7 Aralık 2019 Cumartesi

The Irishman (2019)


Yönetmen: Martin Scorsese
Oyuncular: Robert De Niro, Al Pacino, Joe Pesci, Ray Romano, Harvey Keitel, Bobby Cannavale, Anna Paquin, Stephen Graham, Jesse Plemons, Domenick Lombardozzi, Gary Basaraba, Stephanie Kurtzuba, Kathrine Narducci, Jack Huston
Senaryo: Charles Brandt, Steven Zaillian
Müzik: Robbie Robertson

Cinayet dedektifliği ve savcılık görevlerinde bulunan, Delaware eyaletinin başsavcı yardımcılığına kadar yükselerek resmi kariyerini noktalandıran Charles Brandt, araştırmalarını ve deneyimlerini Amerikan suç dünyasının kilometre taşı davalarını konu alan romanlarında paylaşıyor. The Right To Remain Silent adlı romanında Başkan Ronald Reagan dönemine odaklanırken, mafyaya sızan ajan Joe Pistone'un yaşadıklarını anlatan Donnie Brasco - Unfinished Business ve ulusal tehditlerden biri haline gelen mafya komisyonlarıyla alakalı We're Going to Win This Thing romanlarıyla da yeraltı dünyasında yaşanan gerçek olaylara dair cesur girişimlerde bulunuyor. Brandt'in 2004 yılında yayınlanan I Heard You Paint Houses romanı ise, kendi halinde bir et teslimatçısı iken, bazı tesadüfler ve önüne çıkan fırsatlarla aşama aşama organize suç dünyasına girerek güvenilir bir mafya tetikçisi olan, işçi sendikası memurluğuna kadar yükselen İrlandalı Frank Sheeran'ın bu dünyaya adım atmasından ölümüne kadar geçen 1960-1980 arası dönemi anlatıyor. Sheeran’ın beş yıl boyunca kayıt altına alınan röportajlarından derleyerek yazılan romanı, Awakenings (1990), Gangs Of New York (2002) ve Moneyball (2011) senaryoları ile Oscar adaylıkları, Schindler's List (1993) ile de Oscar alan, bunun yanında American Gangster, All The King's Men gibi uyarlamalara imza atan Steven Zaillian'ın senaryolaştırdığı The Irishman, 2019 yılının en çok beklenen filmlerinden biri olarak her şeyi üzerine paragraflar dolusu yazı yazılabilecek bir yapıt.

O kadar başyapıtı dururken 2006'da çektiği yeniden çevrim The Departed ile sanatı ödüllendirilen Martin Scorsese, The Irishman gibi çok sesli bir roman uyarlamasını, mafya-siyaset ilişkisi bünyesinde sır perdesini koruyan tarihi meseleleri filminin fonuna alıyorsa, büyük oynadığı aşikardır. Onun için bu bileşenlerle büyük oynamak da, GoodFellas ve Casino ruhunu çağırmak anlamına geliyor. Zira 60, 70 ve 80'li yıllara uzanan görkemli mafya hikayelerinin günümüzde artık çekilmediği bir dönemde The Irishman'in Scorsese tarafından ele alınması, bir üçlemenin son halkası anlamına da geliyor. GoodFellas ve Casino, farklı karakterlerle benzer suç zincirlerini mükemmel biçimde biraraya getiren filmler olarak sinema tarihinde çok önemli yere sahip filmler. Ama ilk çıktıklarında onlar bile eleştirel bariyerlerle karşılaşmışlardı. Zaman içinde demlenerek, değişen seyirci değerleri ve sanatsal duruşlarıyla zamansızlıkları daha iyi anlaşıldı. The Irishman'in değeri için de üzerinden geçecek zaman en sağlıklı değerlendirme ölçütü olacaktır. Ama üçleme olarak görebileceğimiz bu filmlerin ilk ikisindeki 90'lar havası, takvimler 2019'u gösterirken büyük usta Scorsese sayesinde bazı yerlerde tekrar solunabiliyor olsa da, aslında üçlemenin sonuna geldiğimizi fark ediyor, dolayısıyla artık bu suç evreninde her şeyin aynı kalmayacağına dair modern ve gerçekçi bir anlatımla da karşılaşıyoruz. Üstelik şaşırtıcı biçimde 3.5 saatlik süresinin çağrıştırmasına rağmen Scorsese bu defa "epik" oynamayıp biçimsel sadeliğe sığınıyor.


Yaşadığı huzur evinden kendi sesiyle anlattığı hikayesiyle Frank Sheeran'ın yükseliş hikayesinin etrafında o kadar çok kişi ve olay saf tutmuş ki, irili ufaklı rollerle izlediğimiz bu karakterlerle yaratılan suç evreni içinde her türlü olay örgüsü hem kendi yolunu çiziyor, hem de ortak noktalarda buluşabiliyor. Filmin içinde kısa süreli gördüğümüz çeşitli karakterlerin bile ne zaman, nasıl öldürüldükleri altyazılarla gösteriliyor ki, onları kanlı canlı görürken bunları öğrenmenin yarattığı ironiyi yaşamamızı istiyor Scorsese. Fakat tüm film, üç ana karakter etrafında şekilleniyor. Filme adını veren Frank Sheeran, dönemin mafya dünyasında en çok sözü dinlenen, bir arabulucu ve bir danışman olarak fikirlerine çok değer verilen Russ Bufalino ve dönem Amerikasına damga vurmuş tartışmalı bir figür olan kamyoncular sendikası lideri Jimmy Hoffa... Frank'in et teslimatı yaptığı bir gün arızalanan kamyonetini çektiği benzinlikte tanıştığı Russ Bufalino ile yolu bu kez yaşadığı hukuki bir sorun nedeniyle ona yardım eden avukat kuzeni Bill Bufalino sayesinde tekrar kesişiyor ve o günden sonra ölene dek ayrılmıyorlar. Frank hikayesini anlatırken izlenen ve belli bir tempo tutturan film, diğer yandan Frank ve Russ'ın eşleriyle birlikte kuzen Bill'in kızının düğününe doğru yolculuğa çıktıkları başka bir pasaj açıyor. Böylece bir yandan Frank'in kronolojik suç yolculuğu akarken, Frank ve Russ'ın, içinde beklenmedik bir planın da bulunduğu düğün yolculuğu paralel ilerliyor. İlk yolculuk yavaş yavaş ikincinin asıl amacını ortaya çıkarıyor. Sonra bu harika kurgu hamleleriyle yolculuklar birleşerek bizi Detroit'e götürüyor.

Tabii Detroit'ten önce bahsedilecek çok şey var. Biz de yazı içinde bir kurgu oynaması yapıp filmin geçmişine dönersek Frank'in karakteri ile yükselişi arasındaki doğru orantıdan söz etmemiz gerekir. Frank, basit bir et teslimatçısından çok daha fazlasına sahip olduğu anlaşılınca Russ ve dönemin güçlü mafya figürlerinden Angelo Bruno'nun kanatları altında tetikçiliğe doğru yumuşak geçiş yapıyor. Yumuşak, çünkü Scorsese, GoodFellas ve Casino'dan biraz farklı olarak bu geçişi aşırı ve detaylandırılmış şiddetten sıyrılmış bir üslupla betimliyor. En önemlisi de Frank'in kendisine emredilenleri hiç sorgulamayan ve kendi içinde en ufak bir çatışma yaşamadan kabul eden tam bir görev adamı olması. Eski bir asker, sonra görevini yapmaya odaklanmış bir emekçi olmanın verdiği emir almaya alışmış bu adanmışlık aile hayatını da sekteye uğratıyor. Evli ve dört kız babası Frank'in filmde bu yanını tek örseleyen unsur, kızlarından Peggy ile olan ilişkisi. Mafya içinde gittikçe güç kazanan Frank'in Peggy'nin gözleri önünde mahallenin bakkalını dövmesi, zaten bir türlü kuramadığı ilişkinin kırılma noktası oluyor ve ondan sonra baba kız için hiçbir şey normal olmuyor. Frank'in asıl ailesi, ona sayısız pis iş veren, bu sayede şöhret ve saygınlık kazanmasını sağlayan suç ailesi. Zaillian ve Scorsese de bu ailenin dinamiklerini çok iyi bildiğinden Frank'i ve geri planda tüm iş bitiriciliğiyle Russ'ı birer oya gibi işliyorlar. Ama çok iyi işlenen biri daha var ki, o da Jack Nicholson'ın başrolünde oynadığı 1992 yapımı Hoffa filmiyle de bilenlerin bildiği, 1957-1971 arasında Uluslararası Teamsters Kardeşler Birliği başkanı olarak görev yapan Amerikan işçi sendikası lideri James Riddle Hoffa


50'lerde Elvis, 60'larda The Beatles kadar ünlü, Başkan'dan sonra Amerika'daki en nüfuzlu adam olan Jimmy Hoffa, 1 milyon üyeye sahip sendikanın emeklilik fonundaki 8 milyar doların kontrolünü de elinde bulunduran adamdı. Büyük şirketler ve hükümet ensesindeydi. Yaşadığı bazı sıkıntıları atlatmak ve kendisini güvende hissetmek için başvurduğu isim Russ Bufalino olunca, onun bu işlerde en güvendiği isim de Frank olunca, filmin en kritik meselesi olan Frank ve Jimmy Hoffa'nın dostluğunun temelleri atılmış oluyor. Büyük paraları himayesinde tuttuğu için mafyanın bankadan alamadığı kredileri emeklilik fonundan veren Hoffa (tabii Russ'ın %10 komisyonu da içinde olmak üzere), bir nevi para aklama, kredi sağlama işlevi görüyor. Filmde "Las Vegas'ı inşa eden parayı Kamyoncu Sendikası verdi" cümlesini duymak bile insanı dehşete düşürüyor. Dönemin Adalet Bakanı Robert Kennedy, bu faaliyetlerden ötürü Hoffa'nın peşine özel bir ekip takıyor ve amacına ulaşıp onu hapse tıkmayı da başarıyor. Burada tüm filmi anlatacak değiliz. Ama bu ilişkiler ağının bir şekilde ortaya konması, sonrasında yaşanacakların daha fazla sorunu da beraberinde getirecek olması, filmin elinin nerelere kadar ulaşabildiğini görmek açısından önemli. Amerikan tarihinin en büyük gizemlerinden John F. Kennedy suikastine kadar uzanan (ki detayları 1991 tarihli JFK'de iyi işlenmiştir) olaylar zincirinin, perdenin diğer tarafındaki Frank - Hoffa ilişkisi, bitmeyen Hoffa - Tony Pro husumeti, arabuluculuk yapmak için çırpınan Russ Bufalino müzakereleri ile birleştirilmesi, Scorsese'nin inişli çıkışlı, ama kendine has suç matematiği aksamayan temposuyla adeta kendi tarihini yazıyor. Ama bu defa artık 70'li yaşların ortalarında olmanın ağırlığı hissedilen bir tempoyla.

The Irishman: In Conversation adlı 24 dakikalık sohbette Scorsese, bu kendine has temposuyla filmini bir oda tiyatrosuna benzetiyor ki, filme yaptığımız geri dönüşlerin demlenmişliği bu benzetmeyle mükemmel örtüşüyor. Ayrıca "her şeyin ritmi bulunduğumuz yerden geçmişe bakmak gibi olmalı" diye bir cümle kuruyor. Scorsese'nin Steven Zaillian ile birlikte çalıştığı ilk film olan Gangs Of New York ile 1860'lardaki New York suç oluşumlarına bulunduğu yerden baktığında ortaya bol sloganlı, eski usül kahramanlık destanlarına ithaf edilmiş gibi duran, biraz da ödüllere hesap yapmış bir film çıkmıştı. 77 yaşındaki Martin Scorsese'nin bulunduğu yerden The Irishman'e bakışı ise sanki kendi hayatına, filme aldığı üç karaktere, aynı zamanda beraber çalıştığı üç usta aktörün hayatına bakmak gibi olmuş. Özellikle filmin bütününden farklı duran, bir dizinin hüzünlü final bölümünü andıran son 40 dakikada bugüne dek çektiği suç filmlerindeki güçlü karakterlerin ömür boyu güçlü kalmayacaklarına, güçsüz, çaresiz, pişman, hasta bir son düzlük içinde kendileriyle başbaşa kalacaklarına dair rafine bir özet sunuyor. Yaşlanmanın, ölüme yaklaşmanın, hele eski günlerin ihtişamından ve konforundan uzakta sefil bir hayat ile bu son düzlüğe girmenin trajedisini o kadar süssüz anlatıyor ki, neden yaşadığımızı anlamamız için biraz daha sürmesine bile gerek kalmıyor.


