16 Mayıs 2019 Perşembe

Grüsse aus Fukushima (2016)


Yönetmen: Doris Dörrie
Oyuncular: Rosalie Thomass, Kaori Momoi, Nami Kamata, Moshe Cohen, Honsho Hasayaka, Aya Irizuki, Thomas Lettow
Senaryo: Doris Dörrie
Müzik: Ulrike Haage

Yaptığı bir hata yüzünden evliliğin eşiğinden dönen genç Marie, yaşadığı derin acıyı bastırmak için ilginç bir yol seçer. Başkalarının da kendisi gibi, hatta kendisinden daha güçlü acılar yaşadığına tanık olmak, böylece biraz olsun kendini iyi hissetmek istemektedir. Bu vesileyle 2011 yılında Japonya'nın Fukushima bölgesinde yaşanan nükleer felaketin kurbanlarına moral vermeyi amaçlayan Clowns4Help isimli küçük gruba katılır. Burada yaşayanlar genelde köklerinden ayrılamamış ya da ayrılmak istememiş yaşlı insanlardır. Bütün gün sıkıcı aktivitelerle bu insanları neşelendirmeye çalışan Marie, bu işin kendisine göre olmadığını anlayıp oradan ayrılmaya karar verir. Son gün, bir arkadaşının arabasının anahtarlarını alıp kendisini harabeye dönmüş evine bırakmasını isteyen bir yaşlı kadına yardım eden Marie, bu kadından çok etkilenip son anda dönmekten vazgeçer ve kadının evine gidip ona toparlanmasında yardımcı olmak ister. Bu inatçı ve huysuz kadın, Fukushima’nın son geyşası Satomi’dir.

Männer, Happy Birthday Türke!, Keiner liebt mich, Kirschblüten - Hanami gibi filmlerin tecrübeli Alman yönetmeni Doris Dörrie'nin yazıp yönettiği Grüsse aus Fukushima, farklı coğrafyalardan iki bezgin kadının hayata karşı yeni bir başlangıç yapma gayretleri üzerine küçük ama etkileyici bir dram. Sonradan itiraf edeceği bir hatası yüzünden sevdiği adamdan ayrılmak zorunda kalan genç Marie ile, büyük bir felaket geçirmiş, bu esnada trajik biçimde genç geyşa öğrencisinin ölümüne tanık olmuş 60'lı yaşlarındaki Satomi arasında kurulan beklenmedik dostluğu, bu iki kadının bir yoldaşa duydukları ihtiyaç duygusu üzerinden ağır ağır kuran film, kendine çizdiği yolu kendi mütevazi detaylarıyla örüyor. Satomi’nin evini derleyip toparlamak için iki kadının işbirliği içinde çalışmalarıyla sakin bir rutin belirleyen Doris Dörrie, küçük dokunuşlarla bu rutini elinden geldiğince çeşitlendirmeye, bunu yaparken de doğallıktan sapmamaya çalışıyor. Marie ve Satomi arasında başlangıçta yaşanması beklenen anlaşmazlığı çok büyütmeden ve uzatmadan, asıl meselelerine daha fazla vakit ayırmak istiyor.


Asıl meselelere gelirsek, farklı kültürlerden gelen, farklı nedenlerle aynı coğrafyada yolları kesişmiş iki kadın olarak Marie ve Satomi'nin yeni bir başlangıç sayılabilecek yerleşmeleri esnasında, hem kendilerini, hem de birbirlerini iyileştirme sürecini izliyoruz. Bu süreç, Dörrie'nin Marie aracılığıyla Japon görgü kurallarına, geyşa kültürüne küçük ve mütevazi seyahatlerini de beraberinde getiriyor. Ama bu iki farklı kadın hikayesinin kesiştiği yerde bu batıdan doğuya bakışın pek bir önemi kalmıyor. Zira gerek büyük bir felaketin, gerekse özel hayata dair sorunların Marie ve Satomi’de açtığı yaraların kıymeti ancak paylaşıldığı zaman değerleniyor. Dörrie, İngilizce olarak anlaştırdığı karakterlerini diyaloğa boğmayıp, az ama öz paylaşımlarla birbirlerine yakınlaştırıyor. Fukushima’da yaşanan felakette hayatlarını kaybedenlerin hayaletlerinin ziyaretleri de (filmin doğal tonuna pek uymasa da) Satomi’nin geçmişiyle yüzleşme noktasında duyulan eksikliği doldurma çabası olarak görünüyor.

Satomi, dramatik açıdan Marie'ye göre biraz daha itina gösterilmiş bir karakter sayılabilir. Ama Marie'nin itinasız görünme sebebi büyük oranda onu Fukushima'ya sürükleyen nedenlerin iyi işlenmemiş olması. TV filmlerinde pişmiş genç oyuncu Rosalie Thomass'ın çok iyi performansına bakarak iyi kalpli, hüzünlü, fakat bir o kadar da hayata tutunmak için çabalayan Marie'nin başına bir aldatma hikayesinden çok daha fazlasının gelmiş olması gerekli diye düşünebiliyoruz. Thomass'ın karşısında ise 70'li yılların başından beri oyunculuk yapan 1952 doğumlu aktris Kaori Momoi bulunuyor. Onun güven veren performansı Satomi’nin güçlü karakterini ete kemiğe büründürmekte hiç zorlanmıyor. Japon kültürüne ayrı bir ilgi duyan Doris Dörrie, 2008 tarihli Kirschblüten - Hanami'den yıllar sonra Grüsse aus Fukushima ile yine kültürel farklılıkların engel teşkil etmediği ortak insani duyguları sırtlanıyor. Filmi önce renkli çekmek isteyen, ama Fukushima’da yerin ve göğün aynı renkte olduğunu, siyah beyaz çekmenin daha iyi olacağını söyleyen Dörrie, bu hikayenin hüznünü, çiğ ve sakin atmosferini betimlemek için doğru bir karar verdiğini gösteriyor.

