13 Temmuz 2020 Pazartesi

Periferic (2010)


Yönetmen: Bogdan George Apetri
Oyuncular: Ana Ularu, Andi Vasluianu, Ioana Flora, Mimi Branescu, Ingrid Bisu, Timotei Duma
Senaryo: Bogdan George Apetri, Tudor Voican, Cristian Mungiu, Ioana Uricaru

4 luni, 3 saptamâni si 2 zile, Dupa dealuri, Bacalaureat gibi filmleriyle festivallerin tozunu atmış Romen yönetmen Cristian Mungiu'nun Ioana Uricaru ile birlikte hikayesini, Bogdan George Apetri'nin de bu hikayeden Tudor Voican ile birlikte senaryosunu yazdığı, Apetri'nin yönettiği Periferic, 24 saatlik geçici tahliye izni verilen hapisteki Matilda'nın o bir gününü izlediğimiz bir dram. Sırasıyla "Andrei", "Paul" ve "Toma" adlı üç bölümden oluşan film, Matilda'nın dışarıda geçireceği o bir günün planını yansıtıyor. 24 saatin sonunda hapishaneye tekrar dönmeye niyeti olmayan, içerideyken ülke dışına kaçma planlarını çoktan yapmış olan Matilda, ilk olarak kendisine yardımcı olup olmayacağını bilmediği ağabeyi Andrei'yi, hapisten önce yaptıkları bir işten kalan borcunu almak üzere eski sevgilisi ve çocuğunun babası Paul'ü, son olarak da Paul'ün bir yetimhaneye bıraktığı oğlu Toma'yı ziyaret edecektir. Amacı Toma'yı da yetimhaneden alarak ülke dışına kaçmaktır. Ama zamana karşı bir mücadele içine giren Matilda için işler umduğu gibi gitmez. Aralarında Amerika'dan ve dünyanın çeşitli yerlerinden pek çok örneğin de yer aldığı filmlerde yapımcılar arasında yer alan Bogdan George Apetri'nin bu ilk uzun metrajı, Mungiu'nun da yazım tecrübesiyle sürükleyici, gergin ve umutsuz bir atmosferi hayata geçirmekte hiç zorlanmıyor.

Özellikle 4 luni, 3 saptamâni si 2 zile ve Dupa dealuri filmlerinde kadın odaklı güçlü hikayeler işlemiş Cristian Mungiu, bu kez işlemesi için o hikayelerden birini Bogdan George Apetri'ye vermiş. Tabii onunla birlikte Ioana Uricaru da bu hikayede pay sahibi. Zaten bu ekip içindeki tek kadın da Uricaru. Apetri ise bir buçuk saat içerisinde o hikayenin kenarlarını, köşelerini, cümleler arasına sıkıştırılmış şekliyle göremediğimiz geçmişini çiğ ama yormayan bir sinema diliyle çekmiş. Matilda'nın önce ağabeyi Andrei'yi ziyaret ettiği bölümde (ki aynı zamanda annesinin defnedileceği gün) aralarında geçen diyaloglardan yavaş yavaş neden hapse düştüğü ve ailenin istenmeyen evladı olduğu anlaşılmaya başlıyor. Bu diyaloglara tam bir Matilda düşmanı olan yengesi Lavinia'nın da dahil olması, seyirciyi Matilda aleyhine çevirme olasılığını güçlendiriyor. Yine de tam olarak detaylara hakim olmamız istenmiyor. Bir yanıyla kardeşinin bu durumundan üzüntü duyan ve yardım etme niyetinde olan Andrei'nin tercihi, Matilda'nın ilk yıkımı oluyor. Arabadaki ve cenaze evindeki diyalog sahneleri, doğallığın sağladığı saf bir gerilimi de beraberinde getiren nitelikte. Aslında bu diyalog becerisinin Romanya Yeni Dalgası’nın en önemli özelliklerinden biri olduğu söylenebilir.

Matilda'nın hapse girmesine neden olan, çocuğunun babası Paul'ü ziyareti de hem yaptıkları işten kalan payını, hem de oğlu Toma'yı yanına almak. Bu bölümde zeki senaristlerin başvurduğu bir yöntem olarak, filme dahil edilen bir yan karakter vasıtasıyla inandırıcılıktan uzak açıklayıcı cümlelerin bertaraf edilmesi söz konusu. O karakter, Paul'ün ilişkide olduğu mafyaya pazarlamak için kendine aşık ettiği genç Selena. Bir zamanlar kendi başına gelen ve hapishanede sonlanan olaylar dizisinin başında bu kez Selena'nın olduğunu gören ve onu uyarmaya çalışan Matilda, bu bölümde başrolün karakter olarak nasıl geliştirilebileceğine dair önemli de bir örnek sunuyor. Bu bölümü de dramatik olduğu kadar, bir yanıyla suç filmi oluşunun hakkını da vererek bitiren film, son bölüm olan "Toma"ya geçiyor. Bir annenin hiç görmediği oğluyla yüzleşeceği bu bölüm hakkında fazla detay vermeden, çok güçlü bir final olduğunu söylemekle yetinelim. Üç bölüme adını veren bu üç erkek, Matilda'nın zamanında yaptığı hataların bedelini ödeyeceği üç sembolik figür anlamına geliyor. Tabii o hatalardan ders almış fakat izin süresini kaçmak için kullanacağı için hayatında yeni bir hata sayfası açmak üzere olan Matilda için pişmanlığın, telafinin, umudun da pek bir anlamı kalmıyor. Periferic, önemli sac ayaklarından biri olan güçlü feminist tonları yanında, bu bir kadın veya erkek olmaktan ziyade, bir birey olarak hatalar zincirindeki yerini istikrarla koruyanlar için parlak bir gelecek olmadığının acı gerçekliğine yaslanan bir film. Matilda rolüyle Romanya Film Yapımcıları Birliği, Varşova, Locarno ve Thessaloniki festivallerinden En İyi Kadın Oyuncu Ödülü alan Ana Ularu'nun performansıyla gücüne güç katan Periferic, pek fazla ses getirmese de Romanya sinemasının mütevazi olduğu kadar önemli yapımlarından biri.

8 Temmuz 2020 Çarşamba

Knives Out (2019)


Yönetmen: Rian Johnson
Oyuncular: Daniel Craig, Chris Evans, Ana de Armas, Christopher Plummer, Jamie Lee Curtis, Michael Shannon, Don Johnson, Toni Collette, LaKeith Stanfield, Katherine Langford, Jaeden Martel, Edi Patterson, Noah Segan, Marlene Forte
Senaryo: Rian Johnson
Müzik: Nathan Johnson

Ünlü suç romanları yazarı Harlan Trombley, 85. doğum gününde malikanesindeki odasında boğazı kesilmiş olarak bulunur. Tüm kanıtlar intihar ettiğini göstermektedir. Öldüğü gece evindeki doğum günü partisinde çocukları, eşleri, torunları ve çalışanlar vardır. Davayı soruşturan Teğmen Elliot'un sorgusuna, ün yapmış özel dedektif Benoit Blanc da katılır. Blanc, kendisinin bile bilmediği biri tarafından bu davayı araştırması için tutulmuştur ve türlü arızalara sahip Trombley ahalisini tekrar sorgulayarak şüpheleri cinayet üzerine yoğunlaştırır. Rian Johnson, yazıp yönettiği 5. uzun metrajı ile kariyerinde türler arası gezintiyi sürdürüyor. Özellikle Brick (2005) ve Looper (2012) filmleriyle polisiye yapımlara duyduğu ilgiyi uzun bir aradan sonra Knives Out ile tekrar canlandırıyor. Konusuyla akıllara direkt Agatha Christie romanlarını getiren Knives Out, bu ilhamı kabul eden Johnson'ın ellerinde o geleneklere bağlı ama onları ters yüz etmeye de oynayan modern kaçamaklar yapan bir film. İntihar ile cinayet arasında gidip gelen bir gizem, hepsine uygun motivasyonlar verilmiş kalabalık şüpheli grubu ve karizmatik dedektif klasik üçgenini oluşturduktan sonra geriye kalan detayları da özenle işleyen Johnson, dinamik diyalog sahnelerini ve flashbacklerle desteklenen kurgunun eşlik ettiği sorgu sahnelerini uç uca ekleyerek söz konusu polisiye romanları andıran güçlü bir metin oluşturuyor.

Bir noktadan sonra bu klasik anlatımı değiştirmek isteyen Rian Johnson, filmin ortalarında Harlan Trombley'nin akıbetini hınzır bir kurguyla açık ederek en büyük gizemini kendi elleriyle çözüyor. Ama bu twist ile başka soru işaretleri de ortaya çıkarıp "yoksa öyle değil miydi" diyerek şüpheleri tekrar tazeliyor. Üstelik tek kozunun Trombley olmadığını gösteriyor. Miras meselesi, Trombley'nin hemşiresi Brezilyalı Marta ve ailesi sayesinde şöyle bir uğranılan göçmenlik meselesi, aile bireyleri arasındaki çıkar ilişkilerine dayalı güven/güvensizlik meseleleri derken Agatha Christie gösterip sol vuran Johnson, böylece farklı beklentiler içindeki seyircilerin bir kısmını memnun ederken, bir kısmından da o beklentileri değiştirmesini talep ediyor. Aslında Trombley'nin ölümünü erkenden aydınlatmış gibi yaparak hikayenin malikanenin dışına çıkmasını sağlıyor. Dışarı çıkınca da Marta'nın merkezde yer alan konumu daha da güçleniyor, başka suçlar için ortam ve entrika ağı genişliyor, bir malikaneye hapsolacağını düşündüğümüz hikaye sahaya inme fırsatı elde ediyor. Ama önemli kilit noktaların malikanede yaşanmış olması, finalde klasik Agatha "Katil Kim" Christie anlatımına dönüş yapılmasını sağlıyor. Tabii bu dönüşün Benoit Blanc şovuna dönüşmesi de o klasik anlatıma dahil bir özellik.


Bir Rian Johnson tasarımı olarak Benoit Blanc, bir Agatha Christie tasarımı olan Belçikalı dedektif Hercule Poirot'nun modern versiyonu şeklinde düşünüldüğünü belli eden ama Poirot kadar eksantrik olmayan bir karakter. Karizmasına Poirot kadar mizah katamasa ve bazı detaylara nasıl vakıf olabildiğini sorgulatsa da iyi senaryonun kendine biçtiği ağırlığın altından kalkıyor. Nezaketi, gözlemciliği ve şüpheciliğiyle beyaz perdede hayat bulmuş tüm Poirot aktörlerinin (en çok da Peter Ustinov ve David Suchet'in) o nefesini ensemizde hissettiren zekası, her rolünde aynı fiziksel görünümüyle karşımıza çıkan Daniel Craig bünyesinde Benoit Blanc'i bir marka haline getiremiyor. James Bond imajından hareketle Blanc için sakallı ve biraz da ukala bir Pierce Brosnan bu karaktere seviye atlatabilirdi. Tabii ki Craig iyi bir aktör. Özellikle finalde Blanc'i dolduruş çabası takdire değer. Ne var ki şimdilik Rian Johnson'ın onu tasarlayış biçiminin dışına fazla çıkmış görünmüyor. Şimdilik diyoruz çünkü duyurulan devam filmiyle başka bir cinayet davasında Blanc/Craig tekrar karşımızda olacak. Fakat bu devam filmi Benoit Blanc markası oluşmasından ziyade, eski usül katil kim hikayelerine dönüşün başka zeki senaryolarla karşımıza gelecek olmasıyla önemli.

