31 Ağustos 2014 Pazar

Tsotsi (2005)


Yönetmen: Gavin Hood
Oyuncular: Presley Chweneyagae, Mothusi Magano, Percy Matsemela, Jerry Mofokeng, Nambitha Mpumlwana
Senaryo: Athol Fugard, Gavin Hood
Müzik: Paul Hepker, Mark Kilian

Johannesburg varoşlarında yaşayan Tsotsi lakaplı David, genç ve oldukça asabi bir çete lideridir. Bir gece tek başına zengin semtlerin birinden araba çalmak isterken, arabayı süren kadını vurur ve kaçar. Ancak epey uzaklaştıktan sonra arabanın arkasında bir bebek olduğunu fark eder. Bebeği kendi evine götüren Tsotsi için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Güney Afrika Johannesburg’da kelime anlamı argoda “gangster” demek olan Tsotsi, 2006’da akademiden En İyi Yabancı Film Oscar’ı almıştı. Akademinin bu kategoride yarıştırdığı filmlerin tartışılmaz kalitesi Tsotsi’de de kendini gösteriyor. Arkadaşlarından oluşan küçük çetesine liderlik eden Tsotsi’nin hayatı, tesadüfen bulduğu bebekle değişmeye başlıyor. Bu değişim, hayat tarzına yansıdığı gibi, esas olarak onu zihinsel, ruhsal ve duygusal açıdan çok etkiliyor. Bu beklenmedik minik misafir sayesinde geçmişiyle yüzleşme ve sorumluluk alma fırsatı buluyor. Bebekte kendini görüyor. Yaşadığı bu içsel değişim o kadar güçlü bir hal almaya başlıyor ki, kendi çocukluğunda yaşadığı korkularına, sevgisizliğine, anne babasının zayıflıklarına, hatalarına bir karşı duruş geliştirmeye başlıyor.

Tsotsi, aslında pek çok açıdan belirleyici bir karakter gelişimini, dinamik bir şekilde sunuyor. Konu olarak olmasa da, birey özgürlüğüne yaptığı farklı vurgulardan dolayı 1998 yılında yine En İyi Yabancı Film Oscar’ı almış olan Character filmi ile ruhani bir benzerlik taşıyor. David ve Jacob’un “iç”e ve “öz”e inmeye çalışan gerçek arayışları, bir bebek veya bir baba figürü sayesinde birey olma özgürlüklerinin limitlerini keşfetmeye çalışmaları onları birbirine yakınlaştırıyor. Bu bireysellikten hareketle insan olmanın anlamını kendilerine has biçimde açıklıyorlar.


Sert ve uyumsuz bir kabadayının hayatına birgün bir bebeğin girmesi ve onu yumuşatması klişesinden çok daha fazlasını barındıran film, içerdiği yan karakterlerle aslında ne kadar katmanlı bir yapıda olduğunu da gösteriyor. Farklı kişiliklerdeki çete üyeleri, David’in bebeği emzirmesi için baskı yaptığı anne, metrodaki özürlü dilenci, David ile trajik bir olay yaşayan bebeğin babası, merkezi çok iyi tamamlayan ve David’in kişiliğini farklı başlıklarla incelemeyi gerektiren unsurlar. Merkezdeki Tsotsi, yani David ise, sadece bazı tiyatro oyunlarında oynamış amatör Presley Chweneyegae tarafından canlandırılıyor. Yüzünde birçok farklı anlamı barındıran Chweneyegae, sırf yüzünün avantajını kullanmayıp oyunculuk olarak da harikalar yaratmayı başarıyor. Onu ilerleyen günlerde başka yapımlarda da izlemek oldukça keyifli olacaktır.

Athol Fugard’ın romanından Gavin Hood tarafından senaryolaştırılıp yönetilen Tsotsi, özellikle finalde ulaştığı gerilim ve duygusal yoğunluğa ulaşana dek gayet sürükleyici ve özünde sevgi dolu bir film. Öyküsü, oyuncuları, kamerası, senaryosu, mekanları ile dört dörtlük Tsotsi'de, David’in insani özelliklerini bulma yolculuğu mutlaka görülmeli.

28 Ağustos 2014 Perşembe

Mayor (2013)


Yönetmen: Yuriy Bykov
Oyuncular: Denis Shvedov, Yuriy Bykov, Irina Nizina, Ilya Isayev, Dmitriy Kulichkov, Boris Nevzorov, Kirill Polukhin
Senaryo: Yuriy Bykov
Müzik: Yuriy Bykov

Komiser Sergey Sobolev, karısının doğum haberini alır almaz aceleyle yola çıkar. Aşırı hız yapınca annesiyle birlikte yoldan geçen bir çocuğa çarpar ve çocuk olay yerinde ölür. Olaya tanık olan anneyi de kendi arabasına kilitleyip yardım etmeleri için karakoldan arkadaşlarını arar. Sergey ya hapse girecektir ya da bu olayı örtbas edecektir. Tahmin edilebileceği üzere işler sarpa sarar ve türlü trajedilere doğru yol alınır. Yapılan seçim ve bu seçimin uygulanma safhalarını anlatan Yuriy Bykov'un yazıp yönettiği Mayor, baştan sona sahip olduğu gerilimi, adım adım yükselttiği tansiyonu ve vicdan ana başlığı altında şekillenen farklı dramları başarıyla karıştırmış bir film. Yukarıdan aldıkları emir gereğince, polis teşkilatını bir skandal ile uğraştırmamak için Sergey'in suçunu kapamaya çalışan polislerin üzerinden güçlü bir adalet eleştirisi ve vicdan sorgusu yapan Mayor, senaryosuyla seyirciyi bu eleştiri ve sorgularla ikilemlerde bırakmak istiyor. Bu senaryoyu yazan ve filmi yöneten (hatta müziklerini yapan) Yuriy Bykov'u ise filmde Sergey'in suçunu örtbas etmek için çabalamak zorunda bırakılan Pasha rolüyle izliyoruz.

Mayor'un en önemli avantajlarından biri karlı, soğuk ve baskıcı atmosferi. Bu atmosferi gerçekçi performanslar ve "insan olmaya nasıl katlanıyorsunuz" gibi büyük bir sorunun yer aldığı ikilemle birlikte sunan film, bu tümevarımı "siz olsanız ne yapardınız"dan "herkes kendi menfaatini düşünür"e yönlendirmekte sıkıntı yaşamıyor. Ama filmin orta yerinde duran vicdan olgusu, doğru olanı yapmaya yönelik hamleleri elinin altında bulundursa da, o insan olmanın ağırlığını hissettirecek yanlış tercihleri öne sürerek geriye dönüşü olmayan trajik sonuçlarla kendini güçlendiriyor. İktidar güçlerinin zorla özel alanları kamulaştırma zorbalığını, emniyet güçlerini oluşturan bireylerin yozlaşmışlığını da dillendirerek Sergey'in özel durumundan genel kirlilik çıkarımları yapabiliyor. "İnsan olmaya nasıl katlanıyorsunuz" sorusunun cevabını da "sizin katlandığınız gibi" şeklinde hemen vererek bu acı gerçeği tarafların bakış açılarından yansıtıyor. Ateşin sadece düştüğü yeri yaktığı, düşmediği yerde bulunanların o ateşi söndürmek için kendilerini zorlamadıkları, hatta bazılarının kendi çıkarları uğruna o ateşi körüklediği durumlarda insan olmanın ağırlığını bu zıt perspektiflerden aktarmaya çalışıyor.

Bu çalışmalarının büyük bir bölümünde başarı sergileyen film, sonlara doğru bulduğu bazı çözümlerle izleyene burun kıvırtma potansiyeline de sahip. Yine de yeni doğan çocuğunu bırakıp hapse girmek istemeyen Sergey ile, oğlunu yitiren Irina'nın adalet arayışı arasındaki sıkışmışlığın temelinde yükselen hikaye, amaçladığı ikilemi ve bu ikilemden doğru olanı yaparak çıkabilmenin mümkün olmayışını, insan olmanın katlanılmaz yönüyle çarparak elde ettiği sonuçla kendi ruhuna ters düşmüyor. Denis Shvedov, Irina Nizina ve Yuriy Bykov'un güçlü performansları da acı, öfke, pişmanlık, korku, mecburiyet gibi film için gerekli duygulara hakim bir şekilde akıyor. Yuriy Bykov ise son dönemde kendi ülke sinemasından çıkan kaliteli filmlerden birine imza atmış bir yönetmen olarak dikkat çekiyor. Bu filmden sonra yine kendisinin yazıp yönettiği The Fool (Durak) adlı filmi de merak ettiriyor.

