29 Mayıs 2010 Cumartesi

Anvil! The Story Of Anvil (2008)


Yönetmen: Sacha Gervasi
Karakterler: Steve 'Lips' Kudlow, Robb Reiner, Kevin Goocher, Glenn Gyorffy, Nigel Hudson, Tiziana Arrigoni, Chris Tsangarides, William Howell
Müzik: David Norland

Slayer, Metallica, Anthrax ve Megadeth gibi grupların ortalığı kasıp kavurduğu dönemde onlarla aynı sahneyi paylaşan Kanadalı bir grup daha olduğunu henüz filmin başında görünce, üstelik Lars Ulrich’in, Slash’in, Tom Araya’nın, Lemmy’nin, Scott Ian’ın bu grubu yere göğe sığdıramayan yorumlarına rastlayınca Spinal Tap benzeri bir “mockumentary” izleyeceğimi sanmıştım. Oysa Anvil! The Story Of Anvil, 1978’de Toronto’da kurulmuş, stüdyo, konser, şu, bu derken o zamandan bugüne 14 albüme adını yazdırmış gerçek bir heavy metal grubu olan Anvil hakkında bir belgeselmiş. Grubu kuran Steve "Lips" Kudlow (gitar, vokal) ve Robb Reiner’ın (davul) arkadaşı olan Sacha Gervasi tarafından çekilen belgesel, ikilinin en son çıkan This Is Thirteen albümü öncesi yeni müzisyenlerle tekrar bir araya gelme, turneye çıkma ve albümü yapma dönemini anlatıyor. Ama bu hikâye, bildiğimiz ya da tahmin ettiğimiz anlamda yeniden diriliş öykülerinden biraz farklı olarak samimiyetin, hüznün ve azmin tüm zorluklarla olan mücadelesini gayet sade biçimde ele alıyor.

Bir catering firmasında çalışan Lips ile, orada burada vakit öldüren Reiner’ın yıllar sonra yeniden müzik yapma kapısının aralanması üzerine, o kapıyı ardına kadar açmak için her türlü fedakârlığı ve sefaleti göze almalarının anlamı seyirciye çok kolay geçiyor. Her insanın inandığı, sevdiği, hayatına anlam katan uğraşlarının bir kenara atılması üzerine etkileyici bir dram sunuyor Gervasi. Hâlâ birçok sadık hayrana sahip grubun beceriksiz menejerleri Tiziana’nın organizasyonunda çıktıkları Avrupa turnesinde yaşananlar, bir zamanların fırtına metalcilerinin düştükleri durumu acınası bir gerçekliğe büründürüyor.

Büyük stadlar yerine küçük klüplerde sahne alan, ama paralarını bir türlü alamayan, binecekleri trende yer bulamayan, lüks oteller yerine istasyonlarda sabahlayan bir grubun turnesinden söz ediyoruz. Yine de eski günlerine dönebilme umudu kazandıkları bu sözde turneden sonra tekrar aile yaşamlarına ve sıkıcı rutinlerine geri dönmeleri, onlara yeni bir albüm çıkarma yönünde gaz verince, tıpkı yeni yetme gruplar gibi sil baştan yapıyorlar. Demolarını dinleyen ve eskiden beraber çalıştıkları ünlü rock prodüktörü Chris Tsangarides’in albüm yapma teklifleri onları heyecanlandırsa da, bu iş için para bulmak da onlara kalıyor. Lips’in kızkardeşinden aldığı birkaç bin dolarla yaptıkları albümü, yapımcı şirketlere yine kendileri elden dağıtıyorlar.


Yaptıkları müzik artık demode sayılsa da, This Is Thirteen istedikleri gibi çok satmasa da bu belgesel Anvil’i ve onu oluşturan Lips - Reiner dostluğunun gücünü, bilen bilmeyen herkese gösteriyor. İlerleyen yaşlarına rağmen içlerindeki rock tutkusunun kendilerini götürdükleri yerde artık daha fazla tanınıyor ve saygı görüyorlar. Albüm öncesi Lips ve Reiner’ın stres yüzünden ayrılma noktasına gelmeleri biraz kurgusal ve zorlama görünse de, onların sahip oldukları tutku belgeselin her anına işlemiş görünüyor. Bu sadece müzikal anlamda bir yeniden varolma çabasının ötesinde, iki sıkı dostun ortak inancı doğrultusunda hayata sarılmalarının, hayatlarının anlamını bulmalarının öyküsü. Bu yıl içinde çıkacak Juggernaut Of Justice albümleri de bu yüzden merakla bekleniyor. Belgesel biterken Slash’in yaptığı çok güzel bir yorum var: “Milyonlarca albüm satan tonlarca grup var. Ama kaç tanesi 30 yıl boyunca beraber kalabilmiş? The Rolling Stones var, The Who var… Bir de Anvil!”

23 Mayıs 2010 Pazar

Breathless (Ddongpari) (2009)


Yönetmen: Yang Ik-Joon
Oyuncular: Yang Ik-Joon, Kot-bi Kim, Man-shik Jeong, Lee Hwan, Seung-il Hong, Sang-won Kim
Senaryo: Yang Ik-Joon

Genç Sang-hoon, borçlulardan para tahsil edip alacaklılara aktaran çetenin en güçlü elemanı bir serseridir. Bir gün lise öğrencisi Youn-hee ile karşılaşır. Her ikisi de mutsuz bir çocukluk yaşamış, parçalanmış ailelerden gelen kişilerdir. Serseri ağabeyi ve hâlâ karısının yaşadığını sanan huysuz babasıyla yaşayan Youn-hee’nin annesi, zamanında bu çete tarafından tartaklanmıştır. Ağabeyi de bu çeteye girmek istemektedir. Sang-hoon’un sert yüreği, Youn-hee sayesinde kendi sorunlu iç dünyasıyla yüzleşmesini sağlayacak, yaşadığı hayatı sorgulatacaktır. Aynı zamanda birbirlerine ne kadar çok benzediklerini anlayacaklardır.


