27 Nisan 2013 Cumartesi

What Richard Did (2012)


Yönetmen: Lenny Abrahamson
Oyuncular: Jack Reynor, Roisin Murphy, Lars Mikkelsen, Sam Keeley, Gavin Drea, Patrick Gibson, Lorraine Pilkington, Rachel Gleeson, Padraic Delaney, Gabrielle Reidy, Mella Carron
Senaryo: Malcolm Campbell, Kevin Power
Müzik: Stephen Rennicks

Kevin Power´ın romanından uyarlanan, Lenny Abrahamson’un yönettiği What Richard Did, yakışıklı ragbi yıldızı, başarılı öğrenci, sorumluluk sahibi, arkadaşlarının lideri konumundaki Richard Carlson’ın öfkesine yenilerek yaptığı bir hata sonucu kendisini ve çevresini güç durumda bırakışını işleyen İrlanda yapımı bir dram. Yaklaşık 80 dakikalık süresini konusunun elverdiği ölçüde ekonomik kullanan, fakat buna rağmen bazı anlarda sarkabilen bir film olarak meselesini genel anlamda aktarabilmiş denebilir. Bir boyband üyesi gibi iyi görünümlü (ki bu benzerlik bazıları için gerçekten iticidir) ve varlıklı bir ailenin çocuğu (bu da öyle!) olan Richard ile seyirci arasında empati yaratmak ile yaratmamak arasında gidip gelen Malcolm Campbell’ın uyarlama senaryosu, şayet asıl amacı bu gel-git üzerinden rota çizmekse başarı sağlıyor denebilir.

Genele vurursak sakin ama kendi içinde bir temposu olan film, Richard’ın sosyal, olgun, hırçın ve telaşlı karakter özelliklerini yine kendi ekonomisi dahilinde akıp kokmayan bir karışım haline getiriyor. Bu özelliklerden vicdan hesaplaşması ise, Richard’ın yaptığı şeyin seyirciye net ve etkileyici biçimde verilmemesi yüzünden sık sık havada asılı kalıyor. Bu hesaplaşma uzadıkça ve yaşadıkları yüzünden Richard bazı olumlu özelliklerini öteledikçe film ufak yaralar alıp bunları yara bandıyla kapatmaya çalışıyor. Richard’ın Lara ile ilişkisinin naif anları bu paralellikte filme olumlu katkılar sağlıyor. Filmin etik müdahalelerden kaçınan tutumu da onu daha (acı ama) gerçek bir konuma getiriyor. Böylece karakterinin vicdan yaraları ile elindekilerden vazgeçmek istemeyen bencilliği arasında bir denge oluşturulmaya çalışılıyor. Bu noktada ise “dört ayağı üzerine düşen zengin çocuğu” etiketinden nasibini alıyor. Ne yazık ki bu etikete rağmen hayatın birileri için bittiği, birileri için kaldığı yerden devam ettiği gerçeği filmi ayakta tutuyor.

Sömürmeye uygun olmasına karşın oyunculuk yönünden sivri performanslar içermeyen What Richard Did, sadece Richard’ın babası Peter rolündeki tecrübeli Danimarkalı oyuncu Lars Mikkelsen ile az da olsa fark yaratıyor. Richard rolü için temiz yüzlü ancak onu duruma göre maske gibi algılatacak Jack Reynor’ın seçilmesi de uygun sayılır. Diyaloglardaki olgun görünme çabaları ve hazırcevaplılık zaman zaman bunların bir roman veya senaryo cümleleri olduklarını fazla ele verdiğinden samimiyetini sorgulatabiliyor. Olumlu özelliklere sahip olsa da, What Richard Did’in 32. İstanbul Film Festivali’ndeki o kadar iyi film arasından Altın Lale Ödülü kazanması kesinlikle adaletsiz ve kötü bir karar.