11 Mayıs 2019 Cumartesi

Avengers: Endgame (2019)


Yönetmen: Anthony Russo, Joe Russo
Oyuncular: Robert Downey Jr., Chris Hemsworth, Chris Evans, Benedict Cumberbatch, Mark Ruffalo, Scarlett Johansson, Jeremy Renner, Josh Brolin, Brie Larson, Tom Holland, Chris Pratt, Zoe Saldana, Dave Bautista, Chadwick Boseman, Paul Rudd, Elizabeth Olsen, Sebastian Stan, Pom Klementieff, Don Cheadle, Anthony Mackie, Evangeline Lilly, Tessa Thompson, Rene Russo, John Slattery, Tilda Swinton, Jon FavreauKaren Gillan, Tom Hiddleston, Letitia Wright, Danai Gurira, Benedict Wong, Gwyneth Paltrow, Hayley Atwell, Michael Douglas, Robert Redford
Senaryo: Christopher Markus, Stephen McFeely
Müzik: Alan Silvestri

Infinity War sonrası Thanos'un bütün güç taşlarını üstüne dizdiği Sonsuzluk Eldivenini takıp parmak şıklatarak evrenin yarısının küle dönüştürmesi ile dünya büyük bir yıkıma uğramıştır. Avengers ekibinden hayatta kalan Captain America, Black Widow, Bruce Banner ve Thor kayıpların yasına ve başarısızlıklarının derdine düşmüşlerdir. Tony Stark ve Nebula, kontrol edemedikleri, içinde bir günlük oksijen kalmış bir uzay gemisinin içinde, uzay boşluğunda sürüklenmektedirler. Eşi ve çocukları bu yıkımda küle dönen Clint Burton / Hawkeye ise kendini dünyada hayatta kalmış kötüleri cezalandırmaya adayarak acısını bastırmaya çalışmaktadır. Captain Marvel da ortaya çıkıp ekibe faydalı bir iş yapar ama artık ortada yeniden ekip oluşturacak bir birlik, uğruna savaşılacak bir amaç kalmamıştır. Herkes kendi yoluna gider. Aradan 5 yıl geçtikten sonra birgün Kuantum Bölgesi'nden çıkmanın bir yolunu bularak 5 yıl sonrasında bir depoda ortaya çıkan Scott Lang / Ant-Man, vakit kaybetmeden Captain America ve Black Widow'u bularak onları zamanda geri gidip yaşananları değiştirebileceklerine dair ikna eder. Bu yeni ümit sayesinde hem kendi dostlarını, hem de dünyada yaşanan kayıpları geri getirebileceğini düşünen bu üçlü her biri bir yana dağılmış Avengers kahramanlarını bu risklerle dolu plana katmak isterler. Ancak aradan geçen zaman, onların hayatlarında büyük değişikliklere sebep olmuştur. Önce bu ekibi toplamak, sonra tek seferlik olmak üzere geçmişe dönmek, bu sürede kesinlikle hayatta kalmak, 6 adet sonsuzluk taşını en başta bulundukları yerden alıp dönmek hiç de kolay değildir.

Avengers: Infinity War ekibinin neredeyse tamamı, uzun bir ara vermeyip hemen bir sene sonra Endgame ile 11 yıllık Marvel destanının sonuna gelmiş bulunuyor. Her film, her karakter, hatta bir önceki Infinity War bile Endgame'de son halini alacak, misyonlarını tamamlayacaklardı. Bunun senaryo ekibine ve yönetmenler Anthony ve Joe Russo kardeşlere yüklediği devasa sorumluluk, epik finalin ilk ayağı Infinity War ile hakkı verilerek yerine getirilmişti. Infinity War, MCU itibarına zarar vermemiş, tam tersi onu yücelterek kendi misyonunu fazlasıyla tamamlamış ama öte yandan göreceği en büyük tehlike ile tanıştırmış, hüzünlü sonuyla topu Endgame'e atmıştı. 7'den 70'e hayran kitlesinin çizgi romana veya sinematik evrene dayalı teoriler geliştirmesine zemin hazırlamıştı. Endgame bu teorilerden büyük bir kısmını çeşitleyip detaylandırarak doğrulasa da, özellikle karakterler üzerinde yaptığı oynamalarla "kendi ezberlerimi ancak ben bozarım" haklı gururunu yaşayan bir film olmuş.

Infinity War'un sonunda bir amblem ile duyurulduğu üzere Captain Marvel'ın oyuna dahil edilecek olması, bu evren hayranları arasında büyük infial yaratmıştı. Böylece Endgame öncesi onu biraz tanıtmak, hatta parlatmak gerekiyordu. Bu sebeple biraz da apar topar Captain Marvel solosu dolaşıma sokuldu. Düşük bütçeli bağımsızlar ve dizi bölümleri dışına çıkmamış Anna Boden - Ryan Fleck ikilisinin yazıp yönettiği filmin çok iyi eleştiriler almaması, Oscarlı Brie Larson'ın Carol Denvers rolüyle tam benimsenememiş olması, belki de en önemlisi bu filmin iki aşamalı Avengers finalinin arasında gösterime girmesi ve beklentilerin altında kalması, Endgame'de beklenen Captain Marvel atağını biraz sönük kılıyor. Belki de en güçlü Avenger olarak bilinen Captain Marvel'ın yolculuğu Iron Man, Thor, Captain America veya ilk Avengers filmi civarlarında bir şekilde başlatılmalı, orta karar bir solo film ile Endgame'e monte edilmemeliydi. Endgame'de o kadar kalabalık bir kadro, o kadar çok halledilmesi gereken mesele var ki, Captain Marvel bu yoğunlukta bir ayrıntı olarak kalıyor. Evrenin yarısı yok olmuşken, hayatta kalanlar bir şekilde tutunmaya çalışırken, iki solo film ile temelleri atılmış, büyük final için teorilerin vazgeçilmezi haline gelmiş Ant-Man'in ortaya çıkıp Kuantum kartını oynamasıyla zamanda yolculuk ihtimali belirmesi, bir anda tüm umutları yeşertiyor.


Zamanda yolculuğun bir ihtimal olmanın ötesinde, risklere sahip gerçekleştirilebilecek bir hamle olduğu, filmin kendi kurmaca bilimselliği dahilinde süratle mümkün kılınıyor. Yapılan komik deneyler, Tony Stark'ın bir gecede olayı çözmesi, özel kıyafetlerin ortaya çıkması vs. bizi Endgame'in ilk aşamasına ışınlamak için hemen geçilmesi gereken detaylar. Tabii onun öncesinde 5 yıl sonrasında bambaşka birer bireylere dönüşmüş olan Thor ve Hulk'ın komik, Hawkeye'ın dramatik yuvaya dönme serüvenlerini izliyoruz ki, "5 yıl sonra ekibi yeniden toplamak" denince akla bir soygun filminin motivasyonu gelmese olmaz. İkişerli takımlar halinde zamanda yolculuk edip 6 taşı çalarak geri dönmek fikri de zaten o soygun fikrini taşıyor. Taşların bulundukları lokasyonlara göre hangi zaman, nereye gidileceği belirlendikten sonra iç içe geçmiş "taş çalma" maceraları izliyoruz. Bunlar aynı zamanda Endgame'in adının hakkını verircesine, 11 yıl 22 filmlik geçmişle, henüz ölmemiş olanlarla, hatta birebir kendileriyle yüzleşecekleri yolculuklar olarak tasarlanmış ki, böylece flashback kasmaktan kurtulup, direkt flashback içine konuşlanmak suretiyle bu görkemli geçmiş yad edilmiş. Ancak bu yad ediş ile soygunun kendisi unutulmayıp, bir senaryo başarısı olarak geçmiş ve gelecek gayet iyi harmanlanmış.