Güney Koreli aktör Yang Ik-Joon’un otobiyagrafik senaryosunu aynı zamanda kurgulayıp yönettiği, haliyle başrolünde oynadığı Breathless (Ddongpari), bu ülke sinemasının kalburüstü özelliklerinin çoğunu barındıran etkileyici bir dram. Bir kere Sang-hoon gibi star olmaktan uzak bir görünüme ve konuma sahip olup da, filmin doğal akışında seyirci ile kendisini özdeşleştirebilme erki yaratmak çok önemli. Normal şartlar altında alelâde bir filmin nefret edilesi sevimsiz karakteri olabilecek iken, Sang-hoon’u böylesine hayatın rahminden çıkma bir içtenliğe büründürebilme inceliği, Güney Kore sinemasında aslında sıklıkla rastlanan, oysa türlü alışkanlıklar yüzünden sık rastlamayıp kalbürüstü bulduğumuz türden bir tavır. Keza Sang-hoon’un Youn-hee ile ilişkisi de aynı alışkanlıklar yüzünden ilk elden bize doğal görünmüyor. Oysa doğal olanın gerçekte bu tür bir ilişki olabileceği fikrine alışabilmemiz için bu tavıra çok ihtiyacımız var. Aralarındaki kimyayı, benzerliği, sempatiyi ve sevgiyi keşfeden iki insan her zaman köşeyi dönerken çarpışıp ellerindekileri toplarken gözgöze gelmek suretiyle birbirlerinden etkilenmiyorlar. Bazen kaba saba bir tükürük bile o iki insanın aralarında kurulacak bağın çıkış noktasını oluşturabiliyor.

Sadece üvey kızkardeşinin sevimli oğluna karşı yakınlık gösteren (onu da delikanlılık sınırlarının dışına taşmama kaygısıyla acemice yapan) Sang-hoon’un, bastırılmış sevgi açlığını bu karakterin ördüğü kalın duvarlar arasından sızdırabilmek için belki tam da böylesi bir otobiyografik bakışa gereksinim vardı. Bu yüzden Sang-hoon, küçük yeğeni ve Youn-hee’nin ebeveyn sıkıntıları yüzünden kendilerine hiç gülmemiş felekten çaldıkları o gün, “hayatımın en güzel günü” diyebileceğimiz naifliğe masumca sığınabildi. Breathless, kaba, küfürlü ve sertlik içeren bir film. Ama o sertliğe ustaca yerleştirdiği bu masumiyet hayranlık verici boyutlarda. Film bittiğinde bu sertliğin sadece bu masumiyete hizmet ettiğine inanıyoruz büyük ölçüde. Kaçınılmaz sonun kahpe kaderi de yitirilmemesi gerekenleri yüzümüze vuruyor. Filmin her şeyi olan Yang Ik-Joon, yüzeyselliğine derinlik kattığı Sang-hoon performansı yanında, ilk yönetmenliğiyle bu kariyere de eğilmesi gerektiğini hissettiriyor bizlere.

21 Mayıs 2010 Cuma

Out For Justice (1991)


Yönetmen: John Flynn
Oyuncular: Steven Seagal, William Forsythe, Jerry Orbach, Sal Richards, Jo Champa, Gina Gershon, Shareen Mitchell, Jay Acovone
Senaryo: David Lee Henry
Müzik: David Michael Frank

Spor dünyasından film dünyasına transfer olan şahsiyetlerden biridir Steven Seagal. Hep de dövüş sporlarından olur bu transferler nedense. Hiç bir sırıkla yüksek atlama atletinin veya eskrimcinin film çevirdiğini göremedik. Johnny Weissmuller yüzücüydü galiba. Bunun da sebebi malum. Pis işlerle, zibidilerle muhatap olanlar su balesi yapanlar ya da asimetrik paralel ile uğraşanlar olmuyor haliyle. Bruce Lee, Van Damme, Jet Li, Chuck Norris, Jackie Chan hatta Cynthia Rothrock isminde bir bayan dahil bu transferlere örnektir. Mesele dövüş sporlarının popülaritesinden ve yukarıda adı geçen dövüşçülerin karizmalarından (hepsinin olmasa da) ileri geliyor. Bence karizma meselesini, bu işin atası Bruce Lee’den sonra en iyi halledenlerden biri de Seagal. Onun çok farklı bir havası var gerçekten. En azından şöhretini parlattığı 90'larda vardı o hava.

Bir kere bu adam çok iyi dövüyor. E yapması gereken de o zaten denebilir. Ama huyumuz kurusun. Film izlerken kahramanımız dayak yedikçe kurtlanırız. “Bu ne biçim adam, hiç mi vurmayacak” diye içimizden geçiririz. Bu iç geçirmelerimiz danışıklı dövüştür. Çünkü biliriz ki biraz dayak yedikten sonra adamımız duruma (o kadar sopa yedikten sonra) el koyacak. Hiç gerçekçi değil. Seagal böyle çalışmaz. Rakibini tartmakmış, zayıf yanını kollamakmış geçin bunları. Düşman, saniyesinde birkaç kırıkla kendini yerde bulur. Benim bu tip filmlerden beklentim de tam olarak budur. Hiç dayak yemeden veyahut bir iki ufak darbeden sonra Steven Seagal’ın numaralarını izlemek bana hep keyif veriyor. Onunki kendini paralayan, kan revan içinde, zavallı bir dövüş değildir. Zaten o cüsseyle dayak yemesi fizik kurallarına ters bir kere. Adamını silkeler ve sanki oradan podyuma çıkacakmışçasına dimdik sonraki sahneye geçer. Kavga esnasındaki yüz ifadesinden sanırsınız ki ampul değiştiriyor. Ben Seagal’ı böyle görür böyle severim.


