28 Şubat 2010 Pazar

Kill Theory (2009)

Yönetmen: Chris Moore
Oyuncular: Ryanne Duzich, Teddy Dunn, Daniel Franzese, Agnes Bruckner, Patrick Flueger, Steffi Wickens, Theo Rossi, Taryn Manning, Kevin Gage, Don McManus
Senaryo: Kelly C. Palmer
Müzik: Michael Suby

Mezuniyetlerini kutlamak üzere 7 genç, içlerinden biri olan Brent’in zengin ailesinin kır evine giderler. Orada Brent’in üvey kızkardeşi Alex’in de onlara katılmasıyla 8 kişi ederler. İlk gece beraber yemek yer, kadeh kaldırırlar, sonra çift olanlar odalarına çekilip sevişirler. Aralarında bir şişman da vardır. Cep telefonları çekmez. (Bu arada hiçbir reklâm şirketi bu fikirden istifade etmez nedense. Eden varsa da ben görmedim.). Bir tırmanış sırasında üç arkadaşının ölümüne sebebiyet vermekten hüküm giyen, fakat bir uzman psikolog yardımıyla bir süre serbest kalan katilimiz ise bu fırsatı kaçırmaz. Üstelik zamanında kendisi ve arkadaşları arasında seçim yapmak zorunda kaldıktan sonra “acaba başkaları benim durumumda olsa ne yapardı” gibi bir test uygulama suretiyle motivasyonu da vardır sevgili katilimizin. Her şeyi plânlamıştır. İlk cinayetini sabaha karşı 03:00’te işler ve o cinayet sayesinde evdeki diğerlerine kendi sesiyle mesajını iletir: Saat 06:00’ya kadar evde bir kişi kalması şartıyla herkes ölmelidir. Katil, o son kalanın canını bağışlayacaktır.

Görüldüğü üzere bu gençlerin helvalarını yapmak için tüm malzeme hazırdır. Henüz ilk senaryosunu yazan Kelly C. Palmer, klişe ötesi bir çevre düzeninin ardından biraz orijinal olabilmek için gençleri bir katil sayesinde birer birer rahmete kavuşturmak yerine, bırakalım bu kez gençler birbirlerini öldürsünler demiş. İyi de etmiş, zira öbür türlüsü hiç çekilmezdi. Peki bu çekiliyor mu? Pek belli etmeseler de geçmişlerinde aralarında içten içe irili ufaklı husumetler barındıran bu arkadaşlar, katilin koyduğu şart üzerine birbirlerini boğazlama yönünde ilk başta hiç oralı olmasalar da, gerek gergin bekleyiş, gerekse iyi tasarlanmış birtakım kıvılcımlar sayesinde mecbur bırakıldıkları şey olma yönünde gönüllü olarak gaza gelip filme ivme kazandırıyorlar. Yaşadıkları ikilemler, gerginlikler ve çaresizlik, filmi psikolojik gerilim statüsüne daha yakın tutuyor. Özellikle şişmanımız Freddy, benzer filmlerde hemen hacamat olan akranları gibi resmedilmeyip, filmin tansiyonunu yükseltme konusunda önemli pay sahibi. Böylece “katil kim” yerine, “sona kalacak olan kim” düşüncesi ile hareket etmeyi yeğleyen, bu merasimi tertipleyen zeki katilinin gerekçesini de son saniyelerdeki sürprizi ile toparlayıp paketleyerek hiç yoktan iyidir bir mantıkla işini bitiren Kill Theory, artık gına bile getirmeyen teen slasher furyasında az da olsa fark yaratmaya soyunmuş bir örnek.

25 Şubat 2010 Perşembe

Crossing The Bridge: The Sound Of Istanbul (2005)

Yönetmen: Fatih Akın

Konfuçyus der ki: Gittiğiniz bir yerdeki kültürü, derinlikleri, sığlıkları anlamak için o ülkenin müziğini dinleyin. Bu cümleyle açılan Crossing The Bridge: The Sound Of İstanbul, çekim aşamasında çok heyecanlandığım bir belgeseldi. Fatih Akın, İstanbul’un müzik mozaiğini inceleyeceği bu belgeselde, geçmişten günümüze uzanan Türk müzik evriminin rotasını, farklı kulvarların köşetaşı isimlerinin kılavuzluğunda masaya yatıracaktı. En azından ben böyle bekliyordum. Üstelik bu inceleme 90 dakikaya sığacaktı. Rahatlıkla uzun soluklu bir belgesele dönüştürülebilecek bu projeyi 90 dakikada çekmek, aynı zamanda birçok feragati de beraberinde getiriyordu. Denenmemiş ve iyi niyetli bu operasyondan hiç memnun kalmadım açıkçası.

Bedava sunulsa dahi talep etmeyeceğim Einsturzende Neubauten isimli, aslında müzik değil sesler üreten avantgard bir grubun basçısı olan Alexander Hacke, bilgisayarı ve gerekli ekipmanlarıyla İstanbul seslerini kaydetmek, farklı kültürlerin farklı seslerini incelemek için İstanbul’a geliyor. Halbuki hiç de öyle durmuyor. Film boyunca içip arada bir Fatih Akın’ın kamerasına gözüküyor o kadar. Ne yani, şimdi bu adam o seslerin peşine düşmüş bir müzik aşığı, o seslerin analizini yapıp sosyo-kültürel çıkarımlarda bulunabilecek bir müzik adamı mı? Zaten işi bitince “Ben bu İstanbul’dan bir şey anlamadım” diyor. O zaman bu izlediğim neydi? Bir kere bu arkadaş yerine neden kendin sunmadın? Onun bu müzikal keşif amaçlı seyahate çıktığına inanmamı bekliyorsan devam et! Olmadı kafa sesi kullansan daha şık dururmuş.