Güçlü oyuncu kadrosuna rağmen Daniel Craig, Ana de Armas ve göründüğü sahnelerde Christopher Plummer dışında sivrilen ya da sivriltilen karakter yok gibi. Zaten bu tip suç hikayelerinde de olması gereken genelde budur. Şüpheli ve motivasyon sayısının çokluğu, aynı zamanda bu motivasyonların kendi minik yan hikayelerini yaratarak ana gövdeyle kurdukları bağlantıların çeşitliliği, tutarlılığı, enteresanlığı da çok önemli. Esasen Knives Out'un başarılı olduğu kalemlerin tepesinde Rian Johnson senaryosu duruyor. Twistler, seyirciye gösterilmeyip finalde geri dönüşlerle açık edilen sürpriz sahneler, satranç tahtasındaki taşlar gibi kullanılan yan karakterler, hep gölgede kalıp suçlu olduğunu gizlemeyi başaran malum taş derken çekilen bu bıçakların kalabalığını organize etmek hayati bir meseleye dönüşüyor. Küçük kelime oyunlarından, ufak yanlış anlamalardan, zekice kurulmuş komplolardan ve onların bir adım önünde giden başka komplolardan, kimi zaman karikatürize olmaktan çekinmeyen bir mizahtan, yalan söyleyince kusmak gibi ne zaman karşımıza çıkacağı kestirilemeyen fikirlerden ve iyi bir insan olmak üzerine film boyunca altı çok iyi doldurulmuş mesajından inşa edilmiş bu senaryo Knives Out'u son yılların değerli suç filmleri arasına koyuyor.

5 Temmuz 2020 Pazar

Il capitale umano (2013)


Yönetmen: Paolo Virzì
Oyuncular: Fabrizio Bentivoglio, Valeria Bruni Tedeschi, Matilde Gioli, Valeria Golino, Fabrizio Gifuni, Guglielmo Pinelli, Luigi Lo Cascio, Giovanni Anzaldo
Senaryo: Stephen Amidon, Paolo Virzì, Francesco Bruni, Francesco Piccolo
Müzik: Carlo Virzì

Stephen Amidon'un romanını Paolo Virzì, Francesco Bruni ve Francesco Piccolo'dan oluşan ekibin senaryolaştırdığı, İtalyan sinemasının tecrübeli senarist/yönetmenlerinden Paolo Virzì'nin yönettiği Il capitale umano (Human Capital), başta kurgusal olmak üzere pek çok seviyede ustalık kokan bir dram. "Dino", "Carla", "Serena" ve son bir final bölümüyle birlikte dört bölümden oluşan film, bir etkinlikteki görevi bittikten sonra bisikletiyle gece evine dönerken bir cipin çarpması sonucu ağır yaralanan garsonun geçirdiği bu kazayla başlıyor. Daha sonra bu kazanın 6 ay öncesindeki bir güne dönüp, üç bölüme de aynı gün ile başlıyoruz. İlk bölümde hırslı bir emlakçı olan Dino Ossola, kızı Serena ve sonradan evlendiği psikolog eşi Roberta'yı izliyoruz. Lombardia bölgesinin nüfuzlu yatırımcılarından Giovanni Bernaschi'nin görkemli malikanesine kızını bırakmaya gittiğinde girişkenliği sayesinde kendini bir anda zengin iş adamlarıyla tenis oynarken bulan Dino, oradaki sohbetlerin gazıyla kısa sürede kar edeceğini düşünerek Bernaschi Yatırım Fonu almaya karar verir. İyi bir yatırım yaptığından emin bir şekilde kendini Bernaschi ve ortakları gibi elit kesimden biri gibi görmeye başlar. Ama kendi parasının üzerine kar vaadiyle piyasadan topladıklarını da ekleyerek fon işine giren Dino için işler umduğu gibi gitmez. Üstüne eşi Roberta'nın hamile olduğunu öğrenir.

Dino ve Serena'nın malikaneye geldiği günün sabahına geri döndüğümüzde bu kez aynı günü Giovanni Bernaschi'nin eşi Carla'nın tarafında yaşıyoruz. Sanatla olan geçmişine rağmen işkolik eşinin gölgesinde tipik bir sıkılgan zengin eş profili çizen Carla, şehir merkezindeki eski bir tiyatroyu restore etmek, yeni oyunlarla tekrar halka açmak istemektedir. Bunun için konunun uzmanlarıyla bir komisyon kurar, komisyondaki oyun yazarı Donato ile yakınlaşır. Fakat restorasyon için Carla'ya söz veren, daha sonra tiyatroyu bir iş merkezi yapmak için sözünden dönen Giovanni ile ters düşer. Çok üzülüp öfkelense de kendisine lüks bir hayat sunan Giovanni'den ayrılamaz. Tekrar aynı günün sabahına gideriz ve bu kez Dino'nun kızı Serena açısından filme başlarız. Bernaschilerin uçarı oğlu Massimiliano ile arkadaş olduğu için serbestçe malikaneye girip çıkan Serena'yı herkes onunla sevgili sansa da, o aslında bir uyuşturucu meselesi yüzünden okulda dışlanmış olan Luca'ya ilgi duymaktadır. Okulun ödül gecesinde biraraya gelen Ossola ve Bernaschi ailelerinin, Bernaschilere ait cipin o gece orada çalışan garson Fabrizio'ya iş çıkışı çarpıp ağır yaralamasıyla yaşadıkları olayları üç perdeye ve bir final bölümüne ayıran film, hem başroldeki bu üç karakteri farklı açılarla derinleştiriyor, hem de bu kazanın gizemi etrafında kendini sürekli yenileyen güçlü bir dram ağı kuruyor.


Bu şekilde üç karakter üzerinden aynı zaman dilimini izlediğimiz filmlerin çoğunda rastladığımız üzere birbirine soru sorup, sonra birbirine cevap veren sistemi uygulayan bu üç bölüm bir yandan farklı açılardan ilerleyip kendi olay örgüsünü kurarken, diğer yandan ortak kesişme noktalarıyla da birbirlerine destek çıkıyor. Birilerinin aceleyle nereye gittiğini, neden ağladığını, neden telaşlı olduğunu vs. birbirlerine paslayarak adım adım cevaplandırıyor, kronoloji jimnastiği yaptırıyorlar. Fakat bununla birlikte üç bölümün de odağını oluşturan kazadaki gizemi açık etmeyip son bölüme kadar sahip çıkıyorlar. Bu hınzır senaryo biçimini kurgusal olarak da pelikülde zinde bir biçimle tek vücut haline getiren film, her şeyi kitabına uygun yapıyor. Her bölüm, adını aldığı karakteri merkeze koyarken diğerlerinin vasıflarını flu bırakarak, bir sonraki bölüme kadar kendi işine bakıyor. Giovanni, Roberta, Massimiliano ve Luca gibi yan karakterler de üç bölümdeki tamamlayıcı özellikleriyle sanki filme kendi isimlerinin verilebileceği ekstra bölümlerle katılabilirlermiş gibi işlevli görülüyorlar. Yine de bu rollerden en ağırlıklı ve olayla doğrudan ilgili olan üç tanesinin seçilmiş olması, hikayeyi olası bir hantallıktan kurtarıyor. Ayrıca "Dino", "Carla", "Serena" sıralaması da olay örgüsüne bakıldığında tam olması gerektiği gibi.

Il capitale umano, farklı sınıflara ait iki ailenin bir kaza öncesi ve sonrası yaşadıkları üzerine uzaklı yakınlı bağlantılar kuran, bu sınıfsal eşitsizliği yedekte bekletip doğru anlarda sık sık oyuna sokan bir dram. Ama en doğru zaman da final oluyor ki, hayatın bazıları için en tatlı haliyle kaldığı yerden devam edip, bazıları için ise kapanması zor yaralar açtığı gerçeğinin altı çok iyi çiziliyor. Kapitalist sistemin yara açmak kadar kapatmakta da üstüne olmadığını, para olduğu sürece ortadan kaldırılabilecek sorun çeşitliliğinin sınırlarını bir de bu hikaye üzerinden tecrübe ediyoruz. Kendi menfaatlerini her şeyden önde tutan sigorta şirketlerinin, kişinin tahmini ömrü, normal kazanç kapasitesi, duygusal bağlarının niceliği ve niteliği gibi bazı parametreler üzerinden hesapladığı ve "beşeri sermaye" olarak adlandırılan meblağlardan ibaret gördüğü hayatlarımızın nasıl bir güvence altında olduğunu bir kez daha görüyoruz. Dev şirketler, onları koruyan avukatlık şirketleri, muhasebe şirketleri, sigorta şirketleri derken insan olarak ederimizin parametrelerle ölçülmesi bizi karmakarışık duygulara sürüklüyor. Filmin beşeri sermayeleri olan Fabrizio Bentivoglio (Dino), Valeria Bruni Tedeschi (Carla) ve Matilde Gioli (Serena) ise performanslarıyla kendi bölümlerinin yıldızı olmayı başarıyor. 90'larda başlayan yönetmenlik kariyeriyle adım adım yükselen Paolo Virzì'nin karışık, hassas, tıkır tıkır işlemesi gereken bir kurguyu ustalıkla yoluna koyması, roman matematiğini perdeye aktarmanın dezavantajlarından pek etkilenmediğini gösteriyor.

28 Haziran 2020 Pazar

Oh Boy (2012)


Yönetmen: Jan-Ole Gerster
Oyuncular: Tom Schilling, Marc Hosemann, Friederike Kempter, Ulrich Noethen, Justus von Dohnányi, Arnd Klawitter, Michael Gwisdek
Senaryo: Jan-Ole Gerster
Müzik: Cherilyn MacNeil, The Major Minors

Jan-Ole Gerster'in yazıp yönettiği ilk film olan Oh Boy, iki yıl önce hukuk fakültesini bırakıp kendini Berlin'deki sıkıcı hayatının akışına bırakmış 25 yaşlarındaki Niko'nun türlü insan ve olaylarla dolu bir gününü anlatıyor. Sabahın ilk ışıklarında kız arkadaşından tek bir bakışla ayrılan, sonra sinir bozucu bir psikoloğun yaklaşımı yüzünden alkollü araç kullandığı için el konulan ehliyetini geri alamayan Niko, yeni taşındığı binadaki meraklı komşusu Karl'ın bitmeyen sızlanmalarına maruz kalıyor. Oyuncu arkadaşı Matze ile buluşup gittikleri kafede 13 yıldır görmediği, okulda şişmanlığıyla dalga geçtiği Julika'nın yeni haliyle karşılaşıyor. Onun performans gösterisine davet edildikten sonra Matze'nin oyuncu arkadaşı Phillip'in rol aldığı filmin setine gidiyorlar. Orada Nazi Almanya'sında geçen bir imkansız aşk filminden bir sahnenin çekilişini izliyorlar. Niko, golf oynayan babası Walter'ı ziyaret edince yalanı ortaya çıkıyor. Marcel adlı bir torbacı, onun ninesi, Julika'nın gösterisi (ve sonrasında yaşananlar), bardaki yaşlı adam derken bir günde Niko'nun etrafında dönüp duran bu insan ve olay kalabalığını ince kara mizah dokunuşlarıyla resmeden bir buçuk saat yaşıyoruz. Siyah beyaz olarak yaşadığımız bu insan ve olay kalabalığının renkliliği dramatik, sinir bozucu, hüzünlü, komik sahneleri sıraya diziyor. Her biri kendi içinde farklı açılımlar barındıran skeç tadındaki bu sahneler boyunca dikkat çeken bir başka şey de, bulunduğu tüm ortamlarda Niko'nun bir türlü kahve içememesi.

Jan-Ole Gerster, filmde geçen "etrafınızdaki herkesin tuhaf olduğunu düşünüp, ardından sorunun sizde olduğu hissine kapıldınız mı hiç" cümlesinin altını yarı yarıya doldursa da, insanların tuhaflığının Niko'nun sorunlarıyla pek alakası yok. Niko aslında pek derinliği olmayan, sorumsuz, kaygısız bir zengin çocuğu. Ama şımarık değil ya da zamanında yaptığı şımarıklıklardan hırpalanıp durulduğu, yaşadığı hayat üzerine kederlenmeye başladığı bir dönemde izliyoruz onu. Babasının üniversite okuduğunu düşünerek gönderdiği paraları ezmiş olan Niko, musluk kesilince de babasından bunun nedenini sormaya gidecek, okulu bıraktığı yalanı ortaya çıkınca bunu açıklayamayacak, hatta sadaka gibi verilen son harçlığı alacak kadar çaresiz. Ayrıca yıllar önce okulda lakap takarak dalga geçtiği, intiharı düşündürecek kadar psikolojisini etkilediği Julika'yı karşısında görünce vicdanıyla yüzleşmek istemeyecek kadar da üşengeç. Öte yandan izlediğimiz bir günde karşısına çıkan insanların ve olayların tuhaflığı belli normallik seviyelerinin üzerine çıkmıyor. Bu bir günden daha tuhaf ve sinir bozucularını yaşamış olanlarımız vardır. Bu nedenle Gerster'in amaçlarını farklı şekillerde yorumlamak mümkün. Bazen Niko'ya hak ettiği dersleri vermek, bazen onu gerçek aşk, arkadaşlık ve evlat olma konularında daha sağlıklı düşündürmek, bazen de aslında yanı başında duran akıl huzurunun kıymetini göstermek istiyor olabilir. Konumu, karakteri, yaşadıkları ne olursa olsun, onun bu bir günde yaşadıklarına seyirciyi ortak etme becerisi dikkat çekiyor. Zira nasıl ki Niko bu olayları bir yandan yaşayıp, bir yandan da seyirci pozisyonunda kalıyorsa, seyirci de film boyunca onunla aynı kaderi paylaşıyor.

Oh Boy, Berlin içinde spontane gelişen lokasyonlara bir gün içinde yapılan kısa ziyaretlerden oluşan küçük bir yol filmi gibi adeta. Kısa, küçük ve siyah beyaz kalma tercihi, içerdiği renklerin daha iyi görünmesini sağlıyor. Coğrafyası daha geniş bir filmde Niko'nun (hele de aynı gün içinde) psikologla, babasıyla ve Julika ile olan diyaloglarındaki akıcılık, giriş-gelişme-sonuç sahiciliği belki onun bu dar şartlar altındaki sıkışmışlığını, kaybolmuşluğunu aynı seviyede etkin kılmayabilirdi. Niko'nun bir türlü kavuşamadığı kahve sembolünü de onun bu yoksunluklarının küçük bir bahanesi haline getiren Gerster, onun bir gün içinde karşılaştığı insanları, yaşadığı küçük olayları adım adım birer dönüşüm bahanesi olarak kullanıyor. Sabaha karşı önce bir hastanenin koridorunda, sonra da bir kafede bu dönüşümü tamamlıyor. Görüntü yönetmeni Philipp Kirsamer'in retro hissiyatı yaratan, büyüsü bu hissiyatın ufak detaylarında gizli siyah, beyaz, gri dokunuşları, The Major Minors adlı grubun Berlin görüntüleri eşliğinde aralara serpiştirilmiş caz dokunuşlarıyla birleşince filmin ten teması daha da güçleniyor. Niko rolüyle Almanya, Bavyera, Bambi, Oldenburg festivallerinden En İyi Erkek Oyuncu ödülleri kazanmış Berlinli aktör Tom Schilling'in minimal biçimde sıradan Niko karakterini derinleştirme başarısı gösterdiği performansı da Oh Boy'un küçük ve özel filmlerden biri olmasına katkı sağlıyor.

20 Haziran 2020 Cumartesi

A Vida Invisível (2019)


Yönetmen: Karim Aïnouz
Oyuncular: Julia Stockler, Carol Duarte, António Fonseca, Flávia Gusmão, Gregório Duvivier, Bárbara Santos, Maria Manoella
Senaryo: Murilo Hauser, Inés Bortagaray, Karim Aïnouz, Martha Batalha
Müzik: Benedikt Schiefer

Brezilyalı yazar ve gazeteci Martha Batalha'nın "A Vida Invisível de Eurídice Gusmão" adlı romanından Murilo Hauser, Inés Bortagaray ve Karim Aïnouz tarafından senaryolaştırılan, Aïnouz'un yönettiği A Vida Invisível, 2019 Cannes Film Festivali'nde Belirli Bir Bakış ödülü kazanmış çok güçlü bir dönem dramı. 1950'li yıllarda Rio de Janeiro’da yaşayan iki kız kardeşten Eurídice iyi piyano çalan, Viyana'ya gidip piyano eğitimi alma hayalleri kuran bir genç kız. Yunan denizci Iorgos'a aşık olan ve onunla evlenip Atina'ya yerleşmek isteyen Guida'nın ise gözü başka hiçbir şey görmemektedir. Guida geceleri gizli gizli kaçıp sevgilisiyle buluşurken Eurídice onu idare eder. Bir elmanın iki yarısı gibi olan kardeşler için Guida'nın bu aşkı sonun başlangıcıdır. Bir gece eve dönmeyen Guida, ardında Iorgos ile Yunanistan'a giden bir gemiye bindiğini, onunla evlendikten sonra Brezilya'ya geri döneceğini yazdığı bir mektup bırakıp gider. Birkaç yıl sonra Eurídice'in düğününde buluruz kendimizi. Viyana hayallerini gerçekleştiremeyip Antenor adlı bir gençle evlenen Eurídice, Rio de Janeiro’da başka bir eve taşınır. Bir gün Iorgos tarafından terk edilmiş şekilde karnı burnunda eve dönen Guida, annesi tarafından hoş karşılansa da, babası Manoel onu evden kovar. Eurídice'in nerede olduğunu sorduğunda ise evlenip Viyana'ya taşındığını söyler. Filomena adlı iyi kalpli bir kadınla karşılaşan Guida ise çocuğunu doğurup Rio'nun arka sokaklarında fahişelik yapmaya başlar. Guida'yı Atina'da sanan Eurídice, Eurídice'i Viyana'da sanan Guida birbirlerinden habersiz aynı şehirde, aynı havayı soluyarak hayallerinden uzakta kendi yaşamlarına dalmışlardır.

Dramatik açıdan son derece geniş bir vizyona sahip romanı, o vizyonu bozmadan ve ağırlaştırmadan senaryo haline getiren Aïnouz ve ekibi, bir Eurídice'in, bir Guida'nın hayatına girerek adeta iki filmi birlikte götürüyor. Farklı karakterlere sahip iki kardeşten Eurídice, piyano yeteneğini sanatsal ve akademik bir düzeye taşıma hayalleri kurarken, Guida ise sadece kalbinin sesine kulak verip gerçek aşk sandığı duygunun peşinden gitmeye odaklanmış bir genç kız. Dönemin erkek egemen yapılanmasının altını baba Manoel ve Eurídice'in kocası Antenor ile çizen film, özellikle Manoel'in evden kaçıp hamile olarak geri dönen Guida'yı topluma karşı utanç içinde kalacağı düşüncesiyle evden kovmasını hikayenin dönüm noktası olarak tanıyor. Onun dışında bu egemenliğin belirgin bir baskısı hissedilmiyor. Hatta Eurídice'in güçlü bir karakter oluşu, her ne kadar Antenor ona karşı çıksa da piyanoya dair ideallerini tamamen unutmasına izin vermiyor. Ama A Vida Invisível bütün benliğiyle iki kardeşin babaları tarafından ayrı düşürülmesi ve bu ayrılıktan haberleri bile olmaması üzerine nefes alıp veriyor. Ataerkillik saplantıları veya döneme dair dolaylı politik fonlar oluşturmuyor. Birbirini Avrupa'da sanan kardeşlerin aynı şehirde iki farklı yaşam içinde yaşadıkları iniş çıkışlar ve birbirlerine karşı duydukları derin özlem filmin her yanını kaplıyor. Guida'nın bıkmadan kardeşi Eurídice'e yazdığı, ne var ki sebebini sonra öğreneceğimiz şekilde bir türlü ona ulaşmayan mektupların bu özlemin canlı tutulmasında payı büyük.


Bu sıra dışı ayrılık hikayesinin hüzünlü ve gizemli olduğu kadar gerilimli bir yanı da var. Gerçeğin ne zaman açığa çıkacağı, tepkilerin ne olacağı, birbirine çok yakın bu iki hayatın nasıl kesişeceği gibi istim üstünde bir dramın etkisi altındayız. Çift taraflı bilinmezliğin yarattığı olağanüstü bir zemin inşa eden film, özellikle restoran sahnesinde büyülü olduğu kadar, o ramak kalma duygusunun iliklere işlediği çok yoğun bir an yaşatıyor. Yıllar geçtikçe örselenen özlemin bir yandan da tutkulu halini koruduğu duygusu, iki kardeşin hayatlarındaki gelişmelerin hep bir adım önünde duruyor. Filme bakarak Martha Batalha, romanında toplumsal normların el üstünde tuttuğu Eurídice'i ve o normların dışladığı Guida'yı seçimlerinden dolayı yargılamıyor. Her seçimin kişinin hayatındaki önemine dışarıdan, biz okurların ya da seyircilerin gözünden bakmaya çalışıyor. Onların yargılanışları da okurlar/seyirciler tarafından gerçekleştiriliyor. Onlara yapılan büyük haksızlığı daha fazla kaşıyor. Bunu yaparken farklı ihtimalleri de gözden geçirmemizi sağladığı anlar oluyor. Mesela Guida evi terk etmeseydi, Eurídice evlenmeyip hayallerinin peşinden koşsaydı, babası Guida'yı kovmasaydı, bir yan dramın öznesi olan anneleri Ana, Guida'nın söylediği gibi "kocasının gölgesi" olmasaydı gibi farklı ihtimaller bu hikayeyi bu kadar güçlü kılmayabilirdi. Birbirleriyle çok iyi anlaşan iki kardeş için bu ayrılık sürecinin başı, ortası, sonu fark etmeksizin derin bir hasret ve kederle yoğrulmuş şekilde konumlandırılması, edebi ve beşeri yönlerden bu eseri yüceltiyor.

Her ikisi de bu filmle São Paulo ve Valladolid Film Festivallerinden En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanmış Julia Stockler (Guida) ve Carol Duarte (Eurídice), kendi farklı hayatlarının odak noktası olmayı bilen performanslarla bu güzel romanı/senaryoyu/filmi gururlandırıyorlar. Bedenen ayrı, kalben bir olan iki insanın kardeşlik duyguları çerçevesinde, hatta o çerçeveyi de aşan bir bağlılıkla yükselttikleri A Vida Invisível, ortak maziye sahip ama bir şekilde kopmuş, birbirlerine göre görünmez hayatlar yaşayan milyonlarca insanın hislerine tercüman olacak bazı detaylarla örülü incelikli bir film. Bir bakıma beklenmedik ama kesinlikle dokunaklı bir final bloğu ile bu narin hikayeye nokta konularak kalplere güçlü bir dokunuş gerçekleştiriliyor. Le meraviglie, Beach Rats, Petra, Lazzaro felice, Never Rarely Sometimes Always gibi farklı ülkelerden onlarca filmin görüntü yönetmenliğini yapmış Hélène Louvart'ın, müzikleriyle Alman besteci Benedikt Schiefer'ın da bu dokunuşta önemli rolleri var. Romana hakkını verdiğini düşündüren, 2000'li yılların en iyi uyarlamalarından biri olan A Vida Invisível, her ne kadar "Eurídice Gusmão'nun Görünmez Yaşamı" olarak anılsa da, aslında Eurídice ve Guida kardeşlerin birbirlerine karşı eşit derecede görünmezliklerinden kuvvet bulan, bu iki hayatın talihsizliklerini çok iyi dengelemiş bir yapım.

15 Haziran 2020 Pazartesi

Les Misérables (2019)


Yönetmen: Ladj Ly
Oyuncular: Damien Bonnard, Alexis Manenti, Djebril Zonga, Steve Tientcheu, Almamy Kanouté, Issa Perica, Al-Hassan Ly, Jeanne Balibar
Senaryo: Ladj Ly, Giordano Gederlini, Alexis Manenti

Senaryosu Ladj Ly, Giordano Gederlini ve filmde Chris rolünde izlediğimiz Alexis Manenti'ye, yönetmenliği ise Mali doğumlu yönetmen/oyuncu Ladj Ly'ye ait Les Misérables, aynı adlı Victor Hugo'nun klasik romanının geçtiği Paris'in Montfermeil bölgesindeki sorunlu bir mahallede yaşananları anlatan bir film. Bölgedeki Suçla Mücadele Timi'ne atanan Stéphane'ın, ekibin deneyimli üyeleri olan yeni iş arkadaşları Chris ve Gwada ile birlikte çıktığı ilk devriyede ve sonrasında çıkan olaylara bakarak lokalden genele güçlü bir profil çıkaran Ly, sistemsizliğin yol açtığı kaos vurgusunu gerçek bir ateş hattından yapıyor. Sondan başlarsak, filmin finalinde Victor Hugo'nun Sefiller romanından "Şunu unutmayın dostlarım. Yabani bitki ya da kötü insan diye bir şey yoktur. Sadece kötü uygulayıcılar vardır." sözlerinden alıntı yapılarak filmde birbirine giren farklı kesimlerin sebep olduğu kanunsuzluklar zincirinde birinci derece suçlunun tepedeki uygulayıcılar olduğu mesajı dolambaçsız veriliyor. Başa dönersek, Fransa'nın Dünya Kupası'nı kazandığı görkemli görüntülerle açılan Les Misérables, sevinç gösterileri içeren bir etkinlik içinde de olsa ilerde de sık sık altı çizilecek olan kontrol edilmesi güç kalabalıkların gerilimine alıştırmaya başlıyor.