Ne olduğunu bile bilmediğim Aikido ve Kendo ustası Seagal, 7 yaşından beri bu işlerin içinde. İşin eğitiminin yanında felsefesini almış bir usta. Bir dönem baodyguardlık yapmış, vejeteryan, üç kez evlenmiş, üç çocuk sahibi, geniş bir gitar ve samuray kılıç koleksiyonu sahibi, aynı zamanda bir albüm sahibi gitarist, şarkıcı.. Hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip olduğunu, internet ortamında onun için hazırlanmış muhtelif sitelerden anlıyoruz. Hatta bazı siteler üye alırken Seagal üzerine bir sınav bile yapıyorlar. 25 civarı filminden birinin adını söyle desen söyleyemem. (On Deadly Ground hariç. Eskimolar uğruna tehlikeye atılan Seagal’ın karşısında bu kez Michael Caine olduğu için belki). Çünkü filmlerin konusu, kötü adamları, replikleri hepten klişe. Ama Seagal’ın benzersiz kavga estetiğini izlerken farklı bir trans durumu yaşıyorum. Dakikada yediğim çekirdek adedi artıyor. Adrenalin tavana vuruyor. O gazla kim gelse döverim diye düşünmeye başlıyor insan. Hepsi bu! Fakat bir Steven Seagal filminde dramatik işleyiş arıyorsanız bu pek mümkün olmuyor. Yine büyük üstad Bruce Lee haricinde bu sporcu arkadaşların filmlerinde de bu drama eksikliği arıza çıkarıyor. Herneyse, bunlar öyle filmler ki, özdeşlik kuramadığımız iyi saflardaki bir karakterin ölümüne üzülemediğimiz gibi, Seagal’dan o ölümüne hiç tınmadığımız karakterin intikamını almasını da dört gözle bekliyoruz. Neden? Ölenin kanı yerde kalmasın diye mi? Hayır! Seagal’ın eşsiz soğukkanlı tangosunu izlemek için tabi ki.

1991 yapımı Out For Justice, işte bu adını bile bilmeyip, her rastlayışımda dövüş sahnelerinde çivilenme yaşadığım Seagal filmlerinden biri. Sanırım hepsi de TV’de olmak üzere üç kez izledim. Normalde bir Van Damme filmine (JCVD gibi bir Van Damme filmine değil tabiî) üç dakika dayanamayan beni bu filme çeken şeyleri düşündüm. Hikaye bildiğimiz gibi: Brooklyn polislerinden Gino Felino’nun (Seagal) en yakın arkadaşı Bobby ailesinin gözleri önünde bir avuç serseriden oluşan uyuşturucu çetesi elebaşı Richie Madano (William Forsythe) tarafından öldürülür. Richie aynı zamanda Gino ve Bobby’nin çocukluktan beri düşmanıdır. Üstelik Richie tam bir psikopattır. Öyle ki yukarıdaki patronlarını bile takmadan eylemlerini sürdürür. Artık Gino için av ve intikam zamanıdır. Şu an oynasa yine işi gücü bırakıp filmin başına geçerim.


Richie rolündeki Forsythe gerçekten harika bir kötü adam olmuş. Once Upon A Time In America’nın “Cockeye”ı.. Onu Things To Do In Denver When You're Dead filminden de severim. İkinci sınıf filmlerin yanında zaman zaman birinci mevkide de yan pozisyonlarda seyahat ettiği görülmüştür. En son The Devil’s Rejects’de şerif John olarak gördük. Out For Justice'ta o kadar iyi ki, finalde eşek sudan gelene kadar yediği dayağı sonuna kadar hak ediyor. Usta’nın karşısında durabilmek ne mümkün! Filmde çok sıkı anlar var. Hele Gino’nun Richie’nin muhitindeki bara tek başına girişi olağanüstü. Biraz iddialı olabilir belki ama izlediğim binlerce film arasında, amiyane tabirle en iyi “kalabalığa posta koyma” sahnesidir. Kalabalıktan birinin “silahı ve rozeti olmadan o bir hiçtir” demesinin ardından, silahını ve rozetini çıkarıp “bunlar sizin ödülünüz, gelip alın” demesi ve resitaline başlaması, işi bitince de “biri Richie’yi gördüğünü hatırlayana kadar buraya gelmeye devam edeceğim” sözleri müthiştir. Yavru bir sokak köpeğini himayesine alması, küçük muhbir arkadaşıyla ilişkileri, Richie’nin anne babasıyla yaptığı konuşma da ne kadar ince ruhlu olduğunu gösterir aynı zamanda.


Kendisinin müzisyen kimliğine de kısaca değinelim. 2005’de çıkardığı Songs From The Crystal Cave albümünün kapağı her ne kadar granit bir blues havası yansıtsa da, ilaveten reggae, folk, etnik hatta pop öğeler de yer almakta. Kalıbından ve yarattığı sert insan imajından uzaklarda seyreden ses rengi kimi hayranlarını hayal kırıklığına sevk edebilir ama bu ses bence tam bir siyah-beyaz karması ve opera yahut death metal haricinde her türe gidebilecek yelpazeye sahip. Gerçek yaşamda ne denli renkli bir kişilik olduğu aşikar. Seagal müzikle, sanatla, koleksiyonla, sporla uğraşan bir insan nihayetinde.

14 Mayıs 2010 Cuma

Brooklyn's Finest (2009)


Yönetmen: Antoine Fuqua
Oyuncular: Richard Gere, Don Cheadle, Ethan Hawke, Wesley Snipes, Brian F. O'Byrne, Vincent D'Onofrio, Will Patton, Lili Taylor, Ellen Barkin, Jesse Williams, Shannon Kane
Senaryo: Michael C. Martin
Müzik: Marcelo Zarvos

Brooklyn’de siyah mafyaya sızıp isim yapmış Tango (Don Cheadle), yakın dostu, aynı zamanda hayatını kurtarmış olan Caz’ı (Wesley Snipes) ele vermesi için federaller tarafından sıkıştırılan bir polistir. Bu zor görevden sonra serbest kalıp eski hayatına geri dönebilecektir. Teşkilattan gizli bazı işler çevirerek para biriktirmeye çalışan üç çocuklu narkotik polisi Sal’ın (Ethan Hawke) astımlı karısı bu kez ikiz bebeklere hamiledir. Sal, bulduğu daha geniş bir eve taşınabilmek için kısa süre içinde para bulmak zorundadır. Baskınlar sırasında önünden binlerce dolar geçen Sal, normal yollardan bu parayı bulamayacağının farkındadır. Emekliliğine yedi gün kalmış olan sorunlu polis memuru Eddie (Richard Gere) ise, çaylak polislere yardımcı olmak amaçlı bir programa dahil edilmiştir. Çaylakların en tehlikeli yanı da çaylak olmalarıdır. Brooklyn’in en fazla suç işlenen bölgesinde birbirlerinden habersiz görev yapan bu üç polisi, meslek onuru, daha iyi bir gelecek ve iç huzur elde etmek için zor sınavlar beklemektedir.


Aksiyon yapımlarının önemli isimlerinden biri olma yolundaki Antoine Fuqua, Michael C. Martin’in senaryosunu yazdığı Brooklyn’s Finest’ta bu üç polisin iş ve özel hayatlarından derlediği üç bağımsız hikâyeyi, birbirlerine çelme takmayan karışık bir kurguyla başarılı biçimde sunuyor. Bu sayede üç filmin karışımından oluşan bir özet kimliği yakaladığı kadar, aksiyon ve dramı dengelemeye gayret gösteren ölçülü bir tavırdan yana olduğunu da belli ediyor. Bu iyi niyetini, özellikle filmin ortalarında bu üç hikâyenin gerginleştiği anları eşzamanlı olarak ve temposunu biraz daha yükseltip gerilim dozunu arttıracak şekilde kurgulamak suretiyle ustalığa çeviriyor. Aynı niyet, finale doğru giden yolda ve nispeten finalde de kendini gösteriyor. Nispeten çünkü, bana göre bu üçgenin en zayıf halkası olan Eddie’nin hikâyesi, bir süre sonra diğer ikisinden daha sönük kalıyor. Bu sönüklük, üç ayrı final yapması gereken filmin düzenini de yer yer bozuyor. Her ne kadar aktif halde görevdeyken belâdan uzak durup, emekli olunca adaleti daha kolay sağlayabileceğine dair ince bir sistem eleştirisi barındırsa da en zorlama final de Eddie’nin finali zaten.

Tango, Sal ve Eddie’nin yollarını kesiştirmek gibi bir kaygısı (iyi ki) olmayan Fuqua, sonlara doğru bu üç karakterini tesadüfen bir kavşakta bir anlığına aynı sekansa soktuğunda çok şık bir sahne yakalıyor. Buna benzer kısa anlar, filmlerin az zamanda çok şey söylemelerini sağlar. Tekinsizliğiyle nam salmış Brooklyn’in en tehlikeli kesitinde çalışan, birbirlerinden habersiz aynı caddelerde gezen, aynı yerlerde yemek yiyen üç polisin dramatik çıkmazlarıyla didaktik çıkarımlar ve anti kahramanlar üretilmeye çalışılmış. Seyirci üzerinde hedefini bulacak olan da vardır, bulmayacak olan da, hatta şansı olduğu halde yüzüne gözüne bulaştıran da. Buna bağlı olarak Don Cheadle ve Ethan Hawke iki köşeyi şüphe götürmez şekilde sağlamca doldururken, yine üçüncü köşedeki Richard Gere bu ikilinin yanında zayıf kalıyor. Emekliliğine yakın sistemi sorgulayan, yolsuzluk sınırında asılı kalan ve özgürlüğü için köstebekliğe razı olan polisler deyince, daha önce dokunulmamış dramlar olmamasına karşın kendini izlettirmesini bilen bir film olduğu söylenebilir. Temposunu iyi ayarlayabilmiş olması da buna etken.


Gangsta raconlarına yabancı olmayan Antoine Fuqua’nın henüz tam oturmadığını düşündüğüm bir sinema dili var. Sıradan bir Hollywood ürünü olarak anılmamak niyetine sahip olsa da, mainstream macera anlayışından kopamayan kablolarla da sıkı sıkı bağlandığını hissettiriyor. Diğer Fuqua örnekleri olan Tears Of The Sun, King Arthur, Shooter gibi haftasonu eğlencelikleri ile, haklı olarak onun en iyi filmi kabul edilen Training Day arasında bir yapım olduğunu söyleyebiliriz Brooklyn’s Finest için. Tabiî bu duruma farklı bir bakış açısıyla yaklaşırsak, ne oraya ne buraya yaranabilmiş bir film olarak da sınıflamak mümkün. Zira bir yanıyla polis haftasında gösterilecek kadar kahramanlık dayatmacısı bir film iken, başka unsurlar sayesinde “polis de olsan hatalarının bedelini ödersin, dürüstlükten taviz verme” benzeri insanın içine bir güneş gibi doğacak (!) mesajlarla yozlaşma vurgusu yapıyor. Kısacası yukarıda saydığımız pozitif yönleri dışında Brooklyn’s Finest, işini bilen bir senaryo doktorunun rötuşlarıyla şu anki konumundan çok daha iyi bir film olacak iken, izledikten bir süre sonra unutulacak bir görüntüsü verdi bana.

11 Mayıs 2010 Salı

Chloe (2009)


Yönetmen: Atom Egoyan
Oyuncular: Julianne Moore, Liam Neeson, Amanda Seyfried, Max Thieriot
Senaryo: Erin Cressida Wilson, Anne Fontaine
Müzik: Mychael Danna

Kocasının kendisini aldattığından şüphe eden doktor Catherine (Julianne Moore), onu son kez bir teste tâbi tutmak isteyip, genç ve güzel fahişe Chloe’yi kocasını baştan çıkarması için kiralar. Ama onun çekiciliğine kendisi de kapılınca işler karışır. Aslında sadece filmdeki karakterler için karışır. Oysa bizim için de karışması gerekir. Çünkü dikkatli bir seyirciyi ters köşeye yatıracak hiçbirşey olmadığı gibi (böyle yapması gerektiği için değil, böyle bir iddiası olduğu için söylüyorum), bunun uğruna çaba sarfetmeyerek nerede duracağını kestirememiş bir film. Atom Egoyan’ın, Anne Fontaine'in 2003 yapımı Nathalie filminden uyarladığı Chloe, tipik bir orta yaş krizinden yaratacağı aile dramını, biraz da zamana oynayıp uzun metraj formatına çekebilmek uğruna uzatmış bir izlenim yarattı. Özellikle Chloe’nin güzellik dışında sahip olması gereken en önemli şeyi, yani hırsı hiç oturtamamış bir görüntüsü var ki, filmin en önemli dayanağı olan bu gerekliliğin ne temeli, ne harcı belli.

