10 Temmuz 2015 Cuma

Phoenix (2014)


Yönetmen: Christian Petzold
Oyuncular: Nina Hoss, Ronald Zehrfeld, Nina Kunzendorf, Michael Maertens, Imogen Kogge
Senaryo: Christian Petzold, Harun Farocki, Hubert Monteilhet
Müzik: Stefan Will

Alman senarist / yönetmen Christian Petzold'un Fransız yazar Hubert Monteilhet romanı Le Retour des cendres'dan uyarladığı Phoenix, 2. Dünya Savaşı sonunda esir olduğu toplama kampından kurtulan şarkıcı Nelly Lenz'in, aldığı kurşun yarası sonucu zorunlu olarak geçirdiği estetik ameliyat sonrasında kendisinin bir benzerine dönüşmesi ve çok sevdiği kocası Johnny'yi bulmaya çalışmasını anlatan bir dram. Herkesin öldüğünü düşündüğü Nelly kurtulduktan sonra arkadaşı Lene'nin himayesinde kendini toparlamaya çalışıyor. Nelly iyileşince Johnny'yi buluyor ama Johnny onu tanımıyor. Ne var ki öldüğüne emin olduğu karısına çok benzettiği için, mirasını alabilmek amacıyla onu yaşıyor göstermek isteyen Johnny, yaşadığını eşinden saklamaya karar veren Nelly'yi eğitmeye başlıyor. Sırf bu sıradışı konu sayesinde bile izlenmeyi hak eden Phoenix'in ağzıyla kuş tutması bekleniyor haliyle. Ama film o kuşu tutmasa da, pencere önüne bıraktığı yiyeceklerle onu besliyor. Hitchcock üzerinden güncellenen diken üstü Polanski geriliminin kıyısından dönen film, Petzold'un daha mütevazi tercihleri neticesinde sert olmaktan imtina eden bir yapıda. Bu tevazu filme irtifa kaybettirmiyor fakat kimi anlarda beklentileri karşılamıyor. Yine de başka sömürü ustaları akla gelince bu üslubun, bu hikayeyi anlatmak için en uygun üsluplardan biri olabileceği açığa çıkıyor.

Phoenix, yaşadığı korkunç olaylardan sağ çıkmış bir kadının yeni yüzüyle kendi kimliğini yeniden kazanma arzusuyla, karısının mirasını elde edebilmek için ona çok benzeyen bu kadını, olmadığı sandığı birine dönüştürme arzusunun çatışması. Ama Petzold bunu bir çatışma gibi değil, savaş sonrasının yorgun ve yaraları taze naifliğiyle işliyor. Yükselmeyi, hiddeti ve hüznü usta bir süzgeçten geçirerek gerilim yaratıyor. Kocasına kendini Esther (Kadın) olarak tanıtan Nelly, bu isim tercihiyle bile kendini kadın hissettiği dönemlere olan özlemini dile getirmiş oluyor. Esther'in aslında Nelly olduğunu, Johnny'nin ise Nelly'yi Esther sandığını bilen seyircinin, filmin cazibesine kapılmaması çok güç. Bu yüzden kendine bağlamayı bilen senaryo hiç sağa sola sapmadan, nereye yöneleceğinin sırrını da müthiş finaline kadar saklayarak bu cazibeyi boş çıkarmıyor.


Psikolojik gerilimin kıyılarında gezinen, suya dalmak yerine o kıyılarda yürümeyi tercih eden Petzold, Nelly'nin tutuklanmasından önce ve sonra Johnny'nin yaptıklarını muallakta bırakarak şüphe tohumları ekmeyi başarıyor. Bu belirsizlikleri temposu bünyesinde yavaş yavaş aydınlatmayı istemesi de bakış açısına göre olumlu veya olumsuz biçimde algılanmaya açık. Petzold'un herhangi bir flashback kullanmaması, herşeyi filmin kendi zamanı içinde yaşama arzusu, dağınıklığa yol açmadığı için gayet olumlu. Mesela Spielberg veya başka bir Yahudi kökenli Amerikalı yönetmenin elinde Nelly'nin tutuklanma süreci, kampta yaşadığı insanlık dramı, oradan kurtuluşu vs. tüm detaycı sömürü aygıtlarla birlikte filmi bambaşka yönlere çekebilir, bize daha önce izlemediğimiz birşey sunma kaygısı gütmeyebilirdi. Oysa Christian Petzold, filmin sahip olduğu potansiyelin bu yöntemlerle hırpalanmasına izin vermiyor.