21 Ağustos 2014 Perşembe

The Selfish Giant (2013)


Yönetmen: Clio Barnard
Oyuncular: Conner Chapman, Shaun Thomas, Sean Gilder, Rebecca Manley, Siobhan Finneran, Elliott Tittensor, Steve Evets, Lorraine Ashbourne
Senaryo: Clio Barnard
Müzik: Harry Escott

Clio Barnard'ın Oscar Wilde'ın aynı adlı hikayesinden esinlenerek senaryosunu yazıp yönettiği The Selfish Giant, koyu İngiliz gökyüzü altında parça pinçik olmuş aile hayatlarının bedelini ödemek zorunda kalmış 13 yaşındaki Arbor ve Swifty'nin dostlukları ekseninde şekillenen güçlü bir dram. Annesi ve abisiyle yaşayan, toplumla uyumsuz, tek amacı erkenden hayata atılıp para kazanmak olan hırçın Arbor ile, sefalet içindeki kalabalık ailesiyle yaşamak zorunda kalmış sevimli ve hüzünlü Swifty arasındaki bu dostluk, adeta bir kardeşlik samimiyetiyle yansıyor. Şehirde hurdacılık yapan, aynı zamanda küçük çapta yasadışı at yarışlarında bahislere katılan Kitten'ın himayesine girmeleriyle, özellikle Arbor'ın kısa yoldan para kazanma hayallerinin kapılarının açılması beraberinde çocukça olmaktan uzak bir açgözlülüğün ve bunun sonucuna acı bir bedelin de geri sayımını başlatıyor.

Üslup olarak Jean-Pierre ve Luc Dardenne kardeşlerle Ken Loach etkilerinin yadsınamayacağı The Selfish Giant, tahmin edilebileceği üzere teknik doğallığını Dardanne, sosyo-politik ve eleştirel çiğliğini Loach genlerinden almış bir görünüm sergiliyor. Sorumsuz ebeveynlerinin eseri olarak, çocukluklarını pas geçip kendi doğrularını yaratmayı seçen, bunu yaparken de kısa yoldan yetişkinlere dair motiflerden istifade eden iki arkadaşın, sert kapitalist düzenin gereklerinden doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenmemesi mümkün olmuyor. Okulu bile bu doğruların önünde bir engel gibi gören Arbor'ın Swifty üzerindeki kimi zaman koruyucu, kimi zaman da manipüle edici etkileri, onu filmin hem başrolü, hem de antagonisti haline getiriyor. Onun bu sinir bozucu duruşu, erken büyümek zorunda kalmanın zoraki hayata tutunuş mücadelesi olarak algılanabileceği gibi, saf Swifty'nin bir at yarışçısı olarak daha kabul edilebilir tutkusunun karşısına dikilmiş bir haset etmeni biçimine de bürünebiliyor.

Hurda çalıp satarak Kitten gibi para kazanmayı uman Arbor'ın önüne geçilemeyen ihtirası ile, okula devam etmesi gerekirken yarışçı olma yoluna giren Swifty'nin yetişkinler dünyasına attıkları erken adımların yürek parçalayan bedelleri, acımasız kapitalizmin kurduğu tuzakların eşiğinde bekliyor. Clio Barnard, bu iki çocuğa ödettiği bedellerle onlar üzerinden duygu sömürüsü yaptığına yönelik algıları gerçekçi anlatımıyla bertaraf edebiliyor. Üstelik sefaletin körüklediği para kazanma hırsının sadece yetişkinleri aktif biçimde kurban etmeyebileceğini daha ufak yaşlara inerek anlatmayı başarıyor. Henüz ilk oyunculuk deneyimlerini yaşayan Conner Chapman ve Shaun Thomas'ın iyi bir ikili oldukları, özellikle Chapman'ın Arbor rolüyle sinirleri bozarak, güldürerek ve üzerek yıldızlaştığı The Selfish Giant, başta Cannes ve Londra festivalleri olmak üzere birçok organizasyondan ödüllerle dönmüş bir yapım. Oscar Wilde hikayesinin referanslarını yansıtmak için birebir kodlar taşımasa da, çocuk olmanın ağırlığını en iyi yansıtan son dönem filmlerinden biri.