“Durumu kurtarmak” tâbiri Egoyan gibi bir yönetmene yakışmıyor sanki. Ama filmin en dikkate değer yanı olan Julianne Moore faktörüne, Amanda Seyfried’in pür güzelliğine ve Ikea kataloglarından ya da turistik tanıtım broşürlerinden çıkma mekan seçimlerine bel bağladığını düşündüren bir film olduğunu ancak bittiğinde anlayan benim gibi seyircileri memnun edeceğini söyleyemem. Adeta izleyenin gözüne gözüne sokulan bu elit atmosfer, bir süre sonra devreye Haneke veya Trier’nin girmesini arzu ettirecek kadar sıkıcı bir hâl almaya başlayınca, ortaya bir “film” çıkarması gereken yönetmenin elini kolunu sallayarak bu burjuvazinin sadık bir hizmetkârı olduğunu, sadece bir yeniden çevrimin tembelliğine sığındığını düşünüyorsunuz. Bu varlıklı ortamı zedelemeye çalışıp, ondan sosyal bir anti burjuva çıkarımı sağlamak isteyip istemediği bile net değil. Sadece girişte Chloe’nin kafa sesiyle yaptığı fahişe tanımı ve orta yaş krizlerinin yarattığı macera arayışlarına rağmen tek eşliliğine tutunma ihtiyacını dile getirdiği bazı anlarıyla bir şeyler söyleyebilmiş, onun dışında fazla bir özelliği olmayan bir film.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Be Kind Rewind (2008)


Yönetmen: Michel Gondry
Oyuncular: Jack Black, Mos Def, Danny Glover, Mia Farrow, Melonie Diaz, Irv Gooch, Chandler Parker
Senaryo: Michel Gondry
Müzik: Jean-Michel Bernard

Michel Gondry, reklam filmleri, kısa filmler, video klipler derken uzun metraj dünyasına adım atmış ve Charlie Kaufman ile beraber hikayesini yazdığı Eternal Sunshine Of The Spotless Mind’ı kendine özgü bir tarzla çekerek adını daha geniş kitlelere duyurmuştu. Zaten Gondry tam bir tarz adamı. Özellikle video kliplerinde yarattığı fantastik, absürd ve gizemli atmosferleri ilginç yöntemlerle bir araya getiren, yaratıcı fikirlerle o atmosferi daha da şenlendiren, alışılmadık olanın peşinde bir insan Gondry. Kliplerinin, reklam filmlerinin, onların kamera arkalarının ve çeşitli röportajların toplandığı The Work Of Director: Michel Gondry DVD’si hem Gondry’yi, hem de tarzını daha yakından tanımak için ilginç bir fırsat olabilir.

Gondry’nin sinema serüveninin de bu tarzdan gerek konu, gerekse teknik bakımlardan bolca yararlanan bir anlayış içinde olduğu rahatça görülebilir. Eski sevgilisini unutmak için hafızasını sildirmek isteyen bir adamın, gerçek yaşamı ile rüyaları birbirine karışmış bir gencin ve bozulan video kasetlerdeki filmleri kendi imkanlarıyla yeniden çekmeye kalkan insanların çılgınlıklarından oluşan hikayeleri filme almak da çılgınca olduğu kadar Gondry vizyonunun genişliğine ve cesaretine işaret etmekte. Bu sıra dışı temalardan hareket ederek sulu bir komediden, yürek burkan dramlara kadar uzanan geniş anlatım biçimleri mevcut iken, Gondry’deki yansımalar, farklı disiplinlerde denenmiş yönetmenliğinin ustalıkları ile yerinde duramayan bir hayalgücünün birleşiminden şekil buluyor.

Be Kind Rewind, Michel Gondry’nin önceki filmlerindeki gibi ortak bir ruh hali barındırıyor aslında. DVD ve VCD öncesi kuşağın dimağlarında artık tatlı bir nostalji olarak kalmış video kaset dönemine ait bazı ayrıntılara kısa süreli geri dönüşler yaşatan bir sevimlilik mevcut filmde. Hoş, o ayrıntıların çoğunu görmek mümkün olmuyor filmde. O dönemde izlenmiş, adı sanı çoktan unutulmuş çoğu aksiyon, korku, gerilim, komedi filminin daha popüler yakın örnekleri parodileştiriliyor. Ama seçilen Robocop, Ghost Busters, Rush Hour, Driving Miss Daisy, The Lion King örneklerinin kiralanma oranlarının fazlalığından başka, bu filmlerin tutmuş oldukları tür köşeleri vesilesiyle de Gondry’nin çok yönlü remake fantezisine çeşitlilik sağlaması açısından bir meydan okuma sayılabilir. Çünkü Gondry bugüne kadar farklı formatlarda gerçekleştirdiği çalışmalarıyla her türe hakimiyet sağlayabileceğini kanıtlamış bir yönetmendir bana göre. Ama tek bir farkla: Onları Gondry’ce çekmek!


Adam Sandler veya Ben Stiller filmleri tarzında yaratıcı fantastik bir fikirden yola çıkmış, ama bir Hollywood basmakalıbı olmuş filmlerin kendilerini işleme yöntemleri Gondry’ninkilerden çok farklı. Gondry’nin çalışmaları bir Hollywood komedisinin veya romantik komedisinin olası etkilerini seyircisine doğrudan aktarmaz. Örneğin kliplerindekine benzer bir hayal dünyası yarattığı La Science des rêves’den farklı olarak, Be Kind Rewind’ın kıvrak zeka ürünü eğlenceli skeçlerle süslendiğini görüyoruz. Video kaset zamanının popüler filmlerine olan romantik yaklaşımlara bu denli bir alternatif getirmek, aslında günümüzde eş dost sohbetlerinde bu filmlere hafif tepeden bakar hale gelmiş kimselerin düşündüklerinin farklı bir yöntemle hayata geçirilmesi şeklinde algılanabilir. Zamanla beraber teknoloji de değişiyor ve bu değişim, hayalleri de etkiliyor. O dönemin tanınmamış isimsiz filmleriyle veya Be Kind Rewind’da anılanlarla iyi-kötü bir bağ kurabilmiş seyircilerin Gondry’nin hassasiyetini anlayabilmesi, kendisini öteki sinemaya tamamen kapatmış, akademik kaygılara takıntısı olanlara nazaran daha kolay olacaktır muhtemelen. Kaldı ki Gondry, içine dahil olunduğu vakit daha kolay erişilebilir kendi entelektüel bakış açılarını yansıtmaya muktedir filmler çekiyor.

Eternal Sunshine Of The Spotless Mind, La Science des rêves ve Be Kind Rewind rahatlıkla Hollywood gişe kurallarına göre şablonlaştırılabilir konulara sahip yapımlar. Eskiden durum daha vahimdi. Neredeyse yılda bir kez Groundhog Day gibi bir film yapma girişimi ya çıkar, ya çıkmazdı. Gondry’nin uzun metraj öncesi geçmişinin sağladığı estetiğin kendini tamamen piyasa hakimiyetine teslim etmeyişini görmek sevindirici. Orijinal hikayelerine sahip çıktığı kadar, onları bir üst boyuta taşıyacak yaratıcı fikirlere ve kendi el yapımı büyüleyici görselliğine de aynı ölçüde önem veriyor. Teknik olduğu kadar komik bir hata yüzünden küçük video dükkanındaki bütün filmlerin silinmesi, DVD piyasasına direnen eski kafalı patronlarının korkusu yüzünden kendi imkanlarıyla o filmlerin kilit sahnelerini yeniden çekmek isteyen dükkan çalışanlarının eğlenceli yaratıcılıkları, tam da Gondry’nin sinema sanatını algılayış biçiminin bileşenlerinden en önemlisini oluşturuyor. Tıpkı dünyanın en kötü filmlerini çekmiş Ed Wood’un gayretlerinin modern teknolojinin devasa gölgesinde kültleşmesi, arşivci veya bağımsız beğenilere sahip izleyici kitlesinin yeraltı zenginliklerine duyduğu saf ilginin yıllar boyu hiç yok olmaması gibi. Gondry’nin sinema temalı bir sinema filmi çekmesi, artık sinemalarda gösterilmeyen filmlerin amatör remake skeçler şeklinde mahalle sakinlerine ve yeraltı sinefillerine sunulma içtenliği kadar önemli bir olay. Belki bu yüzden “sinema için sinema” teması Gondry’siz olmazdı.


Öte yandan, Be Kind Rewind’ın remake furyasıyla inceden alay edişi veya video kaset romantizmine ev yapımı bir saygı duruşunda bulunması ne kadar “Gondry’ce” ise, onu teknik yetkinliğinden sıyırıp robotlaşmasını önleyen hikayeci kişiliğinin en mühim özelliğinden mahrum bir film Be Kind Rewind: Aşk!... Filmin derdi tabiî ki bu değil. Fakat sadece iki filmle aşkın sıra dışı binbir halinden sadece ikisini müthiş bir yoğunlukla pişirmiş ve demlenmesi için zamana bırakmış Gondry’nin bizi alıştırdığı karmaşık duygusal denklemlerin eksikliği Be Kind Rewind’da çok fazla hissediliyor. Yine de Gondry’nin derdi ne olursa olsun, o derdi anlatma yönünde sağa sola sapmayan bir denge arzusunda olduğu aşikar. Bu filme bir aşk hikayesi yerleştiremeyeceğinden değil. Ama yerleştirdiğini düşündüğümüzde o dengenin ne derece dengeli olacağının analizi de bize kalıyor.

Be Kind Rewind zaten derdi ve dengesi olan bir film. Sadece iki insanın birbirlerine olan tutkusu yerine bu kez sözünü ettiğimiz mahalle kültürünün, eskinin nostaljik birleştiriciliğinin sembolü niteliğindeki alternatif/bağımsız/amatör bir video faaliyetine sahip çıkışıyla sinema şemsiyesi altında birleşmesinin samimiyeti var. Gondry o samimiyeti Bloc Party belgeseliyle müzikte yakalamaya çalışmıştı. İnsanlar bir zaman sonra sinemanın ve müziğin sentetik dayatmalarından sıkıldıklarında daha çiğ sorumlulukları olan işlere yönelirler. İşte Be Kind Rewind bu tür bir yönelmeye ihtiyaç duyan beğenilerde kendini daha kolay adlandırabilecek bir film. Sinemayı anlatan sinema filmlerinin modern kamera oyunları, çetrefilli filtre teknikleri sayesinde film içinde film duygusunu vermelerinin yanında, bunu mono ve demo bir içtenlikle sunma çılgınlığının sinema filmi olmuş hali Be Kind Rewind

6 Mayıs 2010 Perşembe

The Avengers (1998)


Yönetmen: Jeremiah S. Chechik
Oyuncular: Ralph Fiennes, Uma Thurman, Sean Connery, Jim Broadbent, Fiona Shaw, Eddie Izzard, Eileen Atkins, Keeley Hawes, Shaun Ryder
Senaryo: Don MacPherson
Müzik: Joel McNeely

The Avengers kötü bir film. Ama bu onun suçu değil. Daha kişisel bir yorumla, diziden film olmaz! Bugüne kadar dizisinden film yapılmış hiçbir işi beğenmedim. O dizinin tek bir bölümünü izlememiş dahi olsam, sinema filmine istemeden, önleyemediğim bir önyargıyla yaklaşıyorum. Zaten dizinin olayı başka. Tutun ki Lost, Prison Break, 24 vs. bu saatten sonra tek atışlık bir film yapılsın. Çekicilik, gizem, büyü, karizma adına ne varsa sıfıra iner gözümde. “En heyecanlı yerinde bitme” kavramını hayatımıza sokan, haftalık sohbet kapasitemizin hatırı sayılır bir bölümünü işgal eden, bir haftanın 7 koca günden oluştuğunu hatırlatan, uzun soluklu istihdama katkıda bulunan, karakterlerini ailemizin bireyleri haline getirmeyi başarabilen bir olgudan söz ediyoruz.

