30 Mayıs 2020 Cumartesi

Beginners (2010)


Yönetmen: Mike Mills
Oyuncular: Ewan McGregor, Christopher Plummer, Mélanie Laurent, Goran Visnjic, Mary Page Keller, Kai Lennox, Keegan Boos
Senaryo: Mike Mills
Müzik: Roger Neill, Dave Palmer, Brian Reitzell

2005 yılında yazıp yönettiği ilk filmi Thumbsucker ile beğeni toplayan Mike Mills, 2007'deki Does Your Soul Have A Cold? adlı belgeselin ardından 2010 yılında kendini daha da geliştirmiş biçimde Beginners ile geri döndü. Karısı öldükten sonra eşcinsel olduğunu açıklayan 75 yaşındaki emekli müze müdürü Hal ve oğlu Oliver arasındaki ilişkiyi, babası öldükten bir süre sonra Oliver'ın bir partide tanıştığı gizemli aktris Anna ile ilişkisiyle harmanlayan Beginners, Mills'in bu ilişkileri ele alış biçimleri kadar bu harmanlama becerisiyle de güçlü bir film ortaya koyuyor. Film, bir yandan Hal'ın gay olduğunu açıkladığı, sonrasında çaresi olmayan bir kanser evresinde olduğunu öğrendiği dönemde başlayıp, bu dönemde oğlu Oliver ile yaşadıklarını işliyor. Diğer yandan Hal'ın ölümünün ardından Oliver'ın Anna ile tanışıp belirsizliklerle dolu bir ilişkiye yelken açtığı başka bir dönem izliyoruz. Arada sırada da geçmişe gidip küçük Oliver'ın annesi Georgia ile vakit geçirdiği anları izliyoruz. Bu üç kanalı kronolojiyle uğraşmadan iç içe geçiren Mills, Oliver'in şahsi monologlarıyla süslü, Michael Moore belgesellerinde gördüğümüz esprili arşiv fotoğraflarıyla hızlı geçişleri de aralara serpiştiriyor. Bu zamanda bir ileri, bir geri gidişler Oliver'ın annesi, babası ve sevgilisine karşı beslediği karmaşık duygularını simgelercesine eğlenceli ve hüzün dolu bir hatıra defterine dönüyor.

Eşi ölene dek eşcinsel olduğunu herkesten gizlemiş olan Hal, cinsel özgürlüğünü kazanmış olduğunu hissetmesine, hatta hayat dolu genç sevgilisi Andy ve değiştirmek istediği hayat tarzıyla kayıp yılların acısını çıkarmak istemesine rağmen, tedavisi mümkün olmayan kanser hastalığını öğrenince bunu reddetme psikolojisine giriyor. Babasının bu sıra dışı hayatıyla bir anda yüzleşmek durumunda kalan Oliver, onun cinsel yöneliminden rahatsızlık duymasa da, aklında cevap bekleyen bir çok soru var. Tabii film, bu karışık kurguda ne zaman cevaplanacağı asla kestirilemeyecek onlarca soru gibi bunları da zamanlaması bize tam yerinde gözükecek anlarda cevaplıyor. Mills bu bölüme anne Georgia'nın dalgalı psikolojisini ve Andy'nin sevgi açlığını da dozunda ekleyerek yan karakterlerin hikayeye gerekli katkılarını sağlıyor. Oliver - Anna kanadı ise kendi başına ayrı bir senaryo gibi akıyor. Klişelere yüz vermeyen, bağımsız ruhlu, birbirine hemen teslim olmayan, içinde muğlaklıklar taşıyan bir mizahla örülmüş bu ilişkinin seyri de cevapları kestirilemeyecek tavırdan nasibini alıyor. Ciddileşmeye başladığı zaman adeta kırılacak eşyaya dönüşen romantizmin sindiği bu sevimli beraberliğin mütevazi büyüsüne kapılmamak çok zor. Mills'in kağıt üzerinde kurguladığı baba - oğul ve kadın - erkek dengeleri sanki serbest denemelerden derlenmiş bir roman uyarlaması gibi kendi yolunu çizip, her an başka yollara da sapabilirmiş izlenimi uyandıran biçimde sinema karakterlerinde vücut buluyor.

Babasının yıllar sonra bir eşcinsel olduğunu öğrenen, ummadığı bir anda aşka düşen, elindeki albüm kitapçığı tasarımı siparişini, zihninde kendi hayatının kitapçığını tasarlamaktan bir türlü tamamlayamayan Oliver'ın çocuksu şaşkınlığını, anne ve babası arasındaki iletişimsizlik arasında büyümüşlüğünü, eline geçen aşkla ne yapacağını tam olarak bilememezliğini, babasını ve sevgilisini kaybetme hüznünü hep cebinde taşıyan sevimliliğini kusursuz veren Ewan McGregor, tüm bunları yaparken özel bir çaba sarf etmiyor. Çünkü Mike Mills'in yarattığı, otobiyografik özelliklere sahip Oliver'ın abartılı, uçlarda bir performansla yansıtılmaması gerekiyor. Anna rolündeki Fransız oyuncu Mélanie Laurent ile kimyası da çok güçlü. Filmin en önemli unsurlarından biri ise Hal rolüyle başta Oscar, Altın Küre ve BAFTA olmak üzere çeşitli festivallerden 30 ödül kazanan usta aktör Christopher Plummer. Tabii ki oyuncunun kariyerinde bundan çok daha iyi performansları olmuştu. Sayısız filmde özellikle yan rollerde güven veren bir karakter oyuncusu oldu. Beginners'da çizdiği, yıllar sonra hayatını değiştirme, inandığı ve hissettiği şekilde yaşama fırsatı elde eden, öncesini göremiyoruz ama bu haliyle renkli bir kişilik kazanan Hal karakterini filmin doğasına yakışır biçimde abartısız ama tam da kendisine biçildiği gibi canlandırıyor. Ama hepsi Mike Mills'in canlı olduğu kadar sakin, neşeli olduğu kadar üzgün, çalışkan olduğu kadar rahatına düşkün yazım/yönetim dengelerine çok şey borçlu. Mills'in Beginners sayesinde Charlie Kaufman, Spike Jonze, hatta Noah Baumbach ekolüne yakın duran bir tarz oluşturmaya başladığı söylenebilir. Bunu da, bu filmde kurgusal yönden oynamayı çok sevdiği bir kavram olan zaman gösterecek.

25 Mayıs 2020 Pazartesi

And Breathe Normally (2018)


Yönetmen: Isold Uggadottir
Oyuncular: Kristín Þóra Haraldsdóttir, Babetida Sadjo, Patrik Nökkvi Pétursson
Senaryo: Isold Uggadottir
Müzik: Gisli Galdur

Beş kısa filmin ardından yazıp yönettiği ilk uzun metrajı And Breathe Normally ile Sundance Film Festivalinde yönetmen ödülü kazanarak adını duyuran Isold Uggadottir, oğlu Eldar ile güç bir hayat yaşayan Lára'nın Gineli bir göçmen olan Adja ile kesişen hikayesini anlatıyor. Bekar bir anne olarak iş arayan, nihayet yurt dışı girişlerdeki bir pasaport kontrol noktasında işe giren Lára, bir gün ona işi öğreten çalışma arkadaşının gözden kaçırdığı bir pasaport ayrıntısını yakalayarak Adja'nın ülkeye girişine engel olur. Kızından ayrı düşen, sorguya alınan, geçici olarak kendisi gibi yasal açıdan sorunlu göçmenlerin bulunduğu bir tesise yerleştirilen Adja, çaresizce sınır dışı edileceği günü beklemeye başlar. Bu arada kirasını ödeyemediği için evinden çıkan, kalacak başka bir yer bulamayınca oğluyla beraber arabasında yatan Lára da farklı bir açıdan hayata tutunma çabasındadır. Bu iki kadının hayatlarını tekrar kesiştirerek mütevazi bir anlatımla perspektifini genişleten Uggadottir, İzlanda gibi göçmen sorunundan fazla etkileneceğini düşünmediğimiz bir ülkenin sınırları içinde bile yaşanabilecek zorlukları dile getiriyor. Avrupa'nın, özellikle de İskandinav ülkelerinin mülteci meselesine yaklaşımındaki ılımlı/duygusal tavırdan nasibini almış bir film olarak And Breathe Normally, bu özelliğini en baştan çok iddialı olmayıp, çeperini fazla genişletmeyip, sadece iki kadının hayatlarını yoluna koyma istekleri üzerinden gerçekleştirmek isteyen bir film.

Adja'nın dramını kesinlikle sömürmeden, abartmadan, onun iyi kalpli ve iyi niyetli kişiliğini öne çıkararak, ama yaşadığı talihsizlikleri ve trajik geçmişini yüzünden okutmak suretiyle hüznüne de ortak ederek konumlandıran Uggadottir, bir mülteciden önce bir birey tanımlaması yapıyor. Aynı şekilde geçmişi hakkında pek bir şey bilmeden de yaşadıklarını az çok tahmin edebileceğimiz ölçüde bir karakter olan Lára da benzer bir tanımlamayla bir Avrupalı'dan önce kendi ülkesinin hayat şartlarına karşı elinden geldiğince direnmeye, uyuşturucu geçmişinde yaptığı hataları aşmaya çalışan bir kadın. Hatta bunu tam manasıyla aşamadığı için, yaşanan bir olay sonrasında Eldar'ın okulundaki idarecilerin Adja'ya olan önyargılarına karşı durma cesareti bile gösteremiyor. Maddi sıkıntıları yüzünden adeta kendi vatandaşı olduğu ülkede bir mülteci durumunda kalması onu Adja'nın dramına ortak bir konuma, hatta daha da altına getiriyor. Geçici de olsa en azından başını sokacak bir yeri olan Adja'ya göre daha düşkün bir durumda olması, belki de sadece işini yapıp onun ülkeye girmesine mani oluşunun tuhaf bir bedeli sanki. Bir kadın yönetmen olarak, ilahi adalet, karma, ağlarını ören kader gibi ödeşme tanımlamalarıyla da olsa iki kadına sağladığı dramatik ortaklığa fazladan feminizm yüklemesi yapmak istemiyor Uggadottir. Öyle ki Lára ve Adja birer erkek olsalardı, ufak tefek düzenlemeler dışında hikaye sekteye uğramazdı. Ama kadın olmaları, farklı kutuplara ait bu iki insanın sessiz anlaşmalarını, belki de adı konulmayan dostluklarını daha dingin bir estetiğe oturtuyor.

Irk, dil, din farklılıkları olmadan veya bu farklılıkların üzerinde çok fazla durmadan, sadece zorlu hayat şartlarının ve daha iyi bir yaşam özleminin ortak paydada buluşturduğu iki kadının kesiştiği noktada filmini konuşlandıran Uggadottir, Lára'nın içine, Adja'nın dışına ağlayan hüzün dengesini koyu İzlanda coğrafyası fonuna o kadar sade biçimde yerleştiriyor ki, istese daha sertleştirebileceği, sömürebileceği, abartabileceği seçeneklere yüz vermeden o sadelikte kendini buluyor. Eldar gibi dünya tatlısı bir çocuğun varlığını da bu dengeler içinde hikayesinin kıvrımlarına ustaca yerleştiriyor. Lára ve Adja arasında belirlediği mesafenin kolayca aşılmasını istemeyerek, kendine hakim ama bunun yanında salıverilesi duygusallıklara da açık bir yönetmen olacağının sinyallerini ilk filmiyle veriyor. Ülkesi İzlanda'da dizi ve TV filmleriyle tanınan Kristín Þóra Haraldsdóttir ve Gine/Belçikalı Babetida Sadjo, bu dengeli duygusallığı çok iyi aktaran performanslar sunarak Uggadottir'in işini kolaylaştırıyorlar. And Breathe Normally, Avrupa sinemasının göçmen sorununa tipik yaklaşımlarından bir tanesi gibi gözükse de, bu sorun hakkında çok büyük laflar etmekten kaçınan, daha çok iki farklı coğrafyaya ait kadının yaşadığı zorlukların coğrafyasızlığına dikkat çekmeyi başaran sade ve akıcı bir dram.

18 Mayıs 2020 Pazartesi

O que arde (2019)


Yönetmen: Oliver Laxe
Oyuncular: Amador Arias, Benedicta Sánchez, Inazio Abrao, Elena Mar Fernández
Senaryo: Santiago Fillol, Oliver Laxe

Todos vós sodes capitáns (2010) adlı ilk uzun metrajıyla Cannes Film Festivali Eleştirmenler Haftası FIPRESCI, ikinci filmi Mimosa (2016) ile aynı festivalde yine Eleştirmenler Haftası'nın büyük ödülünü kazanan 1982 Paris doğumlu oyuncu/senarist/yönetmen Oliver Laxe'in senaryosunu Santiago Fillol ile yazdığı üçüncü filmi O que arde (Fire Will Come), Cannes 2019 Un Certain Regard'da jüri ödülü almış bir dram. Cannes en bilinenleri olduğu için bir ölçü olsa da, Chicago, Munich, Stockholm, Goya, Gaudi, Thessaloniki gibi pek çok tanınmış festivalden de ödül ve adaylıkla dönmüş. Ama tüm bunlara rağmen karşımızda dev bir başyapıt durmuyor. O que arde gücünü mütevaziliğinden, pastoral zenginliğinden, belgesel dokulu minimal anlatımından alan bir eve/öze dönüş filmi. İlk iki yönetmenliğinde Fas coğrafyasının saklı lokasyonlarında gezinen Laxe, bu defa ebeveynlerinin doğduğu yer olan, çocukluğunun ve yetişkinliğinin büyük bölümünün geçtiği Galiçya kırsalında içsel bir yolculuğa çıkıyor. Gece karanlığında ağaçları devire devire ilerleyen bir buldozerin, önüne çıkan devasa ve eski bir okaliptüs ağacının önünde durması, bu sayede karanlık bir western gerginliğinde iki hasmın karşı karşıya gelmesi ilüzyonu ile ürpertici bir açılış yapan film, birkaç memurun Amador Coro adlı bir adamın dosyasını işleme koyarkenki konuşmalarıyla bir anda çehre değiştiriyor.

Lugo'daki ormanlık alanın neredeyse yarısını yok eden yangınlara sebep olmakla suçlanıp iki yıl hapis yattıktan sonra şartlı tahliye edilen Amador'u, altı torbalanmış gözleriyle otobüsün camından puslu manzaraları seyrederek eve dönüş yolunda görüyoruz. Fonda, vokalleri insanın içine mıhlanan Vivaldi'nin Cum Dederit'i çalan bu sahnedeki yoğunluktan bunun mutlu bir eve dönüş olmadığı gerçeği yüzümüze vuruluyor. Zaten Amador'un çok şey anlatan ve hiç değişmeyen yılgın yüz ifadesi, hayatında mutlu hiçbir şey olmadığını belli ediyor. Köyde üç ineği ve köpeği Luna ile beraber yaşayan 80'lerindeki annesi Benedicta'nın 2 yılın ardından oğlunu gördüğünde söylediği ilk şey "aç mısın" oluyor. Eve dönüşle birlikte Amador için normale dönüş süreci de başlıyor. Mutfak ocağının başında oturdukları ilk sabah, Amador için o 2 yılın nasıl geçtiğini öğrenmekten çok, ana-oğul arasındaki sessiz iletişimi ya da iletişim isteksizliğini hissetirmekle ilgileniyor Laxe. İnekleri otlatmak, tıkalı su kanalını açmak, kır huzuruyla özlem giderircesine çimler üzerinde uzanmak, Amador gibi o doğaya aşina bir adamın rutinine dönüşü de oluyor aynı zamanda. Ama bu huzur, içinde huzursuzluk taşıyan bir karakterle hep yan yana yürüyor. Amador'un gerçekten yangın çıkarıp çıkarmadığı, çıkardıysa bunu neden yaptığı gibi soruların cevapları, bu pastoral rutin içinde kendini hiç sivriltemiyor. Laxe, yeşil doğa, hayvanlar, kapalı hava ve yağmur lisanı konuşmak istiyor. Zira herhangi bir cevap arayışında değil. En azından onun için bu cevaplar öncelikli değil.


Açılıştaki okaliptüs simgeselliği kadar olmasa da, Galiçya'nın bu küçük dağ köyüne ait diğer doğal varlıkların da insanlar gibi kendi hayatlarına devam ettikleri gerçeği bir belgesel kıvamında görünürleşiyor. Benedicta'yı sağanak yağmurdan koruyan boş ağaç gövdesi ya da her sabah süt veren inekler, doğal ritmi aksatmayan onurlu bir bilinçle kendi varlıklarını sürdürüyorlar. Doğal yaşamın bir parçası olan hayvanların filme sirayeti, Benedicta'nın Parda, Careta ve Cachorra adını verdiği üç inekle sınırlı değil. Sadık köpek Luna, yangın tehdidi altındaki bir evin mutfağına sığınmış bir keçi, yangından sağ kurtulmuş ama kimsesiz kalmış bir at bu melankoliyle karışık trajediye ortak oluyorlar. Öte yandan Amador, Benedicta, veteriner Elena, ailesinin taş çiftlik evini turistler için bir han haline getirmeye çalışan Inazio gibi karakterler de yaşadıkları coğrafyaya tutunmanın gayretindeler. Fakat merkezde bulunan Amador'un kendini kapatmışlığından güçlü bir muğlaklık sağlayan Laxe, onun bu arınma sürecinde yaşadıkları veya söylediklerinden çıkarılacak ince detayları ekmek kırıntıları misali bir yerlere bırakıyor. Elena ile arabada yaptıkları kısa sohbet (ki radyoda Leonard Cohen'in unutulmaz Suzanne'i çalıyor), köydeki bir cenaze töreninde birinin "Amador, ateşin var mı" iğnelemesi, annesine okaliptüs ağacı hakkında söyledikleri, Inazio ve arkadaşlarının ona acıyan tavırları, bu sessiz sakin ton içinde onun kederli ve belirsiz yanını inşa eder nitelikte ayrıntılar haline geliyor.

Amador'un hapisten eve dönmesiyle ateşin geri dönüp dönmeme ihtimalini, seyircinin yüreğine düşüreceği ateşle bir tutmayı başaran Laxe, bir an bile Amador'a konduramadığımız "kundakçı" yaftasının bilinmezliğini de aynı yüreğin etrafına bir duvar gibi örüyor. 2 yıl önce ne oldu, neden oldu, bunları finaldeki duygu patlaması bile tam anlamıyla ele vermiyor. Laxe, ortada bir senaryo dahi olduğunu düşündürmeyen filmini "coğrafya kaderdir" özeti etrafında dolanarak, o coğrafyanın basit dinamiklerine sirayet etmiş sonsuz huzuru ve kederi güçlü bir "kır sıkıntısı" atmosferinde filme alıyor. Kimi zaman Nuri Bilge Ceylan ustalığında, kimi zaman doğal akışın spontane bir gözlemcisi olarak kasten düzensiz ama her sahnesiyle derin bir sessizliği anlamlandırabilmiş yönetmenliğini şiirleştiriyor. Gerçek yangın görüntüleri çekebilmek için bir sezon beklemesi, o yangının er ya da geç çıkacağı gerçeğini kabullenmişlik de içeriyor. O acı gerçeğe istinaden çektiği O que arde, çatıya vuran yağmur damlalarının sesinin loş bir köy odasında yarattığı dinginlik kadar, hatalarından geri dönemeyecek bir insanın yüzüne harita gibi işlenmiş hüznü kadar basit bir film. Zaten öze dönüşün kodları da her zaman o dinginlikte ve hüzünde saklı.

13 Mayıs 2020 Çarşamba

Les Cowboys (2015)


Yönetmen: Thomas Bidegain
Oyuncular: François Damiens, Finnegan Oldfield, Agathe Dronne, Ellora Torchia, Antoine Chappey, John C. Reilly, Mounir Margoum, Iliana Zabeth, Maxim Driesen, Jean-Louis Coulloc'h
Senaryo: Thomas Bidegain, Noé Debré
Müzik: Raphaël Haroche, Moritz Reich

Thomas Bidegain ve Noé Debré'nin senaryosunu yazdığı, Bidegain'in ilk yönetmenliği olan Fransa/Belçika ortak yapımı Les Cowboys, uzun yıllara yayılan bir kayıp öyküsü. Un prophète (2009), De rouille et d'os (2012), Dheepan (2015) gibi önemli yapımların senaryo ekiplerinde yer almış olan Bidegain, bazı "ilk" olmanın eksikliklerine rağmen içten içe dramatik bir tutkuyla hikayesine sarılan bir film çekmiş. 1994 Ekim'inde dört kişilik bir ailenin bölgedeki country - western fuarına katılmasıyla başlıyor. Eski bir country müzisyeni olması sebebiyle çevresinde sevilen Alain, fuarda ailesiyle hoş vakit geçirir. Bir ara sahneye çıkıp Tennessee Waltz'i söyler, kızı Kelly ile dans eder. Ne var ki günün sonunda 16 yaşındaki Kelly hiç bir iz bırakmadan kaybolur. Alain polise gider, odasını karıştırır, arkadaşlarıyla görüşür. Onlardan Ahmed adlı müslüman bir erkek arkadaşı olduğunu öğrenir. Üstüne bir ulusal güvenlik görevlisi evlerine gelip sorular sorunca aklına radikal islamcı gruplar tarafından kaçırılmış olabileceği gelir. Zaman geçtikçe hiç bir sonuç alamayan, yetkililerden ümidi kesen Alain, kendi gayretleriyle günler, aylar, yıllar sürecek bir arayışa başlar. Küçük oğlu Kid de büyüyünce babasıyla bu arayışa dahil olur. Bidegain, filmin ilk yarısını bu kaybolma gizeminin her an çözülebileceğiyle, yıllar geçse de çözülemeyeceği arasında tekinsiz bir yerde tutmayı başarıyor. Bazı bağlantıları sayesinde kızı hakkında tüyolar alıp, farklı ülkelerde bu tüyoların peşine düşen Alain'in bu kaybı kabullenemeyişi ilk yarıya çok sade ve gerçekçi yansıyor.

Ancak Bidegain, yıllar süren bu iz sürümünü betimlerken o yılların nasıl geçtiğini kesin çizgilerle belirtmek istemiyor. Hangi yılda olduklarını, arada geçen zamanda neler yaptıklarını vurgulamadan filmi normal akışında götürüyor. Bu kurgulama şekli bir yandan zamanda fazla sıçramalar yapıldığı için derme çatma, fakat diğer yandan doğal akışı değiştirmeyip sadece Kelly'nin izine en fazla yaklaşıldığı zaman ve mekanlara götürüldüğü için gerekli bir hale bürünüyor. Bu ilk yarıdaki takip sürecinde kızının nerede olduğunu bir türlü öğrenemeyen Alain'in bunu saplantı haline getirişi, başka hiç bir şey düşünüp hissedemez oluşu, sanki uyuşturucu bulamayan bir bağımlıya dönüşmeye başlaması çok iyi çiziliyor. İkinci yarıda ise bu kurgu biçimi fazla bozulmadan adeta başka bir filme geçiyoruz. Burada kendisine Kid diye hitap edilen Alain'in oğlu Georges öne çıkıyor. Tüm girişimlerden ve ihbarlardan bir sonuç alamadıkları için kayıp ablasından giderek ümidini kesen, bu kaybı babası kadar saplantı haline getirmeyip kendi yolunu çizmiş Georges'u farklı bir coğrafyada buluyoruz. Ama bu coğrafya, orada tanıştığı insan tüccarı bir Amerikalı'nın da ümit verişiyle ona Kelly'ye çok yakın olduğu hissiyatını veriyor. Bu vesileyle babasıyla olan iz sürme geçmişinin de etkisiyle Kelly'nin kayboluşunu onun da aşamadığını, bu aşılmazlığın da tehlikeli sularda nasıl bir kaosa sebep olabileceğini yaşayarak öğreniyor. Fazla detaya girmeden, genel olarak bir kayıp üzerinden yıllara yayılan belirsizliğin insan zihninde yol açtığı hazımsızlık ve psikolojik yıpranmışlığı kendi çapında iyi etüd etmiş bir dramla karşı karşıya olduğumuzu söyleyelim.

İkinci yarıda da yılların ve olayların hızlı gelişmesine rağmen bunu dingin bir anlatımla başarabilen Bidegain, kilit sahnelerle bu yılların özetini çıkarabiliyor. Tarzına yakışır şekilde dingin ama çok dokunaklı bir finalle belirsizliğine nokta koymasını da biliyor. Kaçırılma mı, yoksa kendi rızasıyla terk etme mi gibi belirsizliklerin bu finalle pek bir önemi de kalmıyor aslında. Geçmişi sorgulamak yerine o final anının hüzün dolu tonuyla ilgileniyor. Sıkıntılarla dolu geçmişin götürdüklerini, yıprattığı psikolojileri ardında bırakmış, kendini zamanın akışına ve o akışın değiştirdiklerine bırakmış tuhaf bir rahatlama hissiyle bu uzun macera sona eriyor. Baba-oğulu canlandıran François Damiens ve Finnegan Oldfield, film nasılsa ona uygun bir performans gösteriyorlar. Yani abartısız, ama kendi içinde bu belirsizliğin yarattığı fırtınalarla boğuşan, uç noktalara çekildiğinde de patlamasını bilen gerçekçilikte. Filmin adına istinaden, country kültürüne yakın bir toplulukta yaşayan Alain ve Georges'un şartlar gereği iz süren birer kovboya dönmelerinin western janrındaki karşılıklarını hem pastoral, hem de kentsel boyutlarda görmekteyiz. Her ne kadar yolculuğun getirdiklerini uzun bir yayılma sürecinde zamanda sıçramalarla izlesek de, Les Cowboys için kapsamlı bir neo-western yol filmi demek de mümkün. İspanya'nın Almería şehrine ait Almería Western Film Festivali adında mütevazi bir ödül organizasyonu olduğunu fark etmemizi sağlayan, bu festivalin 2016 ayağında En İyi Neowestern Jüri Özel Ödülü'nü kazanan Les Cowboys, içine girmesi kolay da, zor da olsa, girildiği vakit tortu bırakabilecek filmlerden.