20 Nisan 2013 Cumartesi

Jack Reacher (2012)


Yönetmen: Christopher McQuarrie
Oyuncular: Tom Cruise, Rosamund Pike, Richard Jenkins, David Oyelowo, Werner Herzog, Jai Courtney, Robert Duvall, Joseph Sikora, Alexia Fast, Michael Raymond-James, Josh Helman
Senaryo: Christopher McQuarrie, Lee Child
Müzik: Joe Kraemer

Pittsburgh kentinde bir sabah mesai saati başlamadan nehrin karşı yakasından açılan 6 el ateş sonucu 5 masum insan hayatını kaybeder. Daha 24 saat dolmadan cinayet faili olarak Irak’ta keskin nişancılık yapmış Jason Barr tüm delillerle beraber yakalanır. Ama sorgu esnasında hiçbir şey söylemeyen Barr bir kağıda sadece "Jack Reacher'ı bulun!" yazar. Üstün yeteneklere sahip eski bir asker olan, kendi istemediği sürece bulunamayan bir hayalet olarak nitelendirilen Reacher da kısa sürede ortaya çıkıp Barr’ın neden kendisini istediğini araştırmaya başlar. Barr’ın avukatı Helen Rodin, müvekkilinin idam cezası almaması için uğraşırken bölge savcısı olan babası Alex Rodin ise bu adamın kellesini istemektedir. Oysa Reacher’a göre ortada daha farklı gerçekler, daha büyük bir komplo vardır.

Lee Child takma adıyla tam 17 adet Jack Reacher romanına imza atan Jim Grant’in, bu romanlardan One Shot isimlisini film için senaryolaştıran, aynı zamanda yöneten kişi ise Christopher McQuarrie. Onu 1995’te Oscar kazandığı The Usual Suspects senaryosundan hatırlıyoruz. Sonrasında onun kadar ses getirmeyen, hatta kötü sayılabilecek senaryolara adını yazdıran McQuarrie, ilk yönetmenliğini de bu kötülerden sayabileceğimiz The Way Of The Gun ile yapmıştı. 2000 yılına ait bu filmden 12 yıl sonra ikinci yönetmenliği için Jack Reacher'ı seçmiş. Zaten iyi bir film olmayan The Way Of The Gun’da sergilediği vasatlığın ve üstüne bu kadar uzun ara vermiş olmasının da etkisiyle ortada çok büyük bir yönetmenlik başarısından söz etmek zor. Bu başarısız detayları aşarsak yine de Jack Reacher ile baştan sona sürükleyici bir tempo tutturmayı bilmiş, altına girdiği birçok sahneyi eline yüzüne bulaştırmadan kalkmış bir film görüntüsü çiziyor.


Romanı bilip de gerek senaryoya, gerekse kitaptaki Reacher ile arasında fiziksel farklılıklar bulunan Tom Cruise’a burun kıvıran seyircilerin eleştirileri üzerine bir şeyler söylemek zor. Bunun için bu seriye hakim olmak gerekiyor. Ama Jack Reacher ismini ilk kez bu filmle duyanlar için öyle armudun sapı, üzümün çöpü bir durum yok. Her ne kadar şirket komplolarının dişlileri arasında sebepli ya da sebepsiz yere öğütülen masum insanlar ve yine zorla savaşa sürüklenip oradan bambaşka arızalarla dönen başkaları üzerinden eleştirel bir yana sahip olsa da, filmin üst tabakasında Jack Reacher’ın zekasına, gizemine, cesaretine ve kahramanlığına övgü mevcut. Onun karşısına yerleştirilen bildik kötü adamlar, onların tetikçileri, sistemin içinden onlara arka çıkan yozlaşmışlık da yerli yerinde duruyor. Reacher’ın Ethan Hunt’ın maceraları gibi uzun soluklu bir seriye dönüştürülmesi için yeterince materyal var. Fakat asıl sorun, zaten hazırda sürdürülen Mission: Impossible serisi varken bir de üzerine Jack Reacher külliyatı eklemenin kime ne faydası olacak?

Elbette cevabı belli bir soru bu. Tom Cruise’daki bu üstün nitelikli ve gizemli ajan / asker profiline olan merak, komedi unsurlarıyla bezeli Knight & Day’de bile kendini göstermişti. Ama en azından Reacher’ın kişisel ve fiziksel özellikleri biraz olsun farklılaştırılsaymış. Hep aynı yüzün değişik karakterleri canlandırmasıyla yaşanan sıkıcılık, Tom Cruise’ü bir Hunt veya Reacher değil, artık direk Tom Cruise yapıyor. Belki onun istediği de tam olarak budur. Onun haricinde filmde yer alan Rosamund Pike ve Richard Jenkins çok düz kalıyorlar veya öyle oynuyorlar. Filmin, amacı iyi işlenmemiş baş kötü adamı olarak ilginç bir seçim olan usta yönetmen Werner Herzog’un bu karakteri sanki photoshop ile filme eklenmiş gibi duruyor. Belki de en sevimli performans, kısa bir rolle görünen yılların tecrübesi Robert Duvall’den geliyor. Jack Reacher, devamının gelmesi hasretle beklenecek bir film sayılmaz. Gelenler de günü kurtarır ve benzer eleştirilere kapı açar o kadar.

13 Nisan 2013 Cumartesi

Jagten (The Hunt) (2012)


Yönetmen: Thomas Vinterberg
Oyuncular: Mads Mikkelsen, Thomas Bo Larsen, Lasse Fogelstrøm, Susse Wold, Anne Louise Hassing, Alexandra Rapaport, Annika Wedderkopp, Lars Ranthe
Senaryo: Thomas Vinterberg, Tobias Lindholm
Müzik: Nikolaj Egelund

Jagten, bir kreşte çalışan kırklı yaşlarındaki Lucas’ın haksız yere çocuk taciziyle suçlanan ve mahvolan yaşamını toparlamaya çalışmasını, bu dedikodu sayesinde çift taraflı düşünemeyen kasaba ahalisi karşısında onuru için mücadele etmesini konu alan çok güçlü bir film. Özellikle Dear Wendy (2004) ve Submarino (2010) filmleriyle çok beğendiğim Dogma 95 kurucularından Thomas Vinterberg, Jagten ile toplum psikolojisinin patlamaya hazır bir bomba gibi bekleyen hassas dengelerine ayna tutuyor. Kaynağının masumiyetini ve niyetini sorgulayamadığımız bir iftiranın sebep olduğu toplumsal histerinin hedef tahtası durumuna gelen Lucas’ın hayatının yavaş yavaş nasıl cehenneme döndüğünü izliyoruz. Böyle bir duruma objektif bakabilmenin güçlüğünü tüm yönleriyle yüzümüze vurması, filmi rahatsız edici bir gerçekliğe büründürüyor.

Lucas ile empati kurabilmemizin kolaylığı, her şeyi bir sinema seyircisi olarak görüyor olmamızın avantajından geliyor. Böylece kasaba halkının ona yaptıklarından daha kolay etkileniyor, onlardan daha kolay nefret edebiliyoruz. Oysa Vinterberg, “suçu ispatlanana kadar herkes masumdur” kuralının toplum değerlerinde geçersiz kalışına ışık tutma niyeti de taşıyor ki, bunu çarpıcı biçimde filmine geçiriyor. Masumiyetinin ispatlanmasının önündeki en büyük engelin yine masumiyet olması ironisi kamu vicdanını kilitliyor. İftira gibi yanlış ve fena bir davranışın ortaya çıktığı yer itibariyle bir çırpıda reddedilişi, bu davranışın hedefini bir çırpıda kabullenişe dönüyor. İnsanları yargılamaya, önyargılarımızla onları mahkum etmeye ne kadar hazır olduğumuz ortaya çıkıyor. Çünkü toplumsal sloganlar başka türlü düşünmemizi engelliyor. Kendimizi küçük bir çocuğun mu, onun ebeveynlerinin mi, olayı duyan kasaba ahalisinin mi, yoksa 40 yaşındaki Lucas’ın mı yerine koymamız gerektiği meselesi yüzünden büyüdükçe kirlendiğimize olan inancımız güçleniyor. Ne de olsa çocuklar yalan söylemez gibi bir genellemeye inanma eğilimindeyiz.


