21 Eylül 2017 Perşembe

Persepolis (2007)


Yönetmen: Vincent Paronnaud, Marjane Satrapi
Senaryo: Vincent Paronnaud, Marjane Satrapi
Müzik: Olivier Bernet

Kendi dinini kurmayı hayal eden, öğrenmeyi seven, Bruce Lee hayranı küçük Marjane, Şah idaresindeki İran şehri Tahran'da yaşamaktadır. 70'lerin sonlarında Marjane ve ailesi, baskıcı Şah iktidarının devrilmesini büyük bir sevinç ile karşılarlar. Yıllarca ekonomik ve toplumsal anlamda yaşanan zorlukların sona ereceği düşünülmektedir. Sancılı yılların ardından demokratik bir yönetimin geleceğini ümit eden İranlılar, Şah’ın baskısından sonra bu defa mollaların baskısının gelmesiyle bir kez daha hayal kırıklığına uğrarlar. Ülkedeki siyasi boşluğu fırsata çevirmek isteyen Saddam sayesinde İran-Irak savaşının da başlamasıyla hayatları iyice zorlaşan Marjene'in ailesi, kızlarını Avusturya'ya bir liseye gönderir. Orada da ekonomik, siyasi, sosyal ve duygusal sorunlarla karşılaşan Marjane, İran ve Avrupa arasında sıkışmış özgürlüğüne sahip çıkmaya çalışacaktır.

Marjane Satrapi’nin aynı adlı otobiyografik çizgi romanından Marjane Satrapi ve Vincent Paronnaud'nun beyaz perdeye siyah beyaz animasyon olarak aktardıkları Persepolis, Şah döneminin son günlerinde hayatını izlemeye başladığımız Marjane'ın çocukluk ve genç kızlık çağlarındaki kişisel büyüme sorunlarını, İslam Devrimi, İran - Irak savaşı gibi tarihsel süreçlerin bünyesinde ele alan bir film. Şah iktidarının sona erişi, Avrupa günleri ve rejim değişikliği sonrası tekrar İran dönemi olmak üzere üç bölüme ayırabileceğimiz film, Marjane özelinde hem bireysel, hem de genel çıkarımlarda bulunabilen yapısıyla dikkat çekiyor. Bunu yaparken bir animasyon olmasının avantajlarıyla dinamik bir kurgu, şiirsel bir anlatım, mizahi bir dil geliştirdiği çeşitli anlar yaratıyor. Politik ve duygusal yönler birbirinden rol çalıyor gibi görünse de, esasen filmi politik çalkantıların gölgesinde şekillenen bir büyüme hikayesi olarak özetlemek mümkün.

Persepolis'in, Marjane'ı bu farklı yaşam koşulları altında incelerken, onu sadece bir birey olarak değil, kadın bir birey olarak belirlemesi, eleştirel alanlarının daha da genişlemesine sebep oluyor. Makul, bilinçli ve zeki bir rotada ilerleyen feminist ton, "İran'da kadın olmak" yanında "Avrupa'da kadın olmak" başlıklarını genel anlamda kadın olmanın ince ruhlu, aynı zamanda çile yüklü boyutlarına taşımasını biliyor. Saf bir oyun çocuğu, isyankar bir üniversiteli ve duygusal özgürlük elde etme uğruna evlenme ironisine itilmiş genç bir kadın kimliklerinin hepsi Marjane'ın üzerine oturuyor. Bunlar aslında hem modern toplumlarda, hem de İran gibi rejim değişikliğinin neden olduğu kafa karışıklıklarından muzdarip kapalı yapılarda yaşayan kadınlara dair ortak sorunlar. Tabii her kadının Marjane gibi anlayışlı ebeveynleri, Büyükkanne ve Anoush Amca gibi bilge yakınları olmayabiliyor. Fakat koşullar nasıl olursa olsun, bu koşulları zorlayabilecek, onlara göğüs gerebilecek kadar güçlü, aynı zamanda seçimlerinde masum hatalar yapabilecek kadar da zayıf gerçeklikte bir kadın karakter olarak Marjane, baskı ve savaş ortamında olduğu kadar, huzur ve refah simgesi Avrupa'da da kendi iç savaşlarını vererek evrensel bir kimliğe bürünebiliyor. Persepolis, Catherine Deneuve, Sean Penn, Gena Rowlands, Iggy Pop gibi konuk seslendirmeleri bile gölgede bırakan hikayesi ve estetik yapısıyla Cannes 2007'de Jüri Ödülü dahil 30 ödül kazanmış, Oscar ve BAFTA dahil 50 küsür adaylık elde etmiş bir yapım.

15 Eylül 2017 Cuma

Guardians Of The Galaxy Vol. 2 (2017)


Yönetmen: James Gunn
Oyuncular: Chris Pratt, Zoe Saldana, Dave Bautista, Michael Rooker, Kurt Russell, Karen Gillan, Pom Klementieff, Elizabeth Debicki, Sean Gunn, Sylvester Stallone, Chris Sullivan
Senaryo: James Gunn
Müzik: Tyler Bates

Galaksiyi korumak için biraraya gelen Star-Lord lakaplı Peter Quill, Gamora, Drax, Rocket ve Baby Groot, bu kez Sovereign Gezegeni'nin çok değerli bataryalarını korumak üzere tutulmuşlardır. Gezegene musallat olan boyutlararası bir canavarı yok edip ödüllerini küstah ve diğer ırkları aşağılayan Baş Rahibe Ayesha'dan alırlar. Fakat ayrılırken Rocket bu bataryalardan birkaç tanesini çalar. Bunu fark edip gurur meselesi yapan Ayesha, ordusuyla Galaksinin Koruyucuları'nın peşine düşer. Gizemli bir uzay gemisi tarafından kurtarılan kahramanlar, bu uzay gemisinin kaptanı, aynı zamanda kendine ait bir gezegene sahip olan Ego'dur. Amacı, Peter'ı kendi gezegenine götürmektir. Çünkü Ego, Peter'ın hiç tanışmadığı babasıdır. 2014 yılında Dan Abnett ve Andy Lanning'in çizgi romanından James Gunn'ın uyarladığı Guardians Of The Galaxy, yine Gunn'ın imzasıyla Vol. 2 olarak geri dönüyor. İlk filmde tanınıp sevilen kahramanlarımız yeni maceralar peşinde sürüklenirken, biz de ilk film ile kıyaslamalar yapmaktan geri durmuyoruz. Yine bol esprili, atışmalı, aksiyonlu ve duygusal anlar barındıran Vol. 2, bu dinamik tarzından ötürü bazı Marvel devam filmlerinin vasatlıklarına yenik düşmemiş, iyi ki dönmüş dedirten bir yapım.

Bu defa ana konusunu Ego ve Peter arasındaki baba oğul meselesi etrafında şekillendiren film, bu konu etrafında dallanıp budaklanan, başka canlı türlerinin de işin içine dahil olmalarıyla renklenen, görkemli aksiyonu ile şenlenen stilini sürdürüyor. Ego'nun harikulade gezegeninde baba özlemini giderme fırsatı yakalayan, öte yandan gizemli ve tehlikeli bu adam karşısında kafası karışan Peter, onun amacını ve bu gezegenin varlık sebebini anlamaya çalışıyor. Diğer taraftan Yondu'ya karşı çıkan isyan, isyancılara esir düşen Yondu, Rocket ve Baby Groot'un kurtulma çabaları başka bir katman oluşturuyor. Peter'ı çocukken kaçıran Yondu, Gamora'nın yarı makine kızkardeşi Nebula gibi ilk filmden hatırladığımız karakterlere bu defa Ego'nun yardımcısı Mantis, isyan sonucu kendi adamlarına esir düşen Yondu'yu kurtaran Kreglin ve Galaksinin Koruyucuları'nı yakalamayı saplantı haline getiren Ayesha gibi yenileri ekleniyor. James Gunn, üzerimize CGI boca ederken atmosfer yaratma ve tasarladığı evrenlere ruh katma peşinde olduğu için elinden geldiğince ilk filmde tanıştırıp sevdirdiği karakterlerini serinin ikinci ayağında da taze tutmaya çalışıyor.


Artık oturmuş olan bu karakterlerin öfkeli, neşeli, temkinli, alaycı, esprili ve atarlı yanlarını yine sahnelere serpiştiren Gunn, film içinde ikişerli kader birlikleri kurarak ekibin dramatik dengelerini de kuruyor. Rocket ve Yondu'nun hapiste başlayan birbirini anlama, Gamora ve Nebula kardeşlerin yüzleşme, Peter ve babası Ego'nun birbirlerine yönelik farklı beklentilere girme, Drax ve Mantis'in hem komik, hem de saf dürüstlük içeren yakınlaşma hislerinden kolektif bir bütünlük elde ediyor. Tabii tüm şirinliğiyle Baby Groot'un eğlenceli ve bir o kadar da kritik varlığı bu bütünlüğe renk katıyor. Marvel klişelerini mümkün olduğunca göze batırmamak gayreti her zaman işe yaramasa da, o klişelerden farklı versiyonlar oluşturmak, son dakika gollerini epik hale getirmek, absürt veya durumlardan devşirilen küçük samimi anlarla mizahını güçlendirmek bu seriye az da olsa kendine özgü bir karakter katıyor. Aslında bu sayede grafik roman mantığının beyaz perdeye aktarımındaki sahici amaç ortaya çıkıyor. Görkemli aksiyon ve etkileyici teknik görsellikten fazlası olmaya, Peter ve Ego ile baba - oğul, Rocket ve Yondu ile ötekileştirilmiş bireyler, Gamora ve Nebula ile sevgi - nefret içeriğinde kendini arayan kardeş bağı gibi meseleleri özüne dahil etmeye çalışıyor. Eksantrik türler, birbirinden ilginç gezegenler, tuhaf düşmanlar, komik yan karakterler ve dahası Guardians Of The Galaxy evrenini kemikleştiriyor.

Çekirdek oyuncu kadrosuna tecrübesiyle takviye yapan Kurt Russell ve Kreglin rolüyle James Gunn'ın başarılı oyuncu kardeşi Sean Gunn, Kanadalı genç oyuncu Pom Klementieff, ayrıca Sylvester Stallone, Ving Rhames, Michelle Yeoh sürprizleri, Stan Lee, David Hasselhoff, Jeff Goldblum, Don Johnson, Pacman cameoları filmin diğer renkli anlarını oluşturuyorlar. Tyler Bates'in güçlü tema müzikleri yanında, ilk filmden de bildiğimiz üzere filmde çalınan şarkılara ayrı bir önem bahşeden James Gunn, Vol. 2'de yine 70'lerin kaliteli şarkılarından bir demet sunuyor. Biri aksiyon, biri duygusal olmak üzere iki güzel final barındıran, "end credits" bölümünü bile küçük esprilerle donatan Guardians Of The Galaxy Vol. 2, genel olarak ilk filmin gölgesinde kalmayan, malzemesinin bolluğuyla sonraki devam filmleri için umut vaat eden keyifli bir Marvel deneyimi. Elbette diğer Marvel filmleri gibi popüler gişe sinemasının para basan bir mamülü. Bu sınırları aşmayacak biçimde izlenmesi ve değerlendirmesi gerek. Fakat yine diğer curcunalı Marvel filmleri arasında çizgi roman ruhuna en yakın filmlerden biri olarak değer bulması da boşuna değil.

