26 Eylül 2016 Pazartesi

Das ewige Leben (2015)


Yönetmen: Wolfgang Murnberger
Oyuncular: Josef Hader, Tobias Moretti, Nora von Waldstätten, Roland Düringer, Christopher Schärf, Margarete Tiesel, Johannes Silberschneider, Sasa Barbul
Senaryo: Wolf Haas, Josef Hader, Wolfgang Murnberger
Müzik: Sofa Surfers

Yazar / senarist Wolf Haas, yönetmen Wolfgang Murnberge ve aktör Josef Hader. Bu üçlü sırasıyla Komm, süsser Tod (2000), Silentium (2004), Der Knochenmann (2009) ve Das ewige Leben (2015) filmlerinde el ele vermiş ve ortaya çok başarılı suç kara komedileri çıkarmış bir ekip. Wolf Haas'ın belayı mıknatıs gibi çeken karakteri Simon Brenner üzerinden sürdürdüğü polisiye roman serisinin dördüncü halkası Das ewige Leben (Life Eternal), bu serinin istikrarını başarıyla sürdüren bir film. Polis eskisi Brenner, işsiz, meteliksiz, sigortasız kalınca doğup büyüdüğü memleketi Graz'a döner. Ailesinden kalan köhne eve yerleşen Brenner, yakın dostu Köck bir cinayete kurban gidince, kendisi de alkollü ve migrenli bir gece sonrası hastanelik olunca, eski arkadaşlarıyla, eski sevgilisiyle, evveliyatı 70'lere dayanan ve bu arkadaşlar arasında örtbas edilmiş sırlarla dolu bir suç geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalır.

Bu ekibin bir önceki filmi Der Knochenmann için düşündüklerimizin veya yazdıklarımızın birçoğunu Das ewige Leben için de kullanabiliriz. Zaten aynı karakteri farklı bir maceraya konu edince ve tarz olarak bu ekip ruhunu koruyunca ortaya az miktarda devam filmi, bol miktarda yeni bir film çıkıyor. Wolf Haas'ın kara mizah ile ciddiyet arasında sürekli gidip gelen üslubunu, kenarından kıyısından Coen kardeşlerin üslubuna benzetmiştik. Film Haas'ın bu tarzını, üzerine pek fazla birşeyler koymaya gerek duymadan sürdüren yapıda. Tıpkı Der Knochenmann gibi klişe giriş, gelişme, sonuç kalıplarına fazla takılmadan olay örgüsünü kurup, karakterlerin gelişimini bu örgü üzerinden spontane biçimde sindirerek sağlayan film, yine akıcı, eğlenceli ve mizah ile ciddiyeti iç içe geçiren anlatımıyla göz dolduruyor. Mesela Brenner ile emniyet müdürü arkadaşı Aschenbrenner'in kavgası, robot resim sahnesi gibi pekçok an filmi hep bu dengede tutuyor.

Filme serpiştirilen flashbackler, senaryonun suç gizemini koruduğu gibi, şimdiki zamanına az da olsa sirayet etmeyi başarıyor. Olası sürprizlerini gayet mütevazi biçimde sunuyor. Geçmiş samimiyeti yıllar içinde aşınmış arkadaşlık ilişkileri, geçmişte yaşananların bir şekilde insanın hep ensesinde olduğu gerçeği bu polisiye hikayeye sirayet ediyor. Dört film boyunca Brenner'a hayat veren, aynı zamanda bu filmlerin senaryolarına katkıda bulunan aktör Josef Hader, tecrübesiyle yine filmin merkezinde olmanın yükünü hakkıyla çekiyor. Sadece yönetmeni, senaristi, başrol oyuncusu değil, görüntü yönetmeni (Peter von Haller), müzikleri (Sofa Surfers) bile dört film boyunca değişmemiş bir serinin tüm istikrarının ve tecrübesinin yansıdığı Das ewige Leben, bu seriyi bilmeyenler için hoş, bilenler için ise o alışıldık polisiye roman heyecanı taşıyan atmosferin yeni halkasını oluşturan bir film.

21 Eylül 2016 Çarşamba

Durak (2014)


Yönetmen: Yuriy Bykov
Oyuncular: Artyom Bystrov, Natalya Surkova, Yuriy Tsurilo, Boris Nevzorov, Kirill Polukhin, Sergey Artsibashev, Darya Moroz, Pyotr Barancheev, Ilya Isaev, Nikolay Butenin
Senaryo: Yuriy Bykov

Yuriy Bykov'un yazıp yönettiği Durak (The Fool), dürüst su tesisatçısı Dima Nikitin'in, 800 kişinin yaşadığı eski bir binadaki çökme tehlikesini fark edip yetkilileri uyarmaya çalıştığı uzun bir gecenin hikayesi. Ebeveynleri, karısı ve küçük oğluyla yaşayan Dima, gece bir arıza için çağrıldığı bu binanın her an yıkılabileceğini anlayınca, çoğu kişinin farklı tepkiler vereceği bu durumda doğru olanı yapıp vakit kaybetmeden üstlerine haber vermeyi seçiyor. Bykov, bu "doğru olanı yapma" ilkesinden hareketle, lokal bir belediyenin tüm birimlerindeki çürümüşlüğünü akıcı ve doyurucu biçimde gözler önüne seriyor. Üstelik bu birimlerin birbirlerinden haberdar, hatta işbirliği içinde olmaları, haliyle yolsuzluk bağlantılarının üst mevkilere doğru çıkıyor olması, sistemin korkunç boyutlarını teşhir ediyor.