Scorsese, en son 1995'te Casino'da beraber çalıştığı Robert De Niro (76) ve Joe Pesci (76) ile ve bugüne kadar hiç çalışmadığı Al Pacino (79) ile The Irishman'de buluşuyor. Aslında böyle bir buluşmayı planlamadığını, şartların kendisini buna yönelttiğini söylüyor. Uzun bir dönemi anlattığı için karakterlerin daha genç hallerini başka oyunculara vermek yerine, yüz gençleştirici CGI teknolojisinden faydalanması kimi yerlerde biraz göze batsa, alıştığımız De Niro, Pacino, Pesci jest ve mimiklerini törpülemeye yeltense de, bunlar öyle duayenler ki, bakışlarını, repliklerini, vücut dillerini seyirciye geçirmede en ufak bir sorun yaşamayan, karakterlerini yaşayan, karşılıklı sahnelerinde birbirlerine yaşatan insanlar. Birbirlerinin dilinden anlamaları da çok önemli. Belki de bir daha yan yana gelmeyecekler. Dedelerimize, babalarımıza, amcalarımıza benzeyen hatları, yaşlılıkları, tecrübeleri, tonlamaları, ufacık mimikleri bile uzun uzadıya analizler yaptıracak müthiş sahnelere damgasını vuruyor. Frank, işi uğruna gözü hiç kimseyi görmeyen, Russ Bufalino ve Hoffa'ya köpek gibi sadık bir adam. Russ, Scorsese'nin önceleri Pesci'ye mükemmel giydirdiği atarlı, dengesiz mafya tiplemesinden çok uzakta, önceliği konuşarak uzlaşmaya veren, arabulucu, iş bitirici, ama günün sonunda üstlerinin kararlarına riayet eden bir adam. Hoffa ise sahip olduğu sendikal gücün farkındalığını mantık edinmiş, mafyayla iş tutmanın sonuçlarını bu mantığa uyduramamış, güçlü bir hatip, keçi gibi inatçı, sadakate değer veren bir adam. Ne kadar tarihi bir buluşma, dev bir prodüksyon, sanatsal bir zirve olarak görülse de The Irishman bu üç adam arasındaki dostluğa, sadakate, ihanete dair farklı tevazulara sahip, kendini pozitif anlamda küçültebilen bir yapım.

The Irishman kusurları da olan ve onlarla güzel bir film. Mesela Scorsese'nin erkek egemen suç dünyasında kendine hatırı sayılır yerler edinememiş kadın karakterler düşünülünce, Frank'in kızı Peggy'nin güçlü bir kadın karakter olduğunu söyleyebilmemiz olası. Keşke suskunluğu en büyük gücü olarak tanımlanmasaydı ama bu suskunluk bile Frank'in hak ettiği şeylere cevabı olabiliyor. Zaten küçüklüğünden beri babasından çok Hoffa'dan yakınlık gören, ona okulda kompozisyon bile yazan Peggy için, özellikle 12 yaşında The Piano ile Oscar alan Anna Paquin'in canlandırdığı yetişkin Peggy için daha dirençli, diyaloglu anlar tasarlanabilirdi. Yine de 3.5 saatlik sürenin her dakikasının kıymeti anlaşılıyor, ilerde de anlaşılacak. Frank'in kafa sesiyle Russ ve Hoffa'nın tanıtıldığı kurgular, Frank'in ödül aldığı gece, Detroit bölümü gibi uzun pasajlar kendi içinde bile yüzlerce detay barındıran ustalıkta. Başladığı yerden zamanda ileri geri sıçramalar yapan, kendine geçmiş ve şimdiki zamanlar belirleyip istediği yere istediği zaman yolculuk yapabilen, sonuçta başladığı yerde biten, yolun sonunda biten bir film The Irishman. Artık eskisi gibi şarabın tadını alamayan, yediklerini çiğneyemeyen, bir zamanlar kapılarını sıkı sıkı kilitleyen sert adamların, şimdi o kapıları yarı açık tutarak kendilerini güvende hissettikleri bir dünyaya, saflığa, öze dönüş filmi.

4 Aralık 2019 Çarşamba

Rambo: Last Blood (2019)


Yönetmen: Adrian Grünberg
Oyuncular: Sylvester Stallone, Paz Vega, Sergio Peris-Mencheta, Adriana Barraza, Yvette Monreal, Óscar Jaenada, Fenessa Pineda
Senaryo: Matthew Cirulnick, Sylvester Stallone, Dan Gordon, David Morrell
Müzik: Brian Tyler

David Morrell romanından Michael Kozoll, William Sackheim ve Sylvester Stallone'un senaryo haline getirdiği, Ted Kotcheff'in yönettiği 1982 tarihli First Blood, Vietnam savaşından dönen yeşil bereli John Rambo'nun bir dağ kasabasında polislerden gördüğü zorbalıklardan kaçıp hayatta kalma mücadelesi vermesini anlatıyordu. 80'lerin en mühim aksiyon filmlerinden olan First Blood, üç adet Rocky filmi sonrası yeni bir serinin ayak seslerini duyuruyordu. O yıllar, Vietnam savaşı özelinde bir yandan savaşın anlamsızlığına vurgu yaparken, bir yandan da "ülkesi için savaştığı halde ülkesinden saygınlık görmeyen asker" çelişkisinin çelişki olarak görülmediği yıllardı. Ülkenin gençlerini bu uydurma savaşa gönderen hükümeti yeterince sorgulamak yerine, yaratılan düşmana öfkenin keyfini süren, kahraman Vietnam veteranları peydahlayan Hollywood, Rambo'nun da ekmeğini yemeye başladı. Rambo: First Blood Part II (1985) ve Rambo III (1988) ilk filmin ruhundan uzaklaşıp aksiyonun tavan yaptığı gişe hitlerine dönüştü. Ama sadece kalacak bir yer ve yiyecek isteyen John Rambo'nun zorba bir şerif liderliğinde adım adım delirtilmesini, adeta duygusal olarak infilak etmesini konu alan First Blood'ın dünyaya üstünlük taslamayan lokal duruşunun devam filmleriyle birer aksiyon makinesine dönüşmesi kaçınılmaz bir hal aldı.

Rambo III filminden 20 yıl sonra Stallone, John Rambo ile ikinci personasını tekrar diriltmek istedi. Hatta filmi bizzat kendisi yönetti. Bu sert filmden 11 yıl sonra Rambo: Last Blood gibi manidar bir isimle herhalde Rambo defterini kapatıyor. "Herhalde" diyoruz, zira isim her ne kadar Last Blood olsa da, geri dönüşe müsait bir final yapıyor. Stallone'un Matthew Cirulnick ve Dan Gordon adında iki senaristle birlikte yazdığı, birçok filmde yönetmen yardımcılığı yapmış, Mel Gibsonlı ilk filmi Get The Gringo'yu 2012'de çekmiş olan Adrian Grünberg'in yönettiği ikinci film olan Last Blood, artık aksiyon dolu hayatından emekli olmuş John Rambo'yu izliyoruz. Arizona'da gözden uzak çiftliğinde yardımcısı Maria ve manevi kızı Gabrielle ile birlikte yaşayan, at binen, günlük çiftlik işleriyle uğraşan Rambo'nun hayatı, Gabrielle'in kendisini yıllar önce terk eden babasının izini Meksika'da bulmasıyla değişiyor. Kendisine yıllarca öz babasından daha çok babalık yapmış Rambo dururken işe yaramaz öz babasından bazı cevaplar isteyen Gabrielle, orada kendisine yardım eden kız arkadaşının tuzağa düşürmesiyle Meksika'daki kartele bağlı fuhuş mafyasının eline düşüyor. Tabii Rambo amcası da peşinden gidiyor.

İlk Taken filminden devşirme bu çıkış noktası, komple Taken'a benzemesin diye alınan saçma önlemlerin de etkisiyle bir intikam aksiyonuna dönüyor. Tansiyonu iyice yükseltip son 15 dakikaya fişek gibi bir aksiyon yerleştiren film (ki aksiyon severlerin o son 15 dakikayı tekrar izlemek istemeleri kuvvetle muhtemel), duygusal bir monolog ile sonlanıyor. Bitiş yazılarının fonunda First Blood'dan sahneler görmek de hoş bir nostalji yaratıyor. Rambo'yu evine götürüp tedavi etmek ve ona bazı bilgiler sağlamak dışında hiçbir katkısı olmayan güzel İspanyol oyuncu Paz Vega'nın kısa varlığı da farklı bir nostaljiye neden olabiliyor. Ama aynı nostalji, Rambo'nun 80'lerde edindiği itibara uzak bir rotada seyrediyor. Yani şu filmde Rambo'nun değil de, şimdiden üç filme ulaşmış The Expendables'taki Barney Ross'un inzivaya çekilmiş hali olsa yadırganmazdı. Vietnam, Afganistan, Tayland gibi ülkelere Amerikan adaleti sağlayan Rambo'nun son kertede tek başına bir Meksika kartelini karşısına alması, milliyetçiliği veya muhalifliği tartışmalı Rambo'nun Amerika'nın korkularına karşı geliştirilmiş bir refleks olduğu fikrini sürdürüyor. Belki 70'li yaşlarındaki Rambo'nun vedası daha farklı dengelerle tasarlanmalıydı. Ya da 80'lerde kalmalıydı.

27 Kasım 2019 Çarşamba

Medianeras (2011)


Yönetmen: Gustavo Taretto
Oyuncular: Javier Drolas, Pilar López de Ayala, Inés Efron, Adrián Navarro, Rafael Ferro, Carla Peterson, Alan Pauls, Romina Paula
Senaryo: Gustavo Taretto
Müzik: Gabriel Chwojnik

Gustavo Taretto'nun yazıp yönettiği Medianeras (Yan Duvarlar), mimar olmasına rağmen bununla ilgili hiçbir şey yapmamış, vitrin düzenleme işinde çalışan Mariana ile, web tasarımcılığı yapan Martín'in Buenos Aires'teki hayatlarından kesitler sunan bir romantik komedi. Ama romantizmi ve komedisi duygusal zekaya hitap eden, her iki türü de sulandırmayan, dengeli, hüzünlü ve aktüel bir yapım. Birbirine komşu iki binada yaşayan, bazen birbirlerine çok yaklaşan ama birbirlerinden tamamen habersiz bu iki genç insan, Buenos Aires’in iç ve dış mimarisinden aynı oranda dertli olmaları yanında, kentsel gereksinimlerin sebep olduğu görüntü kirliliği, sosyal sıkışmışlık, iletişim kopukluğu, teknolojik ironiler ve tabii yalnızlık ile mücadele halindedirler. Taretto, bir Mariana'ya, bir Martín'e yasladığı edebi, mizahi, stilize ve aynı oranda gerçekçi anlatımı ile büyük şehir insanının mantar gibi çoğalan binalardaki kutu gibi dairelere hapsoluşunu, kablolarla çevrilişini, penceresiz yan duvarlarla güneş ışığından, deniz manzarasından uzaklaştırılışını, bu yüzden hayata hep kıyısından köşesinden dahil olmaya çalışmalarını betimliyor.

