29 Kasım 2007 Perşembe

Reign Over Me (2007)

Yönetmen: Mike Binder
Oyuncular: Adam Sandler, Don Cheadle, Jada Pinkett Smith, Liv Tyler, Saffron Burrows, Donald Sutherland, Mike Binder
Senaryo: Mike Binder
Müzik: Rolfe Kent

Başarılı diş hekimi Alan Johnson’ın (Don Cheadle) birgün uzun zamandır görmediği üniversitedeki oda arkadaşı Charlie Fineman (Adam Sandler) ile karşılaşması ile tekrar başlayan dostluk öyküsü.. Ama Charlie, eski Charlie değildir, çünkü çok sevdiği eşi ve kızları, 11 Eylül saldırılarında ikiz kulelere çarpan uçakta hayatlarını kaybetmişlerdir. Dış görünümünden psikolojisine her şeyi negatif yönde değişen Charlie ile yeni baştan iletişim kurma çabası içine giren Alan, sahip olduğu ailesinin değerini de bu sayede değerlendirme sürecine girer.

Görünüş itibariyle çok sıcak bir arkadaşlık öyküsü işlenebilecek iken, başta Adam Sandler’in inandırıcılık problemi yaşayan ve benimsenmesi güç oyunu yüzünden önemli ıskalamalar yapan ortalarda bir dram. Buna çok sevdiğim Don Cheadle’ın ne uzayan, ne de kısalan yardımcı rolü de eklenince yer yer sıradanlaşıyor. 11 Eylül üzerine hazin bir aile dramından beklediğim sözlerin neredeyse hiçbirini etmeyen, 11 Eylül’ü bir trafik kazasından farklı göstermeyi beceremeyen bir film olmuş. Güzel bir hastasının Alan’ı taciz etmesi her ne kadar filmin psikanaliz rüzgarında kendine yer edinmeye çalışsa da, film ile alakasız durmuş. Jada Pinkett Smith, Liv Tyler, Saffron Burrows gibi hoş bayanların varlıkları yine film ile ilişkilendirilmeye çalışılan tipik yancı konumdan öte bir şeye sahip değil. Yine de bizdeki “deprem” kelimesine benzer bir hassasiyetin onlarda “uçak” kelimesine denk düşebileceğini hissettiren, sevdiğimiz ama uzak kaldığımız dostlarımızın akibetlerini düşündürebilen bir yanı da yok değil.


Bir filmin başına oturduğumuzda kendimizi bir takım beklentilere boğuyoruz. Oyunculardan, yönetmenden, konudan kaynaklı bu beklentiler bizi algı farklılıklarına sürüklüyor. Sanırım benim de Reign Over Me'den beklentim bu film değildi. Fakat izlemiş olmakla zaman kaybettiğimi, pişman olduğumu kesinlikle söyleyemem. Bir kere kendi kulvarlarında müthiş oyuncular olan Sandler-Cheadle ikilisinin kimyasına adapte olabilmek için çok çaba harcadım. Bunda kısmen başarılı olduysam da bu kez hikayenin ele alınış biçimi beni tekrar başladığım yere döndürdü. Üniversitede oda arkadaşı iki insanın tesadüfen karşılaşıp tekrar birlikte takılmaları hakkında, Cheadle yönünden ikna edici olmasına rağmen Sandler için aynı duyguları hissedemedim. Hayır bunu kesinlikle Sandler'ın komedi geçmişi ve onun getirdiği olası güvensizlik endişesine bağlamıyorum. O konuda peşin hükümlü de değildim. Sandler da pekala iyi bir dramın hakkından gelebilmeli. Gerçi kendi adıma buna henüz rastlamadım ama.

Bana göre filmin önemli bir eksikliği olarak gördüğüm Charlie Fineman karakterinin tasarlanışında tutarsızlıklar vardı. Avukatı ve hesabında yüklü miktarda parası olan, pahalı oyuncaklarıyla vakit geçiren, bir grupta davul çalabilecek kadar da sosyal olabilmiş Charlie'nin, ciddi psikolojik yardıma ihtiyacı olan "homeless" görünümlü bir birey oluşu arasında bocaladım. Aynı şekilde Alan'ın Charlie'nin yitirdikleri ile kendi sahip oldukları arasında kurması gereken, ama filmde kurulan bağlantı da zayıf geldi bana. Charlie'nin Alan'ın ailesi ile (onun için zor da olsa) biraz vakit geçirmesi filmin dramatik yapısına çok iyi gelecekti. Beklediğimiz, Charlie'nin geçmişle yüzleşme sahnesi, filmin garnitürü Liv Tyler'ın canlandırdığı psikoloğun soğuk bekleme salonunda değil, Alan'ın eşinin de bulunduğu güneşli bir piknik ortamında yaratılan zıtlıkla çok daha dramatik olabilirdi. Hani güneşli piknik ortamı, herşeye rağmen ümidi, hayata bağlanmayı temsil ediyor safsatası değil kastettiğim. O güneşli ortamı bile yüreğimizde karartabilecek hazin bir yitiriş öyküsünün hissettireceği kuvvetli duygular anlamında..

11 Eylül
konusunda böyle bir filmden ırkçı, politik veya önyargı yüklü imalar beklenmiyor elbette. Ama yeni yüzyılın en trajik olaylarından birininin fonunda akan bir film yapılıyorsa, o olaya filmin dokusunu zedelemeden değinmek de mümkün olabilirdi. Aslında bazı yönlerden bu bir fırsattı da.. Kimse Reign Over Me'den bir Michale Moore belgeseli, bir Oliver Stone romantizmi veya Crash gibi Amerika'nın kendi önyargılarını "yabancı" paranoyasıyla çarpıştırıp elde ettiği gerçekten çarpıcı hoşgörü mesajlarını beklemiyor. En azından ben beklemiyordum. Nitekim bunlar olmadığı için de memnunum. Ama bunlar olmuyorsa da "birşey" olmalıydı bu film. Oradaki insanlık dramı, sırf yanlış yer ve zamanda bulunma kaderciliğinden biraz sıyrılmalı, kendi kırılganlığı içinde kısa da olsa 11 Eylül'ü bahane ederek, insan öldürmenin muhasebesini kendince yapmalıydı. Bunu yapmadığı için belki de 11 Eylül terörist saldırıları, film için basit bir dekordan öte gitmedi. Esas amaç bu dekoru sağlamak da olabilir. Lakin her dekorun bir işlevi de olması gerekmez mi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder