16 Mayıs 2019 Perşembe

Grüsse aus Fukushima (2016)


Yönetmen: Doris Dörrie
Oyuncular: Rosalie Thomass, Kaori Momoi, Nami Kamata, Moshe Cohen, Honsho Hasayaka, Aya Irizuki, Thomas Lettow
Senaryo: Doris Dörrie
Müzik: Ulrike Haage

Yaptığı bir hata yüzünden evliliğin eşiğinden dönen genç Marie, yaşadığı derin acıyı bastırmak için ilginç bir yol seçer. Başkalarının da kendisi gibi, hatta kendisinden daha güçlü acılar yaşadığına tanık olmak, böylece biraz olsun kendini iyi hissetmek istemektedir. Bu vesileyle 2011 yılında Japonya'nın Fukushima bölgesinde yaşanan nükleer felaketin kurbanlarına moral vermeyi amaçlayan Clowns4Help isimli küçük gruba katılır. Burada yaşayanlar genelde köklerinden ayrılamamış ya da ayrılmak istememiş yaşlı insanlardır. Bütün gün sıkıcı aktivitelerle bu insanları neşelendirmeye çalışan Marie, bu işin kendisine göre olmadığını anlayıp oradan ayrılmaya karar verir. Son gün, bir arkadaşının arabasının anahtarlarını alıp kendisini harabeye dönmüş evine bırakmasını isteyen bir yaşlı kadına yardım eden Marie, bu kadından çok etkilenip son anda dönmekten vazgeçer ve kadının evine gidip ona toparlanmasında yardımcı olmak ister. Bu inatçı ve huysuz kadın, Fukushima’nın son geyşası Satomi’dir.

Männer, Happy Birthday Türke!, Keiner liebt mich, Kirschblüten - Hanami gibi filmlerin tecrübeli Alman yönetmeni Doris Dörrie'nin yazıp yönettiği Grüsse aus Fukushima, farklı coğrafyalardan iki bezgin kadının hayata karşı yeni bir başlangıç yapma gayretleri üzerine küçük ama etkileyici bir dram. Sonradan itiraf edeceği bir hatası yüzünden sevdiği adamdan ayrılmak zorunda kalan genç Marie ile, büyük bir felaket geçirmiş, bu esnada trajik biçimde genç geyşa öğrencisinin ölümüne tanık olmuş 60'lı yaşlarındaki Satomi arasında kurulan beklenmedik dostluğu, bu iki kadının bir yoldaşa duydukları ihtiyaç duygusu üzerinden ağır ağır kuran film, kendine çizdiği yolu kendi mütevazi detaylarıyla örüyor. Satomi’nin evini derleyip toparlamak için iki kadının işbirliği içinde çalışmalarıyla sakin bir rutin belirleyen Doris Dörrie, küçük dokunuşlarla bu rutini elinden geldiğince çeşitlendirmeye, bunu yaparken de doğallıktan sapmamaya çalışıyor. Marie ve Satomi arasında başlangıçta yaşanması beklenen anlaşmazlığı çok büyütmeden ve uzatmadan, asıl meselelerine daha fazla vakit ayırmak istiyor.


Asıl meselelere gelirsek, farklı kültürlerden gelen, farklı nedenlerle aynı coğrafyada yolları kesişmiş iki kadın olarak Marie ve Satomi'nin yeni bir başlangıç sayılabilecek yerleşmeleri esnasında, hem kendilerini, hem de birbirlerini iyileştirme sürecini izliyoruz. Bu süreç, Dörrie'nin Marie aracılığıyla Japon görgü kurallarına, geyşa kültürüne küçük ve mütevazi seyahatlerini de beraberinde getiriyor. Ama bu iki farklı kadın hikayesinin kesiştiği yerde bu batıdan doğuya bakışın pek bir önemi kalmıyor. Zira gerek büyük bir felaketin, gerekse özel hayata dair sorunların Marie ve Satomi’de açtığı yaraların kıymeti ancak paylaşıldığı zaman değerleniyor. Dörrie, İngilizce olarak anlaştırdığı karakterlerini diyaloğa boğmayıp, az ama öz paylaşımlarla birbirlerine yakınlaştırıyor. Fukushima’da yaşanan felakette hayatlarını kaybedenlerin hayaletlerinin ziyaretleri de (filmin doğal tonuna pek uymasa da) Satomi’nin geçmişiyle yüzleşme noktasında duyulan eksikliği doldurma çabası olarak görünüyor.

Satomi, dramatik açıdan Marie'ye göre biraz daha itina gösterilmiş bir karakter sayılabilir. Ama Marie'nin itinasız görünme sebebi büyük oranda onu Fukushima'ya sürükleyen nedenlerin iyi işlenmemiş olması. TV filmlerinde pişmiş genç oyuncu Rosalie Thomass'ın çok iyi performansına bakarak iyi kalpli, hüzünlü, fakat bir o kadar da hayata tutunmak için çabalayan Marie'nin başına bir aldatma hikayesinden çok daha fazlasının gelmiş olması gerekli diye düşünebiliyoruz. Thomass'ın karşısında ise 70'li yılların başından beri oyunculuk yapan 1952 doğumlu aktris Kaori Momoi bulunuyor. Onun güven veren performansı Satomi’nin güçlü karakterini ete kemiğe büründürmekte hiç zorlanmıyor. Japon kültürüne ayrı bir ilgi duyan Doris Dörrie, 2008 tarihli Kirschblüten - Hanami'den yıllar sonra Grüsse aus Fukushima ile yine kültürel farklılıkların engel teşkil etmediği ortak insani duyguları sırtlanıyor. Filmi önce renkli çekmek isteyen, ama Fukushima’da yerin ve göğün aynı renkte olduğunu, siyah beyaz çekmenin daha iyi olacağını söyleyen Dörrie, bu hikayenin hüznünü, çiğ ve sakin atmosferini betimlemek için doğru bir karar verdiğini gösteriyor.

11 Mayıs 2019 Cumartesi

Avengers: Endgame (2019)


Yönetmen: Anthony Russo, Joe Russo
Oyuncular: Robert Downey Jr., Chris Hemsworth, Chris Evans, Benedict Cumberbatch, Mark Ruffalo, Scarlett Johansson, Jeremy Renner, Josh Brolin, Brie Larson, Tom Holland, Chris Pratt, Zoe Saldana, Dave Bautista, Chadwick Boseman, Paul Rudd, Elizabeth Olsen, Sebastian Stan, Pom Klementieff, Don Cheadle, Anthony Mackie, Evangeline Lilly, Tessa Thompson, Rene Russo, John Slattery, Tilda Swinton, Jon FavreauKaren Gillan, Tom Hiddleston, Letitia Wright, Danai Gurira, Benedict Wong, Gwyneth Paltrow, Hayley Atwell, Michael Douglas, Robert Redford
Senaryo: Christopher Markus, Stephen McFeely
Müzik: Alan Silvestri

Infinity War sonrası Thanos'un bütün güç taşlarını üstüne dizdiği Sonsuzluk Eldivenini takıp parmak şıklatarak evrenin yarısının küle dönüştürmesi ile dünya büyük bir yıkıma uğramıştır. Avengers ekibinden hayatta kalan Captain America, Black Widow, Bruce Banner ve Thor kayıpların yasına ve başarısızlıklarının derdine düşmüşlerdir. Tony Stark ve Nebula, kontrol edemedikleri, içinde bir günlük oksijen kalmış bir uzay gemisinin içinde, uzay boşluğunda sürüklenmektedirler. Eşi ve çocukları bu yıkımda küle dönen Clint Burton / Hawkeye ise kendini dünyada hayatta kalmış kötüleri cezalandırmaya adayarak acısını bastırmaya çalışmaktadır. Captain Marvel da ortaya çıkıp ekibe faydalı bir iş yapar ama artık ortada yeniden ekip oluşturacak bir birlik, uğruna savaşılacak bir amaç kalmamıştır. Herkes kendi yoluna gider. Aradan 5 yıl geçtikten sonra birgün Kuantum Bölgesi'nden çıkmanın bir yolunu bularak 5 yıl sonrasında bir depoda ortaya çıkan Scott Lang / Ant-Man, vakit kaybetmeden Captain America ve Black Widow'u bularak onları zamanda geri gidip yaşananları değiştirebileceklerine dair ikna eder. Bu yeni ümit sayesinde hem kendi dostlarını, hem de dünyada yaşanan kayıpları geri getirebileceğini düşünen bu üçlü her biri bir yana dağılmış Avengers kahramanlarını bu risklerle dolu plana katmak isterler. Ancak aradan geçen zaman, onların hayatlarında büyük değişikliklere sebep olmuştur. Önce bu ekibi toplamak, sonra tek seferlik olmak üzere geçmişe dönmek, bu sürede kesinlikle hayatta kalmak, 6 adet sonsuzluk taşını en başta bulundukları yerden alıp dönmek hiç de kolay değildir.

Avengers: Infinity War ekibinin neredeyse tamamı, uzun bir ara vermeyip hemen bir sene sonra Endgame ile 11 yıllık Marvel destanının sonuna gelmiş bulunuyor. Her film, her karakter, hatta bir önceki Infinity War bile Endgame'de son halini alacak, misyonlarını tamamlayacaklardı. Bunun senaryo ekibine ve yönetmenler Anthony ve Joe Russo kardeşlere yüklediği devasa sorumluluk, epik finalin ilk ayağı Infinity War ile hakkı verilerek yerine getirilmişti. Infinity War, MCU itibarına zarar vermemiş, tam tersi onu yücelterek kendi misyonunu fazlasıyla tamamlamış ama öte yandan göreceği en büyük tehlike ile tanıştırmış, hüzünlü sonuyla topu Endgame'e atmıştı. 7'den 70'e hayran kitlesinin çizgi romana veya sinematik evrene dayalı teoriler geliştirmesine zemin hazırlamıştı. Endgame bu teorilerden büyük bir kısmını çeşitleyip detaylandırarak doğrulasa da, özellikle karakterler üzerinde yaptığı oynamalarla "kendi ezberlerimi ancak ben bozarım" haklı gururunu yaşayan bir film olmuş.

Infinity War'un sonunda bir amblem ile duyurulduğu üzere Captain Marvel'ın oyuna dahil edilecek olması, bu evren hayranları arasında büyük infial yaratmıştı. Böylece Endgame öncesi onu biraz tanıtmak, hatta parlatmak gerekiyordu. Bu sebeple biraz da apar topar Captain Marvel solosu dolaşıma sokuldu. Düşük bütçeli bağımsızlar ve dizi bölümleri dışına çıkmamış Anna Boden - Ryan Fleck ikilisinin yazıp yönettiği filmin çok iyi eleştiriler almaması, Oscarlı Brie Larson'ın Carol Denvers rolüyle tam benimsenememiş olması, belki de en önemlisi bu filmin iki aşamalı Avengers finalinin arasında gösterime girmesi ve beklentilerin altında kalması, Endgame'de beklenen Captain Marvel atağını biraz sönük kılıyor. Belki de en güçlü Avenger olarak bilinen Captain Marvel'ın yolculuğu Iron Man, Thor, Captain America veya ilk Avengers filmi civarlarında bir şekilde başlatılmalı, orta karar bir solo film ile Endgame'e monte edilmemeliydi. Endgame'de o kadar kalabalık bir kadro, o kadar çok halledilmesi gereken mesele var ki, Captain Marvel bu yoğunlukta bir ayrıntı olarak kalıyor. Evrenin yarısı yok olmuşken, hayatta kalanlar bir şekilde tutunmaya çalışırken, iki solo film ile temelleri atılmış, büyük final için teorilerin vazgeçilmezi haline gelmiş Ant-Man'in ortaya çıkıp Kuantum kartını oynamasıyla zamanda yolculuk ihtimali belirmesi, bir anda tüm umutları yeşertiyor.


Zamanda yolculuğun bir ihtimal olmanın ötesinde, risklere sahip gerçekleştirilebilecek bir hamle olduğu, filmin kendi kurmaca bilimselliği dahilinde süratle mümkün kılınıyor. Yapılan komik deneyler, Tony Stark'ın bir gecede olayı çözmesi, özel kıyafetlerin ortaya çıkması vs. bizi Endgame'in ilk aşamasına ışınlamak için hemen geçilmesi gereken detaylar. Tabii onun öncesinde 5 yıl sonrasında bambaşka birer bireylere dönüşmüş olan Thor ve Hulk'ın komik, Hawkeye'ın dramatik yuvaya dönme serüvenlerini izliyoruz ki, "5 yıl sonra ekibi yeniden toplamak" denince akla bir soygun filminin motivasyonu gelmese olmaz. İkişerli takımlar halinde zamanda yolculuk edip 6 taşı çalarak geri dönmek fikri de zaten o soygun fikrini taşıyor. Taşların bulundukları lokasyonlara göre hangi zaman, nereye gidileceği belirlendikten sonra iç içe geçmiş "taş çalma" maceraları izliyoruz. Bunlar aynı zamanda Endgame'in adının hakkını verircesine, 11 yıl 22 filmlik geçmişle, henüz ölmemiş olanlarla, hatta birebir kendileriyle yüzleşecekleri yolculuklar olarak tasarlanmış ki, böylece flashback kasmaktan kurtulup, direkt flashback içine konuşlanmak suretiyle bu görkemli geçmiş yad edilmiş. Ancak bu yad ediş ile soygunun kendisi unutulmayıp, bir senaryo başarısı olarak geçmiş ve gelecek gayet iyi harmanlanmış.

Bu Back To The Future ve türevlerine (hatta Hot Tub Time Machine'e bile) yapılan atıflar bir yandan filmin komedi/macera yönünü parlatırken, bir yandan da hüzünlü buluşmalarla, dramatik yüzleşmelerle kendi dengesini yaratıyor. Tek amaç, Thanos'tan önce taşlara sahip olup Infinity War'un sonucunu değiştirmek, kayıpları geri getirmek (ya da bir şekilde hiç kaybolmamalarını sağlamak) olunca, bu evrenin en kudretli kötüsü Thanos'un eli de armut toplamayacak elbette. Onun bu zaman soygunu ve yeniden tüm taşlara sahip olma oyununa dahil olması için senaristlerin eli de armut toplamıyor. Filme saklanması gereken yüzlerce ayrıntı, beklenen o destansı savaş, o savaşın içinde her karakterin adeta geçit töreni yapıp kendi hünerlerini sergileyeceği sekanslar, bu evrende iyi kötü 11 yıl geçirmiş, bağ kurmuş seyirci için tüyleri diken diken eden süper kahramanlıklar birbirini izliyor. Evet bunlar uçan, şimşekler saçan, büyüyen, bir yumrukta onlarca düşmanı deviren karakterler. Ama tüm bu süper güçlerin, o görkemli ve çok fonksiyonlu kostümlerin altında yatan insanı da bu 11 yılda sık sık gördük. Endgame, o insanların süper güçleri ve kostümleri dışında, mutluluğu ve acıyı paylaşmalarını da kutsayarak misyonunu tamamlıyor. Belki de onları birer insan olarak hep birlikte görmenin anlamı çok daha anlamlı. Bazılarının misyonu tamamlandı, bazılarının maceraları devam edecek. Ama Infinity War ve Endgame ile bir devir kapandı. Böyle bir devir kapanacaksa tam da mutluluğun, hüznün, huzurun, kahramanlığın, kayıpların birbirine girdiği bir şekilde kapanmalıydı.

6 Mayıs 2019 Pazartesi

Anime nere (2014)


Yönetmen: Francesco Munzi
Oyuncular: Fabrizio Ferracane, Marco Leonardi, Peppino Mazzotta, Giuseppe Fumo, Barbora Bobulova, Anna Ferruzzo, Vito Facciolla, Pasquale Romeo, Aurora Quattrocch
Senaryo: Francesco Munzi, Maurizio Braucci, Fabrizio Ruggirello, Gioacchino Criaco
Müzik: Giuliano Taviani

Yıllar önce çoban olan babaları kan davası yüzünden katledilmiş üç kardeşten Luigi, Milano'da uyuşturucu işine girmiş, mafya aleminde isim yapmış bir adamdır. Hali vakti yerinde bir iş adamı olan, evli ve bir çocuk babası kardeşi Rocco da işlerin perde arkasındadır. Öte yandan en büyükleri Luciano ise köklerini terk etmeyip, doğup büyüdüğü bir Milan köyünde çiftçilikle uğraşmaktadır. Luciano'nun oğlu Leo, amcası Luigi'ye hayrandır ve yaşadığı köyden kurtulup onun gibi bir gangster olmak istemektedir. Köyde tartıştığı bir gencin mekanına gece pompalı tüfekle ateş açtıktan sonra Luigi amcasının yanına, Milano'ya kaçar. Bu olayın ardından köyün bir diğer mafya ailesi, oğlu Leo'nun özür dilemesi için Luciano'yu uyarır. Köyün saygın ve güçlü ailelerinden Talluraların desteğini de alarak hasımları olan Barreca'ya karşı güçlenmek  isteyen Luigi, köyde büyük bir aile buluşması planlar. Bu buluşma hiç de umulduğu gibi olmayacaktır.

Gioacchino Criaco'nun romanından Francesco Munzi, Maurizio Braucci, Fabrizio Ruggirello üçlüsünün senaryolaştırdığı, Munzi'nin yönettiği Anime nere (Black Souls), bir güç ve erkeklik simgesi olarak mafya olgusuna yaklaşımıyla dikkat çeken, 2014 Venedik Film Festivali'nde En İyi Film ve Yönetmen olmak üzere dört ödül kazanan bir suç dramı. Güç ve huzur arasında bölünmüş geniş bir ailenin, hem kendi içinde yaşadığı, hem de asla sonu gelmeyen kan davası geleneğinin yarattığı sorunlarla boğuşmasını yalın bir üslupla ele alan film, bu çıkışsızlığın bilinciyle seyirciye yalan söylemeyerek, gereksiz pozlar vermeyerek tüm kötümserliğini hissettiriyor. Trajik bir baba kaybı yaşadıktan sonra büyüdükçe hepsi kendi gideceği yolun seçimini yapmış olan kardeşler hikayesi, hayatın içinden çıkmış bir hikayeler bütünü olduğu için kimseye yabancı değildir. Luigi ve Rocco'nun aksine mafyaya bulaşmamayı, köyünde hayvanlarıyla birlikte huzurlu bir hayat yaşamayı tercih eden Luciano, filmin dramatik merkezini oluşturuyor. Ailenin en büyük erkeği olarak, kontrolü dışında bu ailenin gözlerinin önünde erimesine seyirci kalmak zorunda kalıyor. Bu yüzden oğlu Leo'nun su yolunda heba olmaması için çırpınıyor.


Ne var ki mafya düzenini aile gelenekleriyle bir tutan bu aile yapısı, gerçek gücü, saygıyı, erkek olmayı bu illegal yapılanma bünyesinde tanımlamaktan kurtulamıyor. Bu ailede büyüyen çocuklar için de uzlaşma yerine göz dağı, elindekiyle yetinme yerine açgözlülük, hoşgörü yerine şiddet ön plana geçiyor. Leo, çiftçi babası Luciano'nun değil, gangster amcası Luigi'nin aileye saygınlık getirdiğine inanıyor. Onuruyla huzurlu bir yaşam sürmek için kirli işlerden uzak durmak isteyen Luciano'nun kendi öz oğlu tarafından bile hakir görülmesi, bu çarpık düzenin kaçınılmaz getirilerinden biri. Bir diğer kaçınılmaz da, kelle koltukta bir yaşam ki, savunduğunuz değerler ne kadar ulvi olursa olsun, suçtan, kötülükten ne kadar kaçarsanız kaçın, Luciano gibi geniş ailenizde yalnız kalmışsanız bunlardan uzak kalmanız o kadar zordur. Yanlış seçimler, çoğu zaman acı bedelleriyle beraber gelirler.

Gioacchino Criaco romanı ve Francesco Munzi filmi, İtalyan mafya ailesi düzeninin çürümüşlüklerini abartılı top tüfek hengamesine bulamadan, bu ailenin kendi sakat dinamiklerinin birer birer yıkılışıyla betimliyor. Sadece geçmişe dayalı bir kan davasına değil, yaşanılan bu bıçak sırtı hayatın vahşi doğasında bulunan ihanetlere, ikiyüzlülüklere, gücün yanında yer almak uğruna başvurulan sahteliklere, nereden geleceği belli olmayan tehlikelere de atıfta bulunuyor. En önemlisi de, onuru, dürüstlüğü, güçlü olmayı, erkekliği bu suç kültürüyle yeniden tanımlayarak aklamanın açacağı derin yaraları gözler önüne seriyor. Beklenmedik ama kesinlikle güçlü finaliyle de mutlu sonla bitmesi imkansız bu dramlar silsilesini ustaca trajediye dönüştürüyor. Marco Leonardi, Peppino Mazzotta, Barbora Bobulova gibi güçlü İtalyan oyuncular arasında Luciano'nun yorgunluğunu, çaresizliğini, o çaresizliği dönüştürme çabasını çok iyi yansıtan Fabrizio Ferracane'nin performansı haklı olarak öne çıkıyor. Anime nere, dokusu, temposu ve gerilimiyle mafya filmleri türüne farklı açılardan bakabilen tarz sahibi bir yapım.

30 Nisan 2019 Salı

Napszállta (2018)


Yönetmen: László Nemes
Oyuncular: Juli Jakab, Vlad Ivanov, Evelin Dobos, Julia Jakubowska, Benjamin Dino, Christian Harting, Mónika Balsai, Judit Bárdos, Levente Molnár
Senaryo: László Nemes, Clara Royer, Matthieu Taponier
Müzik: László Melis

1914'te patlak veren I. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde, 1913 yılında Budapeşte'de geçen Napszállta (Sunset), henüz 2 yaşındayken ebeveynlerini kaybetmiş, yıllar sonra bir genç kız olarak başkente dönen Írisz Leiter'in izini süren bir dram. Ölümünden önce ailesine ait olan seçkin bir şapka mağazasına gelen Írisz, burada iş bulup çalışmak istemektedir. Mağazayı aileden devralan Oszkár Brill, Írisz ile karşılaşınca hayalet görmüş gibi olur. Aradan geçen yıllardan sonra Leiter ailesinden birini görmeyi beklememektedir. Sadece o değil, karşılaştığı herkes Írisz'den rahatsız olmuşa benzemektedir. Írisz'den bir an önce kurtulmak isteyen Brill, ona mağazada iş olmadığını, uygun pozisyon bulduğunda onu çağıracağını söyleyerek ertesi gün onu göndermek ister. Ama gece Gaspar adlı bir arabacı Írisz'in odasına zorla girerek onun bir erkek kardeşi olduğunu söyler. Kayıtlarda kardeşi olup olmadığını öğrenmek için eski okuluna giden Írisz, başta hoş karşılanmasa da, oranın yetkilisi tarafından adının Kálmán olduğunu öğrendiği ağabeyinin varlığından haberdar olur. Üstelik şehirde Kálmán'ın varlıklı bir adamı öldürüp cesedini parçalara ayırdığına dair iddiaları duymayan yok gibidir. Böyle bir ortama bir Leiter olarak gelmiş olmasının zorluğuna rağmen şehirden ayrılmayan Írisz, ağabeyi Kálmán'ı bulmak için sırlar ve tehlikelerle dolu bir maceraya atılır.

2015 yılındaki ilk filmi Saul fia ile olağanüstü bir başarı elde eden László Nemes'in, Clara Royer ve Matthieu Taponier'in yardımlarıyla senaryosunu yazdığı, Saul fia'daki tarzına yakın bir biçimle yönettiği Napszállta, ilk film kadar ödül ve adaylıklar almamış olsa da yine üstün bir yönetmenlik anlayışıyla kotarılmış bir yapım. Saul fia ile karşılaştırılacak çok fazla ortak noktası, aynı zamanda ayrılan yönleri var. Nemes nasıl ki ilk filminde seyirciyi Saul'a adeta zincirlediyse, Napszállta'da bizi Írisz'den bir an olsun ayırmıyor. Nemes'in Írisz'in önünden, daha çok da arkasından takip ettiği kamerasıyla çevrede olup bitenlere onun açısından bakmamız yönünde dayatmaları sürüyor. Hatta yine sık sık alan derinliği sağlanarak filme, olaylara, kişilere tamamen Írisz gibi yabancılaşmamız, yalnızlaşmamız isteniyor. Karakterin zihnine hapsolmak, onun düştüğü gizemin içinde kaybolmak, sorulara onların içine hesapsızca dalarak cevap aramak için muazzam bir yöntem. Ancak film, Saul fia'dan farklı olarak Írisz'in çevresine de geniş olarak bakan, diğer karakterlerini daha somut tamamlayıcılar olarak belirleyen bir yapıda. Saul fia'yı tanımlamak için başka filmlerden örnekler vermekte zorlanırken, Napszállta'yı sürükleyici bir polisiye/gizem romanı uyarlamasına veya sürprizlerle dolu bir film noir örneğine benzetmek mümkün.