Fatih Akın onca yere gitmiş, onca insanla konuşmuş, iyi de hani çıkarımları? Bir kere en başından alırsak bu belgeselin amacı nedir? Bana kalırsa kendine favorilerinden oluşan karışık bir kaset doldurmuş. Doğu-Batı sentezinin bir potada yoğrulması, müzikal akrabalıklar, hoşgörüler, geleneksel-modern ilişkisi, İstanbul’un müzikal yelpazesini oluşturan etnik çevreler, hepsi bir şekilde var ama içleri o kadar boş ki. Analiz, yorum, tanıklık, eleştiri, tarihsel bağlantılar nerede? Bu bir belgesel değil kesinlikle. Fatih Akın’ın eş-dost ortamıyla ve gençliğinin idolleriyle hoşça vakit geçirdiği, onların enstrumanlarını ve yorumlarını kameraya çektiği, turistik öğeleri bünyesinde bolca barındıran, Almanya’ya dönüşte arkadaşlarına vereceği bir “souvenir”. Müzisyenlerin seçimine hiçbir itirazım yok. Ama onlar da bizim için yeni bir şey söylemiyorlar. Bahsettikleri sorunlar, kimlik arayışları, müzikal tercihleri zaten biliniyor.

Ceza, Duman, Baba Zula, TV’deki müzik programlarına daha anlamlı şeyler söylemişlerdi. Burada konuşmamış da, sanki konuşturulmuş gibi eğreti bir duruşu benimsemiş veya amiyane tabirle geyiğe sarmışlar. Erkin Koray’ın zaten bildiğimiz otorite karşıtı duruşu (hele zavallının birinin, Koray’ın kızını okula göndermeyişini matah bir şeymiş gibi ağzı sulanarak dile getirmesi), Ceza’nın veli toplantısına gelmiş gibi konuşan babası, Orhan Gencebay’ın arabesk tanımı, Mercan Dede’nin Fatih geçiyordum uğradım, hadi bir de beni çek!” dercesine filme o çok methedilen derinliğinden bir gram bile katmayışı, rap ve hip hopçu gençlerin anlaşılamama serzenişlerini teenage bunalımı tadında dile getirmeleri hiç yenilik içermiyor. Aynur ve SiyaSiyaBend ile sistem eleştirisine girip, hatta 12 Eylül’den bile bahsetmeye çalışarak tarihsel hassasiyet gösterisinde bulunmaya çalışması da yine bu içi doldurulmamışlık yüzünden hiç samimi durmuyor. Oysa bu sözde belgesele derinlik katmak o kadar anlamlı olurdu ki. Müzik üzerinden o kadar çok zenginliğe ulaşılabilir, o kadar geniş ufuklara yelken açılabilirdi ki. İstanbul’un müzikal sofrasını temsil edecek bir yapım olmayı kesinlikle hak etmediğini düşünüyorum. Bunu saymayız. Birileri çıksın adamakıllı 10-20 bölüm neyse şu işi bize anlatsın. Ama bizi bize anlatmasın lütfen.


Şayet Fatih Akın’a buna benzer eleştiriler gelmişse, muhtemelen savunması “müzik kendini anlatıyor zaten” olmuştur. Müzik her zaman kendi kendini anlatır, orada sorun yok. Müziğin her şeye cevabı hazırdır. Hatta müzik en hazırcevap sanattır. Ama müziği bir belgesele konuk olarak seçiyorsan, ona öyle sorular sormalısın, altyapıyı öyle sağlam kurmalısın ki, müzik de ona göre gardını alsın. Sorular, amaçlar, seçimler ne kadar net olursa, müzik de seni alır sosyoloji, tarih, felsefe, antropoloji, coğrafya, diyar diyar gezdirir. Hem de hiç didaktik ve sıkıcı olmadan yapar bunu. Hacke bize “şu kişi, şu müziği yapıyor, öbürü şuraya takılıyor, ben bas çalıyorum, Orhan Gencebay arabeskin kralıdır” türü açıklamalarda bulundukça bu yapımın “Yeni Başlayanlar İçin Türk Müziği” yolundan gitmeyi seçtiğini düşünüyoruz. Keşke o yola da girebilse, ama metinsiz veya yaratıcı doğaçlama eksikliği, filmi ifade özürlü hale getiriyor. "Belki biz içeriden baktığımız için bu kadar yavan geliyordur" savunmasına da cevabım var:

Filmi izleyecek bir yabancının otantik bulacağı pek çok unsur var. Ancak benim anladığım kadarıyla bu belgeselin amacı, Fatih Akın’ın sevdiği veya otorite kabul ettiği isimlerin albüm promosyonlarını yapmak değil. Bu isimleri altı oyulmuş biçimde göstermektense, yenilerin karizmasına, eskilerin efsaneliğine şiddetli vurgular yapılmalı, yabancıların da bu efsanelerin heybetine hayranlık duymaları sağlanabilirdi. Ben bir yabancı olarak Erkin Koray’ın kim olduğunu niye bir soytarıdan dinlemek zorunda kalayım? Sezen Aksu klipleri zaten hergün TV’de. Yanmışım Ben adlı, bana göre berbat bir klipten sonra, bir klip daha çekmeye ne gerek vardı? Sezen Aksu’yu çekmeye doyamadığın anlaşılır, ama bari konuştursaydın. Müzeyyen Senar gibi bir deryayı, bir yabancı olarak bana böyle anlatacaksan hiç anlatma daha iyi. Hem nerede bu yahninin patatesi, soğanı? Tarkan’ın adı var kendi yok. Hem pop furyası nerede? Filmin başında “bir ülkenin derinliği ve sığlığı...” demişti Konfuçyus, sığlık niye pas geçiliyor? Orada da yüklü malzeme var ama Fatih’in ya haberi yok, ya da görmezden geliyor. Müslüm’ün duvarda ismi var cismi yok. Anlatsana bir zamanların en tu kaka arabeskçisinin şimdilerde sosyetenin, entelejansiyanın yere göğe sığdıramadığı bir ikona dönüşümünü. İstanbul Blues Kumpanyası, MFÖ, İbrahim Tatlıses, Mor ve Ötesi, Burhan Öçal, Roxy benzeri müzik yarışmaları, dansöz kültürü vs. vs...