Taretto, iki karakterinin hayata bakışlarını, zevklerini, sıkıntılarını, yalnızlıklarını bazen karışık, bazen de birbiriyle örtüşen kurgu hamleleriyle pasajlara bölüyor. Dağılmaya müsait bu üslup, keyiflendirici biçimde çok dinamik bir bütünlük elde ediyor. Aynı zamanda kendi bölümlerinin dış sesi de olan Mariana ve Martín'i tanıdıkça birbirlerinin ruh eşi olduklarını yavaş yavaş anlamanın tadına doyulmuyor. Üstelik yan binalarda yaşayan bu iki yalnız kalp, birkaç defa karşılaşmanın kıyısından dönüyorlar. Bu noktada Taretto bizi stiline ve karakterlerine öyle alıştırmış oluyor ki, filmin gidişatının bu stili bozmaması adına onların hemen karşılaşmalarını istemiyoruz. Zira ikisi de hüzünlü olduğu kadar huzurlu ve kendi içlerinde zengin yalnızlıklara sahipler. Tabii yalnızlık çekenlerin anlayabileceği üzere bu durumu değiştirmek için girişimlerini de izliyoruz. Başarısız ilişkileri, ilişki teşebbüsleri, yalnızlıklarını tanımlayışları, kendilerine acıdıkları halleri çok sevimli. Ama bu yorumlar ayakları yerden kesilmiş bir romantik komedi ayarında değil. Ayakları gayet yere bastığı gibi, büyük şehirde çekilen yalnızlık odağı etrafındaki bir sürü detayı mantık ve duygularıyla bütünleştirebiliyor.

 
Ayrılıkların, boşanmaların, aile içi şiddetin, kablolu kanal sayısındaki artışın, iletişim eksikliğinin, umursamazlığın, uyuşukluğun, depresyonun, intiharların, asabiyetin, panik atakların, obezitenin, gerginliğin, güvensizliğin, melankolinin, stres ve hareketsiz yaşam tarzının tamamen mimar ve mühendislerin suçu olduğunu savunan Martín ve bir mimar olmasına rağmen estetik anlayışını başka alanlara kanalize etmeyi tercih eden Mariana'nın kesişen ama karşılaşmayan yalnızlıkları, büyük şehrin orta yerinde açmaya çalışan birer çiçek gibi adeta. O büyük şehir ki, pek çok büyük şehrin yaptığı nankörlük gibi kendi nehrine bile sırtını dönmüş vaziyette. Mariana ve Martín'in günlük rutinleri, farklılık arayışları, sonra tekrar kendi içlerine dönüşleri bu şehrin fonunda akıp giderken, aslında şehir burada iki yalnız kalbin kavuşmasını engelleyen bir körü adam karakterine de bürünebiliyor zaman zaman. Betonlarıyla, trafiğiyle, kalabalığıyla, kablolarıyla, internetiyle tam teşekküllü bir kötü adam. Ama onu yaratan ve büyüten da insanoğlunun kendisi. Tabii bu durum dönüp yine insanın kendi ayağına sıkmasına sebep oluyor. Büyük şehre özgü hastalıklarla, fobilerle, görüntü ve gürültü kirlilikleriyle uğraşmak zorunda kalıyor, kendi yarattıkları canavarla mücadeleye girişiyorlar.

İnsanların şehirleri gerçekten yaşanacak yerler olmaktan çıkarmasının önemli sonuçlardan biri de, Martín'in de dile getirdiği gibi sosyalleşmenin çok zor bir hal almaya başlaması. "İnternet beni dünyaya yaklaştırırken hayata uzaklaştırıyor" diyor Martín. Agorafobisi olan, yani evden çıkmaktan, halka açık yerlerde, dar ve kapalı odalarda bulunmaktan, seyahat etmekten korkan Martín ve klostrofobisi olan, asansörlere binmektense onlarca kat merdiven çıkmayı tercih eden Mariana için bu fobilerin ötesinde artık son vermek istedikleri yalnızlıkları yer alıyor. 80'li yılların sonlarında İngiliz illüstratör Martin Handford tarafından yaratılmış çocuk bulmaca kitapları serisi olan "Where's Wally"de kalabalıklar içindeki Wally'yi bulma oyununu çok seven, ama gerçek yaşamında aradığı Wally'yi bir türlü bulamayan Mariana ile, yalnızlığını yenmek için her türlü duygusal suistimale açık izlenimi veren kırılgan Martín'in yaşadığı iki farklı hayat aslında o kadar da birbirinden farklı sayılmaz. Büyük şehir insanlarının ortak kaderi, o yalnızlığı sürekli tatmak üzerine. Kalabalıklara, tonlarca meşguliyete, binlerce alternatife rağmen hayatlarını sıradanlaştırmış bireylere dair harika bir yapım Medianeras... Genç oyuncular Pilar López de Ayala ve Javier Drolas'ın sade ama dokunaklı performansları, Gustavo Taretto'nun zamanın ruhuna hakim ve duyarlı anlatımı Medianeras'ı çok özel filmlerden biri yapıyor. 90'larda altın çağını yaşayan romantik komedilerin 2010'larda aldığı şekli görmemiz açısından da en kaliteli örneklerden biri.

22 Kasım 2019 Cuma

Frozen River (2008)


Yönetmen: Courtney Hunt
Oyuncular: Melissa Leo, Misty Upham, Charlie McDermott, Michael O'Keefe, James Reilly, Mark Boone Junior
Senaryo: Courtney Hunt
Müzik: Peter Golub, Shahzad Ismaily

Kanada'nın Amerika sınırına yakın bir yerde, hayatlarını güçlükle yürütebilen iki kadın, ayakta kalabilmek için yasadışı göçmen taşıma işine bulaşırlar. Sınırı oluşturan ve kışları donan bir ırmağı, eski bir kamyonetle geçerek zor durumda göçmenleri taşıyan iki kadın karşı kıyıya yaptıkları her seyahat, son seyahat olacağına kendilerine söz verirler ancak işler planladıkları gibi gitmez.

Frozen River, Kanada sınırındaki kaçak göçmen meselesi ve yine bu coğrafyanın Mohawk yerleşim bölgesindeki yerel adetlerinden bir kısmını hikayesi içinde tutabilmiş etkileyici bir dram. Annelik olgusunu iki farklı kültüre mensup iki kadın karakter üzerinden ele alan, kaçak göçmen sorununu da yine o iki kadının merkezinde olduğu bir polisiye rotaya yerleştiren film, bu sayede hem dramatik, hem de polisiye anlamda gerilimini sürekli canlı tutuyor. Filmin Ray Eddy’nin anneliğini, fedakarlığını ve vicdanını kabul edilebilir bir zemine yerleştirme başarısı, filmde görünmeyen sorumsuz baba figürüne olan kırsal bağda, beyaz yasalarındaki ayrımcı düzenlemelerde, yerli halkın törelerindeki katılıkta gerçekliğini pekiştiriyor. Özellikle Melissa Leo’nun kendisine çeşitli festivallerden ödüller ve Oscar adaylığı getiren Ray Eddy performansını boyutlandırmasında, ilk senaryosu ve yönetmenliğiyle güçlü bir filme adını yazdıran Courtney Hunt’dan daha etkili olduğu bile söylenebilir. Melissa Leo ve Misty Upham’ın toplumsal farklılık içinde kader ortaklığı yaşayan iki kadına hayat verişleri, filmin kimyasına pozitif etkiler bırakan en önemli unsurlar. Frozen River, 2008’in en kaliteli bağımsızlarından biri.

12 Kasım 2019 Salı

Midsommar (2019)


Yönetmen: Ari Aster
Oyuncular: Florence Pugh, Jack Reynor, Vilhelm Blomgren, William Jackson Harper, Will Poulter, Ellora Torchia, Isabelle Grill, Henrik Norlén, Julia Ragnarsson
Senaryo: Ari Aster
Müzik: The Haxan Cloak

Birkaç kısa filmin ardından 2018'de çektiği ilk uzun metrajı Hereditary ile olay yaratan Ari Aster, bir yıl sonra Midsommar ile yine olay yarattı. Tabii bu "olay" kısmı "bana göre" ve "bence" kelimeleriyle başlayacak cümlelerimin içinde "gereksiz" kelimesini de önüne alarak türlü şekillerde vücut bulacak. Bir grup arkadaşın İsveç kırsalında katıldığı bir bahar festivalinin adım adım çığırından çıkmasını konu alan Midsommar, en başta 1973 yapımı The Wicker Man referanslarıyla pazarlandı ki, son dönemde Aster ile birlikte Jordan Peele'in de yer aldığı bir grup yönetmenin işleri, Hitchcock'a, Kubrick'e kadar uzanan bu pazarlama taktikleriyle bazı eleştirmenleri bile dalga dalga Stockholm sendromuna itti. Aslında Aster ve Peele gibi yönetmenlerin bu kadar abartılmasının çeşitli nedenleri var. Dünyada hakim bir rüzgar haline gelen vasata övgünün evrimleşerek refleksleşmesi, son yıllarda korku/gerilim türünde özgün ve ilham verici örneklerin azlığı neticesinde geçmişin ikon sanatçılarının filmlerine öykünenlerin sivrilmesi, öykü ve biçim yönünden derme çatma stillerle ödül kampanyalarında yer bulma kolaylığı gibi kazdıkça çoğalan sebeplerden ötürü bu filmlerin yüceltildiğini görüyoruz. Hatta bazı övgü yazıları o kadar iyi ve o kadar filmin üzerinde ki, yönetmenler bile okudukça bu kadarını beklemiyorlardır.

Midsommar'ın basit bir formülü var. Bir grup gencin gizemli bir komünün bahar etkinliğine katılmasıyla başına gelenler. Ari Aster, bu tek cümleyi elinden geldiğince açmaya, boyutlandırmaya, kendi tarzını oturtmak için denemeler yapmaya çalışıyor. Geçmişten edindiği referansları kullandığı gibi, kendi fikirleriyle arayışlar içine girdiğini belli ediyor. Bunlar çoğu yönetmenin yaptığı takdir edilesi yolculuklar. Ama Aster, tüm bunları daha çok vitrine yaslanarak, egosunu parlatarak, en önemlisi de, son yılların popüler tavırlarından biri olan açık uçlarla seyirciyi yorarak yapmayı seviyor. "Bir grup gencin başına gelenler" basitliğindeki slasher çağrışımlarını doğaçlamaya müsait pagan ritüelleriyle, okült geleneklerle, tarikat bileşenleriyle savuşturuyor. Bu sayede bir sonraki sahnede bizi neyin beklediğini bilmiyoruz ve bu durum bir çekicilik yaratıyor belki. Ancak bu tuhaflıklar silsilesinin kendi arkasını toplayacak bir planının olmadığını anlamak, sofradaki göz alıcı yiyeceklerin yapay olduklarını anlamaya benziyor. Farklı filmlerde defalarca gördüğümüz kurban etme/olma sürecindeki ritüellerin pastişlerinden devşirilmiş bu muğlaklık, hep başka yerlerden, başka filmlerden, başka sahnelerden hatırlanan "yenilikçi, çağdaş, vizyoner" Ari Aster tasarımlarının boş atıp dolu tutması olarak kalıyor.