Filmin çok çarpıcı finali de, genel üsluba tencere kapak kadar uyumlu. "Phoenix" isminin sadece Nelly'nin Johnny'yi bulduğu gece kulübünün adından gelmediğini biliyoruz. Küllerinden doğan bir kadının, yaşadığı tüm acıların gölgesinde başka bir yüzle yeniden varoluşunu tüm gerçekliği ve şiirselliğiyle ama buna rağmen ağırbaşlılığını koruyarak ifade eden bir final bu. Petzold'un fetiş oyuncusu Nina Hoss ve Ronald Zehrfeld (bu ikili yönetmenin Barbara filminde de birlikteydi) çok iyi performans gösteriyorlar. Özellikle Nina Hoss, Nelly'nin tüm duygularını, çektiği acıları, yeni biri olmanın şaşkınlığını ve tedirginliğini sadece gözleriyle bile anlatmayı başaran güçlü bir oyun ortaya koyuyor. Yine Petzold'un kadrolu görüntü yönetmeni Hans Fromm ve müzisyeni Stefan Will, artık bu film için slogan haline getirdiğimiz tevazu durumuna gölge düşürecek en ufak bir adım atmıyorlar. Fakat bu gösterişsizlik ve ağır tempo, filmin kendi içindeki ritmini ve görkemini fark etmek için engel değil. Christian Petzold, kadın ve aşk temalı filmlerini bir Woody Allen, bir Pedro Almodóvar popülerliğiyle ele almasa da, şekil değiştirmiş sessiz çığlıkları betimlemede ne kadar yetkin olduğunu Phoenix ile güçlü biçimde kanıtlıyor.

7 Temmuz 2015 Salı

Snowpiercer (2013)


Yönetmen: Joon-ho Bong
Oyuncular: Chris Evans, Kang-ho Song, Tilda Swinton, Jamie Bell, John Hurt, Octavia Spencer, Luke Pasqualino, Ewen Bremner, Vlad Ivanov, Alison Pill, Ed Harris
Senaryo: Joon-ho Bong, Kelly Masterson, Jacques Lob, Benjamin Legrand, Jean-Marc Rochette
Müzik: Marco Beltrami

2014 yılında küresel ısınmanın zararlarını önlemek için atmosfere yapay soğutucu materyali olan CW7 adlı gazın salımı yapılır. Ama beklenenin tersine dünya buz tutar ve yaşam yok olmaya başlar. Bu felaketten kurtulmayı başaranlar Wilford'un yapmış olduğu devasa hızlı trende yaşamlarını sürdürmektedirler. Bu trende dünyadaki hayatlarını her türlü imkana sahip biçimde kaldıkları yerden sürdüren şanslı azınlık yanında, trenin ihtiyaçlarını karşılamak üzere arka vagona hapsedilmiş ve katı kurallarla ezilen yoksul halk da vardır. Arka vagondakiler için her geçen gün yaşam koşulları zorlaşır ve bu düzene dur demeye karar verirler. Böylece 2031 yılında 17 yıllık esaret hayatına isyan eden Curtis önderliğindeki arka vagon halkı için var olma savaşı başlar.

Jacques Lob, Benjamin Legrand ve Jean-Marc Rochette'in çizgi romanı "Le Transperceneige"den Joon-ho Bong ve Kelly Masterson'ın senaryosunu oluşturdukları Snowpiercer, Güney Kore'li usta sinemacı Joon-ho Bong'un ülkesi dışında yönettiği ilk film. Memories Of Murder, The Host, Mother gibi farklı türlerde iz bırakan filmlere imza atmış yönetmenin hazır sayılabilecek bir materyal üzerinde gerçekleştirdiği Snowpiercer, dram, gerilim, aksiyon ve bilim kurgunun güçlü alt ve üst metinlere hizmet ettiği orijinal bir post-apokaliptik atmosferde geçiyor. Treni bir dünya sembolü olarak ele alan, vagonları da sınıfsal farklılıklarla özdeşleştiren film, tabandan zirveye, ezilenden iktidara uzanan devrimci bir isyan sürecini ele alıyor. Trendeki her bir vagon, sistemin farklı dişlilerini oluştururken, Curtis önderliğindeki isyanın bu dişlilerle olan sınavlarını izliyoruz. Gereken mesajlar sert ve doğru biçimde veriliyor. Tabii Joon-ho Bong bu mesajları kendi elit aksiyon fikirlerinin Hollywood standartlarıyla harmanlanmış şekliyle veriyor. Ortaya kimi zaman Hollywood'a birkaç beden büyük gelebilecek sonuçlar çıksa da, bazı ana akım zorlamalar da seziliyor.