Biraz da filmin artılarına değineyim. Zaten hepsi performansa dayalı şeyler. Alışık olunmadığı üzere dinamik bir Duman (İstanbul), Ceza’nın kalesinde devleştiği (Holocaust), Akın’ın Duvara Karşı müziklerinde de beraber çalıştığı Selim Sesler ve her biri üstün yeteneklere sahip grubunun canlı performansı, Aynur yorumu (Ehmedo) ve sondaki görsel güzelliğe de sahip Baba Zula-Brenna MacCrimmon düeti (Cecom) benim beğendiklerim. Filmin başlarında bir iki kez yapılmış eski Türk filmlerinden yapılan alıntılar biraz daha fazla olsaymış keşke. Bir de, yine baş taraflarda adını ve ünlü olup olmadığını bilmediğim bir şahısın cümlesi beni güldürürken düşündürdü: Zeki Müren-Pink Floyd aynı anda duyunca ne ondan zevk aldık, ne ondan. Şimdi arayı bulduk.”

23 Şubat 2010 Salı

Dirty Rotten Scoundrels (1988)

Yönetmen: Frank Oz
Oyuncular: Steve Martin, Michael Caine, Glenne Headly, Anton Rodgers, Barbara Harris, Ian McDiarmid
Senaryo: Dale Launer, Stanley Shapiro, Paul Henning
Müzik: Miles Goodman

Dolandırıcılık üzerine düzinelerce film izledik. Herkes favorisini saysa geniş bir yelpaze ortaya çıkacak neredeyse. Şahsen The Sting üstüne tanımam. Kimse durup dururken birini dolandırmayacak. Bunu hak edilmiş bir intikam olarak, etik bir amaca, ince bir kılıfa uyduracak. Şayet dolandırıcılar öyle değilse Dirty Rotten Scoundrels’daki gibi olacaklar ki derslerini alsınlar. En beğendiğim kazık atma hikayelerinden biridir “Kirli, Çürük ve Adi”. İki dolandırıcı arasındaki ustalık mücadelesini, birbirlerini ekarte etmek için yaptıkları zeka fıskiyesi hamleleri, sonra işbirliği yapmaları, ardından anlaşamayıp gerçekte en iyiyi belirlemek için bir kurban seçerek tüm hünerlerini onun üzerinde gösterme çabalarını izlemek bu türün meraklılarına bal-börek gibi gelecektir. Kurbanlar ise zengin kadınlardan oluşur.

İngiliz soğukluğu ve asaletiyle tam bir karizma olan Michael Caine, ifadesiz gibi duran yüzüne, ifadeyi seyredenin kattığı bir yüz olması itibariyle burnumda Mona Lisa’msı kokular bırakmış bir aktördür. Bu bazen sığınabileceğimiz emniyetli bir liman, bazen gazabından kurtulmak için hemen oradan uzaklaşmamız gerektiğini bağıran bir yüz. Tamam yüzlerce yüze hayat verebilecek bir yüz değil belki ama, hayat verdiklerini de yüzde yüz dimdik ayakta tutan bir yüz. Steve Martin ise, L.A. Story ve biraz da, yine bir Frank Oz yapımı HouseSitter haricinde nötr duygular beslediğim bir komedyendir. Cyrano de Bergerac oyunundan yeniden fırına sürülen Roxanne ile Gerard Depardieu’yu, The Pink Panther ile Peter Sellers’ı yeniden yorumlama gazına kim tarafından getirildiği meçhul olmasına rağmen, bu filmdeki Freddy Benson ve yine filmin içinde onun bünyesindeki Ruprecht gibi iki komik karakterin üstesinden hakkıyla gelmiştir. Lawrence Jamieson rolündeki Caine’in kimliğine büründüğü sahte Dr. Schuffhausen’ın sözde özürlü Freddy’nin bacaklarını kontrol ettiği sahnenin gülmekten göz yaşarması, kasık sancısı, öksürük, kriz gibi etkileri olduğu tecrübeyle sabittir.