5 Mayıs 2020 Salı

The Invisible Man (2020)


Yönetmen: Leigh Whannell
Oyuncular: Elisabeth Moss, Aldis Hodge, Harriet Dyer, Oliver Jackson-Cohen, Storm Reid, Michael Dorman
Senaryo: Leigh Whannell
Müzik: Benjamin Wallfisch

Oyuncu/senarist Leigh Whannell, senaryolarını yazdığı Insidious serisinin üçüncü filmi Chapter 3'nin yönetmenliğini yaparak 2015'te sıfatları arasına yönetmenliği de eklemiş, 2018 yapımı Upgrade ile adını duyan kitleyi biraz daha genişletmişti. Yazıp yönettiği üçüncü film olan The Invisible Man, İngiliz bilimkurgu romanları yazarı H.G. Wells'in aynı adlı romanından ilham almış serbest bir uyarlama. Zamansız eserleriyle sanat dünyasını çok etkilemiş, sayısız örnekler çıkmasına sebep olmuş Wells'in en fazla ilham verdiği sanat dalı olan sinema, onun vizyonundan çok faydalandı. Görünmez Adam da bunlardan biri. The Invisible Man diye araştırma yaptığınızda çok sayıda uzun ve kısa metraj filme, aynı zamanda TV dizisine rastlıyorsunuz. Hatta 2000 yapımı Paul Verhooven filmi Hollow Man gibi başka isimlerle de bu fikri izledik. İnsanoğlunun en büyük fantezilerinden biri olan görünmezlik üzerine farklı okumalar yapmaya da müsait bir senaryoyla kariyerine devam etmek isteyen Whannel, bu defa görünmez olan adamı (ki o hep adamdı) değil, onun mağdur ettiği bir kadını merkezine alıyor. Işık bilimi alanında çok önemli çalışmalar yapmış genç ve varlıklı bir bilim insanı olan Adrian ve beraber olduğu kız arkadaşı Cecilia odaklı bir uyarlama bu. Whannel daha açılışta yavaş yavaş gerdiği bir gece yarısı evden kaçış sekansıyla iyi bir ısınma gerçekleştiriyor. Kız kardeşi Emily'nin yardım ettiği Cecilia'nın neden Adrian'dan ve onun lüks yaşantısından kaçtığını anlamadan onu günler sonra polis arkadaşı James ve onun kızı Sydney'in yaşadığı evde görüyoruz. Ama hala huzursuz ve dışarı çıkmaktan korkar bir halde.

Bir gün Adrian'ın intihar ettiği haberini alan Cecilia, üstüne bir de kendisine 5 milyon dolar kaldığını öğrenince rahatlasa da bir süre sonra tuhaf olaylar yaşamaya başlayınca Adrian'ın kendisine musallat olduğunu düşünmeye başlıyor. Zaten bundan sonrasını tahmin etmek pek zor değil. Leigh Whannell'ın senarist/yönetmen olarak vizyonunu, üç filmlik fantastik bilim kurgu gerilim örnekleri üzerine kurmasından artık anlıyoruz. Tutmuş bir filmin mirasını yemeye çalışan Insidious: Chapter 3 doğaüstü güçleri, astral seyahati konu edinirken, daha özgün bir görüntü veren Upgrade, belden aşağısı felç olmuş Grey'e yerleştirilen Stem adındaki yapay zeka implantı sonrası bir süper kahramana dönüşümünü işliyordu. Stem'i icat eden genç teknoloji girişimcisi ve mucit Eron nasıl sadece sesini duyduğumuz bir implantı Grey'in bedeninde müthiş güçlerle donatmışsa, The Invisible Man'in genç mucidi Adrian da görünmezlik sayesinde üstün güçler elde ediyor. Tabii orada Grey, burada da Cecilia bu icatların mağdurları olarak güçlü dramatik odak noktaları haline geliyorlar. Whannell, Upgrade'i tasarlarken muhtemelen aklında bir yerlerde mutlaka The Invisible Man benzeri taslaklar dolaşıyordu. Görünmeyenin sahip olduğu güç üzerine kafa yormayı seven Whannell, o taslakları hayata geçirmek için en iyi fırsatı The Invisible Man'in kendisinde buldu. Üstelik Cecilia sayesinde toplumlarda ve hukuki formlarda bir türlü görünmeyen erkek şiddeti ve tacizini görünür kılmaya yönelik farkındalıklara kapı açacak şekilde.


Sayısız korku/gerilim filminin bel bağladığı, görünmeyen üzerinden inşa edilen gizem malzemesi bu denli bol bir potansiyeli genel olarak iyi kullanan, özellikle Cecilia'nın tek başına göründüğü birçok sahnede adeta o malzemenin tadını çıkaran Whannell, Cecilia etrafındaki insanları Adrian vasıtasıyla ona karşı getirerek hikayesine ivme kazandırıyor. Cecilia'nın etrafındaki çemberi daraltarak onu ancak kendisinin bu durumdan kurtarabileceği bir dizi çıkmaza sokuyor. Fakat bunu yaparken yine Upgrade'de başvurduğu üzere bir süre sonra aksiyondan yardım istiyor. Aslında her iki filmde de durağan anlarda daha etkili bir atmosfer yaratabilirken, devreye sokulan aksiyonla o hava yerini daha hoyrat çözümlerin sağladığı kolaycılığa bırakıyor. Whannell'ın her iki filminde de hikayelerini derinleştirmek ile aksiyon katıp izleyici kitlesini coşturmak arasında kaldığı veya bilerek bu tercihi yaptığı söylenebilir. Mesela Cecilia'nın istediği kadını elde edebilecek özelliklere sahip Adrian'a (ya da Adrian'ın orada olduğuna inandığı boşluğa) "neden ben" diye sormasının cevabı olarak, Adrian'ı terk etmeyi düşünebilen ve terk edebilen tek kadın oluşunun verilmesinden başka cevaplar almak isteyebiliyor insan. Saplantı haline getirdiği kadınlara her türlü kötülüğü yapabilecek erkeklerin varlığı malum. Bunun bir de görünmez adam versiyonunun planlanmış olmasının ardında daha farklı gerekçeler arama ihtiyacı duyulabiliyor.

Filmlerinin sonunda twist seven Whannell, burada da bir değil, iki sürpriz birden düşünmüş. Zaten o görünmezlik prensibi üzerine çok da kafa yormayın demeye getirdikten sonra mantık hatalarını ötelememiz beklentisinde olduğu aşikar. Bunları öteleyip kabullendikten sonra dönüp bakınca fena sayılmayacak entrikalarla renklendirilen film, risk istemediğinin ilanını yapmış oluyor. Oysa hem Upgrade, hem de The Invisible Man bu riskler için müsait senaryo kıvrımlarına sahipti. Yıllar önce gerilim sinemasına önemli bir ivme kazandırmış Saw senaryosuna olan katkılarıyla dönem itibariyle orijinal bir işe imza atmış, başka filmlere ilham vermiş olan Leigh Whannell, kendi yazıp yönettiği filmlerde bütünüyle karanlık kalmak yerine gişeyle de barışık ana akım sinemasına yakın durmak istiyor şimdilik. Sadece yönetmenlik yapacağı yeni projesinin 1981 yapımı John Carpenter filmi Escape From New York uyarlaması olması da bir nebze buna işaret ediyor. Ama The Invisible Man'in en büyük kozu, Cecilia'yı canlandıran, canlandırmakla kalmayıp onun paranoyasını adeta yaşayan Elizabeth Moss olsa gerek. Bir oyuncu için birçok fırsat barındıran böyle bir rolü kendi sınırlarını zorlayarak, detaylandırarak ve seyirciye kolayca geçirerek sunan Moss, belki de kariyerindeki en iyi üç performansından birini burada gösteriyor. Whannell'in bir yazar/yönetmen olarak en iyi filmini ise henüz görmedik galiba.