Üç polisin ilk devriyesi, Montfermeil ve dolayısıyla Paris'in multikültürel yapısının tekinsiz yanlarını yansıtıyor. Chris ve Gwada, artık avuçlarının içi gibi bildikleri mahalleleri, ciğerlerini bildikleri karakterleri bu rutin çerçevesinde gezerlerken Stéphane gibi ilk kez gezen seyirci için de bu ortamın dinamikleri birer birer ortaya çıkıyor. Kuzey Afrika kökenliler, çingeneler, İslami cihatçı gruplar ve onların kurdukları farklı düzenlerle uğraşmak zorunda kalan emniyet güçleri de bu düzenlere ayak uydurarak dengeleri sarsmamaya çalışıyorlar. Fakat özellikle kıdemli Chris'in bu dengelerin üstünde bir güç olarak pasifize olmayı reddetmesi, bu reddi kabul ettirmek için de sertliğe başvurması zaten gerilmiş ortamları iyice ısıtmaya başlıyor. Bölgenin baş belası simalarından olan 14 yaşındaki Issa'nın çingene sirkine ait bir yavru aslanı kaçırması ile kıvılcım bekleyen husumetler bir anda geri sayıma giriyor. Belalı sirk çalışanı çingeneler olay çıkarmasın diye yavru aslanı aramaya başlayan polis ekibi, Issa'nın izine ulaşınca, arkadaşları da Issa'yı polise vermemek için direnince çıkan karışıklıkta flash-ball ile onu yaralıyorlar. Tüm bu olanları kaydeden dronu fark edince, bu kez dronun sahibi aynı yaşlardaki Buzz'ın peşine düşüyorlar. Montfermeil'de elinde polis şiddetini belgeleyen bir kanıt olunca işler gittikçe içinden çıkılması güç bir hal alıyor.


Bölgedeki her şeyden haberdar olan pazarcı kılıklı "Belediye Başkanı", polise yakın duran "Kelepçe", müslüman kitleyi temsilen herkesin saygıyla karışık korku beslediği dönerci Salah gibi tekinsiz tipleri muhtemelen içerden yaptığı gözlemlerle tasarlayıp konumlandıran Ladj Ly, drone içindeki diske kayıtlı görüntülerin ele geçirilip polise karşı koz olarak kullanılmak istenmesi üzerinden gergin çatışmalar kurarak, aynı zamanda 2005 yılında bir polis soruşturması sırasında Afrika kökenli iki çocuğun öldürülmesi sonrasında başlayan ve Ekim-Kasım aylarında 3 hafta boyunca devam eden ayaklanmalara göndermeler yaparak bu tip kitlesel hareketlerin nasıl çıkabileceğine dair fikir de veriyor. 1995 yılına ait Mathieu Kassovitz klasiği La Haine'den bu yana pek çok kez izlediğimiz öteki Fransa'nın mozaiğinde yaşamanın zorluklarını 2018'e taşırken değişen pek bir şey olmadığının altını tekrar çiziyor bir yerde. Bahsi geçen "kötü uygulayıcılar" sayesinde yıllar boyu süren başarısız göç politikalarının arttırdığı çarpık yapılaşmaya, işsizliğe, gelir adaletsizliğinin büyümesine, suç oranlarının artmasına çanak tutuldu. Bu kitleler büyüdükçe sefil banliyölere hapsedildiler, başlarına da Suçla Mücadele Timi adı altında yozlaşmaya müsait polisler dikildi. Yani durum Amerika'dan, Brezilya'dan veya Rusya'dan pek farklı değil. Sistem onları sefiller olmaktan hiç kurtaramadı, kurtarmak istemedi, hatta onların sefilliğinden her dönem oy ve prestij devşirdi. Onlar da kendi kurdukları suç düzeninde bunu değiştirmek için fazla çaba göstermediler. Hayalleri vardı ama bunları gerçekleştirmek için seçtikleri yollar, içinde bulundukları şartlar neticesinde yasal olmaktan uzaktı. Zira bu yasalar, uygulayıcılar tarafından konunca, bu uygulayıcılar da Victor Hugo'nun 157 yıl önce söylediği gibi kötü olunca suç ve yozlaşmanın önünü almak gitgide zorlaştı.

Ladj Ly'nin sistem çürümelerine lokal bakışında polisleri rehber olarak kullanması, sadece tarafsız bir perspektif sunmak değil, aynı zamanda bireysel vicdan vurgusu yapmak istemesi. Ekibin iki tecrübelisi Chris ve Gwada da mesaileri bitince toplu konutlardaki evlerine, mütevazi ve öteki Fransa'nın sıkıntılarıyla çevrelenmiş özel hayatlarına dönüyorlar. Bölgeye yeni atanan Stéphane ile özdeşleşerek kişileri, bağlantıları, husumetleri, olayları onun gözünden öğrenmeye, anlamaya başlamamız talep ediliyor. Özellikle Issa olayında ve sonrasında polis olmanın sinsi özgüveninden uzakta bir vicdan temsili olarak sivrilmesi, Ly'nin "iyi uygulayıcılar"a olan inancını yansıtsa da, özellikle finalde o vicdanın karşılığına olan yaklaşımını belirsiz bırakması, tipik bir "seyirciye topu atma" hamlesi olarak kalıyor. Yine de mevcut çevresel düzeni kendi kurmacasına mümkün olduğunca uyarlayarak aktarma, o düzendeki doğal gerginlikleri iletken kılma becerisiyle çarpıcı olabiliyor. Avrupa Film Ödülleri, Cannes, Goya, César, Atina gibi pek çok festivalden ödüllerle dönen, En İyi Uluslararası Film dalında Fransa'nın Oscar adayı olan Les Misérables, oyuncu kadrosunun kimi zaman doğallığı profesyonellikle birleştiren, kimi zaman da amatörlüğü fırsata çeviren performanslarıyla göz dolduran bir suç dramı. Belki de en önemlisi, 150 yıl sonra bile kötü uygulamalar ve uygulayıcılar açısından Fransa'da değişen bir şey olmadığına dair ismini aldığı romanla arasında kurduğu bağı farklı bir açıdan dillendirme niyeti olabilir.

13 Haziran 2020 Cumartesi

La jaula de oro (2013)


Yönetmen: Diego Quemada-Díez
Oyuncular: Brandon López, Rodolfo Domínguez, Karen Martínez, Carlos Chajon
Senaryo: Diego Quemada-Díez, Gibrán Portela, Lucía Carreras
Müzik: Leonardo Heiblum, Jacobo Lieberman

İberya Yarımadası doğumlu Diego Quemada-Díez, usta yönetmen Ken Loach'un Land and Freedom (1995), Carla's Song (1996), Bread and Roses (2000) filmleriyle başladığı kamera asistanlığı ve operatörlüğü kariyerinde Isabel Coixet, Oliver Stone, Tony Scott, Alejandro G. Iñárritu, Fernando Meirelles gibi yönetmenlerle çalışmış bir sinema emekçisi. 2013 yılında hikayesini kendisinin, senaryosunu ise Gibrán Portela ve Lucía Carreras ile birlikte yazdığı Meksika/İspanya/Guatemala ortak yapımı La jaula de oro (The Golden Dream) adlı ilk yönetmenlik denemesini çekti. Juan, Sara ve Samuel adlı 15 yaşlarında üç arkadaşın sefalet içindeki memleketleri Guatemala'dan kuzeye, oradan da Amerika'ya göç etmek için yola çıkmaları ve yolda yaşadıkları üzerine çok güçlü bir film olan La jaula de oro, Orta Amerika'nın içinde bulunduğu yoksulluğu, çaresizliği, suçla kuşatılmış yoz yapısını çiğ bir dille ele alıyor. Bir yandan belgesel anlatıma yakın bu çiğlik, diğer yandan oyuncu bile olmayan gençlerin dramatik yapıya kattıkları güç filmi sağlam bir dengede tutuyor. Üç arkadaşın her şeyi göze alıp çıktıkları bu yolculuk onlara hayallerini gerçekleştirecekleri bir seyahat gibi gelirken, onları bekleyen tehlikeleri pusuda bekleten Quemada-Díez, aralarına aynı yaşlardaki Guatemala yerlisi Chauk'u da katarak ergenliğin verdiği uçarılıklarını da bu sefalet yolculuğuna katık ediyor. Yolda daha fazla gitmeyi göze alamayan Samuel'in ayrılması, diğer üçünün polise yakalanması, serbest kaldıktan sonra tekrar bir araya gelerek kaldıkları yerden devam etmeleri, sade, sakin ama içinde bulundukları sefaleti de yadsımayan bir bakışla işleniyor.

Hedefine kilitlenmiş aksi Juan, saçlarını kesip erkek gibi görünerek yolculuk eden sevimli Sara ve dillerini bile bilmediği bu iki arkadaşın peşinden ayrılmayıp bir aidiyet hissetmek isteyen Chauk arasında ufak tefek paylaşımlar, gelgitler yaratarak onları seyirciye daha da benimseten Quemada-Díez, ergenliğin getirdiği dünyaya bakışın küçük çaplı yansımalarıyla hikayesinin otantik yumuşaklığını bu yoklukların arasından var ediyor. Ama bu bir göç hikayesi ve biliyoruz ki göç yolu tehlikelerle doludur. Her coğrafyanın kendi güzergahındaki tehlikeler de farklı farklı. Bu güzergahlar üzerinde yetişkinlerin kurduğu suç şebekelerinin bitmek bilmeyen göç dalgalarından acımasızca nemalanmaları sonucu üç gencin temsil ettiği saflığın bu dünyanın acı gerçekleriyle karşılaşması kaçınılmaz hale geliyor. Göç olgusunun dünyanın pek çok yerinde sonu gelmeyecek bir yaşam biçimi olarak kanıksandığını, suç kalemleri oluşturarak sektörleştiğini, bir hayatta kalma mücadelesine dönüştüğünü anlatan çok film izledik, izlemeye de devam edeceğiz. Yol hikayeleri de keyiflidir, eğlencelidir, karakterlerin hayata ve kendilerine dair keşiflerini, değişimlerini izleriz. Ama La jaula de oro bu hikayelerden farklı olarak göç yolculuğunun önce kendi sefaletinde mutlu, lakin giderek genç insanların yaşlarından büyük trajedilerin de o yolculuğun bir parçası olduğunu hatırlatan bir film. 2013 Cannes Film Festivali'nde Belirli Bir Bakış Ödülü dahil pek çok ödül ve adaylığı hakkıyla hayalleri süsleyen daha iyi bir yaşam özleminin aracı olan göç üzerine yapılmış en çarpıcı yapımlardan birisi.

