1 Nisan 2008 Salı

3:10 To Yuma (2007)


Yönetmen: James Mangold
Oyuncular: Russell Crowe, Christian Bale, Ben Foster, Peter Fonda, Gretchen Mol, Logan Lerman, Dallas Roberts, Alan Tudyk
Senaryo: Halsted Welles, Michael Brandt, Derek Haas
Müzik: Marco Beltrami
 
Kanun kaçağı Ben Wade (Russell Crowe) çetesiyle beraber gerçekleştirdiği bir soygun sonrası yakalanır. Wade’in mahkemeye çıkarılabilmesi için 3:10 Yuma trenine canlı olarak teslim edilmesi gerekmektedir. Böylece bir ekip kurulur. Kendi halinde bir çiftçi ve aile babası olan Dan Evans (Christian Bale) de, bu azılı suçluyu Yuma trenine kadar eşlik etmeye gönüllü olur. Her ne kadar gönüllü olsa da bu işin sonunda kendisine teklif edilen, mali sıkıntısına biraz olsun iyi gelecek üç kuruş paraya da ihtiyacı vardır. Yuma’ya doğru yapılan yolculuk esnasında Evans ve Wade birbirlerini daha yakından tanıma fırsatı bulurlar. Ancak, Wade’in çetesi ve her köşede bekleyen tehlikeler yüzünden, yolculuk kaderlerine doğru bir göreve dönüşür.
 
Elmore Leonard’ın kısa hikayesinden Halsted Welles tarafından senaryolaştırılan ve Demler Daves tarafından yönetilen 1957 yapımı 3:10 To Yuma’dan bu yana 50 yıl geçti. Ama günümüze uyarlanan filme baktığımızda, zamanın getirdiği belli başlı farklılıklar dışında temel olarak korunan birtakım kalıplaşmış değerlerin yarattığı western ruhunun hala korunduğunu görmek mümkün. İki farklı kuşağa mensup iki filmi karşılaştırmak, iki filmin aynı meseleyi tekrar ele alış ve yorumlayış şekillerine göre gerekli-gereksiz olarak ayrılabilir. 3:10 To Yuma’lar için ise bu karşılaştırma çok gereksiz, hatta zaman kaybı.

İlk filmin siyah beyaz kumaşı içinde Leonard’ın zamanına sığmayan kalemi, Glen Ford-Van Heflin ikilisinin şahane uyumu, onu western klasikleri arasına taşımaya yeterli sebepler. O naif havaya serpiştirilen dönemin gerilim dozu, aksiyon yetersizlikleri ve oyunculuk tecrübeleri, bu klasiklere bakış açımızla şekillenir. Bunları, arasında 50 yıl fark olan iki film için öne sürmek suretiyle kıyasta bulunmak kimi zaman sadece günümüze taşımaya başardığı ruh açısından değerlendirilebileceği gibi, başka pekçok yönden adil olmayacaktır. Taş yerinde ağırdır ve her iki filmde kendi zamanlarının ağır taşları arasında yerlerini almış vaziyetteler. Bunu en başta Elmore Leonard’a borçluyuz. Onun suç öykülerinde rastladığımız klasik iyi ve kötüyü temsil eden karakter dengesinin sürükleyici olaylar zinciriyle yepyeni açılımlara yelken açması, günümüze kadar uzanmış ve geleceğe de uzanacak nice konuya hizmet etmeye devam edecek. Her iki filmin de kendi dönemleri içinde söz sahibi birer western olmalarının bir diğer sebebi de elbette yönetmenleri.


Demler Daves’in filmi ne kadar yokluklardan bir varlık ortaya çıkardıysa, James Mangold da elindeki varlıkları nerede nasıl kullanacağının bilinciyle hareket ederek heyecan verici bir westerne imza atıyor. Mangold’un en önemli özelliği, piyasanın önemli oyuncularından faydalanarak yüksek bütçeli gişe filmleri görünümündeki yapımların ardına gizlediği bağımsız tavrı. Heavy, Cop Land, Girl, Interrupted gibi kaliteli filmlerle bu tavrını ortaya koyan, Kate & Leopold, Identity gibi piyasa işi de olsa farklı kulvarlarda kendini deneyen, en son da efsane Johnny Cash’in biyografisi Walk The Line hoşluğu ile kariyerini başarılı biçimde sürdüren Mangold’un bir western yeniden çevirimine el atması sürpriz olarak görülmemeli.

