26 Temmuz 2009 Pazar

He's Just Not That Into You (2009)


Yönetmen: Ken Kwapis
Oyuncular: Jennifer Aniston, Ben Affleck, Jennifer Connelly, Bradley Cooper, Scarlett Johansson, Ginnifer Goodwin, Justin Long, Kevin Connolly, Drew Barrymore
Senaryo: Abby Kohn, Marc Silverstein, Greg Behrendt, Liz Tuccillo
Müzik: Cliff Eidelman

Ortalama bir romantik komediden biraz daha fazlası olarak görülebilecek He's Just Not That Into You, kitap uyarlaması olmasının da verdiği olgunluğun perdeye iyi yansımaları sonucu "romantik komedi" tamlamasının romantik kısmından beslenen, komedi kısmını ise hiç sulandırmayan türden bir film. Popüler kadrosunun görsel zenginliğini akıllıca kullanması yanında, kitap cümlelerinin senaryo bazında seslendirilişlerinde sıkıntı yaşatmayan bu kadronun rol dağıtımında da itinalı davranıldığı belli oluyor. Sıcak, sevimli, saf, ateşli, sadık, kendine güvenli/güvensiz kadın ve erkeklerden kurulu karakter zenginliğini bir Love Actually kadar olmasa da o türün meraklılarını hoşnut edecek ölçüde filmin geneline yaymayı becermiş bir kurguya sahip.

Önce birini bulmanın, bulduktan sonra onu gerçekten isteyip istememenin, isteniyorsa ona nasıl sahip olmanın, sahip olduktan sonra onu elde tutmanın değişik yansımalarını göstermeye çalışmasını haliyle çıkma, evlilik, güven, aldatma, ayrılma, kavuşma evrelerini kullanarak çeşitlendirmesi eğlenceli. Bunu Hollywood gibi yapması zaten kaçınılmaz. Çünkü bir Hollywood! Yine de yer yer hissettirdiği o Hollywood hafifliği kadar, ilişkilerde göz önünde olan şeyleri tekrar düşündürmesi, göz önünde olmayanları hatırlatması, üstüne de birkaç hoş romantik hamlesiyle bence türün vasat örnekleri arasından kendini sıyırabiliyor. Tanıdık rom-kom formülleri mevcut. Sanal ilişkilerin yüzyüze olanların önüne geçmeye başlamasının imalanması, ilişkilerdeki kural ve istisnaların altı çizilerek kişileştirilmesi, evlilik kadar boşanmanın da bir sorumluluk meselesi olduğunu hatırlatması ve daha birçok ilişki detayı üzerine fazla savrulmadan dalışlar yapması yer yer hoş anlar yaratıyor.

Parlak oyuncu kadrosu arasında hikayenin de torpiliyle sıyrılan en başarılı karakter olarak Gigi rolüyle Ginnifer Goodwin'in sivrilmesi de ilginç. Keza, filmin en cool karakterlerinden biri olan Neil'i, oyunculuğu birçok yönden haklı olarak yerden yere vurulan Ben Affleck'in canlandırması da öyle. Filmde içi doldurulmaya çalışılan şeylerin, zaman zaman hafife alınan ikili ilişkiler üzerine basit ayrılık/kavuşma hikayeleri olması önemli değil. Aslında filmle ilgili bana göre en olumlu eleştirilerden biri, bu parlak kadronun kendilerine verilen rollerin içini bir şekilde (romantik komedi şekliyle tabi) dolduruyor olmaları olsa gerek. Tek film içinde birkaç ilişki hikayesinin birden anlatıldığı, herbirinin ayrı (veya belli yönlerden kesişen) tespitlerde bulunduğu romantik yapımları sevenlerin şans verebilecekleri, verdiklerine de büyük ihtimalle pişmanlık duymayacakları bir film.

21 Temmuz 2009 Salı

Once (2006)


Yönetmen: John Carney
Oyuncular: Glen Hansard, Markéta Irglová, Bill Hodnett, Danuse Ktrestova, Geoff Minogue
Senaryo: John Carney
Müzik: Glen Hansard, Markéta Irglová

Busker
deniyor sokak müzisyenlerine. Pek çok ünlü isim zamanında bu tezgahtan geçmiş. Erkin Koray bir Avrupa ülkesinde yolsuz kaldığında yapmış mesela. Bir de Bob Dylan ile ilgili şehir efsanesi var. Kariyerinin ilk zamanlarında bir İskandinav ülkesine giden Dylan sokağın nabzını tutmak, hem de prova yapmak için işlek caddenin birinde başlıyor çalmaya. İyi de para kazanıyor. Ama hiç kimse tanımıyor onu. Ama bu tecrübeyi yaşayan gerçek müzisyenlerin ilk amacının para olmadığını düşünüyorum. Açık havada yanından geçip giden veya durup dinleyen insanlara bir şeyler iletebilmek olsa gerek. Çünkü sokakta o insanların hassasiyetlerine daha bir yakın oluyor, elektriksiz, mikrofonsuz en çiğ halinizle içinizdekileri iletebiliyorsunuz.

İşte Once’ın kahramanı isimsiz busker da bu hemen seziliyor. Zaten idare eder bir işi var. Babası ile beraber elektrikli süpürge tamiratı yapıyor. Yine sokakta tanıştığı isimsiz Çekoslovak kız ile bir süre sonra ortak tutkuları olan müzikte buluşuyorlar. Once için bir film demek pek doğru değil aslında. Hayatın tam ortasından geçerken bu iki insanı gözüne kestirmiş bir kameranın yaptığı takip sanki. Bazı belgesel kanallarında yarım saat-bir saatlik reality hikayeler gösteriliyor. Teknik olarak onları andırıyor. Tabi onlar gibi bilgilendirme ya da gerçek bir kesit sunarak oradan bazı alıntılarla bilimsel, sosyal, kültürel çıkarımlarda bulunma misyonu yok. Peki Once’ın misyonu ne? Daha doğrusu var mı? Bir filmin misyonu olmalı mı? Yoksa sadece göründüğü gibi mi olmalı?


Once göründüğü gibi bir film. (Yine film deyiverdim, alışkanlık işte!) Yani ne görüyorsanız o! Hiç birşey göremediniz mi? O zaman hiç birşey. Bolca müzik, bir de yanında ne idüğü belirsiz bir duygu kırıntısı mı? O zaman işte o ne idüğü belirsiz şeyin ta kendisi. Peki Once hayatınızda izlediğiniz en saf, en temiz, en çiğ, en dolambaçsız filmlerden biri mi? Buyurun işte o! Kısaca Once, insan ruhuna tutulan ayna misali filmlerden biri. Öyle aklınıza estiğinde izleyeceğiniz türden değil. Yoğun bir anınızda izlemelisiniz belki de. Öbür türlü nereden nasıl sizi yakalar kestirmek güç. Böyle filmlerde oyunculuk, ses, ışık, kurgu, kıl, tüy aramak çok gereksiz. Sadece kendinizi teslim edeceksiniz. Yakalarsa alır götürür. Yok eğer sarmadıysa sizi romantik komedi odasına alalım. Çünkü sizin kendinizi iyi hissetmeye ihtiyacınız var.

Once
ise bunu vaat etmiyor. Once size hiç birşey vaat etmiyor. Ola ki öyle yanlış bir fikre kapıldınız, hemen bırakın filmi, dönün gidin. Onu ve onu sevenleri karamsarlıkları, umutsuzlukları veya Dublin bulutları arasından nadiren sızan güneş ışıkları misali umut kırıntıları ile baş başa bırakın. Çünkü Once, vaatsiz, pahasız, sessiz, sedasız bir tutkuyu içinde taşıyan sokaklar kadar, sokaklarda yapılan müzik kadar sade bir yapım. İsimsiz iki insanın arasındaki elektriği o kadar basit ve o kadar zor anlatıyor ki, düşünceler kelimelere bürünmekte mızmızlanıyor adeta. İşte o an devreye şarkılar giriyor. Çünkü bu gibi sağlam kilitlerin tek anahtarı şarkılar oluyor bazen. Ama o da ne! Şarkılar da aynı ritme ayak uydurmaz mı! Hem basit, hem zor, hem şu, hem bu. Once aslında zor bir film. Çünkü kitleleri peşinden sürükleyemeyip, aralarından sadece kendi ritmine ve bohem havasına ayak uydurabilecek, yalnızlıklarını ve bir zamanlar masumca kaçırdıkları küçük fırsatların sebep olduğu yeri dolmamışlığı hatırlayanları seçecek bir film. Once aslında basit bir film. Çünkü tüm bunları yaparken kendi frekansını yakalamış olanlara en kısa, en kestirme yolu gösteren bir hayat parçası. Kırılacak eşya kutusunun içindeki pamuk…


Adam ve kadın. Önce adam, sonra kadın. Falling Slowly’yi beraberce bir müzik dükkanında çaldıkları şahane sahneden sonra ister istemez ikisi arasında gelişecek, yön değiştirecek bir ilişki başlıyor. Önce adam, sonlara doğru da kadın, bu adı konmamış, konamayacak ilişkiyi rencide edebilecek hamleler yapıyorlar. Farklı zamanlarda aynı şeyleri düşündüklerinden erişilmez bir tutkuyu maddeleştirecek, kirletecek, basitleştirecek sevişme şanslarını acemice yokluyorlar. İsteyenler ve reddedenler yer değiştirse de o tutkuda azalan pek bir şey olmuyor. Hem zaten onlar her beraber şarkı söyledikleri sahnede veya birbirlerini şarkı söylerken dinledikleri her sahnede zaten tutkuyla seviştiler. Zamanında o erişilmez tutkuya erişmeyen varsa aramızda, daha hiç bir şey yaşamamıştır. Sevişmeden, öpüşmeden, hatta dokunmadan bir kerecik bile o tutkuyu duymamış olmak çok büyük eksiklik. Buna imkan yok. Çünkü o her yerde. İşte Once o tutkuya aşık bir film. Şimdi o şarkıların hangisinin sözlerini, melodilerini anlatmalı, yorumlamalı, hepsi kendini zaten anlatırken.

Oscar alan benzersiz Falling Slowly, Markéta Irglová’nın Beth Gibbons (Portished) dokunuşlarını andıran meleksi sesiyle yorumladığı If You Want Me, bir partide seslendirilen, parti şarkısından öte bir şey olan Gold, stüdyoda grup halinde çaldıkları muhteşem When Your Mind's Made Up, eski sevgiliye gönderilmiş tüm zamanların en güzel şarkılardan biri olası Lies ve diğerleri… Once’ın müziklerini dinlemek yetmez. O şarkıları yaşamak gerek.

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Feast III: The Happy Finish (2009)

Yönetmen: John Gulager
Oyuncular: Diane Ayala Goldner, Carl Anthony Payne II, Hanna Putnam, Tom Gulager, William Prael, Martin Klebba, Juan Longoria García, Clu Gulager, Josh Blue
Senaryo: Marcus Dunstan, Patrick Melton
Müzik: Stephen Edwards

Üçlemenin son ayağı Feast 3: The Happy Finish, kan, pislik ve absürdlük geleneğini bozmuyor. Tam da ikinci filmin kaldığı yerden başlayarak sanki asla TV’de oynamayacak bir gece yarısı TV dizisinin devamı gibi ilk iki filmden alınan zevkin, tuhaflığın, komikliğin ve tiksintinin uyumunu bozmuyor. İkinci filmde bıraktığı noktada, üçüncü filme dair yaptırdığı tüm tahminleri çöpe attırması ile zaten daha başında niyetini belli ediyor. Yine özenle eklenen ve nasıl tedavülden kaldırıldığını ilk iki filmi izleyenlerin tahmin edeceği ilginçlikte karakterler mevcut. Shitkicker, Jean Claude Seagal ve Peygamber karakterleri yanında beklenmedik biçimde garip bir kanalizasyon ahalisini de filme dahil eden manyak senaristler Patrick Melton ve Marcus Dunstan, Saw IV- V (ve maalesef yolda olan VI) senaryolarından daha özgür takıldıkları bu üçlemeyi usulüne uygun ucu açıklıkta sonlandırıyorlar.
 
Aslında son derece matrak müzikal finali de gelecek tepkilere göre devamının çekilip çekilmeyeceğini havada bırakıyor. Şahsen ne kadar çekilirse çekilsin hepsini keyifle izlerim. Çünkü yaratıklarla ve finalde bambaşka bir uçukluğa bürünen distopik saçmalığıyla ilgili ortaya saçmış olduğu soruların cevapları için devam filminin (veya filmlerinin) çekilmesi gerek. Hatta Saw serisinin gereksizliğinden daha gerekli bir durum var ortada bana göre. Bu arada kariyerinde uzun metraj olarak sadece bu Feast üçlemesi bulunan yönetmen John Gulager’in gözden kaçmaması gereken numaralarının da hakkını vermek şart. Umarım ileride birileri keşfeder de, kendisine daha yüksek bütçelerle birkaç bin dolar kazandırırlar. Video pazarına yönelik bu işlerin içine sızan estetik denemelerin farkına varmayı seven bir seyirci olarak, Feast serisinin B filmlerine yöneltilen tepeden bakışlara, aşağılamalara gülüp geçen, siktir çeken tavrını saklayacağım ve hep saygıyla anacağım.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Feast II: Sloppy Seconds (2008)

Yönetmen: John Gulager
Oyuncular: Diane Ayala Goldner, Hanna Putnam, Clu Gulager, Martin Klebba, Juan Longoria García, Tom Gulager, Amy McGee, Josh Blue, Carl Anthony Payne II
Senaryo: Marcus Dunstan, Patrick Melton
Müzik: Stephen Edwards

Canavarlar geri döndü! Bir grup tuhaf kasaba sakinine kasaba barını dar eden yaratıklardan kurtulmayı başaranlar ve onlara eklenen başka sıra dışı karakterlerin yer aldığı Feast II: Sloppy Seconds ile hikaye kaldığı yerden devam ediyor. İlk film korku, komedi, slasher, gore ne derseniz deyin, benzer filmlerin enflasyonunda kendine has bir orijinallik barındırıyordu. Genelde bu bağımsız türün devam filmleri, ilk filmin gölgesinden kurtulamaz. Ama Feast II: Sloppy Seconds, ilk filmden daha kanlı, daha iğrenç ve kesinlikle daha komik. Yine kan, kusmuk, pislik arasında havada uçuşan espirilerin ve yine klişeleri yerle bir eden birbirinden ilginç sahnelerin yüzlerde yaratması muhtemel korku, tiksinti ve komik ifadelerini görmek için suratına ayna tutası geliyor insanın. Bu kez intikam için yollara düşen seksi hatunlardan kurulu bir motor çetesi, kurnaz araba satıcısı Slasher, onun karısı Secrets ve karısının aşığı Greg, Amerikan güreşi kariyerlerinden sonra kasabada anahtarcı dükkanı açmış iki cüce kardeş, kendini kasabanın hapisanesinde yaratıklara karşı emniyete alan eski bilim adamı, yeni canki, ilk filmin yaşlı barmeni ve yine ilk filmin Jenny Wade’i (ki kendisi Feast serisinin tipik “sona kalan kadın” kontenjanının biraz parodi, biraz ciddi oyalama malzemesidir), iki lafından biri küfür olan akıllara zarar renkli karakter menüsünü oluşturuyorlar.

