29 Kasım 2007 Perşembe

Reign Over Me (2007)


Yönetmen: Mike Binder
Oyuncular: Adam Sandler, Don Cheadle, Jada Pinkett Smith, Liv Tyler, Saffron Burrows, Donald Sutherland, Mike Binder
Senaryo: Mike Binder
Müzik: Rolfe Kent
 
Başarılı diş hekimi Alan Johnson’ın (Don Cheadle) birgün uzun zamandır görmediği üniversitedeki oda arkadaşı Charlie Fineman (Adam Sandler) ile karşılaşması ile tekrar başlayan dostluk öyküsü.. Ama Charlie, eski Charlie değildir, çünkü çok sevdiği eşi ve kızları, 11 Eylül saldırılarında ikiz kulelere çarpan uçakta hayatlarını kaybetmişlerdir. Dış görünümünden psikolojisine her şeyi negatif yönde değişen Charlie ile yeni baştan iletişim kurma çabası içine giren Alan, sahip olduğu ailesinin değerini de bu sayede değerlendirme sürecine girer.

Görünüş itibariyle çok sıcak bir arkadaşlık öyküsü işlenebilecek iken, başta Adam Sandler’in inandırıcılık problemi yaşayan ve benimsenmesi güç oyunu yüzünden önemli ıskalamalar yapan ortalarda bir dram. Buna çok sevdiğim Don Cheadle’ın ne uzayan, ne de kısalan yardımcı rolü de eklenince yer yer sıradanlaşıyor. 11 Eylül üzerine hazin bir aile dramından beklediğim sözlerin neredeyse hiçbirini etmeyen, 11 Eylül’ü bir trafik kazasından farklı göstermeyi beceremeyen bir film olmuş. Güzel bir hastasının Alan’ı taciz etmesi her ne kadar filmin psikanaliz rüzgarında kendine yer edinmeye çalışsa da, film ile alakasız durmuş. Jada Pinkett Smith, Liv Tyler, Saffron Burrows gibi hoş bayanların varlıkları yine film ile ilişkilendirilmeye çalışılan tipik yancı konumdan öte bir şeye sahip değil. Yine de bizdeki “deprem” kelimesine benzer bir hassasiyetin onlarda “uçak” kelimesine denk düşebileceğini hissettiren, sevdiğimiz ama uzak kaldığımız dostlarımızın akibetlerini düşündürebilen bir yanı da yok değil.

Bir filmin başına oturduğumuzda kendimizi bir takım beklentilere boğuyoruz. Oyunculardan, yönetmenden, konudan kaynaklı bu beklentiler bizi algı farklılıklarına sürüklüyor. Sanırım benim de Reign Over Me'den beklentim bu film değildi. Fakat izlemiş olmakla zaman kaybettiğimi, pişman olduğumu kesinlikle söyleyemem. Bir kere kendi kulvarlarında müthiş oyuncular olan Sandler-Cheadle ikilisinin kimyasına adapte olabilmek için çok çaba harcadım. Bunda kısmen başarılı olduysam da bu kez hikayenin ele alınış biçimi beni tekrar başladığım yere döndürdü. Üniversitede oda arkadaşı iki insanın tesadüfen karşılaşıp tekrar birlikte takılmaları hakkında, Cheadle yönünden ikna edici olmasına rağmen Sandler için aynı duyguları hissedemedim. Hayır bunu kesinlikle Sandler'ın komedi geçmişi ve onun getirdiği olası güvensizlik endişesine bağlamıyorum. O konuda peşin hükümlü de değildim. Sandler da pekala iyi bir dramın hakkından gelebilmeli. Gerçi kendi adıma buna henüz rastlamadım ama.


Bana göre filmin önemli bir eksikliği olarak gördüğüm Charlie Fineman karakterinin tasarlanışında tutarsızlıklar vardı. Avukatı ve hesabında yüklü miktarda parası olan, pahalı oyuncaklarıyla vakit geçiren, bir grupta davul çalabilecek kadar da sosyal olabilmiş Charlie'nin, ciddi psikolojik yardıma ihtiyacı olan "homeless" görünümlü bir birey oluşu arasında bocaladım. Aynı şekilde Alan'ın Charlie'nin yitirdikleri ile kendi sahip oldukları arasında kurması gereken, ama filmde kurulan bağlantı da zayıf geldi bana. Charlie'nin Alan'ın ailesi ile (onun için zor da olsa) biraz vakit geçirmesi filmin dramatik yapısına çok iyi gelecekti. Beklediğimiz, Charlie'nin geçmişle yüzleşme sahnesi, filmin garnitürü Liv Tyler'ın canlandırdığı psikoloğun soğuk bekleme salonunda değil, Alan'ın eşinin de bulunduğu güneşli bir piknik ortamında yaratılan zıtlıkla çok daha dramatik olabilirdi. Hani güneşli piknik ortamı, herşeye rağmen ümidi, hayata bağlanmayı temsil ediyor safsatası değil kastettiğim. O güneşli ortamı bile yüreğimizde karartabilecek hazin bir yitiriş öyküsünün hissettireceği kuvvetli duygular anlamında.

11 Eylül konusunda böyle bir filmden ırkçı, politik veya önyargı yüklü imalar beklenmiyor elbette. Ama yeni yüzyılın en trajik olaylarından birininin fonunda akan bir film yapılıyorsa, o olaya filmin dokusunu zedelemeden değinmek de mümkün olabilirdi. Aslında bazı yönlerden bu bir fırsattı da.. Kimse Reign Over Me'den bir Michale Moore belgeseli, sahte bir Oliver Stone romantizmi veya Crash gibi Amerika'nın kendi önyargılarını "yabancı" paranoyasıyla çarpıştırıp elde ettiği gerçekten çarpıcı hoşgörü mesajlarını beklemiyor. En azından ben beklemiyordum. Nitekim bunlar olmadığı için de memnunum. Ama bunlar olmuyorsa da "birşey" olmalıydı bu film. Oradaki insanlık dramı, sırf yanlış yer ve zamanda bulunma kaderciliğinden biraz sıyrılmalı, kendi kırılganlığı içinde kısa da olsa 11 Eylül'ü bahane ederek, insan öldürmenin muhasebesini kendince yapmalıydı. Bunu yapmadığı için belki de 11 Eylül terörist saldırıları, film için basit bir dekordan öte gitmedi. Esas amaç bu dekoru sağlamak da olabilir. Lakin her dekorun bir işlevi de olması gerekmez mi?