17 Ağustos 2014 Pazar

Guardians Of The Galaxy (2014)


Yönetmen: James Gunn
Oyuncular: Chris Pratt, Zoe Saldana, Dave Bautista, Lee Pace. Michael Rooker, Karen Gillan, Djimon Hounsou, John C. Reilly, Glenn Close, Benicio Del Toro, Laura Haddock
Senaryo: James Gunn, Nicole Perlman, Dan Abnett, Andy Lanning
Müzik: Tyler Bates

Dan Abnett ve Andy Lanning'in aynı adlı Marvel çizgi romanından James Gunn ve Nicole Perlman'ın yazdığı, James Gunn'ın yönettiği Guardians Of The Galaxy, her geçen yıl gişe hakimiyetini güçlendiren Marvel bandıralı filmler arasında akıbeti merakla beklenen bir filmdi. Marvel aleminin büyükbaş yapımları arasında nerede duracağına dair bu beklentilere fazlasıyla cevap veren film, etkileyici görselliği, matrak kadrosu ve ciddiyetini mizahi bir tonla dengeleyen yapısıyla çoğu iddialı Marvel yapımından iyi bir performans sunuyor. Küçük yaşta hasta annesin kaybeden, aynı gün uzaylılar tarafından kaçırılan Peter Quill, yıllar sonra oradaki hayatına adapte olmuş, kendisine Star-Lord adını veren maceraperest bir hırsız olarak karşımıza çıkıyor. Peter birgün gizli güçlere sahip esrarengiz bir küreyi çalınca, küreye sahip olmak isteyen galaksinin zalim kötü adamı Ronan'ın hedefi haline geliyor. Peter'ı bulmak için gönüllü olan Ronan'ın evlatlığı savaşçı Gamora, tam onu bulduğu sırada başına konan ödülden dolayı Peter'ın peşine düşen kurnaz rakun Rocket ve onun iri kıyım tuhaf bir ağaç olan saf yoldaşı Groot ile mücadele etmek zorunda kalıyor. Çıkan arbedede yakalanıp hapse konan dörtlü, orada Ronan'ın saldırılarında karısını ve çocuğunu kaybetmiş ve bu yüzden Ronan'dan intikam almaya yemin etmiş Drax'i de aralarına alınca "Galaksinin Koruyucuları" adındaki tuhaf ve bir o kadar da renkli beşli biraraya gelmiş oluyor.

Film biraz da şaşırtıcı biçimde buraya kadarki süreci hiç de aceleye getirmeden ve nasıl oluyorsa aynı zamanda kabul edilebilir bir hızla işliyor. Bu beşlinin öyle bir anda birbirlerine kanlarının kaynadıkları, galaksiyi ele geçirmek isteyen Ronan'a karşı hemen güç birliği yaptıkları sanılmasın. Bu aceleye gelmediğini düşündüren dinamik tempo, herbiri ayrı arızalara sahip bu beşlinin farklı motivasyonlarla da olsa aynı amaç etrafında toplanmaları sürecinde güç, ego ve motivasyon önceliği çatışmalarını atlamıyor. Böylelikle karakterlerini adım adım boyutlandırmayı, onlar arasındaki bu çekişmelerden güçlü bir kimya ve dostluk yaratmayı becermesi kolaylaşıyor. Öyle ki, sadece baş karakter Peter değil, sağlam makyaja bulanmış Gamora ve Drax, hatta Bradley Cooper'ın seslendirdiği bir animasyon karakter olarak Rocket, hatta ve hatta "I am Groot"tan başka repliği olmayan sevimli ağaç adam Groot bile beyazperdeye nüksetmiş ama karton kalmış çoğu Marvel tiplemesinden daha samimi duruyor. Birlikte hapisten kaçtıkları bölümle bir takım olduklarına ikna olduktan sonra bile bu iç çekişmelerini kimi zaman ciddi, çoğu zaman esprili biçimde sürdürmeleri bu samimiyeti hep dinç tutuyor. Böylece zaten kendilerine ait karizmaları ve üslupları bulunan bu beşli, bir an önce CGI hileli aksiyona abanma derdindeki bazı filmlerden bu özelliğiyle ayrı durabiliyor.