Karakter olarak Saul ve Írisz arasında da önemli benzerlikler mevcut. Her ikisinin de bir amacı var ve o amaç uğruna gözlerini karartmış vaziyetteler. Írisz ölümüne inatçı bir kadın. Başlangıçta ailesinin kurduğu Budapeşte'nin en popüler şapka mağazasının varisi olmasına rağmen, birden ortaya çıktığında hiçbir şeyi eskisi gibi bulamayacağını biliyor. Hatta hiç para almadan bile mağazada çalışmaya, şapka tasarımı yapmaya razı. Fakat ne zaman ki bir ağabeyi olduğunu öğreniyor, ailesiz geçen yıllarının acısına istinaden kendisini Kálmán'ı bulmaya adıyor. Ne var ki kötü şöhretli Kálmán'ı arama yolunda önünde türlü engeller var. Bu şöhret yüzünden şehre geldiği andan itibaren karşılaştığı herkesin ona yaklaşımı, bırakalım yaklaşımları, sadece bakışları bile olağanüstü tekinsiz bir atmosfer oluşmasına sebebiyet veriyor. Bu süreç boyunca itilip kakılıyor, horlanıyor. Ama bir yandan da yine o şöhret yüzünden insanların çekindiği biri haline geliveriyor. Özellikle Brill, önce göndermek istediği Írisz'in inadı neticesinde onu yakınında tutmak istiyor. Kálmán'ın nerede olduğu, sözü edilen cinayeti işleyip işlemediği, işlediyse bunun nedeni, öldürülen adamın yaslı eşi olan Kontes Rédey, kontesin ilişkide olduğu Otto von König adındaki Avusturyalı bir adam, eskiden mağazanın atölyesinde çalışmış ve tuhaf biçimde kaybolmuş Fanni adlı bir kız, çok şey bilen ama bir türlü Írisz'e söylemeyen Andor isimli genç işçi, atölyede çalışan kızlardan birini düzenli olarak seçilmiş kişi olarak belirleyip onunla ne yaptıkları belli olmayan bir grup soylu erkek gibi çeşitli gizemleri Írisz'in etrafına ören senaryo, Nemes'in orijinal yönetim tarzı karşısında çok fazla söz sahibi sayılmaz.


Haliyle tüm bu tekinsiz çevre düzenini ana akım bir polisiye gerilim gibi değil, Írisz'in gözükaralığının, inatçılığının, konuşkan olmayan mizacının, anlamlı yüzünün detaylarında vücut bulan tek planlarla, aktüel kamera hareketleriyle izliyoruz. Yapmaması söylenenleri yapan, gitmemesi söylenen yerlere giden, bu yüzden başına türlü işler gelen Írisz'in bu inatçılığı, merakı ve korkusuzluğuna yapılan ısrarlı vurgular, bir süre sonra onun aslında bu duygulardan beslenen, onların müptelası olmuş bir kadın olduğu düşüncesini yerleştiriyor. Nitekim filmin ana gövdesinden kopmuş olağanüstü final sahnesi bu düşünceyi iyice sivriltiyor. Belki Nemes'in vurgulamak istediği başka şeyler de vardır. Ama sırf bunun altının çizilmesi bile filmi yüksekte asılı tutmaya yetiyor. Artık her sahnede yakın plan gördüğümüz, peşinden oradan oraya savrulduğumuz Írisz'in zihnine o kadar yerleşmiş oluyoruz ki, donuk yüz ifadesindeki korku, endişe, hüzün bile ayıklanabilir hale geliyor. Belki de ayıklanabildiği illüzyonuna kapılıyoruz. Nemes, Saul fia'da nasıl ki Géza Röhrig'in donuk ifadelerinden faydalandıysa, burada da genç oyuncu Juli Jakab'ın içinde oyunculuk namına ne varsa adeta tırnaklarıyla kazıyıp çıkarmış. İki filminde de öyle başrol oyuncuları seçmiş ki, başlarına ne gelirse gelsin, gerekli tepkiyi verdikten sonra tekrar o ürkütücü donuk doğallığa geri dönmesine ve bu sayede o karakterin bu donukluğu altında yatan derinliğine seyircinin daha kolay ulaşmasına olanak tanımış.

Bir an bile sırıtmayan sanat yönetimi, döneme dair titiz kostüm ve mekan detayları, Saul fia'yı andıran "dar alanda kalabalık figürasyon" zenginliği, Nemes'in Sual fia'da da birlikte çalıştığı Mátyás Erdély'nin görüntü yönetimi, 12 Şubat 2018'de hayatını kaybeden László Melis'in filmin ruhuna uygun, hatta zaman zaman fabrika sirenlerini andıran tema müzikleri bu harikulade ikinci filmin diğer olumlu yönleri. Tabii Napszállta sırf olumlu yönlerle dolu bir film sayılmaz. Yer yer ağırlaştığı, odak noktalarından uzaklaşıp dağınıklaştığı, bazı noktaları yeterince açıklığa kavuşturmadığı, yarık kalmışlık duygusu verdiği anlar yok değil. Olağanüstü diye nitelediğimiz final sekansının herkesi tatmin etmeyebilecek veya anlam yüklenemeyecek olma ihtimali de bir gerçek. Ama bir filme yüklediklerimizden memnun kaldığımız sürece sorun kalmıyor. László Nemes'in biraz da üzerimize yıktığı bu sorumluluk, her iki filminin odak noktası iki karakterinin üzerine yıktıklarının yanında hiç sayılır. Onlar gerçekten yaşayan, kan, ter içinde ölüm korkusunu yegane amaçları uğruna ötelemiş çok özel tasarımlar. László Nemes'i bundan böyle hep bu stilize anlatımla ve mikroskop altına alınmış tek bir karakter eşliğinde filmlerle mi izleyeceğiz bilinmez. Ama ilk iki filminde hem aynı kalabilmiş, hem de bir o kadar fark yaratabilmiş yönetmenlerden biri olduğunu var sayarsak, bu hiç şikayet edilecek bir şey olmaz.

20 Nisan 2019 Cumartesi

Arctic (2018)


Yönetmen: Joe Penna
Oyuncular: Mads Mikkelsen, Maria Thelma Smáradóttir
Senaryo: Joe Penna, Ryan Morrison
Müzik: Joseph Trapanese

Başrolünde Danimarkalı usta aktör Mads Mikkelsen'in yer aldığı, Brezilyalı bir YouTuber olan Joe Penna'nın senaryosunu Ryan Morrison ile yazıp İzlanda'da çektiği Arctic, Penna'nın ilk uzun metrajı olduğunu hiç hissettirmeyen, ama ilk olmanın bazı eksikliklerini de taşıyan bir hayatta kalma filmi. Bu tip filmlerde alıştığımız belli bir düzenden söz etmek mümkün. Bu filmler, yaşanan bir kaza sonucu kimsenin olmadığı irili ufaklı bir doğal ortamda mahsur kalıp, sert doğa şartlarına karşı insanoğlunun ne kadar küçük kaldığını veya doğal felaketlere karşı hayatta kalma mücadelesinde ne kadar da zeki, ne kadar azimli olduğunu göstermek amacıyla girişilen bir meydan okuma yöntemidir adeta. Ama Penna bu defa kaza anından değil, kazadan bir süre sonrasından itibaren filmine başlıyor. Filmin künyesinde adının Overgård olduğunu öğrendiğimiz, kutup ıssızlığının ortasına düşmüş küçük uçağından pilot olduğunu anladığımız bir adamın rutinini izliyoruz. Ne zamandır orada mahsur kaldığını bilmediğimiz, ama bu rutinden ve kurduğu düzenden anladığımız kadarıyla birkaç haftadır, belki de birkaç aydır orada olduğunu anladığımız Overgård, kurtulma ümidini yitirmemiş bir adam.

Balık tutma düzenekleri kuran, tuttuğu balıkları stoklayan, karın altından çıkardığı siyah taşlarla S.O.S yazısını sağlamlaştıran, kısa mesafeli yürüyüşlerle kendisine bir harita oluşturmaya çalışan, radarındaki kırmızı ışığın yeşile dönmesini umarak hergün çalıştıran Overgård, bu rutinini yaşadığı günlerden birinde radarındaki yeşil ışığı, sonra da yaklaşmakta olan bir helikopteri fark ediyor. Ama şiddetli fırtına yüzünden inemeyen helikopter düşünce içindekileri kurtarmaya gidiyor. Erkek pilot için çok geç olsa da, yanındaki genç kadını yaralı olarak kurtarmayı başarıyor. Kadını ve helikopterden aldığı bazı hayati malzemelerle uçağına geri dönüyor. Bir yandan kendine gelmekte zorlanan kadınla ilgilenirken, diğer yandan helikopterde bulduğu haritayla en yakındaki kurtarma istasyonuna doğru yola çıkmak için hazırlık yapıyor. Joe Penna, tüm bu anları hiç de acemi bir yönetmen gibi aksatmadan, diyaloglara ihtiyaç duymadan, kurtulma içgüdüsünü, ümidi, sonra hayal kırıklığını betimliyor. Kısacası seyirciyi kolayca filmin içine çekiyor. Yine de bu tip Robinson Crusoe hikayelerine meraklı izleyiciler için hızlı bile sayılabilecek, o izole yaşamı biraz daha uzun tatmak isteyecek seyirciler için sürecin hızlı işlediği de bir gerçek.


Penna'nın elinde derli toplu bir senaryo olduğu pek söylenemez. Özellikle Overgård, helikopterde bulduğu resim sayesinde ölen pilotun eşi olduğunu, hatta bir de çocukları bulunduğunu öğrendiği kadını bulduktan sonra ikisi arasında birtakım konuşmalar yaşanacağını düşünüyoruz. Ama kadının bir türlü iyileşememesi ve aynı dili konuşmadıklarının anlaşılmasıyla Overgård, kaldığı yalnızlığa ikili olarak devam ediyor. Kurtulmak için göze aldığı çılgın planını uygulamaya başladığında ise Arctic bir yol filmine evriliyor. Olağanüstü doğa şartları, insanüstü çabalar, verilen molalar, keşke 1-2 sahneyle geçiştirilmeyip, filme uygun biçimde yayılmış olsaydı dediğimiz kutup ayısı tehlikesi ile yarı belgesel niteliğinde bir yolculuk izliyoruz. Penna elinden geldiğince bu yolculuğu çeşitlendirecek fırsatlar kolluyor. Yolculuğun kendisi yeterince zorluyken, fazladan macera aramayıp belli bir denge kurma iyi niyeti taşıyor. Üstelik dramatik bir kırılma noktası, bir uçurum kazası gibi ufak buluşlarla kurtuluşun o kar ve buzla kaplı olanaksızlığını daha da koyultup dramatik anlar yaratmayı başarıyor. Bu süreçte hesaba katılması kaçınılmaz dondurucu soğuğu ise biraz ötelediği görülüyor. Tabii bir National Geographic belgeseli izlemiyoruz neticede.

Bir National Geographic belgeseli izlemiyor olabiliriz ama Joe Penna, İzlanda yapımı filmin İzlandalı görüntü yönetmeni Tómas Örn Tómasson ile birlikte harikulade görüntüler yakalamayı, geniş ve dar alanlarda kameralarını doğru noktalarda konumlandırmayı, uçsuz bucaksız beyazlıkta sıkışmışlık hissi yaratmayı başarıyor. En önemlisi de, bu filmi Mads Mikkelsen ile çekmemiş olsaydı kimbilir nasıl bir şey ortaya çıkardı diye ikilemde de bırakabiliyor. Mikkelsen, bu rolün getirdiği türlü fiziksel zorluğun üstesinden geldiği gibi, o zorluklara muhteşem dramatik performanslar eklemeyi de ihmal etmiyor. (Erişteli kuzey alabalığı çorbası yaptığı sahnede ister istemez biricik Hannibal'ı anımsatıyor.) Mutlaka filmin finalini beğenmeyenler çıkacaktır. Evet, daha farklı bir final pekçok seyirciyi daha mutlu edebilirdi. Ama yine de o noktaya kadar getirilen filme tümden ihanet etmiş bir film değil karşımızdaki. "Brezilyalı bir YouTuber" diye başlayan yönetmen tarifinin ne kadar ümit verici olduğu tartışılır. Fakat sıcak güneyden buz gibi bir soğuğa bu kadar aşina, bu kadar rahat ve olgun bir yönetim sergileyen, Mads Mikkelsen gibi dev bir oyuncudan alabildiği maksimum verimi alabilen Joe Penna, sonraki işlerini merakla bekletecek bir yönetmen olduğunu ilk filmi Arctic sayesinde kanıtlamış oldu.

