13 Nisan 2013 Cumartesi

Jagten (The Hunt) (2012)


Yönetmen: Thomas Vinterberg
Oyuncular: Mads Mikkelsen, Thomas Bo Larsen, Lasse Fogelstrøm, Susse Wold, Anne Louise Hassing, Alexandra Rapaport, Annika Wedderkopp, Lars Ranthe
Senaryo: Thomas Vinterberg, Tobias Lindholm
Müzik: Nikolaj Egelund

Jagten, bir kreşte çalışan kırklı yaşlarındaki Lucas’ın haksız yere çocuk taciziyle suçlanan ve mahvolan yaşamını toparlamaya çalışmasını, bu dedikodu sayesinde çift taraflı düşünemeyen kasaba ahalisi karşısında onuru için mücadele etmesini konu alan çok güçlü bir film. Özellikle Dear Wendy (2004) ve Submarino (2010) filmleriyle çok beğendiğim Dogma 95 kurucularından Thomas Vinterberg, Jagten ile toplum psikolojisinin patlamaya hazır bir bomba gibi bekleyen hassas dengelerine ayna tutuyor. Kaynağının masumiyetini ve niyetini sorgulayamadığımız bir iftiranın sebep olduğu toplumsal histerinin hedef tahtası durumuna gelen Lucas’ın hayatının yavaş yavaş nasıl cehenneme döndüğünü izliyoruz. Böyle bir duruma objektif bakabilmenin güçlüğünü tüm yönleriyle yüzümüze vurması, filmi rahatsız edici bir gerçekliğe büründürüyor.

Lucas ile empati kurabilmemizin kolaylığı, her şeyi bir sinema seyircisi olarak görüyor olmamızın avantajından geliyor. Böylece kasaba halkının ona yaptıklarından daha kolay etkileniyor, onlardan daha kolay nefret edebiliyoruz. Oysa Vinterberg, “suçu ispatlanana kadar herkes masumdur” kuralının toplum değerlerinde geçersiz kalışına ışık tutma niyeti de taşıyor ki, bunu çarpıcı biçimde filmine geçiriyor. Masumiyetinin ispatlanmasının önündeki en büyük engelin yine masumiyet olması ironisi kamu vicdanını kilitliyor. İftira gibi yanlış ve fena bir davranışın ortaya çıktığı yer itibariyle bir çırpıda reddedilişi, bu davranışın hedefini bir çırpıda kabullenişe dönüyor. İnsanları yargılamaya, önyargılarımızla onları mahkum etmeye ne kadar hazır olduğumuz ortaya çıkıyor. Çünkü toplumsal sloganlar başka türlü düşünmemizi engelliyor. Kendimizi küçük bir çocuğun mu, onun ebeveynlerinin mi, olayı duyan kasaba ahalisinin mi, yoksa 40 yaşındaki Lucas’ın mı yerine koymamız gerektiği meselesi yüzünden büyüdükçe kirlendiğimize olan inancımız güçleniyor. Ne de olsa çocuklar yalan söylemez gibi bir genellemeye inanma eğilimindeyiz.


Çocukların hayalgüçlerinin genişliği ile yalan söylemezler genellemesi arasındaki tezatlığın üzerine filmin düşündürdükleri çok önemli.Yalan söylemek ile iftira atmak arasındaki ince çizgiyi tespit etmek, çıkarların tam olarak belirlenmesiyle mümkün. Çocukların belli bir yaşa kadar hayranlık uyandıracak ölçülere varan dürüstlükler sergilediği gözlemlenebilir. Ama çevresi genişlemeye başlayıp toplumla daha çok kaynaştıkça geliştirdikleri savunma mekanizmaları onları bu alışkanlıklarından alıkoyabiliyor. Hayalgüçlerinden kattıkları yanında, filmde olduğu gibi çevrelerinden tanık oldukları ve yaşlarına çok fazla gelen bazı gözlemlerini de bu yalana, daha da kötüsü iftiraya katık edebiliyorlar. Masumiyet şekil değiştiriyor ama dönüştüğü şey onların gerçekte sahip oldukları dürüstlüklerine leke süren, sonradan onlara bile aptalca gelecek bir trajediye çanak tutabiliyor. Çocukların hayal dünyalarında yarattıkları canavar, gerçek dünyada yetişkinleri parçalayıp yiyor.

Lucas’ın olaylar karşısındaki çaresizliği, oğlu Marcus’un devreye girdiği anlarla bu hassas terazinin Lucas tarafına yapılan baskıyla biraz olsun dengeleniyor. Öyle ki, toplumsal linç eğilimlerinin odağındaki bir adamın seyirci olarak taraflı bir gözle izlediğimiz ezilişi yanında küçük bir çocuğun yüzüne tükürülebilecek boyutlardaki karşı nefretin havasını da soluyoruz. Gerçekte kimin haklı olduğunu bilmediği halde zayıf olanın haklılığından emin olan halkın içinde biz de varız. Ama gerçek yaşamda duyduğumuz, okuduğumuz sapıklıklara bu filme verdiğimiz sağduyulu tepkiyi verebileceğimizi kim garanti edebilir? Kamu vicdanı denen ve birçok durumda (resmi makamların bile pasif kaldığı durumlarda) toplumsal ahlak ve huzurun sigortası gibi görünen duruşun sigortalarının da atabileceği net biçimde görülüyor.


Meseleye bir film seyircisi olarak bakmadığımız zamanlardaki itidal eksikliğimiz üzerine düşündürme şansı yakalayan Vinterberg, sağladığı bu derinlik ile istismar, tecavüz gibi yüz kızartıcı suçlardan haksız yere yıllarca hüküm giymiş istisnaları da akıllara getiriyor. Yıllarca hüküm giymesine gerek kalmadan bile atılan çamurun izlerini üzerlerinde taşımak zorunda kalanlarla ilgili empati kurmaya, sağduyulu yaklaşmaya meyilli sayılmayız. Oysa orada intihara varan sarsıcı dramların da olduğu unutulmamalı. Tanık olmadığımız şeylere kolayca inanma refleksimiz, sözkonusu çocuklar olunca kendini sorgusuz biçimde gösteriyor. Yine de hayaletlere inanan, fantastik filmlerde gördüklerini gerçek sanan, çizgilere basmama takıntısı olan bu küçük insanların, aile içi tartışmalarla, maddi manevi sorunlarla, üzerine basmaktan kurtulmanın mümkün olmadığı çizgilerle kuşatılmış büyüklerin dünyasında kendilerine ait farklı dünyalar yaratmaları kaçınılmaz.

Thomas Vinterberg’in Submarino’da da birlikte çalıştığı Tobias Lindholm ile senaryosunu yazdığı, Mads Mikkelsen’e Cannes Film Festivali’nde haklı olarak En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazandıran Jagten, artık Dogma 95’in teknik standartlarından çok uzakta fakat bu haliyle de çok etkileyici bir film. Özellikle Lucas’ın toplumsal dışlanma süreci içinde sinirlerimizi hırpalayan anlatımıyla Vinterberg’e Dear Wendy’nin senaryosunu emanet eden Lars von Trier’i anmamıza neden oluyor. Yine de Vinterberg, derdini Dogville hırçınlığıyla değil, temkini elden bırakmayan gerçekçi bir üslupla aktarıyor. Avcıların da birgün ava dönüşebileceklerini, vahşi doğada gerçekleşen avların şehir hayatındaki izdüşümünü, psikolojik savaş sonucu hayatların pamuk ipliğine bağlı oluşunu kurmaca ama sahici bir hikayeyle tecrübe ediyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder