25 Mart 2009 Çarşamba

Michael Clayton (2007)


Yönetmen: Tony Gilroy
Oyuncular: George Clooney, Tom Wilkinson, Tilda Swinton, Sydney Pollack, Michael O'Keefe, Austin Williams
Senaryo: Tony Gilroy
Müzik: James Newton Howard

Milyar dolarlık tarım şirketi U/North, kar amacı güderek ürünlerinde yüksek oranda zehirli maddeler kullanmasından dolayı 468 müşterisinin ölümüne sebep olmuştur. Arthur Edens (Tom Wilkinson) ise U/North’u savunmakla görevlendirilmiştir. Dava sürerken temsil ettiği şirketin yanlışlarını içine sindiremeyen Arthur, davacılardan biri olan genç kıza aşık olup kamera önünde soyunarak rezalet çıkarınca, avukatlık şirketi olayı örtbas etmesi için en iyi sorun çözücüsü olan Michael Clayton’ı (George Clooney) devreye sokar. Aynı zamanda Arthur ile yakın dost olan Clayton’ın tek amacı Arthur’un bu skandalı en hafif şekilde atlatmasını sağlamak ve elbette U/North’un çıkarları doğrultusunda olayın üzerini örtmektir. Fakat Michael Clayton bunu başaramaz. Arthur, elindeki çok güçlü belgeler yüzünden U/North için doğrudan bir tehdittir. Clayton onun susturulması için U/North’un girişimlerinin farkına varınca vicdanı ile yüzleşmek durumunda kalır. Çünkü kendisi de bir süre sonra aynı yolun yolcusu olacaktır.


Kimi filmlerde Michael Clayton benzeri karakterlere rastlamışızdır. Çeşitli meslek gruplarında “arabulucu”, “tamirci”, “jeneratör”, “temizlikçi”, “kapıcı” gibi lakaplarla anılan bu insanların yegane amacı sorun çözmek. Üstleri, onların üstleri, müşteriler, onların eş, dost, akrabaları bir suç işleyecek ya da yanlış zamanda yanlış yerde bulunacak ve devreye bu insanlar girecek. Pratik zekaya, tilki kurnazlığına sahip, yasa ve yönetmeliklere hakim, gözükara, acımasız, vicdansız olmak, onların yaptıkları işte iyi olmalarını sağlayan özellikler. Pulp Fiction’da Harvey Keitel’ın canlandırdığı The Wolf benzeri, kelimenin tam anlamıyla pislik temizleyenler olduğu gibi, Michael Clayton gibi hukuki manada amiyane tabirle “kıç kurtarma” becerisine sahip insanlar bunlar. Fakat bunu yaparken bir pisliği aklamak, insani doğrulara ters yönde savunular yapmak, otorite çıkarlarını gözetmek suretiyle genel ahlak ve adalete, kamu vicdanına ters düşmek de gerekebiliyor. Sonuç olarak bireysel vicdan ile araya mesafe koymak icap ediyor. İşte Michael Clayton bize sunulduğu ölçüde böyle bir iş bitirici. Arthur’un dediği gibi bir avukat değil, Batman!

Ama öte yandan kendi kapısının önünü temizleyememiş, eşinden boşanmış, kumar sorunu ve borçları olan bir adam. Klişe bir tınısı olduğu açık. Dahası da var. Kendisiyle aynı kaderi paylaşan avukat dostu Arthur, birdenbire yıllarca içinde bulunduğu aklama sisteminin muhasebesini yapıp, sesin dikkat çekecek, rahatsız edecek biçimde yükselttiğinde yaşadığı dram, Clayton’ın da kendi vicdan hesaplaşmasının kapılarını açıyor. Bu senaryo yerleşimine pek yabancı sayılmayız. Gerçeğe, ahlaka, adalete, vicdana uyanış süreci. Klişe olduğu kadar mesaj kaygısı da taşıdığı düşünülebilir. Hatta finali bile size bazı filmlerin finalini ya da böylesi bir finalle bitmesi gereken başka filmleri anımsatacak derecede klişe kaçabilir. Fakat Michael Clayton’ı bunca sıradan çağrışımdan uzak tutan, onu kuşatan ve özgür bırakan önemli özellikleri var.

Adeta hiç susmayan senaryosu, sanki filmin klişe yerleşimini örtbas etmek istercesine zor bir yöntem belirlemiş. Arthur’un Michael’a bıraktığı uzun telesekreter mesajıyla ve avukatlık şirketinin bulunduğu dev gökdelenin içindeki boş toplantı odalarının, koridorların, ofislerin görüntüleriyle açılan filme direk ortasından dahil olduğumuzu anlamamız fazla gecikmiyor. Haliyle havada uçuşan isimler, kurulan çetin ceviz cümle yapıları, endişeli yüzler, mana veremediğimiz sorunlar bir anda etrafımızı çevreliyor. Alışık olunmayan bir başlangıç, filme devam edebilmek ve sunacağı bulmaca parçalarını yerleştirebilmek için meydan okuyor. Daha basit, düz ve anlaşılır biçimde ifade edilebilecek diyalogları bu zor kalıba sokmaya çalışması, izleyenin yaşaması muhtemel yabancılaşma duygusunu umursamaz bir tavırda olduğu izlenimi veriyor.

Ama karakterleri yerli yerine koymaya başlamamızla, karmaşık hukuki ilişkiler yumağının altında kalma tehlikesi de ortadan kalkmaya başlıyor. Mesela Michael Clayton’ın ofisinde ardı ardına yaptığı telefon görüşmeleri içerik olarak bize bir şey ifade etmese de, onun nasıl bir işi olduğunun, işlerini nasıl hallettiğinin, bilgisi ve yeteneğinin ipuçlarını veriyor. Kişiler ve olaylar hakkında kendimize sorduğumuz soruların film ilerledikçe çözülmesi gerekiyor. Fakat film, bu çözülmeyi de kendine has üslubuyla, kah zor, kah basit, kah klişe, kah gizemli yollarla halletmeyi tercih ediyor. Bu sıfatlar arasında sıkışmış görüntüsünü, yine bu sıfatları anahtar olarak kullanmak suretiyle netleştirmesini de biliyor. Yani film olarak Michael Clayton, tıpkı ismini verdiği kahramanı gibi kendine özgü yöntemleriyle izleyici ile arasındaki görüş mesafesini ustaca koruyor. Yakınlaştırmadığı gibi, uzaklaştırmıyor da…


Bu mesafenin oluşmasının bir diğer sebebi de filmin ortadan başlaması. Clayton'ın izbe bir yerdeki kumar masasından kalktıktan sonra bir telefon alıp, gece bir adama çarparak kaçmış nüfuzlu bir adamın evine “temizlikçi” olarak gönderilmesi, oradan ayrıldıktan sonra ıssız bir yolda aniden durup tepede gördüğü atlara doğru gitmesi ve hemen ardından meydana gelen olay ile 4 gün öncesine gitmemiz, filmin başladığını vurguluyor. Şüphesiz benzerlerini bildiğimiz etkileyici bir kurgu. Özellikle atlarla olan sahne bu geri dönüşü çok daha farklı bir düzleme sokuyor. Filmin başında ve ortasında olmak üzere iki kez izlediğimiz bu sahne, kurgusal zaman farkından ötürü değişik hisler yaratıyor. İlk sahnenin belirsizliği, ikinci sahnedeki araba takibinin de kattığı dinamizmle gerilimli bir hal alıyor. Ama atlarla olan bölüm, gizeminden taviz vermese de filme, Michael Clayton’a ve kendimize göre yorumlamak durumunda bırakıldığımız çok etkileyici bir bölüm. Gerilimin gölgesinde filmin huzur bulduğu kısa bir epik sekans adeta. Entrika, yalan, yozlaşma üzerine kurulu filme felsefi ve insancıl bir sakinlik katmakta. Farklı sembolleştirmelere kapı açan bir diğer unsur da Michael’ın oğlunun okuduğu, babasıyla paylaştığı, hatta Arthur’a da okuttuğu fantastik kitabı ve onun sağladığı manalı göndermelerle zihinleri kurcalayan bağdaştırmalar.

Michael Clayton filminin ismine, afişine ve kapanış jeneriğine damgasını vuran, bu strateji ile deyim yerindeyse gözümüze sokulan sorun çözücü Michael Clayton’ı da sembolleştirmek zorunlu bir hal alıyor. Etik değerleri ve yasalarla saptanmış kuralları bireysel çıkarların, acımasız sermayenin kitabına uydurmakla yükümlü bir temizlikçinin kendi vicdanı ile giriştiği mücadelenin sembolü. Fakat filmde bu sembolün sağlamasını yapan çok önemli bir karakter daha var ki, o da Tom Wilkinson’ın canlandırdığı Arthur Edens. Her şey onun fitili ateşleyen vicdani uyanışı ile başlıyor. Kariyerinin en önemli oyunlarından birini çıkaran Wilkinson, ilaçlarla uyuşturulmuş beyni içinde bulduğu bir anlık boşlukla gerçekten ne yaptığını sorgulayan, söyledikleriyle Michael Clayton gibi kurt bir görev adamının bile kafasını bulandırmayı başaran, duygusal, sempatik, aynı zamanda öfkeli Arthur Edens performansıyla çok etkileyici. Her ne kadar bu uyanışın verilerini tatminkar bulmayacak bir kitleyi karşısına alma riski de bulunmasına rağmen.