10 Eylül 2017 Pazar

Perfetti sconosciuti (2016)


Yönetmen: Paolo Genovese
Oyuncular: Giuseppe Battiston, Marco Giallini, Kasia Smutniak, Valerio Mastandrea, Anna Foglietta, Edoardo Leo, Alba Rohrwacher, Benedetta Porcaroli
Senaryo: Filippo Bologna, Paolo Costella, Paolo Genovese, Paola Mammini, Rolando Ravello
Müzik: Maurizio Filardo

Yedi kişilik samimi bir arkadaş grubu, bir akşam yemeği için biraraya gelmek üzere estetik cerrah Rocco ve psikolog Eva çiftinin evinde toplanırlar. Neşe içinde hem yemek yer, hem de sohbet ederler. Arkadaşlıklarının ne kadar güçlü olduğundan, birbirlerinden saklayacak hiçbir şeyleri olmadığından dem vururlar. Bu iddia büyür ve yemek boyunca bir oyun oynamaya karar verirler. Herkes telefonlarını masaya koyacak, gelen telefonlara, resimlere, mesajlara hep beraber bakacaklardır. Başlangıçta eğlenceli süren bu oyun, saatler ilerledikçe gergin ve can sıkıcı bir hal almaya başlar. Çünkü hepsinin gizlediği önemli sırlar vardır ve bunlar teker teker açığa çıkacak gibi görünmektedir. Beş kişilik bir senaryo ekibinin yazdığı, bu beş kişi arasında bulunan Paolo Genovese'nin yönettiği Perfetti sconosciuti (Perfect Strangers), tek mekanda geçen, son derece akıcı diyalogların yer aldığı, komedi, dram, hatta trajedi öğelerini büyük bir ustalıkla biraraya getirmiş müthiş bir yapım. Mükemmel bir tiyatro oyunundan uyarlanmış hissi veren, zekice diyalogların, esprilerin, olay örgülerinin birbirine bağlandığı Perfetti sconosciuti, aralarında Tribeca'nın da bulunduğu çeşitli festivallerden senaryo ağırlıklı ödüllerle dönmüş bir film.

Yemekte buluşacak olan üç çiftin evlerinde yaptıkları hazırlıklarla açılan film, burada kurduğu diyalogların bazılarını gecenin ilerleyen saatlerinde tekrar gündeme getirmek üzere kısa ama kalıcı bir girizgah yapıyor. Yemeğe yeni sevgilisi ile beklenen Peppe'nin, sevgilisinin rahatsızlık bahanesi ile katılmaması yüzünden tek başına gelmesi ile ekibin tamamlanması, yemekte girilen neşeli diyaloglar ve alkolün de verdiği özgüven sayesinde birbirlerinden saklayacak hiç sırları olmadığı iddiasına kadar gelen genel hava, modern çağda adeta insanın bir uzvu haline gelmiş cep telefonlarının masaya konup gelecek tüm mesaj ve aramalara birlikte bakılması yönünde kurgulanan bir oyuna dönüşünce çok geçmeden sadede geliniyor. Birkaç itiraz olsa da, böyle bir amaçla oynanacak oyuna itiraz etmek, saklayacak birşeyleriniz olduğu anlamına gelebileceği için herkes razı gelmek durumunda kalıyor. Zaten o ana kadar da gayet güzel ilerleyen muhabbet, telefonlar ortaya konduktan sonra gelmeye başlayan arama ve mesajlarla iyice çeşitleniyor.

Aile, dostluk, evlilik, eski sevgililer, çocuk sahibi olma, ayrılık, fiziksel görünüm, cinsel kimlik, sırlar ve daha birçok konunun konuşulacağı bu oyunun gidişatı o kadar ustaca ayarlanmış ki, gelen arama ve mesajların niteliğine göre dozu yavaş yavaş artan bir tansiyon sayesinde karakterlerle yaşanan özdeşleşme de giderek artıyor. Mesela hoparlöre verilen aramalarla hissedilen gerilim, o arama sonlandıktan sonra belirlenen gündem, çiftler arasında yükselen gerilim, tarafların kendilerini haklı çıkarmak için ortaya koydukları argümanlar, çatışmalar, konuya uzak olan diğerlerinin yorumları, gizlenen tek bir sırrın bile ne kadar önemli ve çok katmanlı olduğunu gösteriyor. Tam o aramanın ateşi sönmeden başka birine bir mesaj geliyor ve gündem bir anda değişiveriyor. Aynı süreç, farklı tasarım ve boyutlarla tekrar dolaşıma giriyor. Birbiriyle alakasız bu olaylar arasında yapılan geçişlerin doğallığı, tartışılan konuların bir anda değişmesi, ilginin bir karakterden diğerine geçişi hayranlık verici. Bu sürecin bir süre sonra sıkıcı olabileceği ihtimalini göz önünde bulunduran senaristler, yine müthiş bir hamle tasarlayarak hiç çaktırmadan filme bir başka kırılma noktası daha ekliyorlar.


Telefonları aynı olan Lele ve Peppe'nin, Lele'nin her akşam belli bir saatte gelmesini beklediği uygunsuz olabilecek bir mesaj yüzünden gizlice telefonları değiştirmesi üzerine yaşananlar, komedi ve gerilimin iç içe geçtiği, filmin kendinden başka kısa filmler çıkarabilecek kadar muktedir bir senaryoya sahip olduğu çok güçlü anlar yaratıyor. İnsanların kara kutusu haline gelmiş telefonların, başkasıyla değiştirildiğinde bile ne kadar tehlikeli olabileceğine dair emsal teşkil edebilecek bu bölümden sonra dramatik dozunu iyice arttıran film, çiftlerin ve çok yakın arkadaşların dahi birbirlerinden ne kadar çok şey gizlediklerini teker teker ifşa ediyor. Gelen her telefon ve mesajın kendi içinde sağlam mesajları var. Bu mesajlar bazen afili cümlelerle, bazen de seyircinin duygusal zekasına güvenerek iletiliyor. WhatsApp, Facebook gibi paylaşım hesaplarını da barındıran bu telefonların, içindeki sırlarla birer canlı bomba gibi taşınıyor olmasındaki dehşeti bu yedi karakter aracılığıyla yüzümüze vuran film, yaşanan birtakım yüzleşmelerle seyirciye ayna tutmasını da çok iyi beceriyor. İnsanların iş ve özel hayatlarında sakladıkları sırların açığa çıkıyor olmasından duyacağımız rahatsızlık / rahatlama kontrastı da böylelikle mükemmel biçimde o aynadan ekrana, yani bize yansıyor.

İçinde onlarca sürpriz barındıran Perfetti sconosciuti, teker teker açığa çıkan gerçekler sayesinde çiftlerin, arkadaşların birbirlerine karşı ne kadar sırdaş, aynı zamanda ne kadar ikiyüzlü olduklarını göstermesi açısından rahatsız edici yönlere de sahip. Ama bu, filmin gerçekçiliğini daha da sivrilttiği için, bazı sırların ve ikiyüzlülüklerin yüzümüze vuruluyor olmasından kaynaklı bir rahatsız etme hali. İşinde gücünde olan, çoluk çocuk ve sorumluluk sahibi insanların kendilerine ait güvenli alanlar yaratma ihtiyaçlarıyla, tutkularını, kaçamaklarını, fetişlerini boca ettikleri bu telefonlar insanların vazgeçilmezi olduğu kadar celladı da olabiliyor. Zaten bu yedi kişinin birbirleriyle yüzleşmeleri kadar kendileriyle de yüzleşmiş olmalarından kaynaklı müthiş bir trajik canlılık hakim senaryoya. Karakterlerin hepsinin kendine ait zayıf anlarından, onları canlandıran oyuncular güçlü performanslar ortaya çıkarıyor. Bunu sağlayan da cıva gibi yerinde duramayan, ne zaman ne şekilde karakterleri sıkıştıracağı, ezeceği, yok edeceği belli olmayan tekinsiz senaryo. Ama film en büyük ters köşesini sona saklıyor ki, burada da asıl darbeyi seyirciye vurarak misyonunu tamamlıyor adeta. Onlara gelen her telefon veya mesaj üzerine, onların yaptığından çok daha fazlasını tartışmamız, üzerine çok şeyler söylememiz mümkün. Perfetti sconosciuti'yi basitçe özetlemenin imkanı yok. 2016'nın en iyi 10 filminden biri olduğunu söylemek belki bir özet sayılabilir.

27 Ağustos 2017 Pazar

Dangal (2016)


Yönetmen: Nitesh Tiwari
Oyuncular: Aamir Khan, Fatima Sana Shaikh, Sanya Malhotra, Aparshakti Khurana, Sakshi Tanwar, Zaira Wasim, Suhani Bhatnagar, Ritwik Sahore, Girish Kulkarni
Senaryo: Piyush Gupta, Shreyas Jain, Nikhil Mehrotra, Nitesh Tiwari
Müzik: Pritam Chakraborty

Eski güreşçi Mahavir Singh Phogat ve zorla güreşçi yapıp başarıdan başarıya koşturduğu kızları Geeta ve Babita'nın gerçek olaylara dayalı hikayesini, aralarında yönetmen Nitesh Tiwari'nin de bulunduğu dört kişilik bir senarist ekibinin senaryosuyla izlediğimiz Dangal, Bollywood sınırlarını da aşıp gelen filmlerden. Bir Aamir Khan Productions yapımı olması itibariyle tüm görkemli Bollywood unsurlarına, başarı öyküsü bir film olması itibariyle de tüm spor filmi klişelerine sahip. Hatta girişte de belirtildiği üzere, kişiler ve bazı olaylar gerçek olsa da, senaristler tarafından dramatize edilmiş bir film Dangal. Bu yüzden nasıl başladığı, geliştiği ve sonlandığı seyircinin onlarca spor filmi senaryosundan tecrübe ettiği düzlemde ilerliyor. Tabii Hint yapımlarının kendine has dokunuşlarından fazlasıyla nasibini alarak, etkileyici anlar yaratarak ve teknik kapasitesini sürekli yüksek tutarak. Olayların ne kadarı filmde anlatıldığı şekliyle gelişti bilemiyoruz. Öyle ya da böyle, ortada çeşitli yönleriyle mutlaka anlatılması, tüm dünyanın öğrenmesi gereken bir başarı öyküsü olması, Dangal'ı özel bir konuma oturtuyor.

Hindistan'ın, tarihi boyunca güreş dalında hiç altın madalya kazanmamış olmasına kafayı takan, bunun sorumlusu olarak yeterli imkanları sağlamayan, spora ve sporculara destek olmayan sistemi suçlayan Mahavir Singh Phogat'ın en büyük hayali, birgün Hindistan'a bir altın madalya gelmesi. Bu hayalini gerçekleştirmek için doğacak oğlunu yetiştirmeye hazır. Ama bir türlü oğlu olmayınca, üstüne üstlük dört kız evlat sahibi olunca bu hayalinden gittikçe uzaklaşmaya başlıyor. Birgün büyük kızları Geeta ve Babita'nın bir sokak kavgasında erkek çocukları dövdüklerini öğrenince kaybolan umutları yeşeriyor. Hiç gönüllü olmadıkları halde kızları sıkı bir disiplinle güreşçi yapmaya karar veriyor. Özellikle Geeta üzerine yoğunlaşan senaryo, kızların adım adım yükselişini neredeyse tek bir klişeyi bile atlamadan perdeye taşıyor. Tabii burada Hindistan'daki kız çocuklarına yönelik tutuculuğun tüm boyutlarıyla ele alınmaması mümkün değil. Bu noktada hiç falso vermediği söylenebilir. Bir Arap ülkesi kadar bağnaz olunmasa da, Hindistan'da güreş sporuyla ilgilenen kızlara takınılan bu tutumun önünde hem bir baba, hem de antrenör olarak kaya gibi dikilen Mahavir Singh Phogat, bu duruşuyla filmin en önemli mesajlarından birini taşıyor.


Hiç gönülleri olmamasına rağmen Mahavir'in iki kızını güreşçi olarak yetiştirmek istemesi, bu uğurda kimi zaman tavizsiz ve acımasız davranması, seyirciyi Mahavir'i sorgulamaya itebiliyor. Kızların birgün gizlice bir kız arkadaşlarının düğününe gitmeleri, Mahavir'in orayı basıp onları azarlaması da buna tüy diken anlardan biri oluyor. Ancak düğünü yapılan 14 yaşındaki kız çocuğunun Geeta ve Babita'ya söylediklerinden sonra tahmin etmesi zor olmayan bir dönüşüm haklı olarak filme ivme kazandırıyor. Özellikle spor akademisi çağına gelince Mahavir ve Geeta arasında yaşanan gelgitler, bir baba - kız çatışması yanında, kuşak çatışması içine düşen bir sporcu - antrenör dengelerine de sahip oluyor. Eski usül güreş taktikleri ile modern yöntemler arasındaki çatışmayı lafta bırakmamaya çalışıp mümkün olduğunca detaylandırmak isteyen senaryo, her iki metodu da sıkıcı hale getirmeden Mahavir ve Geeta üzerinden kişileştiriyor. Tabii eski usülü temsil eden antrenör babayı hep haklı çıkararak. Bunun bir sakıncası yok. Büyük sözü dinlemek çoğu zaman ihtiyaç duyduğumuz birşeydir. Ama burada Mahavir gibi kişisel hayalini gerçekleştirmek için kızlarını kullanan, fakat bunun yanında o kızlara kendi bireysel özgürlüklerini, özgüvenlerini kazandıran bir baba figürünün haklı çıkması çok önemli.

52 yaşındaki aktör / yapımcı Aamir Khan, Bollywood'a yön veren en önemli isimlerden biri. Bu sinemanın karikatürize ve dramatik tüm bileşenlerine hakim olan Khan, tecrübesiyle Geeta ve Babita'yı farklı yaşlarda canlandıran tecrübesiz dört genç kıza da antrenörlük yapıyor adeta. Hatta onları kamera arkasında da zorladığını düşündürebiliyor. Bazen slogana kaçması kaçınılmaz bu gibi Bollywood yapımlarının kendini ifade etme biçimleri, müziği, dansı, komediyi ve gözyaşını 2.5 saatin üzerinde seyreden sürelere hızlı bir kurguyla yaymaktan ibaret. Konu da Dangal'daki gibi ilgi çekiciyse o 2.5 saatin nasıl geçtiği anlaşılmıyor. Olağanüstü sinematografisi, güreş koreografileri, şarkıları ve Pritam Chakraborty imzalı tema müzikleriyle bu ilgi çekici konuyu daha da renklendirmek için elinden geleni ardına koymayan bir film Dangal. Bundan sonra 2010 Olimpiyatlarına Oyunlarına Hindistan’ı temsilen katılan ilk kadın güreşçi olan ve altın madalya getiren ilk sporcusu olmayı başararak tarihe geçen Geeta Phogat'ın kariyerini anlatmak için de böyle görkemli bir film gerekirdi. Keşke bir yazılı metinle değil de, finalle bağlantılı biçimde 5-10 dakika daha ayrılıp, bir sonraki 2014 olimpiyatlarında altın madalya alan Babita da onurlandırılsaydı. Yine de Dangal'ın bundan sonra Aamir Khan'ın en iyileri arasında gösterilmesi kaçınılmaz.

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Virunga (2014)


Yönetmen: Orlando von Einsiedel
Müzik: Patrick Jonsson

2017 yılında The White Helmets ile En İyi Kısa Belgesel dalında Oscar kazanan Orlando von Einsiedel'in yönettiği İngiltere / Kongo ortak yapımı Virunga, dünyanın biyoçeşitliliği en yüksek bölgelerinden biri, aynı zamanda yeryüzünde sadece 880 tane kalan dağ gorillerinin vatanı olan Kongo Virunga Milli Parkı'nın içinde bulunduğu birçok tehlikeyi ve bu tehlikelere karşı duran bir grup iyi insanı konu alan güçlü bir belgesel. Parkın UNESCO'ya bağlı çalışan en yetkili koruyucusu, aynı zamanda çevreci bir antropolog olan Belçikalı Emmanuel de Merode, eskinin çocuk savaşçılarından, şimdinin ise idealist aile babası ve park korucusu Rodrigue Mugaruka Katembo, yetim kalmış dağ gorilleriyle kendi evlatları gibi ilgilenen bakıcı André Bauma, Virunga üzerine oynanan politik ve ekonomik oyunları ifşa etmek isteyen cesur gazeteci Mélanie Gouby gibi dört güçlü ve gerçek karakter ile Virunga olayının tüm boyutları bu belgesel sayesinde gözler önüne seriliyor. Einsiedel, bu farklı boyutları birbiriyle iç içe geçirerek, bunu yaparken dağınıklığa meydan vermeyerek, en önemlisi de tüm bu çabaların sadece Virunga'yı korumak için gösterildiğine dair vurguyu ortak bir duygu haline getirerek yapıyor.

Virunga gibi cennet köşesi bir park, bu benzersiz güzelliği yanında, dört bir yandan tehlikelerle kuşatılmış olmanın hüznünü de taşıyor. Emmanuel de Merode ve Rodrigue Mugaruka Katembo, para ve zevk uğruna gözünü bile kırpmadan bölgedeki hayvanları katleden kaçak avcı terörüne karşı kararlı bir duruş sergiliyorlar. Özellikle sayıları gittikçe azalan dağ gorillerini öldürdüklerinden, onlardan geriye kalan yetim gorillerin korumaya alınması gerekiyor. Onlara hem annelik, hem babalık eden fedakar bakıcı André Bauma'nın, içinde mutluluk, umut ve keder karışımı saklı olağanüstü yüz ifadesi bu canlıların talihsizliğini ve korumaya muhtaçlığını özetliyor adeta. Bir başka tehlike de, Londra merkezli SOCO International adlı petrol şirketinin petrol arama çalışmaları için Kongo'nun zengin doğal kaynaklarını gözüne kestirmiş olması. Burada devreye giren araştırmacı gazeteci Mélanie Gouby, SOCO için saha çalışmaları ve lobiler yapan bir yetkiliden gizli kamera kullanarak çarpıcı bilgiler ediniyor. Parkın doğal çevresini, içinde yaşayan hayvanları ve orayı korumak için çalışan yetkililleri umursamayan, çıkarları uğruna her türlü yozlaşmayı göze alabilecek olan bu şirketi cesurca açık ediyor.

Ne yazık ki Virunga'nın karşı karşıya kaldığı tehlikeler bununla bitmiyor. Mayıs 2012'de resmi yönetime karşı savaş ilan eden silahlı M23 isyancılar, önüne geleni yakıp yıkarak ilerliyorlar. Üstelik Mélanie Gouby'nin hem SOCO için çalışan bazı yetkililerden, hem de isyancı grubun başındaki Vianney Kazarama'dan edindiği gizli kamera görüntülerinden bu iki gücün birbiriyle ilişki içinde olduklarını, SOCO'nun isyancılara maddi manevi destek sağladığını öğreniyoruz. İsyancıların silahlı gücünden faydalanılarak yerel halkın ve bu büyük projelere karşı duran kişi ve kurumların sindirilmesi hedefleniyor. Bu mücadele hala bitmiş değil. Belgesel sayesinde yakından tanıdığımız bu dört insanın kendi yetki alanları dahilinde, bazen sınırları da zorlayarak, hatta canlarını ortaya koyarak verdikleri koruma mücadelesi çok büyük değer taşıyor. Hem onların karizmatik birer aktör gibi duruşları, hem de Einsiedel'in cesur yönetimi sayesinde aksiyon ve dramatik öğelerle de yoğun biçimde ilerleyen belgesel, önemli bir farkındalık sağlama amacı taşıyor. Virunga'nın muhteşem coğrafyasından görüntüler izlediğimiz gibi, kulağımızda vızıldayan kurşunlara, uzaklardan duyduğumuz bomba seslerine de tanık oluyoruz. Yeryüzünde Virunga gibi kirli oyunlara alet edilip kaderiyle başbaşa bırakılmaması gereken binlerce güzellikten biri için verilen bu örnek mücadelenin gerçekten örnek olmasını içten içe diliyoruz. Ama dilemek hiçbir zaman yetmiyor.

18 Ağustos 2017 Cuma

El ciudadano ilustre (2016)


Yönetmen: Mariano Cohn, Gastón Duprat
Oyuncular: Oscar Martínez, Dady Brieva, Andrea Frigerio, Manuel Vicente, Belén Chavanne, Marcelo D'Andrea, Nora Navas, Daniel Kargieman
Senaryo: Andrés Duprat
Müzik: Toni M. Mir

"Nobel Edebiyat Ödülü'nü almak konusunda iki farklı duygu hissediyorum. Bir yandan gururum okşandı, gerçekten okşandı. Ama diğer yandan bu acı duygu içimde çok daha ağır basıyor. Benim inancıma göre bu tür oy birliği ile alınmış onay kararı bir sanatçının çöküşüyle doğrudan ve şüphe götürmez şekilde alakalıdır. Bu ödül şunu kanıtlıyor; eserlerim kişilerin zevkleri ve ihtiyaçlarıyla aynı görüşte. Yargıçların, uzmanların, akademisyenlerin ve kralların. Açık bir şekilde, ben sizin için en konforlu sanatçıyım ve bu konforun her artistik eserde bulunması gereken ruhla çok az ilgisi var. Sanatçıların sorgulaması ve şaşırtması gerekiyor. Bu yüzden bir sanatçı olarak ulaşabileceğim son noktaya gelmekten pişmanlık duyuyorum. Ancak hissettiğim en kalıcı duygu şu aslında; gururuma yediremediğim, ikiyüzlü bir şekilde beni kızdıran, yaratıcı macerama son vermeye karar verdiğiniz için size teşekkür etmektir. Ama lütfen bunları söyleyerek sizi suçladığımı düşünmeyin sakın. Gerçek bu değil. Burada suçlanacak tek kişi var o da benim. Çok teşekkür ederim."

Nobel Edebiyat Ödülü kazanan ünlü Arjantinli yazar Daniel Mantovani'nin (Oscar Martinez) ödül töreninde yaptığı bu konuşmayla başlayan El ciudadano ilustre (The Distinguished Citizen), bu ödülü kazanmayı kariyerinde bir düşüş olarak gören kurmaca bir yazarı takip ediyor. Avrupa’da yaşayan ve çok yoğun bir davet temposu olan Daniel, Arjantin’de büyüdüğü, romanlarının beslendiği Salas kasabasından gelen daveti kabul ediyor. 40 yılın ardından ilk kez kasabaya giderek nostaljik duygularını tekrar harekete geçireceğini, anılarını tazeleyeceğini, masum bir arınma hissiyatı yaşayacağını düşünürken kendini tuhaf, komik, sinir bozucu olaylar zincirinin içinde buluyor. Eski arkadaşlar, eski sevgili, değişen lokasyonlar, hap baki kalmış cehalet gibi unsurlar tipik bir eve dönüş hikayesinin temelleri iken, oradan çıkan başarılı bir entelektüelin yaşadığı çatışmaları çok etkili biçimde dile getiren film, bu çatışmaları kültür, şöhret, edebiyat, sanat, vefa/vefasızlık ve insan davranışlarının ikiyüzlülüğü üzerine konumlandırarak çok diri bir kara mizah tonu elde ediyor. Yıllar önce terk ettiği kasabasındaki kültür sanat algısındaki banallikler, mikro ve makro toplumlarda sıkça görülen kültür sanat algısındaki cehaleti yansıtır nitelikte. Tabii Daniel sadece bu algı ile yüzleşmiyor, kasabada bıraktığı insanların ya da yeni tanıdıklarının türlü sorunlarının da odak noktası haline geliveriyor.


Gençlik yıllarında Salas'taki eski sevgilisi Irene ile evlenmiş yakın arkadaşı Antonio, onların Daniel'i saplantı haline getirmiş kızları Julia, Daniel'i turistik bir amaç uğruna kullanma eğilimindeki yönetici Cacho, kasabadaki bir resim yarışmasında Daniel'in jüri başkanı olarak elediği resmin öfkeli sahibi, Daniel'den engelli oğluna yeni bir tekerlekli sandalye almasını isteyen bir adam, kitaplarından birinde kendi babasından bahsettiğini iddia eden başka bir kasaba sakini gibi türlü karakterler mevcut. Daniel'in memleketini ziyaret etmesini fırsat bilerek geçmişin ezikliklerini veya şimdinin sağlıksız çıkarımlarını onun üstüne boca ediyorlar. Onun kitaplarındaki Salas referanslarını fırsat bilerek ve bahane ederek onu bir hedef tahtası haline getiriyorlar ya da kişisel çıkarları için kullanabilecekleri bir özne halinde görüyorlar. Bu açıdan hiç de romantik bir memlekete dönüş hikayesi yaşanmıyor. Zaten senarist Andrés Duprat'ın amacı da bu değil. En azından amaçlarından biri, geldiğimiz yer ile değil, kendimizi dönüştürdüğümüz şey ile alakalı bir duruş belirleyebildiğimiz gerçeği. Ünlü biri olmanın etrafta (ya da hemşehriler bazında) yarattığı beklentilerle baş etmenin dayanılmaz ağırlığı.

Harika edebiyatın haksızlık ve güçlüklerle yaşayan toplumlardan çıktığını, "kültür" kelimesini cahil, aptal ve tehlikeli insanların diline doladığını, yazar olmak için kağıt, kalem ve kibir gerektiğini, daha buna benzer pekçok düşüncesini aktaran Daniel'in, hem şöhretli hem elit bir yazar olarak karşılaştığı bu insan ve olayların sığlığı ile olan imtihanı tipik bir yazar kibrinin yansımaları olarak görülebilir. Ama bir sanatçı olarak bu insan ve olayların doğup büyüdüğü yerden çıkmış olmasının yarattığı tuhaf ikilemler çok iyi yansıtılmakta. Birgün ünlü bir yazar olarak Nobel Ödülü alıyorken, başka birgün kendinizi memleketinizin köhne bir tavernasında eski arkadaşınızın saçma dansını izlerken bulabiliyorsunuz. Sizi "Saygın Vatandaş" olarak seçip heykelinizi diken de, fikirlerinizi beğenmeyip üzerinize yumurta atan da aynı cahil motivasyonlarla bunları yapıyorken, her şeyi yüzeyselin ötesinde düşünmeye çalışan bir yazar olarak haklı biçimde kendinizi üstün, kibir duygunuzu da korunaklı bir liman gibi görmenizin önünde bir engel kalmıyor. İşte El ciudadano ilustre, bazı etkinlikler için yıllar sonra doğup büyüdüğü Salas kasabasına dönen Nobel sahibi Daniel Mantovani'nin hem memleket hasreti klişesine, hem de sanatçı ve halk arasındaki düşünsel/eylemsel çelişkilerine farklı açılardan yaklaşabilmiş, üstelik bunları doğru telakki etmiş bir film.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Al final del túnel (2016)