Haberlerle birlikte, TV’nin en etkili silahlarından olan dizilerin, tamamen ticari kaygılarla uzun metraja dönüşümü kadar saçma bir yönelmeyi, sırf diziye olan esas duruşunu göstermek için yaptığını söyleyen yalancı zihniyete ne demeli? Geçmişin malı da ne denizmiş ki, sömür sömür bitmiyor. Usta oyuncuları, çocukluk kahramanlarını beyazperdede canlandırma fırsatını elde edeceklerini söyleyerek kandıran yapımcıların ve lekesiz bir mirasın üzerine çöreklenerek ceplerini doldurmaya hazır yönetmenlerin ürünü bu filmler, neyse ki önemli bir yüzdeyle tepe üstü çakılmışlardır. 60’lardan 70’lere kadar olan bir dönem içinde kelimenin tam anlamıyla moda olmuş, bizde Tatlı Sert adıyla gösterilen The Avengers dizisi, 70’lerden 80’lere uzanan döneme de damgasını vurmuş, flu çocukluk anıları arasındaki belli belirsiz yerini almıştı. Patrick Macnee’nin canlandırdığı John Steed, Diana Rigg’in oynadığı Emma Peel arasındaki müthiş kimyanın, İngiliz polisiye-mizah anlayışı ile birleşiminden ortaya çıkan dizi, TV’nin aptal kutusu etiketini hak etmediği zamanlar da olduğunu (tıpkı tutkunu olduğumuz günümüz dizilerinin de mesajı olduğu üzere) bize hatırlatmakta.


Zaten bu yeniden çevrim, veya alafranga tabirle remake hususu pek bir karışık. Bazı çok eski filmlerin yeniden yorumlanması, iyi ellerden çıktığı vakit tadından yenmezken, bazısı da resmen vakit, para, emek kaybı. Yaratıcılığın tıkanması mıdır, paraya sıkışma mıdır, saygı duruşu mudur (yeniden çekerek saygı nasıl oluyorsa artık), yeni nesile daha cilalı şekilde o filmi/diziyi tanıtım amaçlı mıdır nedir? Geçenlerde okumuştum. Bir aklı evvel yönetmen Rüzgar Gibi Geçti’yi “cover”layacak diye. Bu ne şimdi? Bunu yapacak adamı iyice dövmek lazım. Hadi şarkı coverlasan neyse. Bazı şarkıların coverları orjinallerini bile söğüt gölgesinde bırakabiliyor. Şarkıdaki yorumu hızlandırır, yavaşlatır, keman veya darbuka eklersin, heyecan verici bir yenilik yakalarsın. Rüzgar Gibi Geçti’yi nasıl coverlayacaksın? Baz Luhrmann’ın Romeo & Juliet’i gibi bir gudubet midir arayışın? O güzelim Tatlı Sert’in (bu arada Avengers kelimesini de bu şekilde çeviren muhtemel TRT görevlisinin tam bu ismi bulduğu an aklından neler geçiyordu acaba) The Avengers 98’e dönüşü de tam böyle bir şey işte. İngilizlerin dizi kültürlerine hayran biri olarak köklerin sağlamlığına iyi bir işarettir The Avengers.

İngiliz dizi kültürü demişken, BBC klasikleri, Emret Bakanım gibi nice örnekleri barındıran bu kültürün macera kanadı The Avengers ile kalmıyordu. 80’lerin ortalarında esen Dempsey & Makepeace fırtınasından da söz etmek iyi olur. Amerika’nın Mavi Ay’ına İngiltere’den rakip olan dizinin iki ortak polisi olan James Dempsey (Michael Brandon) ve Harry Makepeace (Glynis Barber) arasındaki itişmeli çekişmeli elektrik, David-Maddie ikilisinin ilişkilerine benzemekle birlikte, daha bir esrarengizlik barındırıyordu sanki. Steed-Peel kimyasının ultra gizemli mesafesinden farklı olarak, Dempsey & Makepeace’in ilişkileri alttan alta ılık bir romantizm içeriyordu ve bu durum feci şekilde çekiciydi. Macera yönü de o derece kuvvetli ve zekice olan dizinin ömrü Mavi Ay kadar olmasa da, yaratılan bu iki karakter kolay unutulmadı.


İngiliz dizi kültürü ve macera demişken de 77-83 yılları arasında sadece İngiltere’yi değil, gösterildiği tüm ülkeleri kasmadan kavurmuş, aralarında Johnny Depp, Guy Ritchie, Keifer Sutherland, Noel Gallagher, The Chemical Brothers, Robert Carlyle, Beastie Boys gibi isimlerin de bulunduğu milyonlardan oluşan hayran kitlesine sahip olan The Professionals’dan bahsetmemek ayıp olur. Aynı zamanda The Avengers’ın yaratıcısı olan Brian Clemens’in yapımcılığında, döneme göre sert, zeki ve son derece karizmatik bir prodüksyondu. CI5 (Criminal Intelligent 5) anti-terör birimine bağlı Ajan Doyle (Martin Shaw) ve Ajan Bodie (Lewis Collins)’nin kapıp götüren maceralarını izlemeden uyuduğum 1-2 gecenin acısını hala yüreğimde duyuyorum. Bu olağanüstü ikilinin şefleri George Cowley rolündeki rahmetli usta aktör Gordon Jackson ise, dizide kahramanlarımızın arkasını sağlama alan ve bu sayede izleyene güven veren bir babacanlığa sahipti. Bu kusursuz dizinin senaryo, oyunculuk, yönetim özellikleri kolay kolay unutulacak cinsten değildi.


Evet The Avengers kötü bir film. Sırf dizinin sırtından rant kazanma niyetinde olması yönünden değil. Tatlı Sert’ten haberi olmayan kesimi bile tavlayamamış derecede klişe bir dünyayı kurtarma hadisesini yavan bir şekilde işlediği için. Hem de üç güçlü oyuncusuna rağmen. Ralph Fiennes’i melon ve tonton insan Patrick Mcnee’nin oynadığı Steed rolünde yadırgamamak elde değil. Tepeden tırnağa deri giysiler içinde gördüğümüz, değil sarı eşorfman, patates çuvalı bile giyse çok iyi taşıyacağına inandığım Uma Thurman dahi 98 model Emma Peel olarak sırıtıyor. Sean Connery’den zaten kötü adam olmaz. Efektler pahalı, prodüksyon pahalı ama hiç tadı tuzu yok. Sıfırdan Steed-Peel ikilisi dizayn edilseydi böyle bir filmle ziyan edilir miydi bilinmez. Fiennes-Thurman ikilisinin yaydığı cinsel elektrik karşı konulamaz gelebilir ama aklımızın bir kenarında Mcnee-Rigg varken konsantre olamak zor. “Stylish” bir karizma ortaya çıkaran köstümler ve onları taşıyan bedenler kusursuz. Lakin vitrinin bir mağazaya çok para ve itibar getireceği yanılgısının güzel bir örneği The Avengers 98...