9 Haziran 2020 Salı

Diecisiete (2019)


Yönetmen: Daniel Sánchez Arévalo
Oyuncular: Biel Montoro, Nacho Sánchez, Lola Cordón, Chani Martín, Itsaso Arana, Carolina Clemente
Senaryo: Daniel Sánchez Arévalo, Araceli Sánchez
Müzik: Julio de la Rosa

Birkaç kısa filmin ardından 2006'da çektiği ilk uzun metrajı Azuloscurocasinegro ile harika bir başlangıç yapan İspanyol yönetmen Daniel Sánchez Arévalo, o zamandan bugüne kendi halinde uzun ve kısa metrajlar yaptı. Ama hiçbiri Azuloscurocasinegro'nun kalitesine ulaşmadı. Ama bu filmden 13 sene sonra birden karşımıza çıkan Diecisiete (Seventeen) ile adeta o ruhu yeniden yakalamış gözüküyor. Gizlice bir AVM'ye sızıp gece birkaç şey aşırdıktan sonra alarmın çalmasıyla kaçan ama çok geçmeden kendini hakimin karşısında bulup, daha önceki birkaç vukuatından dolayı ıslahevine gönderilen 17 yaşındaki Héctor'u izliyoruz be defa. Üstün zekalı, fikirlerini hiç çekinmeden söyleyen, becerikli, inatçı, bunun yanında asosyal, uyumsuz ve suça eğilimli Héctor'un yakalanmasını sağlayan ise ağabeyi Ismael'dir. Kardeşinin sürekli başını belaya sokmasından bıktığı, başka sorun yaşamasını istemediği için kardeşini ihbar etmiştir. Islahevinde de yalnız takılan, hatta yalnız kalmak için sık sık kaçmaya çalışarak hücre cezası alan Héctor, bir gün engelli çocuklar için barınaktan getirilen köpeklerden biriyle ilgilenmeye zorlanır. Zaman geçtikçe "Koyun" adını verdiği köpekle arasında güçlü bir bağ oluşur. Fakat bir gün köpeklerin getirildiği arabada Koyun yoktur. Barınak sahibi onu bir aileye vermiştir. Bunu hazmedemeyen Héctor, ıslahevinden kaçar. Onu hastanede yatan felçli büyükannesi Cuca'nın odasında yakalayan Ismael, terapi köpeğini bulma konusunda kararlı olan Héctor'a yardım etmeye razı olur. Oksijen seviyesi 70'in altına düşmemesi gereken, "tarapara"dan başka bir şey söylemeyen büyükanneyi de yanlarına alan kardeşler, Ismael'in bekar evine benzeyen karavanıyla beraber köpeği bulmak için yola çıkarlar.

Senaryoyu Araceli Sánchez ile birlikte yazan Daniel Sánchez Arévalo, tıpkı Azuloscurocasinegro gibi duygu dünyası ve duygusal zekası zengin bir film ortaya koyarak o ruhu geri getiriyor. Özellikle genç olmak, genç haliyle beklenmedik zor şartlar altında sorumluluk üstlenmek, kardeşlik, hayatı daha çekilir kılacak basit bir amaç edinme çabası gibi ortak temaları farklı bir hikaye bünyesinde tecrübe etmek, bunları benzer bir sevimli hüzün atmosferinde solumak, eski bir dostla karşılaşmak gibi. Diecisiete her şeyden önce çok güzel bir yol filmi. Bu türün temel taşlarını yerine oturttuğu kadar, o taşların yerleriyle oynamayı da ihmal etmiyor. İlişkileri iyi olmayan ağabey-kardeşin zoraki yolculuğu, zıt kutuplar gibi görünen iki karakterin kendilerini ve birbirlerini keşfedecekleri bir yol hikayesi yaratmakta hiç sorunla karşılaşmıyor. Kız arkadaşıyla sıkıntılar yaşadığı için köhne karavanında ikamet etmeye başlayan, bir de üstüne kardeşi ıslahevinden kaçan Ismael'in bu dengesiz pozisyonuna rağmen bir denge unsuru haline gelmesini de ancak Héctor gibi sıra dışı bir karakter sağlayabiliyor. Aslında zekası sayesinde o da istediği zaman bir denge ve mantık timsali olabiliyor. Sürekli çatışma halinde olan, bu şekilde kendi dengesizliklerini dengeleyebilen, gittikçe birbirlerini tamamlayabildiklerini fark eden iki kardeşin bir köpeği arama yolculuğu, bu amacın çıkış noktasıyla bambaşka yönlere saparak, her durakta yeni çatışmalar ve keşiflerle türlü yüzleşmeler yaşamalarını sağlıyor.


Büyük kardeş Ismael'in, ıslahevinden çıkmasına ve 18 yaşına girmesine az bir zaman kala kaçtığı için işleyeceği herhangi bir suç nedeniyle mahkumiyet koşulları değişecek olan Héctor'u yolculuk esnasında yasadışı olaylardan uzak tutmaya çalışması, terapi köpeğinin muhtemel adreslerini ziyaret etmeleri sırasında eğlenceli anları da beraberinde getiriyor. Yol filmlerinin olmazsa olmazlarından komedi-dram dengesinin ne kadar sağlıklı olduğunu da sürekli hatırlatan anlar izliyoruz. Arévalo filmin başından beri geçtiği yerlere bıraktığı türlü ayrıntıları bir kenarda tutmayı, zamanı geldiğinde alıp kullanmayı seviyor. Hakimin duruşmada Héctor'a verdiği Ceza Kanunu kitabından alıntılar, barınaktan çaldıkları üç bacaklı köpek, Héctor'un ıslahevinde köpekler hakkında öğrendiği bilgiler, sır gibi saklanan Ismael'in kız arkadaşıyla bozuşma nedeni gibi pek çok unsur senaryoyu bir an olsun boşlukta bırakmıyor. Büyükannenin ölme ihtimaline karşı gömülmek istediği memleketlerine gitme fırsatı da buna eklenince, yol filmi üzerine kısa süreli bir eve dönüş filmi tadı ekleniyor. Fakat tüm bu dinamikler temelde uzun süre kopmuş iki kardeşin birbirlerine karşı içlerinde kalan öfkelerini, sevgilerini dışa vurma fırsatına hizmet ediyor. Filmde de benzetildiği üzere MacGyver gibi zeki, ezberi çok güçlü ve tüm bunların yanında çocuksu bir saflığa sahip Héctor ve başta onu beladan uzak tutmak için olsa da sonradan yolculuğun amacına kendini kaptıran Ismael, çeşitli yönlerden akıllara Rain Man'i getiriyor. Diecisiete, iki kardeşin sorunlu hayatlarını bir süreliğine paylaşmalarından çok gerçekçi bir kimya üretiyor. Doğrudan bağırış çağırışla yapabilecek bir yüzleşme sahnesini dolaylı biçimde WhatsApp mesajlarının okunma sahnesiyle, üstelik beklenmedik güçlü bir etki bırakarak yapıyor.

Azuloscurocasinegro'da genç Jorge için "siyaha çalan koyu lacivert" ceket metaforu nasıl ki onun amacı ile arasındaki şeyi temsil ediyorsa, Diecisiete'de de köpek "Koyun"u bulma gayesi benzer bir anlam taşımakta. Farkında olsak da olmasak da amaçlarımızın arkasında ve arasında mutlaka alakasız gözüken ama alakalarıyla hayatımızın birer parçası halinde orada öylece duran başka isteklerimiz bizi motive ediyor. Koyun ile ilgili sürpriz bize bunu en iyi anlatan örnek. Biz de Héctor gibi o yolculuğun bitmesini hiç istemiyoruz. Çünkü hataları ve yanlış anlamaları düzeltmeye, kendini ve sana en yakın olabilecek kişi olan kardeşini bile yeniden tanımaya yarayabilecek bir yolculuk bu. Sefil ama mutlu bir konforu beraberinde taşıyan, iki kardeşi de ayrı ayrı büyüleyen, arındıran, hüzünlendiren ve umutlandıran, sık sık güldüren, finaliyle gözyaşlarını çok fazla zorlayan bu macera muhtemelen daha önce tecrübe etmediğimiz türden değil. Ama bu tip ruhu olan yol maceralarını ve onların yakaladıkları manaları izlemekten sıkılmamız da çok zor. Biel Montoro ve Nacho Sánchez'in hayat verdiği Héctor ve Ismael'in uyumu, rol icabı yarattıkları uyumsuzluklar da dahil olmak üzere her yönüyle çok çekici. Daniel Sánchez Arévalo çok uzun bir ara vermiş olsa da, Diecisiete ile bunu telafi ediyor, telafi etmekle kalmayıp özellikle 90'larda önemli örnekler vermiş olan yol hikayelerine olan inancı yeniden canlandırıyor.

3 Haziran 2020 Çarşamba

Mali Blues (2016)


Yönetmen: Lutz Gregor

Televizyona yaptığı birkaç belgeselden sonra ilk uzun metraj belgeselini yapan Alman yönetmen Lutz Gregor'un çektiği Mali Blues, Batı Afrika ülkesi Mali'nin en önemli dört müzisyeni eşliğinde hem ülkenin müzikal yelpazesine, hem de radikal İslamcıların baskısı altındaki sosyo kültürel yapıya bakıyor. Mali, kölelik döneminde oradan kaçırılan köleler tarafından Amerika'nın pamuk tarlalarına getirilen blues ve cazın doğum yeri olarak kabul edilir. Ülkenin kültürel kimliğini tanımlamada en önemli rolü hep müzik üstlenmiştir. Hoşgörülü bir İslam ve barış içinde bir ülke hayal eden Mali halkının sözcülüğünü yapan dört cesur müzisyeni yakın plana alarak bu önemli rolün etkilerini şiirsel, gerçekçi, eğlenceli, hüzünlü açılardan başarıyla yansıtan Lutz Gregor, karışık bir kurguyla Fatoumata Diawara, Ahmed Ag Kaedi, Bassékou Kouyaté, ve Master Soumy gibi dört güzel insan aracılığıyla çarpıcı bir Mali portresi sunuyor. Bu sayede belki de bu portreye bakmanın en işler yolunun müzikten geçtiğini, ülke insanına ve genel olarak Afrika kültürüne yaklaşmanın en etkin yolunun müzik olduğunu doğruluyor.

Malili bir aileden Fildişi Sahili doğumlu Fatoumata Diawara, adını Batı Afrika'daki kültürel ve tarihi bölgeden alan bir müzik türü olan Wassoulou ve Afro-Küba cazı tarzında üç albümü bulunan bir müzisyen, aynı zamanda aralarında bol ödüllü Timbuktu (2014) filminin de bulunduğu birkaç filmde yer almış bir oyuncu. Ergenliğinde Mali'nin başkenti Bamako'ya teyzesinin yanına gönderilen, 18 yaşında Fransa'ya taşınan Diawara, ailevi sebeplerle uzun süre uzak kaldığı memleketinde ilk konserini vereceği dönemde belgesele konuk oluyor. Kidal doğumlu Tuareg blues gitaristi Ahmed Ag Kaedy, 90'larda Libya'da askeri eğitim aldığı dönemlerde ilgi duyduğu müziği daha da ileri götürmek isteyen, Kidal'a döndüğünde bu tutkusundan vazgeçmeyen, 2012'de radikal İslamcıların yönetime gelmesiyle yasaklı hale gelen bir müzisyen. Evi yıkılan, enstrümanları yakılan, Kidal'dan sürgün edilen, eğer geri dönerse parmaklarının kesilmesiyle tehdit edilen Ahmed Ag Kaedy, müziği bırakmayıp Portland'a giderek orada çalışmalarını sürdürüyor. Amanar isimli grubuyla iki albüm, 2019'da da Akaline Kidal adında ilk solo albümünü yapıyor. Diawara ve Ag Kaedy, belgeselde hayatlarının çeşitli dönemlerini samimi ve hüzünlü, ama müziğe olan tutkularını hissettirerek anlatıyorlar. İkisinin sohbetleri yanında, bir Bamako gecesinde halı üzerinde açık havada seslendirdikleri şarkı, belgeselin en büyülü anlarından biri olarak göz kamaştırıyor.


Ségou doğumlu tecrübeli müzisyen Bassékou Kouyaté, 12 yaşında bir geleneksel Mali gitarı olan ngoni çalmaya başlamış, 80'lerin sonlarına doğru da Bamako'ya taşınmış. Daha sonra şarkıcı olan eşi Amy Sacko'nun da yer aldığı Ngoni ba adlı grubuyla müzik yaparak 2007'den bu yana beş stüdyo albümü çıkarmış ve çeşitli uluslararası festivallerde pek çok konser vermiş. Etnik gruplardan biri olan Mande halkına ait Mande müziğinin en modern örneklerini vermiş. Mali'nin en eski enstrümanlarından biri olan, hatta blues müziğin doğduğu yer olduğu için banjonun ondan evrildiği kabul edilen ngoniyi çalmayı müzisyen babası Mustapha Kouyaté'den öğrenmiş. Ngoniyi manyetik, amplifikatör, wah wah pedalı ve birkaç ekstra tel ile modernleştiren Bassékou Kouyaté, bu müziğin yerelliği kadar evrenselliğine, birleştirici gücüne, kültürel ehemmiyetine sonuna kadar inanan bir müzisyen. Ailesi ve grubuyla huzurlu bir yaşam sürerken kültürüne sahip çıkıyor, kendini ülkenin sorunlarından soyutlamıyor, 300'den fazla etnik grup barındıran Mali'nin barış ve kardeşlik içinde yaşaması gerektiğini savunuyor. Bamako'da genç kesimin çok sevdiği rapçi Master Soumy'yi de belgesele taşıyarak ülkenin müzikal yelpazesini tamamlayan Lutz Gregor, onun göç, eğitim, din ve kişilik özgürlüğünden bahseden cesur lirikleriyle bezeli şarkılarından, coşkulu konserlerinden örnekler gösteriyor.