Yönetmen: Rodrigo Grande
Oyuncular: Leonardo Sbaraglia, Clara Lago, Pablo Echarri, Federico Luppi, Uma Salduende, Walter Donado, Laura Faienza, Facundo Nahuel Giménez, Javier Godino
Senaryo: Rodrigo Grande
Müzik: Lucio Godoy, Federico Jusid

Bir trafik kazası sonucu karısını ve kızını kaybeden, kendisi de tekerlekli sandalyeye mahkum olan Joaquín, evinin bodrumunda elektronik eşya tamiriyle uğraşan, uyuşuk köpeğiyle yaşayan, kendi düzenini kurmuş bir adamdır. Birgün evindeki bir odayı kiralamak üzere striptizci Berta ve küçük kızı Betty hayatına girer. Apar topar odayı kiralayan anne kız sayesinde hayatı bir az olsun renklenen Joaquín, bir gece çalıştığı zemin kattaki duvarın ardından gelen sesler üzerine orayı takibe almaya karar verir. Teknolojik aletlerden iyi anladığı için küçük kameralar ve dinleme cihazlarıyla yan tarafta olup bitenleri izlemeye başlar. Galereto liderliğindeki bir grup hırsız, evin yakınındaki bir bankayı soymak üzere tünel kazmaktadırlar. Hırsızların aynı zamanda gizli kasalarda şantaj malzemesi olacak belgeleri alması için emniyetten gizemli biriyle de işbirliği olduğunu öğrenen, üstelik Galereto'nun işlediği bir cinayete de tanık olan Joaquín, bu soygun planını baltalamak üzere harekete geçer.

Arjantinli Rodrigo Grande'nin yazıp yönettiği Al final del túnel (At The End Of The Tunnel) heyecan ve gerilim yüklü bir suç filmi. Hızlı sayılabilecek bir girişle Joaquín'in münzevi hayatına önce Berta ve Betty'yi sokan, onları bu hayata bir çırpıda alıştıran Rodrigo Grande, bir süre sonra yan binadaki soyguncuları oyuna dahil ederek sadede geliyor. Bir yandan Joaquín'in onları gizli gizli izleme ve dinleme safhaları, bir yandan Berta ve birkaç yıldır bilinmeyen bir sebeple hiç konuşmayan küçük Betty ile kurmaya çalıştığı iletişim ile paralel ilerleyen film, Joaquín'in soyguncular arasında çıkan anlaşmazlık sonucu işlenen bir cinayete tanık olması ve sürpriz sayılabilecek bir kırılma noktasıyla dozunu arttırmaya başlıyor. Joaquín'in bu münzevi hayatını sürdürdüğü muhite bir tünel uzaklığında bulunan önemli bir bankaya düzenlenecek bu soygunda yozlaşmış bir emniyet görevlisinin de parmağının olması, Sadece Joaquín'in köpeği Casimiro ile konuşan Betty'nin sırrı derken birkaç kanaldan gizem ve gerilim inşa eden film, bu kozlarını da tünelin içindeki ve dışındaki çeşitli sahnelerle gayet iyi kullanıyor.

Joaquín'i ufak çapta MacGyver'ın tekerlekli sandalyedeki hali gibi tasarlayan Rodrigo Grande, bu mekanik zekanın verdiği güveni, aynı zamanda bu fiziksel handikapın getirdiği dezavantajları seyirciye de kolayca aşılayabiliyor. Mantık hataları evhamından kendini arındırmak suretiyle film esnasında gösterdiği bir köpek mamasını, kol saatini, köpek aksesuarına takılan dinleme cihazını, sonradan patlayacağını bildiğimiz silah gibi gösterip uygun yerlerde patlatıyor. Hatta senaryosunda tüm bu soygun ve o soygunu baltalama planlarını aynı anda yapan kişi olduğundan, önünde engel teşkil edeceğini düşündüğü Berta'yı uzun süre devre dışı bırakmaktan da geri durmuyor. Neyi, kimi, nerede, nasıl kullanacağını sadece kendisi bildiğinden, seyirci olarak tahminlerimizi bir nebze güçleştiriyor. Tarantino finallerini de andıran final hesaplaşması sayesinde ürettiği çözüm, böyle bir düğüm ancak bu yöntemle çözülebilirdi dedirtiyor. Arjantin sinemasının en popüler ve tecrübeli aktörlerinden Leonardo Sbaraglia ve özellikle La cara oculta filmindeki rolüyle göz dolduran İspanyol oyuncu Clara Lago'nun performanslarıyla güçlenen Al final del túnel, bir zamanlar David Fincher dendiğinde akla gelen tarzı andıran gerilimli, sürprizli yapısıyla görülmeyi hak eden bir film.