Bu Back To The Future ve türevlerine (hatta Hot Tub Time Machine'e bile) yapılan atıflar bir yandan filmin komedi/macera yönünü parlatırken, bir yandan da hüzünlü buluşmalarla, dramatik yüzleşmelerle kendi dengesini yaratıyor. Tek amaç, Thanos'tan önce taşlara sahip olup Infinity War'un sonucunu değiştirmek, kayıpları geri getirmek (ya da bir şekilde hiç kaybolmamalarını sağlamak) olunca, bu evrenin en kudretli kötüsü Thanos'un eli de armut toplamayacak elbette. Onun bu zaman soygunu ve yeniden tüm taşlara sahip olma oyununa dahil olması için senaristlerin eli de armut toplamıyor. Filme saklanması gereken yüzlerce ayrıntı, beklenen o destansı savaş, o savaşın içinde her karakterin adeta geçit töreni yapıp kendi hünerlerini sergileyeceği sekanslar, bu evrende iyi kötü 11 yıl geçirmiş, bağ kurmuş seyirci için tüyleri diken diken eden süper kahramanlıklar birbirini izliyor. Evet bunlar uçan, şimşekler saçan, büyüyen, bir yumrukta onlarca düşmanı deviren karakterler. Ama tüm bu süper güçlerin, o görkemli ve çok fonksiyonlu kostümlerin altında yatan insanı da bu 11 yılda sık sık gördük. Endgame, o insanların süper güçleri ve kostümleri dışında, mutluluğu ve acıyı paylaşmalarını da kutsayarak misyonunu tamamlıyor. Belki de onları birer insan olarak hep birlikte görmenin anlamı çok daha anlamlı. Bazılarının misyonu tamamlandı, bazılarının maceraları devam edecek. Ama Infinity War ve Endgame ile bir devir kapandı. Böyle bir devir kapanacaksa tam da mutluluğun, hüznün, huzurun, kahramanlığın, kayıpların birbirine girdiği bir şekilde kapanmalıydı.

6 Mayıs 2019 Pazartesi

Anime nere (2014)


Yönetmen: Francesco Munzi
Oyuncular: Fabrizio Ferracane, Marco Leonardi, Peppino Mazzotta, Giuseppe Fumo, Barbora Bobulova, Anna Ferruzzo, Vito Facciolla, Pasquale Romeo, Aurora Quattrocch
Senaryo: Francesco Munzi, Maurizio Braucci, Fabrizio Ruggirello, Gioacchino Criaco
Müzik: Giuliano Taviani

Yıllar önce çoban olan babaları kan davası yüzünden katledilmiş üç kardeşten Luigi, Milano'da uyuşturucu işine girmiş, mafya aleminde isim yapmış bir adamdır. Hali vakti yerinde bir iş adamı olan, evli ve bir çocuk babası kardeşi Rocco da işlerin perde arkasındadır. Öte yandan en büyükleri Luciano ise köklerini terk etmeyip, doğup büyüdüğü bir Milan köyünde çiftçilikle uğraşmaktadır. Luciano'nun oğlu Leo, amcası Luigi'ye hayrandır ve yaşadığı köyden kurtulup onun gibi bir gangster olmak istemektedir. Köyde tartıştığı bir gencin mekanına gece pompalı tüfekle ateş açtıktan sonra Luigi amcasının yanına, Milano'ya kaçar. Bu olayın ardından köyün bir diğer mafya ailesi, oğlu Leo'nun özür dilemesi için Luciano'yu uyarır. Köyün saygın ve güçlü ailelerinden Talluraların desteğini de alarak hasımları olan Barreca'ya karşı güçlenmek  isteyen Luigi, köyde büyük bir aile buluşması planlar. Bu buluşma hiç de umulduğu gibi olmayacaktır.

Gioacchino Criaco'nun romanından Francesco Munzi, Maurizio Braucci, Fabrizio Ruggirello üçlüsünün senaryolaştırdığı, Munzi'nin yönettiği Anime nere (Black Souls), bir güç ve erkeklik simgesi olarak mafya olgusuna yaklaşımıyla dikkat çeken, 2014 Venedik Film Festivali'nde En İyi Film ve Yönetmen olmak üzere dört ödül kazanan bir suç dramı. Güç ve huzur arasında bölünmüş geniş bir ailenin, hem kendi içinde yaşadığı, hem de asla sonu gelmeyen kan davası geleneğinin yarattığı sorunlarla boğuşmasını yalın bir üslupla ele alan film, bu çıkışsızlığın bilinciyle seyirciye yalan söylemeyerek, gereksiz pozlar vermeyerek tüm kötümserliğini hissettiriyor. Trajik bir baba kaybı yaşadıktan sonra büyüdükçe hepsi kendi gideceği yolun seçimini yapmış olan kardeşler hikayesi, hayatın içinden çıkmış bir hikayeler bütünü olduğu için kimseye yabancı değildir. Luigi ve Rocco'nun aksine mafyaya bulaşmamayı, köyünde hayvanlarıyla birlikte huzurlu bir hayat yaşamayı tercih eden Luciano, filmin dramatik merkezini oluşturuyor. Ailenin en büyük erkeği olarak, kontrolü dışında bu ailenin gözlerinin önünde erimesine seyirci kalmak zorunda kalıyor. Bu yüzden oğlu Leo'nun su yolunda heba olmaması için çırpınıyor.


Ne var ki mafya düzenini aile gelenekleriyle bir tutan bu aile yapısı, gerçek gücü, saygıyı, erkek olmayı bu illegal yapılanma bünyesinde tanımlamaktan kurtulamıyor. Bu ailede büyüyen çocuklar için de uzlaşma yerine göz dağı, elindekiyle yetinme yerine açgözlülük, hoşgörü yerine şiddet ön plana geçiyor. Leo, çiftçi babası Luciano'nun değil, gangster amcası Luigi'nin aileye saygınlık getirdiğine inanıyor. Onuruyla huzurlu bir yaşam sürmek için kirli işlerden uzak durmak isteyen Luciano'nun kendi öz oğlu tarafından bile hakir görülmesi, bu çarpık düzenin kaçınılmaz getirilerinden biri. Bir diğer kaçınılmaz da, kelle koltukta bir yaşam ki, savunduğunuz değerler ne kadar ulvi olursa olsun, suçtan, kötülükten ne kadar kaçarsanız kaçın, Luciano gibi geniş ailenizde yalnız kalmışsanız bunlardan uzak kalmanız o kadar zordur. Yanlış seçimler, çoğu zaman acı bedelleriyle beraber gelirler.

