığı Salò o le 120 giornate di Sodoma'yı, Kubrick'ten içinde gelmiş geçmiş en iyi ayin sahnelerinden birinin olduğu Eyes Wide Shut'ı, bu filme ilham olmuş The Wicker Man'i, vahşi ritüellere giden gizemli yolu iyi döşenmiş Ben Wheatley filmi Kill List'i ve sinemada daha nice muğlak ayin yorumlarını görmüş gözler için Midsommar'ın vereceği haz da bir yerden sonra nefessiz kalıyor.

Bu tip ritüel kolaycılığına havale ettiği Hereditary de ilk yarısında gayet başarılı bir filmdi. Ama bu kolaycılık, bir yerden sonra (aynı zamanda her iki filmin finalinde) "anlayan anlar, anlamayan aval aval bakar" düşüncesine boş alan yarattıkça iyili kötülü her türlü yoruma açık hale geliyor. Filmle bağ kurmuş insanlar da tarihten, dinden, mitolojiden, türlü "-izm"lerden esinlenen referansları kusmaya başlıyorlar. Eşsiz korku/gerilim külliyatını pas geçip en sevdiği korku filmini Climax olarak açıklayan Aster'in bu kadar kapsamlı ve ince görüşlü olmasına ihtimal vermek güçleşiyor. Müzede unutulan ananas gibi ancak görenlerin yüklediği anlamlar kadar iyi bir film Midsommar. Genç İngiliz oyuncu Florence Pugh'ın inandırıcı oyunu bile, tam olarak neye inandırdığını sorgulatma derecesinde çoğu zaman donuk, kimi zaman abartılı. İlk filmi Hereditary'nin ilk yarısında kurduğu ürkütücü gizemi ikinci yarıda heba eden Aster, böylece dönemimizin The Sixth Sense'i olabilecek potansiyele sahip bir film fırsatını tepmişti. Tabii bunun yanında fethettiği gönüllerin sayısı da az değil. Midsommar yine seyirciyi ikiye bölen bir film olsa da beğenenlerin oranı oldukça yüksek. Lakin Aster ve Peele filmlerinin vizyon sahibi olarak nitelendirilmesi gayet abartılı bir yorum.

4 Kasım 2019 Pazartesi

Celle que vous croyez (2019)


Yönetmen: Safy Nebbou
Oyuncular: Juliette Binoche, Nicole Garcia, François Civil, Guillaume Gouix, Marie-Ange Casta
Senaryo: Camille Laurens, Safy Nebbou, Julie Peyr
Müzik: Ibrahim Maalouf

Bir üniversitede öğretim görevlisi olan Claire, 50 yaşında iki çocuk annesi boşanmış bir kadındır. Genç sevgilisi onu terk edince, bunu hazmedemeyip Facebook'ta sahte bir hesap açarak takibe başlar. Claire artık 24 yaşında, sarışın, genç ve güzel Clara'dır. Bu yeni profille eski sevgilisini takibe alıp yüz bulamayınca onun fotoğrafçı arkadaşı Alex'e mesaj atar. Internetten bulduğu kimliği belirsiz bir kızın fotoğraflarını ve videolarını kendisiymiş gibi paylaşmaya başlayan Claire, Alex'in dikkatini çeker. Önce yazışmaya, sonra da telefonla konuşmaya başlayan Claire ve Alex, gün geçtikçe birbirine bağlanmaya başlar. Bulunduğu konum ve söylediği yalanlar gereği Claire için bu durum yeterlidir. Ama onun Facebook kimliği Clara'ya aşık olan Alex için sosyal medya ve telefon görüşmeleri yetmemeye başlar. Camille Laurens romanını Safy Nebbou ve Julie Peyr'in senaryolaştırdığı, Safy Nebbou'nun yönettiği Celle que vous croyez (Who You Think I Am), dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yapan bir dram. Sosyal medya ilişkilerinin yarattığı çıkmazları bu defa genç karakterler üzerinden değil, duygusal boşluk içine düşmüş 50 yaşındaki Claire ile yorumlayan film, bu başarılı profil sayesinde meselesini anlatma fırsatını tepmiyor.

Claire'in yaşadıkları sonrasında gittiği psikolog Catherine Bormans'a anlattıklarını izlediğimiz film, geri dönüşleri ve tekrar ikilinin bu yaşananları yorumladığı seanslar arasında gidip gelen kurgusuyla dengeli bir anlatım benimsiyor. İşi ve evi arasında bunalmış, üstüne sebepsiz yere genç sevgilisi tarafından terk edilmiş Claire'in kendi içine dönerek ilişkilerindeki istikrarsızlığı ve başarısızlığı ilerleyen yaşına bağlaması, bunu kabullenemeyip kendine Facebook'ta yeni bir kimlik yaratarak şansını bu kez genç ve yakışıklı Alex ile denemesi ile yaşananlar şüphesiz iyi dramatik malzemeler içermekte. Sosyal medyada sosyalleşmenin çoğu insan için gerçeklerden uzaklaşmak anlamına geldiği düşünülürse, kendine yeni bir kimlik yaratmak isteyen Claire'in uzaklaşmak istediği realitelerin diğer insanlardan pek farkı yok. Oyun, çöpçatan veya sosyal paylaşım sitelerinde farklı isim ve profillerle aslında olmadıkları, olmak istedikleri özellikleri kendilerine ekleyerek bir nevi iç barış sağlamalarında sakınca yok. Ancak bu barış, kişinin kendine karşı dürüst olmadığı, ilişki kurduğu tarafın da duygularını bencilce tüketmeye başladığı noktada bir savaşa dönüşebiliyor. Olay örgüsüyle bu dönüşümü gayet güzel işleyen film, bir süre sonra Alex'in haklı taleplerine cevap veremeyeceğini hisseden Claire'in ikileminden güçlü bir iç çatışma yaratıyor.