Yuriy Bykov, bir önceki filmi Mayor'ın sahip olduğu ilkelere paralellikler gösteren bu hikayesinde, yozlaşmanın artık bir yaşam biçimi, sistemi işletmek için vazgeçilmez bir parça olduğu toplumların hazin bir fotokopisini çekiyor. Nasıl ki Mayor'da ölümle sonuçlanan bir trafik kazasından, aşama aşama büyüyüp serpilen bir sistem çürümüşlüğüne uzanmışsa, Durak'ta da dürüst bir bireyin sistemin birbirine bağlı paslı dişlileri arasında verdiği dürüstlük mücadelesini ele alıyor. Tesisatçı Dima'nın inatçı, sanki hiç adaletsizlik görmemişçesine saf ve ailesini bile geri plana atabileceğini kadar sinirlerle oynayan bu dürüstlüğü sayesinde Bykov, kendine mükemmel bir eleştiri alanı yaratıyor. Doğru olanı yapmanın ödenecek ağır bedelleri olabileceğine dair son yılların en doyurucu senaryolarından birini abartısız bir yönetimle perçinleyerek hayata geçiriyor.


Dima'nın çökme tehlikesini fark ettikten sonra başlayan uyarı ve ikna ısrarı, belediye başkanı Nina Galaganova'nın doğum günü sebebiyle bir tavernaya toplanmış tüm belediye birimlerinin müdürlerini de aynı ortamda yakalıyor. Bu ortama adeta pimi çekilmiş bir bomba gibi düşen dürüstlük timsali saf ve temiz Dima, alkolün de etkisiyle birbirini suçlamaya başlayan bürokratların maskelerini bir bir düşürüyor. Yaşanan bu çözülme ile herkesin içinde olduğu yozlaşmanın korkunç boyutları su yüzüne çıkıyor. Filmin her bir cümlesi, içinden çıkılması imkansız bir bürokrasi ve yolsuzluk bataklığını işaret ediyor. Kendini bir anda kurtlar sofrasında bulan Dima ise bir an olsun vazgeçmeyi düşünmeyen duruşuyla bu domino taşlarının devrilmesine sebep olacak bir tehdit gibi algılanıyor haliyle. Nina Galaganova, başlangıçta o binadaki 800 insanın hayatı için endişe ediyor gibi görünse de, onun da tek derdinin bulunduğu mevkiyi, alıştığı rahatı kaybedip hapse girme korkusu olduğu çok geçmeden anlaşılıyor.

Bu çürümüşlük içinde Dima'nın sahip olduğu değerlerin geçerliliğinin kalmamış olması, biraz daha açarsak, hiç tanımadığı yoksul, ailesine şiddet uygulayan, içki, kumar, fuhuş, borç batağında yüzen insanların olduğu 800 kişinin hayatları için çırpınması onu biraz da ütopik bir dürüstlük kalıbına sokuyor. Hele bu uğurda ailesini bile göremez hale gelişini, kendi hayatını tehlikeye atışını kabullenmek çoğu seyirci için emek istiyor. Onu filme adını veren "durak" (enayi) yapan da bu inanılmaz idealistliği. Bu korkusuz dürüstlüğe sahip, "sırf birbirimizin hiçbir şeyi olmadığımız için hayvanlar gibi yaşayıp, hayvanlar gibi ölüyoruz" cümlesini kurabilecek bir insanın yaşadığına Bykov kadar inanmak istiyoruz. Dima gibi insanların artık bir enayi, bir uzaylı gibi görülmesinin sebebini haklı olarak yozlaşmış sisteme yükleyen Bykov, o sistemi besleyip büyüten, onu acımasız bir canavara dönüştüren, öte yandan bu canavarın yaratılmasına seyirci kalan insanlara da yükleniyor.


Finalde bu epik, ütopik, tertemiz, uzaydan gelmiş dürüstlüğün, ezen kadar ezilene de yaranamadığı gerçeğini tokat gibi çarpan Yuriy Bykov, böylelikle Mayor'da ele aldığı emniyet - adalet eleştirisinin boyutlarını daha da genişleterek, hazırladığı uygun zemin sayesinde başka kavramları da içine dahil ederek, üstelik güçlü ve zayıfın dürüstlük karşısında aldığı ortak tutumun trajikliğine ve ironosine vurgu yaparak çok önemli bir film inşa ediyor. Söz konusu bürokratik yolsuzluklar, çıkar ilişkileri, bunların mağdur ettiği alt kesimdeki toplumsal çöküşler olunca sadece Rus halkına değil, evrensel boyutlarda herhangi bir toplumda görülebilecek şeyleri işliyor Durak. Sadece belediyede dönen dolapları duyuyoruz ama oradan valiye ve daha kimbilir nerelere, nasıl uzandığını hiç lafı gevelemeden anlatıyor Bykov. Bunlar bize hiç yabancı gelmiyor ne yazık ki. Başta Dima'yı canlandıran Artyom Bystrov olmak üzere rol ağırlığı olan tüm oyuncular iyi performanslara sahip. Sade çekimler, akıcı ve sürükleyici diyaloglar, yumruk gibi cümleler, gösterilenler, gösterilmeyenler, akıl tutulması yaşatan müthiş bir final... Durak, bir toplumsal hiciv filminin sahip olmak isteyeceği hemen herşeye sahip bir yapım.

11 Eylül 2016 Pazar

The Armstrong Lie (2013)


Yönetmen: Alex Gibney
Müzik: David Kahne

2009 yılında belgesel yönetmeni Alex Gibney, dünyanın en zorlu spor organizasyonlarından biri olan Fransa Bisiklet Turu'nu 7 kez kazanan Amerikalı Lance Armstrong'un kanseri yendikten sonra geri dönüşü ile ilgili bir belgesel çekmeye hazırlanıyordu. Gibney, bir başarı ve kahramanlık öyküsü olarak tasarladığı bu belgesel fikrini, Armstrong'un doping skandalı patlak verince, yoğun baskılar sonucu kendisi de bunu itiraf etmek zorunda kalınca rafa kaldırdı. Böylece belgeselin ana fikri değişmiş oldu: Şampiyonluğu boyunca doping iddialarını şiddetle yalanlamış olan, ama etrafındaki çember daralınca itiraf eden Armstrong'un bu geri dönüşle amaçladığı şey neydi? Kanserle savaşın sembol ismi haline gelmiş olan Armstrong, artık bir doping ağını yöneten ve bunu şöhretinin gücüyle örtbas eden bir sahtekar olarak lanse ediliyordu. Oprah'a verdiği olay röportajda yasaklı EPO (oksijen taşıyan kırmızı kan hücrelerinin üretimini arttıran, böylece daha geç yorgunluk hissi sağlayan bir hormon) başta olmak üzere, gizli kan nakli, testosteron, kortizon ve büyüme hormonu yaptırdığını itiraf etmişti. Bu yüzden 2009'daki bu yarış, Armstrong'un "temiz" olarak mücadele edip, kendini kanıtlayacağı çok önemli bir fırsattı.

Ama ortaya çıkan doping olayı öyle bir dallanıp budaklandı ki, bu adamın yalanları karşısında ortaya çıkmaya başlayan gerçekler çok çarpıcıydı. Alex Gibney, ilk başta bir Armstrong güzellemesi olarak düşündüğü filmini, onun ipliğinin nasıl pazara çıktığını detaylı biçimde irdeleyen güçlü bir karşı filme dönüştürüyor. Üstelik 2009 yılı boyunca Gibney'ye yalan söyleyen Armstrong, 2013'e sarkan bu belgeselde Gibney'ye borçlu olduğu açıklamaları da yapıyor. Tabii bunlar itiraf, pişmanlık ve bazı pişkinliklerden ibaret. Usta yönetmen, 2009'da çektiği görüntüleri ve arşiv materyallerini bu defa yeni belgeseli için kullanırken, bu skandal sürecini bisiklet yazarlarına, Armstrong'u yakından takip eden kişilere, eski takım arkadaşlarına ve bazı kilit isimlere de yorumlatıyor. Aldatılmanın kızgınlığını itidalli biçimde verimli hale getiren Gibney, 2009'daki bisiklet turunda çektiği görüntüleri, Armstrong'un yalan rüzgarları ve bu rüzgarların savurduğu kişi ve olaylarla harmanlayan, suç ortaklarını da hesaba dahil eden adaletli bir yöntem ve kurgu şekliyle aktarıyor.


"Ölümü yenen bir adamın, dünyanın en zor yarışını kazanmak üzere dönüşü" hikayesi, zaten bir rock yıldızı gibi olan Armstrong için daha fazla ilgi, reklam, sponsor ve para demekti. Öncüsü olduğu kanser vakfı Livestrong, kanser mağdurlarına destek için 300 milyon doları aşkın para topladı. Tur şampiyonlukları, sponsor ve reklam gelirlerinden kendine ait 125 milyon dolar servet yaptı. Ama yıllarca inkar ettikten sonra kabul edeceği tüm doping suçlamalarının perde arkasında yaşananlar, önündekiler kadar çarpıcıydı. Bazı yazar ve uzmanlar, Livestrong'u Armstrong'un dopingi gizlediği bir paravan olarak görüyorlardı. Onlara göre Armstrong "milyonlar toplayıp bunca insana umut verdiğim için bunu yapmaya hakkım var" diye düşünüyordu. Armstrong mağduru eski bisikletçi Frankie Andreu ve eşi Betsy'nin onun doping yaptığına dair itiraflarını medyaya ve soruşturmaya taşımaları, Amerikan Anti-Doping Ajansı, Uluslararası Bisiklet Federasyonu, Amerikan Olimpik Federasyonu gibi kurumların bitmek bilmeyen doping testleri, eski takım arkadaşlarının tanıklıkları ve Armstrong'un kötü şöhretli antrenörü Michele Ferrari tarafından yaratılmış ve geliştirilmiş EPO testinin ortaya çıkardıkları sonucunda oluşan baskılara daha fazla dayanamayan bu adam neticede baştan ayağa bir yalandan ibaretti. Bu yalan yedi defa üst üste bir şampiyonluk, servet, itibar, şöhret getirince ahlaki bir sorgulama da kaçınılmazdı. İşte Gibney, başrolünde ahlaksız bir adamın olduğu belgeselinde tüm bu sorgulamayı başarıyla gerçekleştiriyor.