Çocukların hayalgüçlerinin genişliği ile yalan söylemezler genellemesi arasındaki tezatlığın üzerine filmin düşündürdükleri çok önemli.Yalan söylemek ile iftira atmak arasındaki ince çizgiyi tespit etmek, çıkarların tam olarak belirlenmesiyle mümkün. Çocukların belli bir yaşa kadar hayranlık uyandıracak ölçülere varan dürüstlükler sergilediği gözlemlenebilir. Ama çevresi genişlemeye başlayıp toplumla daha çok kaynaştıkça geliştirdikleri savunma mekanizmaları onları bu alışkanlıklarından alıkoyabiliyor. Hayalgüçlerinden kattıkları yanında, filmde olduğu gibi çevrelerinden tanık oldukları ve yaşlarına çok fazla gelen bazı gözlemlerini de bu yalana, daha da kötüsü iftiraya katık edebiliyorlar. Masumiyet şekil değiştiriyor ama dönüştüğü şey onların gerçekte sahip oldukları dürüstlüklerine leke süren, sonradan onlara bile aptalca gelecek bir trajediye çanak tutabiliyor. Çocukların hayal dünyalarında yarattıkları canavar, gerçek dünyada yetişkinleri parçalayıp yiyor.

Lucas’ın olaylar karşısındaki çaresizliği, oğlu Marcus’un devreye girdiği anlarla bu hassas terazinin Lucas tarafına yapılan baskıyla biraz olsun dengeleniyor. Öyle ki, toplumsal linç eğilimlerinin odağındaki bir adamın seyirci olarak taraflı bir gözle izlediğimiz ezilişi yanında küçük bir çocuğun yüzüne tükürülebilecek boyutlardaki karşı nefretin havasını da soluyoruz. Gerçekte kimin haklı olduğunu bilmediği halde zayıf olanın haklılığından emin olan halkın içinde biz de varız. Ama gerçek yaşamda duyduğumuz, okuduğumuz sapıklıklara bu filme verdiğimiz sağduyulu tepkiyi verebileceğimizi kim garanti edebilir? Kamu vicdanı denen ve birçok durumda (resmi makamların bile pasif kaldığı durumlarda) toplumsal ahlak ve huzurun sigortası gibi görünen duruşun sigortalarının da atabileceği net biçimde görülüyor.


Meseleye bir film seyircisi olarak bakmadığımız zamanlardaki itidal eksikliğimiz üzerine düşündürme şansı yakalayan Vinterberg, sağladığı bu derinlik ile istismar, tecavüz gibi yüz kızartıcı suçlardan haksız yere yıllarca hüküm giymiş istisnaları da akıllara getiriyor. Yıllarca hüküm giymesine gerek kalmadan bile atılan çamurun izlerini üzerlerinde taşımak zorunda kalanlarla ilgili empati kurmaya, sağduyulu yaklaşmaya meyilli sayılmayız. Oysa orada intihara varan sarsıcı dramların da olduğu unutulmamalı. Tanık olmadığımız şeylere kolayca inanma refleksimiz, sözkonusu çocuklar olunca kendini sorgusuz biçimde gösteriyor. Yine de hayaletlere inanan, fantastik filmlerde gördüklerini gerçek sanan, çizgilere basmama takıntısı olan bu küçük insanların, aile içi tartışmalarla, maddi manevi sorunlarla, üzerine basmaktan kurtulmanın mümkün olmadığı çizgilerle kuşatılmış büyüklerin dünyasında kendilerine ait farklı dünyalar yaratmaları kaçınılmaz.

Thomas Vinterberg’in Submarino’da da birlikte çalıştığı Tobias Lindholm ile senaryosunu yazdığı, Mads Mikkelsen’e Cannes Film Festivali’nde haklı olarak En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazandıran Jagten, artık Dogma 95’in teknik standartlarından çok uzakta fakat bu haliyle de çok etkileyici bir film. Özellikle Lucas’ın toplumsal dışlanma süreci içinde sinirlerimizi hırpalayan anlatımıyla Vinterberg’e Dear Wendy’nin senaryosunu emanet eden Lars von Trier’i anmamıza neden oluyor. Yine de Vinterberg, derdini Dogville hırçınlığıyla değil, temkini elden bırakmayan gerçekçi bir üslupla aktarıyor. Avcıların da birgün ava dönüşebileceklerini, vahşi doğada gerçekleşen avların şehir hayatındaki izdüşümünü, psikolojik savaş sonucu hayatların pamuk ipliğine bağlı oluşunu kurmaca ama sahici bir hikayeyle tecrübe ediyor.

9 Nisan 2013 Salı

The Perks Of Being A Wallflower (2012)


Yönetmen: Stephen Chbosky
Oyuncular: Logan Lerman, Emma Watson, Ezra Miller, Paul Rudd, Mae Whitman, Johnny Simmons, Dylan McDermott, Kate Walsh, Nina Dobrev, Nicholas Braun, Melanie Lynskey, Erin Wilhelmi
Senaryo: Stephen Chbosky
Müzik: Michael Brook

Stephen Chbosky'nin yazdığı romandan yine kendisinin uyarlayıp yönettiği filmde, en yakın arkadaşının intiharıyla, küçükken teyzesinin başına gelenlerden sonra yaşadığı travmayla ve bunun neden olduğu akıl hastalığıyla mücadele eden 15 yaşındaki sevimli, naif ve zeki Charlie'nin (Logan Lerman) hikayesi anlatılıyor. Charlie'nin hayatında bu tür sorunlar varken, bir yandan da yeni başladığı lisede yeni arkadaşlar edinmeye çalışmaktadır. Ama çaylak olduğu için dışlanır ve küçümsenir. Kendisinden birkaç yaş büyük Sam (Emma Watson) ve üvey kardeşi Patrick (Ezra Miller), içene kapanık Charlie'yi kanatları altına alırlar ve onu gerçek dünyayla tanıştırırlar.

90’larda geçen bu hikaye 80’lerden 90’lara uzanan naif gençlik filmlerinden yoğun izler taşıdığından, o yılların nostaljisine biryerlerden bağlı seyirciler için dokunaklı ve keyifli anlar içeriyor. Ancak bu anların yeni ve farklı bir yanı yok. Parlak ama çaylak öğrencinin serseriliğe maruz kalması, ötekileştirilmiş (ki o da çelişkilerle dolu) öğrencilerin ona kucak açması, akıl hocası konumunda aydın bir öğretmen, ilk ve imkansız görünen aşkın sancıları, dramı dengeleyip mizah sağlaması için eklenen renkli yan karakter, anlayış abidesi ebeveynler ve olmazsa olmaz dönem müzikleri. Tüm bunları Charlie’nin etrafına düzenli biçimde yerleştiren, hepsine gereken zaman ve önemi ayıran Chbosky'nin fark yaratmak gibi bir derdi olmadığı da anlaşılabiliyor.


Yine de üslup olarak filmin tümüyle bu kolaycı senaryo anlayışına bel bağladığı söylenemez. En azından sorunlara ve çözüm önerilerine yaklaşımında 80’lerin banal dramatik ve mizahi unsurlarıyla 2010’lu yıllarda fazla uzağa gidemeyeceğini anlamış görünüyor. Zaten o döneme fazla gelebilecek diyalog ve monologlara da rastlanıyor. Üstelik 80’lerde ya hiç kullanılmayan, kullanıldığında ise karikatürize edilmekten kurtulamayan gey karakterlere Patrick özelinde sevimli olduğu kadar çok ciddi karşılıklar veriyor. Charlie’nin isimsiz bir arkadaşına (ya da intihar etmiş olan en iyi arkadaşına) yazdığı mektuplarla anlatıcı konumunda bulunması ve bu tarzın ekonomik kullanılmasıyla film, derli toplu duruşunu bozmamaya çalışıyor. Chbosky, mizahını abartmayıp dramatik anlarını güçlendirici yöntemler kullanmayı tercih ediyor. Charlie’nin iç dünyasının dışa yansımalarından oluşan skeçleri samimiyetle kurgulayıp ince görülmüş bir biyografi ortaya çıkarıyor.

Stephen Chbosky, karakterleri üzerinden aşkı farklı suretleriyle masaya yatırıyor. Charlie’nin Sam’e olan sevgisi gerçekçi ve çoğumuzun başından geçmiş ya da geçmesi uzak kaçmayacak ölçüde içten yansıyor. Sam’in şımarık ve kendini beğenmiş bir kız olarak belirlenmeyişi Charlie’ye olduğu kadar bize de güven aşılıyor. Ama bu güven bile mutlu aşk olmayacağı inancına galip gelemiyor. Çünkü birçok güzel ve aşık olunası kız bize göre yanlış kişilerle beraberdir. Biz ise hak ettiğimizi düşündüğümüz aşka razı oluruz. Chbosky’nin bu şahsi tespiti filmde iki kez dile geliyor. Hak edilene razı olma halinin avuntusu aynı hislere sahip insanları biryerlerden yakalasa da, bize göre doğruların bize göre yanlışlarla olan beraberliğinden tek bir cümleyle sıyrılmak o kadar kolay olmasa gerek. Bunun yanında Patrick’in okulun popüler çocuklarından Brad ile yaşadığı tutkulu ilişki de kendini hissettirdiği ölçüde etkili olmayı başarıyor. Okul kantinindeki sahnede ise bu ilişkinin tavanı belirleniyor. Logan Lerman, Emma Watson ve özellikle de gözlerin hep aradığı Patrick’i canlandıran Ezra Miller üçlüsü filmi çok iyi sırtlıyorlar.


Tüm o kaset dönemi nostaljisinin naif aşklarla bezeli atmosferinden faydalanan film, Charlie’nin sorunsuz aile yaşantısındaki ve Sam ile Patrick’in burjuvazi içinde yüzen neredeyse ebeveynsiz (sadece tek bir sahnede görüyoruz o ebeveynleri) tatlı hayatlarındaki ayrıntıları hiç kafasına takmıyor. Herkesi zengin, havalı, parti müdavimi, liseden hemen sonra üniversite hakkı kazanan, ebeveyn baskısı görmeyen bireyler sanan Chbosky, Charlie’nin normal (Sam takıntısı) ve anormal (intihar eden arkadaş, teyze unsuru) sıkıntıları sayesinde kendi olmaya çalışıyor. Film de çoğu zaman bu otobiyografik reflekslerle nefes alıp veriyor. Sloganlar, alıntılar, kitaplar, şarkılar, The Catcher In The Rye, Heroes, The Rocky Horror Picture Show birer birer filmin içinden geçip gidiyor. Kendine ait bir tünel, köprü, teras şarkısı olanlar farklı nedenlerle geçmişe dönüyorlar. Bizim için önemli kitapları yan yana dizmekten keyif alıyoruz. Resimlerimiz eski fotoğraflara dönüştüğünü, hepimizin birilerinin anne babası olduğunu ve olacağını ama hep şu anı yaşadığımızı bize hissettiren şeylerin hayatımızdaki mevcudiyetlerini hatırlatan filmleri seviyoruz. Bize hak edilene razı olma duygusu verdikleri için belki de…