Yönetmen Frank Oz’un Susam Sokağı ve Muppet Show’a yaptığı katkılar düşünülünce, filmografisinin komedi ve Steve Martin ağırlıklı olacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. En son The Stepford Wives filminin yeniden çevrimine el atan yönetmen, Little Shop Of Horrors, yukarıda sözü geçen Housesitter, ve yine Martin ile Bowfinger filmlerini yönetmiş. Ancak ne hikmetse 2001’deki Robert De Niro, Marlon Brando ve Edward Norton’lu The Score, Oz’un kariyerinde hilkat garibesi gibi durmakta. Film idare ederdi ama akla türlü türlü ihtimal geliyor. Adamların parasız dönemine mi denk geldi, Oz yoksa İran'ı nükleer araştırmalardan vazgeçirebilecek kadar güçlü bir ikna kabiliyetine mi sahip, ya da "arkadaşlar The Sting ayarında bir film çekiyorum, buyrun gelin" mi dedi? Bu yazdığım üç ihtimale ben bile inanmazken, adamların Oz'u çok takdir ettiklerine ve kesin Dirty Rotten Scoundrels'i izlediklerine kanaat getirdim. Şahsi kanaatim, Dirty Rotten Scoundrels’in Oz külliyatının en iyi iki örneği olduğu yönündedir. Bedtime Story adlı, başrollerde Marlon Brando ve David Niven’ın olduğu Ralph Levy filminden esinlenen yapım, bir Brodway müzikali olarak epey para bastı. Müzikallerden (hepsinden değil tabi) kangren olsam da onun da çok eğlenceli olduğuna eminim.

18 Şubat 2010 Perşembe

An Education (2009)

 
Yönetmen: Lone Scherfig
Oyuncular: Carey Mulligan, Peter Sarsgaard, Alfred Molina, Olivia Williams, Dominic Cooper, Rosamund Pike, Emma Thompson
Senaryo: Nick Hornby
Müzik: Paul Englishby

Lynn Barber’ın anılarından, Nick Hornby'nin (High Fidelity, About A Boy) kaleminden çıkma An Education, 60’lı yıllarda itaatkâr ev kadını annesi ve tatlı sert babasıyla yaşayan lise öğrencisi Jenny merkezli bir banliyö dramı. Derslerinde başarılı olan, üniversite için babasının yoğun baskıları sonucu Oxford’u hedefleyen Jenny’nin hayatı, 30'lu yaşlarındaki yakışıklı David ile yağmurlu bir günde tanışmasıyla değişmeye başlıyor. Ortağı Danny ile tuhaf yollardan tablo alım satımıyla uğraşan hali vakti yerinde David’in Jenny’ye aşık olması, Jenny’nin de birçok hayalini gerçekleştiren bu adama karşı teslim oluşu, beraberinde unutulmaz romantik anları, hayat-eğitim ilişkisinin sorgulanmasını ve beklenmedik dramatik sürprizleri de getiriyor.

 
Geçtiği dönem itibariyle erkek egemen bir toplum olmanın, bu vesileyle kızların ancak okumakla kendilerini topluma kanıtlayabileceklerinin altını biraz da didaktik bir üslupla çiziyor film. Fakat altını çizdiği bir şey daha var ki, o da şayet zengin bir koca bulurlarsa eğitime dair tüm çaba ve hayallerin gereksizleşeceğine yönelik oportünist eğilimler. Kızının Oxford’da okuması fikrini şiddetle savunan bir babanın bile teslim olacağı türden “zengin kocanın karısına bakması” fikri, Paris’e gidip caz dinlemek, nezih restoranlarda yemek yemek için eğitimin zor ve sıkıcı yollarından geçmek yerine kestirme yol arayışı, sadece 60’ların değil, günümüzün de bencil ve hazırcı tutumunu yansıtıyor. Böylece “hareket karakterdir” gibi güzel bir sözü dolaylı ve kestirme yollardan yorumlama fırsatı yaratıyor film. Ev kadını, meslek sahibi, öğrenci veya bir erkeğin aksesuarı olarak kadın olmanın farklı suretlerine başarıyla değiniyor. Didaktik üslup, eğitim olgusu sözkonusu olunca çoğu kez gerekli hale gelebiliyor. İşte film, bu gerekliliği romantik seyrine zarar vermeden etkili diyaloglarla iletmeye çalışıyor. Kimi zaman geceyarısı tavadan donmuş yağ lekesini çıkartmaya çalışan hayata karşı tüm heyecanını yitirmek zorunda bırakılmış bir anneyle, kimi zaman da okul müdiresine “bizi eğitmeniz yeterli değil, bize bunu neden yaptığınızı anlatmalısınız” diye isyan eden bir öğrenciyle ileteceğini de iletiyor.

Danimarkalı kadın yönetmen Lone Scherfig’in yönettiği An Education, BBC Films şirketi tarafından sunulan bir film. Nick Hornby'nin senaryosu da BBC dizilerinin alışıldık hazırcevap ve sevimli görüntüsüne uzak sayılmaz. Hatta çeşitli yönlerden siyah-beyaz Yeşilçam dönemi filmlerine de öyle. Kostüm, makyaj ve çevre düzeni özenle tasarlanmış filmin çok iyi oturtulmuş oyuncu kadrosu filmi sırtlayan en önemli unsurlardan. Özellikle Çalıkuşu Jenny rolüyle genç oyuncu Carey Mulligan ve babası Jack olarak izlediğimiz usta oyuncu Alfred Molina çok etkileyici anlar sunuyorlar.

15 Şubat 2010 Pazartesi

Thirst (Bakjwi) (2009)


Yönetmen: Chan-wook Park
Oyuncular: Kang-ho Song, Ok-vin Kim, Hae-sook Kim, Ha-kyun Shin, In-hwan Park, Dal-su Oh
Senaryo: Seo-Gyeong Jeong, Chan-wook Park

Kendini başkalarına yardım etmeye adamış rahip Sang-hyun, gönüllü deneklik yaptığı bir araştırması sırasında virüs kapar, bu da yetmezmiş gibi yapılan kan naklinden sonra vampir olur. Dahası, bir arkadaşının eşi, hayattan ve kendinden kaçıp ona sığınır. Kana susayan Sang-hyun'un kendine olan inancı iyice sarsılırken şehvani zevklerle yoğrulmuş günah dolu bir yaşam sürmeye başlar.

Bir önceki Chan-wook Park filmi I'm a Cyborg, But That's OK’i hiç beğenmemiş olmama rağmen Thirst’ü beğendiğimi söylemeliyim. Her iki film biçimsel benzerlikler taşısa da, insanoğlunun karanlık taraflarını sert biçimde örülmüş Chan-wook Park usülü yorum farkıyla izleme arzusu baskın geldi. Kan, şiddet ve filmin doğal karanlığına gölge etmeyecek tuhaf mizah anlayışı kendisine daha çok yakışıyor. Bu özellikleriyle tanıdığımız yönetmenin yeni filmi Thirst’ün, elbette intikam üçlemesinin kalitesine sahip bir film olmadığını düşünüyorum. Filmin biraz da vampir modasının üzerine gelmesi, bu modadan içi kıyılanlar için iticilik yaratabilir. Oysa Thirst, vampirliği popülist bir araçtan ziyade, tutkulu olduğu kadar arızalı bir ilişki yardımıyla ele almak istediği kadın-erkek doğasına daha farklı ve karanlık bir pencereden bakabilmek için kullanıyor. Üstelik belli ölçütlerde felsefî bir derinlik de katabiliyor. Belki bu sebepten zaman zaman ağırlaşabiliyor. Ama bilhassa finale doğru giden yolda ve etkili finalde belki de bilinçli bir şekilde o derinliği kaybederek dram/gerilim dozunu arttırıyor.


Chan-wook Park’ın özellikle üçlemenin son ayağı olan Sympathy for Lady Vengeance’da yakın girdiği kadının karanlık yüzü, Thirst’te de biraz kendini belli etmekte. Motivasyonları farklı da olsa, Sympathy for Lady Vengeance’da melek, Thirst’te şeytan gibi dinî çağrışımlarda karşılığını bulan özdeşliklerle donatılmış Chan-wook Park kadınları, cennetten kovulmalarına sebep olan yasaklara karşı gelme güdülerinin bedelleriyle yüzleşmeye zorlanıyorlar. Fakat bu işin esas uzmanı Lars Von Trier elbette. Onun kadınlarında vücut bulan deccal tanımı çok daha sert ve acımasız. Her iki özgün yönetmenin son yapımlarında başka kesişme noktaları da bulunabilir. Ama Thirst’te ele alınan şeytanî dürtülere sahip kadın figürünün fantastik vampir olgusuyla tanımlanmasının yanında, Antichrist’ın yorumlamış olduğu, hataları yüzünden doğaya sürülmüş cadı imgesi çok daha derinlikli ve sarsıcı. İki film de yönetmenlerinden beklendiği üzere modern sinemanın şablonlarını kendilerine uyarlayıp, kendine has bir sinema dili yaratan usta işi yapımlar. Ancak tema benzerlikleri yönünden karşılaştırma yapacak olursak bana göre Antichrist, en başta yarattığı olağanüstü kâbus/masal atmosferi ile Thirst’ten ileride bir film.

10 Şubat 2010 Çarşamba

Gigante (2009)

Yönetmen: Adrián Biniez
Oyuncular: Horacio Camandule, Leonor Svarcas, Fernando Alonso, Diego Artucio, Ariel Caldarelli, Andrés Gallo, Federico García
Senaryo: Adrián Biniez

Montevideo’da bir süpermarkette gece vardiyasında çalışan Jara, nöbetlerinden biri esnasında temizlikçi Julia’yı güvenlik kamerasından fark eder. Fakat utangaç olduğu için onunla tanışıp konuşmaya, gittikçe artan duygularını açıklamaya çekinir. Bu çekingenlik ve hoşlanma arasında kalan Jara, Julia’yı gittiği her yerde takip etmeye başlar. Zamanla hem markette, hem de dışarıda onun gizli koruyucu meleği gibi davranmaya başlar. Ama işyerindeki bazı sıkıntılar onu Julia tutkusuyla yüzleşmeye zorlar. Bu da bazı acemice hataları beraberinde getirir.

Gigante ile ilk uzun metraj yönetmenliğini yapan Adrián Biniez, sakin, sevimli ve gerçekçi bir filmle kariyerine başlıyor. Aldığı çeşitli ödüller arasında en dikkat çekeni ise Berlin Film Festivalinde En İyi İlk Film ve Gümüş Ayı ödülleri. En belirgin özelliği az konuşması olan film, konuştuğu zamanlarda büyük laflar yerine günlük ifadeleri tercih ediyor. Yine de az konuşan baş karakteri Jara ile çok şey anlatmasını da biliyor. Hayata dair ayrıntıların sıcak, hoş, içine kapalı ve hüzünlü yansımalarını, hayatının bir döneminde birçok insanın başına gelmiş platonik duygular aracılığıyla dile (görüntüye) getirmekteki başarısı, filmi seyirciye daha da yakınlaştırıyor. Konuşmasına gerek kalmıyor, hatta uzun süre filmin konuşmadığını anlayamıyorsunuz bile. Çünkü başka türlü konuşuyor.
 