Her ne kadar müzisyen olarak son derece yetenekli, tutkulu, başarılı olsalar da, star kavramından uzakta kendi alanlarına ışık olmuş bu dört müzisyeni ışıltılı konserlerin, kalabalık konserlerin dışında normal hayatlarının mütevaziliğinde de görmemiz, belki onlara olan saygımızı daha da katlıyor. Haksız yere sürgün edilmiş karizmatik Ahmed Ag Kaedy'nin hüzün yüklü izole duruşu, Bassékou Kouyaté'nin ailesi ve grubuyla müziğin çevrelediği rutin yaşamı, evinden çıkıp avluda dedesiyle sohbet ettikten sonra sokaklara karışan rap yıldızı Master Soumy'nin mahallenin yakışıklı ve saygılı delikanlısı profili o kadar samimi tatlar barındırmakta ki, bir belgeselin amaçlarından biri de bu doğallık sayesinde farklı coğrafyaların birbirlerine ayna tutmalarını sağlamak. Geceleri konserlerde halkı coşturan, gündüz Cuma namazında yine halkla birlikte saf tutan Bassékou Kouyaté ve Master Soumy, ülkesinin kırlarından, sokaklarından, tozundan toprağından bir parça olduklarını hiç unutmamış Ahmed Ag Kaedy ve Fatoumata Diawara, Mali'den çıkan daha yüzlercesini temsilen çok yönlü bir resim çiziyorlar. Diawara'nın yıllar sonra eve dönüşünün şiirsel hüznü, köyü olan Ouelessebougou'da kadınlar tarafından şarkılarla, danslarla karşılanışı, onları karşısına alıp ülkenin kanayan yaralarından biri olan genital mutilasyondan bahseden şarkısını söylediği inanılmaz bölüm belgeseli çok daha yukarılara taşıyor. Her sahnesi Lutz Gregor ve görüntü yönetmeni Axel Schneppat'in muhteşem görüntüleriyle, Mali'nin rengarenk kıyafetleriyle, kederli insan yüzleriyle, çok uzun bir ömre sahip müzikleriyle bezeli Mali Blues, iyi bir müzik belgeselinin sadece bir müzik belgeseli olmadığının kanıtlarından biri.

30 Mayıs 2020 Cumartesi

Beginners (2010)


Yönetmen: Mike Mills
Oyuncular: Ewan McGregor, Christopher Plummer, Mélanie Laurent, Goran Visnjic, Mary Page Keller, Kai Lennox, Keegan Boos
Senaryo: Mike Mills
Müzik: Roger Neill, Dave Palmer, Brian Reitzell

2005 yılında yazıp yönettiği ilk filmi Thumbsucker ile beğeni toplayan Mike Mills, 2007'deki Does Your Soul Have A Cold? adlı belgeselin ardından 2010 yılında kendini daha da geliştirmiş biçimde Beginners ile geri döndü. Karısı öldükten sonra eşcinsel olduğunu açıklayan 75 yaşındaki emekli müze müdürü Hal ve oğlu Oliver arasındaki ilişkiyi, babası öldükten bir süre sonra Oliver'ın bir partide tanıştığı gizemli aktris Anna ile ilişkisiyle harmanlayan Beginners, Mills'in bu ilişkileri ele alış biçimleri kadar bu harmanlama becerisiyle de güçlü bir film ortaya koyuyor. Film, bir yandan Hal'ın gay olduğunu açıkladığı, sonrasında çaresi olmayan bir kanser evresinde olduğunu öğrendiği dönemde başlayıp, bu dönemde oğlu Oliver ile yaşadıklarını işliyor. Diğer yandan Hal'ın ölümünün ardından Oliver'ın Anna ile tanışıp belirsizliklerle dolu bir ilişkiye yelken açtığı başka bir dönem izliyoruz. Arada sırada da geçmişe gidip küçük Oliver'ın annesi Georgia ile vakit geçirdiği anları izliyoruz. Bu üç kanalı kronolojiyle uğraşmadan iç içe geçiren Mills, Oliver'in şahsi monologlarıyla süslü, Michael Moore belgesellerinde gördüğümüz esprili arşiv fotoğraflarıyla hızlı geçişleri de aralara serpiştiriyor. Bu zamanda bir ileri, bir geri gidişler Oliver'ın annesi, babası ve sevgilisine karşı beslediği karmaşık duygularını simgelercesine eğlenceli ve hüzün dolu bir hatıra defterine dönüyor.

Eşi ölene dek eşcinsel olduğunu herkesten gizlemiş olan Hal, cinsel özgürlüğünü kazanmış olduğunu hissetmesine, hatta hayat dolu genç sevgilisi Andy ve değiştirmek istediği hayat tarzıyla kayıp yılların acısını çıkarmak istemesine rağmen, tedavisi mümkün olmayan kanser hastalığını öğrenince bunu reddetme psikolojisine giriyor. Babasının bu sıra dışı hayatıyla bir anda yüzleşmek durumunda kalan Oliver, onun cinsel yöneliminden rahatsızlık duymasa da, aklında cevap bekleyen bir çok soru var. Tabii film, bu karışık kurguda ne zaman cevaplanacağı asla kestirilemeyecek onlarca soru gibi bunları da zamanlaması bize tam yerinde gözükecek anlarda cevaplıyor. Mills bu bölüme anne Georgia'nın dalgalı psikolojisini ve Andy'nin sevgi açlığını da dozunda ekleyerek yan karakterlerin hikayeye gerekli katkılarını sağlıyor. Oliver - Anna kanadı ise kendi başına ayrı bir senaryo gibi akıyor. Klişelere yüz vermeyen, bağımsız ruhlu, birbirine hemen teslim olmayan, içinde muğlaklıklar taşıyan bir mizahla örülmüş bu ilişkinin seyri de cevapları kestirilemeyecek tavırdan nasibini alıyor. Ciddileşmeye başladığı zaman adeta kırılacak eşyaya dönüşen romantizmin sindiği bu sevimli beraberliğin mütevazi büyüsüne kapılmamak çok zor. Mills'in kağıt üzerinde kurguladığı baba - oğul ve kadın - erkek dengeleri sanki serbest denemelerden derlenmiş bir roman uyarlaması gibi kendi yolunu çizip, her an başka yollara da sapabilirmiş izlenimi uyandıran biçimde sinema karakterlerinde vücut buluyor.

Babasının yıllar sonra bir eşcinsel olduğunu öğrenen, ummadığı bir anda aşka düşen, elindeki albüm kitapçığı tasarımı siparişini, zihninde kendi hayatının kitapçığını tasarlamaktan bir türlü tamamlayamayan Oliver'ın çocuksu şaşkınlığını, anne ve babası arasındaki iletişimsizlik arasında büyümüşlüğünü, eline geçen aşkla ne yapacağını tam olarak bilememezliğini, babasını ve sevgilisini kaybetme hüznünü hep cebinde taşıyan sevimliliğini kusursuz veren Ewan McGregor, tüm bunları yaparken özel bir çaba sarf etmiyor. Çünkü Mike Mills'in yarattığı, otobiyografik özelliklere sahip Oliver'ın abartılı, uçlarda bir performansla yansıtılmaması gerekiyor. Anna rolündeki Fransız oyuncu Mélanie Laurent ile kimyası da çok güçlü. Filmin en önemli unsurlarından biri ise Hal rolüyle başta Oscar, Altın Küre ve BAFTA olmak üzere çeşitli festivallerden 30 ödül kazanan usta aktör Christopher Plummer. Tabii ki oyuncunun kariyerinde bundan çok daha iyi performansları olmuştu. Sayısız filmde özellikle yan rollerde güven veren bir karakter oyuncusu oldu. Beginners'da çizdiği, yıllar sonra hayatını değiştirme, inandığı ve hissettiği şekilde yaşama fırsatı elde eden, öncesini göremiyoruz ama bu haliyle renkli bir kişilik kazanan Hal karakterini filmin doğasına yakışır biçimde abartısız ama tam da kendisine biçildiği gibi canlandırıyor. Ama hepsi Mike Mills'in canlı olduğu kadar sakin, neşeli olduğu kadar üzgün, çalışkan olduğu kadar rahatına düşkün yazım/yönetim dengelerine çok şey borçlu. Mills'in Beginners sayesinde Charlie Kaufman, Spike Jonze, hatta Noah Baumbach ekolüne yakın duran bir tarz oluşturmaya başladığı söylenebilir. Bunu da, bu filmde kurgusal yönden oynamayı çok sevdiği bir kavram olan zaman gösterecek.

25 Mayıs 2020 Pazartesi

And Breathe Normally (2018)


Yönetmen: Isold Uggadottir
Oyuncular: Kristín Þóra Haraldsdóttir, Babetida Sadjo, Patrik Nökkvi Pétursson
Senaryo: Isold Uggadottir
Müzik: Gisli Galdur

Beş kısa filmin ardından yazıp yönettiği ilk uzun metrajı And Breathe Normally ile Sundance Film Festivalinde yönetmen ödülü kazanarak adını duyuran Isold Uggadottir, oğlu Eldar ile güç bir hayat yaşayan Lára'nın Gineli bir göçmen olan Adja ile kesişen hikayesini anlatıyor. Bekar bir anne olarak iş arayan, nihayet yurt dışı girişlerdeki bir pasaport kontrol noktasında işe giren Lára, bir gün ona işi öğreten çalışma arkadaşının gözden kaçırdığı bir pasaport ayrıntısını yakalayarak Adja'nın ülkeye girişine engel olur. Kızından ayrı düşen, sorguya alınan, geçici olarak kendisi gibi yasal açıdan sorunlu göçmenlerin bulunduğu bir tesise yerleştirilen Adja, çaresizce sınır dışı edileceği günü beklemeye başlar. Bu arada kirasını ödeyemediği için evinden çıkan, kalacak başka bir yer bulamayınca oğluyla beraber arabasında yatan Lára da farklı bir açıdan hayata tutunma çabasındadır. Bu iki kadının hayatlarını tekrar kesiştirerek mütevazi bir anlatımla perspektifini genişleten Uggadottir, İzlanda gibi göçmen sorunundan fazla etkileneceğini düşünmediğimiz bir ülkenin sınırları içinde bile yaşanabilecek zorlukları dile getiriyor. Avrupa'nın, özellikle de İskandinav ülkelerinin mülteci meselesine yaklaşımındaki ılımlı/duygusal tavırdan nasibini almış bir film olarak And Breathe Normally, bu özelliğini en baştan çok iddialı olmayıp, çeperini fazla genişletmeyip, sadece iki kadının hayatlarını yoluna koyma istekleri üzerinden gerçekleştirmek isteyen bir film.

Adja'nın dramını kesinlikle sömürmeden, abartmadan, onun iyi kalpli ve iyi niyetli kişiliğini öne çıkararak, ama yaşadığı talihsizlikleri ve trajik geçmişini yüzünden okutmak suretiyle hüznüne de ortak ederek konumlandıran Uggadottir, bir mülteciden önce bir birey tanımlaması yapıyor. Aynı şekilde geçmişi hakkında pek bir şey bilmeden de yaşadıklarını az çok tahmin edebileceğimiz ölçüde bir karakter olan Lára da benzer bir tanımlamayla bir Avrupalı'dan önce kendi ülkesinin hayat şartlarına karşı elinden geldiğince direnmeye, uyuşturucu geçmişinde yaptığı hataları aşmaya çalışan bir kadın. Hatta bunu tam manasıyla aşamadığı için, yaşanan bir olay sonrasında Eldar'ın okulundaki idarecilerin Adja'ya olan önyargılarına karşı durma cesareti bile gösteremiyor. Maddi sıkıntıları yüzünden adeta kendi vatandaşı olduğu ülkede bir mülteci durumunda kalması onu Adja'nın dramına ortak bir konuma, hatta daha da altına getiriyor. Geçici de olsa en azından başını sokacak bir yeri olan Adja'ya göre daha düşkün bir durumda olması, belki de sadece işini yapıp onun ülkeye girmesine mani oluşunun tuhaf bir bedeli sanki. Bir kadın yönetmen olarak, ilahi adalet, karma, ağlarını ören kader gibi ödeşme tanımlamalarıyla da olsa iki kadına sağladığı dramatik ortaklığa fazladan feminizm yüklemesi yapmak istemiyor Uggadottir. Öyle ki Lára ve Adja birer erkek olsalardı, ufak tefek düzenlemeler dışında hikaye sekteye uğramazdı. Ama kadın olmaları, farklı kutuplara ait bu iki insanın sessiz anlaşmalarını, belki de adı konulmayan dostluklarını daha dingin bir estetiğe oturtuyor.