Gioacchino Criaco romanı ve Francesco Munzi filmi, İtalyan mafya ailesi düzeninin çürümüşlüklerini abartılı top tüfek hengamesine bulamadan, bu ailenin kendi sakat dinamiklerinin birer birer yıkılışıyla betimliyor. Sadece geçmişe dayalı bir kan davasına değil, yaşanılan bu bıçak sırtı hayatın vahşi doğasında bulunan ihanetlere, ikiyüzlülüklere, gücün yanında yer almak uğruna başvurulan sahteliklere, nereden geleceği belli olmayan tehlikelere de atıfta bulunuyor. En önemlisi de, onuru, dürüstlüğü, güçlü olmayı, erkekliği bu suç kültürüyle yeniden tanımlayarak aklamanın açacağı derin yaraları gözler önüne seriyor. Beklenmedik ama kesinlikle güçlü finaliyle de mutlu sonla bitmesi imkansız bu dramlar silsilesini ustaca trajediye dönüştürüyor. Marco Leonardi, Peppino Mazzotta, Barbora Bobulova gibi güçlü İtalyan oyuncular arasında Luciano'nun yorgunluğunu, çaresizliğini, o çaresizliği dönüştürme çabasını çok iyi yansıtan Fabrizio Ferracane'nin performansı haklı olarak öne çıkıyor. Anime nere, dokusu, temposu ve gerilimiyle mafya filmleri türüne farklı açılardan bakabilen tarz sahibi bir yapım.

30 Nisan 2019 Salı

Napszállta (2018)


Yönetmen: László Nemes
Oyuncular: Juli Jakab, Vlad Ivanov, Evelin Dobos, Julia Jakubowska, Benjamin Dino, Christian Harting, Mónika Balsai, Judit Bárdos, Levente Molnár
Senaryo: László Nemes, Clara Royer, Matthieu Taponier
Müzik: László Melis

1914'te patlak veren I. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde, 1913 yılında Budapeşte'de geçen Napszállta (Sunset), henüz 2 yaşındayken ebeveynlerini kaybetmiş, yıllar sonra bir genç kız olarak başkente dönen Írisz Leiter'in izini süren bir dram. Ölümünden önce ailesine ait olan seçkin bir şapka mağazasına gelen Írisz, burada iş bulup çalışmak istemektedir. Mağazayı aileden devralan Oszkár Brill, Írisz ile karşılaşınca hayalet görmüş gibi olur. Aradan geçen yıllardan sonra Leiter ailesinden birini görmeyi beklememektedir. Sadece o değil, karşılaştığı herkes Írisz'den rahatsız olmuşa benzemektedir. Írisz'den bir an önce kurtulmak isteyen Brill, ona mağazada iş olmadığını, uygun pozisyon bulduğunda onu çağıracağını söyleyerek ertesi gün onu göndermek ister. Ama gece Gaspar adlı bir arabacı Írisz'in odasına zorla girerek onun bir erkek kardeşi olduğunu söyler. Kayıtlarda kardeşi olup olmadığını öğrenmek için eski okuluna giden Írisz, başta hoş karşılanmasa da, oranın yetkilisi tarafından adının Kálmán olduğunu öğrendiği ağabeyinin varlığından haberdar olur. Üstelik şehirde Kálmán'ın varlıklı bir adamı öldürüp cesedini parçalara ayırdığına dair iddiaları duymayan yok gibidir. Böyle bir ortama bir Leiter olarak gelmiş olmasının zorluğuna rağmen şehirden ayrılmayan Írisz, ağabeyi Kálmán'ı bulmak için sırlar ve tehlikelerle dolu bir maceraya atılır.

2015 yılındaki ilk filmi Saul fia ile olağanüstü bir başarı elde eden László Nemes'in, Clara Royer ve Matthieu Taponier'in yardımlarıyla senaryosunu yazdığı, Saul fia'daki tarzına yakın bir biçimle yönettiği Napszállta, ilk film kadar ödül ve adaylıklar almamış olsa da yine üstün bir yönetmenlik anlayışıyla kotarılmış bir yapım. Saul fia ile karşılaştırılacak çok fazla ortak noktası, aynı zamanda ayrılan yönleri var. Nemes nasıl ki ilk filminde seyirciyi Saul'a adeta zincirlediyse, Napszállta'da bizi Írisz'den bir an olsun ayırmıyor. Nemes'in Írisz'in önünden, daha çok da arkasından takip ettiği kamerasıyla çevrede olup bitenlere onun açısından bakmamız yönünde dayatmaları sürüyor. Hatta yine sık sık alan derinliği sağlanarak filme, olaylara, kişilere tamamen Írisz gibi yabancılaşmamız, yalnızlaşmamız isteniyor. Karakterin zihnine hapsolmak, onun düştüğü gizemin içinde kaybolmak, sorulara onların içine hesapsızca dalarak cevap aramak için muazzam bir yöntem. Ancak film, Saul fia'dan farklı olarak Írisz'in çevresine de geniş olarak bakan, diğer karakterlerini daha somut tamamlayıcılar olarak belirleyen bir yapıda. Saul fia'yı tanımlamak için başka filmlerden örnekler vermekte zorlanırken, Napszállta'yı sürükleyici bir polisiye/gizem romanı uyarlamasına veya sürprizlerle dolu bir film noir örneğine benzetmek mümkün.

Karakter olarak Saul ve Írisz arasında da önemli benzerlikler mevcut. Her ikisinin de bir amacı var ve o amaç uğruna gözlerini karartmış vaziyetteler. Írisz ölümüne inatçı bir kadın. Başlangıçta ailesinin kurduğu Budapeşte'nin en popüler şapka mağazasının varisi olmasına rağmen, birden ortaya çıktığında hiçbir şeyi eskisi gibi bulamayacağını biliyor. Hatta hiç para almadan bile mağazada çalışmaya, şapka tasarımı yapmaya razı. Fakat ne zaman ki bir ağabeyi olduğunu öğreniyor, ailesiz geçen yıllarının acısına istinaden kendisini Kálmán'ı bulmaya adıyor. Ne var ki kötü şöhretli Kálmán'ı arama yolunda önünde türlü engeller var. Bu şöhret yüzünden şehre geldiği andan itibaren karşılaştığı herkesin ona yaklaşımı, bırakalım yaklaşımları, sadece bakışları bile olağanüstü tekinsiz bir atmosfer oluşmasına sebebiyet veriyor. Bu süreç boyunca itilip kakılıyor, horlanıyor. Ama bir yandan da yine o şöhret yüzünden insanların çekindiği biri haline geliveriyor. Özellikle Brill, önce göndermek istediği Írisz'in inadı neticesinde onu yakınında tutmak istiyor. Kálmán'ın nerede olduğu, sözü edilen cinayeti işleyip işlemediği, işlediyse bunun nedeni, öldürülen adamın yaslı eşi olan Kontes Rédey, kontesin ilişkide olduğu Otto von König adındaki Avusturyalı bir adam, eskiden mağazanın atölyesinde çalışmış ve tuhaf biçimde kaybolmuş Fanni adlı bir kız, çok şey bilen ama bir türlü Írisz'e söylemeyen Andor isimli genç işçi, atölyede çalışan kızlardan birini düzenli olarak seçilmiş kişi olarak belirleyip onunla ne yaptıkları belli olmayan bir grup soylu erkek gibi çeşitli gizemleri Írisz'in etrafına ören senaryo, Nemes'in orijinal yönetim tarzı karşısında çok fazla söz sahibi sayılmaz.


Haliyle tüm bu tekinsiz çevre düzenini ana akım bir polisiye gerilim gibi değil, Írisz'in gözükaralığının, inatçılığının, konuşkan olmayan mizacının, anlamlı yüzünün detaylarında vücut bulan tek planlarla, aktüel kamera hareketleriyle izliyoruz. Yapmaması söylenenleri yapan, gitmemesi söylenen yerlere giden, bu yüzden başına türlü işler gelen Írisz'in bu inatçılığı, merakı ve korkusuzluğuna yapılan ısrarlı vurgular, bir süre sonra onun aslında bu duygulardan beslenen, onların müptelası olmuş bir kadın olduğu düşüncesini yerleştiriyor. Nitekim filmin ana gövdesinden kopmuş olağanüstü final sahnesi bu düşünceyi iyice sivriltiyor. Belki Nemes'in vurgulamak istediği başka şeyler de vardır. Ama sırf bunun altının çizilmesi bile filmi yüksekte asılı tutmaya yetiyor. Artık her sahnede yakın plan gördüğümüz, peşinden oradan oraya savrulduğumuz Írisz'in zihnine o kadar yerleşmiş oluyoruz ki, donuk yüz ifadesindeki korku, endişe, hüzün bile ayıklanabilir hale geliyor. Belki de ayıklanabildiği illüzyonuna kapılıyoruz. Nemes, Saul fia'da nasıl ki Géza Röhrig'in donuk ifadelerinden faydalandıysa, burada da genç oyuncu Juli Jakab'ın içinde oyunculuk namına ne varsa adeta tırnaklarıyla kazıyıp çıkarmış. İki filminde de öyle başrol oyuncuları seçmiş ki, başlarına ne gelirse gelsin, gerekli tepkiyi verdikten sonra tekrar o ürkütücü donuk doğallığa geri dönmesine ve bu sayede o karakterin bu donukluğu altında yatan derinliğine seyircinin daha kolay ulaşmasına olanak tanımış.

Bir an bile sırıtmayan sanat yönetimi, döneme dair titiz kostüm ve mekan detayları, Saul fia'yı andıran "dar alanda kalabalık figürasyon" zenginliği, Nemes'in Sual fia'da da birlikte çalıştığı Mátyás Erdély'nin görüntü yönetimi, 12 Şubat 2018'de hayatını kaybeden László Melis'in filmin ruhuna uygun, hatta zaman zaman fabrika sirenlerini andıran tema müzikleri bu harikulade ikinci filmin diğer olumlu yönleri. Tabii Napszállta sırf olumlu yönlerle dolu bir film sayılmaz. Yer yer ağırlaştığı, odak noktalarından uzaklaşıp dağınıklaştığı, bazı noktaları yeterince açıklığa kavuşturmadığı, yarık kalmışlık duygusu verdiği anlar yok değil. Olağanüstü diye nitelediğimiz final sekansının herkesi tatmin etmeyebilecek veya anlam yüklenemeyecek olma ihtimali de bir gerçek. Ama bir filme yüklediklerimizden memnun kaldığımız sürece sorun kalmıyor. László Nemes'in biraz da üzerimize yıktığı bu sorumluluk, her iki filminin odak noktası iki karakterinin üzerine yıktıklarının yanında hiç sayılır. Onlar gerçekten yaşayan, kan, ter içinde ölüm korkusunu yegane amaçları uğruna ötelemiş çok özel tasarımlar. László Nemes'i bundan böyle hep bu stilize anlatımla ve mikroskop altına alınmış tek bir karakter eşliğinde filmlerle mi izleyeceğiz bilinmez. Ama ilk iki filminde hem aynı kalabilmiş, hem de bir o kadar fark yaratabilmiş yönetmenlerden biri olduğunu var sayarsak, bu hiç şikayet edilecek bir şey olmaz.

20 Nisan 2019 Cumartesi

Arctic (2018)


Yönetmen: Joe Penna
Oyuncular: Mads Mikkelsen, Maria Thelma Smáradóttir
Senaryo: Joe Penna, Ryan Morrison
Müzik: Joseph Trapanese

Başrolünde Danimarkalı usta aktör Mads Mikkelsen'in yer aldığı, Brezilyalı bir YouTuber olan Joe Penna'nın senaryosunu Ryan Morrison ile yazıp İzlanda'da çektiği Arctic, Penna'nın ilk uzun metrajı olduğunu hiç hissettirmeyen, ama ilk olmanın bazı eksikliklerini de taşıyan bir hayatta kalma filmi. Bu tip filmlerde alıştığımız belli bir düzenden söz etmek mümkün. Bu filmler, yaşanan bir kaza sonucu kimsenin olmadığı irili ufaklı bir doğal ortamda mahsur kalıp, sert doğa şartlarına karşı insanoğlunun ne kadar küçük kaldığını veya doğal felaketlere karşı hayatta kalma mücadelesinde ne kadar da zeki, ne kadar azimli olduğunu göstermek amacıyla girişilen bir meydan okuma yöntemidir adeta. Ama Penna bu defa kaza anından değil, kazadan bir süre sonrasından itibaren filmine başlıyor. Filmin künyesinde adının Overgård olduğunu öğrendiğimiz, kutup ıssızlığının ortasına düşmüş küçük uçağından pilot olduğunu anladığımız bir adamın rutinini izliyoruz. Ne zamandır orada mahsur kaldığını bilmediğimiz, ama bu rutinden ve kurduğu düzenden anladığımız kadarıyla birkaç haftadır, belki de birkaç aydır orada olduğunu anladığımız Overgård, kurtulma ümidini yitirmemiş bir adam.