Türün basmakalıp yöntemleriyle kedi-fare oyunu oynayan yönetmen John Gulager ile senaristler Patrick Melton ve Marcus Dunstan sağlam bir devam filmi ile dönmüşler. Yaratığın içini açma, mancınıkla atlama, bebek kurtarma, Jenny Wade’in gördüğü rüya, güreşçi cüce kardeşler Thunder & Lightning’in kavga sahneleri bu ekibin mizah anlayışlarının ne kadar iğrençlikten, aynı zamanda ne kadar şamatadan ibaret olduğunu ortaya koyuyor. İster aptalı oynayan bir kurnazlık, ister düpedüz aptallık olsun, şahsen bu yıl izlediğim iri bütçeli birçok gerilim aksiyondan (buna Robert Rodriguez’in Grindhouse olmak için yırtındığı Planet Terror’ü de dahil) daha eğlenceliydi. Her iki filmin IMDB puanları da bunu doğruluyor zaten. Bu da, üçlemenin son halkası olan Feast 3: The Happy Finish’i iple çekmek için bir diğer neden.

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Feast (2005)

Yönetmen: John Gulager
Oyuncular: Navi Rawat, Balthazar Getty, Henry Rollins, Josh Zuckerman, Judah Friedlander, Clu Gulager, Jenny Wade, Krista Allen, Jason Mewes
Senaryo: Marcus Dunstan, Patrick Melton
Müzik: Stephen Edwards

Issız bir yol üzeri barının müşterileri, birdenbire tuhaf, hızlı ve aç yaratıkların saldırısına mağruz kalır. Kurtulmak için elele verirler ama yaratıklar gerçekten çok güçlü ve fena halde açtırlar. Aşiret halayı kadar kalabalık "executive producer" tayfası arasında Ben Affleck, Matt Damon, Wes Craven isimlerini görebileceğiniz düşük bütçeli bir yaratık filmi. Ama şaşırtıcı biçimde çok eğlenceliydi. Üstelik bunu bilerek yapan dalgacı bir havası vardı. Yaratıkların akşam yemeğini oluşturan, tez zamanda unutacağımız karakter yelpazesi için de özen gösterilmiş. Dar mekana göre kalabalık sayılabilecek oyuncu kadrosu arasında sadece bir şapşal bulunması, bir çocuğun öldürülmesi, kahraman adaylarının fazlalığı ve kimin ölüp kimin sona kalacağının kestirilememesi gibi böylesi filmler için farklı ayrıntılar vardı. Karanlık ve hızlı çekimler, kan, revan, kusmuk arasında sıkışan matrak şahsiyetler, ciddi aksiyon numaraları, Balthazar Getty, Henry Rollins, Krista Allen bonusları da cabası.. Beni bu filmi izlemeye iten ise, ilk filmini çeken yönetmen John Gulager'in Feast 2 ve Feast 3 için kolları sıvamış olduğu haberine rastlamamdı. Bu şekil devam filmi numaralarına prim vermesek de, iki devam filmi birden çekilen şeyi merak ediyor insan. Neticede fena sayılmazdı, iyi vakit geçirdik.

10 Temmuz 2009 Cuma

La vie rêvée des anges (1998)


Yönetmen: Erick Zonca
Oyuncular: Élodie Bouchez, Natacha Régnier, Grégoire Colin, Patrick Mercado, Jo Prestia
Senaryo: Erick Zonca, Roger Bohbot, Pierre Chosson
Müzik: Yann Tiersen

İşi ve kalacak yeri olmayan Isabelle, şansı yaver gidip bir dikiş fabrikasında iş bulur ve orada tanıştığı Marie ile arkadaş olur. Kaza geçirip komaya girmiş bir anne-kızın evinde tek başına kalmakta olan Marie, Isa’yı da yanına alır. Isa ve Marie zamanla birbirlerine temiz bir dostlukla bağlanmaya başlarlar. Geçici işlerde çalışan ve evlerinde kaldığı komadaki genç kızın günlüğünü okuyan Isa ile, gönlünü zengin bir playboya kaptıran Marie’yi hem bireysel yönden, hem de dostlukları açısından zorlu sınavlar beklemektedir. 90’ların Fransız sinemasının yüzaklarından La Vie rêvée des anges (Meleklerin Düş Yaşamı), sadeliği, samimiliği, doğallığı ve hepsini kanatları altına almış hüznü ile harika bir kent dramı. Dostluğu merkez edinen konusu, aşk, bağlılık, ölüm gibi dallara ayrılıyor, ama o dalları da gövdenin güçlü bir parçası haline getiriyor. Pek çok saygın festivalden çeşitli ödül ve adaylıklar kazanmış filmin içten diyalogları, gidişatı bir dakika bile ağırlaştırmayan kurgu akıcılığı, doğaçlamaya izin veren, bu sayede hayatın içinden birçok ayrıntıyı sinema perdesine asla yabancılaştırmayan, gereksiz müdahalelerde bulunmadığını hissettiren oyuncu yönetimi gerçekten çok güçlü.