Yine sanılmasın ki ortada karakter odaklı olacağım diye kasan bir film yok. Bu özelliğini kendi doğal akışında belirginleştiren Guardians Of The Galaxy, etkileyici bir görsellikten ve aksiyon zamanlamalarından taviz vermeyen bir blockbuster elbette. Ama yarattığı galaksi, şehir, mekan atmosferleri, kıyafet ve makyaj çeşitliliği, ses ve görsel efekt lezzeti, "alt tarafı bir gişe aksiyon / komedisi" diye tepeden bakılabilecek önyargıların üzerinde seyrediyor. Son yılların "ciddi" geçinen birtakım bilim kurgu aksiyonlarından çok daha iz bırakabilecek ölçülerde hem de. Herhangi bir mesaj kaygısı taşımadan, basit bir dünyayı (galaksiyi) kurtarma hikayesini eğlenceli biçimde işleyen film, yaratıyorsa eğer sahip olduğu bu kaliteli çeşitlilikten faydalanmasını bilen tavrıyla fark yaratıyor. Teknik kapasitesini yüksek tutarken, Ronan'ın dev gemisine karşı duran Nova savaş filosunun birleştiği ya da Groot'un arkadaşlarını korumak için dalbudak sardığı ve içerisini küçük ışıklarla doldurduğu sahnedeki gibi örneklerle kaostan estetik yaratma kaygısı da güdüyor. Peter ve Gamora arasındaki çekime de fazla yüklenmeyip daha pekçok şey gibi 2017'de gösterime girmesi planlanan devam filminin altyapısını ince ince kuruyor.

Peter rolüyle Parks and Recreation'ın Andy'si Chris Pratt, Gamora olarak bu defa mavi değil yeşil renkte izlediğimiz Zoe Saldana, Smackdown'dan sinemaya transfer Dave Bautista ve ilginç bir tercih olarak karizması sağlam kötü adam Ronan rolüyle tanınmaz hale gelen naif oyuncu Lee Pace, çizgi romanı ete kemiğe büründürme konusunda üzerlerine düşeni yapıyorlar. Durmadan öfkelenen, hınzırca planlar kuran, yürek burkan şekilde ağlayan, alaycı, becerikli ve egosu yüksek Rocket ise kendisi için ayrı bir cümle kurmayı hak edecek şekilde özellikli ve gözlerin aradığı bir "oyuncu" görünümünde. Kısa rollerle izlediğimiz Glenn Close, John C. Reilly, Djimon Hounsou, Benicio Del Toro, Michael Rooker filmin çevre düzenini zengin tutan unsurlar. Tyler Bates'in tema çalışmaları ve bir başka ilginçlik olarak 70'lerin bazı hit şarkılarından derlenen müziklerin katkıları da unutulmamalı. Fazla zenginlik içermeyen kariyerinin şimdilik zirvesine imza atan James Gunn, böylesi yüksek bütçeli yapımlar için seçilen her isimsiz yönetmenin kötü işler çıkarmayabileceğinin kanıtı ve filmin varlık sebebi olan eğlencelik duruşunu ciddiye alan bir film çekmiş. Guardians Of The Galaxy 2 de kendisine emanet edilmiş. Onun nasıl olacağı henüz belli değil fakat ilk film kesinlikle iyi bir başlangıç.

10 Ağustos 2014 Pazar

Málmhaus (2013)


Yönetmen: Ragnar Bragason
Oyuncular: Thora Bjorg Helga, Ingvar Eggert Sigurðsson, Halldóra Geirharðsdóttir, Sveinn Ólafur Gunnarsson, Hannes Óli Ágústsson, Þórunn Arna Kristjánsdóttir
Senaryo: Ragnar Bragason
Müzik: Pétur Ben