Her ne kadar günümüz normlarında Facebook ve benzeri platformlarda kurulan ilişkilerin burada Claire (Clara) ve Alex gibi iki yetişkinin tutkuyla bağlanabileceği şiddette yaşanmayabileceği düşünülse de, özellikle Claire'in içinde bulunduğu sıkışmışlık duygusu yeterince etkili yansıtıldığından bu bağlanmaya inanmamak için fazla neden yok. Bir kırılma noktasıyla yaşadıklarını farklı şekilde hayal edip yazıya döken Claire, bunu doktoru Catherine ile paylaştığında biz de senaryoyu farklı bir açıdan tekrar izliyoruz. Yazıya dökülen bu hayal, kendi içinde güçlü bir çatışmayı daha barındırıyor. Sonu da yine farklı bir trajediyle bitiyor. Senaryo içinde senaryo şeklinde paralel bir yükselme yaşatan film, gerçekliğine dönerek iki adet sürprizle hem Claire'in kendini Clara gibi hissetme çabasına güçlü bir psikolojik anlam yüklüyor, hem de ikna olunabilirlik seviyesini arttırıyor. Zaten Claire'in söylediği "hiç varolmayan bir rakip kadar büyüğü yoktur" sözü filmin anafikirlerinden biri olarak gediğine oturmuş bir taş gibi. Ama filme dair inanılan, ikna olunan, hissedilen ne varsa hepsi Juliette Binoche'nin harikulade performansında saklı. Rolünü hem gizemli, hem de çırılçıplak kılabilen nadir oyunculardan biri olan Binoche, filmin can damarını oluşturduğu gibi, sanki Claire karakteri sırf onun için yazılmış gibi bir izlenim bırakıyor.

31 Ekim 2019 Perşembe

The World's Fastest Indian (2005)


Yönetmen: Roger Donaldson
Oyuncular: Anthony Hopkins, Diane Ladd, Saginaw Grant, Walton Goggins, Christopher Lawford, William Lucking
Senaryo: Roger Donaldson
Müzik: J. Peter Robinson

Yaşamı boyunca klâsik Indian motorsikletini mükemmelleştimeye çalışan Burt Munro, dünyanın bir ucundan Utah'taki Bonneville tuz çöllerine, motorunu denemek için yola çıkar. Karşılaştığı tüm zorluklara rağmen, yeni hız rekorunun sahibi olur. 1967 yılında Munro tarafından kırılan dünya rekorunu henüz geçebilen kimse olmadı ve efsanesi günümüze kadar geldi.

No Way Out, Coctail, Cadillac Man filmlerinin yönetmeni Roger Donaldson’ın yeni filmi The World’s Fastest Indian, 1967 yılında Yeni Zelandalı Burt Munro’nun 1920 Indian motosikletiyle hız denemesi yapmak için, Yeni Zelanda’dan Utah eyaletinde bulunan Boneville’deki kurumuş tuz gölüne doğru yaptığı yolculuğu anlatıyor. Bu kurumuş gölde, dünya kara hız denemeleri yapılmakta ve Munro’nun o dönemde kırdığı rekorlar günümüzde bile halen kırılamamış. Film, Munro’nun hayatından ziyade, Yeni Zelanda’daki çalışmalarından Amerika’ya kadar uzandığı periyodu ele almakta. Öyle bile olsa, Munro gibi renkli bir kişiliği tanıma fırsatını kaçırmamak gerek.

Yaşından beklenmeyecek bir şevkle, ilkel araç gereçlerle ve müthiş bir inatla yaptığı Indian'ı ile Boneville denemelerine katılmayı hayal eden Munro’nun gerçek öyküsü Donaldson ve Hopkins tarafından vücut bulmasaydı, böylesine sıra dışı bir kişilikten haberimiz olmayacaktı. Ömrünün 25 yılını bu hayal ile geçiren Munro’nun, komşularının küçük oğlu Tom’a verdiği hayallerinin peşinden gitmezsen, bir sebze ol daha iyi öğüdü bile onun azmi hakkında çok şey söylüyor. Bu gerçekten hayran olunacak ve takdir edilecek bir azim. Munro için en önemlisi klasik ifadeyle “yarışmaya katılmak” olsa da, katıldıktan sonra amacını gerçekleştireceğine olan özgüveni herkese parmak ısırtıyor. Yine Tom’un sorduğu “çarparsan ölmekten korkmuyor musun” sorusuna “böyle bir motorda beş dakikada yaşadığın, bazı insanların ömürlerine değer” sözüyle de hayallerimizin kutsallığını vurguluyor.


Munro, evini ipotek ettirerek çektiği krediyle Yeni Zelanda’dan Amerika-Utah-Boneville yoluna çıktığı ve bunu sadece hayallerini gerçekleştirmek için yaptığı için bu yolculuk onun için bir “hac” niteliğinde. Kendince “kutsal topraklar” olarak nitelediği Boneville’in kuru tuz sahasında zamana karşı yapacağı hız, onun için aynı zamanda ibadet ve meydan okuma niteliği taşıyor. Munro Amerika’ya doğru yola çıktığında yolda karşılaştığı insanların küçük bir Amerika panaroması yansıttığını görüyoruz. Kızılderili Jack, travesti Tina, araba satıcısı Fernando, bir günlük ilişki yaşadığı Ada, Vietnam’dan izine gelen genç asker Rusty, Burt Monro’nun kutsal yolculuğu esnasında karşılaştığı insanlar. Bu karşılaşmalarla savaş, ölüm, prostat ve daha bir çok ayrınıyla ufacık da olsa yüzyüze gelen Munro’nun saf, tertemiz ama son derece güçlü insani ilişki kurma yeteneği sayesinde hepsi üzerinde kalıcı etkiler bırakıyor. Öyle ki onun bu şirinliği, Boneville’deki herkesin kalbini fethediyor. Önceleri ciddiye alınmasa, hatta denemelere katılamama tehlikesi yaşasa da, inatçılığı, kararlılığı ve insani doğallığı sayesinde tüm zorlukları aşıyor.

