10 Haziran 2018 Pazar

Teströl és lélekröl (2017)


Yönetmen: Ildikó Enyedi
Oyuncular: Géza Morcsányi, Alexandra Borbély, Zoltán Schneider, Ervin Nagy, Zsuzsa Járó, Réka Tenki, Júlia Nyakó
Senaryo: Ildikó Enyedi
Müzik: Adam Balazs

Macar yönetmen Ildikó Enyedi'nin uzun bir aradan sonra yazıp yönettiği Teströl és lélekröl (On Body and Soul - Beden ve Ruh), son yıllarda çekilmiş konusu en ilginç ve bu ilginçliği en etkili biçimde hayata geçirmiş filmlerden birisi. Budapeşte'de bir mezbahada finans direktörü olarak çalışan Endre ile, kalite kontrol bölümünde yeni işe giren Mária arasındaki tuhaf ilişkiyi ele alan film, dram, romantizm ve kara mizah öğeleriyle süslediği, sakin fakat çarpıcı bir ton yakaladığı çok yalın bir atmosferde geçiyor. 60'lı yaşlarında, bir elini kullanamayan, yalnız yaşayan ve içine kapanık (yetişkin bir kızı olduğu gereksiz ayrıntısı da verilen) Endre, 30'lu yaşlarında anormal derecede asosyal bir kadın olan Mária'yı görür görmez ondan hoşlanıyor. Ama iş yerinde Jenö dışında herkesle mesafeli olan Endre bu durumdan kimseye söz etmiyor. Zaten adeta bir robot gibi davranan Mária çok zor bir kadın. Mezbahada gerçekleşen bir hırsızlık olayından sonra çalışanlarla tek tek görüşmesi için görevlendirilen bir psikiyatr sayesinde çok garip bir gerçek ortaya çıkıyor. Endre ve Mária her gece biri erkek, diğeri dişi iki geyik olarak aynı rüyayı paylaştıklarını fark ediyorlar. Böylece o ana dek filmin açılışında ve aralarda görüp film ile bağlantısını kuramadığımız soğuk ve karlı ormandaki iki geyik birden anlamlanıyor.

Ildikó Enyedi, bu fantastik rastlantıyı hayata geçirmek için iki zor karakter seçmiş ki, senaryoyu kaleme alırken nereye kadar götürebileceğine dair kendine meydan okumuş sanki. Üniversite bitirmiş, mesleğini eline almış, olağanüstü bir hafızası olan, ancak insanlarla iletişimde adeta bir uzaylı kadar tuhaflaşan Mária, yılların bıkkınlığı ve yalnızlığı yüzünden okunan mezbahanın finans müdürü Endre'ye göre daha ilginç ve zor bir karakter sayılabilir. Aşırı ürkekliği sebebiyle rüyasında dişi bir geyik olmasına şaşmamalı. Enyedi, onun karşısına mevki sahibi yakışıklı bir playboy yerine, mevki sahibi Endre'yi koyuyor ve klişelerin kendisini kolayca götürebileceği yerleri reddederek kendi yolunu bir şekilde bulmaya çalışıyor. Aslında meselesinin özü, birbirine fiziksel manada yakışan bir kadın ve bir erkeğin inişli çıkışlı sıkıcı ilişkisi yerine, aynı rüyayı gören çok farklı iki insanın nasıl iletişime geçeceklerini, bu duruma nasıl tepki vereceklerini, bir ilişki yaşayıp yaşamayacaklarını, yaşayacaklarsa neye benzeyeceğini kurguluyor. Bunu o kadar zarif bir sinema diliyle yapıyor ki, bir Mária'nın, bir Endre'nin yalnız dünyalarına, sonra onların işyerindeki -çoğunlukla yemekhanedeki- geyikler kadar doğrudan ve ürkek etkileşimlerine konuk oluyoruz. Tabii gece olunca karlı ormanda onları birer geyik olarak gördüğümüz büyülü rüya sahneleri de bu incelikli kurguda yerini alıyor.


Enyedi tüm bu tasarımıyla o kadar naif bir evren yaratıyor ki, Endre ve Mária dışındaki karakterlerden hep bir fesatlık, gerginlik bekliyor, seyirci olarak adeta birer Endre'ye veya Mária'ya dönüştüğümüzü fark ediyoruz. Bu geyiksi ürkeklik, her ikisinin müthiş bir doğallıkla resmedilmiş yalnızlıkları içinde geçmişteki ya da şimdiki zamandaki kendimizden çok şeyler bulmamız sayesinde bizi de sarıp sarmalıyor. Çok basit akşam yemekleri, tek kişilik sıkıcı gece rutinleri, sessizlik ve son durak olan uyku. İçinde yaşayanlar için sıkıcı, dışardan bakanlar için sakinliğiyle huzur ve hüzün dolu bu şiirsel yalnızlık hali, rüyalarla birlikte o naif ruh halinin bedensel karşılığı olan geyiklerde kendini buluyor. İşyerindeki o tuhaf hırsızlık olmasa, bu suç yüzünden bir psikolog çağrılıp tüm çalışanlara özel sorular sorulmasa, Endre ve Mária'nın geceleri aynı rüyayı gördükleri gerçeğini birbirlerine asla söylemeyeceklerini çok iyi biliyoruz. Çünkü her ne kadar Endre biraz yoklamış olsa da, birbirinden farklı bu iki insanın arkadaş olmaları bile imkansız görünüyor. Belki yakınımızda veya uzağımızda, ayrı dünyaların insanları da olsak bir rüya eşimiz olma ihtimaline de uzanıyor bu durum. İnsanlar genellikle birbirleriyle iletişime geçmek, ilişki yaşamak için hep bir ortak nokta bulma peşindedir. Oysa aynı rüyayı görmek kadar büyüleyici bir ortak noktamız olsa buna nasıl tepki verirdik diye kendi sınırlarını aşıp hayatımıza dahil olan bir film Teströl és lélekröl.