Tabi Erick Zonca yönetiminin etkileri yanında film içinde hiç vakit kaybetmeden benimsediğimiz iki kadın oyuncudan Élodie Bouchez’in özgürce hayatın akışına kendini bırakmış, fakat sevgiye, dostluğa, dürüstlüğe bağımlı Isa rolü ile, Natacha Régnier’ın sert mizacından gerçek aşk arayışı uğruna feragat eden, tutkuları gözünü kör eden Marie performansı birinci sınıf. Bu yüzden her ikisinin de 1998 Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülüne layık görülmeleri çok yerinde bir karardı. Yürek burkan sonu ve “her hayat ayrı bir dram ve o hayatlar her şeye rağmen bir şekilde sürüyor” dercesine düşündüren, etkileyen, üzen ilginç final sekansı ile söyleyeceklerini insanın boğazına düğümleyen La Vie rêvée des anges, her sinemaseverin varsa çeşitli ülke sinemalarına yönelik önyargılarını bir kenara bırakıp, hayatında bir kez de olsa şans vermesi gereken özel filmlerden.

5 Temmuz 2009 Pazar

Nick and Norah's Infinite Playlist (2008)


Yönetmen: Peter Sollett
Oyuncular: Michael Cera, Kat Dennings, Rafi Gavron, Aaron Yoo, Ari Graynor, Alexis Dziena, Zachary Booth, Jay Baruchel, Jonathan B. Wright
Senaryo: Lorene Scafaria, Rachel Cohn, David Levithan
Müzik: Mark Mothersbaugh

Yıllar geçtikçe moda olanların demode olması, fakat o demodeliğin günün birinde tekrar moda hale gelmesi döngüsünün günlük yaşamla beraber, kültür sanatı da etkilemesi kaçınılmaz. Düşük bütçelerle çekilen filmler veya çıkarılan albümlerde rastlanan “indie” kimliği, geçmişle bağını koparmayıp ondan yoğun biçimde etkilenmiş, kendi döneminin yeniliklerini eskiyle kaynaştırmış bir tavrı yansıtmakta. Mainstream’e alternatif oluşturmasından ötürü bu bağımsızlığın taşıdığı ticari riski pek umursamayan veya umursamaz görünen indie ruh, elindeki bağımsızlığı iyi kullanıp mainstream’den bıkmış kitlenin beğenisine sunduğunda yoğun biçimde kabul görmekte. Çünkü büyük film ve plak şirketlerinin bunaltan dayatmalarından tümüyle veya bir nebze bağımsız kalabilmiş yapımlarda görülen samimiyet ve özgürlük, farklı tatlar peşindeki insanlar üzerinde çok daha etkili olabiliyor.

Bu bağımsızlığı talep edenlerin çoğunluğunun genç kesim olduğu düşünüldüğünde, popüler ile bağımsız arasındaki farkın belli yaş aralıklarına hitap etme işlevi, o yaşlardaki gençlerin sosyal yaşam alanlarının farklılıklarıyla da kendini gösteriyor. Amerikan gençlik filmleriyle kendini belli eden bu farklılıklar, aslında her iki kanattan da ortak dalga boylarına sahip olduklarını, en azından belli başlı şablonlar üzerinden hareket noktaları edindiklerini gösteriyorlar. Kafaların cinselliğe fazla takılmış olması, bir gruba dahil olma ihtiyacı, kuşak çatışmaları, okul hayatı, randevular, partiler, kötü alışkanlıklar hepsi bir şekilde gerek popüler gençlik filmlerinde, gerekse bağımsız yapımlarda üzerinden geçilen konu başlıklarını oluşturuyor. Bazıları bu başlıkların birini veya birkaçını araç, bazıları ise aralarından seçtikleri herhangi birini amaç haline getiriyorlar.


Aklı uçkurunda American Pie ucuzlukları, birbirinin kopyası teen slasherlar, parti yapmaktan başka şeye kafası basmayan fazla güzel ve fazla yakışıklı lise çocuklarının cirit attığı basit eğlenceliklerden oluşan gençlik filmleri, biraz 11 Eylül sonrasının yıpratılmışlığı, biraz 11 Eylül öncesinin bulanıklığı, biraz da yükselen indie akımının getirdiği olgunlaşma sancılarının farklı senaryo biçimleriyle kendini gösterişiyle artık eskisi gibi prim yapmamaya başladı. Seks, uyuşturucu, intihar olguları, aşk, romantizm, aidiyet duygularıyla daha farklı şekillerde yüzleşmeye başladı. Ghost World, Charlie Bartlett, Donnie Darko, Welcome To The Dollhouse, Garden State, Wristcutters : A Love Story, Brick, Juno, Bully, İngiltere’den de Cashback, Boy A, This is England filmlerinde ortaya çıkan basit anlatımlar, klişe gençlik filmleri seyrini bunalımlı, arızalı, felsefi ve hüzünlü yansımalarla tekrar etti veya tamamen farklı yeniliklerle donattı. Basit duruşlarına rağmen komedi dokuları daha şahsileşti, dram örgüleri daha içine girilemez bir hâl aldı. Apolitik duruşlarını bile politik ve sosyal zeminlere yayabildiler. Bu yüzden mantıksız, yüzeysel veya aşırı kişisel bulundukları oldu. Fakat hepsini bir kenara koyduğumuzda, gençlik filmleri denen türe çok daha cazip birer alternatif oluşturacak şekilde farklı cephe açabildiler.

Nick and Norah's Infinite Playlist, Cumartesi günü başlayıp Pazar’a sarkan zaman diliminde bir grup gencin yaşadıklarını, tatlı bir telâşla, tanıdık gençlik meseleleriyle ve fonda hiç susmayan indie müzikle anlatan normal bir romantik komedi. Tanıdık, normal ve komedi olması onu özel yapmıyor elbette. Hattâ aynı klasmandaki Juno’ya göre birkaç sıra altta bile sayılır. Fakat senaryosunun ince ince detaylandırdığı hınzırlığını, o tanıdık ve normal dış görünümüne “indie” bir mod ile uyarlayış biçimindeki sıcaklık onu bazı izleyenleri gözünde özel hale getirecek karakterde. Özel oluşu, seyircinin bağımsız yapımlarla kurduğu kişisel bağdan kaynaklanmakta. Yoksa filmi hafif, sıradan ve sığ olarak görmek de yine o bağı kuramamış seyircinin tasarrufu. Aslında “indie” etiketiyle müzik yapan grupların algılanış biçimi de genelde böyledir: Gitar, bas, davul, vokal ekseninde ortaya çıkan müzik, kemikleşmiş entruman dizilimini bağımsız kılacak ölçüde sade bestelerden oluşur. Bu türe yabancı dinleyici kitlesi tarafından basit ve sıkıcı bulunma ihtimalleri yüksektir. Elbette basit ve sıkıcı olanlar mevcuttur ve bize göre sıkıcı olanların başkalarının kahramanları olduğunu görmek de şaşırtıcıdır. Onu özel yapan ise listeleri altüst etmesi, stadyumlarda konser vermesi veya aynı anda 200 salonda birden gösterime girmesi değil, daha kişisel titreşimler yayan yapısıyla “kişiye özel” olmasıdır. Nick and Norah's Infinite Playlist de bu duygularla izlendiğinde iyi veya kötü yerini bulan bir film.

Okulun burnu havada kızı Tris karşısında sevgilisiz görünmek istemeyen Norah’nın bir konserde sahnede gitar çalarken gördüğü Nick’e 5 dakikalığına sevgilisiymiş gibi davranması teklifi, Nick’in ise gerçekte Tris’in acımasızca terk ettiği ümitsiz aşığı oluşuyla başlayan, Norah’nın alkole dayanıksız kankası Caroline’in kaybolması ve Nick’in grubu Jerk Offs elemanlarının onu bulmak için seferber oluşuyla gelişen, bu süreçte Nick ve Norah’nın birbirlerini keşfetmeye başlamaları ve bir dizi komik olayla ilerleyen tek gecelik bir filmden bahsediyoruz. İçinde bu özetten fazlasını barındıran eğlenceli bir bağımsız. Üstelik bu kargaşaya bir de şehre gelen meşhur indie grup Where’s Fluffy?’nin nerede sahneye çıkacağı yönündeki bitmeyen spekülasyonların heyecanı eklenince ortam daha da şenleniyor.


Zaten o noktada Where’s Fluffy?’nin sembolize ettiği, aranılan şeyin bulunması değil, onu ararken edinilen tecrübelerin insana kazandırdıkları. Filmin keyfini kaçıracak ayrıntılar, espiriler, tespitler serisini filme saklamak, filmden alınacak şahsi hazlar düşünüldüğünde çok daha yerinde bir karar. Yer yer indie müziğin referanslarından ve raconundan faydalandığı için yabancılaşma hissi uyandırabilecek olmasına rağmen, cinselliğe fazla yüklenmeden, karakterlerini doğallıkla karikatürizelik arasında getirip götüren, müziği filmdeki tüm karakterlerin vazgeçilmezi haline getirmiş, duygusal zekâsı olan güzel bir bağımsız-gençlik-romantik-komedi alternatifi. Filmin romandan uyarlama senaryosunu yazan Lorene Scafaria’nın Juno’nun senaristi Diablo Cody ile dostluğu da anlamlı. Farklı bir jenerasyonun elinden çıktığını hissetiren bu senaryolar, komedi ve ciddiyetin iç içe geçmişliğini, bazen biraz da abartarak samimi kılmayı hedefliyor.