Snowpiercer, tren metaforuyla bir yandan sert ve normal şartlarla örtüşen bir sınıfsal sistem eleştirisi yaparken, diğer yandan bu metaforun bu tip bir eleştiriye uygun olup olmadığının sorgusunu da cebinde taşıyor. Film insanoğlunun kendi elleriyle hazırladığı felaketin sonrasında sağ kalanların sığındıkları trende Wilford tarafından kurulan sınıfsal düzen içinde yaşamaya çalışmalarını pekçok yönüyle yansıtmayı, en önemlisi de kurulan bağ neticesinde gerçekliğine ikna etmeyi başarıyor. Ancak bu ikna, beraberinde seyircideki gerçeklik beklentilerini de arttırdığından, metaforun kendisiyle itilaf yaşanmasına, mantıksızlık algısının su yüzüne çıkmasına sebebiyet veriyor. Her ne kadar grafik romana dayalı senaryo olağanüstü bir ray sistemi üzerinde hızla hareket eden bu yeni dünya düzeninin tüm birimlerini günümüz yerleşik sistem dinamiklerine başarıyla uyarlasa, bu hareket halindeki yerleşikliğin kendi klostrofobik iklimini yansıtmayı başarsa da, her bir vagonda kurulan dünyevi rutinlerin uzun yıllar boyunca sürdürülebiliyor oluşu yönünde inandırıcılık problemleri yaşanmaya başlıyor. Bir vagonda okul, bir vagonda kuyruk kısmından gelecek tehditlere karşı tetikte olan acımasız katiller ordusu, diğerinde mutfak, sonrakinde botanik bahçesi, gece kulübü vs. bulunması, bu benzersiz yaşam ortamında sadece işlerin tıpkı normal dünyadaki gibi yürüdüğünü ifade etmeye çalışan yüzeysellikte.

Elbette fantastik yapımlara yönelik hoşgörülerimiz çerçevesinde bu yüzeyselliklerin, filmin asıl amacını gölgelemesini önlersek ortaya gayet güçlü bir post-apokaliptik yapım çıkıyor. Asıl amaç ise bu trende yaşamadığımız halde gözümüzün önünde duruyor. Trende (ve tabii dünyada) sürdürülebilir dengeyi devam ettirebilmek ve bu dengeyi korumak için korkunun, endişenin, kargaşanın ve dehşetin sürmesi gerekiyor. Böyle bir durum yoksa bu bir şekilde yaratmalı. Nasıl ki dünya nüfusu arttıkça kaynak tüketimi, kirlilik, yozlaşma da artıyor, trende de durum farklı değil. Bu yüzden bilinçli ve organize karmaşıklıklar, savaşlar, korkular oluşturulmalı. Dişlilerin dönmesi için birer makine parçası gibi görülen ezilenler, onların umutları, hayalleri kontrollü bir şekilde beslenmeli, zamanı geldiğinde provoke edilerek kargaşalar, isyanlar, savaşlar sayesinde popülasyon dengede tutulmalı. Üstelik bu kaosun, hiç beklenmedik kişiler ve onların ilişkileriyle yaratılması tüm doğrularımızı altüst edecek derecededir. Bu evrensel paranoya hali, hala devam eden şekilde din, politika, spor, eğitim, medya ve daha pekçok başlıkta insanoğlunu kutuplaştırma yönünde istenildiği zaman sahaya sürülebilecek şekilde sürekli canlı tutulmakta. İşte "Büyük Curtis İhtilali" gibi yıllar geçtikçe demlenip efsane haline gelecek kitle hareketlerinin perde arkasını iyi okumak çok önemli.


Gelelim Güney Kore sinemasının "Üç Büyükleri"nin ilk Hollywood maceralarının genel değerlendirmesine. Kanımca en zayıf halka olarak Stoker ile Chan-wook Park seçilmeli. İntikam üçlemesinin sahibine hiç yakışmayan, aldatıcı gösterişteki görüntü işçiliğine rağmen boş bir dram olan Stoker sonrası yönetmen, Fingersmith adlı bir roman uyarlaması ile dram / romantizm formunda ülkesi Güney Kore'ye dönecekmiş gibi görünüyor. Jee-woon Kim, The Last Stand ile Arnold Schwarzenegger faktörünü de arkasına alarak ne uzayan, ne de kısalan, ama keyif de veren bir aksiyonla merhaba dedi. Tabii o da sanki A Bittersweet Life, The Good, The Bad, The Weird, I Saw The Devil üçlüsünün yönetmeni değilmiş gibiydi. Bu üç "ilk film" arasında alt metni en sağlam, oyunculuk performansları en zengin, görselliği en oturmuş olanı Snowpiercer olsa gerek. Chris Evans, Kang-ho Song, Tilda Swinton, John Hurt, Ed Haris, Jamie Bell'den oluşan görkemli kadro, Marco Beltrami'nin tema müzikleri, Kyung-pyo Hong'un (Il Mare, Taegukgi hwinalrimyeo, Typhoon, Mother) görüntü yönetimi filmin fantastik ciddiyetini tamamlayan pozitiflikler. Finaliyle yorumları ikiye bölen (ki favori finallerimin çoğu böyledir) Snowpiercer, biten ama yeniden başlayacak bir yaşamın sıradışı gizemini zihin akışına bırakıyor. "Memories Of Murder'ın yönetmeninden" ziyade, "The Host'un yönetmeninden" sloganına daha uygun bir film Snowpiercer...

2 Temmuz 2015 Perşembe

The Gunman (2015)


Yönetmen: Pierre Morel
Oyuncular: Sean Penn, Jasmine Trinca, Javier Bardem, Ray Winstone, Mark Rylance, Idris Elba, Peter Franzén, Billy Billingham, Daniel Adegboyega
Senaryo: Don MacPherson, Pete Travis, Sean Penn, Jean-Patrick Manchette
Müzik: Marco Beltrami

Kongo'da uluslararası bir organizasyonda paralı askerlik yapan Jim Terrier (Sean Penn), aynı zamanda bu organizasyonun karanlık tarafında görev yapan bir suikastçidir. Bölgedeki bir madencilik bakanını öldürme görevi ona düşer. Açığa çıkmamak için Felix'in (Javier Bardem) organize ettiği suikasti gerçekleştirdikten sonra hem Kongo’yu, hem de doktor sevgilisi Annie’yi (Jasmine Trinca) terk etmek zorundadır. Olayın üzerinden sekiz yıl geçmişken Jim'i vicdanını onarmak için bölgedeki yardım organizasyonlarında çalışmaya devam ederken görürüz. Ama esrarengiz bir örgüt kendisini öldürmeye çalışınca Kongo olayının kapanmadığını anlayan Jim, hem kendi, hem de Felix ile evlenen Annie'nin hayatını korumak için peşindeki örgütle mücadele etmek zorunda kalır.

Fransız yazar Jean-Patrick Manchette'in The Prone Gunman adlı romanından uyarlanan The Gunman, ilk Taken filmi ile dikkatleri çeken Pierre Morel'in yönetiminde vücut bulmuş bir politik aksiyon. Ama bence ne politik, ne de aksiyon tarafına yaranamayan zayıflıklarla dolu bir film. Her ne hikmetse Luc Besson ekolüne dair tüm bileşenler mevcutken senaryo ve de yapımcı künyesinde Besson adı geçmiyor. Buna rağmen The Gunman, bu ekolün vasat örneklerini aratmıyor. Senaryoda da katkısı bulunan Sean Penn'in politik duyarlılığı malum. Afrika'da işleyen derin devlet faaliyetlerini ele alan bir roman üzerinde Penn'in ne derece oynamalar yaptığını, diğer iki vasat senaristi de düşününce pek kestiremiyoruz. Ama Sierra Leone elmasları ve çocuk savaşçılar (Blood Diamond), etnik savaşlar (Hotel Rwanda ve Shooting Dogs), uluslararası ilaç firmalarının ayak oyunları (The Constant Gardener), diktatörlük (The Last King Of Scotland) ve daha pekçok Afrika meselesini konu alan filmin yanında The Gunman çok güdük kalıyor. Zaten bir süre sonra asıl amacın başka olduğu anlaşılıyor. (Gerçi filmin künyesine bakınca bile kolayca anlaşılabilir.) Pierre Morel'in ilk Taken filmi ile adeta yeniden doğan 63 yaşındaki Liam Neeson'ın keşfine benzer yeni bir süreci bu defa 55 yaşındaki Sean Penn ile gerçekleştirmek.

Film kendini ciddi bir politik aksiyon olduğuna inandırdıktan sonra yeni bir söylem veya aksiyon yönünden orijinal anlar geliştirme kaygısı taşımıyor. Çünkü elinde müthiş bir oyuncu kadrosu var ve sırtını onların varlığına dayadığını düşünmenin rahatlığını yaşıyor. Ancak herşey Penn üzerine kurulduğu için kötü adamlığın yakıştığı, lakin İngilizce'nin bir türlü yakışmadığı Javier Bardem, kendine biçilen rol neticesinde özelliksiz bir yancıdan öte gitmeyen Ray Winstone, sonlara doğru şöyle bir uğramış görüntüsü veren Idris Elba resmen ziyan ediliyorlar. İtalyan aktris Jasmine Trinca nispeten ikna edici bir görünüm sergilese de filmin rehin alınan "chick"i olmaktan ilerisini göremiyor. İngiliz Mark Rylance da kötü adam kontenjanına pek uymamış. Kısacası Amerikan, İngiliz, İspanyol, İtalyan, Fransız hepsi biraraya gelmiş, adam gibi bir film ortaya koyamamışlar. Güçlü bir karakter oyuncusu olarak Sean Penn'i kaslarıyla prim yapma sevdasına sürüklemek için ya bol sıfırlı bir kontrat ya da Liam Neeson'a benzer bir karakter tazelemesi / sıçraması vaadi gerekiyor. Penn'in bunlardan hangisine tav olduğunu bilemiyoruz. Ama muhtemelen onun filmde oynayacağını duyan herkes bu projeye dahil olmak istemiştir. Neticede Besson ekolü aksiyona Sean Penn aşısı tutmuyor.

30 Haziran 2015 Salı

Outlaw (2007)


Yönetmen: Nick Love
Oyuncular: Sean Bean, Danny Dyer, Bob Hoskins, Sean Harris, Lennie James, Rupert Friend
Senaryo: Nick Love
Müzik: David Julyan
 
Londra'nın farklı yerlerinde, farklı şekillerde irili ufaklı kötülük gören bir grup insan, Irak'ta görev yaptıktan sonra sendromlu şekilde geri dönen Gene (Sean Bean) liderliğinde gördükleri haksızlıklara cevap vermek için biraraya gelir ve kötülere kendi adalet anlayışlarıyla cevap vermek isterler. Fikir olarak oldukça manidar. Üstelik filmin bir yerinde Gene'in grup elemanlarını motive etmek için sarfettiği sözlerle daha da makul. Gönül rahatlığıyla Trainspotting, The Acid House ve hatta Guy Ritchie ekolüne kıyısından köşesinden dahil edebileceğim The Football Factory'nin yönetmeni Nick Love'ın 2007 model filmi izlemeden önce heyecan vericiydi.

Ama belli bir hedefi olmasına rağmen, belli bir planı olmadığı için sık sık hata veren film, bu ekole ayıp ettiği gibi, oldu bittiye getirdiği uyduruk finali ile The Departed şoku (!) mu yaratmak istedi bilinmez, pek bir saçmalamış göründü gözüme. Böylece Gene'in o makul söylevleri de gevelemeden öteye gitmemiş oldu. Stilize bir aksiyon olmak isterken, avucunu yalamış bir film gibi gözükmesi de bundan bana göre. Her şeye rağmen Nick Love canımız ciğerimizdir. Öncelikle okunur, filmi çekilmişse de şans verilir. Sean Bean, Danny Dyer, Bob Hoskins üçlüsü de fena değil. Eğer fazla boş vaktiniz varsa The Football Factory'yi izleyin daha çok eğlenirsiniz.

20 Haziran 2015 Cumartesi

Cobain: Montage Of Heck (2015)


Yönetmen: Brett Morgen
Müzik: Nirvana

90'ların rock ikonlarından biri olan Kurt Cobain hakkında en son 2006 yılında AJ Schnack'in çektiği, iyi eleştiriler almış Kurt Cobain About A Son belgeseli mevcuttu. 2015 içinde ise iki Cobain belgeseli ile birden karşılaştık. İlki, henüz ilk filmini çeken Benjamin Statler'ın, daha çok Cobain'in şüpheli intiharına odaklanan, ama hayranları ve eleştirmenler tarafından yerden yere vurulan Soaked In Bleach belgeseliydi. Diğeri ve şimdiye dek yapılanların en yetkin olanı ise Brett Morgen imzalı Cobain: Montage Of Heck adını taşıyor. Adını Kurt Cobain’in 1988 yılında kaydettiği bir müzik kolajından alan belgeselin yapımcıları arasında şimdi 23 yaşında olan kızı Frances Bean Cobain de yer alması, en önemlisi de eşi Courtney Love'ın filme destek çıkması onu çok özel bir yere koyuyor. Öyle ki Courtney Love, Brett Morgen'e içi Kurt Cobain ile ilgili eşyalarla dolu kocaman bir deponun anahtarını verip ne bulursa kullanabileceğini söylemiş. Böylece Cobain’e dair birçok fotoğraf, kişisel görüntü, ses kaydı ve bilgiyi Morgen ile paylaşmış. Morgen ise bu avantajı genel olarak iyi değerlendirip bildiğimiz ve daha çok bilmediğimiz yönleriyle 27 yıllık bir hayat hikayesini 145 dakikalık bir süre içinde anlatmaya çalışmış.