“Bu filmde bir kız var, heavy metal var, bir de inekler var." Bu yorum, bizzat filmi yazıp yöneten Ragnar Bragason'un filmle ilgili tanıtımlarından bir alıntı. Tabii Bragason işe espri katmak için böyle söylemiştir. Esasen film çok da sıradışı olmayan bir aile dramı üzerine kurulu. Küçük yaşta ağabeyi Baldur'un trajik ölümüne tanık olan Hera ile anne babasının sancılı toparlanma süreci, Hera üzerinden anlatılmakta. Bu ölümden en fazla etkilenen küçük Hera, ağabeyinin heavy metal tutkusunu sahiplenerek önce rengarenk kıyafetlerini yakıp Baldur'un deri ceketiyle, siyah tişörtleriyle, gitarıyla, en önemlisi de heavy metal kasetleriyle bütünleşerek asi bir kimlik ediniyor. Küçüklüğünden genç kızlığına hızlı geçiş yaptığımızda filmin asıl temasının Hera'nın bu trajik olayın gölgesinde kendi kimliğini keşfetme yolculuğu olduğu belirginleşiyor. Yaşadığı küçük İzlanda kasabasının inek çiftliğinde heavy metal sayesinde hırçın bir ergene dönüşen Hera'nın çevresindekilerle iletişiminde yaşadığı problemleri izlemek, yeni birşey izlediğimiz duygusu yaratmıyor haliyle.

Baldur'un kaybı sonrası kafası gidip gelen anne Droplaug ve kızına "bir erkek arkadaş bulsana" diyecek kadar anlayışlı, ailesini birarada tutabilmek için acısını içine atmış baba Karl, Hera için hayatı zorlaştıran ebeveynler sayılmazlar. Hera'nın heavy metal'i alet ettiği sinir bozucu ergenlik tripleri de filmi yerinde saydırıyor. Buna bir de artık olgun bir heavy metal sever olan kasabanın yakışıklı rahibi Janus'a ilgi duyan Hera'nın duygusal dengesizliği eklenince, filmden sadece bu genç kızın sancılı ergenlik dönemine dair pasajlar izleyeceğimiz yönünde kıt beklentilere fit oluyoruz. Ragnar Bragason'un en mesajcı yanı da, özellikle Norveçli death metal fanatiklerinin kilise yaktıkları bir döneme denk gelen anarşist tepkilerin film bünyesinde Hera'nın duygusal dengesizliğiyle bağdaştırılmasında, ve yine Hera'nın demosundan etkilenerek kasabaya gelen üç Norveçli gencin kilise yapımında kasabalıya yardım etmelerinde kendini gösteriyor. Böylece heavy metal ile kilise arasında kendince basit bir uzlaşma sağlayan Bragason'un, bu iyimserliğiyle ilgili çevrelerden negatif tepkiler almış olması muhtemel. Zira ne kilisenin, ne de radikal metal kitlelerinin (hatta ne de dini öğretilerle iç içe yaşayan ebeveynlerin) bu kadar kolay orta yol bulabilmeleri normal olamayacak kadar güzel.


"Ölenle ölünmüyor, hayat devam ediyor" temalı bir film olarak Málmhaus, devam eden bu hayatın sancılı sürecine bir de büyüme sancılarını ekleyerek basmakalıp bir dram elde ediyor. Ancak kendini ifade tarzı olarak heavy metal'in sadece filme iyi yerleştirilmiş güzel örneklerini kullanmaktan ve kimi zaman sadece şık pozlar vermekten ileri gitmeyen konuşlandırılışı, altı sadece isyanı temsil eden bir unsur olarak doldurulduğu için filmi farklı bir konumda gösteriyor. (Mesela pop veya soul ile Hera'yı alayına isyan bir konumda göstermek mümkün olmazdı.) Kimseyle düzgün bir iletişim kuramayan Hera'nın, sözkonusu heavy metal gruplar ve şarkılar olunca Rahip Janus ile sorunsuz iletişime geçmesi de gerçekçi bir yaklaşım elbette. Lakin bu iletişim, Hera'nın artan beklentilerine cevap vermekte zorlanınca dolaylı yoldan kilise yakmanın altında yatan tartışmaya değer psikolojik ve sosyolojik ciddiyetin altı basit biçimde oyulmuş oluyor. Bragason'un nitelikli bir heavy metal belgeseli çekmek için yola çıkmadığı muhakkak. Yine de nitelikli bir dram için ergenlik hezeyanlarının ötesine geçmeye çalışmamasını, kendi filminin doğasına ters düşmemek için tercih ettiği düşünülebilir. Symphony Of Destruction eşliğinde ebeveynlerle dans etmenin fantezisi de bu tercihlerin kreması adeta.