Balık tutma düzenekleri kuran, tuttuğu balıkları stoklayan, karın altından çıkardığı siyah taşlarla S.O.S yazısını sağlamlaştıran, kısa mesafeli yürüyüşlerle kendisine bir harita oluşturmaya çalışan, radarındaki kırmızı ışığın yeşile dönmesini umarak hergün çalıştıran Overgård, bu rutinini yaşadığı günlerden birinde radarındaki yeşil ışığı, sonra da yaklaşmakta olan bir helikopteri fark ediyor. Ama şiddetli fırtına yüzünden inemeyen helikopter düşünce içindekileri kurtarmaya gidiyor. Erkek pilot için çok geç olsa da, yanındaki genç kadını yaralı olarak kurtarmayı başarıyor. Kadını ve helikopterden aldığı bazı hayati malzemelerle uçağına geri dönüyor. Bir yandan kendine gelmekte zorlanan kadınla ilgilenirken, diğer yandan helikopterde bulduğu haritayla en yakındaki kurtarma istasyonuna doğru yola çıkmak için hazırlık yapıyor. Joe Penna, tüm bu anları hiç de acemi bir yönetmen gibi aksatmadan, diyaloglara ihtiyaç duymadan, kurtulma içgüdüsünü, ümidi, sonra hayal kırıklığını betimliyor. Kısacası seyirciyi kolayca filmin içine çekiyor. Yine de bu tip Robinson Crusoe hikayelerine meraklı izleyiciler için hızlı bile sayılabilecek, o izole yaşamı biraz daha uzun tatmak isteyecek seyirciler için sürecin hızlı işlediği de bir gerçek.


Penna'nın elinde derli toplu bir senaryo olduğu pek söylenemez. Özellikle Overgård, helikopterde bulduğu resim sayesinde ölen pilotun eşi olduğunu, hatta bir de çocukları bulunduğunu öğrendiği kadını bulduktan sonra ikisi arasında birtakım konuşmalar yaşanacağını düşünüyoruz. Ama kadının bir türlü iyileşememesi ve aynı dili konuşmadıklarının anlaşılmasıyla Overgård, kaldığı yalnızlığa ikili olarak devam ediyor. Kurtulmak için göze aldığı çılgın planını uygulamaya başladığında ise Arctic bir yol filmine evriliyor. Olağanüstü doğa şartları, insanüstü çabalar, verilen molalar, keşke 1-2 sahneyle geçiştirilmeyip, filme uygun biçimde yayılmış olsaydı dediğimiz kutup ayısı tehlikesi ile yarı belgesel niteliğinde bir yolculuk izliyoruz. Penna elinden geldiğince bu yolculuğu çeşitlendirecek fırsatlar kolluyor. Yolculuğun kendisi yeterince zorluyken, fazladan macera aramayıp belli bir denge kurma iyi niyeti taşıyor. Üstelik dramatik bir kırılma noktası, bir uçurum kazası gibi ufak buluşlarla kurtuluşun o kar ve buzla kaplı olanaksızlığını daha da koyultup dramatik anlar yaratmayı başarıyor. Bu süreçte hesaba katılması kaçınılmaz dondurucu soğuğu ise biraz ötelediği görülüyor. Tabii bir National Geographic belgeseli izlemiyoruz neticede.

Bir National Geographic belgeseli izlemiyor olabiliriz ama Joe Penna, İzlanda yapımı filmin İzlandalı görüntü yönetmeni Tómas Örn Tómasson ile birlikte harikulade görüntüler yakalamayı, geniş ve dar alanlarda kameralarını doğru noktalarda konumlandırmayı, uçsuz bucaksız beyazlıkta sıkışmışlık hissi yaratmayı başarıyor. En önemlisi de, bu filmi Mads Mikkelsen ile çekmemiş olsaydı kimbilir nasıl bir şey ortaya çıkardı diye ikilemde de bırakabiliyor. Mikkelsen, bu rolün getirdiği türlü fiziksel zorluğun üstesinden geldiği gibi, o zorluklara muhteşem dramatik performanslar eklemeyi de ihmal etmiyor. (Erişteli kuzey alabalığı çorbası yaptığı sahnede ister istemez biricik Hannibal'ı anımsatıyor.) Mutlaka filmin finalini beğenmeyenler çıkacaktır. Evet, daha farklı bir final pekçok seyirciyi daha mutlu edebilirdi. Ama yine de o noktaya kadar getirilen filme tümden ihanet etmiş bir film değil karşımızdaki. "Brezilyalı bir YouTuber" diye başlayan yönetmen tarifinin ne kadar ümit verici olduğu tartışılır. Fakat sıcak güneyden buz gibi bir soğuğa bu kadar aşina, bu kadar rahat ve olgun bir yönetim sergileyen, Mads Mikkelsen gibi dev bir oyuncudan alabildiği maksimum verimi alabilen Joe Penna, sonraki işlerini merakla bekletecek bir yönetmen olduğunu ilk filmi Arctic sayesinde kanıtlamış oldu.

13 Nisan 2019 Cumartesi

Spider-Man: Into the Spider-Verse (2018)


Yönetmen: Bob Persichetti, Peter Ramsey, Rodney Rothman
Seslendirenler: Shameik Moore, Jake Johnson, Hailee Steinfeld, Mahershala Ali, Liev Schreiber, Chris Pine, Brian Tyree Henry, Lily Tomlin, Nicolas Cage, Kathryn Hahn, Zoë Kravitz, John Mulaney, Kimiko Glenn
Senaryo: Phil Lord, Rodney Rothman
Müzik: Daniel Pemberton

Örümcek Adam, tüm zamanların en iyi çizgi romanlarından biri, bir süper kahraman olarak da en renklilerinden biri olmuştur. Özellikle Sam Raimi'nin 2002'de başlayıp üçleme şeklinde temize çektiği seriyle beyaz perdedeki yolculuğu ara vermeksizin süren Spiderman, çizgi romandan kalma eski hayranlarının üzerine yeni nesilleri de koyarak hiç hız kesmedi. Karizmatik olmaktan uzak, daha çok şaşkın bir nerd gibi dolanan Tobey Maguire'ın Peter Parker yorumu, Raimi'nin dönemin efekt teknolojilerinden verimli biçimde faydalanmasıyla fazla göze batmadı. Raimi'nin seriyi başlattığı yıldan 10 sene sonra, 2012'de bu defa klip yönetmenliğinden gelme Marc Webb'in iki filmlik The Amazing Spider-Man'i dolaşıma girdi. Yeni Örümcek Adam/Peter Parker olarak seçilen yetenekli aktör Andrew Garfield, Webb'in dinamik yorumu sayesinde seyirciyi kendine alıştırmayı başardı. Spiderman için yeni hasılatlara yelken açmak artık daha kolaydı. Çünkü başrole kimi seçersen seç, kemikleşmiş hayran kitlesi hiçbirini yadırgamıyordu. Avengers serisi ile ivme kazanan süper kahraman filmleri enflasyonu içinde bir Marvel neferi olarak Spiderman'in yer almaması imkansızdı. 2016'da Captain America serisinin üçüncü filmi Civil War'da yepyeni bir Örümcek Adam (ya da Çocuk) ile karşılaştık. O dönem 20 yaşında olan Tom Holland, bebek yüzü, yerinde duramayan enerjisi ile Marvel evrenine taze kan oldu. Ertesi yıl bu yeni serinin ilk solosu Spider-Man: Homecoming yine hasılatın dalağını yardı ve Holland'ın hayran kitlesini genişletti. (Far From Home adlı ikinci film de yolda.)

Marvel Milli Takımı'nın üçüncü ve en kritik ayağı olan Infinity War'da güçlü ağabey ve ablaları arasında yer bulan, önemli işlere imza atan tıfıl Spiderman, bir süre daha Tom Holland ile yoluna devam edecek gibi görünüyor. Öte yandan, 2011 yılından beri bir başka Spiderman olarak çizgi roman evreninde büyümeye devam eden Afro-Amerikan/Meksikalı karışımı Miles Morales'in, sayfaların dışına taşma zamanının geldiğini düşünen yapımcılar düğmeye bastı ve bu kez animasyon olarak onu daha geniş kitlelere ulaştırmaya karar verdiler. Tom Holland varken bir de bu oluşum için gerçek oyuncularla paralel bir seri daha düşünülmemesi gayet olumlu. Üstelik Miles bu evrende yalnız değil. Orta yaşlı, Mary Jane'den ayrıldığı için depresyonda olan Peter Parker yanında, Miles'ın yeni kaydolduğu özel okulda karşılaştığı Spider-Gwen, 1940'ların siyah beyaz noir döneminden gelen karizmatik Spider-Man Noir, anime evreninden Peni Parker ve Looney Tunes dünyasından ışınlanmış gibi duran (hatta "that's all, folks" repliğini bile kullanan) Spider-Ham bu evrenin birer parçaları. Bu parçaları biraraya getiren ise, farklı paralel evrenlerin kapısını açabilen devasa makinesi aracılığıyla kaybettiği karısı ve kızına kavuşmak isteyen Kingpin oluyor.


Başa dönersek, polis memuru babası ve hemşire annesiyle Brooklyn'de yaşayan, zekası sayesinde özel yetenekli öğrencilerin toplandığı bir lisede okuma hakkı elde eden Miles, kendisine daha yakın gördüğü, suçlu geçmişi nedeniyle babasının uzak durmasını istediği amcası Aaron ile takılmayı daha çok seviyor. Amcasıyla izbe bir yere grafiti yapmak amacıyla gittikleri bir gece radyoaktif bir örümcek tarafından ısırılıyor. Miles'ı bu defa bir "Örümcek Çocuk" yapmak için daha parlak bir fikir bulunamadığı ortada. Isırıldıktan sonra Miles'ın kazandığı üstün yetenekler, acemilikler, diğer örümcek karakterlerce, özellikle de Peter Parker tarafından güçlerini nasıl kullanacağının öğretilme süreci, başarısızlıklar, bu esnada trajik bir kayıp, gittikçe güçlenen Kingpin tehlikesi, nihayet Miles'ın bu güçleri kontrol altına alıp dünyayı kurtarmaya hazır olması... Yani her şey süper kahraman kitabına uygun bir süreçte ilerliyor. Örümcek evrenine ait diğer kahramanların özüne, geçmişlerine inmeden, Peter Parker ve Gwen'i biraz öne çıkararak Miles'ın doğuşu ve yükselişine ışık tutulması bu ilk film için gayet normal. Son yıllarda tek tabanca süper kahraman filmleri yerine Avengers modunda kalabalık kahramanlı maceraların cazibesinden de faydalanmak için uygun bir ortam var. Ama Spider-Man Into The Spider-Verse'ün asıl cazibesi, türlü animasyon tekniğini bu bilinen senaryoya akıcı, sürükleyici, zeki yöntemlerle paketleyip sunmasında. Özellikle Miles'ın finale doğru güçlerini gerçek anlamda keşfettiği bölüm muazzam.

Animasyon departmanlarında pişen Bob Persichetti, bazı David Fincher, Steven Spielberg (hatta Bram Stoker's Dracula'da Francis Ford Coppola) filmlerinin sanat departmanında storyboard uzmanı olarak çalışmış Peter Ramsey ve geçmişinde pek önemli işleri bulunmayan Rodney Rothman üçlüsünün yönettiği film, olağanüstü bir animasyon yelpazesi barındırıyor. Farklı evrenlerden gelen Spider-Verse karakterlerinin çizgi roman, modern animasyon, anime, film noir, çizgi film disiplinlerine sadık kalan, bunların ortak evrende birbirini beslemesini, kolektif bir aura yaratmasını sağlayan, küçük anlara bile birçok detay sığdıran yönetim kadrosu, Sony Pictures Animation çatısı altında son yılların en güçlü animasyonlarından birini dünyaya düşürüyor. Yönetmenlerle birlikte Phil Lord ve Rodney Rothman ortak senaryosu, sözünü ettiğimiz alışıldık süper kahraman hikaye gidişatının neredeyse her anına kritik, yenilikçi, tutkulu diye uzayıp gidebilecek sıfatlarla müdahalelerde bulunuyorlar. Zengin seslendirme kadrosu, güncel hip-hop şarkıcılarının şarkıları ve usta müzisyen Daniel Pemberton'ın tema müzikleri de bu harikulade denklemler bütününde yerini alıyor. Jeneriğinden post credit sahnesine kadar orijinalliklerle dolu Spider-Man: Into The Spider-Verse, kimbilir kaç filmle artık Örümcek Adam'dan sıtkı sıyrılmış seyircileri bile tekrar uyandıracak etkiye sahip anlar taşıyor. Hatta bence bu animasyon, Spiderman adı altında yapılmış en orijinal iş.