Yugo’suyla, drum machine’iyle, her filminde olduğu gibi şaşkın görünümüyle, The Cure “Boys Don’t Cry cep melodisiyle, Jerk Offs’un tek “normal” erkeği Nick, müzik tutkusu, baygın bakışları, olağanüstü The Cure yorumu, tüm ruh değişimlerini hüzünlü bir yüzün kanatları altında yaşayan ifadesi, müziğe bir iş değil, bir zevk olarak bakan indie prensesi Norah, tüm geceyi sarhoş geçiren Caroline ve aynı zamanda filmin yan oyuncularından biri olan onun sakızı, kokona Tris, asalak insan Tal ve tabiî ki Jerk Offs… Mini Vanlarında death metal dinleyen eşcinsellerden kurulu indie punk grubu Jerk Offs, benzer komedilerde sık sık başvurulan homofobik bakışın aksine, bir gençlik filminde gördüğüm en cool gaylerden oluşan filmin en mühim renk unsurlarını oluşturmakta. Nick ve Norah’yı yakınlaştırmaya uğraşan iyilik melekleri olmaları yanında, komediden fazla insancıl bir ciddiyet yüklü Thom, Dev ve Lethario, yüzlerde yarattıkları tebessümleri boşluğa savurmuyorlar kesinlikle. Anlatılmaz, izlenir pek çok anın, filmi beğenmiş izleyiciye favori sahneler sunacağı muhakkak. Kendi ürününüz olan karma CD’ler ve onlara keçeli kalemlerle yaptığınız kapaklar gibi bir film Nick and Norah's Infinite Playlist… Sizin için çok önemli bir insan için özene bezene seçip bir CD’de topladığınız bu şarkılar, o önemli insan için hiçbirşey ifade etmeyip çöpü boylasa bile, o CD’yi çöpün içinden çıkarıp kıymetini bilecek birileri mutlaka vardır diyor. Biraz da bu yüzden çok özel bir film. İnsanlar size “bu filmin neresini beğendin, bu müzikte ne buluyorsun” diye sorduklarında yüzünüzde beliren o hınzır gülümsemeyi hatırlayın. Size kalabalıkta bile kendinizi özel hissettiren…

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Alice (2005)


Yönetmen: Marco Martins
Oyuncular: Nuno Lopes, Beatriz Batarda, Ana Bustorff, Laura Soveral, Carla Maciel, Ivo Canelas, Miguel Guilherme
Senaryo: Marco Martins
Müzik: Bernardo Sassetti

Sinema sanatı, performansın, görüntünün, ışığın, hikayenin ve diğer tüm tamamlayıcı unsurların ortak bir amaç etrafında toplanmasıyla vücut bulan bir sanattır. Amaç atmosfer yaratmaktır veya olmalıdır. Size samimiyetini, gerçekliğini, fantezisini en etkin biçimde aktardığı sürece kalıcılığını koruyacaktır. Basit bir hikaye, abartısız bir oyunculuk bile o atmosfer içinde yolunu çizer ve emin adımlarla yürür. Marco Martins’in yazıp yönettiği 2005 Portekiz yapımı Alice, işte tam anlamıyla o filmlerden biri.

Mário ve Luisa’nın küçük kızları Alice birgün kaybolur. Aradan geçen 193 günün ardından filme dahil oluruz. Mário, kızını bulmak için kişisel çabasıyla her yolu denemektedir. Basit biçimde sadece bu kadar özetlenebilecek hikaye meğer bünyesinde o kadar yoğun bir dram barındırıyormuş ki, izleyiciye sunduğu yöntem ve atmosfer de o basitliğin içinde derinleşecek, katmanlaşacak, izleyeni de o derinliğe çekecek ölçüde güçlü. Marco Martins, ateş düştüğü yeri yakar misali sadece kaybedenlerin hissettikleri o kayıp acısını işlediği basit hikayesini hem görüntüleriyle, hem depresif ama gerilimli havasıyla, hem de başrol oyuncusu Nuno Lopes ile mükemmel biçimde harmanlıyor.