Bu tuhaf festivalin gereklerinin, rutinlerinin, kurallarının ne kadarının hakiki pagan veya tarikat adetlerinden geldiğini bilmesek de, 90 yılda bir defa yapılıyor olmasından ötürü kurban arayışında olunacağını, bunları da aralarına katılan bu yabancılardan seçeceklerini anlamak için yüzlerce film izlemeye gerek yok. Bu bilinirlik tadınızı kaçırmadıysa olay örgüsünü uzattıkça uzatan, araya daha sonra bütünle alakası olmadığını anlayacağımız sahneler serpiştirerek şişkinlik yaratan, sözde tek özen gösterilen karakter olan Dani'yi derinliksiz ergen psikolojisiyle şekillendiren Aster, iyi çekilmiş bazı sahnelerde yarattığı, açık/temiz havanın çarpması sonucu oluşan baş ağrılarını anımsatan boğucu tasvirleri dışında sinematik haz veren hamlelerde bulunmuyor. Ortodoks hristiyanların pagan kültürüne yönelik korkusundan feyz alan "folk horror" alt türünü, korku öğelerinden çok gerilim ve gizem unsurlarıyla restore etmek istiyor. Bu restorasyon, geçmişten kopyala/geleceğe yapıştır minvalinde ilerlerken, haliyle feyz alınan örneklere olan yabancılık Midsommar'a "orijinal, özgün, denenmemiş" gibi anlamlar yüklenmesine neden olabiliyor. Bu türe ait The Witch (2015) gibi atmosferiyle gerçekten ürkütücü bir estetiğe sahip filmlerin kendilerine haslıkları o kadar rağbet görmüyor. Pasolini'den bekaret kaybetme töreninin yer aldığı Salò o le 120 giornate di Sodoma'yı, Kubrick'ten içinde gelmiş geçmiş en iyi ayin sahnelerinden birinin olduğu Eyes Wide Shut'ı, bu filme ilham olmuş The Wicker Man'i, vahşi ritüellere giden gizemli yolu iyi döşenmiş Ben Wheatley filmi Kill List'i ve sinemada daha nice muğlak ayin yorumlarını görmüş gözler için Midsommar'ın vereceği haz da bir yerden sonra nefessiz kalıyor.

Bu tip ritüel kolaycılığına havale ettiği Hereditary de ilk yarısında gayet başarılı bir filmdi. Ama bu kolaycılık, bir yerden sonra (aynı zamanda her iki filmin finalinde) "anlayan anlar, anlamayan aval aval bakar" düşüncesine boş alan yarattıkça iyili kötülü her türlü yoruma açık hale geliyor. Filmle bağ kurmuş insanlar da tarihten, dinden, mitolojiden, türlü "-izm"lerden esinlenen referansları kusmaya başlıyorlar. Eşsiz korku/gerilim külliyatını pas geçip en sevdiği korku filmini Climax olarak açıklayan Aster'in bu kadar kapsamlı ve ince görüşlü olmasına ihtimal vermek güçleşiyor. Müzede unutulan ananas gibi ancak görenlerin yüklediği anlamlar kadar iyi bir film Midsommar. Genç İngiliz oyuncu Florence Pugh'ın inandırıcı oyunu bile, tam olarak neye inandırdığını sorgulatma derecesinde çoğu zaman donuk, kimi zaman abartılı. İlk filmi Hereditary'nin ilk yarısında kurduğu ürkütücü gizemi ikinci yarıda heba eden Aster, böylece dönemimizin The Sixth Sense'i olabilecek potansiyele sahip bir film fırsatını tepmişti. Tabii bunun yanında fethettiği gönüllerin sayısı da az değil. Midsommar yine seyirciyi ikiye bölen bir film olsa da beğenenlerin oranı oldukça yüksek. Lakin Aster ve Peele filmlerinin vizyon sahibi olarak nitelendirilmesi gayet abartılı bir yorum.

4 Kasım 2019 Pazartesi

Celle que vous croyez (2019)


Yönetmen: Safy Nebbou
Oyuncular: Juliette Binoche, Nicole Garcia, François Civil, Guillaume Gouix, Marie-Ange Casta
Senaryo: Camille Laurens, Safy Nebbou, Julie Peyr
Müzik: Ibrahim Maalouf

Bir üniversitede öğretim görevlisi olan Claire, 50 yaşında iki çocuk annesi boşanmış bir kadındır. Genç sevgilisi onu terk edince, bunu hazmedemeyip Facebook'ta sahte bir hesap açarak takibe başlar. Claire artık 24 yaşında, sarışın, genç ve güzel Clara'dır. Bu yeni profille eski sevgilisini takibe alıp yüz bulamayınca onun fotoğrafçı arkadaşı Alex'e mesaj atar. Internetten bulduğu kimliği belirsiz bir kızın fotoğraflarını ve videolarını kendisiymiş gibi paylaşmaya başlayan Claire, Alex'in dikkatini çeker. Önce yazışmaya, sonra da telefonla konuşmaya başlayan Claire ve Alex, gün geçtikçe birbirine bağlanmaya başlar. Bulunduğu konum ve söylediği yalanlar gereği Claire için bu durum yeterlidir. Ama onun Facebook kimliği Clara'ya aşık olan Alex için sosyal medya ve telefon görüşmeleri yetmemeye başlar. Camille Laurens romanını Safy Nebbou ve Julie Peyr'in senaryolaştırdığı, Safy Nebbou'nun yönettiği Celle que vous croyez (Who You Think I Am), dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yapan bir dram. Sosyal medya ilişkilerinin yarattığı çıkmazları bu defa genç karakterler üzerinden değil, duygusal boşluk içine düşmüş 50 yaşındaki Claire ile yorumlayan film, bu başarılı profil sayesinde meselesini anlatma fırsatını tepmiyor.

Claire'in yaşadıkları sonrasında gittiği psikolog Catherine Bormans'a anlattıklarını izlediğimiz film, geri dönüşleri ve tekrar ikilinin bu yaşananları yorumladığı seanslar arasında gidip gelen kurgusuyla dengeli bir anlatım benimsiyor. İşi ve evi arasında bunalmış, üstüne sebepsiz yere genç sevgilisi tarafından terk edilmiş Claire'in kendi içine dönerek ilişkilerindeki istikrarsızlığı ve başarısızlığı ilerleyen yaşına bağlaması, bunu kabullenemeyip kendine Facebook'ta yeni bir kimlik yaratarak şansını bu kez genç ve yakışıklı Alex ile denemesi ile yaşananlar şüphesiz iyi dramatik malzemeler içermekte. Sosyal medyada sosyalleşmenin çoğu insan için gerçeklerden uzaklaşmak anlamına geldiği düşünülürse, kendine yeni bir kimlik yaratmak isteyen Claire'in uzaklaşmak istediği realitelerin diğer insanlardan pek farkı yok. Oyun, çöpçatan veya sosyal paylaşım sitelerinde farklı isim ve profillerle aslında olmadıkları, olmak istedikleri özellikleri kendilerine ekleyerek bir nevi iç barış sağlamalarında sakınca yok. Ancak bu barış, kişinin kendine karşı dürüst olmadığı, ilişki kurduğu tarafın da duygularını bencilce tüketmeye başladığı noktada bir savaşa dönüşebiliyor. Olay örgüsüyle bu dönüşümü gayet güzel işleyen film, bir süre sonra Alex'in haklı taleplerine cevap veremeyeceğini hisseden Claire'in ikileminden güçlü bir iç çatışma yaratıyor.

Her ne kadar günümüz normlarında Facebook ve benzeri platformlarda kurulan ilişkilerin burada Claire (Clara) ve Alex gibi iki yetişkinin tutkuyla bağlanabileceği şiddette yaşanmayabileceği düşünülse de, özellikle Claire'in içinde bulunduğu sıkışmışlık duygusu yeterince etkili yansıtıldığından bu bağlanmaya inanmamak için fazla neden yok. Bir kırılma noktasıyla yaşadıklarını farklı şekilde hayal edip yazıya döken Claire, bunu doktoru Catherine ile paylaştığında biz de senaryoyu farklı bir açıdan tekrar izliyoruz. Yazıya dökülen bu hayal, kendi içinde güçlü bir çatışmayı daha barındırıyor. Sonu da yine farklı bir trajediyle bitiyor. Senaryo içinde senaryo şeklinde paralel bir yükselme yaşatan film, gerçekliğine dönerek iki adet sürprizle hem Claire'in kendini Clara gibi hissetme çabasına güçlü bir psikolojik anlam yüklüyor, hem de ikna olunabilirlik seviyesini arttırıyor. Zaten Claire'in söylediği "hiç varolmayan bir rakip kadar büyüğü yoktur" sözü filmin anafikirlerinden biri olarak gediğine oturmuş bir taş gibi. Ama filme dair inanılan, ikna olunan, hissedilen ne varsa hepsi Juliette Binoche'nin harikulade performansında saklı. Rolünü hem gizemli, hem de çırılçıplak kılabilen nadir oyunculardan biri olan Binoche, filmin can damarını oluşturduğu gibi, sanki Claire karakteri sırf onun için yazılmış gibi bir izlenim bırakıyor.

31 Ekim 2019 Perşembe

The World's Fastest Indian (2005)


Yönetmen: Roger Donaldson
Oyuncular: Anthony Hopkins, Diane Ladd, Saginaw Grant, Walton Goggins, Christopher Lawford, William Lucking
Senaryo: Roger Donaldson
Müzik: J. Peter Robinson

Yaşamı boyunca klâsik Indian motorsikletini mükemmelleştimeye çalışan Burt Munro, dünyanın bir ucundan Utah'taki Bonneville tuz çöllerine, motorunu denemek için yola çıkar. Karşılaştığı tüm zorluklara rağmen, yeni hız rekorunun sahibi olur. 1967 yılında Munro tarafından kırılan dünya rekorunu henüz geçebilen kimse olmadı ve efsanesi günümüze kadar geldi.

No Way Out, Coctail, Cadillac Man filmlerinin yönetmeni Roger Donaldson’ın yeni filmi The World’s Fastest Indian, 1967 yılında Yeni Zelandalı Burt Munro’nun 1920 Indian motosikletiyle hız denemesi yapmak için, Yeni Zelanda’dan Utah eyaletinde bulunan Boneville’deki kurumuş tuz gölüne doğru yaptığı yolculuğu anlatıyor. Bu kurumuş gölde, dünya kara hız denemeleri yapılmakta ve Munro’nun o dönemde kırdığı rekorlar günümüzde bile halen kırılamamış. Film, Munro’nun hayatından ziyade, Yeni Zelanda’daki çalışmalarından Amerika’ya kadar uzandığı periyodu ele almakta. Öyle bile olsa, Munro gibi renkli bir kişiliği tanıma fırsatını kaçırmamak gerek.

Yaşından beklenmeyecek bir şevkle, ilkel araç gereçlerle ve müthiş bir inatla yaptığı Indian'ı ile Boneville denemelerine katılmayı hayal eden Munro’nun gerçek öyküsü Donaldson ve Hopkins tarafından vücut bulmasaydı, böylesine sıra dışı bir kişilikten haberimiz olmayacaktı. Ömrünün 25 yılını bu hayal ile geçiren Munro’nun, komşularının küçük oğlu Tom’a verdiği hayallerinin peşinden gitmezsen, bir sebze ol daha iyi öğüdü bile onun azmi hakkında çok şey söylüyor. Bu gerçekten hayran olunacak ve takdir edilecek bir azim. Munro için en önemlisi klasik ifadeyle “yarışmaya katılmak” olsa da, katıldıktan sonra amacını gerçekleştireceğine olan özgüveni herkese parmak ısırtıyor. Yine Tom’un sorduğu “çarparsan ölmekten korkmuyor musun” sorusuna “böyle bir motorda beş dakikada yaşadığın, bazı insanların ömürlerine değer” sözüyle de hayallerimizin kutsallığını vurguluyor.


Munro, evini ipotek ettirerek çektiği krediyle Yeni Zelanda’dan Amerika-Utah-Boneville yoluna çıktığı ve bunu sadece hayallerini gerçekleştirmek için yaptığı için bu yolculuk onun için bir “hac” niteliğinde. Kendince “kutsal topraklar” olarak nitelediği Boneville’in kuru tuz sahasında zamana karşı yapacağı hız, onun için aynı zamanda ibadet ve meydan okuma niteliği taşıyor. Munro Amerika’ya doğru yola çıktığında yolda karşılaştığı insanların küçük bir Amerika panaroması yansıttığını görüyoruz. Kızılderili Jack, travesti Tina, araba satıcısı Fernando, bir günlük ilişki yaşadığı Ada, Vietnam’dan izine gelen genç asker Rusty, Burt Monro’nun kutsal yolculuğu esnasında karşılaştığı insanlar. Bu karşılaşmalarla savaş, ölüm, prostat ve daha bir çok ayrınıyla ufacık da olsa yüzyüze gelen Munro’nun saf, tertemiz ama son derece güçlü insani ilişki kurma yeteneği sayesinde hepsi üzerinde kalıcı etkiler bırakıyor. Öyle ki onun bu şirinliği, Boneville’deki herkesin kalbini fethediyor. Önceleri ciddiye alınmasa, hatta denemelere katılamama tehlikesi yaşasa da, inatçılığı, kararlılığı ve insani doğallığı sayesinde tüm zorlukları aşıyor.

En iyiyi sona saklayarak Anthony Hopkins’ten bahsetmek gerek. Hopkins belki de kendi tarihinin en güçlü oyunlarından birini çıkarıyor. Küçük Yeni Zelanda’dan bir nevi “köyden indim şehire” misali, koca Amerika’ya gelip, dürüstlüğü, kararlılığı, sevimliliği, saflığı hatta bazen komik doğallığıyla önce buranın insanlarını, sonra da başarısıyla tüm dünyayı fetheden Burt Munro rolü şimdiden tüm büyük ödüllerin en güçlü favorisi. Uzun zamandır Hopkins’ten böylesi bir performans çıkmamıştı. Benzer başarı öykülerinde duyulan usta oyuncu ihtiyacını fazlasıyla yerine getirerek, genç-yaşlı herkesin ilgisini çekebilecek bir oyunculuk dersi veriyor adeta. Filmin her sahnesine damga vuran Hopkins’in etrafında oluşturduğu hâle, bugüne kadar hakkıyla En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazanmış oyuncularda gördüğümüzden hiç farklı değil. Burt Munro, gerçekleştirdiği hayaliyle ne kadar unutulmaz bir figür olduysa, Anthony Hopkins de sinema dünyasının unutulmazı olduğunu bir kez daha ispatlıyor.

26 Ekim 2019 Cumartesi

Pororoca (2017)


Yönetmen: Constantin Popescu
Oyuncular: Bogdan Dumitrache, Iulia Lumânare, Constantin Dogioiu, Stefan Raus, Adela Marghidan
Senaryo: Constantin Popescu

Bükreşli yönetmen Constantin Popescu'nun yazıp yönettiği 4. uzun metrajı Pororoca, beş buçuk yaşındaki küçük kızları Maria'nın parkta oynarken ortadan kaybolmasıyla hayatları perişan olan bir aileyi gözlüyor. Baba Tudor, anne Cristina, çocuklar Maria ve Ilie'den oluşan dört kişilik aile mutlu bir hayat sürerken bir gün Tudor'un gözetiminde Maria'nın kaybolmasıyla kabus dolu bir döneme giriyorlar. Günler geçip küçük kız hala bulunamayınca bu dönemin tüm zorlukları boğucu bir hal alıyor. Özellikle Tudor'u yakından izleyen Popescu, seyirciyi adeta onun bunalımına, suçluluk duygusuna, çaresizliğine, acısına, öfkesine hapsederek müthiş bir dramatik atmosfer yaratıyor. Kayıp hikayelerinin gerçeklerini yadsımayan, ebeveynler üzerindeki tahribatlarını abartısız bir doğallıkla resmeden, ama Christina'nın sinir krizi geçirdiği sahnedeki gibi o doğallık çerçevesinde duygularını salıveren güçlü bir anlatım mevcut. Evlat kaybının üstesinden hiçbir evlilik gelemez düşüncesi burada da doğrulanıyor. Ancak gereksiz duygu sömürüsü yapmadan, kayıp gizeminin önüne geçmeden, en önemlisi de Tudor'un yalnızlaşması ve giderek mental çöküntüye doğru yürüyüşünün betimlenmesi için evlilik olgusu bu sürecin bir parçası olarak işleniyor.

Popescu, Tudor'un bu kaybın üstesinden gelme davranışlarıyla beraber, kabullenemeyişi üzerine de gidiyor. Romen Yeni Dalga Sinemasının özelliklerinden biri olarak bireyin bürokrasi ile imtihanı Pororoca'ya da sızıyor. Polisin kayıp vakaları için uyguladığı prosedürlere rağmen sonuç alamayışının Tudor'un çaresizliğine çanak tutması, bir yandan en ufak detayların bile ne kadar önemli olduğunu vurgularken, diğer yandan çözümsüzlüğün kaçınılmazlığına dikkat çekiyor. Polisten haber beklemek, Tudor gibi sevecen bir baba için bile bir yere kadar sabredilir hale geliyor. Sürekli kızının kaybolduğu parka takılan bir adamdan şüphelenmeye başladığında ise, bu sabrın artık sonlandığı, kuşkularının ve saplantılarının körüklenmeye başladığı bir girdaba kapılıyor. Popescu'nun minimal tavrı, sabit ve hareketli kamerası, yer yer uzun planların hizmet ettiği Tudor'un yalnız ve depresif rutinleri, farkında olarak veya olmayarak seyirciyi avucunun içine alıyor. Sonlara doğru dehşet verici finale doğru sessiz ve derinden hazırlandığımızı fark ediyoruz. Kısa bir süreliğine gözden kaçırdığı evladını parkta kaybetmiş, günler geçtikçe akıbetinin ne olduğunu öğrenememiş, ailesinin geri kalanını da bir arada tutamamış, her günü eziyete dönmüş, yine de ümidini yitirmemiş acılı bir babanın düştüğü bu çukurdan kendisi olmayan bir adam olarak çıkışının yavaş yavaş, oya gibi işlenerek nihayetlendirilmesi gerçek bir karakter inşası.


Pororoca ile 2005 tarihli Marco Martins filmi Alice arasında bazı organik bağlar mevcut. Her ikisinde de küçük kızlarının kaybolmasını atlatamamış ailelerin çöküşü, çaresizlik içinde kaybolmamaya çalışan iki babanın evladını bulmak için hayata tutunma çabalarını izliyoruz. Alice'in babası Mário, kayıp kızını kendi yöntemleriyle ararken, bir yandan mesleğini de ihmal etmiyor, hatta kızını aramayı sistematik bir hale getirerek meslek ediniyor. Tudor'un kırılgan çaresizliği ise yavaş yavaş yaralı bir yırtıcı hayvana evriliyor. Kaybolma gizemiyle yaşamak zorunda kalmalarının psikolojik dengesizlikleriyle baş etmek yeterince zor iken, kendi başına desteksiz kalmaları yüzünden suçluluk duygusunun yükü de buna ekleniyor. Andrey Zvyagintsev filmi Loveless'i de bu halkaya eklersek, kayıp çocuğun akıbetinin önüne geçen ebeveyn travmaları, bireysel, toplumsal ve bürokratik çaresizlik ve bunların sonucunda delirmenin eşiğine geliş halinden söz etmek mümkün. Bir trajedinin zincirleme biçimde başka trajedilere neden olmasının acı gerçekliği Alice veya Pororoca gibi çocukları kullanmayan, sömürmeyen ama onların yokluklarını kullanarak güçlü bir dil oluşturan filmlerle daha iyi anlaşılıyor.

Anne Christina rolündeki Iulia Lumânare'nin başarılı performansı bir yana, zihnine ve duygularına hapsedildiğimiz Tudor rolünde Bogdan Dumitrache'nin yürek parçalayan, çeşitli festivallerden 6 adet En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazanan etkileyici oyunu filme çok şey katıyor. Constantin Popescu'nun gücünü sakinliğinden, aynı zamanda ne zaman patlak vereceği belli olmayan öfkesinden alan tedirgin anlatımı, Maria'nın parkta kaybolduğu yaklaşık 20 dakikalık kesintisiz bölüm, Tudor'un takip sahneleri ve sarsıcı final sekansı, Pororoca'nın bütünlükten kopmadan farklı duygularla yükselen anları. Adını Amazon nehrindeki dev gelgit dalgalarından alan Pororoca, her ne kadar bu doğa olayını tam karşılayacak bir içeriğe sahip olmasa da, biraz zorlarsak günler geçip kayıp Maria bulunmadıkça yavaş yavaş altındaki su sığlaşan ve sonra tekrar yükselen baba Tudor'un o su yüzeyinde kalma çabası olarak özdeşlik kurmaya çalışabiliriz. Ebeveynlerin en çok korktukları şey olan evladını kaybetme fikri üzerine giden, bunu nasıl yükselip alçalacağının kontrolünü elinden bırakmadan yapan Constantin Popescu, "kayıp" kelimesinin "ölüm" olmayanını, ama kimi zaman belirsizliği ile ölümden beter olan "bulunamama" halini hem çiğ, hem de işlenmiş sinema dilleriyle karışık biçimde yansıtan bir dil kullanarak birinci sınıf bir drama adını yazdırıyor.

20 Ekim 2019 Pazar

Yesterday (2019)


Yönetmen: Danny Boyle
Oyuncular: Himesh Patel, Lily James, Joel Fry, Meera Syal, Sanjeev Bhaskar, Ed Sheeran, Kate McKinnon, Alexander Arnold, Karl Theobald, Sarah Lancashire, Justin Edwards
Senaryo: Jack Barth, Richard Curtis
Müzik: Daniel Pemberton

Jack Malik, küçük bir İngiliz kasabasında yaşayan, yarı zamanlı olarak bir süpermarkette çalışan ve ünlü olma hayalleri yavaş yavaş suya düşen bir şarkıcı ve söz yazarıdır. Ancak en zor anlarında bile çocukluğundan beri yanında olan en yakın arkadaşı Ellie onu desteklemeye devam eder. Tüm dünyada 12 saniyeliğine elektriklerin gittiği gizemli bir olay sırasında bisikletine otobüs çarpan Jack uyandığında çok tuhaf bir gerçekle karşılaşır: Dünyadaki kimse efsanevi The Beatles grubunun varlığından haberdar değildir. Önce şok olan, sonra bu durumdan faydalanmaya karar veren Jack gelmiş geçmiş en iyi müzik grubunun şarkılarını kendisi yazmış gibi söylemeye başlar. Çeşitli etkinliklerde bu şarkıları çalıp söyledikçe yavaş yavaş fark edilmeye başlar. Şarkılardan çok etkilenen ünlü İngiliz şarkıcı Ed Sheeran, dünya turnesi kapsamında Jack'i konserlerinin açılış şarkıcısı yapmak ister. Amerikalı hırslı bir menajer olan Debra’nın da yardımıyla şöhret basamaklarını hızla çıkar. Ancak yıldızı parladıkça şöhretle, vicdanıyla ve her zaman ona inanan Ellie ile sorunlar başlar. Four Weddings and A Funeral (1994), Notting Hill (1999), Bridget Jones's Diary (2001), Love Actually (2003), About Time (2013) gibi hit olmuş İngiliz romantik komedilerin senaristi Richard Curtis'in yazdığı, son filmleriyle sürekli hayal kırıklıkları yaratan Danny Boyle'un yönettiği Yesterday, bu son derece orijinal konunun hakkını tam anlamıyla veremeyen, kendi halinde bir "kendini iyi hisset" filmi olarak kalmayı tercih eden bir film.