13 Nisan 2019 Cumartesi

Spider-Man: Into the Spider-Verse (2018)


Yönetmen: Bob Persichetti, Peter Ramsey, Rodney Rothman
Seslendirenler: Shameik Moore, Jake Johnson, Hailee Steinfeld, Mahershala Ali, Liev Schreiber, Chris Pine, Brian Tyree Henry, Lily Tomlin, Nicolas Cage, Kathryn Hahn, Zoë Kravitz, John Mulaney, Kimiko Glenn
Senaryo: Phil Lord, Rodney Rothman
Müzik: Daniel Pemberton

Örümcek Adam, tüm zamanların en iyi çizgi romanlarından biri, bir süper kahraman olarak da en renklilerinden biri olmuştur. Özellikle Sam Raimi'nin 2002'de başlayıp üçleme şeklinde temize çektiği seriyle beyaz perdedeki yolculuğu ara vermeksizin süren Spiderman, çizgi romandan kalma eski hayranlarının üzerine yeni nesilleri de koyarak hiç hız kesmedi. Karizmatik olmaktan uzak, daha çok şaşkın bir nerd gibi dolanan Tobey Maguire'ın Peter Parker yorumu, Raimi'nin dönemin efekt teknolojilerinden verimli biçimde faydalanmasıyla fazla göze batmadı. Raimi'nin seriyi başlattığı yıldan 10 sene sonra, 2012'de bu defa klip yönetmenliğinden gelme Marc Webb'in iki filmlik The Amazing Spider-Man'i dolaşıma girdi. Yeni Örümcek Adam/Peter Parker olarak seçilen yetenekli aktör Andrew Garfield, Webb'in dinamik yorumu sayesinde seyirciyi kendine alıştırmayı başardı. Spiderman için yeni hasılatlara yelken açmak artık daha kolaydı. Çünkü başrole kimi seçersen seç, kemikleşmiş hayran kitlesi hiçbirini yadırgamıyordu. Avengers serisi ile ivme kazanan süper kahraman filmleri enflasyonu içinde bir Marvel neferi olarak Spiderman'in yer almaması imkansızdı. 2016'da Captain America serisinin üçüncü filmi Civil War'da yepyeni bir Örümcek Adam (ya da Çocuk) ile karşılaştık. O dönem 20 yaşında olan Tom Holland, bebek yüzü, yerinde duramayan enerjisi ile Marvel evrenine taze kan oldu. Ertesi yıl bu yeni serinin ilk solosu Spider-Man: Homecoming yine hasılatın dalağını yardı ve Holland'ın hayran kitlesini genişletti. (Far From Home adlı ikinci film de yolda.)

Marvel Milli Takımı'nın üçüncü ve en kritik ayağı olan Infinity War'da güçlü ağabey ve ablaları arasında yer bulan, önemli işlere imza atan tıfıl Spiderman, bir süre daha Tom Holland ile yoluna devam edecek gibi görünüyor. Öte yandan, 2011 yılından beri bir başka Spiderman olarak çizgi roman evreninde büyümeye devam eden Afro-Amerikan/Meksikalı karışımı Miles Morales'in, sayfaların dışına taşma zamanının geldiğini düşünen yapımcılar düğmeye bastı ve bu kez animasyon olarak onu daha geniş kitlelere ulaştırmaya karar verdiler. Tom Holland varken bir de bu oluşum için gerçek oyuncularla paralel bir seri daha düşünülmemesi gayet olumlu. Üstelik Miles bu evrende yalnız değil. Orta yaşlı, Mary Jane'den ayrıldığı için depresyonda olan Peter Parker yanında, Miles'ın yeni kaydolduğu özel okulda karşılaştığı Spider-Gwen, 1940'ların siyah beyaz noir döneminden gelen karizmatik Spider-Man Noir, anime evreninden Peni Parker ve Looney Tunes dünyasından ışınlanmış gibi duran (hatta "that's all, folks" repliğini bile kullanan) Spider-Ham bu evrenin birer parçaları. Bu parçaları biraraya getiren ise, farklı paralel evrenlerin kapısını açabilen devasa makinesi aracılığıyla kaybettiği karısı ve kızına kavuşmak isteyen Kingpin oluyor.


Başa dönersek, polis memuru babası ve hemşire annesiyle Brooklyn'de yaşayan, zekası sayesinde özel yetenekli öğrencilerin toplandığı bir lisede okuma hakkı elde eden Miles, kendisine daha yakın gördüğü, suçlu geçmişi nedeniyle babasının uzak durmasını istediği amcası Aaron ile takılmayı daha çok seviyor. Amcasıyla izbe bir yere grafiti yapmak amacıyla gittikleri bir gece radyoaktif bir örümcek tarafından ısırılıyor. Miles'ı bu defa bir "Örümcek Çocuk" yapmak için daha parlak bir fikir bulunamadığı ortada. Isırıldıktan sonra Miles'ın kazandığı üstün yetenekler, acemilikler, diğer örümcek karakterlerce, özellikle de Peter Parker tarafından güçlerini nasıl kullanacağının öğretilme süreci, başarısızlıklar, bu esnada trajik bir kayıp, gittikçe güçlenen Kingpin tehlikesi, nihayet Miles'ın bu güçleri kontrol altına alıp dünyayı kurtarmaya hazır olması... Yani her şey süper kahraman kitabına uygun bir süreçte ilerliyor. Örümcek evrenine ait diğer kahramanların özüne, geçmişlerine inmeden, Peter Parker ve Gwen'i biraz öne çıkararak Miles'ın doğuşu ve yükselişine ışık tutulması bu ilk film için gayet normal. Son yıllarda tek tabanca süper kahraman filmleri yerine Avengers modunda kalabalık kahramanlı maceraların cazibesinden de faydalanmak için uygun bir ortam var. Ama Spider-Man Into The Spider-Verse'ün asıl cazibesi, türlü animasyon tekniğini bu bilinen senaryoya akıcı, sürükleyici, zeki yöntemlerle paketleyip sunmasında. Özellikle Miles'ın finale doğru güçlerini gerçek anlamda keşfettiği bölüm muazzam.

Animasyon departmanlarında pişen Bob Persichetti, bazı David Fincher, Steven Spielberg (hatta Bram Stoker's Dracula'da Francis Ford Coppola) filmlerinin sanat departmanında storyboard uzmanı olarak çalışmış Peter Ramsey ve geçmişinde pek önemli işleri bulunmayan Rodney Rothman üçlüsünün yönettiği film, olağanüstü bir animasyon yelpazesi barındırıyor. Farklı evrenlerden gelen Spider-Verse karakterlerinin çizgi roman, modern animasyon, anime, film noir, çizgi film disiplinlerine sadık kalan, bunların ortak evrende birbirini beslemesini, kolektif bir aura yaratmasını sağlayan, küçük anlara bile birçok detay sığdıran yönetim kadrosu, Sony Pictures Animation çatısı altında son yılların en güçlü animasyonlarından birini dünyaya düşürüyor. Yönetmenlerle birlikte Phil Lord ve Rodney Rothman ortak senaryosu, sözünü ettiğimiz alışıldık süper kahraman hikaye gidişatının neredeyse her anına kritik, yenilikçi, tutkulu diye uzayıp gidebilecek sıfatlarla müdahalelerde bulunuyorlar. Zengin seslendirme kadrosu, güncel hip-hop şarkıcılarının şarkıları ve usta müzisyen Daniel Pemberton'ın tema müzikleri de bu harikulade denklemler bütününde yerini alıyor. Jeneriğinden post credit sahnesine kadar orijinalliklerle dolu Spider-Man: Into The Spider-Verse, kimbilir kaç filmle artık Örümcek Adam'dan sıtkı sıyrılmış seyircileri bile tekrar uyandıracak etkiye sahip anlar taşıyor. Hatta bence bu animasyon, Spiderman adı altında yapılmış en orijinal iş.

6 Nisan 2019 Cumartesi

Free Solo (2018)


Yönetmen: Jimmy Chin, Elizabeth Chai Vasarhelyi
Müzik: Marco Beltrami

2013'ten beri evli olan ünlü dağcı Jimmy Chin ve yönetmen Elizabeth Chai Vasarhelyi'nin yönettikleri, Oscar ve BAFTA'da En İyi Belgesel ödülü sahibi Free Solo, dünyanın çeşitli yerlerindeki zorlu tırmanışlarıyla tanınan Alex Honnold'u mercek altına alıyor. Chin ve Vasarhelyi ikilisi bir önceki belgeselleri Meru'da, dünyanın en çetrefilli zirvelerinden biri olan Hindistan'daki Meru'ya tırmanış gerçekleştiren Conrad Anker, Jimmy Chin ve Renan Öztürk'ün bu maceralarını filme almışlardı. Bu tehlikeli aktiviteye tutkulu insanlar üzerine pek çok belgesele rastlıyoruz. Honnold'u ve bu tırmanışını farklı kılan şey ise, onun Yosemite Ulusal Parkı'nda bulunan 926 metre yüksekliğindeki El Capitan kaya formasyonuna ekipmansız, ipsiz çıkmak istemesi. Bunu başardığı taktirde ekipmansız bir şekilde en uzun yüksekliğe tırmanan insan olarak tarihe geçecek. 1000'den fazla serbest solo tırmanış yapan, bunlardan en kayda değerleri olarak 2008'de Utah'daki 209 metrelik Moonlight Buttress ve aynı yıl Yosemite'deki 607 metre Half Dome örneklerine imza atan Honnold, daha önce ekipmanlarla defalarca tırmandığı El Capitan'a ipsiz tırmanmayı kafasına koyuyor. Bu zorlu, sancılı, çılgın süreci 2016 İlkbaharından itibaren izlemeye başlıyoruz.

Kitap yazan, söyleşilere katılan Alex Honnold, mütevazi, hatta çoğu zaman sefil bir hayat süren, kendini tamamen tırmanma tutkusuna adamış bir adam. Onu ve onun bu deli işi El Capitan saplantısını yine en iyi kendisi anlatıyor. Ölümün kıyısında gezinmeyi bir şov haline getirmekten ziyade, en ufak bir hatada kayıp feci şekilde can verme fikrinin yerine daha tutkulu ve pozitif bir etik geliştirmek, tüm riskleri avantaja çevirmenin yollarını aramak, bir hayali gerçekleştiriyor olmanın zevkini tatmak gibi daha bir çok amaç sayılabilir. Honnold en başta risk almayı, rahatsız olmayı seven bir insan. "Herkes mutlu ve rahat olabilir ama kimse mutlu ve rahat olduğu için büyük bir şey başaramaz" diyerek hayata karşı geliştirdiği meydan okuma karakterini özetliyor. Bir yol belirlediğini, o yolda karşılaşacağı tüm tehlikelere karşı hazırlık yapıp o yolu bitirmeye kilitlendiğini anlıyoruz. Aslında pek çok insan için de bunun olması gerektiği bir gerçek. Honnold için bu yol El Capitan'a ipsiz tırmanmaksa, başkası için paraşütle atlamak, gitar çalmayı öğrenmek veya hoşlandığı kıza açılmak olabilir. Mühim olan, o yola ne kadar kendinizi adadığınız olsa gerek.


Honnold'un belirlediği hedef, tarihi bir sportif başarının ötesinde, onun bu hayatta yer kaplama amacını tanımlayabilmesi için kendi özüne bir meydan okuma. 8 yıllık hayali olan El Capitan'a teçhizatsız tırmanma fikrinin suya düştüğü, yarım kaldığı, ötelendiği de oluyor. Ama bunlar olduğunda Honnold için hayat basit bir simülasyondan ibaret hale geliyor. Hayattan keyif alamıyor. En büyük destekçilerinden biri olan kız arkadaşı Sanni ile olan ilişkisi bile bu hayalinin gerisinde seyrediyor. Sanni için bu bir sorun değil. Çünkü Alex Honnold, hayallerini gerçekleştirme uğruna babasını bile tanımayacak zor bir karakter olduğunu, kimsenin önceliği olmadığını yeterince anlatabilecek kadar dürüst. Onun iş disiplinine, fiziki ve felsefi donanımına, karakter yapısına, ölüme bakışına dair tüm kilit noktaları bizzat ondan duyuyoruz. Alone On The Wall isimli kitabında mutlaka daha fazlası vardır. Fakat işin görsel kısmı gerçekten muazzam. Free Solo, olması gerektiği gibi bu çılgınlığa çok doğru bir kronoloji ve duygusallıkla yaklaşan bir belgesel. Bunda kendisi de pek çok çılgınlığa adını yazdırmış profesyonel dağcı/fotoğrafçı/yönetmen Jimmy Chin'in payı büyük. Nasıl ki Honnold en ince ayrıntısına kadar El Capitan'ın çeşitli isimler verilmiş bölümlerini deneme/yanılmalarla analiz edip kendisine bir tırmanma stratejisi geliştirdiyse, Chin de bu tarihi olayı en iyi şekilde, Honnold'ın konsantrasyonunu bozmayacak minimallikte filme almak için profesyonel stratejiler tasarlıyor.