En iyiyi sona saklayarak Anthony Hopkins’ten bahsetmek gerek. Hopkins belki de kendi tarihinin en güçlü oyunlarından birini çıkarıyor. Küçük Yeni Zelanda’dan bir nevi “köyden indim şehire” misali, koca Amerika’ya gelip, dürüstlüğü, kararlılığı, sevimliliği, saflığı hatta bazen komik doğallığıyla önce buranın insanlarını, sonra da başarısıyla tüm dünyayı fetheden Burt Munro rolü şimdiden tüm büyük ödüllerin en güçlü favorisi. Uzun zamandır Hopkins’ten böylesi bir performans çıkmamıştı. Benzer başarı öykülerinde duyulan usta oyuncu ihtiyacını fazlasıyla yerine getirerek, genç-yaşlı herkesin ilgisini çekebilecek bir oyunculuk dersi veriyor adeta. Filmin her sahnesine damga vuran Hopkins’in etrafında oluşturduğu hâle, bugüne kadar hakkıyla En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazanmış oyuncularda gördüğümüzden hiç farklı değil. Burt Munro, gerçekleştirdiği hayaliyle ne kadar unutulmaz bir figür olduysa, Anthony Hopkins de sinema dünyasının unutulmazı olduğunu bir kez daha ispatlıyor.

26 Ekim 2019 Cumartesi

Pororoca (2017)


Yönetmen: Constantin Popescu
Oyuncular: Bogdan Dumitrache, Iulia Lumânare, Constantin Dogioiu, Stefan Raus, Adela Marghidan
Senaryo: Constantin Popescu

Bükreşli yönetmen Constantin Popescu'nun yazıp yönettiği 4. uzun metrajı Pororoca, beş buçuk yaşındaki küçük kızları Maria'nın parkta oynarken ortadan kaybolmasıyla hayatları perişan olan bir aileyi gözlüyor. Baba Tudor, anne Cristina, çocuklar Maria ve Ilie'den oluşan dört kişilik aile mutlu bir hayat sürerken bir gün Tudor'un gözetiminde Maria'nın kaybolmasıyla kabus dolu bir döneme giriyorlar. Günler geçip küçük kız hala bulunamayınca bu dönemin tüm zorlukları boğucu bir hal alıyor. Özellikle Tudor'u yakından izleyen Popescu, seyirciyi adeta onun bunalımına, suçluluk duygusuna, çaresizliğine, acısına, öfkesine hapsederek müthiş bir dramatik atmosfer yaratıyor. Kayıp hikayelerinin gerçeklerini yadsımayan, ebeveynler üzerindeki tahribatlarını abartısız bir doğallıkla resmeden, ama Christina'nın sinir krizi geçirdiği sahnedeki gibi o doğallık çerçevesinde duygularını salıveren güçlü bir anlatım mevcut. Evlat kaybının üstesinden hiçbir evlilik gelemez düşüncesi burada da doğrulanıyor. Ancak gereksiz duygu sömürüsü yapmadan, kayıp gizeminin önüne geçmeden, en önemlisi de Tudor'un yalnızlaşması ve giderek mental çöküntüye doğru yürüyüşünün betimlenmesi için evlilik olgusu bu sürecin bir parçası olarak işleniyor.

Popescu, Tudor'un bu kaybın üstesinden gelme davranışlarıyla beraber, kabullenemeyişi üzerine de gidiyor. Romen Yeni Dalga Sinemasının özelliklerinden biri olarak bireyin bürokrasi ile imtihanı Pororoca'ya da sızıyor. Polisin kayıp vakaları için uyguladığı prosedürlere rağmen sonuç alamayışının Tudor'un çaresizliğine çanak tutması, bir yandan en ufak detayların bile ne kadar önemli olduğunu vurgularken, diğer yandan çözümsüzlüğün kaçınılmazlığına dikkat çekiyor. Polisten haber beklemek, Tudor gibi sevecen bir baba için bile bir yere kadar sabredilir hale geliyor. Sürekli kızının kaybolduğu parka takılan bir adamdan şüphelenmeye başladığında ise, bu sabrın artık sonlandığı, kuşkularının ve saplantılarının körüklenmeye başladığı bir girdaba kapılıyor. Popescu'nun minimal tavrı, sabit ve hareketli kamerası, yer yer uzun planların hizmet ettiği Tudor'un yalnız ve depresif rutinleri, farkında olarak veya olmayarak seyirciyi avucunun içine alıyor. Sonlara doğru dehşet verici finale doğru sessiz ve derinden hazırlandığımızı fark ediyoruz. Kısa bir süreliğine gözden kaçırdığı evladını parkta kaybetmiş, günler geçtikçe akıbetinin ne olduğunu öğrenememiş, ailesinin geri kalanını da bir arada tutamamış, her günü eziyete dönmüş, yine de ümidini yitirmemiş acılı bir babanın düştüğü bu çukurdan kendisi olmayan bir adam olarak çıkışının yavaş yavaş, oya gibi işlenerek nihayetlendirilmesi gerçek bir karakter inşası.


Pororoca ile 2005 tarihli Marco Martins filmi Alice arasında bazı organik bağlar mevcut. Her ikisinde de küçük kızlarının kaybolmasını atlatamamış ailelerin çöküşü, çaresizlik içinde kaybolmamaya çalışan iki babanın evladını bulmak için hayata tutunma çabalarını izliyoruz. Alice'in babası Mário, kayıp kızını kendi yöntemleriyle ararken, bir yandan mesleğini de ihmal etmiyor, hatta kızını aramayı sistematik bir hale getirerek meslek ediniyor. Tudor'un kırılgan çaresizliği ise yavaş yavaş yaralı bir yırtıcı hayvana evriliyor. Kaybolma gizemiyle yaşamak zorunda kalmalarının psikolojik dengesizlikleriyle baş etmek yeterince zor iken, kendi başına desteksiz kalmaları yüzünden suçluluk duygusunun yükü de buna ekleniyor. Andrey Zvyagintsev filmi Loveless'i de bu halkaya eklersek, kayıp çocuğun akıbetinin önüne geçen ebeveyn travmaları, bireysel, toplumsal ve bürokratik çaresizlik ve bunların sonucunda delirmenin eşiğine geliş halinden söz etmek mümkün. Bir trajedinin zincirleme biçimde başka trajedilere neden olmasının acı gerçekliği Alice veya Pororoca gibi çocukları kullanmayan, sömürmeyen ama onların yokluklarını kullanarak güçlü bir dil oluşturan filmlerle daha iyi anlaşılıyor.

Anne Christina rolündeki Iulia Lumânare'nin başarılı performansı bir yana, zihnine ve duygularına hapsedildiğimiz Tudor rolünde Bogdan Dumitrache'nin yürek parçalayan, çeşitli festivallerden 6 adet En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazanan etkileyici oyunu filme çok şey katıyor. Constantin Popescu'nun gücünü sakinliğinden, aynı zamanda ne zaman patlak vereceği belli olmayan öfkesinden alan tedirgin anlatımı, Maria'nın parkta kaybolduğu yaklaşık 20 dakikalık kesintisiz bölüm, Tudor'un takip sahneleri ve sarsıcı final sekansı, Pororoca'nın bütünlükten kopmadan farklı duygularla yükselen anları. Adını Amazon nehrindeki dev gelgit dalgalarından alan Pororoca, her ne kadar bu doğa olayını tam karşılayacak bir içeriğe sahip olmasa da, biraz zorlarsak günler geçip kayıp Maria bulunmadıkça yavaş yavaş altındaki su sığlaşan ve sonra tekrar yükselen baba Tudor'un o su yüzeyinde kalma çabası olarak özdeşlik kurmaya çalışabiliriz. Ebeveynlerin en çok korktukları şey olan evladını kaybetme fikri üzerine giden, bunu nasıl yükselip alçalacağının kontrolünü elinden bırakmadan yapan Constantin Popescu, "kayıp" kelimesinin "ölüm" olmayanını, ama kimi zaman belirsizliği ile ölümden beter olan "bulunamama" halini hem çiğ, hem de işlenmiş sinema dilleriyle karışık biçimde yansıtan bir dil kullanarak birinci sınıf bir drama adını yazdırıyor.

20 Ekim 2019 Pazar

Yesterday (2019)


Yönetmen: Danny Boyle
Oyuncular: Himesh Patel, Lily James, Joel Fry, Meera Syal, Sanjeev Bhaskar, Ed Sheeran, Kate McKinnon, Alexander Arnold, Karl Theobald, Sarah Lancashire, Justin Edwards
Senaryo: Jack Barth, Richard Curtis
Müzik: Daniel Pemberton

Jack Malik, küçük bir İngiliz kasabasında yaşayan, yarı zamanlı olarak bir süpermarkette çalışan ve ünlü olma hayalleri yavaş yavaş suya düşen bir şarkıcı ve söz yazarıdır. Ancak en zor anlarında bile çocukluğundan beri yanında olan en yakın arkadaşı Ellie onu desteklemeye devam eder. Tüm dünyada 12 saniyeliğine elektriklerin gittiği gizemli bir olay sırasında bisikletine otobüs çarpan Jack uyandığında çok tuhaf bir gerçekle karşılaşır: Dünyadaki kimse efsanevi The Beatles grubunun varlığından haberdar değildir. Önce şok olan, sonra bu durumdan faydalanmaya karar veren Jack gelmiş geçmiş en iyi müzik grubunun şarkılarını kendisi yazmış gibi söylemeye başlar. Çeşitli etkinliklerde bu şarkıları çalıp söyledikçe yavaş yavaş fark edilmeye başlar. Şarkılardan çok etkilenen ünlü İngiliz şarkıcı Ed Sheeran, dünya turnesi kapsamında Jack'i konserlerinin açılış şarkıcısı yapmak ister. Amerikalı hırslı bir menajer olan Debra’nın da yardımıyla şöhret basamaklarını hızla çıkar. Ancak yıldızı parladıkça şöhretle, vicdanıyla ve her zaman ona inanan Ellie ile sorunlar başlar. Four Weddings and A Funeral (1994), Notting Hill (1999), Bridget Jones's Diary (2001), Love Actually (2003), About Time (2013) gibi hit olmuş İngiliz romantik komedilerin senaristi Richard Curtis'in yazdığı, son filmleriyle sürekli hayal kırıklıkları yaratan Danny Boyle'un yönettiği Yesterday, bu son derece orijinal konunun hakkını tam anlamıyla veremeyen, kendi halinde bir "kendini iyi hisset" filmi olarak kalmayı tercih eden bir film.

Bir sabah uyandığınızda tüm zamanların en iyi grubu, en iyi şarkıcısı, yazarı, sanatçısı aslında hiç varolmamış olsaydı ne olurdu sorusunu ortaya atıp onu senaryolaştırmak beraberinde binlerce fikri getirebilir. Richard Curtis, bu eksiklik ne kadar büyük olursa fikirler o kadar renkli ve çeşitli olur diye düşünmüş olacak ki, çok doğru bir kararla The Beatles'ı dünya üzerinden silmeyi düşünmüş. Geçirdiği kaza sonrası, şarkıları birer marşa dönüşmüş, yüzlerce sanatçıya ilham vermiş, zamansızlığıyla hala da etkisini koruyan The Beatles'ın kimse tarafından bilinmediğini tesadüfen fark eden Jack'in bu şok süreci Curtis'in yaratıcı esprileriyle şenleniyor. Artık Google'da bulunamayan The Beatles, başka birinin zihninde tekrar ortaya çıkmaya başlıyor. Sözlerini tam hatırlayamadığı bazı şarkıları hatırlayabilmek için Jack'in, o şarkıların konusu olan mekanlara gidip hatırlamaya çalışması, Yesterday, Let It Be, The Long and Winding Road, I Want To Hold Your Hand, Hey Jude gibi neredeyse tüm dünyanın bildiği The Beatles klasiklerini ilk kez duyanların verdiği tepkiler, Jack'in bu şarkılarla önce yerel, sonra da genel dinleyici kitlesini genişleterek şöhrete ulaşmaya başlaması, bu yaratıcı konuyu merak eden seyircilerin beklentilerini karşılamakta zorlanmıyor. Yazdığı romantik komedilerle zamanın ruhunu yakalamayı iyi bilen Curtis, Yesterday'de de zekice göndermelerde, iğnelemelerde, eğer böyle bir şey yaşansaydı nasıl olurdu tespitlerinde bulunuyor. The Beatles gibi devasa bir gerçekliği bir anda kucağında bulan kurmaca Jack arasında bir kimya yaratmaya çalışıyor.

Ne var ki, yine yazdığı romantik komedilerde çok çekici aşk kıvılcımları çakan, çatışmalar yaratıp tekrar onları tatlıya bağlayan Richard Curtis, The Beatles'ın yeniden keşfi sürecinde fikirlerini rahatça hayata geçirse de, Jack ve Ellie arasındaki ilişkiyi elinde tutmakta, tuttuğu anda da onu biçimlendirmekte zorlanıyor. Haliyle ana konunun yanında seyretmesi icap eden bu aşk hikayesini ikinci planda bırakmak zorunda kalmasıyla çoğu zaman hakimiyeti elden kaçırıyor. Bunun farkına varmış ama toparlamaya zamanı kalmamış gibi de 90'lar klişelerine başvurup cepten yiyor. Final kavuşması öncesi yaratılan çatışma tatmin ve ikna edici sayılmaz. En azından 90'lar Richard Curtis'i için çok zayıf kalıyor. Kaldı ki sadece Jack ve Ellie ilişkisi değil, The Beatles şarkılarının yeniden diriltilmesi hikayesi de kendini bir sonuca ulaştırmıyor. Bu gizemli olay nereden çıkıyor, neden Jack seçiliyor, neden The Rolling Stones değil de The Beatles ortadan kayboluyor? Jack'e yüklenen "başkalarının yazdığı şarkılarla meşhur olan başarısız müzisyen" konulu vicdan muhasebesi de apar topar bir itirafla geçiştiriliyor. Belki de Groundhog Day'den sonra düşünülmüş en yaratıcı fantastik fikirlerden birine sahip olan Yesterday, kendini Groundhog Day gibi dağıtıp toparlayabilse, Phil ve Rita arasındaki ilişkiyi o fantastik fikre ustalıkla bağladığı gibi bağlayabilse şu anki konumundan çok farklı yorumlarla karşılanabilirdi.


The Beatles'ın hiç tanınmadığı bir dünya fikri, Yesterday'de anlatılanlardan çok daha fazlasını içinde barındırıyor. Mesele evrensel ölçekte The Beatles'ın yokluğuydu. Yerel ölçekte örneğin bu Barış Manço ve şarkılarının hiç bilinmediği alternatif bir evren olarak da tasarlanabilir. Üstelik Yesterday'de The Beatles yanında insanlar Coca Cola ve sigarayı da hiç bilmiyorlar. (Buradan bir mesaj çıkarmaya çalışmalı mıyız o da belli değil.) Onların yokluğundan da ayrı bir film çıkarılabilir mi bilinmez. Filmin vermeye çalıştığı en güzel mesaj, şarkıların gücü üzerine verilen olsa gerek. Jack ile birlikte iki kişi daha The Beatles'ı hatırlıyor. Ama o iki insan, şarkı söyleyemedikleri için o şarkıları bu alternatif gerçeklikte nasıl yaşatacaklarını bilemiyorlar. John Lennon bile bambaşka bir gerçeklikte yaşıyorken Jack'in ortaya çıkıp bir şekilde bu şarkıları bu dünyaya söylemesi gerektiğini düşünüyorlar. Dünyanın iyi şarkılardan mahrum kalmaması dileği çok kutsal bir dilek. Onları dünyaya sunanların da iyi olması gerekebileceği için Jack gibi temiz bir adamın seçilmiş kişi olmasının dışında başka anlamlara da ihtiyaç vardı. Sürekli aynı günü yaşamak veya bir anda değeri milyon dolarlarla ölçülen benzersiz bir müzik külliyatına tek başına sahip olmak bu tür film kahramanları için uydurulmuş sınavlar. Önemli olan bu sınavların gerçeklikle olan bağlantılarının doğru biçimlerde kurulması. Didaktik ve muhafazakar olunmayıp, bu imkansız nimetlerin insani duruşlara nasıl yansıdığını komik, dramatik, zeki ve kalıcı örneklendirmelerle anlatabilmek. Yesterday elinden geldiğince bunu yapıyor.

Yine de elinden gelen bundan daha fazlası olabilirdi. Sahip olduğu potansiyele bakarak, kalıbının filmi olamadığını söylemek yanlış olmaz. Filmin kendini konumlandırdığı bölgenin ana akım olmasının da pek bir önemi yok. Oysa böylesi fantastik konulara sahip olup da potansiyelinin hakkını veren Groundhog Day, Eternal Sunshine Of The Spotless Mind veya The Truman Show gibi çok güçlü yapımlardan biri olmaması için hiçbir neden yoktu. Bir anlamda tarihi bir fırsat tepildi. Zira bu saydığımız filmlerin benzerleri ya hiç yapılamadı, yapıldıysa da onların gölgesinden kurtulamadı. Onlar hep referans niteliğinde oldular. Artık filmlerinde herhangi bir yönetmenlik imzası olmayan, önüne gelen her şeyi yönetebilecek düzlükte bir adama dönüşen Danny Boyle'un tempolu anlatımı, sevimlilikten öteye gitmeyen Himesh Patel, Lily James, Joel Fry gibi şirin genç oyuncuların ışıkları, tabii türlü örnekleriyle The Beatles şarkılarının Himesh Patel yorumları Yesterday'i boynu bükük bir film yapmıyor elbette. Üzerinden birkaç yıl geçtikten sonra Richard Curtis filmleri yanında Begin Again, Bend It Like Beckham, About A Boy gibi iyi hissettiren filmlerin bulunduğu DVD arşivlerinin içinde kendine yer bulacaktır.

12 Ekim 2019 Cumartesi

303 (2018)


Yönetmen: Hans Weingartner
Oyuncular: Mala Emde, Anton Spieker
Senaryo: Hans Weingartner, Silke Eggert
Müzik: Michael Regner

Her ikisi de farklı sebeplerden Atlantik kıyılarına doğru seyahat etmeyi planlayan üniversite öğrencileri Jule ve Jan, Berlin'den ayrılmak üzereyken tesadüfen tanışırlar. Jule'un 303 şasili eski Mercedes karavanına binen iki genç sohbet ederlerken ufak bir anlaşmazlık sonucu ayrılırlar. Gece tesadüfen hoş olmayan bir olay sonrası tekrar karşılaşan Jule ve Jan, birlikte seyahat etmeye karar verirler. Jule, Portekiz'deki erkek arkadaşının yanına, Jan ise sonradan öğrendiği biyolojik babasıyla tanışmak için İspanya'ya gitmektedir. Bu uzun yol boyunca felsefeden tarihe, evrimden dine, sosyolojiden biyolojiye, idealizmden kapitalizme, evlilikten aşka pekçok konu hakkında sohbet eden, tartışan, dünya görüşlerini paylaşan Jule ve Jan, bazı sırların da eşlik ettiği bu yolculukta kader birliği yaparlar. Hans Weingartner ve Silke Eggert'in senaryosunu yazdığı, Weingartner'ın yönettiği 303, beş ülkeden geçen bu yolculuğu seyirciye sanki içindeymiş gibi yaşatan 2 buçuk saatlik sıcak, hüzünlü, dramatik, eğlenceli bir deneyim. Almanya, Belçika, Fransa, İspanya ve Portekiz'i kapsayan bu mini Avrupa turu ve bu yolculukta iki gencin paylaştıkça artan dostlukları filmin sürekli hareket halindeki turistik temposu içinde ivme kazanıyor.

Yolculuk esnasında ele aldıkları konular hakkında ilginç bilgiler veren, örneklerle tezlerini destekleyen, karşı tarafa yaranmak adına inanmadıkları şeyler söylemeyip fikirlerini cesurca dile getiren Jule ve Jan'ın uzun diyalogları sıkıcı olmanın tam aksine filmi akıcı hale getirdiği gibi, doğaçlamaya uygun özgür rol alanları yaratıyor. Hatta yaratıcı dekorlarla tiyatro uyarlaması dahi yapılabilir. Bazen tenis maçı izler gibi karşılıklı, bazen de nereye varacağı merak edilen bireysel konuşmalar filme tanıdık bir ritim kazandırıyor. Bu tanışıklık, Richard Linklater'ın üç filmlik Before serisinden ya da iyi ellerden çıkma yol filmlerinde yolculuğun büyütüp geliştirdiği duygusal ilişkilerin işlendiği hikayelerden doğan bir tanışıklık. Zeki, kültürlü, cesur ve aynı zamanda kırılgan iki gencin gittikçe ne kadar birbirine benzediğini, ne kadar çok ortak yanları olduğunu bize en güzel biçimde bu yol anlatıyor. Yol filmleri için söylenen "gidilen yer mi, yoksa yolculuğun kendisi mi" ikilemini her iyi yol filmi gibi yolculuğun kendisi olarak cevaplandıran Weingartner, her iki karakter için gidilen yeri ikinci plana atmayı başarıyor. Öte yandan yolculuğun nasıl neticeleneceğine dair kısa fikir ve teorilerimizi de ara ara beslemeyi ihmal etmiyor.


Dünya görüşleri, idealleri, özel hayatları ve aralara sıkıştırdıkları genel kültür bilgileriyle yol arkadaşlıklarını pekiştiren, daha da güçlendiren Jule ve Jan'ın bu sohbetleri didaktik bir üslupla değil, çok samimi gelen, hatta sık sık bazı reality yapımlarda veya gezi programlarında gördüğümüz doğal bir üslupla akıyor. Kapitalizm, tek eşlilik, aşkın doğası, dinin gerekliliği gibi nice konuda fikirlerini özgürce birbirine açan iki genç, bir süre sonra yaklaşmakta olanın farkına varmaya, ama kendi içlerinde onunla ne yapacaklarını bilememenin çaresizliğiyle uğraşmaya başlıyorlar. Birlikte bir karavanla ülke ülke dolaşıp, aynı karavanda uyuyup, beraber yiyip içip, beraber koşup yüzükten ve saatlerce bir sürü şey hakkında konuştuktan sonra yaklaşan şeyin duygusal bir yakınlaşma olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Lakin böyle bir ilişkiye gözü kapalı atlamanın önünde özellikle Jule'dan kaynaklanan birkaç engel bulunmakta. Weingartner bu engellerin varlığını seyircinin zihninde kolayca görebileceği ve üzüleceği bir yere koyarak filmini sürdürüyor. Bir yandan iki gencin keyifli yolculuğundan seyircinin de keyif almasını sağlarken, diğer yandan bu yolun bitiminde neyle karşılaşacaklarına, ne kararlar almak zorunda kalacakları dair realiteleri bu keyfin karşısına konumlandırarak ince bir tedirginlik hali yaratmaktan da geri durmuyor.

Aslında bu tarifin aynısını bugüne dek izlediğimiz çoğu romantik yol filmi için yapabiliriz. Bu bağlamda karşımızda tipik bir "Before serisini veya her kilometrede aşka doğru yürüyen yol filmlerini seven bunu da sever" filmi var. Onu diğerlerinden bir nebze ayıran özellikleri varsa, bunları yolculuğun kendisinden, içinden geçilen, konaklanılan veya doğal güzellikleri önümüze serilen lokasyonlardan çıkarmaya çalışırız. Tabii yolculuğu paylaşan karakterlerin ne derece renkli ya da derin oluşlarından. Mala Emde (Jule) ve Anton Spieker (Jan), canlandırdıkları karakterleri sanki bizzat kendileriymiş gibi oynadıklarından, dakikalar ilerledikçe kendilerini seyirciye alıştırıp, her konuşmaları esnasında ve sonrasında kendi hanelerine sürekli yeni artılar ekliyorlar. Seyirci her ikisiyle cinsel özdeşlik kurabildiği gibi, karşı cinse dair empatilerini de pekiştirme fırsatı elde ediyor. Kendini kimi zaman Jule'un, kimi zaman Jan'ın yerine koyunca filmle kurulan interaktif bağın giderek güçlendiğini, tartışılan mevzulara kendi bakış açılarımızın aklımıza düşürüldüğü bir deneyim yaşıyoruz. Bir karavanla öğrenci işi küçük bir Avrupa turu yapmanın baş döndürücü lezzeti, iki gencin zihin açıcı sohbetleri, aynı zamanda birbirlerine karşı söze dökülmeyen duygularını okumaya çalışırken yaşadığımız tatlı telaş, 303'ü son zamanların en güzel yol filmlerinden biri yapmaya yetiyor.

27 Eylül 2019 Cuma

Le grand bain (2018)


Yönetmen: Gilles Lellouche
Oyuncular: Mathieu Amalric, Guillaume Canet, Benoît Poelvoorde, Jean-Hugues Anglade, Philippe Katerine, Virginie Efira, Leïla Bekhti, Marina Foïs, Félix Moati, Alban Ivanov, Balasingham Thamilchelvan, Noée Abita
Senaryo: Ahmed Hamidi, Julien Lambroschini, Gilles Lellouche
Müzik: Jon Brion

Özel hayatlarında türlü sorunlar yaşayan, depresif, umutsuz ve kendilerine olan güvenleri azalmış orta yaş bunalımındaki bir grup erkek, dertlerinden uzaklaşmak, kendilerini yeniden keşfetmek amacıyla amatör olarak erkekler su balesi takımında bir araya gelirler. Rutinlere hapsolmuş hayatlarında yaşadıkları çalkantılar, bu yeni ortama da zaman zaman yansımaktadır. Üstelik bu sorunlar sadece onlarda değil, antrenörleri Delphine'de de vardır. Erkekler için su balesi dünya şampiyonası düzenleneceğini duyduklarında Fransa’nın ilk erkekler su balesi takımı olmak için başvururlar. İşleri hiç kolay olmasa da çalışmalara başlarlar. Ahmed Hamidi, Julien Lambroschini ve Gilles Lellouche'un senaryosunu yazdıkları, Ma vie en l'air (2005), Ne le dis à personne (2006), Ma vie n'est pas une comédie romantique (2007), Le premier jour du reste de ta vie (2008), Les petits mouchoirs (2010), À bout portant (2010) gibi daha pek çok filmde yer almış tecrübeli aktör Gilles Lellouche'un yönettiği Le grand bain (Sink or Swim), dram ve komediyi çok ölçülü biçimde kullanan, hüzünlü yapısına rağmen canlılığını hiç yitirmeyip spor ve müzikle iç içe yaşayan bir film.

İki yıldır işsiz olmasından dolayı depresyona giren, evli ve iki çocuk babası Bertrand (Mathieu Amalric), annesi, eşi ve oğluyla sorunları olan Laurent (Guillaume Canet), boşandığı eşinden olan lise öğrencisi kızıyla iletişim kurma problemi yaşayan, kızının okulundaki yemekhanede çalışan, hiç kimsenin dinlemediği albümler yapan sefalet içindeki rock müzisyeni Simon (Jean-Hugues Anglade), borç içinde yüzen havuz satıcısı Marcus (Benoît Poelvoorde), kadınlarla iletişim kuramayan saf havuz çalışanı Thierry (Philippe Katerine), takımın yan karakterleri Basile ve Avanish, ekibe sonradan katılan huzurevi bakıcısı genç John'dan oluşan erkek su balesi takımı, sahip oldukları sorunlar yumağından kaçmak, ruhsal yönden kendilerini iyileştirmek, aidiyet duygusu hissetmek ve işe yaramaz olmadıklarını, bambaşka bir alanda başarılı olabileceklerini kanıtlamak için bu spor dalına tutunuyorlar. Spor olarak su balesinin seçilmiş olması da gayet manidar. Takım olarak hareket etmeyi, sürekli batıp çıkmayı, nefes kontrolünü, senkronizasyonu, koreografiyi, disiplini ve estetiği gerektiren bu spor, aslında onların hayatlarında eksik olan davranış biçimleriyle birebir örtüşüyor.


Çoğu spor filminde karakterin sıkıntılı hayatından kaçışının ya da o hayata spor sayesinde meydan okuyuşunun öyküsü betimlenir. Spor veya bir sanat dalı bu betimleme için mükemmel zeminler hazırlar. Le grand bain, tam beş temel öyküyle bu ihtiyaca cevap veren bir film. İletişimsizlik ve yalnızlık ana başlığı altında toplansalar da farklı özel yaşam problemlerine sahip bu erkeklerin başarıya ve çevreleriyle olan ilişkilerinin düzelmesine ne kadar aç oldukları çok iyi vurgulanıyor. Üstelik eski ilişkisini henüz aşamamış, içki sorunu yaşayan antrenör Delphine ile bu erkek egemen filme kadın dokunuşu da başarıyla eklemlenmiş. Sorunların cinsiyeti olmadığı gibi, çözümlerin de belli bir rotası yok. Sadece bu tecrübeyi yaşayıp kendilerine, ailelerine, türlü nedenlerle aşağılayanlara "ben daha bitmedim" diyebilmek istiyorlar. Zorluklara rağmen hayata tutunma gayretinin asaleti, bu defa orta yaş bunalımındaki 8 erkeğin su balesi yapma amacıyla biraraya gelmesinde kendini gösteriyor. Su balesi sorunların çözümü için doğru tercih midir gibi bir muhasebeyi başkaları yapsa da onlar yapmıyor. Çözüm istemeleri ve bunun için çaba gösteriyor olmaları onlara yetiyor. En azından bir süre sonra bu çabanın bile tek başına çok değerli olduğunu anlamaya başlıyorlar.

Le grand bain, çeşitli yönleriyle bir Peter Cattaneo/ Simon Beaufoy ortak çalışması olan 1997 tarihli The Full Monty'yi anımsatıyor. İşsiz kalan bir grup çelik işçisinin para kazanıp hayatlarını idame ettirebilmek için striptiz yapmaya karar vermeleriyle yaşanan komik ve dramatik karışımın bir benzeri Le grand bain'de de görülüyor. 90'lar İngiliz işçi sınıfının işsizlik sorunuyla beraber ekmek peşindeki mücadelesindeki sınır tanımazlığı, 2010'lu yıllardaki Fransız bireylerin ekonomik ve sosyal sıkıntılarını bertaraf etme yönündeki gayretlerinden hiç de uzak sayılmaz. Ayrıca feminen çağrışımlı aktivitelerin aslında maskülen bünyeleri de ne kadar iyileştirici olduğuna, temelde hepsinin insani refleksleri beslediğine olan inancı ortak bir tonla destekleyen filmler bunlar. Bireyselden bütüne ulaşmakta hiç sorun yaşamıyorlar. Ağırlıklı olarak Bertrand, Laurent, Marcus, Simon ve Thierry'nin hayatlarındaki sıkıntılara göz atan, yaşadıkları farklı sorunları bir ona, bir öbürüne yakın giren karışık kurguyla derleyip dramatik yapısını güçlendiren film, bu karışıklıktan çok narin, güçlü, mizahi, hüzünlü bir bütünlük elde etmeyi başarıyor.


Mathieu Amalric, Guillaume Canet, Benoît Poelvoorde, Jean-Hugues Anglade, Philippe Katerine gibi Fransız sinemasının güçlü oyuncularının biraraya geldiği film, hepsinden aynı oranlarda verim almasını biliyor. Rol ağırlığı bir miktar Amalric'te, bir miktar Canet'de olsa da, takım olmanın ruhuna yakışan bir paylaşımdan söz edilebilir. Bu beş aktör, temsil ettikleri depresif, komik, saf, gergin, karikatürize, yalnız ve üzgün sıfatlarını üzerlerinde taşıma kabiliyetlerinden bolca sergiliyorlar. Kendilerine ait sahneler yanında, birlikte oynadıkları antrenman sahnelerinde de güzel anlar izleniyor. Hele de şahane gösteri sahnesi yine akıllara The Full Monty'nin finaldeki striptiz sahnesinin coşkusunu getiriyor. Diyalogları, müzikleri, akıcı temposu, Gilles Lellouche'un çok başarılı yönetimi, son zamanların en sevimli filmlerinden biri olan Le grand bain'in kalabalık artılar hanesine ekleniyor. Filmin girişinde tanımlanan yuvarlak ve kare kavramlarının biçimsel farklılığına rağmen aslında birbirlerinin tamamlayıcısı olabileceklerine, yeterince istenirse birbirlerinin içine bile sığabileceklerine dair inanç tasviri, filmin ana fikirlerinin dolaylı bir yansıması olarak çaba, umut, kendine güven, hoşgörü duygularındaki karşılığını bulmakta zorlanmıyor.