27 Kasım 2007 Salı

Mørke (2005)



Yönetmen: Jannik Johansen
Oyuncular: Nikolaj Lie Kaas, Nicolas Bro, Lærke Winther Andersen, Laura Drasbæk, Lotte Bergstrøm, Anne Sophie Byder, Morten Lützhøft
Senaryo: Anders Thomas Jensen, Jannik Johansen
Müzik: Antony Genn

Jacob, kendisi gibi gazeteci olan eşi Nina ile sakin bir hayat sürmektedir. Bir intihar girişiminin ardından sakat kalmış olan kızkardeşi Julie, annesi ile birlikte ağabeyi Jacob’u ziyarete gelir. Julie, Anker adında bir adamla evlenmeye karar vermiştir. Jacob, Anker ile tanıştıktan sonra biraz temkinli de olsa durumu kabullenir. Tek istediği Julie’nin mutluluğudur. Fakat tam da düğün gecesi Julie banyoda bileklerini keserek intihar eder. Kızkardeşini Anker’in kucağında kanlar içinde gören Jacob için bu tam bir yıkımdır. Aradan bir süre geçtikten sonra Jacob tesadüfen Julie’nin ölüm ilanına çok benzeyen başka bir ilana daha rastlar. Çok sevdiği Julie’nin, babasını sorumlu tuttuğu ilk intihar girişiminden beri suçluluk ve derin bir hüzün duyan Jacob, onun bu şekilde ölümünü hazmedemeyip, o gece ile ilgili konuşmak için Anker’ı bulmaya karar verir. Onu sakin bir kasabada bulduğunda ise başka tuhaf tesadüflerle de karşılaşacaktır.



Bir Danimarka filmi olan Mørke, çekim, atmosfer ve oyunculuk yönünden bu coğrafya yapımlarında rastladığımız olağan özelliklere sahip olduğu kadar, bir takım bilindik gerilim formüllerini de cebine koymuş, tutunduğu bu disiplin sayesinde ne havalanmış, ne de dibe batmış bir dram-gerilim-gizem filmi. Televizyon ağırlıklı bir kariyere sahip olan yönetmen Jannik Johansen, senaryosunu da Adams æbler’in yazar/yönetmeni olarak bildiğimiz usta senarist Anders Thomas Jensen ile birlikte yazdığı Mørke ile, durağan yapısına rağmen ana konusundan sapmayan ve o durağanlılığa ivme kazandırmak için cebindekileri yerli yerinde kullanmasını bilen bir gerilim çekmiş. Aslında gerilim özelliğinden daha önde fazlaca dram öğeleri hakim. Üstelik gerilim kelimesi Mørke için korkudan ziyade, gerilimli bir öykünün sır perdesi ile aç-kapa oynaması şeklinde düşünülebilir. Jacob ve Anker arasında gerek karakter yapıları, gerekse o karakterleri canlandıran oyuncuların uyumu açısından gerçekçi bir akış söz konusu. Bu ikilinin film içinde temsil ettikleri tarafların izleyiciye aktarımı da gayet sorunsuz. Geçmişte ebeveyn sorunları yaşamış yetişkinlerin gündelik yaşamlarında karşılaştıkları önemli bir kırılma noktası ile bu sorunların su yüzüne çıkması gibi bir temaya sahip olmasına rağmen, bu temanın üzerine fazla gitmeyip suyunu süzerek olgun bir altyapı veya dekor oluşturuyor.

Özürlü kızkardeşi Julie’nin düğün gecesinde intihar etmesini hazmedemeyen Jacob’un gerçeği arayış yolculuğunda uğradığı kasaba, sıradan yaşamlarına gömülmüş halkı, şüpheci polis şefi, tekinsiz kasaba atmosferi ile çerçevesini belirlemiş. Bu tip mekanlara yapılan yolculukların, büyük şehir bireyleri üzerinde yaptığı geçmişle yüzleşme terapisinden Jacob da nasibini alıyor. Kişisel çıkarlar doğrultusunda gerçeği aramanın, gazeteci merakının önüne geçmesi Jacob için kaçınılmaz. Doğru tarafı temsil ediyor olmanın ve etrafında çevrili sır perdesini aralamak için bir kasabanın yabancısı olma konumunun da getirdikleri ile bazı Hitchcock karakterlerini çağrıştırıyor. Bu anlamda Hitchcock’dan bu yana pek çok kere kullanılmış bir malzeme olsa da Jacob gibi bazılarına taklitten ziyade, yerini ve haddini bilen “yeniden çekim karakterler” diyebiliriz. Jacob’un konumundaki yalnız karakterler ile izleyici olarak özdeşleşmemizin önemi de filmin bütünü için çok gereklidir. Bu açıdan da Mørke için dersine çalışmış olduğu gözleminde bulunmamız mümkün. Hikayenin diğer yakasında bulunan Anker ise, filmin karanlık ve gizemli yönünü temsil edecek olmanın önemi hesaba katılarak yaratılmış bir karakter. Filmin sırlarını ustaca kamufle etme becerisi yanında, normalliği, hatta sıradanlığı ile de tuhaf bir gerilim yaratmayı başaran bir konumda. Sıradanlık tarifi, sadece Anker’ın yüzeyde görünen özelliklerinden ötürü yapılabilir. Oysa görünmeyenlerin sağladığı çekiciliği de tümüyle üzerine uydurduğunu söyleyebiliriz. Kısaca Anker, acısını içine atmış bir dul olarak ikna edici olduğu kadar, o acının derinlerinde yatanlar hakkında yarattığı esrarengizliğe de sahip, çift taraflı bir zenginlik taşıyor.



Şayet karakterler yönünden tüm bu pozitif elektrik alınmış ise bilin ki bunun en büyük mimarı Danimarkalı aktörler Nikolaj Lie Kaas ve Nicolas Bro’dur. Daha önce Reconstruction, Alegro, Adams æbler gibi filmlerde de beraber rol almış olan ikilinin abartısız, ama her türlü yol yönteme hakim performansları ile Mørke, hiç sıkılmadan izlenen bir macera haline geliyor. Her ikisinin de adeta yüzlerine yansımış olan konsantrasyonları, konuşmadıkları anlarda dahi izleyici zihninde cümleler kurdurabilmekte.. Özellikle Nicolas Bro, yarattığı tuhaf Anker tiplemesi ile filmin en büyük gizem kaynağı. Öte yandan Mørke, Jacob rolündeki Nikolaj Lie Kaas ve yönetmen Jannik Johansen için ayrı bir önem taşımakta. Kaas’ın annesi intihar etmiş, babası ise boğulmuş. Yine Johansen’in kızkardeşi intihar sonucu hayatını kaybetmiş. Bu trajik gerçeklerin filme kattığı realist dokunuşlar, Mørke’yi onların kişisel yorumlarının ötesine taşıyıp tüme varmaya götürüyor. Yaşadıkları yüzleşmeyi izleyenle de yüzleştirme ustalığını göstermiş saymamızın tek nedeni de bu olsa gerek. Üstelik işi sadece intihar boyutu ile sınırlamıyorlar. Filmin çok anlamlı bir boğulma imgesi var. Jacob’un sık sık gördüğü bir rüya ile ilgili bu imge, filmin başında ve sonunda yarattığı değişik etkilerle hem estetik bir fark, hem de Kaas’ın boğularak ölen babasına da yönetmen Johansen aracılığıyla bir gönderme fırsatı yaratıyor.



İntihar olgusuna değinme biçimi ile iddiasız, fakat değindiği yerlerde de yerinde tespitler yapan Mørke, birkaç sahne haricinde bunu sözel yoğunlukta sunmuyor. Mesela Anker’in dile getirdiği “intihar edenler aslında geride bıraktıkları insanları cezalandırmak isterler” düşüncesine benzer, sade ama etkili söylemlerini çok fazla diline dolamadan didaktik virajlara girmekten kaçınıyor. Ortaya sunduğu bu fikirleri fazla kurcalamamakla bize sakin vur-kaçlar ile filmin malzemesini, karakterlerin yaptığı seçimleri ve hatta biraz da genel anlamda intihar kavramını sorgulattırıyor. İntiharın sebepleri ve sonuçları üzerine kocaman laflar etme misyonu üstlenmediğini de, kendi çapındaki trajedisine sadık bir rota izleyerek gösteriyor. Anlatım şiddetini bu tevazusundan alıyor adeta. Mørke’nin intihar ile bağlantılı olarak ölüm ile de söylemek istedikleri kendini belli ediyor. Ölüm ile ilgili, kaybettiğimiz insanlar hakkında konuşmak istemememiz üzerine Jacob üzerinden çok güçlü hisler barındırıyor. “Ölüm hakkında konuşmayız, işte bu yüzden zordur ölüm” gibi cümlelerle beyan ettiği tutuma alenen sahip çıkmayıp, bunu güçlü biçimde ima eden olay örgüsü ile de takdirleri hak ediyor.

Seyrek nüfus yapısı, yüksek refah seviyesi, etrafına rahatsızlık vermeyecek toplum ve siyasi yapısıyla İsveç, Danimarka, Norveç gibi ülkelerdeki yüksek intihar oranları ironisine ise nasıl bir açıdan yaklaştığını da yine o muğlak yapısıyla izleyene bırakan film, bunalımlı gelişmiş toplumlara tutulmuş eleştirel bir aynadan ziyade, gerçeklerin beslediği kurmaca hikayesine gösterdiği sadakat ile anılmayı tercih etmiş görünüyor. “Karanlık, kasvet, hüzün” gibi anlamları olan Mørke, filmin koyu tonlarını insanların koyu ruh halleriyle bütünlemiş, küçük oynayarak da büyük olunabileceğinin kanıtı filmlerden biri olmanın soğukkanlılığı ve elbette soğukluğu ile sürükleyici olmayı başarmış bir yapım.

26 Kasım 2007 Pazartesi

The Dog Problem (2006)

Yönetmen: Scott Caan
Oyuncular: Giovanni Ribisi, Scott Caan, Lynn Collins, Mena Suvari, Don Cheadle
Senaryo: Scott Caan
Müzik: Mark Mothersbaugh

Yazma sıkıntısı ve aynı zamanda sevgi eksikliği çeken bir yazar olan Solo (Giovanni Ribisi), psikoloğunun uyarısıyla bir köpek alır. Başlarda anlaşamasa da, sonradan köpeğe bağlanır. Bir köpek sahibi olmanın getireceği sorumluluk, sevgi, bağlılık kavramlarını hayata uygulama fikirlerinden hareketle, fikir olarak fena sayılmayacak bir hareket noktası olan, lakin basbayağı çapsız bir film. Orada burada bağımsız film demişler kendisine. Bence bağımsız filmlere düpedüz hakaret etmişler. Kokain triplerinden fırlama gibi duran birtakım diyaloglar/sloganlar üretmeye uğraşmış, minik skeçler şeklinde tasarladığı sıradan sahneleri uç uca ekleyip 90 dakikayı tamamlamış. Bunu kim yapmış? Usta aktör James Caan’ın oğlu Scott Caan...

İstanbul Festivali
'nde de Genç Ustalar bölümünde yer alması kanımca resmen bir gaf! Komik olmanın 1 km yanından bile geçmeyen, dramatik olmanın 1 metre yanına bile yanaşamayan, varlığı anlamsız ve gereksiz karakterlerin sıra sıra dizildiği, zayıflıktan kemikleri sayılan bir film. Scott Caan’ın ve hatta Ocean’s serisindeki partneri Casey Affleck’in bırakın karizmayı, oyunculuğu, yazarlığı, yönetmenliği, fotoğraf çekmesi/çektirmesi bile sakıncalı bana göre.. Baba veya ağabey torpiliyle filmlerde görünmek veya kamera tutmak yerine, baba ve ağabey parasıyla bar, restoran, butik falan açsalar daha hayırlı olacak sanki.. Bu filme sonuna kadar tahammül etmemin yegane sebebi, bağımsızlığa uygun kendine has bir tarzı olduğuna inandığım Giovanni Ribisi’nin bulunmasıydı. Zaten bence filmin tek pozitif yönü de oydu. O da muhtemelen arkadaşı Scott’ı kırmamak için bu filmde oynamıştır. Ama yetenekli Ribisi’nin yerinde olsam, kariyerime böyle bir film sokacağıma tavuğu güzelce kızartır öyle yerdim.

23 Kasım 2007 Cuma

Notes On A Scandal (2006)

 

Yönetmen: Richard Eyre

Oyuncular: Judi Dench, Cate Blanchett, Bill Nighy, Tom Georgeson, Andrew Simpson, Michael Maloney

Senaryo: Zoe Heller, Patrick Marber

Müzik: Philip Glass

 

“İki kadın hayatlarını paylaştığında gerilim şiddetli olur. Ama ne fevkalade bir şiddettir o..”

 

Londra'da bir orta öğretim okulunda demir yumruk olarak tanınan, disiplinli ve münzevi kişiliği ile dikkat çeken Barbara Covett, uzun yıllardır kendisine yakın tek bir dostu olmayan yalnız bir kadındır. Kedisi Portia dışında Barbara'nın yanında kimsesi yoktur. Fakat hayatı, çalıştığı okula yeni gelen sanat öğretmeni Sheba Hart'ın varlığı ile değişir. Sheba, Barbara'nın yıllrdır beklediği sıcak ve nazik dosttur. Fakat ona yakınlaştıkça öğrendikleri ilişkilerini sarsacaktır. Sheba öğrencilerinden biri ile aşk ilişkisi yaşamaktadır. Barbara, Sheba'nın bu sırrını kocasına söylemekle tehdit edecek ve hayatının gidişatını değiştirecektir. Herkesin bir sırrı vardır Barbara’nın da öyle… Ve sırlar iki kadının hayatlarının kesişme noktasıdır.

 

 

Zoe Heller’in What Was She Thinking: Notes On A Scandal romanından sinemaya uyarlanan film, birçok yönden iştah kabartan mükellef bir sofra gibi. İlk önce ele aldığı bıçak sırtı konudan hareket edersek, karşımızda aile kurumunun ve arkadaşlığın hassas dengelerini işlediği halde ailecek izlemesi çetrefilli bir film duruyor. Basında ara ara rastladığımız, öğrencisi ile cinsel ilişkiye giren öğretmen konulu haberlerin, genellikle anlamakta güçlük çektiğimiz iç yüzüne gerçekçi ve cesur bir bakış atan filmin, genç-yaşlı, kadın-erkek, öğretmen-öğrenci değerlerini bu yasak ilişki ekseninde sorgulatan güçlü bir bedeni var.

15 yaşındaki öğrencisi ile ilişkiye giren işveli, gizemli, aynı zamanda evli, biri Down sendromlu iki çocuk annesi resim öğretmeni Sheba, yine aynı okuldaki yaşlı, ideallerini yitirmiş, yalnız yaşayan tecrübeli öğretmen Barbara’ nın dikkatini çekiyor ve bir arkadaşlık başlıyor. Barbara, sıkıcı bulduğu Sheba’nın ailesinin kendi tarzına hiç uymayan yaşamlarına tanık olmasına rağmen Sheba’ya olan ilgisini yitirmiyor. Bir gün tesadüfen Sheba’yı öğrencisi ile uygunsuz vaziyette görünce durumu okula bildirmesi gerekirken doğrudan Sheba’ya gidiyor. Sheba’nın geçerli bir sebebi olmayınca Barbara ondan bunu tekrarlamamasını istiyor. Ve dostluk, bu sırla birlikte kaldığı yerden devam ediyor. Buraya kadar kişisel değer yargılarımız doğrultusunda iyi kadın-kötü kadın profilleri üzerinden tarafımızı belirlesek de, akabinde gelişen olaylar, bizi insani çelişkiler zincirine bağlayıp Sheba ile Barbara arasında götürüp getiriyor. Tutkularına esir düşen Sheba’nın verdiği söz ile mücadelesi, biricik kedisi öldüğünde sinir krizi geçiren Barbara’nın, bu acısını haklı sebeplerden ötürü paylaşamayan Sheba’yı cezalandırışı bu zincirin pek çok halkasından sadece birkaçı..

 

İnsanoğlu ihtiyaçları ve sorumlulukları arasında kaldığında bocalama kaçınılmazdır. İhtiyaç olarak gördüğümüz bazılarını her ne kadar ahlaki zeminlere oturtamasak da, bu durum o ihtiyacın insani mazeretini değiştirmez. Bu açıdan, Sheba’nın ihtiyacını anlama sancısı çekmemizin sebepleri tamamen ahlaki. Ama film, sevabıyla günahıyla hümanist refleksleri yadsıyamayışımızın altını gayet güzel çiziyor. İyi ve kötü olma durumu yerine, zayıf olma halini öne çıkarıyor. Üstelik bunu, zaaflarına yenik düşme normalliğini gayri ahlaki bir düzleme taşıyan Barbara ve Sheba gibi iki karakterle yapıyor.

 

Toplumdan topluma veya kişiden kişiye değişen ahlaki değerler ne derece insani özellikleri yansıtır? Bunun vurgusunu kritik köşe taşlarıyla yapabilmek her senaryonun harcı değildir. Patrick Marber’in En İyi Uyarlama Senaryo Oscar adaylığı dahil, pek çok adaylık ve ödül kazanmış senaryosu mükemmel bir işleyişe, parlak müdahalelere, öyküye adaptasyonu kuvvetlendiren karakter analizlerine sahip. Bu tip filmlerin kurgusu zaman zaman sorunlar yaratabilir ve ortaya arzu edilenden farklı tıkanıklıklar çıkabilir. Oysa Notes On A Scandal’daki senkronizasyon, değil tıkanıklık yaratmak, tıkanması muhtemel parçaların bile önünü açar nitelikte. Bunu en iyi Barbara’nın günlüğüne yazdıklarını duyduğumuz kafa sesindeki tasvirlerinden çıkarabiliriz belki de. Bu tasvirlerdeki şiirsellik ve gerçeklik arası kıvamı iyi tutturmuş, bir Sheba’ya, bir Barbara’ya yüklediği takıntılı, sıkıntılı, tekinsiz kimliklerin çözümlemelerini yerinde yapmış, gel-gitleri iyi etüd etmiş bir senaryo bu.. Romanın yarattığı atmosferden algılayabileceklerimiz farklı farklıdır. Ancak kendi çapına ihanet etmeyen bu güzel uyarlama övgüyü hak ediyor.

 

 

Notes On A Scandal, iki farklı kuşağa ait iki usta aktrisin görkemli bir gövde gösterisi aynı zamanda. Sheba ve Barbara’yı önce sunan, sonra geliştiren, sonlara doğru dönüştüren, üzüntü, gerilim, öfke yoğunluklu müthiş bir kimya tutturan Judi Dench-Cate Blanchett ikilisi bir daha başka bir filmde biraraya gelir mi bilinmez. Ama bu gösteri kaçırılmamalı. Yalnız Barbara ile Sheba arasındaki arkadaşlık ve tehlikeli çekimin biraz da senaryo süzgecinden geçirilerek sunulması, biraz eksiklik hissettirebilir. Fakat her iki oyuncu da bu eksiklikleri alçalan-yükselen performanslarıyla bertaraf edebiliyorlar. Yine usta İngiliz aktör Bill Nighy de başlarda vasat seyreden rolünü sonlara doğru, biraz da abartıya kaçarak güçlendiriyor. (Sheba’nın kocası Richard olarak başına gelenlerin ardından, bu abartının göze batmaması da mümkün.) Birinci sınıf oyunculuklar, kanlı canlı bir senaryo, güçlü bir hikaye, cesur bir anlatım, yönetmen Richard Eyre’e fazla yük bindirmemiş. Film müzikleri üstadı Philip Glass’ın tutku dolu müzikleri, filmin inip çıkan tansiyonunu mükemmel tamamlıyor. Notes On A Scandal, kaliteli dram seven izleyiciler için çok iyi bir fırsat.