Nihayet büyük tırmanışın gerçekleşeceği son düzlüğe girildiğinde tansiyonu çok iyi dengeleyen ve yükselten belgesel, nefeslerin kesildiği inanılmaz bir 20 dakika barındırıyor. Hayatı boyunca çeşitli tırmanış hedefleri belirlemiş, bunları birer "path" (yol) olarak kendine misyon edinmiş, her birini birer yolculuk olarak etiketlemiş Honnold için belki de hayatının en önemli yolculuğu olan El Capitan tırmanışını izlerken insanın aklına o kadar çeşitli, değişken, çiğ, gerçek üstü düşünceler geliyor ki, yüzlerce gereksiz kişisel gelişim kitabının anlatmak için debelenip, sanki hayatın sırrını veriyormuşçasına en basit seviyeden mesaj kasmalarından çok daha fazla şey anlatıyor. Honnold'ın bir varoluş simgesi olarak gördüğü bu tırmanış, yine Oscar ödüllü James Marsh belgeseli Man On Wire'daki ip cambazı Philippe Petit'nin İkiz Kuleler arasında önlemsiz yürüme saplantısını da akıllara getiriyor. Bir hedef, o hedefi gerçekleştirmek için gerekli titiz ön çalışmalar, üstesinden gelinmesi gereken psikolojik dalgalanmalar, fizik kuralları, risk hesapları, en önemlisi de bu çılgınlığın çıkış noktası sayılabilecek azim, inat ve tutku bu iki olağanüstü belgeselde ele alındığı kadar başka nerede bu denli doyurucu ve gerilimli anlatıldı bilemiyorum.Honnold ve Petit'nin hayatlarını anlamlandırmak için yerden metrelerce yüksekte çizdikleri rotalar, ayakları yere basanların çoğunun çizdiklerinden çok daha anlamlı, çok daha öz benliğe yönelik.

26 Mart 2019 Salı

Can You Ever Forgive Me? (2018)


Yönetmen: Marielle Heller
Oyuncular: Melissa McCarthy, Richard E. Grant, Dolly Wells, Ben Falcone, Stephen Spinella, Jane Curtin, Brandon Scott Jones
Senaryo: Nicole Holofcener, Jeff Whitty
Müzik: Nate Heller

1970’ler ve 80’lerde ünlü yıldızların kısa biyografilerini yazarak geçimini sürdüren biyografi yazarı Lee Israel (Melissa McCarthy), 90'larda popülerliğini yitirmiş ve yayıncı bulamaz hale gelmiştir. Zaten uzun süredir de yazar tıkanıklığı yaşamaktadır. Geçim sıkıntısı çeken, kirasını bile ödeyemeyen Lee, eski kitaplarını kitapçılara satarak hayatını sürdürmektedir. Bir gün kütüphanede tesadüfen bir yazarın orijinal el yazısı ve imzasıyla yazılmış bir mektup bulur. Mektubu satıp eline üç beş kuruş geçince içinde bulunduğu zor durumdan kurtulmak için artık hayatta olmayan yazarların mektuplarını taklit etmeye başlar. Bir barda tanışıp arkadaş olduğu Jack Hock (Richard E. Grant) ile birlikte bu sahtekarlık sayesinde kendine bir geçim kapısı yaratır. Ama Lee'nin iş yaptığı kitapçılar aracılığıyla koleksiyonerlere ulaşan bu mektuplar yavaş yavaş hem onların, hem de FBI'ın dikkatini çekmeye başlar.

Nicole Holofcener ve Jeff Whitty'nin Leonore Carol Israel'in itiraf niteliğindeki anılarının yer aldığı Can You Ever Forgive Me?: Memoirs Of A Literary Forger kitabından hareketle senaryosunu yazdığı, ikinci uzun metrajını çeken, aynı zamanda oyuncu da olan Marielle Heller'in yönettiği Can You Ever Forgive Me?, 90'ların başındaki New York'tan etkileyici bir kesit. Kazandığı onlarca ödül ve adaylık arasında en önemlilerinden biri olan Independent Spirit'te En İyi Senaryo ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülleri kazanan film, 2019'da bu bağımsız ruhu en iyi yansıtan yapımlardan biriydi. Konu itibariyle gerçek bir dolandırıcılık hikayesi anlatan, baş karakterleri de çeşitli nedenlerden bu yola meyletmiş iki insan olan filmin bu bağımsız dokusu, sıcak, sevimli ve hüzünlü bir atmosfer taşıdığı için bu kandırmacanın etik yanını fazla düşünmemeye itiyor. 51 yaşında işsiz bir yazar, kedileri insanlardan fazla seven bir kadın olan Lee'nin maddi ve manevi açıdan zor hayatı, bulunduğu ortamı ışıl ışıl yapan Jack ile dostluğu, filmde gerektiği kadar yer doldurduğu için onun yaptığı bu sahtekarlığı bazen gölgede bırakıyor. Zaten o etik meseleyi çıkarınca elde kalan, kaliteli bağımsız filmlerde sıkça rastladığımız o sevimli / hüzünlü dostluk hikayesi oluyor. Filmin de daha çok o kanala yüklendiği bir gerçek.


Lee Israel'in gözden düşmüş bir yazar olması, çaresizliğin getirdiği bir refleksle yazarlık yeteneğini çok farklı ve etik olmayan bir alanda sergilemeye başlaması, bunu bir kazanç kapısı haline getirmesi üzerine kurulu Can You Ever Forgive Me?, bu davranışı yüceltmiyor. Fakat karakterlerinin güçlü biçimde pratiğe dökülüşü sayesinde, işlenen bu suçtan bağımsız biçimde onlara "sevimli kaybedenler" kontenjanından bakıyor. Taklit ettiği yazarların sözde mektuplarını onların yazım üslubuna, mizah anlayışına uygun şekilde yazan Lee, onlara sadece bir para kaynağı olarak değil, edebi eser gözüyle de bakıyor. Uzun süre yakalanmama sebebi de bu becerisi. Hatta ünlü İngiliz oyun yazarı Noël Coward'ın ağzından yazdığı iki mektup, Coward'ın 2007 yılındaki biyografisine eklenmiş, gerçek ortaya çıkınca ikinci baskıda kitaptan çıkarılmış. Tabii bu mektupları kendisinden başka kimsenin edebi eser olarak görmesine imkan yok. Bunun bir kandırmaca olduğunun, insanların bir gün gerçeği anlayacaklarının bilinciyle becerisinin tadını çıkaramamanın, övgüler alamayacak olmanın burukluğunu yaşıyor. Mektuplardan birkaçını sattığı kitapçı dükkanı sahibi Anne ile hiçbir yere varamayacağını bildiği bir ilişki içine girmekten kaçınacak kadar da vicdan sahibi. Yıllar sonra bir dava için jüri üyesi olarak seçilince, kendisinin de bir suçlu olduğunu söyleyerek geri çevirmişliği de var.

Lee Israel ve Jack Hock'un gerçekte nasıl düzenbaz, emek hırsızı veya kötü kalpli olduklarını bilmemiz zor. Fakat filmin yarattığı samimi ve sevimli atmosferin oluşmasında en büyük pay Melissa McCarthy ve Richard E. Grant'in güçlü performanslarına ait. Yavan Hollywood komedileriyle isim yapan McCarthy'nin, nadir ciddi rollerinden birinde izlemek keyif veriyor. Ama yıllarca çok geniş kitlelerin bilmediği veya iz bırakmamış birçok filmin yardımcı rollerine hayat vermiş Richard E. Grant'in Jack Hock tiplemesi, kariyerinin zirvesi adeta. Sırf bu rol ile 25 farklı festivalden ödülle dönen Grant, artık daha dişli projelerin adamı olduğunu geç de olsa kanıtlamış oldu. Gay and Lesbian Entertainment Critics Association (GALECA) tarafından En İyi Yardımcı Erkek ve Yılın LGBTQ Filmi ödülleri kazanması, filmin her iki karakterinin cinsel kimlikleri üzerinden prim yapılmaya çalışıldığı izlenimi bırakmasın. Son yıllarda bu kimlik üzerinden ödül devşirmeye çalışan yapımlardan farklı olarak, eşcinselliği sömürmeyen, şova dönüştürmeyen, bunun sadece bir kimlik olma halinden farklı olmadığını hissettiren, asıl meselelerinin yanına bunları meze yapmayan tutarlı bir anlatım mevcut. Zaten asıl meselesi, kaybettiği yazar kimliğini etik olmayan yollardan tekrar kazanmaya çalışan, bunun bedeliyle yüzleşmekten kaçamayan bir kadın ve ona yarenlik eden bir başka kaybeden üzerine. Üstelik o kaybedenliği iliklerine kadar yaşayan biçimde.

22 Mart 2019 Cuma

AlphaGo (2017)


Yönetmen: Greg Kohs
Müzik: Volker Bertelmann

Google tarafından satın alınan İngiliz yapay zeka firması DeepMind’ın geliştirdiği Go oyunu yazılımının, 18 şampiyonluğu bulunan dünyanın 1 numaralı Go oyuncusu Lee Se-Dol ile yaptığı 5 maçlık seriyi konu alan Greg Kohs belgeseli AlphaGo, bu serinin öncesini, sürecini ve sonuçlarını çok iyi işlemiş bir yapım. Antik Çin'de bulunmuş, Uzakdoğu'da çok değer verilen, okullarda çocuklara küçük yaşlarda öğretilmeye başlanan, yaklaşık 3000 yıllık bir geçmişe sahip Go oyununun DeepMind tarafından bu meydan okuma için seçilmiş olması boşuna değil. En komplike masa oyunlarından biri olan satrançtan bile daha karışık hale gelebilen Go, her ne kadar prensipleri belgeselde kabaca ifade edilse de, stratejileri oyun esnasında belirlenen, rakibi sıkıştırma, çaresiz bırakma ihtimalleri kestirilemeyen, uzun süren, oyuncuyu hırpalayan bir oyun. Bu sebepten DeepMind için bu maç serisi uzun süreli çalışmaların nasıl sonuç verdiğini görmek açısından büyük önem taşıyor.

AlphaGo’nun kurucusu ve Deepmind CEO'su Demis Hassabis'in öncü olduğu yapay zeka araştırmaları yapan ekip, Go alanında kendini test etmek için önce üst üste dört yıl Avrupa şampiyonluğu kazanmış Çin asıllı Fransız profesyonel Go oyuncusu Fan Hui ile beş maçlık bir seri için anlaşıyor. AlphaGo’nun bu seriyi rahat bir şekilde 5-0 kazanması üzerine Fan Hui'nin bu görünmeyen zekaya karşı aldığı yenilgiyi değerlendirişi, sorgulayışı, kabullenişi aslında belgeselin değinmeye çalıştığı noktalardan biri. Gözünü daha büyük bir rakibe diken AlphaGo ekibi bu defa dünyanın 1 numarası olan Lee Se-Dol'a teklif götürüyor ve olumlu yanıt almasıyla tüm dünyanın gözü yeni bir 5 maçlık seriye çevriliyor. Ekip bu karşılamanın öncesinde Fan Hui'ye teklif götürerek onun tecrübesinden yararlanmak için elini bir miktar güçlendiriyor. Uzun yıllar bu oyuna kendini adamış Lee Se-Dol, işinin kolay olduğunu düşünse de, karşısında binlerce hamle ilerisini görebilen, ihtimalleri saniyeler içinde analiz edip süzgeçten geçirerek oynayan sıradışı bir rakip bulunuyor.