Bir sabah uyandığınızda tüm zamanların en iyi grubu, en iyi şarkıcısı, yazarı, sanatçısı aslında hiç varolmamış olsaydı ne olurdu sorusunu ortaya atıp onu senaryolaştırmak beraberinde binlerce fikri getirebilir. Richard Curtis, bu eksiklik ne kadar büyük olursa fikirler o kadar renkli ve çeşitli olur diye düşünmüş olacak ki, çok doğru bir kararla The Beatles'ı dünya üzerinden silmeyi düşünmüş. Geçirdiği kaza sonrası, şarkıları birer marşa dönüşmüş, yüzlerce sanatçıya ilham vermiş, zamansızlığıyla hala da etkisini koruyan The Beatles'ın kimse tarafından bilinmediğini tesadüfen fark eden Jack'in bu şok süreci Curtis'in yaratıcı esprileriyle şenleniyor. Artık Google'da bulunamayan The Beatles, başka birinin zihninde tekrar ortaya çıkmaya başlıyor. Sözlerini tam hatırlayamadığı bazı şarkıları hatırlayabilmek için Jack'in, o şarkıların konusu olan mekanlara gidip hatırlamaya çalışması, Yesterday, Let It Be, The Long and Winding Road, I Want To Hold Your Hand, Hey Jude gibi neredeyse tüm dünyanın bildiği The Beatles klasiklerini ilk kez duyanların verdiği tepkiler, Jack'in bu şarkılarla önce yerel, sonra da genel dinleyici kitlesini genişleterek şöhrete ulaşmaya başlaması, bu yaratıcı konuyu merak eden seyircilerin beklentilerini karşılamakta zorlanmıyor. Yazdığı romantik komedilerle zamanın ruhunu yakalamayı iyi bilen Curtis, Yesterday'de de zekice göndermelerde, iğnelemelerde, eğer böyle bir şey yaşansaydı nasıl olurdu tespitlerinde bulunuyor. The Beatles gibi devasa bir gerçekliği bir anda kucağında bulan kurmaca Jack arasında bir kimya yaratmaya çalışıyor.

Ne var ki, yine yazdığı romantik komedilerde çok çekici aşk kıvılcımları çakan, çatışmalar yaratıp tekrar onları tatlıya bağlayan Richard Curtis, The Beatles'ın yeniden keşfi sürecinde fikirlerini rahatça hayata geçirse de, Jack ve Ellie arasındaki ilişkiyi elinde tutmakta, tuttuğu anda da onu biçimlendirmekte zorlanıyor. Haliyle ana konunun yanında seyretmesi icap eden bu aşk hikayesini ikinci planda bırakmak zorunda kalmasıyla çoğu zaman hakimiyeti elden kaçırıyor. Bunun farkına varmış ama toparlamaya zamanı kalmamış gibi de 90'lar klişelerine başvurup cepten yiyor. Final kavuşması öncesi yaratılan çatışma tatmin ve ikna edici sayılmaz. En azından 90'lar Richard Curtis'i için çok zayıf kalıyor. Kaldı ki sadece Jack ve Ellie ilişkisi değil, The Beatles şarkılarının yeniden diriltilmesi hikayesi de kendini bir sonuca ulaştırmıyor. Bu gizemli olay nereden çıkıyor, neden Jack seçiliyor, neden The Rolling Stones değil de The Beatles ortadan kayboluyor? Jack'e yüklenen "başkalarının yazdığı şarkılarla meşhur olan başarısız müzisyen" konulu vicdan muhasebesi de apar topar bir itirafla geçiştiriliyor. Belki de Groundhog Day'den sonra düşünülmüş en yaratıcı fantastik fikirlerden birine sahip olan Yesterday, kendini Groundhog Day gibi dağıtıp toparlayabilse, Phil ve Rita arasındaki ilişkiyi o fantastik fikre ustalıkla bağladığı gibi bağlayabilse şu anki konumundan çok farklı yorumlarla karşılanabilirdi.


The Beatles'ın hiç tanınmadığı bir dünya fikri, Yesterday'de anlatılanlardan çok daha fazlasını içinde barındırıyor. Mesele evrensel ölçekte The Beatles'ın yokluğuydu. Yerel ölçekte örneğin bu Barış Manço ve şarkılarının hiç bilinmediği alternatif bir evren olarak da tasarlanabilir. Üstelik Yesterday'de The Beatles yanında insanlar Coca Cola ve sigarayı da hiç bilmiyorlar. (Buradan bir mesaj çıkarmaya çalışmalı mıyız o da belli değil.) Onların yokluğundan da ayrı bir film çıkarılabilir mi bilinmez. Filmin vermeye çalıştığı en güzel mesaj, şarkıların gücü üzerine verilen olsa gerek. Jack ile birlikte iki kişi daha The Beatles'ı hatırlıyor. Ama o iki insan, şarkı söyleyemedikleri için o şarkıları bu alternatif gerçeklikte nasıl yaşatacaklarını bilemiyorlar. John Lennon bile bambaşka bir gerçeklikte yaşıyorken Jack'in ortaya çıkıp bir şekilde bu şarkıları bu dünyaya söylemesi gerektiğini düşünüyorlar. Dünyanın iyi şarkılardan mahrum kalmaması dileği çok kutsal bir dilek. Onları dünyaya sunanların da iyi olması gerekebileceği için Jack gibi temiz bir adamın seçilmiş kişi olmasının dışında başka anlamlara da ihtiyaç vardı. Sürekli aynı günü yaşamak veya bir anda değeri milyon dolarlarla ölçülen benzersiz bir müzik külliyatına tek başına sahip olmak bu tür film kahramanları için uydurulmuş sınavlar. Önemli olan bu sınavların gerçeklikle olan bağlantılarının doğru biçimlerde kurulması. Didaktik ve muhafazakar olunmayıp, bu imkansız nimetlerin insani duruşlara nasıl yansıdığını komik, dramatik, zeki ve kalıcı örneklendirmelerle anlatabilmek. Yesterday elinden geldiğince bunu yapıyor.

Yine de elinden gelen bundan daha fazlası olabilirdi. Sahip olduğu potansiyele bakarak, kalıbının filmi olamadığını söylemek yanlış olmaz. Filmin kendini konumlandırdığı bölgenin ana akım olmasının da pek bir önemi yok. Oysa böylesi fantastik konulara sahip olup da potansiyelinin hakkını veren Groundhog Day, Eternal Sunshine Of The Spotless Mind veya The Truman Show gibi çok güçlü yapımlardan biri olmaması için hiçbir neden yoktu. Bir anlamda tarihi bir fırsat tepildi. Zira bu saydığımız filmlerin benzerleri ya hiç yapılamadı, yapıldıysa da onların gölgesinden kurtulamadı. Onlar hep referans niteliğinde oldular. Artık filmlerinde herhangi bir yönetmenlik imzası olmayan, önüne gelen her şeyi yönetebilecek düzlükte bir adama dönüşen Danny Boyle'un tempolu anlatımı, sevimlilikten öteye gitmeyen Himesh Patel, Lily James, Joel Fry gibi şirin genç oyuncuların ışıkları, tabii türlü örnekleriyle The Beatles şarkılarının Himesh Patel yorumları Yesterday'i boynu bükük bir film yapmıyor elbette. Üzerinden birkaç yıl geçtikten sonra Richard Curtis filmleri yanında Begin Again, Bend It Like Beckham, About A Boy gibi iyi hissettiren filmlerin bulunduğu DVD arşivlerinin içinde kendine yer bulacaktır.

12 Ekim 2019 Cumartesi

303 (2018)


Yönetmen: Hans Weingartner
Oyuncular: Mala Emde, Anton Spieker
Senaryo: Hans Weingartner, Silke Eggert
Müzik: Michael Regner

Her ikisi de farklı sebeplerden Atlantik kıyılarına doğru seyahat etmeyi planlayan üniversite öğrencileri Jule ve Jan, Berlin'den ayrılmak üzereyken tesadüfen tanışırlar. Jule'un 303 şasili eski Mercedes karavanına binen iki genç sohbet ederlerken ufak bir anlaşmazlık sonucu ayrılırlar. Gece tesadüfen hoş olmayan bir olay sonrası tekrar karşılaşan Jule ve Jan, birlikte seyahat etmeye karar verirler. Jule, Portekiz'deki erkek arkadaşının yanına, Jan ise sonradan öğrendiği biyolojik babasıyla tanışmak için İspanya'ya gitmektedir. Bu uzun yol boyunca felsefeden tarihe, evrimden dine, sosyolojiden biyolojiye, idealizmden kapitalizme, evlilikten aşka pekçok konu hakkında sohbet eden, tartışan, dünya görüşlerini paylaşan Jule ve Jan, bazı sırların da eşlik ettiği bu yolculukta kader birliği yaparlar. Hans Weingartner ve Silke Eggert'in senaryosunu yazdığı, Weingartner'ın yönettiği 303, beş ülkeden geçen bu yolculuğu seyirciye sanki içindeymiş gibi yaşatan 2 buçuk saatlik sıcak, hüzünlü, dramatik, eğlenceli bir deneyim. Almanya, Belçika, Fransa, İspanya ve Portekiz'i kapsayan bu mini Avrupa turu ve bu yolculukta iki gencin paylaştıkça artan dostlukları filmin sürekli hareket halindeki turistik temposu içinde ivme kazanıyor.

Yolculuk esnasında ele aldıkları konular hakkında ilginç bilgiler veren, örneklerle tezlerini destekleyen, karşı tarafa yaranmak adına inanmadıkları şeyler söylemeyip fikirlerini cesurca dile getiren Jule ve Jan'ın uzun diyalogları sıkıcı olmanın tam aksine filmi akıcı hale getirdiği gibi, doğaçlamaya uygun özgür rol alanları yaratıyor. Hatta yaratıcı dekorlarla tiyatro uyarlaması dahi yapılabilir. Bazen tenis maçı izler gibi karşılıklı, bazen de nereye varacağı merak edilen bireysel konuşmalar filme tanıdık bir ritim kazandırıyor. Bu tanışıklık, Richard Linklater'ın üç filmlik Before serisinden ya da iyi ellerden çıkma yol filmlerinde yolculuğun büyütüp geliştirdiği duygusal ilişkilerin işlendiği hikayelerden doğan bir tanışıklık. Zeki, kültürlü, cesur ve aynı zamanda kırılgan iki gencin gittikçe ne kadar birbirine benzediğini, ne kadar çok ortak yanları olduğunu bize en güzel biçimde bu yol anlatıyor. Yol filmleri için söylenen "gidilen yer mi, yoksa yolculuğun kendisi mi" ikilemini her iyi yol filmi gibi yolculuğun kendisi olarak cevaplandıran Weingartner, her iki karakter için gidilen yeri ikinci plana atmayı başarıyor. Öte yandan yolculuğun nasıl neticeleneceğine dair kısa fikir ve teorilerimizi de ara ara beslemeyi ihmal etmiyor.


Dünya görüşleri, idealleri, özel hayatları ve aralara sıkıştırdıkları genel kültür bilgileriyle yol arkadaşlıklarını pekiştiren, daha da güçlendiren Jule ve Jan'ın bu sohbetleri didaktik bir üslupla değil, çok samimi gelen, hatta sık sık bazı reality yapımlarda veya gezi programlarında gördüğümüz doğal bir üslupla akıyor. Kapitalizm, tek eşlilik, aşkın doğası, dinin gerekliliği gibi nice konuda fikirlerini özgürce birbirine açan iki genç, bir süre sonra yaklaşmakta olanın farkına varmaya, ama kendi içlerinde onunla ne yapacaklarını bilememenin çaresizliğiyle uğraşmaya başlıyorlar. Birlikte bir karavanla ülke ülke dolaşıp, aynı karavanda uyuyup, beraber yiyip içip, beraber koşup yüzükten ve saatlerce bir sürü şey hakkında konuştuktan sonra yaklaşan şeyin duygusal bir yakınlaşma olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Lakin böyle bir ilişkiye gözü kapalı atlamanın önünde özellikle Jule'dan kaynaklanan birkaç engel bulunmakta. Weingartner bu engellerin varlığını seyircinin zihninde kolayca görebileceği ve üzüleceği bir yere koyarak filmini sürdürüyor. Bir yandan iki gencin keyifli yolculuğundan seyircinin de keyif almasını sağlarken, diğer yandan bu yolun bitiminde neyle karşılaşacaklarına, ne kararlar almak zorunda kalacakları dair realiteleri bu keyfin karşısına konumlandırarak ince bir tedirginlik hali yaratmaktan da geri durmuyor.

Aslında bu tarifin aynısını bugüne dek izlediğimiz çoğu romantik yol filmi için yapabiliriz. Bu bağlamda karşımızda tipik bir "Before serisini veya her kilometrede aşka doğru yürüyen yol filmlerini seven bunu da sever" filmi var. Onu diğerlerinden bir nebze ayıran özellikleri varsa, bunları yolculuğun kendisinden, içinden geçilen, konaklanılan veya doğal güzellikleri önümüze serilen lokasyonlardan çıkarmaya çalışırız. Tabii yolculuğu paylaşan karakterlerin ne derece renkli ya da derin oluşlarından. Mala Emde (Jule) ve Anton Spieker (Jan), canlandırdıkları karakterleri sanki bizzat kendileriymiş gibi oynadıklarından, dakikalar ilerledikçe kendilerini seyirciye alıştırıp, her konuşmaları esnasında ve sonrasında kendi hanelerine sürekli yeni artılar ekliyorlar. Seyirci her ikisiyle cinsel özdeşlik kurabildiği gibi, karşı cinse dair empatilerini de pekiştirme fırsatı elde ediyor. Kendini kimi zaman Jule'un, kimi zaman Jan'ın yerine koyunca filmle kurulan interaktif bağın giderek güçlendiğini, tartışılan mevzulara kendi bakış açılarımızın aklımıza düşürüldüğü bir deneyim yaşıyoruz. Bir karavanla öğrenci işi küçük bir Avrupa turu yapmanın baş döndürücü lezzeti, iki gencin zihin açıcı sohbetleri, aynı zamanda birbirlerine karşı söze dökülmeyen duygularını okumaya çalışırken yaşadığımız tatlı telaş, 303'ü son zamanların en güzel yol filmlerinden biri yapmaya yetiyor.

27 Eylül 2019 Cuma

Le grand bain (2018)


Yönetmen: Gilles Lellouche
Oyuncular: Mathieu Amalric, Guillaume Canet, Benoît Poelvoorde, Jean-Hugues Anglade, Philippe Katerine, Virginie Efira, Leïla Bekhti, Marina Foïs, Félix Moati, Alban Ivanov, Balasingham Thamilchelvan, Noée Abita
Senaryo: Ahmed Hamidi, Julien Lambroschini, Gilles Lellouche
Müzik: Jon Brion

Özel hayatlarında türlü sorunlar yaşayan, depresif, umutsuz ve kendilerine olan güvenleri azalmış orta yaş bunalımındaki bir grup erkek, dertlerinden uzaklaşmak, kendilerini yeniden keşfetmek amacıyla amatör olarak erkekler su balesi takımında bir araya gelirler. Rutinlere hapsolmuş hayatlarında yaşadıkları çalkantılar, bu yeni ortama da zaman zaman yansımaktadır. Üstelik bu sorunlar sadece onlarda değil, antrenörleri Delphine'de de vardır. Erkekler için su balesi dünya şampiyonası düzenleneceğini duyduklarında Fransa’nın ilk erkekler su balesi takımı olmak için başvururlar. İşleri hiç kolay olmasa da çalışmalara başlarlar. Ahmed Hamidi, Julien Lambroschini ve Gilles Lellouche'un senaryosunu yazdıkları, Ma vie en l'air (2005), Ne le dis à personne (2006), Ma vie n'est pas une comédie romantique (2007), Le premier jour du reste de ta vie (2008), Les petits mouchoirs (2010), À bout portant (2010) gibi daha pek çok filmde yer almış tecrübeli aktör Gilles Lellouche'un yönettiği Le grand bain (Sink or Swim), dram ve komediyi çok ölçülü biçimde kullanan, hüzünlü yapısına rağmen canlılığını hiç yitirmeyip spor ve müzikle iç içe yaşayan bir film.

İki yıldır işsiz olmasından dolayı depresyona giren, evli ve iki çocuk babası Bertrand (Mathieu Amalric), annesi, eşi ve oğluyla sorunları olan Laurent (Guillaume Canet), boşandığı eşinden olan lise öğrencisi kızıyla iletişim kurma problemi yaşayan, kızının okulundaki yemekhanede çalışan, hiç kimsenin dinlemediği albümler yapan sefalet içindeki rock müzisyeni Simon (Jean-Hugues Anglade), borç içinde yüzen havuz satıcısı Marcus (Benoît Poelvoorde), kadınlarla iletişim kuramayan saf havuz çalışanı Thierry (Philippe Katerine), takımın yan karakterleri Basile ve Avanish, ekibe sonradan katılan huzurevi bakıcısı genç John'dan oluşan erkek su balesi takımı, sahip oldukları sorunlar yumağından kaçmak, ruhsal yönden kendilerini iyileştirmek, aidiyet duygusu hissetmek ve işe yaramaz olmadıklarını, bambaşka bir alanda başarılı olabileceklerini kanıtlamak için bu spor dalına tutunuyorlar. Spor olarak su balesinin seçilmiş olması da gayet manidar. Takım olarak hareket etmeyi, sürekli batıp çıkmayı, nefes kontrolünü, senkronizasyonu, koreografiyi, disiplini ve estetiği gerektiren bu spor, aslında onların hayatlarında eksik olan davranış biçimleriyle birebir örtüşüyor.


Çoğu spor filminde karakterin sıkıntılı hayatından kaçışının ya da o hayata spor sayesinde meydan okuyuşunun öyküsü betimlenir. Spor veya bir sanat dalı bu betimleme için mükemmel zeminler hazırlar. Le grand bain, tam beş temel öyküyle bu ihtiyaca cevap veren bir film. İletişimsizlik ve yalnızlık ana başlığı altında toplansalar da farklı özel yaşam problemlerine sahip bu erkeklerin başarıya ve çevreleriyle olan ilişkilerinin düzelmesine ne kadar aç oldukları çok iyi vurgulanıyor. Üstelik eski ilişkisini henüz aşamamış, içki sorunu yaşayan antrenör Delphine ile bu erkek egemen filme kadın dokunuşu da başarıyla eklemlenmiş. Sorunların cinsiyeti olmadığı gibi, çözümlerin de belli bir rotası yok. Sadece bu tecrübeyi yaşayıp kendilerine, ailelerine, türlü nedenlerle aşağılayanlara "ben daha bitmedim" diyebilmek istiyorlar. Zorluklara rağmen hayata tutunma gayretinin asaleti, bu defa orta yaş bunalımındaki 8 erkeğin su balesi yapma amacıyla biraraya gelmesinde kendini gösteriyor. Su balesi sorunların çözümü için doğru tercih midir gibi bir muhasebeyi başkaları yapsa da onlar yapmıyor. Çözüm istemeleri ve bunun için çaba gösteriyor olmaları onlara yetiyor. En azından bir süre sonra bu çabanın bile tek başına çok değerli olduğunu anlamaya başlıyorlar.

Le grand bain, çeşitli yönleriyle bir Peter Cattaneo/ Simon Beaufoy ortak çalışması olan 1997 tarihli The Full Monty'yi anımsatıyor. İşsiz kalan bir grup çelik işçisinin para kazanıp hayatlarını idame ettirebilmek için striptiz yapmaya karar vermeleriyle yaşanan komik ve dramatik karışımın bir benzeri Le grand bain'de de görülüyor. 90'lar İngiliz işçi sınıfının işsizlik sorunuyla beraber ekmek peşindeki mücadelesindeki sınır tanımazlığı, 2010'lu yıllardaki Fransız bireylerin ekonomik ve sosyal sıkıntılarını bertaraf etme yönündeki gayretlerinden hiç de uzak sayılmaz. Ayrıca feminen çağrışımlı aktivitelerin aslında maskülen bünyeleri de ne kadar iyileştirici olduğuna, temelde hepsinin insani refleksleri beslediğine olan inancı ortak bir tonla destekleyen filmler bunlar. Bireyselden bütüne ulaşmakta hiç sorun yaşamıyorlar. Ağırlıklı olarak Bertrand, Laurent, Marcus, Simon ve Thierry'nin hayatlarındaki sıkıntılara göz atan, yaşadıkları farklı sorunları bir ona, bir öbürüne yakın giren karışık kurguyla derleyip dramatik yapısını güçlendiren film, bu karışıklıktan çok narin, güçlü, mizahi, hüzünlü bir bütünlük elde etmeyi başarıyor.


Mathieu Amalric, Guillaume Canet, Benoît Poelvoorde, Jean-Hugues Anglade, Philippe Katerine gibi Fransız sinemasının güçlü oyuncularının biraraya geldiği film, hepsinden aynı oranlarda verim almasını biliyor. Rol ağırlığı bir miktar Amalric'te, bir miktar Canet'de olsa da, takım olmanın ruhuna yakışan bir paylaşımdan söz edilebilir. Bu beş aktör, temsil ettikleri depresif, komik, saf, gergin, karikatürize, yalnız ve üzgün sıfatlarını üzerlerinde taşıma kabiliyetlerinden bolca sergiliyorlar. Kendilerine ait sahneler yanında, birlikte oynadıkları antrenman sahnelerinde de güzel anlar izleniyor. Hele de şahane gösteri sahnesi yine akıllara The Full Monty'nin finaldeki striptiz sahnesinin coşkusunu getiriyor. Diyalogları, müzikleri, akıcı temposu, Gilles Lellouche'un çok başarılı yönetimi, son zamanların en sevimli filmlerinden biri olan Le grand bain'in kalabalık artılar hanesine ekleniyor. Filmin girişinde tanımlanan yuvarlak ve kare kavramlarının biçimsel farklılığına rağmen aslında birbirlerinin tamamlayıcısı olabileceklerine, yeterince istenirse birbirlerinin içine bile sığabileceklerine dair inanç tasviri, filmin ana fikirlerinin dolaylı bir yansıması olarak çaba, umut, kendine güven, hoşgörü duygularındaki karşılığını bulmakta zorlanmıyor.

20 Eylül 2019 Cuma

Matangi/Maya/M.I.A. (2018)


Yönetmen: Steve Loveridge
Müzik: Dhani Harrison, Paul Hicks

18 Temmuz 1975 doğumlu Mathangi "Maya" Arulpragasam ya da şov dünyasının onu tanıdığı ismiyle M.I.A.'in büyük çoğunluğu küçüklüğünden beri kendi çektiği arşiv görüntülerinden oluşan belgeseli Matangi/Maya/M.I.A., ünlü pop yıldızının hayatına çarpıcı bir bakış niteliğinde. Londra'da doğan, henüz altı aylıkken ailesiyle memleketi Sri Lanka'ya dönen, dokuz yaşında Sri Lanka'dan yine ailesiyle birlikte önce Hindistan’a oradan tekrar Londra’ya sığınmacı olarak göç eden M.I.A. (ki bu isim yaşadığı Londra muhitine bir gönderme olan "Missing in Action'ın kısaltması), burada Central Saint Martins Sanat Okulunda güzel sanatlar, sinema ve video eğitimi alıyor. Asıl niyeti belgesel yönetmenliği yapmak iken Londra'daki sokak kültürü ve hip hop hareketliliğinden çok etkileniyor ve aynı okuldaki müzisyen bir arkadaşıyla demolar yapmaya başlıyor. Şarkı yazmadaki yeteneği de anlaşılınca ve Diplo takma adlı yetenekli bir DJ ile tanışınca ilk single'ı Sunshowers'ı 2004'te, babasının adını verdiği ilk albümü Arular'ı 2005'te çıkararak müzik dünyasına adımını atıyor. (İkinci albümü olan Kala ise annesinin adı.) Şöhret merdivenlerini tırmanmaya başlamasına rağmen M.I.A. hiçbir zaman geçmişini unutmuyor, inkar etmiyor, hatta iç karışıklıklarla boğuşan ülkesi Sri Lanka'daki akrabalarını sık sık ziyaret ediyor.