Hera rolüyle izlediğimiz Thora Bjorg Helga, henüz yolun başında olduğunu ama piştikçe geleceğini parlaklaştıracağını düşündüren bir oyunculuk gösteriyor. Anne rolünde Halldóra Geirharðsdóttir, baba Karl rolünde ise İzlanda sinemasının en güçlü ve çalışkan isimlerinden Ingvar Eggert Sigurðsson, tecrübeleri sayesinde acılı fakat o acıyı bastırıp normale dönme çabası içindeki ebevenler olarak yerlerini iyi doldurmaktalar. İlk defa bir filmini izlediğim Ragnar Bragason ise (görüntü yönetmeninin de önemli katkılarıyla) iyi bir yönetmen, dram sineması için gerçekleri yadsımayan fakat gereğinden fazla iyi niyetiyle inandırıcılıktan uzaklaşma eğilimindeki bir sinemacı olarak göründü. Önyargıları hoşgörüyle bertaraf etme konusunda önünde risk istemeyen bu tutum, Hera'nın hırçın bir metalciden potansiyel bir ev hanımına, oradan tekrar grubu olan ve bu defa toplumla uzlaşmaya hazır bir heavy metal kadınına dönüşme yolunu açık tutuyor. Sonuçta dönüp dolaşıp Ragnar Bragason'un dediğine geliyoruz: “Bu filmde bir kız var, heavy metal var, bir de inekler var."

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Calvary (2014)


Yönetmen: John Michael McDonagh
Oyuncular: Brendan Gleeson, Kelly Reilly, Chris O'Dowd, Dylan Moran, Orla O'Rourke, M. Emmet Walsh, Aidan Gillen, Isaach De Bankolé, Marie-Josée Croze, David Wilmot, Gary Lydon, Killian Scott, Owen Sharpe, Domhnall Gleeson, Pat Shortt, Michael Og Lane
Senaryo: John Michael McDonagh
Müzik: Patrick Cassidy

İrlanda'da küçük bir kasabada rahiplik yapan James Lavelle, birgün günah çıkarma seansı sırasında birinden ölüm tehditi alır. Tehdit eden kişi, 7 yaşında bir rahip tarafından tecavüze uğradığını, o rahibin yıllar önce öldüğünü, kendisinin ise kötü bir rahip yerine iyi bir rahibi öldürerek ses getirmek istediğini, buna göre James'i bir hafta sonra Pazar günü sahilde öldüreceğini söyler. Kim olduğunu anlayamadığı adamın söylediklerinden etkilenen, bir yandan orta yolu bulabileceğine inanan, bir yandan da ölüme kendini hazırlayan James, bu bir hafta içinde kasabanın ahlaki açıdan ipini koparmış sakinlerinin hezeyanlarına hedef tahtası olur. Kısa süre önce intihara kalkışmış olan kızı Fiona da bir haftalığına onu ziyarete gelmiştir.

2011'de yazıp yönettiği ilk uzun metraj filmi The Guard ile kardeşi Martin McDonagh'nın izinden gideceğinin sinyallerini veren John Michael McDonagh, ikinci filmi Calvary ile tarzını biraz koyultup felsefi derinliğe sahip bir drama imza atıyor. Günah çıkarma sahnesiyle başlayan film, buradaki gizemli konu üzerinden ilerleyecekmiş gibi görünse de, Rahip James'in görev yaptığı kasabanın sakinleriyle olan garip ilişkisini geniş bir karakter yelpazesiyle analiz etmeye çalışan bir film. Yelpaze geniş olunca, din, inanç, maddiyat, maneviyat, bağışlama, merhamet, vicdan, intihar, ölüm, cinsellik gibi pekçok kavram James ve kasaba bireylerinin ikili diyalogları üzerinden sorgulanıyor. McDonagh, The Guard'da ışıltılarını mizahla süslediği senaryo stilini daha derin diyaloglarla güçlendirip "kara" bir tablo çiziyor. Ancak bu kez işin mizah boyutunun karalığı, filmin ciddiyetinin önüne geçmeden ve bu ciddiyete aykırı düşmeden belirginleşiyor. Bunda başkarakterinin iyi kalpli bir rahip, etrafındakilerin ise yozlaşmış ve ahlaki değerleri boşlamış tiplemeler olmasının verdiği bunalımlı, hatta yer yer nihilist atmosferin etkisi büyük.