Martins işe kızını kaybeden acılı babadan başlıyor. Mário, Alice’in kaybolduğu gün ne yaptıysa hergün aynı şeyleri yapıyor: Aynı saatte kalkıyor, aynı adımları atıyor, aynı trene binip, aynı dilenciye para veriyor. Hatta o gün temizlikçiye verdiği bir damatlığı, hergün aynı temizlikçiye tekrar götürüyor. Bu rutin sayesinde Alice’i bulabileceği ümidi o kadar güçlü ki, bu rutine ek olarak hergün sokağa karışıp kayıp ilanı dağıtıyor, onları mağaza camlarına yapıştırıyor. Ama en ilginç olanı ise, yaklaşık 600 bin nüfuslu Lizbon’un en işlek caddelerini tepeden gören çeşitli dairelere tam 11 el kamerası yerleştirmesi, onların tüm gün kaydettiği görüntülerin yer aldığı kasetleri toplayıp akşam izlemesi ve dikkatini çeken görüntülerin çıktısını alıp duvarına yapıştırması.. Bunları yaparken son derece sistematik ve dakik bir yöntem izleyen Mário, kayıp kızını aramak diye bir meslek edinmiş dersek doğru olur. Asıl mesleğinin aktörlük olduğunu anladığımız Mário’nun oyunundan izlediğimiz kısa pasajlarda büründüğü diri ve neşeli kimlik ile acısını saklamayı da başarıyor. Ama Alice’siz hayata geri döndüğünde tekrar soğukkanlı, içinde fırtınalar kopan ama rutinine sadık Mário haline geliyor. Bunun yanında depresyona giren karısı Luisa’yı da teselli etmeye çalışarak, bu hüzünlü olduğu kadar gizemli öykünün baş köşesine oturuyor.


Aktör Nuno Lopes, saçı sakalıyla oluşturduğu pejmürde görüntüsüne rağmen, bunların ardında sergilediği, tarifsiz acısını arayış çabasına dönüştürmüş baba Mário rolüyle hemen her karesinde göründüğü filmi hakkıyla dolduruyor. Mário’nun ümitsizlikle sürekli mücadele halindeki güçlü karakter yapısının zaman zaman acısına yenik düştüğü anları, yükselip alçalan ruh hallerini, soğukkanlı telaşını son derece tutumlu, abartısız, ölçülü ve alttan alta çok yoğun bir hüzünle canlandıran Lopes kesinlikle iyi bir seçim. Parliament mavisi ve karanlığın sağladığı gölgelendirmeler, acı çeken bir babanın yaşadığı derin dramı adeta Lopes’in yüzüne yazıyor. Anne Luisa’yı canlandıran Beatriz Batarda ise Lopes’e kıyasla daha ikinci planda kalmasına rağmen, özellikle sinir krizi sahnesiyle izleyiciyi öykünün acıklı gerçekliğine daha bir yakınlaştırıyor. Bunun yanında Mário’nun kameralarını yerleştirdiği daire sakinlerinin kendilerine has ilginçlikleri de filmin koyu dramatik dokusunu zarar vermeyen hoş ayrıntılar.

Marco Martins, farklı sinema dillerinden alışverişlerle kendine yeni bir dil yaratmaya uğraştığı Alice’te, pek çok yönden bunu başarıyor. Tek bir filmle kederli, naif, gerilimli ve gizemli olabilmek ve bunu gerçekten karşı tarafa aktarabilmek yeteneğini kanıtladığı gibi, filmin temposunun ağırlaştığı anlarda da görüntü estetiği sayesinde kırılganlık ve bilinmezlik arasındaki dengeyi çok iyi sağlıyor. Öyle ki film, konuştuğu anlardaki gücüne, sustuğu anlarla daha bir güç katıyor. Örneğin, Mário’nun bir sahnede sokaktan geçerken arkasındaki duvardan yansıyan, elinde saatle koşan tavşan resimleri (-ki film bittikten sonra Alice Harikalar Diyarında’nın yazarı Lewis Carroll’dan bir alıntı yapılmış), gün bitiminde Mário’nun kameralarının kırmızı ışıklarının birer birer sönüşleri, yine Mário’nun bir elektronik eşya mağazasının önünde ekranda kendi yüzünü gösteren televizyonlara bakışı gibi daha bir çok etkileyici sahne mevcut. İşlek ve gündelik telaşın hakim olduğu Lizbon sokakları, metroları ve havaalanlarının yarattığı kalabalık klostrofobisi, nefesleri kesen bir takip sahnesi ve tabiki o sarsıcı final. Hatta tam iki adet final olduğu bile söylenebilir ki, her ikisi de izleyeni darmadağın edebilecek, onları ümidin ümitsizlikle yaşadığı düellonun görkemine şahit yazacak, boğazlarına kelimeleri düğümleyecek, “bak işte bu yüzden üzgün bir filmdim ben” diyebilecek sakin ama görkemli bir kapanış.

Kast yazıları aşağıdan yukarı doğru akarken hipnotize olmuşcasına bakakalmak, ne düşüneceğini bilememek ve elbet gözyaşlarına boğulmak olasılıkları da seçenekler arasında. Sevgi, ümit, fedakarlık, keder gibi kavramları İstanbul gibi yedi tepeli bir şehir olan Lizbon dekoruyla dramatik, hassas, sessiz sedasız ama aynı zamanda gerilimli bir üslupla işleyen, sinematografisi ve hüzünlü piyano nağmeleriyle, ama her şeyiyle çok güçlü bir film Alice.