20 Kasım 2007 Salı

Interview (2007)


Yönetmen: Steve Buscemi
Oyuncular: Steve Buscemi, Sienna Miller
Senaryo: Steve Buscemi, Theodor Holman
Müzik: Nancy Allen

Savaş muhabirliği yapan Pierre hayatının en sinir bozucu işi ile karşı karşıyadır. Kendisine kızgın olan editörü, Pierre'e pembe dizi yıldızı Katya ile röportaj yapması işini verir. Katya'nın kendisi ile ilgili hiçbir fikri olmamakla birlikte, onun içinde bulunduğu yıldızlar dünyası ile ilgili de bir fikre sahip değildir. Katya ile karşı karşıya geldiğinde, birbirlerinden çok farklı hayatlar yaşayan bu insanın dünyaları ve egoları sert bir çarpışma yaşayacaktır. Birbirlerine karşı duydukları bu uzaklık ve yaptıkları sert atışmaların arkasından neler yaşanacağı ise ikisinin de tahmin edemeyeceği kadar farklıdır.

Tek veya kısıtlı mekanlarda geçen filmleri severim. Çok fazla ihmal ettiğim tiyatro ortamını suni de olsa ekran karşısında hissettirdiği için.. Interview da böyle bir film. Teatral ortamlara ilgisi olanlar için çok tatmin edici. Ama filmden sonra kendimi penaltı atışında ters köşeye yatmış bir kaleci gibi hissettim. Çünkü bir savaş muhabiri ile ikinci sınıf bir magazin güzeli arasında geçmesini umduğum diyalogları aynı derecede tatmin edici bulmadım. Oyuncularda ve birbirleriyle uyumlarında da hiçbir sorun yok. Çok sevimlilerdi. Peki bu iki zıt insanın görüşme sayesinde birbirleriyle ilgili keşfettikleri şeyler yok mu? O da var. Lakin başlangıç için Fikret Bila-Şebnem Şeyfır arasında geçmesi muhtemel diyalogların beklentisine girmem, saatimi o olağanüstü keyifli geçecek röportaja benzer bir zamana ayarlamamdan dolayı bana geri kalmış bir saat gibi geldi. Siz siz olun, böyle beklentilerle izlemeyin. Kötü bir film diyemem, her şeyden önce Buscemi’ye ayıp olur.

Filmin orjinali hakkında da hiçbir bilgim yok. Ama bazı sahneleri boşa harcanmış, hatta daha da ileri giderek sıkıcı buldum. Çok fazla özele inildi, ki bence bazıları çok gereksiz, zamana oynayan hareketlerdi sanki. Tamam, zıt kutuplar birbirini çeker. Ama o çekimin kolaylığını, ikilinin birbirlerine bu kadar çabuk ısınmasını, hatta bazen ortak frekanslardan yayın yapmalarını da aceleye getirilmiş buldum. Aslında kısa sürede böyle bir çekim olamaz diye bir şey de yok. Ama burada ancak yer yarıldığında veya editör muhabire gıcık olduğunda yan yana gelebilecek iki karakterden bahsediyoruz. Ambiyansını çok iyi kurmuş bazı filmler insanda o filmin senaryosunu yeniden yazma isteği uyandırıyor. Ne güzel espiriler, cümleler, itiraflar geliyor insanın aklına o filmde olmayan.

18 Kasım 2007 Pazar

Candy (2006)


Yönetmen: Neil Armfield
Oyuncular: Abbie Cornish, Heath Ledger, Geoffrey Rush, Noni Hazlehurst, Tony Martin
Senaryo: Luke Davies, Neil Armfield
Müzik: Paul Charlier

Genç ve güzel sanat öğrencisi Candy (Abbie Cornish) ile şair Dan’in (Heath Ledger) birbirlerine duydukları aşk başlarını döndürmüştür, ta ki onların tüm hayatlarını ele geçirecek olan eroinin sınırlarını zorlayana kadar. Varlıklı eşcinsel dostları Casper (Geoffrey Rush) ise onlara gerek maddi, gerek manevi destek sağlamaktadır. Candy ve Dan evlenirler. Ama uyuşturucuların pençesinde bir yaşam hiç de kolay değildir. Eroinle yakaladıkları haz, Candy’nin kendi vücudunu satmasına ve Dan’in buna göz yummasına varacak kadar, onları ele geçirmiştir. Bağımlılıkları birbirlerine verdikleri sözlerin bile ötesine geçecektir.


Luke Davies’in “Candy: A Novel Of Love and Addiction” adlı romanından Neil Armfield’in beyaz perdeye uyarladığı ve yönettiği Avustralya yapımı Candy, Cennet, Dünya, Cehennem olmak üzere üç bölüme ayrılmış. Bu bölümler didiklenirse aslında basit bir giriş-gelişme-sonuç üçlemesinden ibaret olduğu görülebilir. Çünkü her bir bölüm içinde izleyene cennet, dünya, cehennem kavramlarını hissettirebilecek olaylar dizisi mevcut. Ama bu şekilde isimlendirilerek her bir bölüm içinde kesin çizgilerle bu kavramlara ait ortak bir hava yaratılmamış. Belki kitapta böyle bir hava vardır. Fakat filmde gereksiz durduğu söylenebilir. Yine de uyuşturucu bağımlısı iki sevgilinin tutkulu ve bir o kadar da bunalımlı ilişkisini işleyen bir hikaye çeşitli şekillerde ele alınır/alındı. Candy ise bu çeşitlilik içinde kendine iyi bir yer edinmesi gereken çok başarılı bir dram. Hem anlatım yönünden, hem de çok inandırıcı performanslarıyla kesinlikle çıtanın üzerine çıkabildiği söylenebilir. Şiirsel bir arka planı var. Ancak bu şiirselliği sıkıcı üslup tuzaklarına düşmeden, gerçekçi bir tavırla işliyor. Şiirsel bünyesini de hissettirerek, uyuşturucunun acı gerçeklerini iki aşık üzerinden güçlü bir biçimde perdeye taşıyor.