6 Nisan 2019 Cumartesi

Free Solo (2018)


Yönetmen: Jimmy Chin, Elizabeth Chai Vasarhelyi
Müzik: Marco Beltrami

2013'ten beri evli olan ünlü dağcı Jimmy Chin ve yönetmen Elizabeth Chai Vasarhelyi'nin yönettikleri, Oscar ve BAFTA'da En İyi Belgesel ödülü sahibi Free Solo, dünyanın çeşitli yerlerindeki zorlu tırmanışlarıyla tanınan Alex Honnold'u mercek altına alıyor. Chin ve Vasarhelyi ikilisi bir önceki belgeselleri Meru'da, dünyanın en çetrefilli zirvelerinden biri olan Hindistan'daki Meru'ya tırmanış gerçekleştiren Conrad Anker, Jimmy Chin ve Renan Öztürk'ün bu maceralarını filme almışlardı. Bu tehlikeli aktiviteye tutkulu insanlar üzerine pek çok belgesele rastlıyoruz. Honnold'u ve bu tırmanışını farklı kılan şey ise, onun Yosemite Ulusal Parkı'nda bulunan 926 metre yüksekliğindeki El Capitan kaya formasyonuna ekipmansız, ipsiz çıkmak istemesi. Bunu başardığı taktirde ekipmansız bir şekilde en uzun yüksekliğe tırmanan insan olarak tarihe geçecek. 1000'den fazla serbest solo tırmanış yapan, bunlardan en kayda değerleri olarak 2008'de Utah'daki 209 metrelik Moonlight Buttress ve aynı yıl Yosemite'deki 607 metre Half Dome örneklerine imza atan Honnold, daha önce ekipmanlarla defalarca tırmandığı El Capitan'a ipsiz tırmanmayı kafasına koyuyor. Bu zorlu, sancılı, çılgın süreci 2016 İlkbaharından itibaren izlemeye başlıyoruz.

Kitap yazan, söyleşilere katılan Alex Honnold, mütevazi, hatta çoğu zaman sefil bir hayat süren, kendini tamamen tırmanma tutkusuna adamış bir adam. Onu ve onun bu deli işi El Capitan saplantısını yine en iyi kendisi anlatıyor. Ölümün kıyısında gezinmeyi bir şov haline getirmekten ziyade, en ufak bir hatada kayıp feci şekilde can verme fikrinin yerine daha tutkulu ve pozitif bir etik geliştirmek, tüm riskleri avantaja çevirmenin yollarını aramak, bir hayali gerçekleştiriyor olmanın zevkini tatmak gibi daha bir çok amaç sayılabilir. Honnold en başta risk almayı, rahatsız olmayı seven bir insan. "Herkes mutlu ve rahat olabilir ama kimse mutlu ve rahat olduğu için büyük bir şey başaramaz" diyerek hayata karşı geliştirdiği meydan okuma karakterini özetliyor. Bir yol belirlediğini, o yolda karşılaşacağı tüm tehlikelere karşı hazırlık yapıp o yolu bitirmeye kilitlendiğini anlıyoruz. Aslında pek çok insan için de bunun olması gerektiği bir gerçek. Honnold için bu yol El Capitan'a ipsiz tırmanmaksa, başkası için paraşütle atlamak, gitar çalmayı öğrenmek veya hoşlandığı kıza açılmak olabilir. Mühim olan, o yola ne kadar kendinizi adadığınız olsa gerek.


Honnold'un belirlediği hedef, tarihi bir sportif başarının ötesinde, onun bu hayatta yer kaplama amacını tanımlayabilmesi için kendi özüne bir meydan okuma. 8 yıllık hayali olan El Capitan'a teçhizatsız tırmanma fikrinin suya düştüğü, yarım kaldığı, ötelendiği de oluyor. Ama bunlar olduğunda Honnold için hayat basit bir simülasyondan ibaret hale geliyor. Hayattan keyif alamıyor. En büyük destekçilerinden biri olan kız arkadaşı Sanni ile olan ilişkisi bile bu hayalinin gerisinde seyrediyor. Sanni için bu bir sorun değil. Çünkü Alex Honnold, hayallerini gerçekleştirme uğruna babasını bile tanımayacak zor bir karakter olduğunu, kimsenin önceliği olmadığını yeterince anlatabilecek kadar dürüst. Onun iş disiplinine, fiziki ve felsefi donanımına, karakter yapısına, ölüme bakışına dair tüm kilit noktaları bizzat ondan duyuyoruz. Alone On The Wall isimli kitabında mutlaka daha fazlası vardır. Fakat işin görsel kısmı gerçekten muazzam. Free Solo, olması gerektiği gibi bu çılgınlığa çok doğru bir kronoloji ve duygusallıkla yaklaşan bir belgesel. Bunda kendisi de pek çok çılgınlığa adını yazdırmış profesyonel dağcı/fotoğrafçı/yönetmen Jimmy Chin'in payı büyük. Nasıl ki Honnold en ince ayrıntısına kadar El Capitan'ın çeşitli isimler verilmiş bölümlerini deneme/yanılmalarla analiz edip kendisine bir tırmanma stratejisi geliştirdiyse, Chin de bu tarihi olayı en iyi şekilde, Honnold'ın konsantrasyonunu bozmayacak minimallikte filme almak için profesyonel stratejiler tasarlıyor.

Nihayet büyük tırmanışın gerçekleşeceği son düzlüğe girildiğinde tansiyonu çok iyi dengeleyen ve yükselten belgesel, nefeslerin kesildiği inanılmaz bir 20 dakika barındırıyor. Hayatı boyunca çeşitli tırmanış hedefleri belirlemiş, bunları birer "path" (yol) olarak kendine misyon edinmiş, her birini birer yolculuk olarak etiketlemiş Honnold için belki de hayatının en önemli yolculuğu olan El Capitan tırmanışını izlerken insanın aklına o kadar çeşitli, değişken, çiğ, gerçek üstü düşünceler geliyor ki, yüzlerce gereksiz kişisel gelişim kitabının anlatmak için debelenip, sanki hayatın sırrını veriyormuşçasına en basit seviyeden mesaj kasmalarından çok daha fazla şey anlatıyor. Honnold'ın bir varoluş simgesi olarak gördüğü bu tırmanış, yine Oscar ödüllü James Marsh belgeseli Man On Wire'daki ip cambazı Philippe Petit'nin İkiz Kuleler arasında önlemsiz yürüme saplantısını da akıllara getiriyor. Bir hedef, o hedefi gerçekleştirmek için gerekli titiz ön çalışmalar, üstesinden gelinmesi gereken psikolojik dalgalanmalar, fizik kuralları, risk hesapları, en önemlisi de bu çılgınlığın çıkış noktası sayılabilecek azim, inat ve tutku bu iki olağanüstü belgeselde ele alındığı kadar başka nerede bu denli doyurucu ve gerilimli anlatıldı bilemiyorum.Honnold ve Petit'nin hayatlarını anlamlandırmak için yerden metrelerce yüksekte çizdikleri rotalar, ayakları yere basanların çoğunun çizdiklerinden çok daha anlamlı, çok daha öz benliğe yönelik.