AlphaGo ve Lee Se-Dol arasındaki müsabaka, satranç ustası Garry Kasparov ve IBM’in Deep Blue isimli satranç bilgisayarı arasında 1996'da düzenlenen 6 setlik maçı akıllara getiriyor. Kasparov'un Deep Blue’yu 4-2 yendiği bu seriden sonra IBM Deep Blue’yu, Deeper Blue olarak geliştirmişti. 1997'de yapılan rövanşta bu kez Deeper Blue'nun Kasparov’u 2.5 a karşı 3.5 puanla yenmesi üzerine Kasparov hile yapıldığını iddia etmiş, IBM, Kasparov'un yeni maç teklifini reddedip Deep Blue projesini sona erdirmişti. Siyah ve beyaz taşlarla oynanan Go ise, teorik olarak rakibin taşlarını kendi taşlarınızla çevreleyip, onu kendi taşlarından feragat etmeye zorlamak üzerine bir oyun. AlphaGo ve Lee Se-Dol arasındaki dramatik maçın sonucunu filme saklamak daha iyi. Ama belgesel, AlphaGo’yu yaratanın da insan zekası olduğu gerçeği ile, görünmeyen bir rakibin ürkütücü varlığının gelecekte nasıl farklı alanlarda boy gösterebileceğinin bilinmezliği arasında seyirciyi asılı bırakma becerisine sahip. Yapay zeka ile ilgili gelecekte başka belgeseller, filmler olacaktır. AlphaGo, bu geleceğin en güçlü ayak seslerinden biri.

16 Mart 2019 Cumartesi

Blaze (2018)


Yönetmen: Ethan Hawke
Oyuncular: Ben Dickey, Alia Shawkat, Charlie Sexton, Josh Hamilton, Kris Kristofferson, Richard Linklater, Sam Rockwell, Steve Zahn, Sybil Rosen
Senaryo: Ethan Hawke, Sybil Rosen

1949-1989 yılları arasında yaşamış Teksaslı country şarkıcısı Michael David Fuller ya da sahne adıyla Blaze Foley'nin hayatından bir kesit sunan Blaze, şarkıcının uzun süre birlikte olduğu Sybil Rosen'ın Living In The Woods In A Tree: Remembering Blaze Foley adlı romanından kendisinin ve Ethan Hawke'ın senaryolaştırdığı bir film. Yönetmen ise üçüncü uzun metrajıyla usta aktör Ethan Hawke. Sybil'ın romanı Blaze'in onunla olan inişli çıkışlı ilişkisinin yoğunluğunu taşıdığı için film, Blaze Foley'nin doğup büyümesinden itibaren değil, Sybil ile tanıştıktan sonrasından başlıyor. Bu da 1975'te Whitesburg, Georgia'da küçük bir performans topluluğunda tanışmalarına denk geliyor. Öncesinde annesi, erkek ve kız kardeşlerinden kurulu The Singing Fuller Family adında bir gospel grubunda müzik yapmaya başlayan Blaze, küçük yaşta geçirdiği çocuk felci yüzünden bir ayağı diğerinden kısa olduğu için aksayarak yürüyen, tuhaf ve dolaylı konuşmayı seven, iri yarı bir adam olarak karşımıza çıkıyor. Kısa sürede birbirlerine aşık olan Blaze ve Sybil, topluluktan ayrılıp ormanda bir ağaç evinde yaşamaya başlıyorlar. Bu arada Sybil hamile kalıyor ama yaşadıkları hayat bir bebeğe bakacak maddi ve manevi şartlara uygun olmadığı için kürtaj yaptırıyor. Yine Sybil'ın zorlamasıyla Blaze'in yazdığı şarkıları geniş kitlelere duyurmak için otostop çekerek kendilerini yollara vuruyorlar. Ama bu dışa açılma, beraberinde sorunları da getiriyor.

Ama Ethan Hawke, burada anlattığımız gibi düz bir şekilde tasarlamıyor filmini. Blaze'in en çok etkilendiği müzisyen, aynı zamanda yakın arkadaşı olan Townes Van Zandt ve gruptan arkadaşı Zee'nin, Blaze'in ölümünden sonra katıldıkları bir radyo programında onu konuştukları anlar filme serpiştiriliyor. (Bu arada sadece bu ikiliye soru sorarken sesini duyup bir defa arkadan gördüğümüz programın DJ'i de Hawke'ın kendisi.) Yine Blaze'in kariyerinin ilerleyen safhalarında köhne bir barda verdiği konseri de aynı şekilde filmin çeşitli anlarına yayıyor. Tabii bunları filmin asıl akışını oluşturan Blaze - Sybil ilişkisinin gidişatının türlü bölümlerine monte ediyor. Bu sayede sıra dışı sayılabilecek bir kurgu şekli benimseyen Hawke, hem film içinde kendine has bir tempo yakalıyor, hem de önce ve sonra arasında dengesini arayan güçlü bir hamlık elde ediyor. Blaze Foley'i tanımayanlara, hayatını bilmeyenlere daha filmin başlarında sonu ile ilgili spoiler veriliyor ya da film esnasında birden radyo programına, konser verilen bara dönülüyor. Fakat bunlar kesinlikle filmi zedelemiyor. Bilindik bir giriş-gelişme-sonuç izleğine sahip müzisyen biyografisi anlatmaktansa, o kopukluk veya düzensizlik olarak algılanması muhtemel kurgu tercihleri, Blaze gibi bir adamın kırık dökük yaşamıyla çok iyi örtüşüyor.


Müzisyen Blaze ve oyuncu Sybil, yaşadıkları doğal ortamdan ayrılıp kariyer fırsatlarının peşinde emek harcamaya başladıklarında, özellikle Blaze için sorunlar başlıyor. Yeni çevre, geçim derdi, evden haftalarca uzak kalan Blaze, hem bir işte çalışıp, hem de kendine kariyer fırsatı yaratmak isteyen Sybil, Blaze'in Sybil'a yazdığı olağanüstü hasret mektubu... Nihayet onu keşfeden Zephyr Records'un sunduğu fırsatlardan bir süre faydalanıp, asi ruhuna bu işkenceyi yapamayacağını anlayınca bu fırsatları tepmekten geri durmayan Blaze, filmin başlarında Sybil'a söylediği gibi bir star olmak değil, efsane olmak istiyor. Onun efsane anlayışında ise Merle Haggard ve Willie Nelson gibi outlaw müzik hareketinin "kanunsuz" duayenleri yer almakta. Yani devasa sahnelerde, ışıltılı bir şöhret aldatmacasına kanmaktan çok uzak bir adam Blaze Foley. Alkol problemi yüzünden sahnede diline hakim olamayıp işini, hemen akabinde de aynı sebepten Sybil'ı kaybediyor. Filmin en melankolik yanlarından biri de ikili arasındaki bu ayrılık ve kavuşmaların güzelliği olsa gerek. Film boyunca duyduğumuz Should Have Been Home With You, Picture Cards, Cold, Cold World, If I Could Only Fly gibi daha nice güzel şarkısından ve Sybil ile olan sevgi dolu ilişkisinden de anlaşılacağı üzere naif bir kişiliğe sahip olan Blaze'in, bazen sahnedeyken seyircilerle kavga edebilecek kadar da asabi olabilmesi, Amerika'nın kırsalında olduğu kadar, çoğu ülkenin kırsalında da rastlanan hazır cevap, kıvrak zekalı, hikayesi bol, üstüne de geveze kır insanlarının özelliklerine sahip olması gibi türlü halleri filme çok doğal yansıyor. Biraz fazla kendine özgü ve bu yüzden anlaşılmaz gibi görünse de edebi derinliğe sahip bir şarkıcı/şarkı yazarı.

Ethan Hawke, filmin her yanına sinmiş o salaşlığı, "outlaw country" atmosferi, yeri geliyor görkemli bir pastoral zenginliğe yaslayabiliyor. Bu zıtlığı yumuşak geçişlerle, bir koz haline getirdiği karışık kurgusuyla, hüzün kaplı Blaze Foley şarkılarıyla sağlıyor. 2006'da kendi romanı The Hottest State'i senaryolaştırıp yöneten Hawke, oyuncu William ve müzisyen Sarah adlı iki karakter üzerinden tutunamayan bir aşk hikayesi anlatmıştı. 12 yıl sonra başka birinin romanını çektiği filmde Blaze ve Sybil'in aşkını yine erkeğin tarafından, onun sevap ve günah içtenliklerini yadsımadan, kimseyi aşağılamadan ama kalpleri kırmaktan da geri durmadan anlatıyor. Başrole de ilk ciddi deneyimiyle Ben Dickey adında henüz 2. albümünü 2019'da çıkarmış bir müzisyeni yerleştiriyor. Çok iyi bir Blaze performansı ortaya koyan, şarkıları kendisi seslendiren Dickey'ye yine pek kimsenin tanımadığı Alia Shawkat çok güzel eşlik ediyor. Townes Van Zandt rolünde müzisyen/aktör Charlie Sexton, Blaze'in babası rolünde kısacık izlediğimiz, kiminin outlaw country efsanelerinden biri olarak, kiminin de onlarca filmiyle tanıdığı Kris Kristofferson, yine kısa misafirlikleriyle Sam Rockwell, Richard Linklater, Steve Zahn ve Sybil'in annesi rolünde gerçek Sybil Rosen, bu kendi halinde ama özel filmin kenarından kıyısından geçen isimler. Asla bir yıldız olmamış, fakat country müzik tarihinin karanlık, kirli, kanunsuz, yaramaz, yine de dürüst, kırılgan, aşık çocuklarından biri olan Blaze Foley'nin anısına hakkını vererek dokunabilecek bir film.

11 Mart 2019 Pazartesi

Girl (2018)


Yönetmen: Lukas Dhont
Oyuncular: Victor Polster, Arieh Worthalter, Oliver Bodart, Katelijne Damen, Valentijn Dhaenens, Magali Elali, Alice de Broqueville
Senaryo: Lukas Dhont, Angelo Tijssens
Müzik: Valentin Hadjadj

Senaryosunu Angelo Tijssens ile birlikte yazıp ilk uzun metrajını çeken Lukas Dhont yönetimindeki Girl, 15 yaşındaki trans birey Lara'nın cinsiyet değiştirme sürecinde yaşadıklarını inceleyen Belçika/ Hollanda ortak yapımı bir dram. Belçika'da yeni bir muhite taşınan Lara, kardeşi Milo ve babası Mathias'tan oluşan ailenin olağan bir günüyle başlayan, her şeyi yavaş ve sakin biçimde işleyerek bu rutine ve tabii Lara'nın naif olduğu kadar çok ince bir gerilime sahip hayatına seyirciyi de ortak eden film, türünün (veya alt türünün) nadide örneklerinden biri. Lukas Dhont'un “2009’da bir Belçika gazetesinde erkek çocuk bedeniyle doğan ve balerin olmayı tek amaç edinmiş bir genç kız hakkında okuduğum makale beni çok etkiledi. Bu cesaret örneği gençten çok etkilendim. Seyircilerin, kendine ait olmayan bir bedenle doğmanın nasıl bir his olduğunu anlamalarını istedim.” cümleleriyle özetlediği Girl, bu esinlenmeyi, akla gelebilecek türlü klişe tuzaklarına düşmeden yalın ve olağan bir üslupla aktarmaya çalışan bir film. Bu çabasında da başarılı olup çok sayıda ödülün yanında özellikle 2018 Cannes Film Festivali'ndeki FIPRESCI, Altın Kamera, Queer Palm ve Belirli Bir Bakış (En İyi Erkek Oyuncu) bölümlerinden de ödüllerle dönmüş.

Lukas Dhont'un okuduğu haber, aslında filmin finalindeki trajik olaya istinaden yazılmış olsa da, Dhont bu olayın öncesini kendi kurmaca hikayesiyle şekillendiriyor ve kamerasını adeta Lara'ya kilitliyor. Bazı benzer yapımlarda tanık olduğumuz üzere gerçek cinsiyetini gizleyen, bu gerçeğin ortaya çıkıp çıkmaması yönünde seyirciyi diken üstünde tutacak bir gerilim üzerine konmuş bir trans birey yok bu defa. Filmdeki herkes Lara'nın erkek bedenine sahip olduğunu biliyor. Bu sayede birçok klişeyi bertaraf eden Dhont, onun hormon tedavisine, aynı zamanda dans okulunda aldığı bale derslerine başladığı döneme odaklanıyor. Taksi şoförlüğü yapan babası Mathias her zaman ona destek oluyor. Okuldaki arkadaşları tarafından (bir partide kızların onun penisini görmek istedikleri sahne dışında) zorbalığa uğramıyor. Akrabaları onu ergen bir kız olarak görüyorlar. Böylesine sorunsuz bir çevre düzeni sağlayan Dhont'un, erkek bedeninde, üstelik bale gibi zor bir aktivite ile başarılı olmaya çalışan bir kızın hikayesini anlatmaya yönelik meydan okuması yetmiyormuş gibi, kendini bu derece klişelerden arındırması da bir nevi çılgınlık. Ayrıca Lara, sağlıklı olmayan şekilde gizlediği penisi dışında gerçekten çok güzel ve alımlı bir kız bedenine sahip olmasından bile tam anlamıyla mutlu değil. Yani Dhont, filminin dramatik açmazlarını dış etmenlerde değil, tamamen Lara'nın kendi bedensel memnuniyetsizliğinde arıyor.


Hormon tedavisi, ergenliği nedeniyle yaşadığı fiziksel değişimler ve buna bağlı olarak bu değişimleri yavaşlatmak için kullanmak zorunda olduğu ilaçlar nedeniyle yavaş yavaş psikolojik zorluklar da yaşamaya başlayan Lara, bir an önce tam anlamıyla kız olmak istiyor. Ama bu tedavinin umduğu kadar çabuk sonuçlanmayacağını, olası komplikasyonları da düşündükçe, bu acelesi hem zaman zaman diğer kızlara ayak uydurmakta zorlandığı dansına, hem de henüz sahip olamadığı cinsel hayatına olumsuz yansıyor. Dans ederken ayakları yara bere içinde kalıyor. Asansörde ara sıra karşılaştığı genç komşusunu, bu ihtiyacı ile tanışma girişimleri için kullanıyor. Kendisini her koşulda destekleyen babasını ergenlik tripleriyle zorluyor vesaire. Black Swan'daki balerin Nina'nın bu "öteki" kimliği tarafından ele geçirilmeye başlaması veya Hedwig and The Angry Inch'teki Hedwig'in dişiliğinin önündeki en büyük engel olan "çıkıntısı"na duyduğu öfke ile uzaktan akrabalıkları izleyenin zihinlerine bazen uğruyor, bazen uğramıyor. Lara'nın duymaktan hiç hoşlanmadığı, kendisine doğduğunda konmuş olan Victor isminden kurtulduğu gibi kolay kurtulamayacağını anladığı penisi ile kurduğu sessiz, öfkeli, çileli ilişkiyi çok iyi yansıtan Dhont, onun sessizken bile konuşan türlü yüz ifadelerini senaryosunun sessiz cümleleri olarak yakalamayı ve anlamlandırmayı çok iyi başarıyor.

Lukas Dhont, ülkesinin duayenleri olan Jean-Pierre ve Luc Dardenne kardeşlerin sinemasından da etkiler taşıdığı görülen Girl ile karakterini hiçbir suretle sömürmeyen, onun kararlılığını, acemiliğini, ötekiliğini, fiziksel olarak ait olmadığı bir cinsiyetin karşı tarafına duyduğu güçlü aidiyet duygusunu kesinlikle abartmadan, en doğal haliyle perdeye aktarıyor. Tabii bütün bu duygular 2002 doğumlu bir erkek olan Victor Polster'in bedeninden ve yüzünden okunuyor. Sinema dünyası bu güne dek bir sürü trans birey rol gördü. Ama Polster'in Lara yorumu bunların arasında olağanüstü sınıfına dahil edilmesi gereken örneklerden biri. Henüz ilk filminde, hiç de rol yapıyormuş gibi görünmeyen Polster, bedenen olduğu kadar ruhen de Lara'nın bir "kız" oluşunu kutsayan sadeliğe, zarafete, asalete sahip. Metot oyunculuğu gerektirdiği su götürmez son derece zor bir rolün altından da ancak böylesine doğal bir performansla kalkılabilirdi. Belki daha keskin kenarlı, köşeli, trajedili, mesaj kaygılı bir film bekleyenleri tatmin etmeyebilir. Ama Girl, ilerde "Girl"ün yönetmeninin yeni filmi" diye karşılayacağımız yeni Dhont filmlerinin tepesinde yer alacak derecede güçlü bir debut.

4 Mart 2019 Pazartesi

Widows (2018)


Yönetmen: Steve McQueen
Oyuncular: Viola Davis, Michelle Rodriguez, Elizabeth Debicki, Cynthia Erivo, Liam Neeson, Colin Farrell, Robert Duvall, Brian Tyree Henry, Daniel Kaluuya, Carrie Coon, Garret Dillahunt, Jon Michael Hill, Jon Bernthal, Manuel Garcia-Rulfo
Senaryo: Gillian Flynn, Steve McQueen, Lynda La Plante
Müzik: Hans Zimmer

Harry Rawlings (Liam Neeson) liderliğindeki bir soygun çetesi, yüklü miktarda para kaldırdıkları soygun sonrasında polise yakalanırlar ve bindikleri minibüsün patlaması sonucu ölürler. Harry'nin karanlık suç ilişkilerinden biri olan Jamal Manning (Brian Tyree Henry), yaklaşmakta olan belediye başkanlığı seçimlerinde en güçlü iki adaydan biridir ve ona olan borcu yüzünden Harry'nin eşi Veronica'yı (Viola Davis) sıkıştırmaya başlar. Seçimlerin diğer adayı Jack Mulligan (Colin Farrell) ise eskiden yıllarca babası Tom Mulligan'ın (Robert Duvall) belediye başkanlığı yaptığı bölgede kazanmak için tehlikeli Jamal'i alt etmenin planlarını yapmaktadır. Kocası öldükten sonra boşluğa düşen Veronica, onun bir sonraki soygun planlarının detaylarının bulunduğu bir defter bulur ve o soygunu kendisi yapmaya karar verir. Harry'nin soygun yaptığı ölen ortaklarının eşleri olan Linda (Michelle Rodriguez) ve Alice (Elizabeth Debicki) ile temasa geçip onlara bu planı açıklar. Eşleri öldükten sonra maddi manevi zor durumda olan bu iki kadın soygun planını kabul ederler. Geçim derdindeki bir başka dul olan Linda'nın çocuklarının bakıcısı Belle (Cynthia Erivo) de şoför olarak ekibe dahil olunca dört kadın için saat işlemeye başlar.

Pek çok dizi senaryosunda emeği bulunan İngiliz oyuncu/senarist Lynda La Plante'nin 1983 ve 85'te, ardından 2002'de dizi formatında çekilen aynı adlı senaryosunu bu defa Steve McQueen ve Gillian Flynn uzun metraj olarak temize çekiyor. 2014 tarihli David Fincher yönetmenliğindeki Gone Girl romanını ve senaryosunu yazan Flynn, en son başarılı bir mini dizi olarak televizyona uyarlanan Sharp Objects romanının da yazarı. Yönetmen de ilk iki uzun metrajı Hunger ve Shame ile İngiliz sinemasının yükselen değerlerinden biri olan Steve McQueen olunca beklentilerin yüksek olması kaçınılmaz. Ama ne var ki McQueen, En İyi Film dahil 3 dalda Oscar kazanan 12 Years A Slave ile Hollywood semalarında uçma uğruna sinemasının özgünlüğünden tavizler verdikçe hayal kırıklığı yaratmaya başladı. 12 Years A Slave kötü film değildi elbette. Ama ilk iki filminde yarattığı derinlikli sinema dokusunun yerini daha ana akım, hatta direkt ödüllere oynamaya çabalayan hesaplı bir sinemaya bırakmak istemişti. İstediğini de bu filmle aldı. Tadı damağında kalmış olacak ki, zaten iki defa TV dizisi olarak çekilmiş ortalama bir suç hikayesi olan Widows'u, tecrübeli Gillian Flynn ve yıldız oyuncu kadrosuyla uzun metraja uyarlamak suretiyle yine ödüllere talip oldu. Ne var ki pek kimsenin bilmediği birkaç festivalden aldığı ödüller dışında umduğunu bulamadı.


Elinde öyle ödüllük bir malzeme olmayan, ama son dönemdeki siyah sinemanın yükselişinden nemalanmak için o malzemeyi ödül avcısı kıvamına getirmek uğruna elindeki kozları bir Amerikalı gibi kullanan, böylece binlerce benzeri çekilmiş bir filme imza atan Steve McQueen, artık kendisinden çok şey beklenen bir isim olmaktan çok uzakta. Oscar'ın "çok beyaz" olarak eleştirilmesinden sonra onlarca kötü siyah filmin zorlama biçimde dolaşıma sokulmasını fırsata çevirmek isteyenlerden birinin de Steve McQueen olacağı eskiden akla gelmese de, 12 Years A Slave'den sonra hissedilmişti. Widows sadece siyah sinemanın bu ısmarlama zihniyetinden değil, özellikle Weinstein vakasından sonra yine Hollywood'da bir yükselişe sebep olan sinema sektöründeki kadın dayanışmasından ve direnişinden de pay kapma peşinde bir film. Üstüne seçim öncesi politik ayak oyunlarını, dinin politikaya alet edilişini ve perde arkasındaki yozlaşmayı da ekleyince kendini dev aynasında görmesi bir yerde kaçınılmaz. Ancak McQueen bu alanda o kadar şabloncu ki, bir sonraki hamleleri, hatta nasıl biteceği bile az çok belli sıradan bir suç hikayesine, en azından sinema sanatına yönelik teknik beceri içeren incelikli sahneler katmayı bile düşünmüyor. Dizi formatında daha ayakları yere basan (ve belki biraz da sıkacak) kalabalık karakter gelişimleri sağlanabilecek iken, bunu iki saatin bilmem kaç dakikasına sığdırmak da bu şablonun işi hiç değil zaten.

Performans olarak Viola Davis'in domine ettiği Widows, onun dışında bir miktar Alice rolündeki Elizabeth Debicki'ye boş alan sağlıyor sağlamasına. Fakat kendi kimliğini, onurunu, hayattaki amacını bulma yoluna sokulup orada öylece bırakılmış bir karakter olarak ona da fazla bel bağlamamak gerekiyor. Ortalarda peydahlanan sürpriz, az çok tahmin edilebilir olma zayıflığını inkar etme çabası olarak görülebilir. Lakin o sürprizin bile nereye varacağı, nasıl sonuçlanacağı o kadar belli ki, McQueen sanki kurcalanacak bir şeyler varmış algısı yaratmaya çalışıyor. Oysa film bitince elde avuçta hiçbir şey kalmıyor. Davis'in artistlik becerileriyle ayakta tutmaya çalıştığı Veronica dışında herkes tam anlamıyla dümdüz karakterler. Hırslar, öfkeler, tehditler, kaygılar öylece havada asılı duruyor. McQueen, kariyerinin en iyi iki filmi Hunger ve Shame'de görüntü yönetmenliği yapmış, unutulmaz sahnelere emek katmış Sean Bobbitt'i de kendisine benzetmiş sanki. Akılda kalan tek bir plan, vurucu tek bir sekans yok neredeyse. Fazla uzatmayıp Widows'un dört filmlik Steve McQueen kariyerinin en zayıf halkası olarak görmenin haksızlık olmayacağını söyleyebiliriz.

24 Şubat 2019 Pazar

Roma (2018)


Yönetmen: Alfonso Cuarón
Oyuncular: Yalitza Aparicio, Marina de Tavira, Diego Cortina Autrey, Carlos Peralta, Marco Graf, Daniela Demesa, Nancy García García, Verónica García, Fernando Grediaga, Jorge Antonio Guerrero, José Manuel Guerrero Mendoza
Senaryo: Alfonso Cuarón

İlk kez 1998 yılındaki Charles Dickens uyarlaması Great Expectations ile izlediğim, ama ilk kez 2001 tarihli Y tu mamá también ile tanıdığım Meksikalı Alfonso Cuarón, tam da sinema dünyası iyi bir Güney Amerikalı sinemacı daha kazanıyor diye düşünürken, hiç izlemediğim Harry Potter and The Prisoner Of Azkaban ile kariyerine devam edince, onun da bazıları gibi ülkesinden çıkabilmek uğruna çok da seçici davranmayabilecek karakterde bir yönetmen olduğu fikri belirdi. Ta ki, P.D. James'in post apokaliptik romanından uyarlanan ve 2006 yılının en iyi filmlerinden biri olan Children Of Men ile çok güçlü bir dönüş yapana dek. Romanın gücünü koruyup bunu çok çarpıcı teknik becerilerle yönetmenlik gücüne ekleyince, Alfonso Cuarón adı artık çok daha rahat anımsanır hale geldi. 2013'e geldiğimizde ise başta En İyi Yönetmen dahil 7 dalda Oscar olmak üzere tam olarak 232 ödül kazanan harika bilim kurgu Gravity ile vizyonunun genişliğine hayran bırakan Cuarón, bugüne kadarki en kişisel filmi olan Roma ile o vizyona unutulmaz bir halka daha ekliyor.

Mexico City'nin orta üst sınıfın yoğunlukta olduğu Colonia Roma mahallesinde, dört çocuklu Antonio ve Sofía çiftinin rutininde film, bir "mixtec" olan (Güney Meksika topraklarında yaşamış, kökenleri Azteklerden önceye dayanan yerli halkına verilen isim) genç hizmetçi Cleo'yu merkezine alıyor. Filmin neredeyse tamamı, Cleo'nun perspektifinden perdeye yansıyor. En kişisel filmi olması, kendi hayatından esinlenmesi, insanları, mekanları, olayları, eşyaları, detayları kendi geçmişinden çağırması itibariyle Cuarón'un bu evin dört çocuğundan biri olduğunu söylemek zor değil. Ama Cuarón o çocukların, ya da ebeveynlerden birinin gözünden okumayı seçmiyor. Cuarón'un filmi adadığı, kendi yardımcıları olan ve "beni o büyüttü" dediği Liboria “Libo” Rodríguez'den esinlenilen Cleo’nun hayatından filmi inşa etmek ona çok daha derinlikli ve geniş bir hareket alanı sağlıyor. 70'li yılların başındaki Meksika'nın ekonomik, sosyal, siyasi virajlarının irili ufaklı yansımalarını Cleo'nun etrafında ustalıkla detaylandırmak, ilham verici olaylar / görüntüler silsilesine zeminler hazırlıyor.

Bir ailesi olmayan Cleo, o kadar saf, masum, iyi kalpli, kendini adamış, mutlu, aynı zamanda içten içe hüzünlü bir kız ki, ev içinde nadiren uyarılması, azarlanması bile yüreğimizi yaralıyor. Tabii bizim Yeşilçam filmlerimizdeki hizmetçi kızlara yapılan zalimce muameleler görmüyor. Çocuklar özellikle onu çok seviyor, aileden biri gibi görüyorlar. Ama yine de alışkanlıklar onun kendi dünyasını, hizmet ettiği ailenin çizgileri dışına taşırmasına izin vermiyor. Aynı evde çalıştığı bir hizmetçi kız ve Fermín adında dövüş sporuyla uğraşan bir erkek arkadaşı var. Güvenli alanı olan evin dışında, duygularını özgür bırakabileceği yerler Fermín ile birlikte olduğu anlarla belirleniyor. Yine o kadar güzel bir insan ki, uğrayacağı en ufak bir kötülüğün bile bize geçmesi kaçınılmaz. (Hatta bir sahnede dans eden bir kadın ona sertçe çarpıp elindeki bardağı kırınca bile ona sarılmak isteyebiliyorsunuz.) Ancak Cuarón saflığın, temizliğin, masumiyetin, o kadar da güvenli olmayan dış dünyada istismara uğramasının kaçınılmazlığını, kendi Roma evreninde de yadsıyamıyor. Çünkü bizzat o evrenin içinden geliyor. Çünkü kendi Libo'sunu çok iyi tanıyor, onun yaşadıklarını biliyor.


Alfonso Cuarón'un senaryosunu yazdığı, yönettiği, yapımcılığını, editörlüğünü, sinematografisini üstlendiği Roma, kusursuz bir film değil ama kusurlarıyla da güzel bir film. Cuarón, hemşehrisi Guillermo del Toro'nun gülünç derecede hesapçı The Shape Of Water'ı kadar bariz olmasa da, kendi hesaplarını yapmış bir film. Fakat bu hesaplar, ödül sezonunda ava çıkmış bir yönetmenden ziyade, kendi hayatından önemli bir parçayı kendi mütevazi, samimi, mutlu, hüzünlü, trajik detaylarıyla içinden çıkarıp onu perdede görmek isteyen bir adamın (belki de çocuğun) geçmişindeki o anları temize çekmesi olarak görmek mümkün. Her ne kadar o anılar, boyutlarını bilmediğimiz farklılıklarla evin hizmetçisi Cleo'ya (gerçekte Libo'ya) ait olsalar da, Cuarón'un Cleo ile bütünleştiği / bütünleştirdiği, derleyip topladığı gerçekler ya da kurgulardan oluşan bu hatıralar zinciri filmin onlarca özetinden biri. Bu özet, kimi zaman köyümüzü hatırlatan bir kırsalın tertemiz havasını içine çekmek kadar basit, kimi zaman da dönemin otoriter devlet başkanı Luis Echeverría Álvarez yönetiminde 10 Temmuz 1971’de 120’ye yakın insanın yaşamını yitirdiği, askerlerin yanı sıra Amerikalılarca eğitilen (Cleo’nun tabansız erkek arkadaşı Fermín gibi) Los Falcones adlı paramiliter silahlı güçlerin sokaklarda muhalif göstericileri acımasızca öldürdükleri “Corpus Christi Katliamı"nın kan kokusunu içine çekmek kadar karışık olabiliyor.

Roma'ya getirilen eleştirilerden biri, hanım - hizmetçi, hatta efendi - köle uzantısı bir ilişkiye pasif kalıyor, olumluyor gözükmesiydi ki, bu sığ bakış açısını çürütmeye çalışmak bile boşa bir çaba. Cuarón, kendi hayatında iz bırakmış hizmetçi bir kadını merkezine alıyor, onun en mahrem anlarını gerçek veya kurgu fark etmez, bir şekilde bu denli sarsıcı anekdotlarla ve görkemli üslubuyla aktarıyor, bunun sonucunda "burjuva" bir yaklaşımla suçlanıyor. Aslında bu suçlamada bulunanlar, kendilerini Cleo kanadında konuşlandıramayanlar olsa gerek. Bunun da gerçekte kimi burjuva yaptığı açık. Cleo'nun hizmet ettiği aile ile birlikte televizyon izlemeye başladığı anda ona hemen bir görev verilmesi, ailenin zor zamanlarında çocuklara göz kulak olsun diye sürekli oradan oraya taşınması, çocuklardan biri kapı dinliyor diye onun azarlanması gibi detaylar bu ayırımı açıkça belirliyor olabilir. Ama bu saptamalar Cleo veya Libo'nun her şeye rağmen ailenin bir parçası olarak görülmediğine işaret ediyor ki, bu durum Cuarón'un bu gerçekliği yadsımayıp seviyesizce romantize etmemesi anlamına geliyor. Neticede ne yaparsa yapsın günün sonunda çocuklara muzlu süt yapma, terasa çıkıp çamaşır asma işinin ona bakıyor olması, yaşadığı hayatın adaletsizliğini ve sahiciliğini aynı noktadada buluşturuyor.

 
Azarlanan, küfür edilen, aşağılanan, terk edilen, üzerine silah doğrultulan ama buna rağmen kendi doğru gördüğü, hayatın önüne çıkardığı plana tüm saflığıyla sadık kalmaya çalışan Cleo, öyle büyük misyonlara, devasa karakter derinliğine, olağanüstü bir filme baş karakter olacak karizmaya sahip bir kız değil. Uzayda tek başına kalmış, tek amacı dünyaya dönebilmek olan astronot Ryan'ın insanüstü çabasının yanında o sadece ortalığı toplayan, yemek hazırlayan, çamaşır seren, sevdiği adamla mutlu bir gelecek düşleyen hizmetçi bir kız. Profesör Zovek'in tek ayak üstünde yaptığı hareketi bir stat dolusu insan içinde yapabilen tek kişi ama o dengeyi hayatında bir türlü elde edemiyor. Ne kadar normal ve saf, o kadar yakın ve sahici. Belki de Cuarón'un tam istediği şekliyle. Ne var ki yaşadığımız hayat o kadar fazla acıyla, haksızlıkla, yalanla, şiddetle dolu ki, hiç ummadığımız bir zaman ve mekanda yüz üstü bırakılabiliyor, bir can pazarının ortasında kalabiliyor, yüzme bilmeden suya girmek zorunda kalabiliyoruz. Çekim açısı, atmosferi, karmakarışık duygu döngüsüyle inanılmaz bir an olan doğum sahnesi gibi travmatik bir hengamenin ardından gelen dinginlik, fırtınadan sonraki sessizlik misali bu zoraki yaşananlar her gün bu hayatın içinde dönüp duruyor. Cuarón'un filmde tüm bu yaşananları aynı tonda aynı dengede, aynı siyah beyaz ambiyansta anlatmaya çalışması, kendi yarattığı bu sadeliği, doğallığı, gerçekliği kutsaması gerekiyor ki bunda çok haklı. Nihayetinde eserini ölümsüzleştirmek için plajdaki travmatik sahne sonrasında birbirine kenetlenmiş insanlardan oluşan bir heykel inşa ediyor. Aynı zamanda Cleo'nun yürek yaralayan o malum itirafıyla sanki yeniden doğuşun sembolü sayılacak, yıllar yıllar sonra da Roma'yı sembolize edecek o ikonik resim ortaya çıkıyor.

Roma, evin köpeğinin pisliğini silmek için avluyu yıkayan Cleo'nun, yerde açtığı deterjanlı sudan oluşan pencere (ve o pencereden geçen uçak) görüntüsünün yer aldığı şahane açılış sekansı ile, kameranın rastgele bir açıdan hayatın tüm trajedilerine rağmen aynı durağanlıkta kaldığı yerden devam ettiğini anlatırcasına havaya kilitlendiği (ve yine oradan bir uçağın geçtiği) kapanış bölümü arasındaki 135 dakikaya dünya kadar ayrıntıyı sığdıran bir eser. Bazen sabit, bazen sanal gerçeklik gözlüğü takıp etrafı sakince sağdan sola, soldan sağa izliyormuşuz duygusu veren panaromik çekimler, o kadrajlara zengin içerikler sığdırıyor. Yine o sahnelerin gerisinde, sağında, solunda hep başka olaylar dönüyor. Yani bu dünya sadece Cleo'dan ibaret olmayan, başka hayatların da yaşandığı bir dünya. Siz çamurda yürümeye çalışırken gökyüzünde içinde insanların oturduğu uçaklar uçuyor. Bazen panayırda bir topun içinden fırlayan bir akrobata ya da sokakta birden sevgilisiyle kalabalıktan fırlayan evin günlerdir kayıp olan babası Antonio'ya rastlayabiliyorsunuz. Siz seyirci olarak bir sinemanın arka koltuğunda öylece otururken sabit planla perdede akan komediyi izleyen insanların aynı anda ne kadar farklı duygular içinde olduklarına tanık oluyorsunuz. Bir evliliğin bitiş haberini alıp enkaza dönmüş ailenin arka planında bir düğün gerçekleşiyor. Birileri yeni doğacak bebeğine beşik bakarken aynı anda dışarıda insanlar kurşunlanıyor. "Merhaba" ve "elveda"yı, doğumu ve ölümü, trajediyi ve huzuru aynı dakika içinde, bazen aynı bedende yaşıyorsunuz.


Roma bir yanıyla da evin hizmetçisi Cleo ile evin hanımı Sofía'nın yalnızlığının hikayesi. Oyuncu olmayan, bu filmden önce Cuarón'un kim olduğunu bile bilmeyen Yalitza Aparicio ile Meksikalı sinema ve televizyon oyuncusu Marina de Tavira bu yalnızlığa çok duygulu biçimde aracılık ediyorlar. Birinin amatör sahiciliğini diğerinin profesyonel kurgusallığı çok iyi dengeliyor. Ama Roma'nın başrolü tabii ki de yıllarca unutulmayacak, unutulsa dahi görüldüğü an anımsanacak, zamanla daha iyi oturacak, demlenecek, özlenecek onlarca sahneye geçmişini, anılarını, eşyalarını, sanatını veren Alfonso Cuarón. Belki de karakterlerini çevrelerinde olup bitenlerden, hayatın kendisinden ayrı görmediği için hiçbir karaktere yakın plan girmiyor. Hayatın önümüzden, arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan akıp gidişini sabit ve hareketli uzun planlarla keskinleştiriyor. Bizi Cleo'ya odaklarken, bunu ona abartılı tepkiler yükleyip sömürmeden yapmak istiyor. Hatta hastane sahnesindeki gibi Cuarón için Cleo'nun yüzünün aldığı şekil, verdiği tepkiler, akıttığı gözyaşları değil, o an yaşadıkları önemli. Aslında bu da Cuarón'un Roma ile biçimsel anlamda yapmak istediği şeylerden biriydi. Zira bu biçimi, vermek istediği ruhtan bağımsız düşünmüyor. Zaten hiçbirimiz önümüzden bir dere gibi akıp giden hayattan bağımsız sayılmayız. İşte Roma, o dere!