Heavy Metal dinleyen, ek iş olarak haftasonu geceleri bir kulüpte bodyguardlık yapan, iri yarı cüssesinin içinde adeta bir kuş kalbi taşıyan Jara rolünde Horacio Camandule, “iyi rol yapıyor” denmeyecek kadar doğal. Zaten oyuncu da sayılmaz. Bu kadar az konuşan, ifadesiz yüzlü, mülayim bir karakterle yakınlaşabilmek, hatta filmin sağladığı bir parça tekinsizlikle onun başına kötü bir şey gelmesinden endişe duymak, Camandule kadar yönetmen Adrián Biniez’in de başarısı. Jara’nın zor yaşam şartları altında (her ne kadar işten çıkarılmalar dışında fazla zorluk görülmese de) Julia’ya karşı içinde beslediği sevgi, Biniez’in abartısız ama etkileyici kamerasından naif bir yapım olarak süzülüyor. Perdede nadir rastlanan kendisi küçük, yüreği büyük bir aşk öyküsü izlemek, tebessüm ve romantizmi bir arada yaşamak isteyenler için biçilmiş kaftanlardan birisi Gigante...

6 Şubat 2010 Cumartesi

Triangle (2009)


Yönetmen: Christopher Smith
Oyuncular: Melissa George, Michael Dorman, Rachael Carpani, Liam Hemsworth, Henry Nixon, Emma Lung, Joshua McIvor
Senaryo: Christopher Smith
Müzik: Christian Henson

"Koca bir kaya parçasını sırf aşağıya yuvarlamak için dağın tepesine defalarca çıkarmaya mahkûm edilmiş olan Yunan rüzgâr tanrısı Aeolus, Ölüm'e söz vermiş ve yerine getirmemişti."


Otistik oğlu ile yaşayan garson Jess (Melissa George), kendisinden hoşlanan Greg tarafından haftasonu yolculuğu için Triangle adlı teknesine davet edilmiştir. Teknede ayrıca Greg’in yardımcısı Victor, Greg’in arkadaşı olan bir çift, ve onların Greg’e ayarlamaya çalıştıkları Heather adlı bir kadın da bulunmaktadır. Yola çıktıktan bir süre sonra beklenmedik ve tuhaf bir fırtına tekneyi kullanılmaz hale getirir. Ardından Aeolus adlı büyük bir yolcu gemisi görürler. Gemiye çıktıklarında terk edilmiş olduğunu fark ederler. Fakat gemide biri vardır. Yol boyunca garip bir tedirginlik içinde olan Jess daha önce burada bulunduğunu anlar ve kendisini bir anda akılalmaz bir döngünün içinde bulur.

İki kısa filmin ardından vasatın üzerinde bir gerilim olan Creep (2004) ve eğlenceli olduğu kadar ürkütücü korku komedi Severance (2006) ile çıkış yapan İngiliz Christopher Smith, yine yazıp yönettiği Triangle ile gerilimli, tempolu, zeki ve dramatik bir filme adını yazdırıyor. Başlangıçta bir orta yaş slasher örneği veya Ghost Ship benzeri kokular yaysa da (Ghost Ship’i de severim aslında) fazla zaman kaybetmeden ana meselesi olan “seyirciyle kedi-fare oyunu oynama” faslına başlıyor. Böylece Jess’in içine düştüğü döngüye seyirciyi de sokmayı başaran Smith, hem yazım, hem de yönetim olarak ustaca kurguladığı filminde gerilim ve gizem temposunu bir an bile düşürmüyor. Jess dışındaki karakterleri birer piyon gibi kullansa da, oynadığı oyunda belli önemlere sahip piyonlar olarak kullanıyor. Ufak tefek aksaklıkların göze batmadığı bu kurgu, döngünün ne zaman başladığı ve neden özellikle Jess’in başına geldiği gibi konulardan çok, aynı sahnelerin farklı bakışlarla tekrarlanması ile daha fazla ilgileniyor. Her tekrarda da yeni dengeler yaratmaya çalışıyor. Bu sayede bıraktığı ipuçlarını teker teker toplayarak/toplatarak seyirciyi de kendi zekâsına uyduruyor ve aslında finale pek benzemeyen finaline doğru adımlarını sağlamlaştırıyor.


Geminin karanlık atmosferi ile dışarının aldatıcı güneşi arasında kurulan kontrast, ilerledikçe cevabını bulan soruların yeni soruları doğurduğu bir gerilim ve film için gerekli sayılabilecek aksiyon, Christopher Smith’in filmini adaşı Nolan’ın Memento başyapıtı kadar olmasa da, sırf onu akıllara getiren çaresiz kısırdöngündeki kurgu disiplini yönünden bile dikkate değer kılıyor bir yerde. Uzun zaman önce yapıp bitirmiş olduğunuz bir puzzle’ı, bozup tekrar yapmanıza benziyor bazı yönlerden. Her geri dönüşte aklın oynadığı deja vu oyunları sırasında yaşanılan kafa karışıklığı veya hafıza kayıpları için gereksiz yere mantıklı açıklamalarda bulunmak yerine, her geri dönüşte yaşanılacak olan aynı şeylerin motivasyonlarına ve tesadüf oranlarına göre hesap edilmiş bir senaryoya sahip. Jess’in bitmek bilmeyen, üstelik hep aynı sırayı takip eden kabuslarını psikolojik referanslara oturtmak yerine, sadece fantastik bir gizem hâlesi üzerinden gerçeklik yakalama gayreti de ayrıca takdir edilesi bir durum.

Avustralyalı aktris Melissa George’dan ayrıca bahsetmek gerek. Film boyunca yüzünden eksik etmediği tedirginlik, tekinsizlik, çaresizlik, korku ve üzüntü duygularının hepsine hâkim, hangisini nerede kullanacağının bilincinde bir oyunla filmi tek başına başarıyla sırtlıyor. Smith’in kendisine biçtiği karakter gereği onunla sağladığımız özdeşleşmede bile birer seyirci olarak kendimizi hem güçlü, hem de savunmasız hissedebiliyoruz. Triangle, Aeolus ve kara üçgeninde seyreden bir döngüyü mitolojik, psikolojik, dramatik ve kurgu matematiği yönünden beslemek gerektiğinin bilinciyle hareket eden Christopher Smith, tüm bu çıkışı olmayan bulmacanın merkezine oturttuğu Jess için Melissa George’dan daha iyisini bulabilir miydi bilemeyiz. Triangle bana göre geride bıraktığımız yılın en kayda değer “saman altından su yürüten” yapımlarından birisi.

4 Şubat 2010 Perşembe

Mask (1985)


Yönetmen: Peter Bogdanovich
Oyuncular: Cher, Eric Stoltz, Sam Elliott, Estelle Getty, Richard Dysart, Laura Dern, Dennis Burkley, Harry Carey Jr.
Senaryo: Anna Hamilton Phelan
Müzik: Dennis Ricotta

“Hilkat Garibesi” tamlamasını çok severim. “Hilkat” yaradılış, “garibe” ise ucube, tuhaf şey anlamındadır. “Yaradılıştan Tuhaf”! Kah doğuştan, kah kazara, kah bilerek ve isteyerek garibe olmuş insanlara diğer insanların bakışını izlemek çok ilginçtir. Acıma mı, tiksinti mi, yoksa şükür mü? Bir bakıma doğuştan olmasak da, girdiğimiz ortamlara göre ucubelik görevi bize düşer. Estetikle, makyajla, hatta sakal traşı olurken bile içimizdeki garibeyi ortaya çıkarabiliriz. Peki ya bu garibeliği bir ömür üzerinde taşımaya mahkum olanlar? Sinemada örneği çok, hayatta ise tabiki daha da çok.

1984 Peter Bogdanovich yapımı Mask’da, 16 yaşındaki Rocky Dennis’in gerçek hikayesini izliyoruz. Rocky çok çalışkan, sosyal, zeki ve hayalleri olan bir çocuk. Ama ne varki “richter-schinzel sendromu” denilen, aynı zamanda “lionitis” yani aslan hastalığı olarak da bilinen ve dayanılmaz ağrılara sebep olan bir kemik hastalığıyla doğmuştur. 20 milyonda bir rastlanan bu hastalıkta, kafatası kemiklerinde kalsiyum birikmesi sonucu kafa ve yüz deforme olmakta, haliyle ölüme kadar gidebilen aralıklı acılara yol açmaktadır. Oscar da kazanmış makyaj mükemmel. Öyle ki Rocky’nin sempatik görünmesi için fırınlarca ekmek tüketmesi gerekiyor. Çünkü bu makyajın sahipleri Michael Westmore ve Zoltan Elek isimli gaddar şahıslar hiçbir fedakarlıktan kaçınmayalım derlerken, Rocky’nin yüz hatlarının ifadesizleşmesine de sebep olmuşlar bir yerde. Ne ağladığı, ne güldüğü belli, ancak orada da devreye Bogdanovich’in ışık-gölge-kadraj ustalıkları ile, Anna Hamilton Phelan’ın yazdığı hikaye giriyor. Westmore ilginçtir, Rocky serisi ile TV dizisi Star Trek’in de kadrolu makyözü. Zoltan Elek ise Independence Day, Godzilla, The Muskeeter ve şahsen benim makyaj yönünden çok başarılı bulduğum Coneheads ve Jim Carrey’i tanınmaz hale getiren How The Grinch Stole Christmas filmlerine imza atmış.


Kaba saba ve ürkütücü görünümüne rağmen film o kadar Rocky üzerine, senaryo ve usta oyuncu kadrosu o kadar iyi ki, etrafındaki onu bu haliyle kabullenmiş insanların ona duyduğu sevgi ve benimsemenin ekran karşısındaki bizlere de bulaşmaması için hiçbir neden yok. Fil Adam’ın temsil ettiği ucube figürün bir teenage üzerinden vücut bulan versiyonu gibidir. Aslında olay Elephant Man’den çok öncesine dayanıyor. Ucube filmlerinin atası 1932 Tod Browning yapımı Freaks, sirklerde çalışan, tamamen gerçek garibelerle çekilmiş, akıl almaz tiplerle dolu bir yapıttı.

85’in Rocky Dennis’ine iki yıl sonra, bu kez TV’den destek geldi. O da adeta tiryakisi olduğum Beauty and The Beast idi. Ron Perlman denen ucubeyle de çoğumuzun ilk tanışmasıydı muhtemelen. Yıllarca şehrin altında kurdukları mini uygarlıkta organize olmuş, kendi normlarını benimsemiş sevgi dolu bir topluluğun ütopik hikayesi gerçekten muazzam bir yaratıcılık örneğiydi. (The Village’ın da beslendiği konseptlerden biri bana göre.) Bu insanların arasında doğup büyümüş hilkat garibesi Vincent, namı diğer “aslan adam”, sonraları benzersiz bir aşk duyacağı yeryüzünden gözüpek bir avukat olan Catherine Chandler ile tesadüfen tanışınca yeraltı-yerüstü tadına doyulmaz maceralar dizisi birbirini izledi. Orijinal Güzel ve Çirkin hikayesinin modern dünyaya ve TV’ye bu denli başarıyla uyarlanması, her başarılı dizi gibi onu bir fenomene dönüştürdü. Ron Perlman o yıllarda Vincent olarak defalarca En Seksi Erkek seçildi. Gerçi makyajsız haliyle bile başlıbaşına bir ucube sayılabilecek Perlman’ın, sonraları Hellboy olarak kolayca benimsenmesi de bu yüzden olsa gerek. O suratla taşıyamayacağı makyaj olamaz zaten.

Herneyse, Vincent’ın kültürlü, asil, romantik, aynı zamanda güçlü ve yırtıcı kişiliği, insan-aslan dış görünümünün önüne öyle bir geçti ki, ucubeliği bir anda karizmaya dönüştü. Metropol ucubesine dönmüş normal insanlar, Vincent’ın yaşadığı o huzurlu labirentlerden, mistik şelalelerden oluşan yeraltına özendiler. Kadınların ilgisi biraz daha fazla olsa da, dış görünümünden şikayetçi herkes Vincent’da bir şeyler buldu. Bu bağlamda Ahmet Mete Işıkara’nın seksiliğinin nereden geldiği de ortaya çıkıyor. Seksi olmak için önce fenomen olmak gerek. Ya da normale meydan okuyan bir ucubelik taşımak.


Güzellik kadar göreceli bir kavram yoktur herhalde. Güzelleşmek için yapılanlar, doğa kanunlarını zorlamaya başlayınca garibelik neredeyse kaçınılmaz bir hal alıyor. National Geographic ve Discovery’de izlediğim iki ayrı belgesel bunun dehşet verici örneklerindendi. Boyunu uzatmak için dizkapağından altını inşaat alanı haline getirten bir Çinli, poposuna slikon taktıran 40’ını geride bırakmış bir adam ve erkek olmak için cinsiyet değiştirme ameliyatı sürecine giren bir öğretmen kızın hikayeleri, “ideal güzellik” arayışlarının sınırlarını zorlayan örneklerden sadece birkaçı. Bir diğer belgeselde ise, doğanın pür güzelliğine sahip hayvanlarla kendilerini özdeşleştirmiş bir grup insandan bahsediliyordu. Düzenli şekilde vücudunun çeşitli bölgelerine kaplan noktaları dövmelettiren kadın, kendilerini beyaz aslan ve kurtlarla bütünleştirerek, kostümler giyerek doğaya ve şehre inen iki ayrı kişi de kendi ucubeliklerini yaşıyorlardı. Ama Dennis Avner’in yanında onlarınki palyaçoluktan öte gidemez. Avner tam bir “freak”! “Kedi Adam” Avner, bir yığın estetik operasyondan geçmiş, dişlerini söktürüp yerine kedi dişleri taktırmış, üst dudağını kestirmiş, yüzüne dövmeler, piercingler yaptırmış, tırnaklarını uzatmış, hatta poposuna kendisinin kumanda ettiği bir kuyruk bile taktırmış. Ama ironi tam burada başlıyor: Bir aslanın gözlerinin içine baktığımızda içinde oturan insanı nasıl görebiliyorsak, Dennis Avner’in gözlerine baktığımızda sadece bir “kaçık” görüyoruz.


Peki bizim Rocky Dennis bu tuhaflıkların neresinde duruyor? O da tıpkı Vincent gibi doğuştan garibe. Çirkinler de Sever’deki İlyas Salman kadar duygulu. Mask, bir hilkat garibesinin yaşadığı girdabı en iyi anlatan filmlerden biri. Çevresi ve kendi iç dünyasıyla yaşadıkları, dünyaya onun gözüyle bakabilmemizi sağlıyor. Her ucubeyi bekleyen kaçınılmazlıkla aşık oluyor. Aşık olduğu kör kız (Laura Dern) Rocky’nin iç güzelliğini keşfetmekte gecikmiyor. Doğuştan kör olması sebebiyle bir hilkat garibesi sayılabilecek bu kıza Rocky’nin renkleri tarif etmesi bile, yine anchorman tabiriyle “mühim olan iç güzelliğidir” mesajı barındırıyor. Filmde okuduğu şiir, 16 yaşındaki bir çocuğun dramını insafsızca betimliyor:

these things are good: ice cream and cake,
a ride on a harley, seeing monkeys in the trees,
the rain on my tongue, and the sun shining on my face.
these things are a drag: dust in my hair, holes in my shoes,
no money in my pocket, and the sun, shining on my face.

Hayat ucubelere hiç de adil davranmıyor. Fiziksel anormallik, iç güzelliğin en büyük düşmanı. Lunaparklardaki komik aynalar bizleri birer ucubeye çevirebiliyor, Rocky’ye neler yapıyor dersiniz? Ne kadar şakacı olurlarsa olsunlar, bu komik aynaların dürüstlüğü bile tüyleri diken diken ediyor. O sıralar 24’ünde olan Eric Stoltz, Rocky Dennis rolüyle çok iyi bütünleşmiş, makyajın başarısıyla da tanınmaz hale gelmiş. Kaygı dolu bakışlarımızı ondan alamıyoruz. Benim gözlerimi alamadığım biri daha var: Cher! Rocky’nin fedakar serseri annesi Rusty, Rocky konusundaki tavizsizliği ve koruma içgüdüsünü çok sert şekilde yansıtıyor. Bu anaç ihtişamla, oyunculuk adına ne kadar usta olduğunu ispat ediyor. Filmde Mavi İstiridye Barı’ndan fırlamış gibi duran bir Sam Elliott’u da başka filmde göremezsiniz herhalde. Rocky’nin annesi, onun sevgilisi Gar ve onun motor kabilesi, Rocky için hoşgörü ve sevgi dolu bir ortam da olsa, ister doğuştan, ister sonradan olma ucube insanların zaman-mekan tanımayan hayallerini, umutlarını gerçekleştirmek, tıpkı onları zaptetmek gibi kolay olmuyor.