Sri Lanka'daki en önemli hükümet karşıtı Tamil örgütlenmelerinden biri olan Eelam Revolutionary Organisation Of Students (EROS) lideri ve Sri Lankalı ayrılıkçı Tamil Kaplanları’nın kurucusu olan babası Arul Pragasam'dan çok etkilenen M.I.A., ünlü bir müzisyen olmadan önce bile kendine politik bir duruş belirlemişti. Ünlü olduktan sonra ise birçokları gibi şımarıp aslını inkar etmektense bu siyasi köklere daha fazla sahip çıktı. Üstelik sahip olduğu bu ünü her fırsatta Sri Lanka'da yaşanan baskı ve zulümü tüm dünyaya duyurabilmek için kullandı. Her konserinde, katıldığı her televizyon programında bu coğrafyaya karşı bir farkındalık yaratmaya çalıştı. Belgeselde bu çabalarından örnekler de görüyoruz. Fakat ya yeterince dikkate alınmıyor, ya da hiç dikkate bile alınmıyor. Muhalif kimliğiyle bilinen Bill Maher bile Amerikan medyasının "izle unut" mantığına istinaden programına katılan M.I.A.'nin ülkesinde yaşananları çok fazla kafaya takar bir tavır sergilemiyor. Ateş düştüğü yeri yaktığı için Sri Lanka'yı hiç kimse (hele de Amerikalılar) umursamıyor. Öyle ki, artık onun bu politik duruşundan sıkılan bazı popüler medya organları M.I.A.'ye hiç bulaşmıyorlar. Tüm bunlara rağmen kendi şöhret çeperlerini bu uğurda sonuna kadar kullanmaktan hiç vazgeçmiyor.


M.I.A. bir pop yıldızı olmanın ötesinde, tutkulu bir aktivist olarak da ün yapmış bir kadın. Sadece ülkesindeki iç karışıklıklarla değil, tüm dünyayı ilgilendiren çevre sorunlarıyla da yakından ilgili. Küresel ısınmaya, geri dönüşüm sorunlarına, hükümetlerin yanlış çevre politikalarına sessiz kalmıyor. Kendisi de bir mülteci olduğu için son yıllarda artan bu soruna karşı da kayıtsız kalmayan şarkıcı, yazdığı şarkılarında, yönettiği kliplerinde popülaritesini bir araç olarak kullanarak mesajlarını iletiyor. Bu popülaritesi ona Oscar ve Grammy adaylıkları, Madonna ve Nicki Minaj ile 2012'de Super Bowl devre arasında sahneye çıkma fırsatı bile getiriyor. Ama şarkının kendine ait bölümünde kameralara orta parmağını gösterince Amerikan Ulusal Futbol Ligi NFL, milyonlarca seyircinin canlı izlediği bu etkinliğin saygınlığına gölge düşürdüğü gerekçesiyle kendisine $16.6 Milyon tutarında tazminat davası açıyor. Neyse ki sonradan bir uzlaşma zemini bulunuyor. Ama şöhretin ne kadar kaygan yollar üzerinde olduğu, M.I.A.'nin da şöhret kimliğinden ziyade toplumsal duyarlılığa sahip bir aktivist kimliğine çok daha yatkın bir mizaçta olduğu bu sayede yine ortaya çıkıyor.

2018 Sundance Film Festivali'nde En İyi Belgesel Jüri Özel Ödülü alan Matangi/Maya/M.I.A., bitmemiş bir hayat hikayesinden çarpıcı kesitler sunan kişisel bir yapım. Ona pek iş düşmemiş gibi dursa da Steve Loveridge'ın yönettiği ilk film. Medya arşivleri haricinde tamamı amatör kamerayla çekilmiş görüntülerin oluşturduğu doğal atmosfer M.I.A.'nin otobiyografik hassasiyetleri için biçilmiş kaftan. Aslında tıpkı yaptığı müzikte olduğu gibi elektronik seslerle yoğrulmuş deneysel pop ve hip-hop ritimleri üzerine kısa, zeki ve politik hicivler içeren liriklerden vücut bulan bağımsız ruh, bu belgesele de benzer bir karışım olarak yansımış. 2016 yılında çıkan AIM albümünün ardından müzik endüstrisindeki sansür yüzünden motive olup yeni şeyler üretemediği gerekçesiyle müziği bir süre bıraktığını açıklayan M.I.A., kendini ifade etmeyi sürdürmek için başka bir yol bulması gerektiğini inanıyor. Bunu belgeselde de görsek iyi olurdu. Belki de erken yapılmış bir belgesel bu. Zira M.I.A.'nin daha çok önemsenmeyi bekleyen beş albümü, onlarca single'ı, görülmeye değer video klipleri, muhalif bir kişiliği, toplumsal meselelerde aktif rol oynayan fikirleri ve eylemleri var. Belki ilerde bunların üstüne yenileri eklenecek. O zaman yıllar sonra bu belgeselin daha fazla politik olması muhtemel devamını da isteyebiliriz.

14 Eylül 2019 Cumartesi

The Best Of Enemies (2019)


Yönetmen: Robin Bissell
Oyuncular: Taraji P. Henson, Sam Rockwell, Babou Ceesay, Anne Heche, Wes Bentley, Bruce McGill, John Gallagher Jr., Gilbert Glenn Brown, Caitlin Mehner, Nick Searcy
Senaryo: Robin Bissell, Osha Gray Davidson
Müzik: Marcelo Zarvos

Osha Gray Davidson'ın "The Best Of Enemies: Race and Redemption In The New South" adlı gerçek olaylardan ibaret derlemesini Robin Bissell'in senaryolaştırıp yönettiği The Best Of Enemies, 1971 yılında Durham, Kuzey Karolina’da yaşanan olaylara dayanan bir dram. Haksızlıklara karşı sözünü sakınmayan, savaşçı ve inatçı bir Durham sakini olan Ann Atwater (Taraji P. Henson) ve yerel Ku Klux Klan lideri C.P. Ellis (Sam Rockwell) arasındaki zoraki ilişkiyi konu alan film, ırkçılığın en hararetli bir döneminde ve coğrafyasında yaşananları samimi bir dille ele alıyor. Durham'da siyahların öğrenim gördüğü tek okulda yangın çıkması ve okulun kullanılmayacak hale gelmesiyle birlikte siyah topluluğun çocuklarının beyazlara ait diğer okullara nakledilmesini talep etmelerini, o dönemde içinden çıkılması güç olan bu sorun için çözüm zemininin aranması sürecini izliyoruz. Bu süreç için beklenmedik bir karar alınıyor. Üst makamlar tarafından siyahlar ve beyazlar arasında birçok konuda entegrasyon sağlanması için sözlük anlamı "yoğun bir tasarım veya planlama oturumu" anlamına gelen "charette" etkinliği düzenlenmesine karar veriliyor. Bu etkinliğe hakemlik etmesi için ise daha önce çeşitli charette organizasyonlarında bulunmuş Bill Riddick seçiliyor.

Riddick'in siyah olması, beyaz üst makamlar tarafından bu uzlaşma zemininin desteklenmesinin önünde bir engel teşkil etmiyor. Asıl engeller, Durham çevresinde inatçı adalet arayışıyla nam salmış Ann Atwater ve klan lideri olarak kendi çevresinde sayılıp sevilen C.P. Ellis'in bu uzlaşma zemininde ne kadar uzlaşabilecekleri konusunda kendini gösteriyor. Döneme istinaden aşırı zıt kutupları temsil eden Ann ve C.P., bu charette zirvesine eş başkanlık etmek için seçiliyorlar. Her iki ırktan eşit sayıda oluşturulacak bir komisyona başkanlık edecek bu ikili, Durham'da entegrasyon gerektirecek çeşitli sorunları münazara etmek, çözüm üretmek ve ortak paydada buluşmak üzere biraraya geliyorlar. Bu faaliyetin son gününde de komisyon olarak ele alınan bu sorunları teker teker oylayıp karara bağlayacaklar. Bu demokratik faaliyetler başta her iki tarafın burun kıvırmasına sebep olsa da, üst makamların uzlaşma zemini oluşturulması yönündeki baskıları nedeniyle bu komisyonun önemi herkesçe kabul ediliyor. Komisyonun siyah yarısı için tüm entegrasyon maddelerinin kabul edileceği kesin. Fakat beyaz yarısında hem ırkçı, hem de anti ırkçı üyeler mevcut. Ortada aşılması gereken belli bir oy sayısı olunca, klan bu anti ırkçı kesimi bir şekilde kendi tarafına çekme paniğine düşüyor.


Film, merkezine oturttuğu iki ana karakterin bu organizasyon sürecinde hem özel hayatlarına, hem de birbirleriyle olan ve adım adım dönüşmeye başlayan ilişkilerine daha çok yer veriyor. Bu demokratik sürecin sekteye uğramaması için yeri geliyor Ann, bir klan standına zarar veren siyah gençleri sertçe uyarıyor. C.P.'nin down sendromlu oğlunun bakımevindeki bir sorununu çözüyor vs. Ama asıl dönüşüm C.P. cephesinde yaşanıyor. Nefret beslediği siyahlarla aynı ortamda bulunmaya bile tahammül edemeyen, el sıkışmayan, her şeyden öte saygın bir Ku Klux Klan lideri olarak gençleri eğiten C.P. Ellis'in yavaş yavaş önce bu demokratik aktiviteye inanmaya, sonrasında ise temsil ettiği tüm bu hastalıklı değerleri sorgulamaya başlaması filmin en önemli temas noktalarından birini oluşturuyor. Entegrasyonun kabul edilmemesi, beyaz çocukların siyah çocuklarla aynı okula gitmemesi için oy üstünlüğü sağlamak amacıyla siyahlarla barış ve huzur içinde yaşayan beyaz komisyon üyelerini zorbalıkla kendi taraflarına çekmek isteyecek kadar aşağılık bir güruhun başında bulunmak, yaşanan bazı gelişmelerle artık C.P.'ye ağır gelmeye başlıyor. Hırdavatçı Lee Trombley ve C.P.'nin eşi Mary gibi beyaz karakterlerin de yardımıyla insani değerlerin uyanışı hızlanıyor.

Oscar ödüllü Green Book'un tekrar ivme kazandırdığı yaşanmış olaylardan uyarlanan ırkçılığa meydan okuma dramlarına eklenen yeni ve iyi halkalardan biri olan The Best Of Enemies, charette sürecinde tartışılan meselelerin detaylarına biraz daha inilse, münazara sahneleriyle sözel olarak biraz daha zenginleştirilse gücüne güç katabilirdi. Böylece Three Billboards Outside Ebbing, Missouri'de dönüşüm geçiren polis memuru Dixon rolüyle Oscar alan Sam Rockwell, yine dönüşüm sarmalındaki C.P. karakterinin ikna edici performansını diyaloglar açısından daha da kuvvetlendirebilirdi. Yine de karşısında yer alan Ann Atwater rolündeki Taraji P. Henson'ın tutkulu oyunuyla birleşince, keşke daha çok karşılıklı sahneleri olsa diyebileceğimiz zıtlıkların uyumuna güzel bir örnek teşkil ediyor. Sahip olduğu yeteneğin çok altında filmlerle boy gösteren Henson ise yaşadığı adaletsizliklerden sıtkı sıyrılmış Ann rolünde yıldızlaşıyor. Filmin sonunda gerçek Ann ve C.P. hakkında verilen bilgiler, bu hikayenin biraz daha uzatılabileceğini hissettirse de, tadında bıraktığı da göreceli olarak söylenebilir. Hollywood dönem filmlerinde eğlence aramanın dışında demokrasi, eşitlik, özgürlük, ırkçılık gibi toplumsal meselelere kafa yormayı dert etmeyen seyircileri elinden geldiğince memnun edecek olan film, ödül sezonuna göz kırpan bazı tavırlarına karşın görülmeyi hak ediyor.