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Das weisse Band (2009)


Yönetmen: Michael Haneke
Oyuncular: Christian Friedel, Burghart Klaußner, Josef Bierbichler, Ulrich Tukur, Susanne Lothar, Ursina Lardi, Leonie Benesch, Fion Mutert, Maria-Victoria Dragus, Leonard Proxauf, Levin Henning, Johanna Busse, Rainer Bock, Thibault Sérié, Roxane Duran, Miljan Chatelain, Eddy Grahl
Senaryo: Michael Haneke

1913 Almanya’sında bir köyde geçen yeni Michael Haneke filmi Das weisse Band’de usta, hem diğer filmlerinde beslendiği karakteristiklerine, hem de kendisinden pek de beklenmeyen üslup ve tekniklere başvuruyor. Öyle ya da böyle, kendisini bir Haneke yapıtı olarak tanımlatabiliyor. Klâsiklerin masum ve gizemli görsel ambiyansını yakaladığı siyah-beyaz tercihi, tipik Haneke paranoyalarını kırsalın saflığına taşıyarak görünenin ardındaki pastoral cehennemi her yönüyle kutsuyor. Bu sayede çocukların oyun oynadıkları tekinsiz su kenarları, sinsi güneşin aldatıcı parlaklığı, karla kaplı yollar, nereden estiği belli olmayan rüzgâr, büyük savaş öncesison demlerini yaşayan bereketli tarlalar Haneke’nin edebî bir gerçeklik taşıyan anlatımına kusursuz bir dekordan öte, bir kişilik katıyorlar adeta.

Das weisse Band’e evsahipliği yapan küçük Alman köyü, toprak ağası, çiftçisi, rahibi, doktoru, öğretmeni, hizmetçisi, ev kadını ve en önemlisi çocukları ile Haneke’nin sınıfsal farklılıklardan, her yaşa ait şiddet eğilimlerinden, insanoğlunun karanlık taraflarından beslenen eleştirel yapısına mükemmel bir pilot bölge oluşturuyor. Bu meslek dallarını ve sosyal konumları temsil eden bireyler vasıtasıyla savaş öncesi, aslında zeminin ne kadar kaygan olduğuna, aile, din gibi kutsal kisvelerin altında sessiz ve derinden bir savaşın çok önceleri başlamış olduğuna dair tüyler ürperten tespitler sunuyor. Yine bu başlıklardan hareketle siyasi, dinî, bilimsel ve sosyal baskılardan en fazla etkilenen çocukların da bu katı sisteme bağışıklık kazanarak uyum sağlamış görüntüsü, kolektif paranoyaların zamansız ve evrensel gerçekliğini gözler önüne seriyor. En küçük yerleşim biriminde bile oturtulmuş olan, nesilden nesile aktarılan düzenin kendi içinde ne kadar kokuşmuş olduğunu gözümüze sokmadan ustaca ifade eden Haneke, tüm bunları gözümüze sokmaya çalışsa bu kadar etkili olamayabileceğinin bilincinde bir sinema adamı.


Köle-efendi ayrımına, geleneksel hale gelmiş pedagojik saptırmaların yarattığı sessiz travmalara, enseste, fiziksel ve sözel aşağılamalara mâruz kalan çocukların I. Dünya Savaşı Almanya’sında ve sonrasında cephede ve geride aktif rol oynayacak bireyler haline geldikleri fikrinin temellerini bir köyde arayan Haneke, bu sayede iyiliğin, saflığın, masumiyetin sembolü bir yerleşim biriminde kötülüğün, sapkınlığın ve suçun kaynağına da inmiş oluyor. Bugüne dek Nazi Almanya’sına dair okuduğumuz, izlediğimiz, duyduğumuz her şeyin kaynağından bir kesit sunuyor. Masumiyetini yitirdiği gerekçesiyle koluna beyaz bant takılan Martin’in acı ve nefret dolu bakışlarında bir nazi subayını, Klara’nın katı disiplinle yetiştirilmiş kişiliğinin az da olsa açık ettiği faşizan soğukkanlılığı görebiliyoruz. Artık bir ritüel halini almış toplu dayak seramonisinin gerçekleşeceği odanın kapısı yüzümüze kapandığında, yıllar sonra o kapının bir gaz odasına ait olacağını, masumiyetin yitiriliş sembolü bantın bir benzerinin de kimlere takılacağını tahmin edebiliyoruz.

Gösterdiği şiddet kadar göstermediği ile de kendi sinemasının efendisi olan Haneke, Das weisse Band’de uzun planlar ve durağan anlatımından biraz uzaklaşarak belli bir ritme ayak uyduran, fakat etkisinden hiç birşey yitirmeyen dilden konuşuyor. Özellikle Avrupa sinemasının siyah-beyaz estetiğinin sinematografik nostaljisini, Haneke usülü tedirginliklerle kusursuz harmanlıyor. Josef Bierbichler, Ulrich Tukur, Susanne Lothar (nedir bu kadının Haneke’den çektiği!) gibi tecrübeli Alman oyuncular yanında, özenle seçildiği her hallerinden belli çocuklardan oluşan ekip de Haneke’nin oyuncu yönetiminin çetrefilli yollarından başarıyla geçtiklerini sezdiriyorlar. Yılın, hatta belki de son yılların en iyi filmlerinden biriyle karşı karşıya olmamız, Michael Haneke gibi üstün değerlerin Avrupa sineması için ne kadar hayati öneme sahip olduğunu çarpıcı biçimde bir kez daha hatırlatıyor.