Tam bu noktada Candy için uyuşturucu temalı bazı filmlerin düştüğü başka bir tuzak daha beliriyor ki, o da aşırı ahlakçı ve sıkıcı didaktik yaklaşımlar. Özellikle gençler için uyuşturucunun sebebiyet vereceği hasarları bir filmden öğrenmek, trajik sonuçları en sert biçimde bir filmde görmek caydırıcı etki yapabilir. Ancak filmlerdeki bu doğrudan mesaj kaygısı, filmlerin sanatsal boyutuna zarar verdiği gibi, ebeveyn baskılarından bunalmış gençler ve sinema sanatına daha fazla önem bahşedenler için tahammül edilemez hale de gelebilir. Özellikle Trainspotting, Requiem For A Dream gibi modern başyapıtlar ve onların izinden gitmeye çalışan bazıları, Tarantino veya Scorsese filmlerindeki uyuşturucu temalarından farklı biçimde uyuşturucu müptelalığına popülist yaklaşmamış, bu bağımlılığı ana hikayenin eğlenceli yan unsurları olarak kullanmayı tercih etmemiş, bu sayede otomatik olarak zaman zaman insanı daraltabilen ahlakçı söylem tuzağına daha yakın durmuşlardır.

Elbette Tarantino ve Scorsese’nin uyuşturuculardan başını kaldıramayan karakterleri ve yan öyküleri, esas anlatmak istediklerini süsleyici nitelikte ve son derece ustaca tasarlanmış zenginliklerdir. Zaten suç öykülerinin vazgeçilmezlerinden olan uyuşturucuların bu filmlerdeki fonksiyonu çok daha farklıdır. Fakat tuzağa daha yakın olan ve açıkça mesaj vermek için orada olan sözünü ettiğimiz başyapıtlar, başımıza “uyuşturucunun zararları konferansı konuşmacısı” kesilmemişler, tam aksine, mesajlarını sinema sanatı sınırları içinde, hatta o sınırları zorlamaktan, aşmaktan çekinmeyen bireysel trajedilerle birlikte vermesini bilmişlerdir. Üstelik bunu sadece olması gerektiğini düşündüğümüz dram kalıpları içinde değil, mizah unsurlarına yedirerek de ustalıklarını kanıtlamışlardır. Tam anlamıyla bir başyapıt olarak niteleyemesek de Candy’nin durduğu yer, aleni mesajını sinema kalıplarında saklamayı tercih eden filmlerin yanıdır. Ayrıca uyuşturucu odaklı olması, çok güzel bir aşk hikayesi işlemesine de engel değil. Kaldı ki odak noktasını uyuşturucu ve aşk arasında eşit oranda bölüştürdüğünü de söylemek hiç de yanlış olmaz.


İki ana karakter Candy ve Dan aslında bu tarz filmler için yeni sayılmaz. Özellikle Requiem For A Dream akla geldiğinde karakterler arasında bütünüyle olmasa da ortak özellikler bulmak mümkün. Ama bu durum Candy’yi taklitçi yapmıyor. Şair olduğuna ikna olmamız beklenen, bir baltaya sap olamamış Dan ile ona körkütük aşık Candy’nin bağımlılık ve aşk ilişkilerinin çıkış noktalarını, yani hikayenin başlangıcını anlatmadan başlaması, Candy’nin artılarından. Çünkü onların nasıl aşık olduklarını veya nasıl uyuşturucuya başladıklarını görmek böylesi bir film için zaman kaybı olacaktı. Zaten bu hayatları başa sarmadan da onların içinde bulundukları duruma adapte olmada hiç sıkıntı çekmiyoruz. Uyuşturucunun da, aşkın da her ikisi için bağımlılık haline geldiği vurgusu, ikilinin bu ilişkisinin etrafına şeffaf bir duvar örüyor. Bu sayede muhtemelen uyuşturucu ve benzeri kimyasalların bağımlısı olmayan bizler ile, aşk gibi ortak bir duygunun bağımlısı olabilecek kapasitedeki bizler arasında bir eşitlik sağlanıyor. O şeffaflığın içindeki Dan ve Candy ile daha kolay iletişim kurabiliyor, ama bir yandan da onları bir fanustan izler kıvamda hissedebiliyoruz.

Uyuşturucu parası için sevgilisinin başka erkeklerle yatmasına göz yumacak kadar bencil ve karaktersiz olarak gördüğümüz Dan, bir yandan da Candy’ye olan sadakati ve saflığı yüzünden ona acımamıza sebep olabiliyor mesela.. Anlatıcı konumda olmasına rağmen onun iç dünyası hakkında kolay fikir yürütemediğimiz anların çokluğu, hem senaryo, hem de Heath Ledger kaynaklı olabilir. Ama bu film için en kesin konuşabileceğimiz özelliği Candy’ye olan aşkı, ki bu da anafikir için yeterli. Filme ve kitaba adını haklı olarak vermiş olan Candy ise ilk başta Dan’in uyuşturucu batağına sürüklediği güçsüz kız imajı sunsa da, bağımlılığın getirdiği sınır tanımayan cesaret ile donatılmış, ailesi, uyuşturucu ve Dan arasında sıkışmış isyankarlığı temsil ediyor. Yaptığı seçimler kendisine ait. Dan’in bunlara karşı duramamasının sebebi de Candy’nin aciz bir kadın olmamasından kaynaklı. Buradaki gerçek zayıflığın adı uyuşturucu, ki zaten ortada olan bu gerçek, böyle bir hikayede çok anlamlı bir mesaj haline geliyor. Hırsızlık ve fuhuşun hizmet ettiği, tüm direnişlere rağmen aşk gibi büyük bir duyguyu bile kendi kitabına uydurabilecek uyuşturucu..


Candy, çok etkileyici sahnelerle bezeli bir film. Sinir krizlerini, öfke, ağlama ve uyuşturucu nöbetlerini, sevişme/savaşma anlarını cesaretle ve doğallığı arayarak resmetme iyi niyetinde.. İki cankinin aşkını konu alan bir filme yakışacak bunaltıcı atmosfer, iki canki arınmak için kırsala taşındıklarında bile değişmiyor. Havuz dibindeki ağırçekim görüntüler, hazin doğum sahnesi, abartıya kaçmayan uyuşturucu tripleri, ikilinin uyuşturucuyu bırakmak için kendilerini TV’li, bol abur-cuburlu bir eve kapattıkları nefis bölüm, kırsaldaki eve Candy’nin yaptıkları, Candy’nin film boyunca yüzünden tuhaf bir gülümseme eksik olmayan babası ile sarılarak ağladığı ve yine Candy’nin kavanozdan yere dökülen balı izlediği sahneler çok çarpıcı.