Çok çarpıcı anlara sahip olan belgesel, elindeki benzersiz arşive rağmen bir şekilde mütevazi bir imaj bırakmayı da başarıyor. Üç yaşına girdiği doğum gününde "I'm Kurt Cobain" diyen afacandan bir dünya yıldızına dönüşümüne kadar gördüklerimiz, her sorunlu ailenin o sorunları yüklenmek zorunda kalmış çocuklarının başına gelenlerden farklı değil. Boşanıp kendi yollarına giderek başka aileler kuran ebeveynlerine duyduğu kızgınlığın karşılığını müzikte bulan Cobain'in yükseliş hikayesi de benzerlerinden ayrı sayılmaz. Ama Cobain'in The Beatles ve punk kökenlerinin birleşiminden doğup 90'ların grunge akımının ortasına bomba gibi düşen şarkıları, türlü çılgınlıklarla dolu konserleri, karizması, şöhret kavramıyla olan mücadelesi ve kabullenemeyişi, sonunda da herşeye sahip olduğu 27 yaşında intihar etmesi onu çok ayrı bir yere koyuyor.


Ebeveynleri, kızkardeşi, uzun süre birlikte yaşadığı kız arkadaşı Tracey Marander, grup ve kader arkadaşı Krist Novoselic ve tabii ki Courtney Love bu hayat hikayesinin kafalarımızda şekillenişine katkıda bulunan yorumlarda bulunuyorlar. Morgen, bu noktada çerçeveyi fazla geniş tutmadan, mesela Nirvana'yı veya Kurt Cobain'i ilgili ilgisiz bir sürü ünlüye sormadan, sadece röportaj arşivinden derlediği görüntülerle kendini dağıtmıyor. Ama Frances Bean Cobain'in bebeklik arşiv görüntüleri dışında hiç görünmemesi, en önemlisi de bir dönem Courtney Love ile aralarında sorun yaşanan Dave Grohl'un yine sadece arşivlerde yer alması bir eksiklik hissettirebiliyor.

Başka hiçbir yerde göremeyeceğimiz kişisel arşiv görüntülerinde, Cobain'in bebekliğinden, karısıyla yaptığı yatak sohbetlerine kadar bir çok detay yer alıyor. Bazı ses kayıtlarının animasyonlarla canlandırılması, Nirvana'nın en büyük hiti Smells Like Teen Spirit'in videosu üzerine Belçikalı modern klasik müzikçiler Scala & Kolacny Brothers'ın yorumunun koyulması, açılış jeneriği, orijinal el yazılarının kullanımı gibi güzel fikirler, sıradan bir belgesel izlemediğimiz düşüncesini bilincimize işliyor. Bu zengin malzemeyi kullanırken bazen kurguda, bazen de uzunlukta ayar sorunu yaşasa da (belki Courtney Love'ı bu kadar çok görmenin mide bulantısı bana öyle düşündürmüştür), Brett Morgen elinden geldiğince mütevazi bir iş çıkarmaya çalışmış izlenimi veriyor. İntihar olayını hiç abartmadan, hatta hiç dokunmadan sessiz sakin filmini bitiren Morgen, bu dehanın bu şekilde yitip gitmesini kabullenemeyişin veya intihara dair yayınlayacaklarının gereksiz duygu sömürüsüne yol açıp filmin karakterine zarar verme ihtimalinin çağrışımlarını yapıyor. Bu kadar genç yaşta gitmesini hazmedemeyenler için filmin başlarında çok güzel bir anekdot mevcut. Gençken Kurt Cobain'in annesi Wendy O'Connor'ın "neden Don Cobain ile evlendim ki" diye düşünmesine yine kendisinin verdiği cevap, tüyleri diken diken eden bir gerçeğin ifşasıydı: "Çünkü Kurt'ün doğması gerekiyordu!"

17 Haziran 2015 Çarşamba

Alléluia (2014)


Yönetmen: Fabrice Du Welz
Oyuncular: Lola Dueñas, Laurent Lucas, Héléna Noguerra, Édith Le Merdy, Anne-Marie Loop, Stéphane Bissot
Senaryo: Fabrice Du Welz, Vincent Tavier, Romain Protat
Müzik: Vincent Cahay

Cazibesiyle kadınları baştan çıkarıp onları dolandırarak hayatını idame ettiren Michel ve morgda çalışan bir çocuk annesi dul Gloria internette tanışıp tek gecelik bir ilişki yaşarlar. Oysa bu ilişki tek gecelik kalmayacaktır. Gloria'yı dolandırmak isteyen Michel bunu başarsa da, Michel'e saplantılı ve tehlikeli bir tutkuyla bağlanan Gloria'dan kolay kurtulamayacağını anlar. Gloria, Michel'in kadınlara ne amaçla yaklaştığını öğrenince bunu sorun etmez, hatta ona bu işi beraber yapmalarını teklif eder. 2004'te çektiği Calvaire ile tuhaf bir gerilime imza atan Belçikalı Fabrice Du Welz'in Vincent Tavier ve Calvaire'de de beraber çalıştığı Romain Protat ile yazdığı, kendisinin yönettiği Alléluia, uzun bir aradan sonra çok film çekmeyen yönetmenin kestirilemez tarzıyla tekrar buluştuğu bir gerilim. Önce gizemli Michel karşısında savunmasız ve ilişkiye aç Gloria'yı merkeze alacakmış gibi görünürken, fazla uzağa gitmeden yaşadığı bir kırılma noktasıyla bir anda garip ve yer yer absürt bir Bonnie & Clyde hikayesine dönen film, bu tekinsiz ikilinin seçtiği kurbanlarını dolandırma aşamalarını bölüm bölüm ele alırken, aynı zamanda bu bölümler dahilinde Michel - Gloria ilişkisinin adım adım tehlikeli boyutlara ulaşmasının ağlarını örüyor. Gerçi o tehlike baştan beri mevcut ama Du Welz hangi boyutlara ulaşabileceğine dair o tehlikeli temasların öngörülemezliğini hep zinde tutuyor. Şok sahnelerle de beklentileri belirsiz bir çekiciliğe ulaştırıyor.

Ancak bu öngörülemezlik filmi çok iyi taşısa da, herkesin tatminkar bulmayabileceği bir finale sebep oluyor. Her seferinde basit bir dolandırıcılık olmaktan çıkıp vahşi cinayetlere dönüşen Michel ve Gloria'nın serüvenleri ürkütücü bir erotizmle, sinir bozucu bir hakimiyet / teslimiyet arasında seyrediyor. Filmin başında tanıtılan Michel ve Gloria'nın aslında hiç de bize tanıtıldıkları gibi olmadıklarını göstermeyi başaran Du Welz, karakterleri için belki daha keskin bir son tasarlayabilirdi. Ama şu var ki, Du Welz'in bu tarzının akışına kapılan ortalama bir seyirci bile kendi tasarlayacağı sonu çok masum bir şekilde bitirmezdi mutlaka. Çünkü filme alışmak, onun sert mizacına da alışmak anlamına geliyor ki, Du Welz nasıl biteceği bilinmeyen filmini bitirirken filmin garip dokusuna alışan seyircinin hayalgücüne sığınıyor. Calvaire'de de rol alan Laurent Lucas yeterince iyiyken, daha çok Hable Con Ella, Mar Adentro, Volver gibi filmlerden tanıdığımız İspanyol oyuncu Lola Dueñas, manik depresif, histerik, psikopat olarak çeşitli tanımlarda bulunabileceğimiz Gloria rolüyle devleşiyor. Görüntü işçiliğiyle de belli bir çıtanın altına düşmeyen Alléluia, daha çok festival alternatifliğinde seyreden gerilimlerden zevk alan seyirci profilini avucunun içine alabilecek kapasitede bir yapım.

8 Haziran 2015 Pazartesi

Man On Wire (2008)


Yönetmen: James Marsh

7 Ağustos, 1974'de, Philippe Petit isimli 25 yaşındaki bir Fransız akrobat, o zamanın en yüksek binaları olan New York şehrinin İkiz Kuleleri arasında gerilmiş telin üzerinde 45 dakika yürüdükten sonra, bu gösteriyi izinsiz gerçekleştirdiği için gözaltına alındı ve psikolojik değerlendirmeden geçip kısa süre sonra salıverilmek üzere hapse atıldı. Bu benzersiz olayın hazırlık evresini, Petit'nin dostları ve iş birlikçileriyle beraber yaptıkları planları, karşılaştıkları sorunları, aştıkları zorlukları inceleyen yönetmen James Marsh, belgeseli hazırlarken Petit'nin kitabı To Reach The Clouds'tan ve tabii ki olayın en yakın tanıklarından faydalanıyor. İmkansız diye tanımlanacak bir hayali gerçekleştirmenin en somut örneklerinden birini tüm ayrıntılarıyla gözler önüne seren Man On Wire, 2009 Oscarlarında En İyi Belgesel ödülü kazanmıştı.

Daha İkiz Kuleler yapım aşamasındayken bir dergide kulelerin temsili bitmiş halini görüp birgün onların arasında yürüyeceğinin hayalini kuran Petit, bu büyük gösteri öncesinde 1971'de Paris'in Notre Dame Katedrali'nde, 1973'te ise Avustralya'nın meşhur Sydney Liman Köprüsü'nde izinsiz tel yürüyüşleri yaparak ses getirmiş. Ama İkiz Kuleler hayalinden hiç vazgeçmemiş. Aylarca New York'a gidip gelen Petit, Dünya Ticaret Merkezi güvenliğini geçmek, iki bina arasına tel germek için gerekli ekipmanları içeri sokmak, hava durumunu hesaplayarak teli çatılara ulaştırmak gibi bir sürü önemli işi, arkadaşları Jean-Louis Blondeau, Jean François Heckel, Annie Allix ve Amerikalı, Avustralyalı diğer gönüllüler yardımıyla halletmeye çalışıyor. Sanki birgün bu belgesele malzeme olacakmış gibi Petit ve arkadaşlarının sancılı, gerilimli, gelgitli çalışmalarının çekilmiş görüntüleri (üstelik çoğu kez İngilizce), olaya birebir dahil olmuş tüm bu isimlerin uç uca eklenmiş anlatımları, bazı yerlerde de gerilimi aktarabilmek için yapılan canlandırmalar her yönüyle James Marsh'ın başarılı belgeselinin parçalarını oluşturuyor.


Gerilla yöntemlerle gerçekleştirilen bu yürüyüşün bir "eylem"den ziyade kişisel bir hayalin izini sürmek adına yapılması, "neden yaptınız" sorusuna Petit'nin "nedeni yok" yanıtını vermesi çok düşündürücü. Belgeselde Petit, neden böyle bir çılgınlık yaptığını "kurallara boyun eğmeyi, kendini tekrarlamayı reddetmek, her gün, her yıl, her fikirle kendini yenilemek" şeklinde özetliyor gerçi. Ama "insan isterse başaramayacağı şey yoktur" şeklinde kişisel gelişim mottoları romantizminde ve sıkıcılığındaki mesajların çok üzerinde bir tecrübe bu. Adının konması, üzerine nedenler üretilmesi, slogan gibi gerekçeler bulma çabası eylemin kendisini yıpratabiliyor. Oysa Petit'nin bu azmi kadar, ona karşılık beklemeksizin yardım eden, yıllar sonra aynı heyecanı büyük bir hevesle, tutkuyla, gözyaşlarıyla ifade eden arkadaşlarının varlığının da önemi büyük. Birinin böylesine çılgınca bir fikri hayata geçirmek istediğini ciddi ciddi söylediğinde etrafında kimsenin kalmamasına pek şaşırmayız. Fakat bu insanlar sonuna kadar Petit'nin yanındaydılar. Günümüzde böyle dostlara sahip olmanın, iki dev bina arasına gerilmiş bir telde yürümek kadar sıkıntılı bir iş olabileceği de satır arasından okunabiliyor.

Öncesinde, sırasında ve sonrasında yaşananları, içerdiği gerilimi, Petit ve Annie arasındaki romantizmi, hüzünlü sayılabilecek sonu ile değme filmlere taş çıkartan Man On Wire, son derece gereksiz bir şekilde Robert Zemeckis tarafından The Walk adıyla film yapılmış. Hazırda Oscar almış ve çok izlenmiş böyle yetkin bir yapım dururken Zemeckis'in bu belgesele bir Uzakdoğu yeniden çevrimi muamelesi yapmasını çok boş vaktinin olmasına vermek lazım. Zaten bu olağanüstü başarının ancak belgesel olanı makbuldür. Ölümle olan yürüyüşünü tamamladıktan sonra gözaltına alınırken polis kayıtlarına geçtiği adıyla "Man On Wire", yıllar sonra bir röportaj için 11 Eylül saldırıları hakkında ne hissettiği sorulduğunda, "o kadar insan öldükten sonra benim hislerimin bir önemi yok, ama şunu söyleyebilirim ki, o iki kule de benim için birer insan gibiydiler" demiş. Bu sıradışı karakterin tel üstündeki mükemmelliği, bitmeyen azmi kadar, zemin üzerindeki kusurlarını da görmeyi mümkün hale getiren James Marsh, bunu bilerek mi yaptı yoksa hiç farkında değil mi pek belli olmuyor. Bu sayede keşke etrafındaki kendini adamış insanlara da o kuleler gibi aynı değeri verseydi dedirtmeden edemiyor.