Filmin melankolik dokusu, Mária'nın çocuksu, kırılgan, sessiz, zaman zaman sinir bozucu derecede asosyal duruşundan ve Endre'nin yılgın ama özellikle Mária'yı gördükten sonra içten içe umutlu sakinliğinden besleniyor. Gülümseten, hüzünlendiren, yer yer ürküten ama her daim filmin bir dantel gibi işlenmesine katkıda bulunan detaylar, yakalamasını bilenler için o kadar cömert ki, Amélie'den Lost In Translation'a kadar imkanlı/imkansız pekçok aşk hikayesini anımsatan incelikler taşımakta. Ildikó Enyedi, komediden gerilime kadar çeşitli türlere kolayca uyarlanabilecek bu konuyu olabilecek, olması gereken en güzel biçimiyle, klişe kabul etmeyen çok boyutlu bir gidişat ile yazıyor/yönetiyor. Hatta kitabı olsa ne güzel okunurdu dedirtiyor. Kendi sakinliği içinde güçlü bir tempo yaratıyor. Endre rolünde ilk filmini çeken Géza Morcsányi ve Mária olarak izlediğimiz televizyondan gelme Alexandra Borbély, minimal halleriyle filmin başlarında hiç de güven vermemelerine rağmen, Enyedi'nin incelikli senaryosunun ağlarını ördüğü, özenle inşa ettiği, adım adım yükselttiği, hüzünlü yalnızlıklarına ortak ettiği birer beden ve ruha dönüşüyorlar. Hatta yıllandıkça unutulmazlar arasına girecek birer arızalı aşık profili çıkarıyorlar. Ama onların arızası birbirlerine veya başkalarına değil. Böyle sıradışı bir ruhi ortaklığa bedensel olarak nasıl tepki verileceğini bilememenin acemiliğiyle yaşadıkları arızalar. Bu durumda kim arızalanmaz ki?

6 Haziran 2018 Çarşamba

La ragazza nella nebbia (2017)


Yönetmen: Donato Carrisi
Oyuncular: Toni Servillo, Alessio Boni, Jean Reno, Lorenzo Richelmy, Lucrezia Guidone, Greta Scacchi, Galatea Ranzi, Daniela Piazza, Jacopo Olmo Antinori, Marina Occhionero, Antonio Gerardi
Senaryo: Donato Carrisi
Müzik: Vito Lo Re

Bir gece Müfettiş Vogel (Tony Servillo) geçirdiği trafik kazası sonucu Avechot adlı ücra bir kasabadaki psikolog Augusto Flores'e (Jean Reno) getirilmiştir. Hiç yara almayan, ama üzerinde kan lekeleri bulunan Vogel, Avechot'ta yaşayan 16 yaşındaki Anna Lou'nun ortadan kaybolma olayını çözmesi için görevlendirilmiştir. Davayı aldığı andan itibaren yaşananları Flores'e anlatırken biz de bu gizemli polisiye hikayeyi baştan itibaren izlemeye başlarız. Medyanın "Bombacı" vakası ile yakından tanıdığı Vogel, üstlendiği davalarda medya ilgisine ihtiyaç duyan, özellikle televizyon muhabiri Stella Honer ile gizli anlaşmalar yapan kurt bir polistir. Reyting uğruna herşeyi mübah sayan Vogel, dava karışık bir hal almaya başlayınca, Anna Lou da bir türlü bulunamayınca medyanın ve yerel halkın önüne atacağı bir kurban aramaya başlar. Şansı yaver giden Vogel, önce Anna Lou'nun gizli hayranı Mattia'yı, sonra da Anna Lou'nun okulundaki öğretmenlerden biri olan Prof. Loris Martini'yi hedefine koyar. Ama gerçeği kendisi bile hala çözememiştir.

Donato Carrisi'nin yazıp yönettiği ilk uzun metraj olan La ragazza nella nebbia (The Girl In The Fog), çoğunluğu flashbackten oluşan, arada bir şimdiki zamana yani Vogel ve Flores'in kaza sonrası konuşmalarına dönen, benzer şekilde The Usual Suspects, Contratiempo, El Cuerpo gibi nicesinin yöntemini izleyen, olmazsa olmaz sürpriz final ile nihayetlenen bir polisiye dram. Carrisi bu alışıldık düzeni başarıyla kurarken ufak detaylarla oluşturmaya çalıştığı puzzle dahilinde hedef şaşırtmalar, gel-gitler, dramatik virajlar yaratıyor. Önemli bir nokta olarak medyanın bu tip olaylara olan ikiyüzlü yaklaşımını, reyting uğruna istediğini kollayıp istemediğini harcamak için herşeyi yapabileceği gerçeğini hikayesine doğal biçimde katık edebiliyor. Başlangıçta Anna Lou'nun dindar ailesi ve kilise cemaatine mensup olmaları nedeniyle bu kanala, sonra okul hayatı ve gizli günlüğü sayesinde başka kanallara yöneleceğini düşündüren Carrisi, aslında tüm bu kanallardan ekonomik şekilde besleniyor. Aynı şekilde filmin odak noktası Vogel iken, bir süre sonra Prof. Martini oluyor. Sonra zaten birbirinden çok kopuk olmayan bu yol ayrımı tekrar birleşiyor. Medya kirliliğine göre pozisyon belirlemek durumunda kalan adalet sistemi de buna eklenince hikayeyi dallandırıp budaklandırmak daha kolay oluyor.

Aslında fena olmayan bir final yapmasına rağmen, sürpriz yapma uğruna başka bir final daha zorlayan Carrisi, istediği şoku yaratabiliyor. Fakat bu şokun hem gerekliliği, hem eldeki hikayeye emrivaki yaparcasına ortaya sürülmesi, hem de temellerinin çok sağlam atılmaması sonucu herkeste aynı etkiyi yaratması beklenmiyor. Buradaki mühim senaryo açığının filmin duygu yoğunluğu içinde eriyip gitme ve o şok duygusunu bir şekilde yaşatabilme ihtimali, o şoku yaratan karakterin fiziki ve ruhani ağırlığıyla ilişkili. Yani o senaryo açığı veya ikinci final kasma hadisesi, kimine hiç de açık veya kasma olarak gelmeyebilir. Carrisi, pekala televizyona uyarlanıp The Killing gibi 13 bölümlük bir dizi haline getirilebilecek hikayesini iki saatte çok güzel paketliyor. Ama kendine çok geniş alan bulabilecek bir dizide o finalin oturaklılığı daha iyi sağlanabilirdi. İki saatlik film, o finali biraz "yaptım oldu" hesabına getirmiş. Yine de ortada iyi kurgulanmış, iyi çekilmiş bir film duruyor. Başta İtalyan sinemasının usta aktörü Toni Servillo olmak üzere ağırlığı olan tüm oyuncular da yüksek performanslara sahip. Genel anlamda standartlara fazla bağlı olsa da Donato Carrisi yeni filmleri için ümit veren bir yönetmen olarak görünüyor.

31 Mayıs 2018 Perşembe

Deadpool 2 (2018)


Yönetmen: David Leitch
Oyuncular: Ryan Reynolds, Josh Brolin, Morena Baccarin, Julian Dennison, Zazie Beetz, T.J. Miller, Karan Soni, Brianna Hildebrand, Leslie Uggams, Eddie Marsan, Shioli Kutsuna, Rob Delaney
Senaryo: Rhett Reese, Paul Wernick, Ryan Reynolds
Müzik: Tyler Bates

2016 tarihli merakla beklenen ilk Deadpool filminin karakteristik özellikleri artık kapıldıktan sonra, ikincisi için pek fazla heyecan dalgası oluşmadı sanki. İlk filmdeki aykırı süper kahraman tiplemesi, ciddiye alınmak veya alınmamak arasında gidip geldiği için, konu olarak devamında ne verebileceğinin belirsizliği de buna eklendiğinde sadece gişeye popcorn bir ürün olacağı çok belliydi. Çünkü Deadpool, Marvel evreninde misyonu ve derinliği olmayan, durmaksızın espri ve gönderme kasan, tek ciddiyeti sevgilisi Vanessa'ya duyduğu aşk olan bir aksiyon palyaçosu. Vanessa ile evlenip aile babası olmak isteyen Wade, yaşanan aksilikler sonucu kendini X-Men malikanesinde bulup, ilk filmden dostları Colossus ve Negasonic Teenage Warhead ile birlikte kaldığı yetimhaneyi küle çevirmek isteyen ergen mutant Firefist'i yola getirmeye çalışıyor. Deadpool kendine hakim olamayıp cinayet işleyince X-Men prensiplerini bozuyor ve Firefist ile birlikte mutant hapisanesine düşüyor. Bu arada ailesinin intikamını almak için gelecekten gelen zaman gezgini cyborg Cable, Firefist'i öldürmek üzere harekete geçiyor.

Yaşadıkları sonrası aile babası olmanın eşiğinden dönen, yumuşayan, bu yüzden Firefist'i korumaya çalışan, ayrıca Cable'ın neden bu çocuğu öldürmek için gelecekten geldiğini de merak eden Wade, Cable'ın hapisane baskını sonrası kurtulup bir ekip kurmaya karar veriyor. Filmin en eğlenceli bölümlerini de bu ekibin kuruluşu ve mahkum nakli sırasında gerçekleştirdikleri operasyon oluşturuyor. Birbirinden komik ve (Domino haricinde) ezik bu ekibin tek amacı, Firefist'in sübyancı yetimhane müdürünü öldürerek gelecekte acımasız bir katil olmasını önlemek. Firefist'in hapiste kanka olduğu dev Juggernaut da işin içinde olunca bu pek kolay olmayacak. Yani Avengers: Infinity War'dan sonra çok güdük kalan bu konu, ilk filmin senaristleri Rhett Reese ve Paul Wernick ile birlikte Ryan Reynolds'un elinden adeta "konuyu boş verin, aksiyonun ve esprilerin tadını çıkarın" mesajı veriyor. İşin aksiyon kısmı, en son Atomic Blonde gibi boş bir filmi az da olsa seyredilir kılan aksiyon numaraları sunan veteran dublör / taze yönetmen David Leitch'e emanet. O da özellikle açılış sekansında ve konvoydan mutant kaçırma operasyonu bölümünde coşuyor.


Senaryo olarak elde dişe dokunur bir malzeme olmadığının bilinciyle Reese, Wernick, Reynolds üçlüsü bitmek bilmeyen Amerikan esprileri ve türlü filmlere göndermelerle malzeme üretmeye çalışıyorlar. Bunları iyi, orta ve zorlama olarak üç bölüme ayırabiliriz. Ama bu geveze yöntemle iyi olanları bile anlaşılmaz ve hızına yetişilmez hale getirmeye çalışmak kulağa ancak "ne kadar zekiyim" böbürlenmesi gibi geliyor. Bunun yanında, süper gücünü nasıl kullanması gerektiğini bilmeyen, protagonist ve antagonist olma arasındaki sınırda duran bir ergen mutantı babacan reflekslerle yola getirmek gibi ince bir misyon üstlenmiş olan Deadpool, bu defa belli bir politik doğruculuğu da üzerinde taşımak durumunda. Tabii bu durumla bile dalgasını geçmekten geri durmuyor. Deadpool'un fazla dalgacı olmasını, bu sayede ciddiye alınmayarak çoğu zaman bir parodiye dönüşmesini umursamak ile umursamamak arasında da gidip gelen bir senarist kafası mevcut. Son tahlilde yorucu, yaralayıcı ve etkileyici bir Infinity War tecrübesinin ardından hafif bir Marvel yapımı olduğunun bilinciyle sadece eğlence vaat etmesi de biraz bu kolaycılığa dayanıyor.

Kaba kuvvetinden başka kötücül kimliği olmayan Juggernaut'u saymazsak, pratikte tek kötüsü sünepe yetimhane müdürü olan bir süper kahraman filminin seyirciyi ancak çekici yan karakterlerle avutma yoluna gitmesi kaçınılmaz. Leitch de öyle yapıyor ve başta Josh Brolin'in ikinci Marvel tecrübesi olan Cable olmak üzere, şans faktörünün nasıl bir süper güce dönüştüğünün kanıtı güzel Domino ve Hunt For The Wilderpeople'ın Ricky'si olarak sevdiğimiz Julian Dennison'ın canlandırdığı Firefist filmi aksiyon bazında süslemeyi beceriyorlar. Ryan Reynolds ise Green Lantern (2011) olarak boş yapmasının, X-Men Origins: Wolverine (2009) filminde de Wade Wilson'ı çok kötü çizmesinin intikamını bu film sayesinde alıyor. Nihayet rayına oturttuğu bir süper kahraman personasının tadını çıkarıyor. Ama şahsi göndermelerini ve kalitesini pek de umursamadığı motor takmış esprilerini zaman zaman fazla kişisel tutarak ekrana boş boş baktırabiliyor. Filmin bir başka eğlenceli yanı da Peter Gabriel, Céline Dion, a-ha, Air Supply, Cher gibi 80'lere damga vurmuş isimlerin şarkılarının filmde kullanılmasının yarattığı parodi havası. Tabii dubstep türünün de filmde ayrı bir yeri ve esprisi var. Süper kahraman mefhumuna farklı bir bakış getiren Deadpool serisini artık bu hafif şekliyle kabul edip, fazla beklenti içine girmeyeceğiz.

25 Mayıs 2018 Cuma

Icarus (2017)


Yönetmen: Bryan Fogel
Müzik: Adam Peters

"Atinalı mimar ve mucit Daidalus ve oğlu İkarus, Kral Minos'un emriyle bir kuleye kapatılır. Daidalus ve İkarus, Theseus'un Labyrinthos'da (labirent) yolunu nasıl bulabileceğini Ariadne'ye anlatarak Minotaurus'un öldürülmesine yardım ettikleri için kral tarafından cezalandırılmak istenmiştir. Daidalus kendisi ve oğlu için bu kulenin penceresinden kaçmaya yarayacak balmumu ve kuleye ziyaretlerine gelen kuşların tüyleriyle bir çift kanat yapar. Babası, Ikarus'a uçarken zevkten kaçınması gerektiği ve uçmanın coşkusuyla güneşe yaklaşmamasını aynı zamanda da denize yakın uçup kanatların nemlenmesini engellemesi gerektiğini söyler. İkarus uçabilme özgürlüğü ile babasını dinlemez ve güneşe fazla yaklaşınca balmumu erir ve Ege Denizi'ne düşerek hayatını kaybeder." (Wikipedia)

Yapımcı/yönetmen, aynı zamanda amatör bisikletçi olan Bryan Fogel'ın bisiklet turlarında yapılan doping sürecini test etmek için 2006-2015 yılları arasında Rusya'da bulunan dünyanın en iyi anti doping laboratuvarının yöneticiliğini yapmış Grigory Rodchenkov ile işbirliği yaptığı uzun süreci ele alan Icarus, sarsıcı gerçeklerin gücünü arkasına alarak bazı ezberleri bozan bir belgesel. Bisiklet sporundan yola çıkan ama Rodchenkov'un işin içine girmesiyle spor tarihinin en büyük doping skandalını ifşa etme rotasına giren film, inanılmaz detaylarla katmanlaşmaya, meselenin boyutlarını inşa etmeye başlıyor. Belgeselin bu denli üst seviyeye ulaşacağını kendisinin bile beklemediğini itiraf eden Fogel, artık içini dökmek için fırsat kolladığını düşündüren Rodchenkov'un önü alınamaz gevezeliği sayesinde adeta maden bulmuş gibi oluyor. Böylece 2013 yapımı The Armstrong Lie belgeseli gibi bir film olacak diye beklerken, bu doping sürecinin inanılmaz gerçekleriyle birlikte, bu gerçekleri açığa çıkaran kişiyi merkeze alan bir psikolojik gerilim de izliyoruz.


Bryan Fogel, Armstrong gibi doping yapıp bu işlerin nasıl yürüdüğünü görmek isterken kendisine bir rehber arıyor. Başvurduğu UCLA Olimpiyat Laboratuvarı kurucusu Don Catlin, ilk başta yardımcı olacağını söylese de, sonra "saygınlığını tehlikeye düşüreceğini" beyan ederek vaz geçiyor. Ama eskiden tanıdığı Grigory Rodchenkov'u adres göstermeyi de ihmal etmiyor. Rusya - Amerika hattından görüntülü konuşmalarla talimatlar alan Fogel, Haziran 2014'te dünyanın en zor amatör bisiklet turnuvası olan Haute Route'a katılıp doping programı ile nasıl bir derece alacağını görmek istiyor. Hatta ikili Amerika'da buluşuyor. Beraber geçirdikleri süreçte Rodchenkov çözülmeye başlayınca iş büyüyor ve inanılmaz detaylarla uzun yıllara yayılan sistematik doping rutinleri açığa çıkmaya başlıyor. Sonucunda ne olduğunu bilmediği bedeller de ödemeyi göze alarak yaptığı herşeyi en ince ayrıntısıyla Fogel'a anlatan Rodchenkov'un yazar George Orwell ile, özellikle de çok etkilendiği 1984 romanı ile ilişkisi, içinde bulunduğu duruma paralellikler kuran biçimde belgesele yansıyor. Zaten Orwell'in "dünyada sahtekârlığın egemen olduğu dönemlerde doğruyu söylemek devrimci bir eyleme dönüşür" alıntısıyla filme başlayan Fogel, o romanda geçen, yeniden bütünlenmenin üç aşaması Öğrenme, Anlama ve Kabul Etme gibi bölümleri Rodchenkov'un çözülme sürecine uyarlıyor.

Fogel, Rodchenkov gibi bir itirafçı bulduğu için doğal olarak Rusya odaklı skandalları, ucu herşeyden haberi olan, hatta sistematik dopingin önündeki tüm engelleri kaldıran Putin'e uzanan hile hurdaları ekrana taşıyor. Tabii başka ülkelerde durumun ne olduğu, bu testlerin nasıl kolay geçilebildiğini gördükten sonra tahmin edilebiliyor. En son Sochi 2014'te Rusya'nın aldığı 13 altın, toplam 33 madalyanın bu doping sistemiyle kazanıldığı gerçeği ortadayken spor adaletine olan bakışa ciddi şüpheler getiriliyor. Fakat Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin, WADA'nın (Dünya Anti-Doping Ajansı) önerisini geri çevirerek Rusya Spor Federasyonu'nu tamamen men etmeyi reddetmesi, Rusya'nın 389 atletinden 291'inin Rio Yaz Olimpiyatları'nda yarışmasına izin verilmesi bilgisinden hemen önce Putin'i yetkililerle kadeh kaldırırken görmemiz çok manidar. Aynı Rusya, bu skandallar sonrası spor kamuoyunun gözü önünde olmasından mıdır, PyeongChang 2018 Kış Olimpiyatlarında sadece 2 altın, 1 gümüş madalya aldı. Aynı Rusya, 2018 FIFA Dünya Kupası'na ev sahipliği yapacak. Yunan Mitolojisindeki İkarus ile Rodchenkov arasında kurulan ilişki, başlangıç olarak benzerlikler taşısa da, Rodchenkov'un akibeti henüz belli değil. Ama belgeselin bıraktığı en mühim etki, keyifle izlenen olimpiyat müsabakalarının aslında oyun içinde "oyun" saklıyor olmasındaki devasa hayalkırıklığı olsa gerek. Bu oyunların sadece Rusya'da oynanmıyor olduğunu bilmek ise bir başka devasa ünlem.

18 Mayıs 2018 Cuma

1408 (2007)

 
Yönetmen: Mikael Håfström
Oyuncular: John Cusack, Samuel L. Jackson, Tony Shalhoub, Mary McCormack, Jasmine Jessica Anthony
Senaryo: Matt Greenberg, Scott Alexander, Larry Karaszewski
Müzik: Gabriel Yared
 
Ünlü korku romanı yazarı Mike Enslin (John Cusack) sadece kendi gözleriyle gördüğü şeylere inanır. Uyduruk perili evler ve mezarlıklarda geçen doğan üstü olayları kötüleyen bir dizi çok satan kitap yazdıktan sonra Enslin'in hayaletlerden uzak ve yalnız geceleri, yeni projesi için gittiği kötülüğüyle ün salmış Dolphin Otel'in 1408 numaralı odasında kalmaya başladığında değişmeye başlar. Otel müdürü Gerald Olin'in (Samuel L. Jackson) uyarılarına karşı koyan yazar, perili olduğu söylenen bu odada yıllardan beri kalan ilk kişidir. Yeni bir liste başı kitabın eli kulağındadır, ama öncelikle yaşayabilmek için şeytanlarıyla yüzleşmelidir. Stephen King'in hikayesinden Matt Greenberg, Scott Alexander ve Larry Karaszewski'nin senaryosunu yazdığı, İsveçli yönetmen Mikael Håfström'ün yönettiği 1408, "kitabın kıymetini bilememiş uyarlamalar" sınıfına dahil yapımlardan biri.

İtiraf edeyim, hiç bu filmin havasında değildim. Ama artık aradan çıkarma vakti geldi diyerek biraz ite kaka bir seyir oldu. Tabi hal böyle olunca hiç beğenmedim. Fakat acaba farklı bir yer, zaman ve ruh haliyle izlesem nasıl olurdu diye düşününce de değişen birşey olmayacağı kanaatine vardım. Bir kere bence filmin en birinci amacı zalimce klostrofobi yaratmak olmalıydı. Hatta böyle bir film, nefes alacak fırsat bile tanımadan bizi bulunduğumuz odaya kilitlemeliydi. Ama o ne yaptı, zavallı Cusack'ı duvardan duvara vurdu, dargın babasıyla avantadan bir yüzleştirme yaşattı, karşı pencere sahnesi haricinde yaratıcılıktan yoksun halüsinasyon bilmem nelerine sardırdı. Güya izleyiciyi ters köşeye yatıran alternatif bir finalle de perdeyi kapattı. Cusack ile hiç sorunum yok, tam tersi kendisini çok severim. Aldığı her başrolün altından rahatlıkla kalkan katıksız bir oyuncu. Burada da altından kalkıyor. Ama böylesi bir filmin altına girerken görmek istemezdim kendisini. Samuel L. Jackson'u da zaten burada olduğu gibi geçerken uğradığı filmlerden ziyade, şöyle adam gibi başrollerde daha çok seviyorum. İsveçli Mikael Håfström şahsiyetinin 2. Hollywood seferi yine milyonlarca özelliksiz filmin arasında yerini alacak. Aklıma o güzelim Ondskan geliyor, iyice deli oluyorum! Bazı bülbülleri altın kafese koyuyorsun da ne oluyor?

10 Mayıs 2018 Perşembe

La doppia ora (2009)


Yönetmen: Giuseppe Capotondi
Oyuncular: Kseniya Rappoport, Filippo Timi, Antonia Truppo, Gaetano Bruno, Fausto Russo Alesi, Michele Di Mauro
Senaryo: Alessandro Fabbri, Ludovica Rampoldi, Stefano Sardo
Müzik: Pasquale Catalano

Göçmen Sonia, bir otelde kat hizmetlisi olarak çalışmaktadır. Eski bir polis olan Guido ise bir villada koruma görevlisidir. Bekar insanlara çöpçatanlık yapan bir tanışma toplantısında tanışan Sonia ve Guido kısa sürede anlaşırlar ve aralarında bir ilişki başlar. Guido'nun çalıştığı villada takıldıkları bir gün maskeli soyguncular tarafından saldırıya uğrarlar. Sonrasında yaşadığı travma sonucu kendini tekrar yalnız bulan Sonia'nın kafasında soygunda yaşananlarla ilgili görüntüler belirmeye, tuhaf olaylar yaşanmaya başlar. Üç senaristin kaleminden çıkan La doppia ora, birkaç kısa filmin ardından çektiği bu ilk uzun metraj sonrası kendini TV dizilerine veren Giuseppe Capotondi'nin yönettiği gizem dolu bir dram. Bu biraz da şaşırtıcı bir durum. Çünkü sürprizlerle dolu, kurgu becerisi sayesinde son dakikaya kadar gizemini koruyan, seyirciye gelgitler yaşatan böylesi iyi bir filmin ardından Capotondi'nin uzun metrajdan uzun süre uzak kalması ilginç olmuş.

Sonia ve Guido'nun yalnızlıklarını ve gerçek bir ilişkiye olan ihtiyaçlarını saptadıktan sonra onları çöpçatan organizasyonu ile biraraya getiren, böylece romantik sulara yelken açtığını düşündüren senaryo, soygun ve sonrasında kıvama gelerek tahmin edilemez bir psikolojik gerilim ve buna bağlı olarak çapını bilen bir dram haline geliyor. Hatta bir ara hayalet hikayesine mi dönecek derken neyse ki toparlayıp o muğlak gerginliğine geri dönüyor. Sürprizler ve kırılma noktalarıyla kendini hep taze tutuyor. Ortalarında yaşanan çok önemli bir twist ile iyice alevlenen film, kendi yolundan sapmadan alternatif bir yol daha açıyor ki, bazı parçalar kolayca yerine otururken, kalan parçaları nereye koyacağımızın çaresizliğini önümüze koyuyor. Üç kafadan çıkan senaryo muhtemelen alternatifi bol bir tasarımla fikirlerini organize edip ortak paydalarda buluşma yoluna gitmiş insanların ürünü gibi duruyor. Tabii bu paydalar, filmin cazibesine kapılmış tüm seyirciyi tatmin edecek çözümler ve sonuçlar ortaya koymayabiliyor.

Etrafına tuhaf ve gizemli yan karakterleri toplamış Sonia'yı istediği gibi uzaklaştırıp yakınlaştırma becerisi gösteren senaryo, düğüm attığı, sonra çözüp başka bir şekilde tekrar düğümlediği örgüsünü filmin son dakikalarına kadar, hatta bittikten sonra bile kolayca çözmeye yanaşmıyor sanki. Bu haliyle usta yönetmen Giuseppe Tornatore'nin La sconosciuta (2006) filmini de anımsatan La doppia ora, o filmde de başrolde yer alan Rus oyuncu Kseniya Rappoport'un güçlü performansına da çok şey borçlu. Ama anımsatması bir yana, filmin La sconosciuta kadar kendinden emin, özellikle dramatik yanının çok güçlü olmadığını da söylemek gerek. Senaryonun üç kafadan çıkmasının bazı arızalarını da taşımıyor değil. Dağıttını toplama becerisi, dağıtmak istediği şeylerin gerekliliğini tartışmayı engellemiyor. Mesela filmin seyrini hiç etkilemeyen ufak bir seri katil eklentisi bile mevcut. Kendine yoğun gündemler belirleyip, bunların arasında hep belirsiz tuttuğu, ama yine de ayakta tuttuğu aşk hikayesinin akıbeti de klişelerden uzak olunca artıları bol bir İtalyan filmi izlemenin keyfini çıkarıyoruz.

5 Mayıs 2018 Cumartesi

You Were Never Really Here (2017)


Yönetmen: Lynne Ramsay
Oyuncular: Joaquin Phoenix, Ekaterina Samsonov, Judith Roberts, John Doman, Alex Manette, Alessandro Nivola
Senaryo: Lynne Ramsay, Jonathan Ames
Müzik: Jonny Greenwood

Jonathan Ames'in aynı adlı romanından İskoç yönetmen Lynne Ramsay'in senaryosunu yazdığı ve altı yıl aranın ardından yönettiği You Were Never Really Here, kaçırılan kızları bulma konusunda ustalaşmış Joe isimli gizemli bir adamı izliyor. Annesiyle birlikte yaşayan, Ortadoğu'da askerlik yaptığını anladığımız Joe, birgün ona iş ayarlayan McCleary tarafından bir senatörün kayıp kızını bulması için görevlendiriliyor. Joe 14 yaşındaki Nina'yı buluyor ama birden anlam veremediği(miz) şeyler olmaya başlıyor. Nina tekrar kaçırılıyor ve Joe'nun iş yaptığı kişiler ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Kim olduklarını bilmediği bu geniş çaplı tehdit Joe'nun da peşinde ve eğer birşeyler yapmazsa öldürülmesi elzem. Bir Jason Statham aksiyonu bile olabilecek bu konunun, Lynne Ramsay'in ellerinde bambaşka bir şekle bürüneceğini tahmin etmek zaten hiç zor değildi. Ames romanını okumak mutlaka farklı bir deneyim olsa gerek. Fakat Joe gibi bir karakteri gizemli kılan ve filmin geneline yayılan asıl güç Ramsay'in şiirsel üslubu.

2002 tarihli Ramsay filmi Morvern Callar bir Alan Warner, altı yıl önceki We Need To Talk About Kevin ise bir Lionel Shriver romanından uyarlanmıştı. Ramsay'in uyarlamak için seçtiği romanların genel yapısı hakkında belli bir fikir öne sürmek zor. Ama özellikle We Need To Talk About Kevin, onun ellerinde birinci sınıf bir psikolojik gerilime dönmüştü. Konusu itibariyle kutsanmış ve dokunulmaz kılınmış bir kavram olarak anne olmanın ardındaki görmezden gelinen arızaları kaşıyordu. Aynı zamanda Ramsay'in bu gerilime üslup anlamında edebi bir kimlik de katmaya yönelik tercihleri, "roman uyarlaması" tamlamasının da hakkını verir nitelikteydi. You Were Never Really Here'in edebi karşılığı tam olarak nerede durmakta, okumamış olanlar nazarında bunu bilemediğimiz gibi, yukarıdaki basit konu neticesinde kişiyi pek de derin bir içerik barındırmadığı yönünde önyargı sahibi yapabilir. Nasıl ki pekçok iyi yönetmen kendi yazdıkları filmlerle seyircide bir roman hissiyatı yaratabiliyorsa, iyi bir yönetmen zayıf kabul edilebilecek bir içerikten aynı roman hissiyatını çekip çıkarabilir. İşte derinliği hakkında yorum yapamadığımız Ames romanının Ramsay'in elinden çıkmış hali bu tarife uyuyor.

Ramsay'in filmi detaylandırış biçimi konudan ziyade üslupta kendini gösteriyor. Zira konunun detaylanacak pek bir yanı yok. Bu da You Were Never Really Here'ı standart bir aksiyon/gerilim olmaktan alıkoyuyor. Yani filmi izlemeden evvel yapılan Taxi Driver (ki filmle ilgili yorumlarda bu ismi zikretmeyeni aforoz ediyorlar sanırım) gibi referanslardan arınmak gerekiyor. Bununla birlikte arınılması gereken çok mühim bir mesele daha var. Mantık! Şöyle ki, kendini Bourne ve benzeri çevik bir aksiyon karakteri gibi görünmez yapmadan da her yere kolayca girip çıkan, şansı çok fazla yaver giden, bir nevi "orada olmayan adam" olmanın sinematik dokunulmazlığıyla Ramsay'in istediği yere ışınladığı Joe, filmin asıl odak noktası. Bunu bu şekilde kabul edersek ve ona odaklanırsak, bir çekiçle arkasında bir senatörün olduğu fuhuş mafyasının mekanından istediği kızı kurtarıp kurtaramayacağını, kale gibi korunacağını düşündüğümüz yerlere elini kolunu sallayarak girip giremeyeceğini, eli hemen her yere uzanan büyük bir şebekeye yakalanıp yakalanmayacağını ardımızda bırakmak bir nebze kolaylaşır. Joe'nun annesiyle olan sahneleri haricinde onun "aslında hiç burada olmayan" ruh halini merkeze alan Ramsay, seyir rotasını bu mantığa göre ayarlamış seyirci profilinin keyif alabileceği bir psikolojik gerilim iddiasında bulunuyor.


Ramsay'in bir süre sonra unuttuğu flashbacklerde görüp tahmin ettiğimiz üzere, Joe'nun geçmişinde yaşadıklarıyla şimdisinde üstlendiği misyon arasında kurulan bağ sayesinde bir motivasyon mevcut. Kaçırılan kızları bulup adrese teslim etme görevi Joe'nun üzerine giydirilirken sorun yaşanmıyor. Ama işini yaparken sert ve acımasız olabilen bir adam olarak lanse edilişinin altı boş çıkıyor. Belki çekiç objesi bu sertliği betimlemek için iyi bir seçim. Ancak Ramsay sıklıkla şiddeti göstermekten imtina ederek ve birçok önemli ayrıntıyı oldu bittiye getirerek "göstermediğin veya ima ettiğin, gösterdiğinden daha güçlüdür" etkisi bırakmayı hedeflemiş olabilir. Bu tavrı bir gedik olarak algılarsak, Ramsay'in başka sahnelerde şiddeti estetize etme ve filmin orada olmama moduna yaslanma tercihlerini kolaycılıkla suçlayabiliriz. Şayet filmin moduna girmişsek -ki Ramsay bunun için elinden geleni yapıyor- Joe'nun aldığı iş ters gidince yaşadığı köşeye sıkışmışlığına ortak olmamız, Nina'nın akıbetini merak etmemiz, su altı sahnesinde büyülenmemiz kolaylaşıyor. Ezber bozmak adına Joe ve tetikçinin mutfak sahnesinde veya final bölümünde kestirilemez olmaya çalışması da normalleşiyor. Bu mantıksızlıkları veya klişelerden kaçmaları pek umursamayan bir uyuşukluk beliriyor. Kısacası filmi, içeriği zayıf video klip estetiği şeklinde küçümsemek ile, modern Taxi Driver şeklinde yüceltmek arasındaki yorumlardan arınmış şekilde içselleştirmeye çalışmamız gerekiyor. Çünkü Joe ile özdeşlik kurup onu içselleştirme başarımız, filmin bizim açımızdan gidişatını çok etkiliyor.

Joe ile böyle bir empati yaşansın veya yaşanmasın, inkar edilmeyecek ve belki de tartışılmayacak tek mesele Joaquin Phoenix'in birden fazla sıfatla tanımlanabilecek üstün performansı. Abartıdan uzak, fiziksel görünümün pejmürdeliğinden ve kabalığından da güç alan, her daim mutsuz, hatta intihar eğilimli olmasının tekinsizliğini hep cebinde taşıyan minimal bir tuhaflık. Ama kesinlikle ekranı ve tüm bir filmi dolduran nitelikte. Zaten film bittiğinde, sanki Phoenix tek başına oynamış, filmde başka kimse yokmuş gibi bir izlenim, diğer karakterlerin yüzlerini bile hatırlamakta güçlük çektiğim bir ilizyon oluştu. Ramsay'in asıl amacının da bu olduğu çok belli. Zira elindeki daha önce benzerleri defalarca işlenmiş hikayeyi geliştirmek, dönüştürmek, başka yan hikayeler ima ve inşa etmek, bunları bir sonuca ulaştırmak, Joe'yu bir yerlere götürmek gibi bir hedefi yok. Muhtemelen hikayenin isminin You Were Never Really Here olmasının sebeplerinden biri de bu. Zaten burada olmayan birini başka bir yere götüremezsiniz. Ramsay'in yoğunlaşmak istediği tek şey Joe. Onun kafası da buraya, yani gerçek dünyaya tümüyle ait olmayınca onu ve yaşadıklarını anlatmak için farklı bir üslup gerekiyor. Bu üslubun, en başta kendi mantık düzenini kurarken, kendini sinematik suç mantığından bu kadar uzak konumlandırmaması gerektiği gibi tartışılacak çok yönü var. "Yaptım oldu" veya "sadede gelelim" şeklinde hızlandırılmış anlar karşısında şayet homurdanıyorsak bunun suçlusu biz değiliz. Çünkü You Were Never Really Here'a duyduğumuz sevgi ve nefret duyguları birbirini besliyor ve film havada asılı vaziyette öylece duruyor.