Heath Ledger’in belli belirsiz, ama konuyu idrak etmiş oyunu, kayıp ruhlu bir bağımlıya çoğu zaman uyum gösteriyor. Usta aktör Geoffrey Rush’ın canlandırdığı zengin eşcinsel Casper karakterini, Dan’in filmde söylediği Casper hep istediğiniz bir baba gibidir. Lolipop yemenize, gazlı içecekler içmenize ve geceyarısı filmlerini izlemenize izin veren bir baba..ifadeleriyle tanımlamak mümkün. Çok fazla görünmemesine rağmen varlığı ile güven veren Rush, renkli sayılabilecek bir yan karaktere hayat veriyor. Ama bu film esasen genç, güzel ve yetenekli oyuncu Abbie Cornish’in gösterisi.. Tutkulu aşık, yetenekli ressam, iflah olmaz bağımlı, zoraki fahişe, annesinin baş belası, babasının küçük kızı, kısa süreli de olsa acılı anne gibi birbirinden kopuk duran kıyafetleri üzerinde o kadar iyi taşıyor ki, biraz Charlize Theron’u andıran güzel yüzünü, olağanüstü bir performansla birleştirip, perdede iz bırakan bir tecrübe yaşatıyor.

Candy, sakin, sürükleyici, ürkütücü, gerçekçi, bunalımlı ve acıklı bir aşk hikayesi. Sahnelerin ruhuna uygun mekan seçimleri, etkileyici şarkılarla bezenmiş müzikleri, hele de acıklı finalde çalan benzersiz Tim Buckley klasiği Song To The Siren, mütevazi bir bağımsızın sağlam ayak seslerini duyuruyor. Uyuşturucu için söyledikleri, kelimelere yer bırakmayan türden. Fakat kelimelere yer bıraktığında ise Casper’in cümlesindeki gibi şeyler söylemekten geri durmuyor: "Bırakabileceğin zaman bırakmak istemezsin, bırakmak istediğinde ise bırakamazsın!.."

15 Kasım 2007 Perşembe

Eduart (2007)


Yönetmen: Angeliki Antoniou
Oyuncular: Eshref Durmishi, André Hennicke, Adrian Aziri, Gazmend Gjokaj
Senaryo: Angeliki Antoniou
Müzik: Konstantinos Christides, Minos Matsas
 
Rock yıldızı olabilme hayalleriyle Yunanistan’a gelen Eduart, küçük hırsızlıklarla geçimini sağlamaya çalışan bir genç. Yolsuz kalınca, evinde kaldığı çocukluk arkadaşının tavsiyesiyle bir gay barda yaşlı bir adamı para karşılığı memnun etmeye karar veriyor. Ancak adam ertesi sabah feci bir cinayete kurban gitmiş olarak bulunuyor. Cinayetten Eduart’ı sorumlu tutan arkadaşı onu evden kovunca memleketi Arnavutluk’a dönüyor. Ancak orada da, evden ayrılırken annesinin parasını yürüttüğünden haberdar olan babası tarafından polise ihbar edilince hapishane klişeleri başlıyor. Kimi yerlerde ortaokul müsamerelerini andıran amatör bir oyunculuk, anlatacak fazla bir şeyi olmadığı gibi, olanı da durmadan dağıtan bir acemilik (dağıtacak fazla bir şeyi olmadığı halde dağıtabilen filmler çok azdır!) ve kendine başrol olarak seçtiği Eshref Durmishi isimli gencin oyunculuktan bihaber halleriyle Eduart’ı, çok sıkıcı, kötü, ruhsuz buldum.
 
Fedakar bir anne, fedakar bir kızkardeş, zalim bir baba, bırakın flaş olmayı, varlığı bile anlaşılmayan çocukluk anılarına yapılan geri dönüşler gibi basit numaraları bile koz haline getiremeyen bir acizlik. Dikkat çekmek için konduğunu bas bas bağıran bir tecavüz bölümü, şaşırttığını sanan bir flashback final, etrafa şaşkın bakışlar atmanıza sebep olacak tuhaf bir vurulma sahnesi de o acizliğin uzantılarından. Hapishane doktoru rolünde usta Alman aktör André Hennicke’yi bu filmde görmek, amatör bir takımın sahaya sürdüğü profesyonel gibi tuhaf geldi bana. Selanik Film Festivali’nde ne kadar adaylık varsa hepsinden ödül almış bu film, Yunanistan’ı temsilen Oscar aday adayı bile olmuş. Hani Yunanistan Oscar ödüllerini protesto amaçlı bu filmi yolluyor deseler tamam, fakat kesin olan bir şey var: Bu filmi beğenmeyenler Selanik jürisi kadar sinemadan anlamıyor demektir.

11 Kasım 2007 Pazar

Black Snake Moan (2006)



Yönetmen: Craig Brewer
Oyuncular: Samuel L. Jackson, Christina Ricci, S. Epatha Merkerson, Justin Timberlake, John Cothran Jr.
Senaryo: Craig Brewer
Müzik: Scott Bomar

Lazarus’un (Samuel L. Jackson), hayatının kadınını bulduğuna inanarak evlenmiş; blues şarkıları söylemeyi bırakmıştır. Karısı tarafından aldatılıp evliliği paramparça olunca, sadece hayallerini kaybetmez; ihanetin getirdiği aşağılanmada ruhunun da kaybolduğunu hisseder. Aradığı huzuru yeniden eski dostu gitarında ve blues şarkılarında bulmaya çalışır. Ta ki karşısına Rae (Christina Ricci) çıkıncaya kadar… Bilincini kaybedinceye kadar dövülen Rae, asfaltın kenarına yarı çıplak halde bırakılmıştır. Lazarus onu bulduğunda Rae ölmek üzeredir. Tanrı korkusuyla dopdolu olan orta yaşlı adamın, tekrar sağlığına kavuşturmaya çalıştığı bu genç kadının aslında kendi hayatını mahvetmiş bir sokak fahişesi olduğunu anlaması uzun sürmez. Üstelik anksiyete / endişe kaynaklı ruhsal rahatsızlığı vardır.