Gibney ayrıca 1991 -2005 yılları arasında Uluslararası Bisiklet Birliği UCl Başkanı Hein Verbruggen'in Armstrong ile olan dostluğunu da belgesele taşıyor ki, bu doping suçunun tek taraflı işlenmediğine, ne derece büyük bir suç zincirinden büyüyüp serpildiğine dikkat çekiyor. Herşeyi ile önemli bir para kaynağı olan Armstrong tur kazandıkça herkes kazanıyordu ve doping suçlamaları bu rüyayı bir anda bitirebilirdi. Bu yüzden konuyla ilgili araştırmalar, incelemeler, raporlar, testler bu sporun en tepesindeki adam olan Verbruggen'in bilgisi dahilinde örtbas ediliyordu. Mesela hazırlanan raporun son bölümünün faturası 100 bin dolar iken, aynı dönemde Armstrong'un UCl'ye yaptığı bağışın da 100 bin dolar olması gibi tesadüfler vardı. Gibney, uzun süre yalan söyleyen birinin bir süre sonra bunun doğru olduğuna kendini inandırmaya başlamasından hareketle Armstrong'un bu ruh haline toplumsal bir özdeşleştirmeyle yanıt veriyor. Böylesine büyük bir yalanı, yalan olduğunu bile bile yaşamaktan memnun olan bir toplum psikolojisinin varlığına dikkat çekiyor. Tıpkı filmler ve dizilerdeki kurmaca karakterlere olan inanca benzer bir kabul görmüşlüğün bu adamda yarattığı sahte özgüveni de karşısına güçlü biçimde koymayı unutmadan. Bilmeyenler için Armstrong'un geri dönüşünün nasıl sonuçlandığını da filmin kendisine saklayalım ki, insanlar izleyip bu tip yalan ve yalancılara nasıl baktıklarını sorgulasınlar.

4 Eylül 2016 Pazar

Sing Street (2016)


Yönetmen: John Carney
Oyuncular: Ferdia Walsh-Peelo, Lucy Boynton, Jack Reynor, Aidan Gillen, Maria Doyle Kennedy, Mark McKenna, Ben Carolan, Kelly Thornton, Percy Chamburuka, Ian Kenny, Don Wycherley, Conor Hamilton, Karl Rice
Senaryo: John Carney

Kariyerindeki Once (2007) ve Begin Again (2013) filmleriyle müziğin insan hayatındaki dönüştürücü etkilerini ele almayı sevdiğini bildiğimiz İrlandali John Carney'in yeni filmi Sing Street, bizi bu defa pop müzik tarihinin unutulmaz bir dönemi olan 80'lere götürüyor. Ailesinin maddi sorunları nedeniyle Dublin'deki katolik erkek lisesine gitmek zorunda kalan Conor, birgün okul önünde beklerken gördüğü güzel Raphina'yı etkilemek için ondan müzik grubunun video klibinde rol almasını istiyor. O da kabul ediyor. Ama bir grubu olmayan Conor, yeni tanıştığı Darren ile birlikte apar topar bir grup kurmak için harekete geçiyor. Grubun oluşturulma süreci, Conor'ın okulda ve boşanmanın eşiğindeki ebeveynleriyle yaşadığı sorunlar, kendisinden bir yaş büyük Raphina'ya olan sevgisi filmin önemli bileşenlerini oluşturuyor. Filmlerinde hep kendi hayatından birşeyler bulunduran John Carney, burada da 80'li yıllarda lisede okuyan kuşağın kendinden parçalar bulacağı otobiyografik özellikli bir film ortaya koyuyor.

Carney'nin müzik temeline oturttuğu kişilik evrilmeleri anlayışı, Sing Street'te de sürüyor. Üstelik Begin Again'deki Amerika macerasından sonra tekrar özüne dönmüş biçimde. Ama kesinlikle Once gücünde bir filmle karşı karşıya değiliz. Onun yeri çok başka. Ancak Sing Street, ailevi sorunlar, yeni okulda yaşanan baskılar, kişilik arayışı, güzel kızı elde etme çabaları gibi bir sürü Hollywood klişesini Dublin coğrafyasına uyarlamış bir görüntü çiziyor. Bunları tekrar izlemek, ancak Carney'nin hatırına mümkün oluyor. Filmin en çok yükseldiği ya da klişe rotasından saptığı anlar da müzikal bölümler oluyor ki, Carney'den bu yöndeki beklentiler boşa çıkmıyor. Grubun ilk şarkıları, aynı zamanda ilk çektikleri video olan Riddle Of The Model, yine deniz kenarında video çektikleri Up, mezuniyet gecesi sahnede çaldıkları Girls, To Find You, Brown Shoes anları, en önemlisi de, Conor'ın videosunu hayal ettiği ve filmin en sevimli anlarından biri olan Drive It Like You Stole It performansı bu bölümlerden.


Conor, iyi anlaştığı iki kardeşi ve anne babasına rağmen, ebeveynlerinin sürekli kavga etmelerinden çok fazla etkilenmemiş bir resim veriyor genel olarak. Zaten Carney, onun 80'lerdeki müzikal akımlardan tarz ve müzik olarak etkilenişiyle ve Raphina'ya olan tutkusuyla daha çok ilgili. Conor'ı, Duran Duran, David Bowie, The Cure gibi dönemin ikonlarından hem imaj, hem de müzik olarak etkilenirken izlemek keyifliyken, Raphina ile ilişkisinin sıkıcı boyutlara varması, zaman zaman filmi ağırlaştırıyor. Once ve Begin Again, Carney'nin müziğin insan ruhuna serpiştirdiği güzellikleri öncelediği kadar, içlerinde gizlediği "gösterip vermeyen" aşkları ele alışıyla da gücüne güç katan filmlerdi. Bu manada samimi bir keder taşıyorlardı. Oysa Sing Street, neredeyse başı, ortası, sonu belli bir Conor - Raphina aşkına fit olmuş vaziyette ve buradan kan kaybına uğruyor. Genel olarak ortada klasik bir "kendini keşif" filmi mevcut. Ama hem Carney'ye göre daha ana akım ve bazı anlar dışında Carney'ye göre naif değil. Yani kendi çapında naif belki ama samimiyeti üzerine bir miktar düşündürücü diyelim.

Kendi adıma filmin en önemli karakteri olan Conor'ı canlandıran Ferdia Walsh-Peelo'yu bir türlü benimseyememiş olmamın da filme mesafe alışımda payı olabilir. Henüz ilk filmi olması yanında, gerek fazla bebek yüzlü oluşu, gerekse benim Conor'dan beklediğim o baskıların yıldırmadığı, müziğe tutkuyla bağlı, ailesinin bölünmesini hep yüzünde taşıması gereken platonik aşık tiplemesine dair bir performans gösterememiş oluşu sırıttı. Filmde en tuttuğum iki karakterden biri, grubun kurulmasında büyük emeği olan Eamon'du. Eamon, Mick Jagger'ın gölgesindeki Keith Richards, Lennon - McCartney'nin gölgesindeki Geoge Harrison veya Bono'nun gölgesindeki The Edge gibi mühim ama geri planda kalmış bir karakter olarak tasarlanmış. Onu canlandıran Mark McKenna'nın da ilk filmi olduğunu not düşelim. Bir diğer önemli rol ise Conor'ın ağabeyi Brendan'a aitti. Conor'a hem ilişkiler, hem de müzik konusunda ukalalıktan uzak bilgece laflarla akıl hocalığı yapan, ailenin maddi durumu yüzünden okulundan ve ideallerinden vazgeçmiş olmanın ezikliğiyle (ve bu ezik hissiyatın sonlara doğru patlama noktasına gelişiyle) filme önemli bir katkı sağlıyordu. (Aynı zamanda "hiçbir kadın, Phil Collins dinleyen bir adamı gerçekten sevemez" repliğinin de sahibiydi.) Onu canlandıran Amerikalı genç oyuncu Jack Reynor ise peruğu haricinde bu önemli rolü iyi temsil etmiş denebilir. Sonuç olarak ne olursa olsun, bir John Carney filmi mutlaka izlenmeli.

30 Ağustos 2016 Salı

Suicide Squad (2016)


Yönetmen: David Ayer
Oyuncular: Will Smith, Margot Robbie, Joel Kinnaman, Viola Davis, Jay Hernandez, Adewale Akinnuoye-Agbaje, Jared Leto, Jai Courtney, Cara Delevingne, Karen Fukuhara, Scott Eastwood, Ike Barinholtz, Adam Beach
Senaryo: David Ayer
Müzik: Steven Price

DC evreninin merakla beklenen filmi Suicide Squad, çizgi roman hayranlarını yine ikiye bölen bir yorumla ortaya çıktı. Bu ikiye bölme hadisesi birçok süper kahraman uyarlaması için artık normal karşılanan birşey. Christopher Nolan'ın Batman, Joss Whedon'un Avengers, James Gunn'ın Guardians Of The Galaxy için belirlediği çıtalar ortadayken Suicide Squad'ın işi normalden daha zordu. David Ayer'in uyarlama senaryosu ve yönetmenliğindeki film, bana göre bu zorluğu hiçbir şekilde aşamıyor. Aksiyon ağırlıklı kariyerinde Harsh Times, End Of Watch, Fury gibi beğeni toplamış yazım / yönetim işleri olduğu gibi, S.W.A.T., Sabotage, Street Kings gibi vasat filmler de bulunan Ayer, anlaşılacağı üzere ilk etapta bolca mühimmat harcamayı seven tiplerden. (Bu arada Training Day'in senaryosunun da kendisine ait olduğunu not düşelim). Yani beklentilerin yüksek olduğu böyle bir projenin Ayer'a emanet edilmesi ilk ve en büyük hata olmuş denebilir. Meseleyi, Superman sonrası dış güçlere karşı yeni savunma alternatifleri arayan istihbarat amiri Amanda Waller başkanlığındaki ulusal güvenlik biriminin, çeşitli suçlardan ötürü yüksek güvenlikli hapishanede tutulan bir grup azılı suçludan bir "İntihar Timi" oluşturma süreci ve bu timin dünya dışı güçlerle savaşı diye özetleyebiliriz.