Filmin en önemli ayaklarından biri de yine İngiliz oyuncu Tilda Swinton. U/North’un hırslı kadın yöneticisi Karen Chowder rolüyle filmin kötüsü olarak gerçekten pek sık rastlanmayan bir kötü profili çıkarıyor. Tedirginlik içinde vereceği röportajların, yapacağı sunumların provasını odasında tek başına yaparken gördüğümüz Karen Chowder’ı canlandırırken, neredeyse onun göründüğü her sahnede stres ve huzursuzluk içinde bir ruh halini olağanüstü biçimde perdeye yansıtıyor Tilda Swinton. Zayıf yönleriyle öne çıkan bir kötü karakter olarak filmin genel insancıllığını pekiştiren çok önemli bir karakter. Kendine acındırmayı beceren bir kötü adamı en son ne zaman izlediniz sorusuna verilebilecek en iyi cevaplardan biri. Güçlü ve doğuştan kötü biri yerine, dengesiz, güvensiz ve savunmasız bir kötüye can vermek, ve bunda inandırıcı olmak her oyuncunun altından kalkabileceği bir durum sayılmaz. Ayrıca They Shoot Horses, Don't They?, Three Days Of The Condor, Tootsie, Out Of Africa gibi unutulmaz klasikleri yöneten oyuncu, prodüktör, yönetmen Sydney Pollack da filmin kaliteli kadrosunda dikkat çekiyor.

Başrol olarak George Clooney çok yerinde bir seçim. Oyunculuk olarak Syriana kadar etkili bir yanı olmamasına, basında göründüğü hali üzerinde oynama yapılmamasına rağmen Michael Clayton karakterinin olması gerektiği gibi sert, yakışıklı, karizmatik, şık bir figürün geçirmek durumunda kaldığı değişim için biçilmiş kaftan bile sayılabilir. Uzaktan da olsa Amerikan Rüyası’nın tehdit altındaki duruşunun, vicdani teslimiyetin vücut bulmuş hali. Bugünlerde tam bir dava adamı haline gelmiş olan Clooney’nin bu duyarlılık tavrı, yönetmek-oynamak için seçtiği filmlerde de ara ara kendini gösteriyor. Michael Clayton, Tony Gilroy’un yönettiği ilk film. İlk filmi ile Oscar’a aday olması şansa bağlanmamalı. Zira Gilroy esasen senaryo yazarlığı yapmakta. Yine hukuki temeller üzerinden inşa edip fantastik bir düzleme oturtmak istediği The Devil's Advocate ve Bourne serisinin senaryo yazarı. Aksiyon yönünden olmasa da, senaryo biçimi açısından Bourne filmlerini çağrıştıran kimi ustalıklar Michael Clayton’ı başarılı bir ilk film yapmaya yetiyor.

Boogie Nights, Magnolia, Good Night and Good Luck, Syriana, There Will Be Blood
 gibi yapımların sinematografilerini veya görüntü yönetmenliğini yapmış olan Robert Elswit’in filmin soğukluğunu öne çıkaran çekimlerini de bir kenara iliştirelim. George Clooney, Sydney Pollack, Steven Soderbergh, Anthony Minghella isimlerini prodüksyon isimleri arasında da görünce her açıdan temiz bir yapım ortaya çıkarıldığını tahmin etmek güç olmaz. Ama Michael Clayton, tüm bu devasa isimlerin torpiline ihtiyaç duymayan, çok çarpıcı bir disiplinle hareket eden olgun bir yapım. Karmaşık görünen basit ve klişe senaryo omurgasının gücü, Michael’ın U/North meselesini kaşımaması için Arthur’u ikna etmeye çalıştığı, sokakta geçen diyalogdakine benzer örneklerle anlaşılabilir:

Michael Clayton: “Arthur, ben senin düşmanın değilim.”

Arthur Edens: “O zaman kimsin?”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder