30 Aralık 2015 Çarşamba

Youth (2015)


Yönetmen: Paolo Sorrentino
Oyuncular: Michael Caine, Harvey Keitel, Rachel Weisz, Paul Dano, Jane Fonda, Alex Macqueen, Luna Zimic Mijovic, Nate Dern, Alex Beckett, Mark Gessner, Tom Lipinski, Chloe Pirrie, Robert Seethaler, Ed Stoppard, Paloma Faith, Roly Serrano
Senaryo: Paolo Sorrentino
Müzik: David Lang

Paolo Sorrentino bu kez emekli besteci Fred Ballinger (Michael Caine) ve yönetmen Mick Boyle (Harvey Keitel) adlı iki eski dostun Alpler'deki lüks bir dinlenme tesisinde geçirdikleri zaman dilimini filme alarak La grande bellezza'nın tarzına ve duygusuna hiç de uzak olmayan bir film sunuyor. Duygu, geçip giden yılların muhasebesini yapan yaşlı bir (burada iki) ana karakter üzerinden hayatın yorumlanışına yönelik. Tarz ise yine elit, mizahi ve yer yer minimal. En kestirme yoldan La grande bellezza'yı seven / sevmeyen kesmin, Youth'u da sevecek / sevmeyecek olması muhtemel (düz) çıkarımında bulunabiliriz. Tabii ki sinema sanatı söz konusu olduğunda her iki Sorrentino filmi de sevilmeyecek yapıda filmler değil. Lakin kendi adıma La grande bellezza'da ne bulduysam / bulamadıysam, Youth bünyesinde de hemen hemen aynı şeyleri buldum / bulamadım. Erken bir kıyaslamada bulunursam, La grande bellezza'yı 1-2 puan daha fazla beğendiğimi söyleyebilirim.

Yine filmin ruhuna çok iyi oturan, bazılarının sosyal medyada sanki kendi bulmuş gibi kullandığı harikulade cümlelerle bezeli senaryo, tablolardan fırlamış gibi duran olağanüstü Alpler görüntüleri ve hali vakti yerinde yaşlı insanlar eşliğinde sunulan varoluş salvoları Sorrentino karakteristiği olarak tüm görkemiyle boy gösteriyor. Fakat bununla birlikte yeterince derinleştirilemeyen zengin yan karakter koleksiyonunun yarattığı dağınıklık -ki bazen göze fazlalık olarak bile görülebiliyor- ve bu koleksiyona dair hezeyanların sadece belli bir kesime hitap etmesinin yarattığı yabancılaşma da aynen muhafaza edilmiş. Elbette Fred veya Mick'in etrafında şekillenen uzak (yaşlılık) ve yakın (gençlik) kavramlarına farklı biçimlerde bir çiftçi veya bir memur da yabancı değildir. Ama bu insanların sanatçı ve ünlü oluşlarındaki kaygılara ortak olma becerimiz, genel olarak Sorrentino filmlerine bakışımızla doğru orantılı sanırım.


Sorrentino'nun her iki filmiyle özümsetmek istediği "cennette yaşlı olmak" ironisi, Jep, Fred, Mick gibi sanat ve popülariteyle içiçe bir hayat geçirmiş 65 yaş üzeri erkeklerdeki hayata bakışı karamsarlaştırırken, onların çevreye olan gözlemci tutumlarından da bolca nemalanmalarını sağlıyor. Yaşlandıkça etrafa karşı daha gözlemci bir eğilim gösteren yaşlı insanların gözlemleyeceği çevreyi de zengin tutmayı şiar edinmiş Sorrentino'nun, Roma sosyetesinden sonra elit bir İsviçre tesisi seçmesi garip değil. Ama bu tesiste sosyete yanında müzik ve sinema dünyasından karakterler, bir kainat güzeli, eski bir futbolcu (Maradona olduğu çok açık), hiç konuşmayan yaşlı bir çift, bir Budist rahip, robot ve Hitler profillerini temsilen bir aktör gibi malzemesi bol unsurlar serpiştirmek de senaryoyu besleme yönünde ilginç çıkış noktaları. Böylece yaşlılık kadar "geçmiş" vurgusu da kendini öne çıkarmayı arzuluyor. Zaten "yaşlılık geçmişine uzaklaşmaktır" sözü bunu çok iyi destekliyor. Ne var ki özenle seçilmiş bu yan karakterlerdeki potansiyel, ya potansiyel olarak bırakılmış ya da Sorrentino'nun çarpıcı aforizmalarını seslendirmek için tasarlanmış izlenimi veriyor. Hele Fred'in kızı Lena'nın varlığı ve ona bahşedilen senaryo örgüsü, sırf Fred Lena'ya "senin yatakta iyi olduğunu biliyorum çünkü ben de iyiydim" cümlesini kurabilsin diye filme konulmuş sanki.

Sorrentino Roma'yı ve Alpler doğasını sanatına kusursuz biçimde ortak ederken, bezgin karakterlerinin törpülenmiş tutkularından yarattığı bu tezatlığı uzunlu kısalı skeçlerle ifade etmeyi seviyor. Hatta bu skeçlerin her birine kıssadan hisse eklemeye çalışıyor. Kimini karakterlerine söyletiyor, kimini seyircinin çıkarımına bırakıyor. Böylece merkeze koyduğu karakterinin temsil ettiği birçok özelliği farklı şekillerde ifade etme fırsatı buluyor. Bu noktada yakaladığı sanatsal estetik ve öngörülemezlik sayesinde elini daha da güçlendiriyor. Ortaya birbirinden bağımsız fakat buradaki gençlik - yaşlılık - geçmiş konseptlerinden oluşan ana gövdeye ne tür sahne çekilse gider bir anlayış çıkıyor. Jep - Fred merkezi noktalarında rastladığımız karizmatik duruşun işbitiriciliği de bu anlayışı anlamayı kolaylaştırıyor. Zaten yaşayan birer efsane olan Michael Caine - Harvey Keitel ikilisi, Sorrentino'nun son iki filmde anlatmak istediklerinin Amerikan / İngiliz versiyonu sanatçılar. Özellikle genç bir senaryo ekibiyle "vasiyetim" dediği filmini çekmek için uğraş veren, hatta favori aktrisi Brenda Morel (ilk görüşte Faye Dunaway'e benzettiğim Jane Fonda) ile anlaşma bile sağlayan Mick Boyle, belki de gidişatı ve sonuyla en çarpıcı hikayeye sahip karakter. La grande bellezza ne kadar Sorrentino'nun sanatsal duruşunu dinamikleştirebildiyse, Youth aynı duruşu daha hüzünlü hale getirebilmiş bir film.

26 Aralık 2015 Cumartesi

La grande bellezza (2013)


Yönetmen: Paolo Sorrentino
Oyuncular: Toni Servillo, Carlo Verdone, Sabrina Ferilli, Pamela Villoresi, Galatea Ranzi, Giorgio Pasotti, Serena Grandi, Luca Marinelli, Luciano Virgilio, Giusi Merli, Sonia Gessner
Senaryo: Paolo Sorrentino, Umberto Contarello
Müzik: Lele Marchitelli

Yıllar önce yazdığı tek bir kitapla şöhrete ve paraya kavuşan, bu rehavetle yeni kitaplar yazmak yerine bir dergide röportajlar yaparak Roma'da lüks hayatını sürdüren Jep Gamberdella'nın 65. doğum günü partisiyle açılan La grande bellezza (The Great Beauty), Paolo Sorrentino'nun yazıp yönettiği ve 2014 En İyi Yabancı Film Oscar'ı, Golden Globe, BAFTA dahil yüzün üstünde organizasyondan ödül ve adaylıklar almış bir film. Yıllarca Roma sosyetesinde farklı karakterlerdeki insanların kaprislerine, ikiyüzlülüklerine, züppeliklerine, krizlerine tanık olmuş ve hala olmakta olan Jep, yaşlandıkça gençliğine özlem duyan bir adam. Ona gençliğini hatırlatan en önemli unsur ise artık daha sık hatırladığı ilk aşkı. Bu ruh haliyle ölmeden önce henüz tanımını yapamadığı muhteşem güzelliğin peşine düşen Jep, yeni bir kitap yazmak için de kendini hazır hissetmeye başlıyor.

Aslında ortada somut bir arayış veya yeni bir kitap yazmak için belirgin bir gayret yok. Açılıştaki uzun parti sahnesinden itibaren partiler, davetler, tuhaf sanatsal performanslar, burjuva sohbetler, olağanüstü mekanlar (bir adet de cenaze) arasında mekik dokuyan Jep, 65 yaşın baygın ve bitkin bakışlarıyla tutkulu bir varoluş arayışını benimsetmekten çok uzak. Şüphesiz Toni Servillo güçlü ve tecrübeli bir aktör. Ancak daha en başından Jep karakterinin sanki daha farklı bir yüze ve yoruma ihtiyaç duyduğu düşünülebilir. Yine de bu durumu kanıksadıktan, Jep'in bitkinliğini 65 yaşına ve sosyetik yaşam tarzının monotonlaşmasına tahvil ettikten sonra adaptasyon daha kolaylaşıyor. Aynı zamanda yan karakterlere ve Jep'in bu karakterlerle iletişimine odaklanmak da kabul edilebilir, hatta keyifli hale geliyor. Farklı amaçlara sahip görünseler de aslında amaçsızca o parti senin, bu davet benim savrulan bu karakterler içinde belki de en tutkulu olanı, tiyatro oyunu yazma peşindeki Romano olsa gerek. Tabii bu kadar amaçsızlık içinde Jep'in "muhteşem güzellik" arayışı (ki tekrar edelim, adam bariz birşey aramıyor, sadece hayatını yaşıyor), seyirciye hissettirmesi muhtemel burjuva yabancılaşmasını kendi kalıplarında makul hale getirmeye çalışıyor.


Jep Gamberdella, "65 yaşına bastıktan birkaç gün sonra keşfettiğim en önemli şey, yapmak istemeyecegim şeyler için artık vakit harcayamayacak olmamdı" dedikten sonra bile yapmak istemediği şeyler için vakit harcamaya devam ediyor. Katıldığı her etkinlik, karşılaştığı her insan, onlarca farklı ayrıntıyla birlikte hayatının son düzlüğüne bir anlam vermek isteyen bu adama birbirinden ilginç örnekler sunuyor. Sorrentino bu manada bir bütünlük peşinde değil. Tam tersi, Jep özelinde kendi bilinç akışının kanallarını açmak için çaba sarf ediyor. Ama birbirinden bağımsız görünen bu parçaları Jep'in spiritüel yolculuğuna uyarlarken bir bütüne ait olduklarını da doğal akışa yansıtıyor. "Hayat, tek bir bireyin anlayamayacağı kadar karmaşık" olunca tüm yan karakterlerin bu anlayışsızlığından kolektif başka anlayışlar peydah oluyor. İnsanın belli bir tükenme noktasında kendini ya eğlenceye ya da dine vermeye eğilimli oluşuna dair söyleyecekleri olan Sorrentino, en nihayetinde "kökler önemlidir" derinliğine erişiyor. Jep bu erişimi, hergün kendi vesikalık fotoğrafını çeken, üstelik bunlardan dev bir sergi oluşturan adam veya yıllardır kök yiyerek beslenen yaşlı azize sayesinde, ya da başta ilk aşkı olmak üzere ona yitip giden yılları hatırlatacak herhangi bir nostalji unsurunun güdülemesiyle sağlıyor.

Sorrentino'nun Roma'yı adeta bir başrol gibi kullanması, Jep ve çevresini kuşatan yapaylığa yer yer absürt yorumlar getirmesi Fellini seslerini de yükseltti. Ama Sorrentino birçok yönetmenden izler taşıyan, onlardan derlediği bu izlerden kendine başka bir yol açmaya çalışan yönetmenlerden biri. La grande bellezza ile bu yolda çok önemli bir adım atmışa benziyor. Bir olay örgüsü oluşturmak yerine, içinden kısa filmler çıkabilecek pasajlar oluşturan Sorrentino, Lele Marchitelli'nin tema müziklerini ve ilk kez bu filmle keşfedilebilecek pekçok lezzetli şarkıyı bu akışa dahil ederek zaten görselliği son derece güçlü filmini işitsel anlamda da özel hale getiriyor. Meydana getirdiği bu şiirsel bütünlük ile bir yönetmenin roman yazar gibi film çekme yetisine çarpıcı bir örnek teşkil ediyor. Henüz 50'sine gelmemiş Sorrentino'nun yaşlanma algısını (en azından 65 yaş algısını) bu denli elitist ve entellektüel kaygılarla ele alması şahsen filmle duygusal bir bağ kurmam yönünde önüme türlü engeller çıkardı. Ancak bir sanat olarak sinemanın bu penceresinden bakmayı başardığımızda kimi anlarda üzerimize yağan yağmur gibi bir film La grande bellezza...

17 Aralık 2015 Perşembe

Beasts Of No Nation (2015)


Yönetmen: Cary Joji Fukunaga
Oyuncular: Abraham Attah, Idris Elba, Emmanuel Nii Adom Quaye, Kurt Egyiawan, Annointed Wesseh, Ama K. Abebrese, Kobina Amissah-Sam, Francis Weddey
Senaryo: Cary Joji Fukunaga
Müzik: Dan Romer

Uzodinma Iweala'nın romanından Cary Joji Fukunaga'nın senaryosunu yazıp yönettiği Beasts Of No Nation, ismi belirtilmeyen bir Afrika ülkesindeki iç savaş yüzünden mutlu yaşamı ve ailesi dağılan 14 yaşındaki Agu'nun adım adım bir çocuk asker olmaya doğru giden hikayesini anlatıyor. Agu'nun önce bir çocuk, kısa bir süre esir, eğitim aldıktan sonra da savaşçı olma düzlemini onun gözünden ve ara sıra da kafa sessinden izlediğimiz film, iyi bir başlangıç yapıyor. Askerler ve isyancılar arasındaki bir tampon bölgede yaşayan Agu'nun mutlu çocukluk dönemi, ailesi ve arkadaşlarıyla ilişkileri, fakat bir yandan da kaçınılmaz hale gelen iç savaşın ayak sesleri ilk bölümde gayet benimsetici bir tempoda işleniyor. Agu zalim askerlerin elinden kurtulup tek başına ormana kaçtıktan bir süre sonra ulusal savunma gücü NDF'in karizmatik lideri Commandant'ın filme dahil oluşu da bu tempoyu bozmuyor. Ancak filmin şerit değiştirmesi gerektiği anda değiştirmeyip bir de üstüne o tempoyu düşüren, bazen de yanlış şeride geçen film, dakikalar ilerledikçe hikaye olarak anlatacak fazla birşeyi kalmadığını hissettiriyor.

Bu süreçte Agu'nun içinde bulunduğu zor şartlar dahilinde şansının yaver gitmesi, fazla keskin virajlar yaşamadan NDF'e dahil olması, kendini kanıtlamak için işlemek zorunda olduğu ilk cinayeti derken daha önce farklı suretlerde izlediğimiz filmlerin rotasını burada da görüyoruz. Üstelik bu rotada yanına bazı önemli eşyaları almadığını, bazı önemli duraklara uğranmadığını da görüyoruz. Örneğin başlangıca Agu'nun annesiyle birlikte yer aldığı özel bir sahne koymadan annesinden ayrıldığı sahnede duygusal yoğunluk beklemek, hatta sonradan anneyi bulmak gibi filmi sonuna dek taşıyabilecek motivasyonlardan birine sırtını dönmek filmden çok şey götürüyor. Yine başlangıçta gözümüze sokulan (çok da eğlenceli olan) Agu'nun "hayali televizyon" konseptinin NDF'in vahşi sosyalliğinde tek bir sahnede bile kullanılmaması, yitirilen masumiyete yapacağı vurguyla çok farklı ve etkili şekillerde kullanılacağı düşünüldüğünde bu fırsatın kaçırılması da talihsizlik. Vahşi sosyallik demişken, çocuklardan ve gençlerden kurulu NDF'in "vahşi" duruşunu fazlasıyla kanıksamış gibi hissetme olasılığımızın sebebi, filmin inandırıcı bir boyutlama gerçekleştirememesi diye yorumluyorum. Mesela Blood Diamond, ana konusu Afrika'nın çocuk askerleri olmamasına rağmen bu konuda iyi bir damar bulup onu işleyebilmiş bir filmdi.

Agu'nun kafa sesinden duyduğumuz şiirsel isyan ve umutsuzluk cümlelerinin filme büyük geldiğini düşünüyorsanız, Beasts Of No Nation ile ilgili hemen hemen aynı şeyleri hissediyoruzdur. Sözünü ettiğimiz önemli eksiklikler çoğu zaman karakterlerin doğasına yansımış "performans" detaylarıyla ve Fukunaga'nın kendisinin üstlendiği görüntü yönetiminin gücüyle kapatılmaya çalışılıyor. Başarılı da olunuyor. Örneğin bahsi geçen Agu'nun annesinden ayrıldığı o sahnede duygusal bir yoğunluk yaşıyorsak bunun yegane sebebi Abraham Attah'tır. Anlamlı yüzünü hiç aksamayan bir performansla bütünleştirip bir karakter çıkaran Attah, defalarca Fukunaga'nın eksikliklerini kapatıyor / kapatmaya çalışıyor. Idris Elba'nın canlandırdığı Commandant bile bu denli tam bir karakter ortaya koyamıyor. Nereden geldiği, tam olarak neyi hedeflediği, hatta akıbetinin ne olduğu belli değil. Agu ile Commandant arasında baba-oğul ilişkisi kurmaya çalışmayıp "kurdum oldu"ya getiriyor. Üstelik göstermediği bir sahneyle bu ilişkiyi çok itici bir boyuta dahi taşıyor. Oysa liderlik vasıfları yükselişten inişe geçerken politik verileri de çok iyi kullanabilecek Commandant gibi bir karakterin "epic fail" potansiyelinden hakkıyla yararlanamamak tam bir başarısızlık. Ama Fukunaga bu iki oyuncusu ve teknik becerileriyle filmi olmadığı birşey gibi gösterme becerisine sahip. O yüzden şahsen Abraham Attah dışında filmde uzun uzun bahsedilecek bir derinlik görmedim.

10 Aralık 2015 Perşembe

Man Up (2015)


Yönetmen: Ben Palmer
Oyuncular: Lake Bell, Simon Pegg, Rory Kinnear, Olivia Williams, Sharon Horgan, Ophelia Lovibond, Henry Lloyd-Hughes, Ken Stott, Harriet Walter, Stephen Campbell Moore
Senaryo: Tess Morris
Müzik: Dickon Hinchliffe

Tess Morris'in yazıp Ben Palmer'ın yönettiği Man Up, evlenmek için ümidini kaybetmek üzere olan 34 yaşındaki Nancy'nin tesadüf eseri trende karşısında oturan 24 yaşındaki Jessica'nın "kör randevusu" ile buluşması, ama bozuntuya vermeyip potansiyel gördüğü bu randevuyu Jessica olarak sürdürmesiyle yaşanan komik olayları izlediğimiz sevimli bir romantik komedi. Online satış işinde çalışan 40 yaşındaki Jack ile kısa sürede kaynaşan Nancy, aynı gün anne ve babasının . evlilik yıldönümleri için de bir konuşma yapacaktır. Ama eski tanıdıklar, eski eşler ve yaşanan türlü aksilikler Nancy ve Jack'in bu buluşmasını unutulmaz bir güne dönüştürür.

Man Up'ın en belirgin özelliği, 90'lar sonu, 2000'ler başı Hugh Grant romantik komedilerini anımsatan, özlediğimizi fark ettiğimiz sıcak, samimi ve çok enerjik bir film olması. Jack'in dahil olmasıyla ivme kazanan film, hızlı akan ve duygusal zekası zengin diyalogları ile iyice kıvama geliyor. Üstelik Nancy'nin Jessica yerine geçmesi ve bunların yol açtığı komik yanlış anlamaları / yalanları yerinde kullanıp cebine koyduktan sonra bu durumu fazla uzatmayıp gerçeği açık ediyor. Bu erken açığa çıkış yüzünden kredi kaybedeceği düşünülürken çok zekice durumu lehine çevirecek hamleler ortaya koyuyor. Finaline kadar cebinde biriktirdiklerini de çeşitli yer ve zamanlarda çıkarıp ekonomik biçimde kullanıyor. Yer yer karikatür ve absürt olmayı kafaya takmayıp, kısa süresi dahilinde romantik komedi gereklerini başarıyla uyguluyor.


Başlangıçta Nancy'yi tek izlediğimiz bölümlerde bir tutukluk yaşansa da, Jack ile karşılaşmaları ile hemen bir sıcaklık oluşmaya başlıyor ki, bir romantik komedi bunu kısa sürede başarıyorsa sonrasından da beklentiler artıyor. Nancy'nin birbirinden renkli teorileri, taze dul Jack'in çaresiz eş arayışının sebep olduğu delişmen yapısı filmin temposunu hep zinde tutarak bu beklentilere cevap veriyor. Nancy ve Jack'in doğru insanı bulmaya yönelik çatışmalarının yarattığı sözde uyumsuzluk, tatlı bir hüzün sosuyla aslında güzel bir uyuma işaret ediyor. Bazen abartılı ve karikatür durum / kişiler bile bu çekiciliği bozmuyor.

Bahsettiğimiz dönemin yapımlarıyla hoş vakit geçirmiş izleyiciler için Lake Bell - Simon Pegg uyumunu eğlenceli sahneler, hınzır diyaloglar, bazıları 80'lerden seçilmiş güzel şarkılar eşliğinde izlemek keyif veriyor. Man Up, her eli yüzü düzgün romantik komedi gibi doğru insanı bulmak, tüm aksiliklere rağmen ona tutunmak üzerine bir günü anlatan, özellikle Simon Pegg hayranlarının kaçırmaması gereken, Lake Bell'i de parlatan bir yapım. Hatta Nancy ve Jack'in konumunda olanlar için adeta pamuk şekeri gibi. Mesajları güzel ve bir tanesi de çok net: "Fuck the past!"

5 Aralık 2015 Cumartesi

Hidden (2015)


Yönetmen: Matt Duffer, Ross Duffer
Oyuncular: Alexander Skarsgård, Andrea Riseborough, Emily Alyn Lind, William Ainscough
Senaryo: Matt Duffer, Ross Duffer
Müzik: David Julyan

Baba Ray, anne Claire ve kız çocukları Zoe'den oluşan üç kişilik bir ailenin bilinmeyen bir sebepten dolayı saklandıkları sığınaktaki 301. günlerinde dahil olduğumuz Hidden, büyük bölümü bu sığınakta geçen ve bir noktaya kadar kendini gayet iyi taşıyan bir psikolojik gerilim. Zaten kendini en iyi taşıdığı anlar da psikolojik gerilim anları. Tabii sonradan dönüştüğü birtakım şeyleri açık ederek filmin tadını kaçırmamak adına daha yüzeysel bir yorum yapmak daha iyi. 301 gündür bu sığınakta hayatta kalmaya çalışan ailenin içinde bulunduğu zor durum neticesinde kısa sürede filme adapte olmak kolaylaşıyor. 301 gün önce ne olduğu, ailenin o sığınağa nasıl girdiği, en önemlisi de dışarıdaki tehditin ne olduğuna dair bilinmezlik filmin en önemli kozu sayılır. Filmi yazıp yöneten Matt ve Ross Duffer kardeşler bu koz sayesinde avucuna aldıkları seyirciyle kedinin fareyle oynadığı gibi oynama fırsatı elde ediyorlar. Sığınaktaki konservelere dadanan bir farenin yarattığı krizle başlayan gerilimi çok ölçülü biçimde dalga dalga yükselten Duffer kardeşler, aşağıda yaşanan dram harmanlı psikolojik gerilimi, yukarının bilinmezliğiyle çok iyi dengeliyorlar.

Ancak tüm bu bilinmezliğin çözüleceği 301. gün, bir gerilim filmi için çok iyi başlasa da, ufak ayrıntıların sağladığı geri dönüşlerle birlikte yavaş yavaş aslında tanıdık bir film izlediğimizi anlamaya başlamak hayalkırıklığı yaratabilir. Zira ilk yarıdan sonra dışarıdaki "breathers" denilenlerin gerçekte kim ve neyin peşinde oldukları ne yazık ki beklenmediği bekleyenlerin beklentilerine cevap veremiyor. Öyle ki, iki kilit kelime bile film için çok büyük spoiler olabilir ve filmi izleyecekler bu iki kelime yüzünden filmi izlemekten vazgeçebilirler. İşte bu kelimelerin bulunduğu kaliteli kalitesiz çok fazla film izlediğimizden, artık fark yaratan ya da en azından fark yaratmaya oynayan filmler görmek istiyoruz. Hidden, fark yaratmasa da, özellikle ilk yarısıyla fark yaratmaya oynayan sınıfına dahil edilebilecek bir film. Sürpriz final kaçınılmaz olarak ikinci yarıya güç kazandırmak için planlanmış bir durum. İkinci yarıda aksiyona yüklendikten sonra ilk yarının psikolojik etkisini silip atmak yakışmasa da, bu final belki bir devam filminin kapısını aralamak için tasarlanmıştır. Ama o devam filminin de az çok neye benzeyeceğini tahmin edebiliriz. Sonuç olarak elimizde sıkı bir ilk yarıya, çekirdek aileden oluşan üç başarılı performansa ve şahane bir periskopa sahip bir film kalıyor.

28 Kasım 2015 Cumartesi

Victoria (2015)


Yönetmen: Sebastian Schipper
Oyuncular: Laia Costa, Frederick Lau, Franz Rogowski, Burak Yiğit, Max Mauff, André Hennicke
Senaryo: Sebastian Schipper, Olivia Neergaard-Holm, Eike Frederik Schulz
Müzik: Nils Frahm

Sebastian Schipper'ın yönettiği Victoria, 130 küsür dakikalık tek plan çekimiyle büyük ses getirmiş, birçok festivalden ödül ve adaylık kazanmış bir yapım. 20'li yaşlarındaki Madridli Victoria'nın Berlin'de bir kulüp çıkışında karşılaştığı dört gençle takılması ve yaklaşık 2 saat 10 dakika içinde yaşadıklarını tam zamanlı olarak izlediğimiz film, bu özelliğiyle çılgınca bir meydan okuma olarak görülebilir. Doğaçlamaya bolca imkan tanıyan bu özellik, bu sayede elde ettiği doğallığı yoğun biçimde hissettiriyor. İlk bir saati Victoria ve yeni arkadaşları arasındaki uyumun, Victoria ve Sonne arasındaki yakınlaşmanın temellerini oluşturmakla geçiren Sebastian Schipper, bu sürede tempo dengesizliğinden kaynaklanan bazı sarkmalar yaşıyor. Sonne, Boxer, Blinker ve Fuß'tan oluşan gençler Victoria'yı çalıştığı kafeye bıraktıktan sonra geri döndüklerinde film adeta başka bir yola giriyor ve gerilim, heyecan, tempo artmaya başlıyor. Tek plan olduğu için tarz olarak ödün verilmese de, birdenbire değişime uğrayan konu filmi daha cazip hale getiriyor. Zaten olmayan konu bütünlüğünün bu şekilde bozulması film için daha olumlu oluyor. Ama ilk bir saat sonrası birdenbire bir soygun filmine evrilmesinin bazı seyircilerin kafasını karıştırması da mümkün.

Dereyi geçerken at değiştirilmesi, artık iyice benimsediğimiz karakterlerle o ata da uyum sağlamamızı geciktirmiyor. Tek plan çekilmiş iki ayrı film hüviyetinden sıyrılmayı sağlayan da bu karakterler zaten. Bu ikinci yarıyla beraber nurtopu gibi bir hikaye sahibi olan film, bu kez tek plan çekilmiş bir suç filmi haline gelerek kendi sınırlarını zorlamaya oynuyor. İlk yarıdaki şu uzun teras muhabbeti, Victoria ve Sonne'nin kafedeki piyano muhabbeti derken iyice düşen tansiyon böylece birden tavan yapıyor. Halbuki ilk yarıda Victoria dışındaki karakterleri de az biraz boyutlandırıcı ufak önlemler alınsaydı, bu geçiş daha yumuşak biçimde sağlanabilirdi. Victoria dışında dedik ama o bile dört dörtlük işlenmiş sayılmaz. Tüm karakterlerin bu şekilde geçmişsiz yansıması elbette kesintisiz 130 dakikalık bir filmin öncelikli olarak göz önünde bulundurması gereken birşey değil. Ama Boxer'ın hapisten yeni çıkmış olmasının dillendirilmesi bile ona birşey katmıştı mesela. Victoria'nın birkaç aydır Berlin'de bulunuyor olması, bir kafede çalışması ve hala Berlin'e yabancı bir yalnızlık içinde oluşu dışında pek birşey bilmememiz ne derece önemlidir tartışılır. Ne var ki, Victoria'nın bu dört Berlinli gençle birbirlerine kısa sürede ısınmalarına, hatta yaklaşık bir saat sonra tehlikeli bir soyguna girişmelerine daha kolay ikna olabilirdik.

Filmin tek plan çekiliyor olması, Sebastian Schipper kadar oyuncuları da hayli zorlayan bir durum. Kadraja girenler bu doğal ortamı benimser ve benimsetirken, kadrajdan çıkanların da tekrar girecekleri ana kadar yapacaklarına film halihazırda akarken göz attıkları düşünülürse, kamera önünden çok arkası daha hareketli bir ortamdan söz edebiliriz. En önemlisi de, sinema filminde bir oyuncu için rolün içine girmek denen şeyin en sıradışı yöntemi ile karşı karşıyayız. Dakikalar boyunca aynı karakterin içinde kalan oyuncuların konuşmalarına ve vücut dillerine yansıyan performansların, artık bir süre sonra birer davranışa dönüştüğünü hissediyoruz. Üstelik ilk yarı da dahil olmak üzere seyirci de bu kesintisiz akışa dahil olup filmin içine kendini yerleştirebiliyor. Kamera sabaha karşı 4 civarında gece kulübünün dar atmosferinde, geniş Berlin sokaklarında, tekinsiz depolarda, o markette, bu kafede, hareket halindeki arabanın içinde bu tek plan disiplinini bozmadan dolaştıkça bu uzun maratonun yorgun yarışçıları olduğumuzu sık sık hatırlıyor, bu yarışın nerede, en önemlisi de nasıl biteceğinin merakıyla filme tutunuyoruz. Schipper da suç hikayesini çetrefilleştirdikçe mantık hatalarını çoğaltıyor ve tek plan mantığına daha fazla tutunuyor. Normal şartlarda son derece sıradan giriş, gelişme, sonuç üçgenini bu sıradışı yöntemle kurarak, üçgenin açılarını hep sağlam gösteriyor. Ortaya başta Katalan oyuncu Laia Costa olmak üzere oyuncular için olduğu kadar seyirciler için de ilginç bir deneyim çıkıyor.

21 Kasım 2015 Cumartesi

The Act Of Killing (2012)


Yönetmen: Joshua Oppenheimer

Endonezya'da yaşayan Anwar Congo, 1960'lı yılların başında arkadaşlarıyla karaborsada küçük bir sinema çetesi kurmuş bir gençtir. Ama 1965'te ülkede gerçekleşen askeri darbe sonucu kendi halindeki bu küçük çete bir anda aşırı sağcı bir ölüm makinesine dönüşür. Komünist olarak damgalanan binlerce entelektüel insan ve Çinli azınlık, Anwar ve adamlarının tetikçiliğini yaptığı darbecilerin gerçekleştirdiği katliamlarda hayatını kaybeder. Aradan geçen onlarca yıl sonra bu işkence ve katliamları birer film sahnesi gibi tekrar canlandırma fikriyle yola çıkan yönetmen Joshua Oppenheimer'ın oyuncuları da o dönemin gerçek aktörleridir. Sanılanın aksine, o dönemin katilleri, hırsızları ve tecavüzcüleri olan bu adamlar, günümüzde huzur içinde bir hayat sürmektedirler. Üstelik gurur duydukları bu katliamları da büyük bir soğukkanlılıkla, hatta kostümlü makyajlı sahnelerle canlandırarak Oppenheimer'ın kamerasına anlatırlar.

Son yılların en rahatsız edici yapımlarından biri olan The Act Of Killing, içerdiği itiraf ve canlandırmalarla, en önemlisi de bu itiraf ve canlandırmaları yapanların olayların gerçek aktörleri olmasının dehşet vericiliğiyle vücut bulan bir belgesel. Müslüman Endonezya'da 60'larda başlatılan komünist avı sonrası 500.000 insanın öldürülmesiyle sonuçlanan olayların üzerinden 45 yıl geçmesine rağmen, bu belgesel sayesinde o dönemin ruhunu amatör biçimde dramatize etmeye gönüllü olan katilleri daha yakından tanıyoruz. Lider konumundaki Anwar Congo'nun infazları gerçekleştirdiği mekanı, infaz yöntemlerini, gerekçelerini onun soğukkanlı ve gururlu yorumlarıyla izlemek yeterince sinir bozucuyken, elbette onun bu işte yalnız olmadığını, özellikle de Endonezya'nın o yıllarda (aynı zamanda günümüzde) yaşadığı askeri ve siyasi yozlaşmayı da yakından görüyoruz.

Kendilerini "gangster" yani "özgür adam" olarak tanımlayan, gangster filmlerine özenerek yavaş yavaş dönemin insan avına dönüşen karışıklığında kendilerine etkin bir rol bulan Anwar Congo, Adi Zulkadry ve Herman Koto'nun başı çektiği bu çete, Ibrahim Sinik adlı darbe tetikçisi gazetecinin komünist suçlamasıyla hedef gösterdiği insanları toplayıp düzmece bir sorguyla vahşice infaz etmekle görevliydiler. Tabii ülkenin paramiliter organizasyonu Pemuda Pancasila'nın desteğini de arkalarına almalarıyla bu kadar özgür biçimde kıyım yapıp semirmeleri mümkün oluyor. Bakanların bile açıkça arkasında durduğu bu organizasyon, her türlü yozlaşmayı, seçim hilesini, soykırımı umarsızca meşrulaştırıyor. Belgeselde bu insanların günümüzde bile özellikle Çinlilerin yoğun olduğu etnik gruplar üzerinde baskı kurduğunu, esnafı haraca bağladıklarını görebiliyoruz.


The Act Of Killing'in en dikkat çeken yönlerinden biri, bakanından tetikçisine, bu kıyımın tüm sorumlularının vicdanen rahat, hatta zafer kazanmış komutan tavırları. Bu rahatlığı çok iyi kullanan Oppenheimer, gerek kendi belgeselini, gerekse Anwar ve adamlarının canlandırmalarını filme alırken hiçbir güçlükle karşılaşmıyor. Sırf daha fazla haraç alabilmek için vekilliğe aday olan (neyse ki kazanamayan), ailesiyle özgürce alışveriş merkezlerinde gezen, bazı davetlerde biraraya geldiklerinde o dönemde yaptıkları seks alemlerini yad eden (hemen arkasından da yemek duası eden), çoluk çocuk hatta torun sahibi olmuş geçmişin bu canileri, hiç hüküm giymemiş şekilde hala TV programlarına çıkıyor ve canlandırmalarla o geçmişi yeniden yaşamaya imreniyorlar. Ne zaman ki Anwar bu skeçlerin birinde kurban rolüne geçiyor, o anda çok geç kalmış bir vicdana uyanıyor. Bu fırsatı kaçırmayan Oppenheimer, kamerasını adeta bir otomobil gibi onun üzerine sürerek birikmiş fiziksel ve ruhani hesaplaşmasını kayıt altına alıyor.

Endonezya'da bu nefretin ve baskının geçmişteki gibi olmasa da günümüzde sakat biçimde şekil değiştirdiğini en verimli (aynı zamanda kurnaz) şekilde belgeleyen Oppenheimer, bu kanlı denize attığı "geçmişi canlandırma" ağıyla bütün katil balıkları yakalayıp tüm dünyaya deşifre ediyor. 1965'te Pancasila Gençliği'nin Kampung Kolam sakinlerini katlettiği, Anwar Congo ve adamlarının da bu katliamda yer aldığı canlandırma görüntüleri, bu insanlık dışı tarihi günümüze en korkunç yüzüyle taşıyan örneklerden biri. Gençlik ve Spor Bakanı Yardımcısı'nın bu katliamı yansıtma işini "daha insancıl" bir biçimde halletmek istemesi de bu tarihe ne ölçüde normal bakıldığına dair bir başka örnek. Zaten tüm trajedinin bu normalleştirmelerle olan çatışmasını izlemek belgeselin genel rahatsız ediciliğini özetlemeye yeter. The Act Of Killing'de bu büyük trajediye sadece katillerin gözüyle bakan Oppenheimer, iki yıl sonraki The Look Of Silence belgeseliyle bu kez kurbanların tarafına geçip başka bir boyutta yüzleşme arayışına girecek. Onu da ayrıca başka bir yazının konusu yapmak gerek.

13 Kasım 2015 Cuma

The Man From U.N.C.L.E. (2015)


Yönetmen: Guy Ritchie
Oyuncular: Henry Cavill,  Armie Hammer, Alicia Vikander, Elizabeth Debicki, Sylvester Groth, Hugh Grant, Jared Harris, Luca Calvani, Christian Berkel, Misha Kuznetsov
Senaryo: Guy Ritchie, Lionel Wigram, Jeff Kleeman, David C. Wilson
Müzik: Daniel Pemberton

1960'lı yıllarda Soğuk Savaş döneminde geçen The Man From U.N.C.L.E., aralarındaki düşmanlık nedeniyle çeşitli olaylarda karşı karşıya gelmiş olan CIA ajanı Solo ile KGB ajanı Kuryakin'in uluslararası bir suç örgütünü çökertmek için işbirliği yapmak zorunda kalmalarıyla atıldıkları macerayı konu alan bir yapım. Amaç, nükleer füzeler üretmesi için rehin alınan Alman bilimadamı Udo'ya ulaşmak. Ajanların ellerindeki tek koz ise Udo'nun kızı Gaby'dir. Dünyanın büyük bir felaketten kurtulması, zamanla yarışmak zorunda oldukları bu göreve bağlıdır. 1964 - 68 yılları arasında yayınlanmış TV dizisinden Guy Ritchie ve Lionel Wigram'ın uyarladıkları The Man From U.N.C.L.E., Ritchie sinemasının iyiden iyiye Amerikanlaştığının göstergesi bir film.

Filmin en önemli başarısı, kostüm, makyaj, saç, çevre düzeni yani kısaca 60'ları çok iyi yansıtan sanat yönetimi. Tabii bunu modern bir anlayışla masaya koyduğu için çoğu kez bu 60'lar meselesi bir imaj olarak kalıyor. Maceraya yön verecek hikaye kısmı ise Amerika - Rusya arasındaki soğuk savaş döneminde ortaya çıkan ortak bir düşman neticesinde güç birliği yapıp dünyayı kurtarmak üzerine kurulu. 60'larda çok orijinal olan bu fikir, günümüz standartlarında Daniel Craig'li James Bond veya Tom Cruise'lü Mission Impossible geleneğinin şablonlarıyla yürüdüğü için Ritchie, The Man From U.N.C.L.E. da bu yolu esprili anlarla süsleyerek bir nevi Sherlock Holmes geleneğini sürdürüyor.


Solo ve Kuryakin arasındaki çekişme, Kuryakin ve Gaby arasındaki yakınlaşma, naif esprilerle hoş anlar yaratıyor. Ama eski Guy Ritchie'den eser yok. Var gibi görünen anlar da eskisi gibi değil. Kuryakin deniz motoruyla peşindekilerden kurtulmaya çalışırken Solo'nun bir kamyonda akşam yemeği keyfi yaptığı sahne belki de filmin en eğlenceli sahnesiydi. Ama biz buna benzer sahneleri başka filmlerde de gördük. RocknRolla'dan sonra Ritchie'nin orijinal İngiliz mizah duygusunun böyle dev prodüksyonlarla törpülenmesi üzüyor. Hep bir gişe baskısı, hep bir hasılat stresi Guy Ritchie markasını gölgeliyor. Haftasonu sinema aktivitesi veya evde DVD keyfinden başka geriye birşey bırakmayan aynı tornadan çıkma bu filmler, bir de uzun metraj TV dizisi gibi seriye bağlanınca, oyuncusundan yönetmenine memur zihniyetli bir tekdüzelik yaratıyor.

Henry Cavill, Armie Hammer, Alicia Vikander, hatta James Bond kötüsü kontenjanının kadın versiyonu olarak Elizabeth Debicki'den oluşan asıl kadro, performanstan ziyade duruş sergiliyor, zaten senaryonun fırsat vermediği derinleşmeyi gösteremedikleri için tek boyutlu kalıyorlar. İyi niyetli şirin duruşlar da haliyle yeterli olmuyor. Ridley Scott'ın favori görüntü yönetmenlerinden John Mathieson'ın özenli çalışması, Daniel Pemberton'ın şahane müzikleri çevre düzenine olumlu katkılar sağlasa da The Man From U.N.C.L.E., gişe severler için büyük, Guy Ritchie için küçük bir adım.

5 Kasım 2015 Perşembe

Tu dors Nicole (2014)


Yönetmen: Stéphane Lafleur
Oyuncular: Julianne Côté, Catherine St-Laurent, Marc-André Grondin, Francis La Haye, Simon Larouche, Godefroy Reding
Senaryo: Stéphane Lafleur, Valérie Beaugrand-Champagne

Ailesi tatilde olan Nicole, Quebec'te bir kasabada yüzme havuzlu büyük evinde sıcak bir yaz geçirmektedir. Gündüzleri sıkıcı bir yaz işi olarak bir mağazada çalışmakta, iş dışında ise en iyi arkadaşı Véronique ile birlikte kafasına göre takılmaktadır. Bunalatıcı yazdan ve sıkıcı hayatından uzaklaşmak için Véronique ile İzlanda'ya gitmeyi planlamaktadır. Nicole’ün abisi Rémi'nin bas gitarist Pat ve davulcu JF'ten oluşan müzik grubuyla birlikte provalar yapmak için ansızın eve gelişi, Nicole için bu içine kapalı, sıradan ve küçük ayrıntıların bile fark yarattığı dünyayı biraz olsun değiştirme eğilimindedir. Ama bu adı geçen tüm karakterler, o Quebec yazının rutinine kendilerini bırakmış görünmektedirler.

Valérie Beaugrand-Champagne'nın hikayesinden Stéphane Lafleur'un uyarlayıp yönettiği Tu dors Nicole (Nicole, Uyumuşsun), aslında ortada belli bir hikayesi olmayan, kendini doğal çevresinin akışına bırakmış bir film görünümünde. Zaten o çevre, yaz sıcağının yarattığı boşlukta asılı kalmış gibi görünen hayatların nefes aldığı, hali vakti yerinde bir Quebec kasabasının mütevazi ama en çok da yorgun yüzünü yansıtmasından ötürü çok önemli bir rol üstleniyor. Filmin merkezinde yer alan Nicole'ün gerilimsiz hayatı, bezginliği ve kankası Véronique ile inişsiz çıkışsız süren arkadaşlığı çok geçmeden seyirciyi de o bezgin atmosfere davet ediyor. Yine çok geçmeden abisi Rémi ve grup arkadaşlarının da filme dahil olmasıyla birşeylerin değişebileceği düşünülüyor. Ancak Stéphane Lafleur, onları da Nicole'ün sıkılmış ruh haline ortak bir ruh haliyle yansıtıyor.


Aslında bu dalga boyu ile o bildiğimiz Mayıs sıkıntısı psikolojisine benzer bir varoluş ifadesinin, Quebec'te yaz sıkıntısı formuna dönüşmüş bir başka versiyonunu izliyoruz. Tabii bu çok farklı iki formun en önemli ortak yanı, hayata dair bir amaç eksikliğinin ya da amaç olarak görülen meşgalelerin insan ruhunu bir türlü onaramamasının verdiği bezginlik hali olsa gerek. Nicole, özgür hayatını suistimal etmeyen, ortam değişikliğinin iç sıkıntısına iyi geleceğini düşünecek kadar yapıcı ama mutsuzluğa alışmış, onu adeta yaşamının bir parçası haline getirip kendi içine gömmüş bir genç kadın. Véronique ile arkadaşlığındaki rahatlık, abisi Rémi ile kardeşlik ilişkisindeki mesafe, gizemli davulcu JF ile yakınlaşmasındaki ketumluk, tam da filmin kalemi bir bezginliğin dışa vurum şekilleri olarak yansımakta. Filmin bu amaçsız görünümüne amaç katan şeylerden biri, zamanında Nicole'ü mezuniyet partisi sonrası terk eden eski erkek arkadaşı Tommy'nin de söylediği gibi, bazı insanların tüm hayatları boyunca kendine bir amaç aramaları fikri. Nicole'ü, hatta filmin genel atmosferini bu amaç arayışı üzerine tanımlamak mümkün.

Hepsi hakkında irili ufaklı cümleler kurulabilecek karakterlerin yanında bir de Nicole'e ümitsizce aşık 13 yaşındaki kalın sesli (ki filmde kalın bir erkek sesiyle seslendiriliyor) Martin var ki, bu kendini arayış üzerinde onun fonksiyonu tam olarak nedir anlamak için biraz kasmak gerek. Yine de filme garip bir hoşluk kattığı söylenebilir. Tu dors Nicole'deki bu hikaye(sizlik) normal renklerle anlatılsaydı, kesinlikle şu siyah beyaz hali kadar etkili olmazdı. Filmi karakterize eden, hatta bu dinginliği estetikleştiren en önemli etken siyah beyaz anlatımı. Bu tercihte bulunmuş çoğu film gibi çok güzel siyah beyaz fotoğraflarla Nicole'ün ve etrafındaki insanların boşluklarını çok iyi gören film, küçük ayrıntılarla bu boşluğa anlam yüklemeyi, küçük varoluş problemleriyle bireyin evrendeki yerini kısa ve iddiasız anlarla betimlemeyi başarıyor. Tek kusuru belki de kötü düşünülmüş finali. Oysa çok daha iyi bir şekilde bitebilecek seçenekleri yine filmin kendi içinde bulmak mümkün.

2 Kasım 2015 Pazartesi

Inside Out (2015)


Yönetmen: Pete Docter
Senaryo: Pete Docter, Ronnie Del Carmen, Meg LeFauve, Josh Cooley
Müzik: Michael Giacchino

Babası San Francisco’da yeni bir işe başlayınca alıştığı hayatından kopmak zorunda kalan Riley de herkes gibi Neşe (Joy), Korku (Fear), Öfke (Anger), Tiksinti (Disgust) ve Üzüntü (Sadness) gibi temel duygularıyla ile hareket eden bir kızdır. Bu duygular Riley’nin zihninin içinde ana merkezde yaşar ve ona günlük hayatında tavsiyeler verirler. Riley ve duyguları San Francisco’da yeni bir hayata alışmak için çabalarken ana merkezde kargaşa baş gösterir. Neşe’nin, Riley’nin en önemli duygusu olmasına ve her şeye pozitif bakmaya çalışmasına rağmen, diğer duygular yeni bir şehre, eve ve okula uyum sağlama konusunda birbirleriyle çelişir. Özellikle de Üzüntü bu durumdan fazla etkilenmiştir.

Toy Story serisi, Monsters Inc., WALL•E, Up gibi hit animasyonları yazmış, bunlardan Monsters Inc. ve Up'ın yönetmenliğini yapmış, yine Up ile Oscar kazanmış olan Pete Docter'ın idaresinde çekilen yeni Pixar güzelliği Inside Out, insan zihninin içindeki beş temel duygunun yönlendirdiği davranışlar ekseninde, bireyin kişilik yapılanmasındaki gelgitleri ele alan bir yapım. Bir animasyona göre oldukça iddialı görünen bu ele alma amacı, eğlenceli olduğu kadar dramatik anlarla dolu bir bütünlük içinde sunuluyor. Bu beş temel duygunun sadece Riley'nin değil, tüm canlıların zihninde (zihnimizde) bulunma fantazisini çoğumuz farklı yorumlarla belki hayal etmişizdir. Pete Docter bu hayali detaylandırarak, zihin evreninde kurulmuş bir medeniyet bünyesinde büyük bir sistem yapılanması haline getirerek kendine bol bol hareket alanı açıyor. Animasyonların gerçek amacı da bu alanları açıp hayalgücünün sınırlarını zorlamak, amaçladığı mesajları rahatça aktarabilmek olduğu için Inside Out birçok yönden kendini garantiye alıyor.


Zihnin kumanda masasındaki bu sevimli beş duygunun kendi içlerindeki keyifli atışmaları, gerekli gördükleri anlarda devreye girme anları filmi bir noktadan sonra sıkıcı hale sokabileceği için, Docter yine kendi açtığı o serbest alanda başka zihinsel evren tasarımlarıyla senaryoyu zenginleştiriyor. Yaşadığımız her türlü olayı, farklı renklerle temsil edilen küçük anı toplarıyla biriktirmemiz ya da Riley'nin sahip olduğu Aile, Dostluk, Dürüstlük, Maskaralık, Hokey adaları kurmamız gibi orijinal fikirlerini bizim zihnimize adapte etmeye çalışıyor. Bu haliyle kendini dağıtma tehlikesi bulunsa da, yaratılan bu evrenin genişliğinin betimlenmesi çok daha kolaylaşıyor. Riley'nin başka bir şehre taşınmasının verdiği sıkıntılı ruh haliyle, Neşe ve Üzüntü'nün bu sıkıntılı durumu çözebilmek için sistem dışında kalmalarını birbirine paralel biçimde ustalıkla sürükleyen film, özellikle merkezine aldığı Neşe'nin bu zihin yolculuğunu farklı dinamiklerle bir yol filmi alt türüne sokmayı başarıyor. Bu yolculuğun amacı, Neşe ve Üzüntü'nün Riley'e ait sarı renkli toplar şeklindeki "çekirdek anılar"ını merkeze geri götürmek olunca tüm sıradışılıklar filmin kendi ciddi zeminine oturmasını sağlıyor.

Çekirdek anıların ana merkezin dışına çıkmasına sebep olan Neşe ve Üzüntü'nün, o anıları tekrar merkeze götürme yolculuğu sırasında Riley'nin zihninde tasarladığı hayali arkadaşı Bing Bong ile karşılaşmaları, girdikleri bir makinede başlarına gelen "gerçeküstü parçalanma", Riley'nin hayallerinden oluşan şahane ayrıntılarla dolu olağanüstü "Hayal Dünyası", uyku halineyken çalışmayan "Düşünce Treni", Hollywood platolarını andıran "Rüya Şehri" ve yaşanan türlü aksilikler birçok yaratıcı fikirle şekillenmekte. Tüm bu hayal ürünü fikirler, filmin çocuksu düş zenginliği kadar, olgun ve dramatik bir macera da vaat ediyor. Mesela Neşe ve Bing Bong'un unutulan anı kürelerinin bulunduğu ve bir çöplüğü anımsatan karanlık yerde mahsur kaldıkları bölümün tamamı müthiş bir dramatik etkiye sahip. Hatta bu bölümde bir animasyon karakteri olarak Neşe'den etkileyici bir "oyunculuk" bile izlediğimiz söylenebilir. Usta müzisyen Michael Giacchino'nun harika temalarıyla bu etkisini daha da güçlendiren Inside Out, küçük bir kızın şehir değişikliği nedeniyle girdiği bunalımın zihin arkasını zevkten dört köşe eden bir görsellikle betimleyen bir film. Hikayesi, kurgusu, iniş çıkışlarıyla en az çocuklar kadar büyükleri de etkileyecektir.

31 Ekim 2015 Cumartesi

The Red Shoes (Bunhongsin) (2005)

 
Yönetmen: Yong-gyun Kim
Oyuncular: Hye-su Kim, Seong-su Kim, Yeon-ah Park, Su-hee Go
Senaryo: Yong-gyun Kim, Ma Sang-Ryeol
Müzik: Byung-woo Lee

Eşinin kendisini aldatması üzerine kızını da yanına alıp evi terk eden Sun-jae için yeni hayatı biraz da benliğine kavuşma süreci olacaktır. Evliliği nedeniyle yarım bıraktığı doktorluk kariyerine geri dönen Sun-jae bir gece metroda bulduğu ayakkabıların güzelliğine kapılır ve onları evine getirir. Kızı Tae-su’nun da en az kendisi kadar beğendiği ayakkabılarda kendilerine özgü bir çekicilik vardır. Ancak bu güzelliğe dayanamayanların henüz farkına varamadıkları bir lanet de. Ayakkabıların her yeni sahibi, önüne geçemedikleri arzuların neticesinde ölümle karşılaşmaktadır. Bu bitmeyen kabusun içine düşen anne-kızın kurtulmaları için sadece ayakkabıların geçmişine değil, kendi içlerine de bir yolculuk yapmaları gerekmektedir.
 
Konu olarak benzerlerini gördüğümüz gizemli birtakım olay yada objeleri ana-kız ekseninde işleyen filmlerin üzerine fazla gidilmeye başlandı. Çileli anne - mistik güçler tarafından ele geçirilmeye çalışılan çocuk öyküsü Red Shoes, birkaç unsur dışında yine klişe bir gerilim. O unsurlar ise özellikle finaldeki metro sekansı, flashbacklerdeki dans gösterileri kostüm-makyaj ile yaratılmaya çalışılan farklılık (çabası) ve film boyunca kaç kere "Tae-soo" diye seslendiğini sayamadığım aktris Hye-su Kim'in başarılı oyunu. Zaten Güney Kore aktrislerinin bu başarılı performansları olmasa, pekçok film, hele de Bunhongsin gibilere fazla tahammül edilmiyor.

21 Ekim 2015 Çarşamba

Citizenfour (2014)


Yönetmen: Laura Poitras

2013 yılının Ocak ayında, belgeselci Laura Poitras anonim bir kaynaktan gelen, karmaşık şekilde kodlanmış mailler alır. Bu maillerde ABD Ulusal Güvenlik Dairesi NSA’in sadece Amerika'yı değil bütün dünyayı ilgilendiren, illegal gözetleme ve dinleme yöntemleriyle milyonlarca kişiyi izlediğinden bahsedilmektedir. Beş ay sonra Poitras, Guardian muhabirleri olan Glenn Greenwald ve Ewen MacAskill ile beraber Hong Kong’a giderek bu mailleri gönderen, kimliği belirsiz kişiyle bir otel odasında buluşurlar. Bu kişi, üst seviyede CIA analizcisi, bilgisayar uzmanı ve eski NSA çalışanı Edward Snowden'dır. Poitras kamerasını bu otel odasına kurar ve Snowden'ın açıklamalarını kaydeder.

Bu çekimlerin yapıldığı sırada henüz bu sızıntıdan ve sızıntının kaynağı Snowden'dan kimsenin haberinin olmaması, belgeseli benzersiz bir konuma yerleştiriyor. Öyle ki, bir belgesel genellikle sebep ve sonuçlarıyla üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra arşiv görüntüleri ve olaya dahil kimselerin görüşmelerinden derlenen pasajlardan oluşurken, Citizenfour, üzerinden kısa bir süre geçmiş ve henüz sonuçlanmamış bir sürecin başlangıcını olayın birinci ağzından işleyen bir yapım. Bu yüzden Snowden'ın NSA’in bu yasal olmayan izlemelerinin detaylarını anlatırken içinde bulunduğu ruh haline sanki bir canlı yayın izler gibi tanık olmak bu benzersizliğin bir parçası. Snowden'ın soğukkanlı görünümünün şeffaflığı, çalan telefonlar ve oteldeki yangın alarmı tatbikatı sırasında gizlenmeye çalışılan tedirginliğin abartısız biçimde kameraya yansımasıyla belirginleşiyor. Poitras bu gerçekliği, Snowden'ın itiraflarıyla şekillenen çarpıcı gerçeklerle paralel götürerek ortaya müthiş bir politik / psikolojik gerilim çıkarıyor.


Gerek Edward Snowden'ın itiraflarında, gerekse Glenn Greenwald'ın özellikle Brezilya'da yaptığı açıklamalarda boyutları anlaşılabileceği üzere Amerikan istihbarat birimlerinin sadece kendi ülkesindekileri değil, başka ülkelerin istihbaratlarının da yardımlarıyla tüm dünyayı takip etme ihtiraslarının ifşa edilişi büyük önem taşıyor. Bugüne dek Amerika'nın soyunduğu dünya polisliği neticesinde öne sürülen türlü komplo teorilerinin doğruluk yüzdeleri de artıyor. Ama ulusal güvenlik adı altında saman altından yürütülen bu sular, içi boş kovaları doldurduğu için yaratılan algı operasyonları, Snowden'ı bir casus, bir vatan haini olarak yansıtmaya çalışıyor. Oysa belgeselde pek ayrıntılı olarak işlenmeyen, sadece kişisel vicdanına bağlanabilecek motivasyonları sayesinde dünya tarihinin en önemli bilgi sızıntılarından birine imza atan Snowden'ın bir kahraman olarak görülmesi kaçınılmaz.

Citizenfour, bazı Hollywood yapımlarının ve belgesellerinin o kendine muhalif görünümüyle ikili oynayıp dolaylı yoldan yine kendi propagandasını yapan tavrıyla karıştırılmaması gereken bir film. Snowden, yaygın ifadeyle bir "köstebek" ve kahraman profiline pek uymayan biçimde henüz deşifre olmadan Hong Kong’a kaçmış. Ülkesinde bu açıklamaları yapmaya kalksaydı, henüz şüpheli evresinde bir kalp krizi veya araba kazasında can vermesi muhtemeldi. Bununla birlikte casus olup olmadığı şimdilik bir gizem olsa da, vicdani sorumluluktan mı yoksa ajanlıktan mı bu sızıntıyı gerçekleştirdiği henüz bilinmese de, ifşa ettiği bilgilerin devasa boyutları sadece şüphelileri değil, bütün dünyayı ilgilendiren özel hayata, kişisel haklara, bireysel özgürlüklere müdahale ile alakalı olunca bunların önemi kalmıyor. Ortaya çıkmasını sağlayan kişilerin kendilerine sağlayacakları çıkarların da öyle. Ulusal güvenlik ve istihbarat konusunun bürokratik kanaldan yarattığı sorunlar ve çıkardığı savaşlar değişik isimler ve aktörlerle hala sürmekte. Bu izleme / dinleme paranoyasının sokaktaki halka kadar sirayet edecek olmasını hazmetmek, adil ve vicdan sahibi bir dünyada mümkün değil. İşte Edward Snowden'in -hangi amaçla yapmış olursa olsun- hazmedememesi de biraz olsun adalet ve vicdanın yaşadığı yönünde umut verici nitelikte.

17 Ekim 2015 Cumartesi

Fracture (2007)


Yönetmen: Gregory Hoblit
Oyuncular: Anthony Hopkins, Ryan Gosling, David Strathairn, Rosamund Pike, Embeth Davidtz, Billy Burke, Cliff Curtis
Senaryo: Daniel Pyne, Glenn Gers
Müzik: Jeff Danna, Mychael Danna
 
Primal Fear, Frequency gibi kendini izlettiren filmlerin yönetmeni Gregory Hoblit, yeni filmi Fracture'da, kendisini bir polis dedektifi ile aldatan karısının ihaneti üzerine onu öldüren ve bunu itiraf eden Ted Crawford'un (Hopkins) usta bir planla işin içinden sıyrılmaya çalışması, genç ve başarılı savcı Willy Beachum'ın da (Gosling) onun açıklarını yakalamaya çalışması üzerine bir kedi-fare oyununu anlatıyor. Bilmem kaçıncı kere "demir parmaklıklar ardındaki dahi olarak dışarıdaki genci zekasıyla etkileyen" bir Anthony Hopkins, bazı anlar haricinde ne yapacağını bilemez halde bir Ryan Gosling ve malesef figüran olarak kullanılan bir David Strathairn. Elinizde böylesi üç oyuncu, ele avuca gelir bir senaryo ve özellikle mahkeme sahnelerinde görülen hınzır bir işbilirlik varsa ortaya çıkaracağınız en iyi şey bu mudur? Hayır! Kötü bir film mi? Ona da hayır. Ama Hoblit ne bu iyi oyunculardan makul performanslar elde ediyor, ne de olgun gibi görünen senaryoyu belki de bir film-noir çekeyim kaygısıyla diyete sokuyor. Bu sayede Crawford'un intikam zekası ve Beachum'un, vicdanını kariyerinden üstün tutan pırıl pırıl idealizmi kartonlaşıyor. Yine de denk gelirseniz izleyin.

10 Ekim 2015 Cumartesi

Me and Earl and The Dying Girl (2015)


Yönetmen: Alfonso Gomez-Rejon
Oyuncular: Thomas Mann, RJ Cyler, Olivia Cooke, Jon Bernthal, Connie Britton, Nick Offerman, Molly Shannon, Katherine C. Hughes, Matt Bennett, Masam Holden
Senaryo: Jesse Andrews
Müzik: Brian Eno, Nico Muhly

Pek girişken olmayan, ama okuldaki her türlü farklı grupla bir şekilde ilişki içinde olmanın faydalarına inanan lise öğrencisi Greg, en yakın arkadaşı Earl ile birlikte klasik filmlerin parodisini çekerek hayatına anlam katmaya çalışan bir gençtir. Birgün annesi, okuldaki öğrencilerden biri olan Rachel'ın ileri lösemi olduğunu söyler ve bir süre Rachel ile vakit geçirmesi için Greg'e baskı yapar. Başta bu fikre karşı olan Greg, annesinin zoruyla bunu yaptığını itiraf etse de, hayata bakışı farklı olan Rachel ile çok fazla ortak yanı olduğunu keşfeder. Yavaş yavaş güçlenecek bir arkadaşlığın temellerini atmaya başlarlar.

Jesse Andrews'ün kendi romanından senaryo haline getirdiği, Alfonso Gomez-Rejon'un yönettiği Me and Earl and The Dying Girl, özellikle Sundance Film Festivali'nde kazandığı Büyük Jüri ve Seyirci ödülleriyle dikkat çekmiş bir komedi / dram. The Perks Of Being A Wallflower, Nick and Norah's Infinite Playlist, Juno, Thumbsucker, İngiltere'den de özellikle Submarine gibi pekçok "coming of age", yani çocukluktan yetişkinliğe geçiş sancıları üzerine kurulu yapımın ortak özelliklerini taşıyan film, bu türün hakkını birçok yönüyle veriyor. Ancak önemli eksiklikleri de mevcut. Ona geçmeden evvel, Me and Earl and The Dying Girl özelinde ismini saydığımız bu filmlerde ele alınan ergenlik anlayışına kısaca değinmekte fayda var. Herkesin bir dönem geçtiği yollardan biri olan bu evrede isyankarlık ve farklı olma arzusunu kimi zaman dramatik, kimi zaman neşeli, çoğu zaman da ayrıksı bir tasarımla anlatma çabasındaki bu filmler, 18 yaş öncesinin bireyleri arasından genellikle farklı ve derinlikli karakterler üzerinden ilerleme ihtiyacı duyar. Yani o şikayet edilen, duyarsız, iletişimsiz, üşengeç, tembel, saygısız ergen tiplerinin dışında kalmış karakterler daha önceliklidir. Zaten öbür türlüsü pek de ilginç olmaz.

Özellikle milenyumun hemen başında dünyamıza giren Amélie başyapıtıyla çok farklı bir hayalgücünün perdelerini aralayan bu geçiş dönemine bakış, Amerikan bağımsız sineması tarafından kısa sürede sahiplenilip kültürel bir dönüşüme uğratılmak suretiyle servis edildi. En önemlisi de apolitik Amerikan lise öğrencilerinin üniversite öncesi gelecek kaygılarına uyarlandı. Bu filmlerin merkezindeki gençler, hayatları için erken sayılabilecek kırılma noktalarıyla kendi tecrübesizliklerini karşı karşıya getiren senaryolarda türlü duygulara karşı bir kimlik ve varoluş arayışına girdiler. Aile içi iletişimsizlik, boşanma, ilk aşk, gelecek kaygısı, hamilelik, ölüm gibi meselelerle başedebilmeleri için senaryonun onlara bahşettiği özellikleri hazmetmek kimi zaman zordu. Çünkü bu "seçilmiş" karakterler yaşlarından daha olgun tepkilere, alışkanlıklara ve karar mekanizmalarına sahiptiler. Kahramanımız Greg de onlardan biri. Duyarlı ve ısrarcı annesi, nasıl oluyorsa evde oturup tembellik yapabilen sosyoloji profesörü babasıyla birlikte yaşayan Greg, okulda hiçkimse ile yakın arkadaşlık kurmayan, ama kendi deyimiyle her gruba kısa süreli erişim sağlayabildiği pasaportuyla düşman edinmeden liseyi bitirmek üzere olan bir genç. En yakın arkadaşı olarak görünen Earl'ü bile arkadaşı olarak değil, iş ortağı olarak tanımlıyor. Bunun sebebi de filmin en orijinal kanadından biri.


Babası sayesinde küçük yaşta Avrupa sinemasının klasik örneklerine alışan Greg, Earl'ün de diğer çocuklardan farklı olarak bu filmleri sevmesiyle ortak bir dalga boyu yakalamış zamanında. İki kafadar bu alışkanlıklarını daha ileri boyutlara taşıyarak klasik filmlerin adını komik biçimde değiştirip kısa remakeler çekiyorlar. Böylece Jesse Andrews'ün Avrupa sinemasına olan tutkusu sadece Greg'in odasında asılı Truffaut klasiği The 400 Blows'un afişinin ötesine geçip, iki çocuğun ergenliğe geçiş döneminin vazgeçilmez bir parçası şeklinde resmediliyor. Gerçek olamayacak kadar güzel bu hobi, filmin ana gövdesiyle pek ilişkili sayılmaz ama buna rağmen en keyifli anlarından bazıları bu yeniden çekim görüntülerinden oluşmakta. Bu matrak yeniden çekim hadisesini, Rachel ve Greg arkadaşlığı ile paralel götürmek isteyen Andrews, çözümü okulun güzel kızlarından Madison'dan çıkan bir fikirle "Rachel için bir film çekme" olarak bulur. Ne var ki Andrews bunu yaparken Earl'ü farkında olmadan (farkında olsa bunu yapmazdı diye düşünüyorum) devreden çıkarmaya başlıyor. Hatta Rachel'ı bile çoğu zaman Greg'in gölgesinde bıraktığı oluyor.

Jesse Andrews kurduğu bu keyifli çevre düzenine, son derece renkli yan karakterlere, orantısız zeka içermeyen, kıvamında diyaloglara rağmen, çok iyi bir kadroya sahip takımını iyi oynatamayan antrenörlere benziyor. Dikkat edilirse işin Alfonso Gomez-Rejon kısmından söz etmiyorum. (Greg ve Earl'ün çektiği filmlerin tanıtıldığı bölüm, Greg ve Rachel'ın konuştuğu 5 dakikalık kesintisiz tek plan vb. gibi çeşitli şık anlarla kendisi üzerine düşeni yapıyor.) Antrenör benzetmesi burada kendi kitabını senaryo haline getiren Andrews için daha uygun. Kitabın ve filmin adının Me and Earl and The Dying Girl olması, beklenilen manidarlığı boşa çıkaracak cinsten ne yazık ki. Bir kere bu, anlatıcı görevi üstlenen Greg'in hikayesi. Rachel, Earl ve diğer karakterlerin ikinci planda olması kabullenilebilir. Fakat Greg'in hikayesinin en önemli parçalarından ilki olan Rachel'ın ölmek üzere olan kız kıyafetinden biraz daha sıyrılması gerekirdi. Greg'in Rachel sayesinde kendi arkadaşlık algısını değiştirmesi üzerine giriş - gelişme - sonuç yönünde atılmış birçok olumlu adım var. Ama Rachel'ın varlığının Greg'e hizmet ettiği kadar, Greg'in de aynı ölçütlerde Rachel'ı karakterize edici bazı ciddi dokunuşlara ihtiyacı vardı. Bu noktada belki de filmin adının Me and The Dying Girl olması daha uygundu.


Peki Earl'e ne demeli? Son yıllarda beyazperdenin gördüğü en cool ergen tiplemelerinden biri olan Earl, her ne kadar Greg tarafından öyle tanıtılsa da, Greg'in iş ortağı olmasının ötesinde tabii ki onun en iyi arkadaşı konumunda. Üstelik Greg'in bunu kabul etmemesinin sebeplerini de en iyi özetleyen kişi o. Bunun Greg tarafından keşfini sağlayabilecek tartışma sahnesinin altyapısı zorlama olunca amaca ulaşılamıyor ya da yüzeysel biçimde ulaşıyor diyelim. Üçlünün merdivenlerde dondurma yedikleri sahnede Earl'ün Rachel'a Greg ile ilgili söyledikleri, Greg'in psikolojik röntgenini çekmişçesine manalı. İşte o dondurma yedikleri ve sonra çektikleri bir filmi Rachel'a izlettikleri gündeki gibi bir dostluğun daha da boyutlanmasını beklerken Earl'ün geri plana atılması, Rachel'ın hastalık sürecindeki bunalımlı günlerine daha çok dahil edilmemesi hiç de adil olmamış. Bu dağınıklık (ya da eksiklik) hali, filmin ismine sırf Dying Girl'e kafiye olsun diye Earl eklendiği fikri uyandırıyor. Jesse Andrews, anlatıcı olarak seçtiği (ve kendisiyle özdeşleştirdiği) Greg'in karakterini geliştirmeye uğraşırken en yakınındakilerin, hatta çok iyi tasarlanmış bazı yan karakterlerin üzerine fazla düşmüyor. Hatta bazılarını unutuyor.

Okulun en karizmatik öğretmeni olan Mr. McCarthy'nin ekonomik biçimde kullanılması sineye çekilse de, Nick Offerman'ın canlandırdığı Greg'in eksantrik babasının kenar süsü olarak bırakılmasını hazmetmek zor. Greg'e Avrupa sinemasını aşılamak ve mürekkep balığı, domuz ayağı gibi acayip yemekler yapmak dışında bir baba / arkadaş modeli oluşturması engellenmiş bu karakter resmen harcanmış. Oysa o potansiyel az sayıdaki sahnelerde çok güçlü biçimde hissediliyordu. Andrews'ün bunu bilinçli yaptığı belli. Zira filmde Greg'in anne ve babasının isimleri zikredilmiyor. Ama keşke ismi filmin adında bile zikredildiği halde bilinçli olarak potansiyelinin altında bırakılmış Earl de Greg kadar ileri uçta mücadele etseydi. Anlatıcı Greg'in Rachel'ın akıbeti ile ilgili filmin ortalarında spoiler vermesi, daha sonra bu kez o spoilerın uyandırdığı şüpheyle seyirciyi oyalaması, filmin mendilleri hazırlayın kabilinden duygu yüklü finaline sirayet eden bir etki taşımıyor. Yine de olumlu olumsuz herşeyi bir kenara koyduğumuzda genel anlamda yılın en sevimli yapımlarından biri diyebiliriz. Çeşitli özellikleriyle bazı Güney Kore komedi / dramlarını da anımsatmıyor değil. Hani şu zıt kutuplarda seyreden duyguları birbirine bulaştırmadan, leziz ayrıntılarla dolu hikaye akışını da eline yüzüne bulaştırmadan akan sevimli yapımları...

6 Ekim 2015 Salı

Musarañas (2014)


Yönetmen: Juanfer Andrés, Esteban Roel
Oyuncular: Macarena Gómez, Nadia de Santiago, Hugo Silva, Luis Tosar, Gracia Olayo, Carolina Bang, Silvia Alonso
Senaryo: Juanfer Andrés, Sofía Cuenca
Müzik: Joan Valent

Agorafobi yani açık alan korkusu olan Montse, 1950'li yılların Madrid'inde bir apartman dairesinde geçimini terzilik yaparak kazanan, uğruna gençliğini harcadığı kız kardeşiyle birlikte yaşayan bir kadındır. Bir gün üst kat komşusu Carlos merdivenlerden düşünce yaralı adamı evine alan Montse, zamanla onu sahiplenmeye, hatta ona ilgi duyan kızkardeşinden bile kıskanmaya varan bir ruh haline bürünür. Juanfer Andrés, Sofía Cuenca, Emma Tusel'in senaryosunu yazdığı, Juanfer Andrés ve Esteban Roe'nun yönettiği Musarañas, başarıyla kurguladığı dram / gerilim altyapısını süre ilerledikçe kanlı bir hale sokan tercihleriyle desteklemeye çalışan yapımlardan biri.
 
Psikolojik ve dini referanslar açısından yoğun sayılabilecek altmetinleri fazla deşmeden yüzeysel bırakması, bazı boşluklar doğmasına neden oluyor. Mesela Montse'nin Carlos'u sahiplenmesini ya da ölmüş babasının hayali ile olan konuşmalarını ortak bir mantığa oturtmak için çaba sarfetmek gerekiyor. Katolik disiplininden feminizme kadar uzanmak mümkün. Neyse ki çok iyi örtüşen Agorafobi olgusu ve Montse'nin dindarlığı, bunlara birçok mantıklı kılıflar hazırlayabiliyor. Sonlara doğru açıkladığı sürpriz ile birçok açığı kapatabilen film, Montse'yi net biçimde konumlandırmada yaşanan sıkıntıları da aşıyor. Yoksa meseleyi direk paranoid şizofreniye bağlamak herkes için kolay bir çözüm olurdu.
 
Musarañas eğer gerçekten izlenmeliyse bu sırf Montse rolündeki Macarena Gómez için bile yapılabilir. Son derece ürkütücü yüz yapısıyla performansına 1-0 önde başlayan Gómez, Montse karakterinin tüm tekinsizliğini ve trajikliğini ekrana kusursuz biçimde yansıtıyor. Seyirciyi tedirgin ettiği kadar acıma duygusu da yaratabiliyor ki, Montse'nin kötücül özelliklerinin ötesine geçme arzusundaki senaryonun işini kolaylaştırıyor. Yan rollerde ise İspanyol sinemasının deneyimli isimleri Luis Tosar ve Hugo Silva yer almakta. Konu olarak bazı yönleriyle 1990 tarihli Stephen King uyarlaması Misery'yi anımsatan Musarañas, onun gibi bir klasik olmaktan uzak ama kendisine verilen şansı boşa çıkarmayabilecek bir film.

29 Eylül 2015 Salı

Backcountry (2014)


Yönetmen: Adam MacDonald
Oyuncular: Missy Peregrym, Jeff Roop, Eric Balfour, Nicholas Campbell
Senaryo: Adam MacDonald
Müzik: Frères Lumières

Adam MacDonald'ın yazıp yönettiği ilk uzun metraj film olan Backcountry, Kanada’nın vahşi doğasında bulunan Blackfoot bölgesine kamp yapmaya giden genç çift Alex ve Jenn'in başlarından geçenleri giderek artan bir gerilimle anlatıyor. Bu bölgeye girmenin o sezonda çok tehlikeli olmasından ötürü yasaklanmasını umursamayan Alex'in özgüveninden dolayı yanına harita almak istememesi, Jenn'in aldığı önlemleri hafife alması, yine Jenn'in telefonunu gizlice arabada bırakması, seyirciye tehlike çanlarını duyurmakta gecikmiyor. Ama bu tehlikenin nereden geleceğinin belirsizliği, bağımsız film minimalliği çerçevesinde açık alanda seyirciye klostrofobi yaratmakta gayet başarılı.

Turist rehberi Brad ile karşılaşmaları, sempatik Brad'in tuhaf biçimde yarattığı gerginlik, ormanda rastlanılan dev pençe izleri, Alex'in bir yol ayrımında yanlış yönü tercih etmesi sonucu kaybolmaları iki sevgili arasında suların ısınmasına sebep oluyor. Doğa dengelerine alışık olmayan insan davranışlarının bu farklı ortamda tedirgin biçimde su yüzüne çıkmasına kendince sakil durmayan basit tepkiler veren film, yapmacık olma tehlikesini sık sık bertaraf edebiliyor. Hem bu tedirginlik hali, hem de gerçekçi durma iyi niyeti güzel doğa görüntülerinden de nemalanıyor. Böylece tadı çıkarılacak bir aktivite olarak kamp yapma hadisesi, insanın doğaya olan aidiyetinin sorgulandığı tehlikeli bir dönüşüme uğruyor.

Filmden "aşırı özgüven, hataları tetikler", "vahşi doğada modern insanın hiçbir değeri yoktur" gibi mesajlar içi dolu biçimde alınırken, ne gereği varsa "kadınlar tektaş yüzüğü sever" diye bir mesaj, belki mesaj olsun diye değil ama bir şekilde mesaj algısı yaratır biçimde filme musallat edilmiş. Ama modern yaşam ile el değmemiş vahşi doğa kanunlarının ihtilafını betimlemek için bir sembol olarak kullanılma uzak ihtimalinden de söz edilebilir. Düz oyunculuk performansları bir yana, filmin kırılma noktasından sonra özellikle Jenn rolündeki Missy Peregrym'in fiziksel efora da dayalı oyunu dikkat çekici. Backcountry, bazı eksiklerine ve bunların sebep olduğu düşük puanlarına rağmen kendi türünde şans verilmeyi hak eden bir film.

21 Eylül 2015 Pazartesi

The Cove (2009)


Yönetmen: Louie Psihoyos
Müzik: J. Ralph

Eski bir yunus eğitmeni olan, hatta 1960'ların ünlü televizyon dizisi Flipper'ı canlandıran 5 yunusu yakalayıp eğiten, aynı zamanda dizide de rolü bulunan Ric O'Barry, bu yunuslardan birinin stres yüzünden kollarında intihar etmesiyle büyük bir uyanış yaşayıp, yunusların doğal ortamlarından koparılmalarına karşı yılmaz bir aktiviste dönüşmüştür. Yıllarca yaptığı şeyin bir hata olduğunu anlamayıp, bundan sonrasında yunuslara ve balinalara karşı yapılan tüm kötü muamelelere karşı çıkarak kefaret arayışına giren O'Barry, Japonya sahil şeridindeki Taiji bölgesinde katledilen yunusları kurtarmak için yönetmen Louie Psihoyos ile biraraya geliyor. Başta temkinli yaklaşsa da sonradan kendini bu katliamın ortaya çıkması için bir farkındalık yaratmaya adayan O'Barry'ye yardım eden Psihoyos, balıkçılar ve hükümet emrindeki polis teşkilatının engellemeleriyle karşılaşır. Bölgedeki bir koyda yunusların vahşice öldürülmesini filme alıp tüm dünyaya duyurmak isteyen O'Barry ve Psihoyos, bunu yasal yollardan yapamayacakları için çok tehlikeli bir plan yaparlar. Yunus katliamını önlemek bu amacın çok önemli bir parçası olsa da, bu işin aslında çok katmanlı boyutları da gözler önüne serilir.

2010 yılında En İyi Belgesel Oscar'ı kazanmış The Cove, arkasında milyon dolarlık bir pazar bulunan yunus parkı eğlencesine en önemli kaynağı sağlayan Taiji'de yaşananların perde arkasını, bu arka planı ortaya çıkarma sürecinin detaylarını işleyen mükemmel bir belgesel. Yaptığı bireysel eylemlerle defalarca tutuklanmış olan O'Barry, gizlice girdiği ve tanınmamak için maskeyle dolaştığı Taiji'de yönetmen Psihoyos ile buluşup ne yapabilecekleri hakkında kafa yoruyorlar. Bu hayvanların öldürülmesini durdurmak için yapabilecekleri tek şey, tabii ki görüntü alabilmek. Ama güvenlik önlemleri, yabancıları takip eden casuslar, gözaltına alındıktan sonra yaklaşık 1 ay süresince işkence gördükten sonra tutuklanma tehlikesi, o koyda neler olduğuna dair gerçekleri elde etme önünde mühim bir engel teşkil ediyor. Ama Psihoyos, sinema efektörlerinden profesyonel dalgıçlara, kamera dublörlerinden bilim adamlarına kadar varan bir grup ismi biraraya getirerek bu amacı gerçekleştirme uğruna gerilla yöntemlere başvuruyor. Kendi tabiriyle Ocean's 11 gibi bir ekip kuran yönetmen, gerilim dolu birkaç denemeyi değme macera filmlerine taş çıkaracak kadar gerilimli ve akıcı bir kurguyla aktarıyor.


Ama The Cove, sadece bu deneme sürecini anlatmaktan ibaret bir yapım değil. Yunus ve balina avının ekonomik, sosyal, kültürel, duygusal boyutlarıyla, tüyler ürperten gerçekleriyle, insani ve vicdani muhasebeleriyle kusursuz bir arka plan oluşturarak bunu yapıyor. Toplumun her kesimine sıçramış bir çürümenin parçalarını birleştirmeye çalışıyor. Örneğin Dünya Vahşi Yaşam Örgütü, GreenPeace, Uluslararası Hayvan Yardım Fonu gibi milyon dolarlar toplayabilen oluşumların yunus katliamları için sessiz kalması, IWC (International Whaling Commission - Uluslararası Balinacılık Komisyonu) yönetmeliğinde devletlerin bilim araştırmalarında kullanmaları için balinaları avlamalarına izin vermeleri, bunu fırsat bilen Japonya'nın yılda yaklaşık 23.000 yunusun katledilmesini sağlaması, buna bağlı olarak Doğu Karayipler'deki tüm fakir adaları IWC üyesi yapıp onlardan kendi lehlerinde oy kullanmaları için rüşvet vermesi gibi daha pekçok akıl almaz yöntemlerden haberdar oluyoruz. Park ve akvaryumlara gönderilen yunuslardan hayvan başına 150 bin dolar kazanıldığını, seçilmeyen yunusların da o koyda katledilip 600 dolardan et sektörüne pazarlandığını öğreniyoruz. Üstelik yunus etinin içerdiği yüksek oranda civa yüzünden zehirli olduğu gerçeğine rağmen. Bu etin sanki başka bir balığın etiymiş gibi pazarlanıp yasal olarak satılması, hatta okullarda çocuklara zorunlu olarak dağıtılması akıllara durgunluk veriyor.

The Cove "tüm sosyal değişimleri başlatan bireysel hareketler olmuştur" mottosunu destekleyecek bir sürü kanıta sahip ki, deniz canlılarını korumaya yönelik onca kurum, kuruluş, komisyon, organizasyon, örgüt, fon ne varsa hepsinin basiretsizliklerinden dem vurmasıyla ayrıca çok önem taşıyor. Yunus ve balinaların öldürülmesini eski geleneklere (ki Japon halkın bu geleneklerden haberi yok) ya da bu balıkların diğer küçük balıkları yiyerek balıkçılık sektörüne zarar vermesine bağlayarak meşrulaştırmaya çalışan IWC Japon temsilcileri algı operasyonlarına en iyi cevabı ekibiyle beraber bu belgeselde veren Louie Psihoyos, Oscar ile beraber dünyanın çeşitli yerlerinden aldığı birçok ödülle farkındalık yaratmayı başardı denebilir. Filmin sonunda elde edilen bazı başarılar kadar, birçok yardım kuruluşu, web sitesi, imza kampanyaları, konferanslar ile hala çaba gösterilmekte. Ekibin koya yerleştirdiği gizli kameralarla elde edilen görüntülerin bile tek başına bir fark yaratması gerekir. İşte o zaman Ric O'Barry'nin belgeselde yer alan şu cümleleri anlamını dehşet verici gerçeklikte bulur: "Yunus balığı gülüşü, doğanın en büyük aldatmacasıdır. Onlar hep mutluymuş gibi bir izlenim yaratır."

14 Eylül 2015 Pazartesi

O Lobo atrás da Porta (2013)


Yönetmen: Fernando Coimbra
Oyuncular: Leandra Leal, Milhem Cortaz, Fabiula Nascimento, Juliano Cazarré, Thalita Carauta, Isabelle Ribas
Senaryo: Fernando Coimbra

Üç kısa filmin ardından yazıp yönettiği ilk uzun metrajıyla pekçok ödül kazanan Fernando Coimbra filmi O Lobo atrás da Porta (Wolf At The Door), 6 yaşındaki kız çocukları Clara'nın tanımadıkları bir kadın tarafından kaçırılması sonrası perişan olan Bernardo ve Sylvia çiftinin çıkmazdaki evliliğine bakış atan sert bir dram. Bu kaçırılma olayında Bernardo'nun genç metresi Rosa bir anda baş şüpheli haline geliyor. Rosa'nın polis sorgusuyla bu ilişkinin başlangıcına gittiğimizde ise bizi ağır ağır tutkulu olduğu kadar gerilim dolu bir girdap içine çeken Coimbra, evlilik - yalnızlık, sadakat - ihanet zıtlıklarını akıcı ve tarz kaygısı güden bir anlatımla ele alıyor. Bu tarz, normalden biraz uzun ve diyaloglu tek planlarla olduğu kadar, nadiren hareketli kamerayla kendini belli ediyor. Özellikle Rosa'nın polis tarafından evinden alınışını filmin farklı zamanlarında bir ön, bir de arka plandan yansıtan bölümler çok etkileyici. İlk filmini çeken Coimbra, filmin genelinde yılların tecrübesine sahipmişçesine bir yönetim sergiliyor. Son ayların flaş dizisi Narcos'un iki bölümünü (La Gran Mentira ve You Will Cry Tears Of Blood) izlemiş olanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır.

Filmin bana göre olumsuz manada tek göze batan kısmı, Bernardo'nun polis sorgusu sırasında izlediğimiz Bernardo - Rosa ilişkisinin flashbacklerinin, bu kez Rosa'nın sorgusu sırasında en başa sarmış olması ki, olayın Bernardo alanı daha verimli biçimde kullanılabilirdi izlenimi uyanıyor. Yine de top Rosa'ya geçtiğinde film adeta yeniden başlıyor ve adım adım kaçırılma gizeminin ve yasak ilişkinin doğuracağı sonuçların kaygılı bekleyişi her yanımızı sarmaya başlıyor. Filmin özünü açığa çıkarmamak için fazla detaya inmek sakıncalı olabilir ama o öz, insanın bencilliği uğruna yapabileceklerinin çok çarpıcı bir boyutunu kucağımıza bırakıp giden nitelikte bir öz. Didaktik bir algı gözlerden kaçmasa da, ilişkilerin doğasına bir virüs gibi sızmaya meyilli şiddet, yalan, ihanet olgularının bedelleri üzerine bazen sarsıcı bir adalet anlayışını ihtiyaç gibi gören zihniyetler her zaman mevcut. Leandra Leal ve Milhem Cortaz'ın olağanüstü oyunculukları filmin gerçekliğini arttıran, tutku ve gerilimi bir potada yoğuran, yoğunlaştıran ve eriten nitelikte. O Lobo atrás da Porta, bittikten sonra da etkisini bir müddet sürdüren, sonrasında yaşanacakları detaylı biçimde kafalarda şekillendirebilecek dinamiklere sahip başarılı bir Latin Amerika sineması örneği.

12 Eylül 2015 Cumartesi

Curse Of The Golden Flower (2006)


Yönetmen: Yimou Zhang
Oyuncular: Chow Yun-Fat, Gong Li, Jay Chou, Ye Liu, Junjie Qin, Jin Chen, Dahong Ni
Senaryo: Yu Cao, Yimou Zhang
Müzik: Shigeru Umebayashi

Yıl M.S. 928. Yer Çin Yasak Şehir. Tang Hanedanlığı. İmparator Ping yedi düvele nâm salan kudretiyle tahtında otururken, İmparatoriçe Phoenix (Zümrüt-ü Anka) bir müddettir sıkıntıda olduğu bir hastalıkla pençeleşmektedir. Çin halkının isimlerini duyduklarında dizlerini titreten ikilinin geçmişe dayanan husumetlerinden kaynaklı entrikalar zinciri sarayın dört bir yanını kuşatmıştır. Küçük oğulları ve İmparator'un birinci karısından olan büyük oğullarının yanı sıra, uzun süredir Yasak Şehrin dışında olan ortanca oğullarının dönmesi ile aile içi bilinmezlikler katlanması güç bir yöne doğru seyretmeye başlar.

İzlediğim Yimou Zhang filmlerine karşı hiçbir zaman tarafsız davranamadım. Sırtını sırf o benzersiz görselliğine dayamayan, hikayesini, hicivini, insani doğrularını şiirsel anlatımı ve masalsı görüntüleri ile birleştirmeyi refleks haline getirmiş yaşayan büyük bir usta olduğunu söylemek artık bana fazlalık gibi geliyor. Curse of the Golden Flower, diğer Yimou Zhang filmlerinden biraz daha farklı olarak aşka değil, entrikaya odaklanıyor. Aşkı hedef aldığı, genelde tarihsel dekorlu filmlerindeki uçarı romantizminde bile her zaman kontrolü elden bırakmayan ustanın işi burada biraz daha zordu. Çünkü sonuna kadar hakkını verdiği aşk kavramını askıya alıp, saray göreneklerine uzak olan bizlerin anlamakta zorlanacağı akıl almaz ilişkiler ve entrikalar yumağı üzerine ihtişamlı bir dram çekmesi, kalpsiz, ruhsuz bir film ortaya çıkarabilirdi. Nitekim bazı eleştirmenlere göre öyle de oldu. Hatta aşk unsurunu ensest bir bakış açısıyla yansıtması dışında, epik bir aşk hikayesi içermemesine rağmen ironik biçimde görkemli bir pembe diziye benzetenler bile oldu.


Fakat kendi adıma, hikayesine her zaman sadık kalan Yimou Zhang için bu filmde de beni rahatsız eden hiçbir şey olmadı diyebilirim. Tamam, o destansı aşk öykülerinden şimdilik bizi mahrum etmiş olabilir. Ama daha uzun süre bu durumdan uzak kalabilecek bir yönetmen değil kesinlikle. Üstelik bu filmde hicivinden yana bir şey kaybettiğine de katılmıyorum. Dışarıdaki tebanın durumunun esasında bu hikayenin meselesi olmadığına inanıyorum. Curse of the Golden Flower, sarayın kirli çamaşırlarını tüm açıklığıyla gözler önüne sermesiyle hiciv yönünden çok güçlü bile sayılabilir. Ama bahsedilen görsel zenginlik o kadar kuvvetli ve bazı tarihçilerin o dönem için “az bile” bulduğu ölçüde müsrif ki, bu sayede biz ekran başındakilere dışarısını bile düşündürme yetisine sahip. Bu renk ve ışık cümbüşünden de hiç rahatsızlık duymadım.

Curse of the Golden Flower, yönetmenin son dönemlerde bizi fena alıştırdığı koreografik açıdan üstün dövüş sahneleri açısından ele alındığında da tatminsizlik yaratabilir. Bu eksikliğin sebebi bana göre ikili, üçlü sahneler yerine daha çok kitlesel dövüş sekansları içermesinden kaynaklı. Bu ikisi arasında ciddi bir estetik farkı var. Ama buna rağmen bu kitlesel savaş sahneleri arasında son zamanlarda izlediğim en çarpıcı sahneler de yine bu filmdeydi. Dışarıda onbinlerle yapılan savaş ile içeride aile bireylerinin birbirleriyle girdiği Shakespeare oyunlarını anımsatan savaş arasında çok anlamlı bir paralellik de hissettim. Chow Yun-Fat teoride ve pratikte imparator kaftanını mükemmel taşıyor. Ama Yimou Zhang fetişi, 4o'ını geçmiş olan öyle bir Gong Li var ki, şahane oyunculuğu bir yana, rüya gibi güzelliğiyle filmin tüm görselliğini geri plana itiyor adeta. Hero, House of Flying Daggers ve güzel insan Ang Lee filmi Crouching Tiger Hidden Dragon gibi filmlerin gerisinde kalsa da, Curse of the Golden Flower, eşsiz Yimou Zhang koleksiyonunda hiç de sırıtmayan bir film bana göre.

5 Eylül 2015 Cumartesi

John Wick (2014)


Yönetmen: Chad Stahelski, David Leitch
Oyuncular: Keanu Reeves, Michael Nyqvist, Willem Dafoe, Alfie Allen, Dean Winters, Ian McShane, Adrianne Palicki, John Leguizamo, Lance Reddick
Senaryo: Derek Kolstad
Müzik: Tyler Bates, Joel J. Richard

Dublörlükten gelme Chad Stahelski ve David Leitch ikilisinin ilk yönetmenlik denemesi olan John Wick, Keanu Reeves rüzgarını da arkasına alarak 2014 yılının en gözde aksiyon yapımlarından biri olmayı başarmış bir film. Hastalığı neticesiyle ölen karısının ölümünden 5 yıl sonra, ondan tek kalan hatıra olan köpeğiyle münzevi bir hayat süren eski tetikçi John Wick, evinde bir grup adamın saldırısına uğrar. Arabası çalınır, dayak yer, en önemlisi de köpeği öldürülür. İntikam için kolları sıvadığı kişi, önceki işverenlerinden biri olan Rus mafyasının güçlü ismi Viggo Tarasov'un serseri oğlu Iosef'tir. Yeraltı dünyasında korkuyla anılan John Wick'in emekliliğini yarıda kesip intikam peşine düşmesi, yaklaşan savaşın habercisidir. Ve bu dublör arkadaşlar, tasarlaması hiç de zor olmayan bu hikayeyi, Keanu Reeves'in karizmasına dayanıp en iyi yaptıkları şey olan aksiyon ile donatarak anlatırlar. Kolayca başrolünde Nicholas Cage, Cuba Gooding Jr. veya Dolph Lundgren gibi B filmlerinin gediklisi bir aktörün yer aldığı, doğrudan DVD raflarına koymak için çekilebilecek bir film konusuna sahipken, daha önce hiç film yönetmemiş iki dublör tarafından A sınıfı sıkı bir aksiyon olarak ortaya çıkan John Wick'in başarı formülleri de gayet basit.

Dublörlüğün verdiği avantajlardan biri, seyircinin aksiyon beklentilerini çok iyi bilmek olsa gerek. Stahelski ve Leitch, nefes kesen, dinamik, zaman zaman bilgisayar oyunlarını anımsatan bir aksiyon mantığıyla hareket ediyorlar. Gerçi o anlamda da ortada yepyeni birşey yok. Ancak yepyeni birşeylerin beklentisi içinde olmadan enerjik, acımasız ve bazen esprili aksiyon sekanslarıyla çıtasını B filmlerin üzerinde tutmasını bilen bir filmin tadına varmak daha kolay. Üstelik kısa da olsa John Wick'in yaslı bir eş, köpeğine bağlı bir adam profilleri, intikam hırsı yüklü sert tetikçi eskisi profili karşısında sakil durmuyor. John Wick öyle MacGyver veya Jason Bourne tarzı zeki bir figür sayılmaz. Ama onu yeraltında korkulan bir efsane haline getiren unsur inatçılığı, hırsı ve tabii adam öldürme becerisi. Bu durum ona bir çizgi roman kahramanı imajı veriyor. Oysa John Wick, dramatik yanı dışlanmamış, kökleri spagetti westernlere dayanan bir kurmaca.

Ian McShane, Willem Dafoe, John Leguizamo, Michael Nyqvist gibi kaliteli aktörlerle yan rolleri güçlendirse de, filmin başarısındaki aslan payı elbette Keanu Reeves'in karizmasına ait. Matrix ve Constantine'den beri dişe dokunur bir karakter çıkaramayan Reeves için de belli bir isimle anılacak sıkı bir geri dönüş sayılır. Zaten 20 milyon dolar bütçesine, yaklaşık 80 milyon hasılatla cevap veren filmin gişede ve sosyal medyada gördüğü ilgi, ikinci filmin çekileceği duyurusunu da beraberinde getirdi. Armudun sapı, üzümün çöpü demeden çerez tüketimini daha keyifli hale getirecek sürükleyici bir aksiyon arayanlar için o ikinci filmin de aynı kalibrede olacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok.

30 Ağustos 2015 Pazar

Sound City (2013)


Yönetmen: Dave Grohl

1969 yılında Tom Skeeter tarafından satın alınan, Joe Gottfried ve Keith Olsen tarafından işletilen Los Angeles'taki efsanevi stüdyo Sound City'nin hikayesi, sadece Nirvana ve Foo Fighters ile tanıdığımız baterist, gitarist, solist, şarkı yazarı, yapımcı Dave Grohl'un yönetmenliğinde aynı adlı belgeselde anlatılıyor. Faaliyette olduğu ilk yıllarda "bir köşeye işeseniz bile kimsenin takmayacağı" bir stüdyo olmasına rağmen, Nirvana, Kyuss, Red Hot Chili Peppers, Fleetwood Mac, Dio, Neil Young, Rick Springfield, Tom Petty, Johnny Cash, Rage Against The Machine, REO Speedwagon, Metallica ve ismi buraya sığmayacak pekçok ismin dünya çapında milyonlar satmış albümlerinin kaydedildiği bir yerdi. Çeşitli belgesellerde yazar olarak görev yapmış Mark Monroe'nun metin ve kronoloji olarak derleyip toparladığı Sound City, kuruluşu, yükselişi, çalkantılı dönemleri ve 2011 yılında kapanışıyla müzik tarihinde derin izler bırakmış stüdyonun öyküsünü anlatırken gram teklemeyen bir yapım. Dave Grohl, saydığımız bu isimlerin kendi ağızlarından stüdyo ile ilgili anılarıyla, arşiv görüntüleriyle, canlı performanslarla derlediği belgeseliyle bu tarihe eğlenceli ve nostaljik biçimde ışık tutuyor.

Sound City, müzisyenler için sadece bir stüdyo olmaktan çok daha fazla anlam taşıyor. Skeeter ve Gottfried sayesinde müzisyenlerin kendilerini rahat hissedeceği bir ev, buluşma noktası, takılma mekanı, okul, mabet gibi adeta. Sadece oranın tadını çıkaran müzisyenlerin değil, farklı sound anlayışlarına sahip Butch Vig, Rick Rubin, Joe Barresi gibi kurt yapımcıların, orada uzun süreli çalışan personelin yorumları da Sound City'nin farklı boyutlarını idrak etmemize katkıda bulunuyor. Fleetwood Mac'in "bunun filmi de olur" dedirten kuruluş hikayesi ve Gottfried ile Rick Springfield arasındaki baba-oğul ilişkisinin dramatik neticesi, Sound City ekseninden kopmadan etkileyici yan unsurlar olarak dikkat çekiyor. İngiliz elektronik dehası Rubert Neve tarafından yapılan ve dünyada sadece dört tane bulunan Neve Konsolu'nun Joe Gottfried tarafından 75,175 dolara satın alınması (bu arada filmde Neve'in Dave Grohl ile sohbetinden kısa bir bölüm de var), müzik tarihinin kilometre taşı olacak albümlerinin Sound City vesilesiyle çıkmasını sağlıyor. Ama teknolojik gelişmeler sonucu dijital gereklerin kayıt sürecini, biçimini kolaylaştırması, iş gücünü hafifletmesi, hataları kısa sürede düzeltme becerisi, bu gerekleri benimsemeyen Sound City'nin geleneksel kayıt yöntemlerini bir anda sorgulatır hale getiriyor.


Birçok grup ve sanatçı tarafından dönüm noktası olan Neve Konsolu'nun ardından, devrim niteliğinde bir hard disk ses kayıt, miks ve düzenleme sistemi olan Pro Tools'un icadı, Sound City'nin çöküş sürecini hızlandırıyor. Keith Olsen ile başlayan yaprak dökümü, Sound City'yi çağın gerisine düşmüş gibi gösterse de, Nirvana'nın efsane Nevermind albümünün orada kaydedilmesinden sonra esen rüzgar, maddi ve manevi bir rahatlama sağlıyor. Dave Grohl'un Nevermind yüzünden Sound City ile kurduğu gönül bağı, yıllar sonra elden çıkarılacağını öğrendiği Neve Konsolu'nu 76.000 dolara satın alıp kendi stüdyosuna kurmasıyla çok daha iyi anlaşılıyor. Analog biçimde, yani şarkı kayıtlarının dijital olarak değil de bantlara kaydedilmesi, kısacası kaset çağının saf emek gerektiren insani dengelerinin altını çizmek isteyen Grohl, bu davranışını ve bunu bir belgesele dönüştürmek istemesini kendi ifadeleriyle son derece anlamlı bir zemine oturtuyor.

"Her şey bu konsolun hikâyesini anlatmak istememle başladı. Derken hikâye büyüdü. Her şeyi yaratıp değiştirebildiğiniz bu teknoloji çağında insan faktörünü nasıl koruyacağız? Müziği yapanın insan olduğu duygusunu nasıl koruyacağız?"

Bu konsolu bir kenara koyup müzelik eşya muamelesi yapmaktansa onu kullanmak isteyen Grohl, kendisi gibi aynı bağı kurmuş müzisyenlerle kayıtlar yapmaya başlıyor ki, belgeselin müzikal anlamda yükseldiği bu anlar tüm doğallığıyla görülmeye değer. Stevie Nicks, Rick Springfield, Tom Petty, Trent Reznor, Josh Homme ve nihayet Grohl'un müziğe başlama sebebi olduğunu söylediği Paul McCartney ile gerçekleştirilen kayıtlar Sound City: Real To Reel albümünde dinlenebilir. (Bu arada konsolun başında Nevermind'ın prodüktörü Butch Vig yer alıyor.) Grohl'un vurgulamak istediği insan faktörü, pekçok farklı müzisyen tarafından, pekçok farklı ifadeyle dile getirildiği gibi, bu performanslarla da pekiştiriliyor. Böylece Sound City ve Neve Konsolu'nun sembolize ettiği bu faktör, güçlü, dinamik, renkli bir kurguyla Grohl'un vefa borcunu ödediği bu belgesele güçlü bir anafikir oluşturuyor.