18 Ağustos 2017 Cuma

El ciudadano ilustre (2016)


Yönetmen: Mariano Cohn, Gastón Duprat
Oyuncular: Oscar Martínez, Dady Brieva, Andrea Frigerio, Manuel Vicente, Belén Chavanne, Marcelo D'Andrea, Nora Navas, Daniel Kargieman
Senaryo: Andrés Duprat
Müzik: Toni M. Mir

"Nobel Edebiyat Ödülü'nü almak konusunda iki farklı duygu hissediyorum. Bir yandan gururum okşandı, gerçekten okşandı. Ama diğer yandan bu acı duygu içimde çok daha ağır basıyor. Benim inancıma göre bu tür oy birliği ile alınmış onay kararı bir sanatçının çöküşüyle doğrudan ve şüphe götürmez şekilde alakalıdır. Bu ödül şunu kanıtlıyor; eserlerim kişilerin zevkleri ve ihtiyaçlarıyla aynı görüşte. Yargıçların, uzmanların, akademisyenlerin ve kralların. Açık bir şekilde, ben sizin için en konforlu sanatçıyım ve bu konforun her artistik eserde bulunması gereken ruhla çok az ilgisi var. Sanatçıların sorgulaması ve şaşırtması gerekiyor. Bu yüzden bir sanatçı olarak ulaşabileceğim son noktaya gelmekten pişmanlık duyuyorum. Ancak hissettiğim en kalıcı duygu şu aslında; gururuma yediremediğim, ikiyüzlü bir şekilde beni kızdıran, yaratıcı macerama son vermeye karar verdiğiniz için size teşekkür etmektir. Ama lütfen bunları söyleyerek sizi suçladığımı düşünmeyin sakın. Gerçek bu değil. Burada suçlanacak tek kişi var o da benim. Çok teşekkür ederim."

Nobel Edebiyat Ödülü kazanan ünlü Arjantinli yazar Daniel Mantovani'nin (Oscar Martinez) ödül töreninde yaptığı bu konuşmayla başlayan El ciudadano ilustre (The Distinguished Citizen), bu ödülü kazanmayı kariyerinde bir düşüş olarak gören kurmaca bir yazarı takip ediyor. Avrupa’da yaşayan ve çok yoğun bir davet temposu olan Daniel, Arjantin’de büyüdüğü, romanlarının beslendiği Salas kasabasından gelen daveti kabul ediyor. 40 yılın ardından ilk kez kasabaya giderek nostaljik duygularını tekrar harekete geçireceğini, anılarını tazeleyeceğini, masum bir arınma hissiyatı yaşayacağını düşünürken kendini tuhaf, komik, sinir bozucu olaylar zincirinin içinde buluyor. Eski arkadaşlar, eski sevgili, değişen lokasyonlar, hap baki kalmış cehalet gibi unsurlar tipik bir eve dönüş hikayesinin temelleri iken, oradan çıkan başarılı bir entelektüelin yaşadığı çatışmaları çok etkili biçimde dile getiren film, bu çatışmaları kültür, şöhret, edebiyat, sanat, vefa/vefasızlık ve insan davranışlarının ikiyüzlülüğü üzerine konumlandırarak çok diri bir kara mizah tonu elde ediyor. Yıllar önce terk ettiği kasabasındaki kültür sanat algısındaki banallikler, mikro ve makro toplumlarda sıkça görülen kültür sanat algısındaki cehaleti yansıtır nitelikte. Tabii Daniel sadece bu algı ile yüzleşmiyor, kasabada bıraktığı insanların ya da yeni tanıdıklarının türlü sorunlarının da odak noktası haline geliveriyor.


Gençlik yıllarında Salas'taki eski sevgilisi Irene ile evlenmiş yakın arkadaşı Antonio, onların Daniel'i saplantı haline getirmiş kızları Julia, Daniel'i turistik bir amaç uğruna kullanma eğilimindeki yönetici Cacho, kasabadaki bir resim yarışmasında Daniel'in jüri başkanı olarak elediği resmin öfkeli sahibi, Daniel'den engelli oğluna yeni bir tekerlekli sandalye almasını isteyen bir adam, kitaplarından birinde kendi babasından bahsettiğini iddia eden başka bir kasaba sakini gibi türlü karakterler mevcut. Daniel'in memleketini ziyaret etmesini fırsat bilerek geçmişin ezikliklerini veya şimdinin sağlıksız çıkarımlarını onun üstüne boca ediyorlar. Onun kitaplarındaki Salas referanslarını fırsat bilerek ve bahane ederek onu bir hedef tahtası haline getiriyorlar ya da kişisel çıkarları için kullanabilecekleri bir özne halinde görüyorlar. Bu açıdan hiç de romantik bir memlekete dönüş hikayesi yaşanmıyor. Zaten senarist Andrés Duprat'ın amacı da bu değil. En azından amaçlarından biri, geldiğimiz yer ile değil, kendimizi dönüştürdüğümüz şey ile alakalı bir duruş belirleyebildiğimiz gerçeği. Ünlü biri olmanın etrafta (ya da hemşehriler bazında) yarattığı beklentilerle baş etmenin dayanılmaz ağırlığı.

Harika edebiyatın haksızlık ve güçlüklerle yaşayan toplumlardan çıktığını, "kültür" kelimesini cahil, aptal ve tehlikeli insanların diline doladığını, yazar olmak için kağıt, kalem ve kibir gerektiğini, daha buna benzer pekçok düşüncesini aktaran Daniel'in, hem şöhretli hem elit bir yazar olarak karşılaştığı bu insan ve olayların sığlığı ile olan imtihanı tipik bir yazar kibrinin yansımaları olarak görülebilir. Ama bir sanatçı olarak bu insan ve olayların doğup büyüdüğü yerden çıkmış olmasının yarattığı tuhaf ikilemler çok iyi yansıtılmakta. Birgün ünlü bir yazar olarak Nobel Ödülü alıyorken, başka birgün kendinizi memleketinizin köhne bir tavernasında eski arkadaşınızın saçma dansını izlerken bulabiliyorsunuz. Sizi "Saygın Vatandaş" olarak seçip heykelinizi diken de, fikirlerinizi beğenmeyip üzerinize yumurta atan da aynı cahil motivasyonlarla bunları yapıyorken, her şeyi yüzeyselin ötesinde düşünmeye çalışan bir yazar olarak haklı biçimde kendinizi üstün, kibir duygunuzu da korunaklı bir liman gibi görmenizin önünde bir engel kalmıyor. İşte El ciudadano ilustre, bazı etkinlikler için yıllar sonra doğup büyüdüğü Salas kasabasına dönen Nobel sahibi Daniel Mantovani'nin hem memleket hasreti klişesine, hem de sanatçı ve halk arasındaki düşünsel/eylemsel çelişkilerine farklı açılardan yaklaşabilmiş, üstelik bunları doğru telakki etmiş bir film.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Al final del túnel (2016)


Yönetmen: Rodrigo Grande
Oyuncular: Leonardo Sbaraglia, Clara Lago, Pablo Echarri, Federico Luppi, Uma Salduende, Walter Donado, Laura Faienza, Facundo Nahuel Giménez, Javier Godino
Senaryo: Rodrigo Grande
Müzik: Lucio Godoy, Federico Jusid

Bir trafik kazası sonucu karısını ve kızını kaybeden, kendisi de tekerlekli sandalyeye mahkum olan Joaquín, evinin bodrumunda elektronik eşya tamiriyle uğraşan, uyuşuk köpeğiyle yaşayan, kendi düzenini kurmuş bir adamdır. Birgün evindeki bir odayı kiralamak üzere striptizci Berta ve küçük kızı Betty hayatına girer. Apar topar odayı kiralayan anne kız sayesinde hayatı bir az olsun renklenen Joaquín, bir gece çalıştığı zemin kattaki duvarın ardından gelen sesler üzerine orayı takibe almaya karar verir. Teknolojik aletlerden iyi anladığı için küçük kameralar ve dinleme cihazlarıyla yan tarafta olup bitenleri izlemeye başlar. Galereto liderliğindeki bir grup hırsız, evin yakınındaki bir bankayı soymak üzere tünel kazmaktadırlar. Hırsızların aynı zamanda gizli kasalarda şantaj malzemesi olacak belgeleri alması için emniyetten gizemli biriyle de işbirliği olduğunu öğrenen, üstelik Galereto'nun işlediği bir cinayete de tanık olan Joaquín, bu soygun planını baltalamak üzere harekete geçer.

Arjantinli Rodrigo Grande'nin yazıp yönettiği Al final del túnel (At The End Of The Tunnel) heyecan ve gerilim yüklü bir suç filmi. Hızlı sayılabilecek bir girişle Joaquín'in münzevi hayatına önce Berta ve Betty'yi sokan, onları bu hayata bir çırpıda alıştıran Rodrigo Grande, bir süre sonra yan binadaki soyguncuları oyuna dahil ederek sadede geliyor. Bir yandan Joaquín'in onları gizli gizli izleme ve dinleme safhaları, bir yandan Berta ve birkaç yıldır bilinmeyen bir sebeple hiç konuşmayan küçük Betty ile kurmaya çalıştığı iletişim ile paralel ilerleyen film, Joaquín'in soyguncular arasında çıkan anlaşmazlık sonucu işlenen bir cinayete tanık olması ve sürpriz sayılabilecek bir kırılma noktasıyla dozunu arttırmaya başlıyor. Joaquín'in bu münzevi hayatını sürdürdüğü muhite bir tünel uzaklığında bulunan önemli bir bankaya düzenlenecek bu soygunda yozlaşmış bir emniyet görevlisinin de parmağının olması, Sadece Joaquín'in köpeği Casimiro ile konuşan Betty'nin sırrı derken birkaç kanaldan gizem ve gerilim inşa eden film, bu kozlarını da tünelin içindeki ve dışındaki çeşitli sahnelerle gayet iyi kullanıyor.

Joaquín'i ufak çapta MacGyver'ın tekerlekli sandalyedeki hali gibi tasarlayan Rodrigo Grande, bu mekanik zekanın verdiği güveni, aynı zamanda bu fiziksel handikapın getirdiği dezavantajları seyirciye de kolayca aşılayabiliyor. Mantık hataları evhamından kendini arındırmak suretiyle film esnasında gösterdiği bir köpek mamasını, kol saatini, köpek aksesuarına takılan dinleme cihazını, sonradan patlayacağını bildiğimiz silah gibi gösterip uygun yerlerde patlatıyor. Hatta senaryosunda tüm bu soygun ve o soygunu baltalama planlarını aynı anda yapan kişi olduğundan, önünde engel teşkil edeceğini düşündüğü Berta'yı uzun süre devre dışı bırakmaktan da geri durmuyor. Neyi, kimi, nerede, nasıl kullanacağını sadece kendisi bildiğinden, seyirci olarak tahminlerimizi bir nebze güçleştiriyor. Tarantino finallerini de andıran final hesaplaşması sayesinde ürettiği çözüm, böyle bir düğüm ancak bu yöntemle çözülebilirdi dedirtiyor. Arjantin sinemasının en popüler ve tecrübeli aktörlerinden Leonardo Sbaraglia ve özellikle La cara oculta filmindeki rolüyle göz dolduran İspanyol oyuncu Clara Lago'nun performanslarıyla güçlenen Al final del túnel, bir zamanlar David Fincher dendiğinde akla gelen tarzı andıran gerilimli, sürprizli yapısıyla görülmeyi hak eden bir film.

6 Ağustos 2017 Pazar

King Arthur: Legend Of The Sword (2017)


Yönetmen: Guy Ritchie
Oyuncular: Charlie Hunnam, Jude Law, Djimon Hounsou, Astrid Bergès-Frisbey, Eric Bana, Aidan Gillen, Neil Maskell, Kingsley Ben-Adir, Craig McGinlay, Freddie Fox, Tom Wu, Annabelle Wallis, Bleu Landau, Michael McElhatton, Poppy Delevingne
Senaryo: Joby Harold, Guy Ritchie, Lionel Wigram, David Dobkin
Müzik: Daniel Pemberton

Arthur henüz çocukken babası Kral Uther ve annesi Igraine, amcası Vortigern'in ihanetine uğrayarak öldürülürler. Vortigern kral olarak tahta geçer. Doğuştan kazanılan bu hakkı kendisinden çalınan ve kim olduğuna dair hiçbir fikri olmayan Arthur ise bir genelevde büyümüş, Londinum şehrinin arka sokaklarında çeşitli işler kovalayarak geçimini sağlayan biridir. Ancak babasının efsane kılıcı Excalibur'u saplandığı taştan zorlanmadan çektiğinde bütün hayatı alt üst olur. Gerçek kralın kendisi olduğunu halka ispatlamak isteyen Vortigern, tüm gücüyle onu öldürmek için peşine düşer. Kral karşıtı isyancılar da yeni liderlerini bulmuşlardır. Fakat Arthur ne bu büyülü kılıcı kullanabilmekte, ne de doğuştan kral olduğuna inanabilmektedir. Vortigern'in zulmü karşısında hoşuna gitse de gitmese de gerçek mirasına sahip çıkmak zorunda kalacaktır.

Guy Ritchie'nin 9. filmi King Arthur: Legend Of The Sword, Kral Arthur efsanesinden Joby Harold, Lionel Wigram ve Ritchie'nin senaryolaştırdığı epik ve fantastik bir macera olarak karşımıza çıkıyor. Evet, Ritchie'nin geldiği nokta ne yazık ki bu. Kariyerinde Lock, Stock and Two Smoking Barrels, Snatch ve RocknRolla gibi üç efsane suç kara komedisi bulunan, bu üç filmle adeta kendi suç evrenini ve sinemasını yaratan Ritchie, artık Amerikan yapımı dev bütçeli filmlerin yönetmeni konumunda. İki Sherlock Holmes filmiyle başlayan, aynı adlı TV dizisinden uyarlama The Man from U.N.C.L.E. ile süren bu bildik serüvenin en son ayağı olan King Arthur, acaba Ritchie'nin kariyerinde yapmak istediği gerçekten bu muydu diye düşündürmeden edemiyor. Bu saydıklarımız kötü filmler değil. Ama çoğu kişinin başını sonunu bildiği roman, TV, efsane uyarlamaları ile artık Ritchie'nin kestirilebilir bir sinemacı olma yolunda emin adımlarla ilerlediği söylenebilir. Sadece biçimsel bazda kendine has bazı çekim tekniklerini hemen hemen her filminde kullanması onu özgün bir yönetmen yapmıyor. Onun karmaşık ve özgün suç öykülerini, temposunu çok iyi ayarladığı anlatım tarzını ve bunları harikulade mizah anlayışıyla bütünleştirdiği filmlerden ümidimiz günden güne azalıyor.


King Arthur vesilesiyle Ritchie'nin kariyerine bir de tarihi film eklediğini düşünsek de, bu efsaneyi kendi tarzına uydurmak adına çırpındığı anların da farkına varıyoruz. Mesela Arthur'un zor şartlarda Londinum'da büyümeye başladığı hızlandırılmış patikalar gayet iyi iken, gitgide sıkıcı bir hal alan "bir efsanenin yükselişi" temalı anayola sapılması, üzerinden yaklaşık 10 sene geçmiş RocknRolla sonrası Guy Ritchie cephesinde yeni birşey olmadığını gösteriyor ne yazık ki. Üstelik o anayolda bu kez fantastik Hollywood sinemasının tüm klişeleri kol geziyor. Mükemmel suç formülleriyle birbirinden komik ve karizmatik karakterlerin yollarını kesiştiren, esprilerin kurşunlarla havada dans ettiği kült anlar yaratan adamın büyülerle, devasa canavarlarla, yeşil ekran kandırmacaları ve yerli yersiz türlü CGI numaralarıyla boğuşmasını izliyoruz. Bunların çok daha iyilerini Peter Jackson'dan izledik. Sinemaya farklı yorumlarla pekçok kez uyarlanmış Kral Arthur mitinin Guy Ritchie versiyonundan ne çıkacağına dair merak kırıntılarımızın önüne de bu dev Hollywood klişeleri çıkıyor. Zaten o da eski Ritchie değil. Yapımcılar ondan büyük gişe filmleri istiyor, o da istediklerini vermek için çabalıyor haliyle.

Guy Ritchie'nin dibe sürüklendiği bir diğer nokta da, artık karakter oluşturamaması. 10 sene öncesinde kendi yarattığı onlarca şık suç figürünün kimi zaman karikatürize, kimi zaman kendi bağımsız filminin bile çekilebileceği kadar derinlikli duruşlarından eser yok. Zaten ortada sıfırdan ürettiği bir senaryo olmadığından, hazırda olanlardan farklı türevler yaratmaya çalışıyor. Sherlock Holmes filmlerinin Robert Downey Jr. - Jude Law ikilisinin karizmasından beslenişindeki farklılığını ayrı bir yere koyarsak, RocknRolla'dan beri tek bir orijinal karakter çıkaramayışını bu hazırcı zihniyetine bağlamak gerekir. Sıradaki Ritchie projelerine bakarsak da (Aladdin, Sherlock Holmes 3) bu zihniyetin daha uzun süre böyle gideceğini söyleyebiliriz. Belki de bir Sons Of Anarchy izleyicisi olmadığımdan, başroldeki Charlie Hunnam'ı bile benimseyememiş olmamın sebeplerinden biri, Ritchie'nin artık karakter / olay / stilize kurgu bütünlüğü yerine gişe endişeli tavır benimseyip, özgün karakterler çıkaramamasıdır. Öyle ki, Jude Law'ın kötücül tiplemesi bile karton klişelerden biri halinde. Jude Law ile birlikte Djimon Hounsou, Aidan Gillen gibi iyi oyuncular da derinlikten uzak senaryonun kurbanlarından. Bana göre filmin tutulduğunda elde kalmayan tek yanı, yine Daniel Pemberton imzalı müzikleri. Geri kalanı, bir zamanların fırtına sinemacılarından birinin gişe memuruna dönüşmesindeki halkalara eklenen bir yenisi.

31 Temmuz 2017 Pazartesi

Contratiempo (2016)


Yönetmen: Oriol Paulo
Oyuncular: Mario Casas, Ana Wagener, Bárbara Lennie, José Coronado, Francesc Orella, Iñigo Gastesi, San Yélamos
Senaryo: Oriol Paulo
Müzik: Fernando Velázquez

Adrián Doria, Asya pazarı ile yaptığı ticari anlaşmaları ve yüksek teknoloji şirketi nedeniyle "Yılın Girişimcisi" ödülü almış başarılı bir iş adamıdır. Evli ve bir çocuk babası olan Adrián'ın, fotoğraf sanatçısı Laura Vidal ile de gizli bir gönül ilişkisi vardır. Filmin şimdiki zamanında, bir dağ oteli odasında yanında fotoğrafçı sevgilisi Laura'nın cesedi dururken polis tarafından tutuklanıp kefaletle serbest bırakılan Adrián'ın evinde tedirginlikle birini beklediğini görürüz. Adrián, kendisine güvenilir bir savunma yaratmak için kendi avukatı Felix tarafından tavsiye edilen tanık hazırlama ve adli bildirimlerde uzman, deneyimli avukat Virginia Goodman ile buluşur. Bu şantaj ve cinayet davasında Adrián'ın sakladığı bazı sırlar olduğunu anlayan kurt avukat Virginia, onu sıkıştırmaya başlar. Adrián ve Laura bir gün kaçamak yaptıkları dağ evinden dönerken araba kazası geçirirler ve diğer arabada bulunan Daniel Garrido isimli gencin ölümüne sebep olmuşlardır. Olayı polise bildirmek yerine bir plan yapıp ayrılırlar. Laura arabayla eve dönerken, Adrián cesedi arabasının bagajına koyup göle atar. Oğulları kaybolan Tomás Garrido ve eşi, bu işin peşini bırakmamaya kararlıdır.

Özellikle 2012'de yazıp yönettiği El Cuerpo ile polisiye gerilim kulvarında önemli bir başarı sağlayan Oriol Paulo'nun imza attığı Contratiempo, bu minvaldeki beklentileri boşa çıkarmayan yine çok katmanlı bir suç dramı. El Cuerpo ile taşıdığı benzerlikler yönünden ele alırsak, büyük çoğunluğu Adrián ve Virginia'nın davanın gidişatı hakkında konuştukları gece ortaya çıkan gerçeklerin flashbacklerinden oluşan zeki kurgunun seyirciyi kolayca avucunun içine alması Contratiempo'nun en genel özelliğini oluşturmakta. Laura cinayetine giden yoldaki en mühim kırılma noktası olan trafik kazasının detayları, sonrasındaki panik anı, Adrián ve Laura'nın ayrı ayrı başından geçenler, tesadüfler, twistler, kazada ölen Daniel'in babası Tomás'ın bir dedektif gibi olayı araştırma inadı, Paulo'nun polisiye zekasıyla şekilleniyor. Seyirci olarak bir yandan Adrián ve avukatının vekili olan Virginia arasında gece tek mekanda geçen gerçeği bulma, onu nasıl değiştireceğine karar verme buluşmasını izlerken, diğer yandan o buluşmada Adrián'ın anlattıklarıyla sürece dahil olup nefeslerimizi tutuyoruz. Çünkü bu hikaye her an her şeyin değişebileceği, gerçekle yalanın kolaylıkla iç içe geçebileceği türden bir canlılık taşıyor.


Gerek El Cuerpo'da, gerekse Contratiempo'da görülen bir başka benzerlik ise, Oriol Paulo'nun üst sınıfın zaaflarına karşı bir duruş sergilemesi kadar, yine de kritik kararları onların vermesi yönünde açık kapı bırakması. Fakat karakterlerin bu açık kapının yerine daha riskli olan yolu seçmeleri, ehlikeyf üst sınıf bireylerinin konforlarını kaybetmemek uğruna herşeyi göze alabileceklerine dair basit bir okumayı da beraberinde getiriyor. Paulo, bu basitlikten hareketle o riskli seçimi kontrollü biçimde dallandırıp budaklandırmayı çok iyi beceren bir senarist/yönetmen. O an kendilerince doğru olarak gördükleri, fakat yanlışlığı sonradan anlaşılacak bu kararları kendine uygun biçimde cezalandırmayı seviyor. Tabii bu "kendine uygun" meselesi tartışılabilir. Zira Paulo'nun kartları karıştırıp sonra yavaş yavaş onları sıraya dizme üslubunu daha önce başka senarist/yönetmenlerin bazı filmlerinde görmüşlüğümüz var. Örnek vermeye kalkarsak film için spoiler tehlikesi mevcut olacağından, Paulo'nun bu polisiye gizem/gerilim şablonundan taze ve canlı başka versiyonlar üretmedeki başarısını tekrar edelim olsun bitsin.

Contratiempo, sürpriz final yönünden de El Cuerpo'dan geri kalan bir film değil. Oriol Paulo'nun film için önceden sağladığı kurgusal bütünlüğü bize açık etmeye niyeti yok. Yeni açılmış puzzle kutusundan çıkan parçaları önümüze koyup, her anıyla deneme yanılma, sonra tekrar deneme çabamızı sınıyor. Sona yaklaştıkça bitiriyor gibi görünen manzaraya daha dikkatli bakmamız gerektiğini anlıyoruz. Nihayet puzzle bittiğinde ise ona başka bir açıdan bakmamız gerektiğini son 10 dakikaya sığdırabilecek kadar da bu bütünlüğe hakim bir adam. Geri dönüş sahneleri birer joker gibi ustalıkla kullanıyor. Adrián ve Virginia Goodman arasında filmin gerçek zamanındaki zeki diyaloglarla da tansiyonu hiç düşürmeyerek geçmiş ve şimdiki zamanın birbirinden beslenmelerini sağlıyor. Son 10 dakikanın bitiminde ise kendi gelecek zamanını çoktan belirlemiş oluyor. Filmin dört ana başrolünden Mario Casas (Adrián) ve Bárbara Lennie (Laura) çok iyiler. Ama Ana Wagener (Virginia Goodman) ve El Cuerpo'da da izlediğimiz José Coronado (Tomás) gibi İspanyol sinemasının iki tecrübeli oyuncusunu izlemek büyük keyif. Rollerinin her kıvrımına çok hakim bu oyuncuların canlandırdıkları karakterler adeta akrandan taşıyor. Enfes bir polisiye roman kıvamındaki senaryosu ile Contratiempo, aynı özelliklere sahip El Cuerpo'dan sonra Oriol Paulo'nun yeni çalışmalarının da yolunu gözletiyor.

26 Temmuz 2017 Çarşamba

What Happened, Miss Simone? (2015)


Yönetmen: Liz Garbus

Belgesel yapımcısı ve yönetmeni Liz Garbus'un, 1933-2003 yılları arasında yaşamış Amerikalı piyanist, şarkıcı, aktivist Nina Simone'un çalkantılı hayatını incelediği What Happened, Miss Simone?, Amerikan müzik tarihine sessiz sedasız damgasını vurmuş bir kadının bilinmeyen dramına ışık tutan bir belgesel. Henüz 3-4 yaşlarında piyano çalmaya başlamış, kilise korosunda çalarken Bayan Mazzanovich adlı bir müzik eğitmeni tarafından keşfedilen Eunice Kathleen Waymon'ın Nina Simone olmaya doğru giden süreçte yaşadıkları, müzikal, kişisel, ailevi ve toplumsal dinamiklerle ele alınıyor. Bu dinamikleri başlık başlık değil, birbirinin içine geçirerek, böylece hepsinin yakın ilişkisini vurgulayarak kurgulayan Garbus, arşiv görüntüleriyle, Nina Simone'un ses kayıtları ve röportajlarıyla, kızı Lisa Simone Kelly, kocası ve aynı zamanda menajeri Andy Stroud, uzun süre gitaristliğini yapmış arkadaşı Al Schackman, müzik yazarları ve aktivistlerin yorumlarıyla, tabii ki tarihe bırakılmış birbirinden güçlü Nina Simone şarkılarıyla kaliteli bir film ortaya koyuyor.

Bayan Mazzanovich'ten aldığı dersler ve onun yardımıyla kurulan "Eunice Waymon Fonu" sayesinde birçok resital veren, Bach, Beethoven, Debussy, Brahms çalan, Amerika'nın ilk siyahi klasik müzik piyanisti olma hayali kuran Nina Simone, yoğun çalışma temposu yüzünden çocukluğunu izole bir biçimde geçiriyor. Ailesi de onu ırkçılık yönünden bilinçlendirmiyor. Siyah olması yüzünden başvurduğu müzik okullarına kabul edilmemesini anlamlandıramayışı, bu izole oluş ve bilinçsizlikten kaynaklanıyor. Garbus'un bu noktaya temas edişi çok yerinde. Çünkü bu kafa karışıklığı, Nina Simone'un hayatında önemli bir rol teşkil ediyor, seçimlerini etkiliyor. Klasik müzik hayalini gerçekleştiremeyince ailesini geçindirmek için cüzi ücretlerle sahneye çıkan, mekan sahipleri tarafından piyano çalması yanında şarkı da söylemesi istenen, bu yüzden mecburen blues ve caza yönelen Eunice için Nina Simone sayfası açılıyor. Bir partide tanışıp aşık olduğu polis memuru Andy Stroud ile evlenmesi, Andy'nin işinden ayrılıp onun menajeri olması, kızı Lisa'nın doğumu, üstün yetenekleri sayesinde giderek ünlenmesi onun hayatına yeni sayfalar ekliyor.


Kocası ve menajeri Andy Stroud'un fiziksel şiddete varan baskıları ve yoğun çalışma temposu sonucunda üzerinde şöhretin baskısını daha çok hissetmeye başlaması Nina Simone'u bunalıma sürüklüyor. Dönemin ırkçılık karşıtı sivil hareketlerinden etkilenmesi, politik bir donanımı olmamasına rağmen kariyerini umursamadan bu hareket içinde yer almak istemesi, bu yüzden iş kaybına uğraması sonucu bu bunalım gittikçe şiddetleniyor. Doğruluğuna inandığı şeyler ile müzikal dehası arasında sıkışması, aynı zamanda Amerika'daki ırkçılık ile baş edemeyeceğini iyice anlaması sonucu huzur bulmak için Straud'dan boşanıp Liberya'ya gitmesi de onun şan şöhret peşinde koşan bir karakterde olmadığını gösteriyor. Ama geçimini sağlamak için müziğe dönmesi kaçınılmaz olduğundan İsviçre'ye Montreux Caz Festivali'ne katılarak eski günlerine dair nabız yokluyor. Oradan iyi reaksiyon almasına karşın Paris'e gittiğinde geceliği 300 dolardan sahneye çıkmak zorunda kalan düşmüş bir müzisyene dönüştüğünü fark ediyor. Psikolojik sorunları, çevresi ve hayranlarıyla olan ilişkilerini de etkiliyor. Ancak müzisyen dostlarının da yardımıyla küllerinden doğma anı onu bekliyor. Çünkü onun gibi müzikal dehaların yok olması çok zor.

Hayatı boyunca hep içinde kalmış olan klasik müzik piyanisti olma hayalini gerçekleştirse, tüm dünyanın tanıdığı Nina Simone olur muydu bilinmez. Fakat karşımızda evliliğe, şöhrete, ırkçılığa, politikaya karşı donanımsız bir kadın olduğu gerçeği var. Bu onu kesinlikle zayıf göstermiyor. Karşılaştığı bu anormal durumlara karşı ne kadar insan kalabildiğine işaret ediyor. Üstün müzik yeteneği sayesinde milyonlarca hayran edinmiş bir kadının hala "kendim olmakla yaşamak zorundayım" diyebildiğine tanık oluyoruz. Kendi sesinden duyduklarımız kadar, hayatının çeşitli dönemlerinin ve olaylarının sözcülüğünü yapmış Little Girl Blue, I Loves You Porgy, My Baby Just Cares For Me, Mississippi Goddam, Ain't Got No - I Got Life, To Be Young Gifted and Black gibi şarkılarla tanışıyor, zaten tanıyorsak onları daha da anlamlandırıyoruz. Belki de bir klasik müzik piyanisti olsa, Nina Simone olmayacaktı. Daha sınırlı bir kitle tarafından tanınacaktı. Bu güzel pop caz, soul, R&B şarkıları yazmayacak, onları seslendirip o güzel sesinden mahrum bırakacaktı. Ama en azından yapmaktan mutlu olduğu şeyi yapacaktı. Nina Simone olmaktan mutsuz olduğu dönemlere rağmen, öyle ya da böyle müzik yapıyor olması, onun içindeki yaşam sevincini, hüznünü, öfkesini insanlara geçirebilmesi açısından çok önemli.

20 Temmuz 2017 Perşembe

Daglicht (2013)


Yönetmen: Diederik Van Rooijen
Oyuncular: Angela Schijf, Fedja van Huêt, Monique van de Ven, Matteo van der Grijn, Maartje van de Wetering, Daniel Verbaan, Derek de Lint, Thijs Römer, Victor Löw
Senaryo: Philip Delmaar, Diederik Van Rooijen, Simone Kome van Breugel, Marion Pauw
Müzik: Bart Westerlaken

Otistik belirtilen gösteren oğlu Aron ile sorunlar yaşayan avukat Iris, Aron'un okuldan bir hafta ceza alması üzerine onu annesi Ageeth'in evine götürür. Ageeth ise evi onlara bırakarak seyahate çıkar. Birgün eve gelen akvaryum uzmanından tesadüfen hiç görmediği bir ağabeyi olduğunu öğrenir. Annesine neden bunu sakladığını sormak istediğinde ise ona ulaşamaz. Yaptığı araştırma sonucunda, yıllar önce komşusunu ve komşusunun beş yaşındaki kızını öldürmek suçundan özel bir hapishanede olan otistik üvey ağabeyi Ray'in izini bulur. Ray'i tanıdıkça, davranış yönünden onun otistik oğlu Aron’a çok benzediğini fark eder ve ağabeyinin masum olduğunu düşünmeye başlar. Hem hapishanedeki Ray ile buluşmalarında, hem de araştırmalarını derinleştirdikçe, sırlarla ve sürprizlerle dolu geçmişte adım adım yol almaya başlar. Marion Pauw'un romanından Pauw'un yanı sıra Philip Delmaar, Diederik Van Rooijen, Simone Kome van Breugel gibi isimlerin senaryosunu yazdığı, bu isimlerden Diederik Van Rooijen'in yönettiği Daglicht, kaliteli ve sürükleyici bir romanın tüm özelliklerini taşıyan yapıda bir film.

Başlangıçta problemli oğlu Aron'un davranışları, gizemli annesi Ageeth ile ilişkisi ve avukat olarak üstlendiği varlıklı Benschop ailesinin porno film sektöründeki oğlu Peter'ın taciz davası ile karışık bir görüntü çizen film, buna bir de hiç bilinmeyen ağabey meselesini ekleyince hangi alana yöneleceğini merak ettiriyor. Ama kısa sürede bu parçaların, Iris'in masumiyetine inandığı ağabeyi Ray'in masumiyetini ispat etmek için izleyeceği yola hizmet ettiği anlaşılıyor. Iris'in Ray ile konuşmaları ve gerçeği arayış yolculuğuna flashbacklerle serpiştirilen Ray'in hikayesi filmin boyutunu değiştirdiği gibi, Aron'un yapmayı sevdiği puzzleları da andırmaya başlıyor. Ray'in bu cinayetleri işleyip işlemediği, işlediyse onun gibi naif birinin neden böyle canice birşey yaptığı, işlemediyse onları kimin öldürdüğü gibi soruları zekice kafalarda döndüren, yan karakterlerle bu sorulara başkalarını ekleyen senaryo, bazı olayları oldu bittiye getirse de finale kadar bu soruları sordurmayı sürdürüyor.

Bu kadar çabadan sonra sürpriz bir finalin bizi beklediği de sürpriz sayılmaz. Tabii o finale kadar her seyirci kendi teorisini bir şekilde üretmiş oluyor. Fakat son ve güçlü bir flashback ile açığa çıkan gerçek bu kadar öngörülemez olunca, zaten o ana dek çok iyi geliştirilmiş olan bu hikayeye yakışır biçimde bitirilmesi filmin duygusal yönünü bir kat daha arttırıyor. Bu sonu tahmin eden çıkar mı bilinmez. Ancak tahmin edemeyenler için gerçekten güçlü bir uyanış anı taşıyor ki, bu an hem görüntüleriyle, hem de müzikleriyle duygu yoğunluğu taşıyor. En başta Ray rolündeki Fedja van Huêt olmak üzere, Iris rolündeki Angela Schijf ve Hollanda sinema ve televizyonunun tecrübeli aktrislerinden Monique van de Ven'in hem filmin dokusuna uygun biçimde kimi zaman mesafeli ama etkili performansları da filme farklı açılar katıyor. Hollywood'un henüz neyse ki farkına varmadığı, varmaması gerektiği bu çarpıcı hikaye, ola ki birgün yeniden uyarlanırsa bile ilk tercihimiz mutlaka Daglicht olmalı.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Hounds Of Love (2016)


Yönetmen: Ben Young
Oyuncular: Emma Booth, Ashleigh Cummings, Stephen Curry, Susie Porter, Damian de Montemas, Harrison Gilbertson
Senaryo: Ben Young
Müzik: Dan Luscombe

1987 yılında John ve Evelyn White çifti, genç kızları kaçırıp onlar üzerinde cinsel fantezilerini gerçekleştirdikten sonra öldürmektedirler. Anne babası boşanmış 17 yaşındaki Vicki, boşanmanın sorumlusu olarak gördüğü annesinin yanında kaldığı bir gece, arkadaşlarıyla bir partide buluşmak için evden kaçar. Yolda karşılaştığı John ve Evelyn, onu kısa süreliğine evlerine davet ederler ve içkisine ilaç katarak alıkoyarlar. Vicki sayesinde bu garip çiftin kurbanlarıyla, aynı zamanda birbirleriyle olan dinamikleri de değişmeye başlar. Birkaç kısa film ve Avustralya dizilerinin bazı bölümlerini yönetmiş olan Ben Young'ın ilk uzun metrajı olan, Venedik Film Festivali’nde ilgiyle karşılanan Hounds Of Love, iyi oyunculukların belirleyiciliğinde güçlenen psikolojik gerilimi ile diken üstünde tutan bir yapım. Ama bir ilk film olması sebebiyle bazı eksiklikleri de mevcut. Bu eksiklikler filmin genel gerilim dokusuna fazla zarar vermese de, bazen boşluk, bazen de şişlik yaratabiliyor.

Ben Young, hem gerilimli, hem dramatik, hem de rahatsız edici olmak istiyor ve bunları büyük oranda başarıyor. Ama bazı ağır çekim sahneleriyle vurucu olma çabası, şiddetin boyutlarını kapalı kapılar ardında veya kadrajın dışında seyirciye paslaması, Vicki ve annesi arasındaki çekişmeyi tam dolduramaması gibi etkisi kişiden kişiye değişebilecek tercihlerde bulunurken yüzeysel kalabiliyor. Filmde iki önemli kadın figür olarak Vicki'nin annesi Maggie ve Evelyn üzerinden, evlilik içinde kadının konumunu sorgulamaya soyunan Young, Evelyn ile bunu başarırken, neden sevecen doktor eşinden boşanıp kendi başına yaşamak istediği tam anlaşılamayan (özgürlüğüne düşkün bir yapıda olduğu gerekçesi dışında) Maggie ile bir boşluk yaratıyor. Başını sokacak bir ev, sofrada bir tabak için saplantılı bir şekilde aşık olduğu John ile yaşayan, onun aşağılamalarına, şiddetine, manipülasyonlarına katlanan Evelyn'in dramı, çoğu zaman Vicki'nin de önüne geçebiliyor. Vicki'nin John ve Evelyn arasındaki bu hassas dinamikleri sezip bunları Evelyn'e karşı kullanmasının sonuçlarını seyirciye bırakmakla birlikte, Ben Young'ın bu sonuçlarla klişelerden uzak durmaya çalıştığı da gözlenebiliyor.

Tabii Ben Young, ele aldığı hikayenin tüm klişelerinden kendini sıyıramıyor. Evelyn'in finalde yaşadıklarını oturtabileceğimiz zeminin kayganlığı, bu klişelerden biri. Elinden geldiğince uzun tutmak istediği bu final, bazen ağır ilerleyen dizilerdeki tekdüze anlayışa göz kırpmıyor değil. Elbette amacı gerilimi tırmandırmak, hatta sinir bozucu olmak ise bunu beceriyor. Fakat filmin gücünü büyük oranda oyunculara borçlu olduğu da bir gerçek. Avustralya sineması ve televizyonunun tecrübeli isimlerinden Stephen Curry, performansıyla Venedik Film Festivali'nden ödül alan genç oyuncu Ashleigh Cummings ve Brüksel Uluslararası Film Festivali'nden En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanan Emma Booth üçlüsü, belki de farklı bir üçlünün yaratamayacağı etkiyi yaratma konusunda çok başarılılar. Lady D'Arbanville (Cat Stevens) ve Nights In White Satin (The Moody Blues) gibi iki klasiğin çaldığı sahnelerdeki görsel estetik ve yine filmin kendini ağırlaştırdığı bazı anlarda yaratılmak istenen ev içi - ev dışı kontrastlı atmosfer, sonraki filmlerinde Ben Young'ın nasıl bir yol izleyeceğine dair birtakım fikirler oluşturuyor. Hounds Of Love, bir yönetmenin yıllar sonra "ilk filmim" demekten utanmayacağı, bunun yanında eksiklikleri de görebileceği bir film.