David Ayer, önce Avengers kadrosundakiler gibi kendine ait bir filmi olmayan Suicide Squad ekibini seyirciye tanıtma süreci oluşturuyor. Tabii ki ağırlık Deadshot ve Harley Quinn'de olunca diğerleri yancı konumunda geçiştiriliyor. Ortalara doğru grubun tek süper güce sahip olanı (Killer Croc'u saymazsak) El Diablo'ya biraz bakılıyor. Başlarına Rick Flag liderliğinde elit bir askeri tim, boyunlarına da kaçmaya çalışırlarsa patlayacak mikro patlayıcılar yerleştiren Waller, bu harcanabilir suçluları istediği operasyonda kullanarak, başarılı olmaları halinde cezalarında indirim yapmayı planlıyor. Filme yansıyan operasyon ise, Rick Flag'in sevdiği kadın June Moon'un içine kaçmış olan Enchantress adında çok tehlikeli bir büyücü kadın ve onun tuhaf yaratıklardan oluşan ordusunun dünyayı ele geçirmesini önlemek. Çizgi romana ne ölçüde sadık kalındı bilemiyorum. Ancak süper kahramanlar tarafından enselenip hapse atılmış bu sözde kötülerin seçilmeleri, apar topar bu göreve getirilmeleri ve askerde kader birliği eden devreler gibi kaynaşmaları hiç de samimi gelmiyor. "Gerçek Kötüler" şeklinde bir tanımlamayı da hiç hak etmiyorlar. Zira kötü olduklarını unutup birbirlerinin (hatta tehditle de olsa Rick Flag'in) arkasını kollayarak filmin gerçek kötülerine karşı amaç birliği içine giriyorlar.


(Çizgi romana hakim olmadığımı tekrar hatırlatarak) DC kahvesinde o kadar iyi kalpli ve becerikli süper veya süper olmayan kahraman dururken Amerika'nın güvenliğinin bu ayak takımına emanet edilmesinin mantıksızlığını bir kenara koyarsak ya da Superman sonrası bir otorite boşluğu dönemine vurursak, filmin kötü ve kötülük motivasyonlarının da ilkokul düzeyinde olduğu görülüyor. Işınlanmak suretiyle İran’ın çok gizli nükleer sırlarını birkaç saniyede Amerikan istihbaratının önüne koyan Enchantress hadisesinin kimin tarafında olduğunu, ne amaçla bu ekibe dahil olduğunu, ne ara kötü tarafın başına geçtiğini çok iyi anlatamamış bir film. Belki de sorun filmde değil bendedir dedim. Ama kendi ordusunu da çok geçmeden oluşturan bu denli becerikli süper güçlere sahip kötünün parmak şıklatmasıyla bile bu intihar timini alt edebilmesi gerekirken, türlü aptallıklar sergilemesi hiç olmamış. Bu ve bunun gibi pekçok konuda Marvel filmlerinin eline su dökemiyor. Avengers ya da Guardians Of The Galaxy'deki takım ruhunun oluşumuna, bu ruh oluştuktan sonra kendi sci-fi mantığına oturtulmuş kötülerin dünyayı ele geçirme gayelerine ve sonunda etkileyici kapışmanın getirdiği güçlü aksiyon sekanslarına sahip değil. En önemlilerden biri de, tüm bunları dişe dokunur bir mizahla yoğuramıyor.

Suicide Squad, işin Joker boyutuyla da çok konuşuldu. 90'ların rüküş Jack Nicholson'ı ve 2000'lerin efsane Heath Ledger'ı yanında abartılı, süslü ve boş beleş bir Jared Leto yorumu bu "gerçek kötü"nün itibarına en ufak bir katkı sağlamıyor. Sevgilisi Harley Quinn ile kavuşmaktan başka bir amacı olmayan, ucube bir mafya babasından hallice ve son derece itici bir tip olarak yorumlanması da ancak böyle bir filme yakışırdı. The Dark Knight'da Batman'in karşısında gerçek kötülük üzerine içi dolu bir duruş sergileyen, hatta sıradan insanlar ve mahkumları bile birbirlerine karşı test ederek seyirciyi felsefi ikilemlere sürükleyen suç zekasıyla en ufak bir alakası olmayan bir yorum bu. Orada Heath Ledger'ı gerçek ve kült bir kötü adam olarak ciddiye almamak mümkün değilken (ki Joker'in bize alaycı biçimde "why so serious" diye sorması da biraz bundandır), burada hiçbir kötüyü (!) ciddiye almak benim için mümkün olmadı. Çoğunluğun hemfikir olduğu üzere filmin en eğlenceli performansı Harley Quinn'e, en dişe dokunur çekişmesi de Deadshot ve Rick Flag'e ait. Aslında bunlar bile filmi sırtlamayı başaramıyor. Kısacası bu kadar kötü biraraya gelip bir Heath Ledger etmiyor. Marvel veya DC olsun, artık bu tip uyarlamaların "çerezlik" eşiğini aşmaları gerek. Ama gişe meraklısı bazı yapımcı, yönetmen, senarist tayfası, bu ciddiyetsiz tutumu sürdürüyor. Guardians Of The Galaxy gibi hem eğlenceli, hem sürükleyici, hem de kendini ciddiye alan yapımlar gişe yaptığı kadar saygı da görüyor. Suicide Squad, benim için D şıkkı, yani "Hiçbiri" oldu.