Çocukluğunda tecavüze uğrayan ve annesi tarafından terk edilen Rae, telefon defterindeki her erkek tarafından kullanılmış bir kadındır. Daha iyi bir yaşama kaçmak için son umutlarını Ronnie’ye (Justin Timberlake) bağlamıştır. Ancak Ronnie’nin askere gitmesi üzerine son umudu da söner. Uyuşturucu bağımlısı olan Rae’nin hayata tutunabilmek için bildiği tek yol, kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmek için önüne çıkan her erkeğin her istediğini vermektir. Ta ki karşısına Lazarus çıkıncaya kadar. Lazarus, Rae’yi şeytani duygulardan arındırmaya karar vermiştir. Uygulayacağı yöntemle kendinde var olan çözümlenmemiş erkeksi intikam duygularını da dışavurmuş olacaktır. Genç kadını radyatöre zincirledikten sonra sıradışı metodlarını uygulamaya başlar. Rahip R.L. (John Cothran) bu duruma karşı çıkıp müdahale ederse de Lazarus ile Rae zor olanı başaracaklardır. Rae’nin kendine sakladığı duygularını açığa çıkartmayı başaran Lazarus, Rae’yi kurtararak kendisini özgürleştirmek istemiştir.


Hayatını da blues şekilde yaşayan çiftçi/müzisyen Lazarus ve onun karşısına çıkan, sevgilisini askere yollamış nemfoman Rae, tam da bir blues şarkısından fırlamış bir öyküyü yaşıyorlar adeta. Karısı tarafından aldatılmış, terkedilmiş Lazarus ne kadar uğraşsa da aşkını geri kazanamıyor. Bir sabah suratı dayaktan Çarşamba pazarına dönmüş halde yolda bulduğu Rae’yi evine götürmesi, Rae’nin rahatsızlığını çok geçmeden fark etmesi üzerine inanç sahibi olmasının da dengeleyiciliği ile onu zincirlemesi, hatta içine girdiğini düşündüğü şeytanı çıkarma gayreti, işte o tekdüze görünen blues ritimlerinin aslında ne kadar farklı tonlar içerdiğini ispat eden bir blues şarkısının renkliliğine benziyor. Bağımsız bir karaktere sahip olan filmin herhangi bir gişe müzikali bekleyenlerden çok, blues yelpazesiyle serinleme tecrübesi geçirmiş izleyici kitlesini daha fazla memnun edeceği kesin. Diğer türlü yavan gelebilir, haksız biçimde çamur bile atanlar çıkabilir. Bence, bluesy bir hikayeyi alıp, hikaye içinde küçük hayatlar anlatıp komedi-dram muğlaklığı yakalamış nadir Hollywood işlerinden biri.

Hem iyi bir filmi, hem de Craig Brewer adındaki yönetmeni. Black Snake Moan’un en beğendiğim özelliklerinden belki de en önemlisine değinmem gerek. Çok fazla örneği olmayan blues temalı bir filmde iki adet müthiş müzikal ana şahit olmayı pek beklemiyordum. İlki, Lazarus’un Rae’ye gitarıyla Kara Yılan hikayesini anlattığı bölüm ve yine Lazarus’un kasabanın kulübünde grubuyla sahneye çıkıp Alice Mae’yi, ardından Stack-O-Lee’yi söylediği fena halde gaza getiren müthiş sahne. Samuel L. Jackson, Craig Brewer, Alice Mae, hangisinin sayesinde olursa olsun kısa fakat büyülü bir andı benim için. Zaten yeterince iyi bulduğum filmi daha da renklendiren sahnelerdi.


Samuel L. Jackson’un gereksiz abur cubur merakına ara verdiği ve bana göre taa 98 yapımı The Negotiator’dan sonraki en dişe dokunur performansı sayılabilecek Lazarus rolü harika. Jackson, Lazarus’un sapına kadar blues bir adam olduğunu idrak ettirmede hiç sorun yaşamıyor. Söylediği türküler de cabası. Christina Ricci’ye ise bu film dahil, izlediğim hiçbir filminde inanmadım. Timberlake ne ise, Ricci de o benim gözümde. Kaldı ki Brewer, Timberlake'i tam olması gerektiği gibi kullanıp verim almış diyebiliriz. Yani bence Ricci kadar fukara durmamış sanki. Ricci’nin filmde kritik bir pozisyonda olması da dezavantaj gibi. Ama dedik ya, Craig Brewer artık yükselen bir değer ve neyi, kimi, nerede tutacağına, nasıl göstereceğine çok hakim. Ricci’nin yalancı ezikliğine, Rae’nin enteresan tasarımı ile cevap veriyor Brewer.. O tasarımın gücü karşısında sadece bedenen durmayı beceren Ricci’den de yağ çıkarmasını bilmiş. Filmin başında 1902 doğumlu blues efsanesi Son House’un bir sokak bilgesi edasıyla söyledikleri ışığında, blues müziğin en derininde, en dibinde sadece aşkın olduğunu, Black Snake Moan’un aşk anlayışına vakıf olduğumuzda ise bu aşkın birdenbire kucağımızda bulmadığımız, kirden, çamurdan altın haline getirdiğimiz kutsal bir duygu olması gerektiğini anlıyoruz.

2 Kasım 2007 Cuma

Metallica: Some Kind Of Monster (2004)


Yönetmen: Joe Berlinger, Bruce Sinofsky
Oyuncular: James Hetfield, Lars Ulrich, Kirk Hammett, Bob Rock, Jason Newsted, Phil Towle, Robert Trujillo
Müzik: Metallica

2001 yılında basçı Jason Newsted'in gruptan ayrılmasıyla başlayıp, 2003 yılı albümleri St. Anger'ın çıkışına kadar olan bunalımlı süreci anlatan ve yolu Metallica ile kesişmiş herkesin izlemesi gereken aydınlatıcı bir belgesel.. Henüz bilmeyen varsa James Hetfield'in ne kadar sorunlu, Kirk Hammett'in halis-munis-tertemiz, Lars Ulrich'in ise ne kadar paragöz bir serseri olduğunu daha bir anlamanıza sebebiyet verebileceği gibi, Metallica geçmişine ait çok çarpıcı bilgiler de edinebilirsiniz. Mesela Dave Mustaine'in gruptan atılmayı bunca yıla rağmen hala içine sindiremeyip nasıl derin bir keder içinde olduğunu, Newsted'in kendini gruptan nasıl uzaklaştırdığını, Lars'ın Napster şovundan ayrı, yaptığı tuhaf resimleri mezatlarda fahiş fiyatlara nasıl okuttuğunu görmek sahiden etkileyiciydi. Dağılmanın eşiğine geldikleri bu dönem içinde kendilerine tuttukları ve adeta grubun bir elemanı haline gelen terapist Phil Towle ile olan ortak seanslarını, kavgalarını, geçmiş ile olan hesaplaşmalarını, St. Anger şarkılarının ortaya çıkış bölümlerini, yeni basçıları Robert Trujillo'yu bulma süreçlerini izlemek, anlatıcısız ve 2 saati aşan süresine rağmen oldukça samimi ve keyif vericiydi..