4 Nisan 2013 Perşembe

The Brave One (2007)


Yönetmen: Neil Jordan
Oyuncular: Jodie Foster, Terrence Howard, Mary Steenburgen, Nicky Katt, Naveen Andrews
Senaryo: Roderick Taylor, Bruce A. Taylor, Cynthia Mort
Müzik: Dario Marianelli

Radyo programcısı Erica Bain’in bir gece gezmesi esnasında evlenmek üzere olduğu sevgilisi David’in bir grup serseri tarafından dövülerek öldürülmesi, kendisinin de yaralı olarak kurtulmasının ardından korkusunu yenip bir silah satın alması, intikam açlığını tüm New York kötü adamlarıyla gidermek istemesi gibi gayet iyi bir hikayeye sahip The Brave One… Ama esas olan, iyi hikayelerin her zaman iyi senaryo dokunuşlarına ihtiyaç duymalarıdır. O dokunuşları ise soyadları Taylor olan, muhtemelen kardeş olduklarını düşündüğüm iki TV senaristi yapmış. Şimdi TV yazarlığı da çok önemli bir dal. Ama bu filmin acilen Neil Jordan dokunuşlarına ihtiyacı varmış sanki. Gerçi yönetimi ile filmin tümüne sirayet etmese de birkaç bölüme İrlanda hüznü kattığı söylenmez ise haksızlık olur. Fakat iş onunla bitmiyor.

Hollywood’a çok sağlıklı biçimde adapte olduğunun kanıtı olarak The Brave One, Neil Jordan filmografisinin en zayıf halkalarından biri olmuş bana göre. Bir kere duygu insanı radyocu Erica Bain karakterinin, sokakları kötülerden arındırmaya soyunmuş ölüm meleğine dönüşümünde ciddi arızalar var. Hoş, bunlar Jordan’ı tanımayanlar için pek bir şey ifade etmeyebilir. Ama inandırıcılık açısından Erica’ya bu kimliği kazandırmak Jodie Foster’in şahsi çabasının yanında Neil Jordan’ın işiydi. Keşke senaryoya da el atsaydı demek, Jordan’ın bu senaryoyu onaylamadan yönettiği anlamına gelecekti. Erica ilk cinayetinin ardından nasıl oldu da soğukkanlı bir katile döndü? Ortalama bir New York vatandaşının bu kadar çabuk kozasından çıkmasını, New York yaşantısının bilmediğimiz tekinsizliğine vereceğiz o zaman.

Şahsen filmin en beğendiğim yanı, ironik biçimde adaletsizlikten yılmış, içinde bulunduğu sistemi sorgulama eğilimindeki dedektif Mercer’a hayat veren Terrence Howard oldu. Danzel Washington birgün tahtını bırakacaksa bu adama bıraksın. Ha, bu film onun kariyerinde bir dönüm noktası mı, Hayır! Ama en azından bana göre Jodie Foster’dan daha fazla ikna edici. Daha fazlasına filmin kendisi zaten izin vermiyor. Jodie Foster’a izin vermiyor ki, Terrence Howard’a versin. Ama ben bu adamı izlemeyi seviyorum o ayrı. Bir de finalin ahlak zabıtası olmak yerine tercih ettiği şeyi sevdim diyebilirim. Yine de son atışta doğrulttuğunuz belinizin size ne kadar faydası olur bilinmez. Sürükleyici bir macera olduğu kesin. Sürüklediği yer hoşunuza da gidebilir. Ama Neil Jordan değil de başkası sürüklüyor sanki. Finalin "Hollywood'lu Doğrucu Davut" diye birini tanımayan duruşu hatırına yarıdan bir fazlası olsun.