23 Ağustos 2016 Salı

El Clan (2015)


Yönetmen: Pablo Trapero
Oyuncular: Guillermo Francella, Peter Lanzani, Lili Popovich, Gastón Cocchiarale, Giselle Motta, Franco Masini, Antonia Bengoechea, Stefanía Koessl
Senaryo: Julian Loyola, Esteban Student, Pablo Trapero
Müzik: Sebastián Escofet

Gerçek olaylardan uyarlanan El Clan, 7 kişiden oluşan Puccio ailesinin hikayesini anlatıyor. Arjantin'in zorbalıklarla, hukuksuzluklarla, işkencelerle, faili meçhul cinayetlerle dolu 7 yıl süren diktatörlüğün ardından demokrasiye adım attığı 1982 yılında geçen hikayenin merkezinde baba Arquímedes Puccio ve ailenin en büyük oğlu Alejandro var. Tüm bu kötülüklerin önemli bir parçası olan istihbarat biriminde son günlerini yaşayan Puccio, bu demokratik iyileşme döneminin eski alışkanlıklarını bitirecek olmasını kabullenememiştir. İki arkadaşı ve oğlu Alejandro'nun da yardımlarıyla gizlice zengin insanları kaçırıp ailesinin bilgisi dahilinde evinde bir odada onları hapsetmeye, işkence etmeye, fidyelerini aldıktan sonra da öldürmeye devam etmektedir. Julian Loyola, Esteban Student ve Pablo Trapero'nun senaryolaştırdığı, Trapero'nun yönettiği El Clan, Arjantin tarihinin çalkantılı döneminin hemen ertesinde yaşanan şaşırtıcı ve sinir bozucu olayları işleyen bir dram. Naif ve disiplinli bir aile babası olan Arquímedes, fedakar ev hanımı eşi, derslerine çalışan, işlerine güçlerine bakan başarılı yetişkin çocukları, bunlardan en büyüğü olan, çevresi tarafından çok sevilen rugby oyuncusu genç Alejandro görünürde örnek bir aileyi temsil etmekteler. Günlük rutinleri, ilişkileri, bağlılıkları, şakalaşmaları normal bir aileden farksız.

Ama cunta döneminin türlü hukuksuzluklarıyla bu aile düzenini yürüten aile babası Arquímedes, son demlerini yaşadığı istihbarat yetkilisi görev ve yetkilerini rejim değişikliği nedeniyle kaybetmek istemediğinden, gizlice eylemlerini sürdürerek, karışıklık döneminde servet yapmış zengin ailelerin önemli fertlerini kaçırarak yüklü fidyelerle göze batmayan tatlı hayatına devam etmekte olan bir adam. Üstelik aile fertlerinin de bundan haberi var ve hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlar. Mümkün olduğunca orijinal karakterlere ve olaylara bağlı kalan film, bu karanlık döneme yerinde bir eleştiri yöneltirken, bir yönüyle yine bu dönemdeki savaş ekonomisi sayesinde servet yapan zenginlerin dolaylı yoldan kendi silahlarıyla vurulduklarına da işaret ediyor. Politik Arjantin sinemasına geniş çapta ilham kaynaklığı etmiş bu 7 yıl, daha önce Garage Olimpo, El secreto de sus ojos gibi çok çarpıcı yapımlara farklı suretlerde etki etmişti. El Clan'da da durumun vahameti anlaşılıyor. Normalde karakter gelişiminin vicdani sorgulama yönünde ilerleyeceğini düşündüğümüz Alejandro'nun bazı ufak çıkışlara rağmen pasif kalışı, babası tarafından sindirilmiş olmasından kaynaklı. Bu da filmin dramatik kulvarını bir miktar zayıflatıyor. Filmi yapılmaya değecek kadar enterasan bu gerçek olaylardan beklentiler yüksek olunca, standart film senaryolarıyla gerçekler arasında uyumsuzluk var gibi düşünülüyor.


Ülke olarak içinde bulunduğumuz karışıklık sebebiyle bazı taşların diğer dünya ülkelerinde de benzer şekilde dizildiğini gösteren El Clan, Puccio'nun eski faşist düzeni sürdürmeye çalışan kişisel motivasyonlarının para ve güç odaklı yansımalarını gösteriyor. Daha genele gidersek, siyasi, askeri, ekonomik gücü elde etmek için her yolu mübah sayan hainlerin yıllarca ekmek yediği, üstelik yıllar boyu, farklı iktidarlar boyu korunup kollandığı çürümüş bir düzeni demokrasi yalanıyla yutturduğu gerçeğini akıllara getiriyor. Puccio'nun hapiste ziyaret ettiği devre arkadaşı Gordon'un "demokratik bir hükümet ne kadar uzun ömürlü olabilir ki?" sorusunun düşündürücü tonu bizim kulaklarımıza hiç de tuhaf gelmiyor bu yüzden. Yine de bu dönemin filmleri bir türlü Garage Olimpo'nun yerini tutamıyor. Tüm olumlu yönlerine karşın bir türlü vurucu etki görememe nedenini Garage Olimpo çıtasına bağlamak da mümkün.

El secreto de sus ojos'ta da küçük bir rolde izlediğimiz Arjantin sinemasının tecrübeli bukalemun aktörlerinden Guillermo Francella ve genç oyuncu Peter Lanzani'nin oyunculukları olması gerektiğinden ne fazla, ne de eksik. Baş karakterlerden biri kötü, diğeri de sonradan pişman olsa da uzun süre ona yardım ve yataklık eden oğlu olunca bu yönde de bir boşluk beliriyor. Filmin belki de en olumsuz yönü müzik kullanımı. Alakasız sahnelere bangır bangır eski İngilizce rock şarkıları sokuşturularak uzun uzadıya sahnelerin dramatik yapılarına çok zarar veriliyor. Bunların yerine ya uygun tema müzikleri konabilir ya da tamamen müziksiz bırakılabilirdi. Gücü ya da zayıflıklarıyla El Clan, özellikle Arjantin'in cunta dönemine ait filmlerine meraklı seyircilerin atlamaması gereken bir yapım.

16 Ağustos 2016 Salı

Aferim! (2015)


Yönetmen: Radu Jude
Oyuncular: Teodor Corban, Mihai Comanoiu, Toma Cuzin, Alexandru Dabija, Mihaela Sirbu, Alberto Dinache, Alexandru Bindea
Senaryo: Radu Jude, Florin Lazarescu

1835 yılında Eflak'ta geçen Aferim!, dönemin güçlü toprak sahiplerinden Iordache Cîndescu'nun görevlendirdiği kanun koruyucu Costandin ve oğlu Ionita'nın at üstünde yolculuğunun hikayesi. Görevleri ise, Cîndescu'nun karısı Sultana ile ilişki yaşadıktan sonra izini kaybettiren köle Carfin'ı bulup geri götürmek. Bu yolculuk çeşitli maceralara, bölgenin ilginç yerel insanlarına, ekonomik ve sosyal zorluklarına bir bakışı da beraberinde getiriyor. Bu göreve kendini adamış olan tecrübeli Costandin, özlü sözleriyle, ağzı bozuk bilgeliğiyle oğlu Ionita'ya güçlü bir model oluşturuyor. Yolculuk esnasında karşılaştıkları altın arayıcıları, çingene köleler, geveze bir rahip, korkak bir balıkçı, varlıklı bir Osmanlı aristokrat, bölgede devriye atan başka taşra polisleri, sepet dokumacısı yaşlı bir aile, yol üstündeki bir handa bulunan tipler sayesinde dönemin dini, askeri, ekonomik, politik, sosyal ve bunların arasında sıkışıp kalmış insani değerlerini gerçekten 1800'lerde çekilmişçesine doğal bir üslupla izliyoruz.

Radu Jude'un yönettiği Aferim!, at üstünde yapılan bu çok katmanlı yolculuk ve siyah beyaz çekilmesinin gücüyle 1950'li yılların westernlerini andırıyor. Ama etliye sütlüye dokunmayan, bireysel kahramanlıkları ve günü kurtaran suni hikayeleri şiar edinmiş çoğu westernden farklı olarak, ana amacı olan "kaçak bir köleyi bulup sahibine teslim etme" ekseni etrafına birçok yerel ve doğal unsur yerleştirme başarısı gösteriyor. Ama yine o bazı westernlerle paylaştığı ortak nokta da ırkçı yaklaşımı. Üstelik çok daha doğrudan ve mizahi biçimde. Örneğin baba oğulun yolda arabası bozulduğu için yardım ettikleri geveze pederin farklı milletler hakkında yaptığı kısa genellemelerin günümüzde dahi yapıldığını varsayarak filmin bu yaklaşımını kasti veya spontane olarak niteleyebiliriz.


"Her ulusun kendi amacı vardır. Yahudiler hile yapar, Türkler kötülük yapar, İbraniler çok okur, Yunanlılar çok konuşur, Türklerin çok karısı, Arapların bir sürü dişi vardır, Almanlar çok içer, Macarlar çok yer, Ruslar çok içer, İngilizler çok düşünür, Fransızlar modayı sever, Ermeniler tembeldir, Çerkezler çok dantelli giyer, İtalyanlar çok yalan söyler, Sırplar çok aldatır, Çingeneler de çok sopa yer. Biz Romenler sevgi ve onur sahibiyiz. İyi Hıristiyanlar gibi acı çekeriz."

Bıkkınlığı her sözüne ve hareketine yansıyan, ama oğlunu motive edebilmek için ona güçlü ve ilkeli yönlerini göstermeye önem veren Costandin, Carfin'i bulduktan sonra olayları onun açısından da dinliyor. Vicdani ve insani yönden fikirlerini gözden geçirmeyi bilmesine rağmen, gerek para hırsı, gerek görev bilinci, gerekse aristokratların, başka bir deyişle toprak ağalarının saldığı korku neticesinde Carfin'i teslim etme konusunda gözünü karartmış bir vaziyette. Fakat saflığı ve iyi kalpli alaycılığı da bu vaziyetin bir parçası. Olaylara aristokratlar gibi değil, saf taşralılar gözüyle baktığı için, görevini tamamlamış olmanın sonuçları yönündeki iyi niyetli beklentileri, yerini trajediye bıraktığında "istediğimiz şekilde değil, olduğu kadar yaşıyoruz" diye basit ama manidar bir çıkarımda bulunuyor. Başta Radu Jude'un En İyi Yönetmen Gümüş Ayı ödülü kazandığı Berlin Film Festivali olmak üzere pekçok festivalden ödüller kazanan Aferim!, basit western hikayesi, akışkan senaryosu, siyah beyazın sıkıntı ve hüzün kuşandırdığı sinematografisi, eğlenceli müzikleri, pek yakın plan görmesek de oyunculuklarıyla güçlü bir Avrupa sineması örneği.