John Michael McDonagh, giriş ile beraber senaryosuna polisiye kılıf biçiyor görünmesine rağmen, kısa sürede kasaba ve sakinlerinin sorunlarına ve rutinlerine dahil olmaya / edilmeye başlayan Rahip James'in peşinden inanç odaklı serbest patikalara giriyor. Aynı kasabada yaşayan bu farklı karakterlerin ortak yanı, din ve inanç olgusuna alaycı yaklaşımları. Haliyle bu olgunun tek temsilcisi olan James, insan olarak sevilmesine karşın, bulunduğu konum yönünden alay edilen, hatta bazen sevilmeyen bir kişi olma ironisiyle başa çıkmaya çalışıyor. Sırf bu yüzden kasabada tanıdığımız dengesiz karakterlerin çoğunun James'i ölümle tehdit etme motivasyonları mevcut. Ama McDonagh, "acaba James'i tehdit eden kim" sorusunu gizemli bir polisiyeye çevirmek yerine, farklı sorunlara sahip karakterleri aracılığıyla sözünü ettiğimiz kavramlarla ilgili eteğindeki taşları dökmeyi tercih ediyor. Bunu yaparken, kimi zaman basit yöntemler, çoğu zaman ise görünenin arkasında yatanlarla alakadar olan daha dolambaçlı beyin fırtınaları deniyor.

James'i öldürmek isteyen kişinin neden kötü bir rahibi değil de, James gibi iyi bir insanı -sırf iyi kalpli bir rahip olduğu için- öldürmek istemesinin gerekçesi bu dolambaçlı tavıra en belirgin örnek. Kendini beğenmiş zengin işadamı Michael Fitzgerald'ın, ailesi dahil çevresindeki herkes tarafından terk edilmiş olmasını ve hakkında açılmış yolsuzluk davalarını umursamaz görüntüsünün altında yatan suçluluk duygusu da bir başka örnek. Kefaret takıntılı Fitzgerald da bu duyguyu "sanki suçlu hissetmeye yükümlüymüşüm gibi hissediyorum" şeklinde ifade ediyor. Genç Milo'nun kız arkadaş edinip sevişememekten dolayı kadınlara karşı duyduğu öfkeyi orduya katılarak bir ayrıcalıkmış gibi gösterme düşüncesi de farklı bir kafa karışıklığının ürünü. Genç kızları öldürdüğü için hapiste yatan seri katil Freddie'nin James'e (Brendan Gleeson'ın oğlu Domhnall Gleeson ile karşılıklı oynadığı sahnede) "beni Tanrı yarattı, o halde beni anlaması lazım" mantığına büründürdüğü arınma çabasıyla, ateist doktor Frank'in James'e her fırsatta alaycı yaklaşması gibi farklı reflekslerin hedefi olarak kimi zaman bir ağlama duvarı kimi zaman da bir tükürük hokkası olan James her durumda soğukkanlılığını korumayı biliyor. Ama cinsel taciz davaları yüzünden kötü şöhrete sahip rahiplik müessesesinin bir temsilcisi olmasının psikolojik baskıları, bu soğukkanlılığı bir patlama noktasına taşıyor.


İnanç denilen şeyin çoğu kişi için ölüm korkusuna denk geldiği tespiti, türlü intihar eşikleri, küçük bir çevrede bile çarpık ilişkilerin normal karşılanmaya başlandığı yozlaşma, inanacak değerlerin azalarak yok olmaya başlaması gibi daha da uzatabileceğimiz pekçok tartışma konusu filmin içinden akıp gidiyor. Bu akışı çok iyi kontrol eden John Michael McDonagh, The Guard'da da başrol verdiği usta aktör Brendan Gleeson'ın kendi sınırlarını çok iyi kontrol eden oyunuyla filmini daha da yükseltiyor. Mercek altına alınan kasaba karakterlerinin de rollerini iyi taşımaları sonucu, her an bozulmaya müsait bir huzur atmosferi sağlanıyor. Sözünün bittiği yerde de hiçbir şey söylemeden çok şey anlatabilen final sayesinde zihinlerde trajik hesaplaşmalar yaratıyor. Tüm önyargılara ve yanlış anlamalara rağmen Calvary'yi toplumsal çürümüşlükleri resmederek ahlaki dersler veren bir film olmak yerine bireysel ikilemlerle meşgul bir dram olarak tanımlamak gerek. Hem de son zamanlarda rastladığımız en kalitelilerden biri olarak.