Irk, dil, din farklılıkları olmadan veya bu farklılıkların üzerinde çok fazla durmadan, sadece zorlu hayat şartlarının ve daha iyi bir yaşam özleminin ortak paydada buluşturduğu iki kadının kesiştiği noktada filmini konuşlandıran Uggadottir, Lára'nın içine, Adja'nın dışına ağlayan hüzün dengesini koyu İzlanda coğrafyası fonuna o kadar sade biçimde yerleştiriyor ki, istese daha sertleştirebileceği, sömürebileceği, abartabileceği seçeneklere yüz vermeden o sadelikte kendini buluyor. Eldar gibi dünya tatlısı bir çocuğun varlığını da bu dengeler içinde hikayesinin kıvrımlarına ustaca yerleştiriyor. Lára ve Adja arasında belirlediği mesafenin kolayca aşılmasını istemeyerek, kendine hakim ama bunun yanında salıverilesi duygusallıklara da açık bir yönetmen olacağının sinyallerini ilk filmiyle veriyor. Ülkesi İzlanda'da dizi ve TV filmleriyle tanınan Kristín Þóra Haraldsdóttir ve Gine/Belçikalı Babetida Sadjo, bu dengeli duygusallığı çok iyi aktaran performanslar sunarak Uggadottir'in işini kolaylaştırıyorlar. And Breathe Normally, Avrupa sinemasının göçmen sorununa tipik yaklaşımlarından bir tanesi gibi gözükse de, bu sorun hakkında çok büyük laflar etmekten kaçınan, daha çok iki farklı coğrafyaya ait kadının yaşadığı zorlukların coğrafyasızlığına dikkat çekmeyi başaran sade ve akıcı bir dram.

18 Mayıs 2020 Pazartesi

O que arde (2019)


Yönetmen: Oliver Laxe
Oyuncular: Amador Arias, Benedicta Sánchez, Inazio Abrao, Elena Mar Fernández
Senaryo: Santiago Fillol, Oliver Laxe

Todos vós sodes capitáns (2010) adlı ilk uzun metrajıyla Cannes Film Festivali Eleştirmenler Haftası FIPRESCI, ikinci filmi Mimosa (2016) ile aynı festivalde yine Eleştirmenler Haftası'nın büyük ödülünü kazanan 1982 Paris doğumlu oyuncu/senarist/yönetmen Oliver Laxe'in senaryosunu Santiago Fillol ile yazdığı üçüncü filmi O que arde (Fire Will Come), Cannes 2019 Un Certain Regard'da jüri ödülü almış bir dram. Cannes en bilinenleri olduğu için bir ölçü olsa da, Chicago, Munich, Stockholm, Goya, Gaudi, Thessaloniki gibi pek çok tanınmış festivalden de ödül ve adaylıkla dönmüş. Ama tüm bunlara rağmen karşımızda dev bir başyapıt durmuyor. O que arde gücünü mütevaziliğinden, pastoral zenginliğinden, belgesel dokulu minimal anlatımından alan bir eve/öze dönüş filmi. İlk iki yönetmenliğinde Fas coğrafyasının saklı lokasyonlarında gezinen Laxe, bu defa ebeveynlerinin doğduğu yer olan, çocukluğunun ve yetişkinliğinin büyük bölümünün geçtiği Galiçya kırsalında içsel bir yolculuğa çıkıyor. Gece karanlığında ağaçları devire devire ilerleyen bir buldozerin, önüne çıkan devasa ve eski bir okaliptüs ağacının önünde durması, bu sayede karanlık bir western gerginliğinde iki hasmın karşı karşıya gelmesi ilüzyonu ile ürpertici bir açılış yapan film, birkaç memurun Amador Coro adlı bir adamın dosyasını işleme koyarkenki konuşmalarıyla bir anda çehre değiştiriyor.

Lugo'daki ormanlık alanın neredeyse yarısını yok eden yangınlara sebep olmakla suçlanıp iki yıl hapis yattıktan sonra şartlı tahliye edilen Amador'u, altı torbalanmış gözleriyle otobüsün camından puslu manzaraları seyrederek eve dönüş yolunda görüyoruz. Fonda, vokalleri insanın içine mıhlanan Vivaldi'nin Cum Dederit'i çalan bu sahnedeki yoğunluktan bunun mutlu bir eve dönüş olmadığı gerçeği yüzümüze vuruluyor. Zaten Amador'un çok şey anlatan ve hiç değişmeyen yılgın yüz ifadesi, hayatında mutlu hiçbir şey olmadığını belli ediyor. Köyde üç ineği ve köpeği Luna ile beraber yaşayan 80'lerindeki annesi Benedicta'nın 2 yılın ardından oğlunu gördüğünde söylediği ilk şey "aç mısın" oluyor. Eve dönüşle birlikte Amador için normale dönüş süreci de başlıyor. Mutfak ocağının başında oturdukları ilk sabah, Amador için o 2 yılın nasıl geçtiğini öğrenmekten çok, ana-oğul arasındaki sessiz iletişimi ya da iletişim isteksizliğini hissetirmekle ilgileniyor Laxe. İnekleri otlatmak, tıkalı su kanalını açmak, kır huzuruyla özlem giderircesine çimler üzerinde uzanmak, Amador gibi o doğaya aşina bir adamın rutinine dönüşü de oluyor aynı zamanda. Ama bu huzur, içinde huzursuzluk taşıyan bir karakterle hep yan yana yürüyor. Amador'un gerçekten yangın çıkarıp çıkarmadığı, çıkardıysa bunu neden yaptığı gibi soruların cevapları, bu pastoral rutin içinde kendini hiç sivriltemiyor. Laxe, yeşil doğa, hayvanlar, kapalı hava ve yağmur lisanı konuşmak istiyor. Zira herhangi bir cevap arayışında değil. En azından onun için bu cevaplar öncelikli değil.


Açılıştaki okaliptüs simgeselliği kadar olmasa da, Galiçya'nın bu küçük dağ köyüne ait diğer doğal varlıkların da insanlar gibi kendi hayatlarına devam ettikleri gerçeği bir belgesel kıvamında görünürleşiyor. Benedicta'yı sağanak yağmurdan koruyan boş ağaç gövdesi ya da her sabah süt veren inekler, doğal ritmi aksatmayan onurlu bir bilinçle kendi varlıklarını sürdürüyorlar. Doğal yaşamın bir parçası olan hayvanların filme sirayeti, Benedicta'nın Parda, Careta ve Cachorra adını verdiği üç inekle sınırlı değil. Sadık köpek Luna, yangın tehdidi altındaki bir evin mutfağına sığınmış bir keçi, yangından sağ kurtulmuş ama kimsesiz kalmış bir at bu melankoliyle karışık trajediye ortak oluyorlar. Öte yandan Amador, Benedicta, veteriner Elena, ailesinin taş çiftlik evini turistler için bir han haline getirmeye çalışan Inazio gibi karakterler de yaşadıkları coğrafyaya tutunmanın gayretindeler. Fakat merkezde bulunan Amador'un kendini kapatmışlığından güçlü bir muğlaklık sağlayan Laxe, onun bu arınma sürecinde yaşadıkları veya söylediklerinden çıkarılacak ince detayları ekmek kırıntıları misali bir yerlere bırakıyor. Elena ile arabada yaptıkları kısa sohbet (ki radyoda Leonard Cohen'in unutulmaz Suzanne'i çalıyor), köydeki bir cenaze töreninde birinin "Amador, ateşin var mı" iğnelemesi, annesine okaliptüs ağacı hakkında söyledikleri, Inazio ve arkadaşlarının ona acıyan tavırları, bu sessiz sakin ton içinde onun kederli ve belirsiz yanını inşa eder nitelikte ayrıntılar haline geliyor.

Amador'un hapisten eve dönmesiyle ateşin geri dönüp dönmeme ihtimalini, seyircinin yüreğine düşüreceği ateşle bir tutmayı başaran Laxe, bir an bile Amador'a konduramadığımız "kundakçı" yaftasının bilinmezliğini de aynı yüreğin etrafına bir duvar gibi örüyor. 2 yıl önce ne oldu, neden oldu, bunları finaldeki duygu patlaması bile tam anlamıyla ele vermiyor. Laxe, ortada bir senaryo dahi olduğunu düşündürmeyen filmini "coğrafya kaderdir" özeti etrafında dolanarak, o coğrafyanın basit dinamiklerine sirayet etmiş sonsuz huzuru ve kederi güçlü bir "kır sıkıntısı" atmosferinde filme alıyor. Kimi zaman Nuri Bilge Ceylan ustalığında, kimi zaman doğal akışın spontane bir gözlemcisi olarak kasten düzensiz ama her sahnesiyle derin bir sessizliği anlamlandırabilmiş yönetmenliğini şiirleştiriyor. Gerçek yangın görüntüleri çekebilmek için bir sezon beklemesi, o yangının er ya da geç çıkacağı gerçeğini kabullenmişlik de içeriyor. O acı gerçeğe istinaden çektiği O que arde, çatıya vuran yağmur damlalarının sesinin loş bir köy odasında yarattığı dinginlik kadar, hatalarından geri dönemeyecek bir insanın yüzüne harita gibi işlenmiş hüznü kadar basit bir film. Zaten öze dönüşün kodları da her zaman o dinginlikte ve hüzünde saklı.

13 Mayıs 2020 Çarşamba

Les Cowboys (2015)


Yönetmen: Thomas Bidegain
Oyuncular: François Damiens, Finnegan Oldfield, Agathe Dronne, Ellora Torchia, Antoine Chappey, John C. Reilly, Mounir Margoum, Iliana Zabeth, Maxim Driesen, Jean-Louis Coulloc'h
Senaryo: Thomas Bidegain, Noé Debré
Müzik: Raphaël Haroche, Moritz Reich

Thomas Bidegain ve Noé Debré'nin senaryosunu yazdığı, Bidegain'in ilk yönetmenliği olan Fransa/Belçika ortak yapımı Les Cowboys, uzun yıllara yayılan bir kayıp öyküsü. Un prophète (2009), De rouille et d'os (2012), Dheepan (2015) gibi önemli yapımların senaryo ekiplerinde yer almış olan Bidegain, bazı "ilk" olmanın eksikliklerine rağmen içten içe dramatik bir tutkuyla hikayesine sarılan bir film çekmiş. 1994 Ekim'inde dört kişilik bir ailenin bölgedeki country - western fuarına katılmasıyla başlıyor. Eski bir country müzisyeni olması sebebiyle çevresinde sevilen Alain, fuarda ailesiyle hoş vakit geçirir. Bir ara sahneye çıkıp Tennessee Waltz'i söyler, kızı Kelly ile dans eder. Ne var ki günün sonunda 16 yaşındaki Kelly hiç bir iz bırakmadan kaybolur. Alain polise gider, odasını karıştırır, arkadaşlarıyla görüşür. Onlardan Ahmed adlı müslüman bir erkek arkadaşı olduğunu öğrenir. Üstüne bir ulusal güvenlik görevlisi evlerine gelip sorular sorunca aklına radikal islamcı gruplar tarafından kaçırılmış olabileceği gelir. Zaman geçtikçe hiç bir sonuç alamayan, yetkililerden ümidi kesen Alain, kendi gayretleriyle günler, aylar, yıllar sürecek bir arayışa başlar. Küçük oğlu Kid de büyüyünce babasıyla bu arayışa dahil olur. Bidegain, filmin ilk yarısını bu kaybolma gizeminin her an çözülebileceğiyle, yıllar geçse de çözülemeyeceği arasında tekinsiz bir yerde tutmayı başarıyor. Bazı bağlantıları sayesinde kızı hakkında tüyolar alıp, farklı ülkelerde bu tüyoların peşine düşen Alain'in bu kaybı kabullenemeyişi ilk yarıya çok sade ve gerçekçi yansıyor.

Ancak Bidegain, yıllar süren bu iz sürümünü betimlerken o yılların nasıl geçtiğini kesin çizgilerle belirtmek istemiyor. Hangi yılda olduklarını, arada geçen zamanda neler yaptıklarını vurgulamadan filmi normal akışında götürüyor. Bu kurgulama şekli bir yandan zamanda fazla sıçramalar yapıldığı için derme çatma, fakat diğer yandan doğal akışı değiştirmeyip sadece Kelly'nin izine en fazla yaklaşıldığı zaman ve mekanlara götürüldüğü için gerekli bir hale bürünüyor. Bu ilk yarıdaki takip sürecinde kızının nerede olduğunu bir türlü öğrenemeyen Alain'in bunu saplantı haline getirişi, başka hiç bir şey düşünüp hissedemez oluşu, sanki uyuşturucu bulamayan bir bağımlıya dönüşmeye başlaması çok iyi çiziliyor. İkinci yarıda ise bu kurgu biçimi fazla bozulmadan adeta başka bir filme geçiyoruz. Burada kendisine Kid diye hitap edilen Alain'in oğlu Georges öne çıkıyor. Tüm girişimlerden ve ihbarlardan bir sonuç alamadıkları için kayıp ablasından giderek ümidini kesen, bu kaybı babası kadar saplantı haline getirmeyip kendi yolunu çizmiş Georges'u farklı bir coğrafyada buluyoruz. Ama bu coğrafya, orada tanıştığı insan tüccarı bir Amerikalı'nın da ümit verişiyle ona Kelly'ye çok yakın olduğu hissiyatını veriyor. Bu vesileyle babasıyla olan iz sürme geçmişinin de etkisiyle Kelly'nin kayboluşunu onun da aşamadığını, bu aşılmazlığın da tehlikeli sularda nasıl bir kaosa sebep olabileceğini yaşayarak öğreniyor. Fazla detaya girmeden, genel olarak bir kayıp üzerinden yıllara yayılan belirsizliğin insan zihninde yol açtığı hazımsızlık ve psikolojik yıpranmışlığı kendi çapında iyi etüd etmiş bir dramla karşı karşıya olduğumuzu söyleyelim.

İkinci yarıda da yılların ve olayların hızlı gelişmesine rağmen bunu dingin bir anlatımla başarabilen Bidegain, kilit sahnelerle bu yılların özetini çıkarabiliyor. Tarzına yakışır şekilde dingin ama çok dokunaklı bir finalle belirsizliğine nokta koymasını da biliyor. Kaçırılma mı, yoksa kendi rızasıyla terk etme mi gibi belirsizliklerin bu finalle pek bir önemi de kalmıyor aslında. Geçmişi sorgulamak yerine o final anının hüzün dolu tonuyla ilgileniyor. Sıkıntılarla dolu geçmişin götürdüklerini, yıprattığı psikolojileri ardında bırakmış, kendini zamanın akışına ve o akışın değiştirdiklerine bırakmış tuhaf bir rahatlama hissiyle bu uzun macera sona eriyor. Baba-oğulu canlandıran François Damiens ve Finnegan Oldfield, film nasılsa ona uygun bir performans gösteriyorlar. Yani abartısız, ama kendi içinde bu belirsizliğin yarattığı fırtınalarla boğuşan, uç noktalara çekildiğinde de patlamasını bilen gerçekçilikte. Filmin adına istinaden, country kültürüne yakın bir toplulukta yaşayan Alain ve Georges'un şartlar gereği iz süren birer kovboya dönmelerinin western janrındaki karşılıklarını hem pastoral, hem de kentsel boyutlarda görmekteyiz. Her ne kadar yolculuğun getirdiklerini uzun bir yayılma sürecinde zamanda sıçramalarla izlesek de, Les Cowboys için kapsamlı bir neo-western yol filmi demek de mümkün. İspanya'nın Almería şehrine ait Almería Western Film Festivali adında mütevazi bir ödül organizasyonu olduğunu fark etmemizi sağlayan, bu festivalin 2016 ayağında En İyi Neowestern Jüri Özel Ödülü'nü kazanan Les Cowboys, içine girmesi kolay da, zor da olsa, girildiği vakit tortu bırakabilecek filmlerden.

5 Mayıs 2020 Salı

The Invisible Man (2020)


Yönetmen: Leigh Whannell
Oyuncular: Elisabeth Moss, Aldis Hodge, Harriet Dyer, Oliver Jackson-Cohen, Storm Reid, Michael Dorman
Senaryo: Leigh Whannell
Müzik: Benjamin Wallfisch

Oyuncu/senarist Leigh Whannell, senaryolarını yazdığı Insidious serisinin üçüncü filmi Chapter 3'nin yönetmenliğini yaparak 2015'te sıfatları arasına yönetmenliği de eklemiş, 2018 yapımı Upgrade ile adını duyan kitleyi biraz daha genişletmişti. Yazıp yönettiği üçüncü film olan The Invisible Man, İngiliz bilimkurgu romanları yazarı H.G. Wells'in aynı adlı romanından ilham almış serbest bir uyarlama. Zamansız eserleriyle sanat dünyasını çok etkilemiş, sayısız örnekler çıkmasına sebep olmuş Wells'in en fazla ilham verdiği sanat dalı olan sinema, onun vizyonundan çok faydalandı. Görünmez Adam da bunlardan biri. The Invisible Man diye araştırma yaptığınızda çok sayıda uzun ve kısa metraj filme, aynı zamanda TV dizisine rastlıyorsunuz. Hatta 2000 yapımı Paul Verhooven filmi Hollow Man gibi başka isimlerle de bu fikri izledik. İnsanoğlunun en büyük fantezilerinden biri olan görünmezlik üzerine farklı okumalar yapmaya da müsait bir senaryoyla kariyerine devam etmek isteyen Whannel, bu defa görünmez olan adamı (ki o hep adamdı) değil, onun mağdur ettiği bir kadını merkezine alıyor. Işık bilimi alanında çok önemli çalışmalar yapmış genç ve varlıklı bir bilim insanı olan Adrian ve beraber olduğu kız arkadaşı Cecilia odaklı bir uyarlama bu. Whannel daha açılışta yavaş yavaş gerdiği bir gece yarısı evden kaçış sekansıyla iyi bir ısınma gerçekleştiriyor. Kız kardeşi Emily'nin yardım ettiği Cecilia'nın neden Adrian'dan ve onun lüks yaşantısından kaçtığını anlamadan onu günler sonra polis arkadaşı James ve onun kızı Sydney'in yaşadığı evde görüyoruz. Ama hala huzursuz ve dışarı çıkmaktan korkar bir halde.

Bir gün Adrian'ın intihar ettiği haberini alan Cecilia, üstüne bir de kendisine 5 milyon dolar kaldığını öğrenince rahatlasa da bir süre sonra tuhaf olaylar yaşamaya başlayınca Adrian'ın kendisine musallat olduğunu düşünmeye başlıyor. Zaten bundan sonrasını tahmin etmek pek zor değil. Leigh Whannell'ın senarist/yönetmen olarak vizyonunu, üç filmlik fantastik bilim kurgu gerilim örnekleri üzerine kurmasından artık anlıyoruz. Tutmuş bir filmin mirasını yemeye çalışan Insidious: Chapter 3 doğaüstü güçleri, astral seyahati konu edinirken, daha özgün bir görüntü veren Upgrade, belden aşağısı felç olmuş Grey'e yerleştirilen Stem adındaki yapay zeka implantı sonrası bir süper kahramana dönüşümünü işliyordu. Stem'i icat eden genç teknoloji girişimcisi ve mucit Eron nasıl sadece sesini duyduğumuz bir implantı Grey'in bedeninde müthiş güçlerle donatmışsa, The Invisible Man'in genç mucidi Adrian da görünmezlik sayesinde üstün güçler elde ediyor. Tabii orada Grey, burada da Cecilia bu icatların mağdurları olarak güçlü dramatik odak noktaları haline geliyorlar. Whannell, Upgrade'i tasarlarken muhtemelen aklında bir yerlerde mutlaka The Invisible Man benzeri taslaklar dolaşıyordu. Görünmeyenin sahip olduğu güç üzerine kafa yormayı seven Whannell, o taslakları hayata geçirmek için en iyi fırsatı The Invisible Man'in kendisinde buldu. Üstelik Cecilia sayesinde toplumlarda ve hukuki formlarda bir türlü görünmeyen erkek şiddeti ve tacizini görünür kılmaya yönelik farkındalıklara kapı açacak şekilde.


Sayısız korku/gerilim filminin bel bağladığı, görünmeyen üzerinden inşa edilen gizem malzemesi bu denli bol bir potansiyeli genel olarak iyi kullanan, özellikle Cecilia'nın tek başına göründüğü birçok sahnede adeta o malzemenin tadını çıkaran Whannell, Cecilia etrafındaki insanları Adrian vasıtasıyla ona karşı getirerek hikayesine ivme kazandırıyor. Cecilia'nın etrafındaki çemberi daraltarak onu ancak kendisinin bu durumdan kurtarabileceği bir dizi çıkmaza sokuyor. Fakat bunu yaparken yine Upgrade'de başvurduğu üzere bir süre sonra aksiyondan yardım istiyor. Aslında her iki filmde de durağan anlarda daha etkili bir atmosfer yaratabilirken, devreye sokulan aksiyonla o hava yerini daha hoyrat çözümlerin sağladığı kolaycılığa bırakıyor. Whannell'ın her iki filminde de hikayelerini derinleştirmek ile aksiyon katıp izleyici kitlesini coşturmak arasında kaldığı veya bilerek bu tercihi yaptığı söylenebilir. Mesela Cecilia'nın istediği kadını elde edebilecek özelliklere sahip Adrian'a (ya da Adrian'ın orada olduğuna inandığı boşluğa) "neden ben" diye sormasının cevabı olarak, Adrian'ı terk etmeyi düşünebilen ve terk edebilen tek kadın oluşunun verilmesinden başka cevaplar almak isteyebiliyor insan. Saplantı haline getirdiği kadınlara her türlü kötülüğü yapabilecek erkeklerin varlığı malum. Bunun bir de görünmez adam versiyonunun planlanmış olmasının ardında daha farklı gerekçeler arama ihtiyacı duyulabiliyor.

Filmlerinin sonunda twist seven Whannell, burada da bir değil, iki sürpriz birden düşünmüş. Zaten o görünmezlik prensibi üzerine çok da kafa yormayın demeye getirdikten sonra mantık hatalarını ötelememiz beklentisinde olduğu aşikar. Bunları öteleyip kabullendikten sonra dönüp bakınca fena sayılmayacak entrikalarla renklendirilen film, risk istemediğinin ilanını yapmış oluyor. Oysa hem Upgrade, hem de The Invisible Man bu riskler için müsait senaryo kıvrımlarına sahipti. Yıllar önce gerilim sinemasına önemli bir ivme kazandırmış Saw senaryosuna olan katkılarıyla dönem itibariyle orijinal bir işe imza atmış, başka filmlere ilham vermiş olan Leigh Whannell, kendi yazıp yönettiği filmlerde bütünüyle karanlık kalmak yerine gişeyle de barışık ana akım sinemasına yakın durmak istiyor şimdilik. Sadece yönetmenlik yapacağı yeni projesinin 1981 yapımı John Carpenter filmi Escape From New York uyarlaması olması da bir nebze buna işaret ediyor. Ama The Invisible Man'in en büyük kozu, Cecilia'yı canlandıran, canlandırmakla kalmayıp onun paranoyasını adeta yaşayan Elizabeth Moss olsa gerek. Bir oyuncu için birçok fırsat barındıran böyle bir rolü kendi sınırlarını zorlayarak, detaylandırarak ve seyirciye kolayca geçirerek sunan Moss, belki de kariyerindeki en iyi üç performansından birini burada gösteriyor. Whannell'in bir yazar/yönetmen olarak en iyi filmini ise henüz görmedik galiba.