Mangold tavrına sahip yönetmenlerin ilerleyen kariyerleri boyunca türler arası sıçramalarının taşıdığı risk fazladır. Oyuncu yönünden de oldukça şanslı olan Mangold, bu açıdan tıpkı çağdaşı David Fincher gibi kaliteli aktörlerle oyuncu yükünü hafifletiyor gibi görünse de, gerçekte her iki yönetmen de işin kolayına kaçmayıp, adeta o dünyaca meşhur oyuncuları yeniden keşfetmenin peşindeler adeta. Bunu sadece kişisel gözlemlerimle dile getiriyor olsam da, bu keşif yolculuğunun yalnızca oyuncularla sınırlı kalmayıp, filmin etinden kanına her yerine bulaşmış olması da hissedilir bir durum. Tabi bu bağımsız tavrına rağmen Fincher’ın aksine mainstream ile daha barışık olan Mangold’un derdi daha çok kendiyle. Farklı türlerin üzerine nasıl duracağını merak eden bağımsız ile mainstream arası bir çıtayı yükseltmeye, sonra tekrar atlamayı denemeye çalışan bir disipline sahip.
 
3:10 To Yuma esas itibariyle bir yol filmi. Ancak tehlikelerle dolu bu yolun alışıldık yol filmlerinde bulunan huzurlu atmosferini biraz geri plana itmiş olması da western hassasiyetinin bir sonucu. Yoksa karakterlerin yolun başı ile sonu arasında geçirdikleri dönüşüm yerli yerinde durmakta. Bunu bize fark ettiren iki baş karakterden ilki olan Dan Evans, savaş sonrası bir aile kurup, çiftçilikle ailesini geçindirmeye çalışan, ama bir yandan da karısına güçlü bir erkek, iki oğluna da örnek bir baba olma derdini hep içinde taşıyan bir adam. Bunun Dan için dert olma sebebi mali sıkıntıların belini büktüğü bir pasifleşme. Karısının ilgisini, oğullarının hayranlığını tüketme safhasına geldiği bir anda eline geçen fırsatı değerlendirmek istiyor. Yedi düvele nam salmış kanun kaçağı Ben Wade’in yakalanması sonrası onu mahkemeye götürecek olan 3:10 Yuma trenine kadar küçük bir grupla birlikte eskortluk etme görevine gönüllü oluyor. Ama aslında bu sayede ailesine ve her şeyden önemlisi kendisine ispat edeceği yürekliliğinin yanında bu iş için kendisine teklif edilen 200 doların hiçbir değeri yok. Savaşta geri çekilmek zorunda kalan bir birliğin parçası olmanın, üstelik bir kaza kurşunuyla yaralanmanın getirdiği kahraman olma şansını yitirmiş, özellikle oğullarına babalarının iyi bir insan, güçlü bir baba olduğunu tekrar gösterme fırsatı kapısına kadar gelmiş Dan için kader anı. Bu sebeple Tanrı’ya olan inancında biraz sapma olmasına rağmen tam bir görev ve sorumluluk adamı olan Dan için Ben Wade’i o trene ulaştırmak, hayatının bu aşamasında anlam kazanmasına yardım edecek bir dönüm noktası.
 

Köprünün diğer ucunda ise soygun ve cinayetleri vahşi batıda kulaktan kulağa ulaşan efsaneler halini almış olan Ben Wade bulunuyor. Acımasız katillerden ve hırsızlardan oluşan elit çetesiyle terör estiren, kendine ve adamlarına güveni sonsuz, ama öte yandan belli etmese de o adamların kontrolsüz vahşiliklerinden de bunalmış bir durumda. En önemlisi de bir kötü adam figürüne göre oldukça ilkeli, saygılı ve kişisel adalete inanan onurlu bir karakter. Temsil ettiği kötülüğün verdiği bir kazanımla insan sarrafı olması, onun Dan’a pozitif yaklaşmasına en önemli sebep. Farklı değerleri temsil etmelerine karşın bu iki adamı birbirine yakın tutan en önemli değer erkeklik onuru ve güç için bulunulan fedakarlıklar oluyor. Zaten 3:10 To Yuma, türünün en iyi örneklerinin de dillendirdiği üzere kovboy onurundan ziyade erkek olma sorumluluğunun altını kalın çizgilerle çizen bir yapım. Faşist, seksist ve insan onurunu ayaklar altına alan sözde westernlerden ayrılan yapımlar her zaman bilinçli izleyiciler tarafından el üstünde tutulmuştur.
 
3:10 To Yuma, altını çizdiği değerleri karşı uçlara yerleştirdiği iki güçlü erkek karakterle belirginleştirirken sadece bu değerlere odaklanıp bunları erkek psikolojisine ve duyarlılığına dramatik bir ustalıkla yediriyor. Dan ve Ben’in karşılıklı konuşmalarında görülen bu sorumluluk ve kişilik sahibi yaklaşımlar, iki zıt konumdaki adamın birbirlerinin pozisyonlarında imrendikleri ve imrenmedikleri ile birleşince asla mümkün olmayacak garip bir dostluk kimyasını da beraberinde getiriyor. Her filme nasip olmayan bu kimya, durup dururken ortaya çıkmıyor. Bir kanunsuz olarak Ben’in efsanesine hayranlık duyma sınırındaki Dan’in büyük oğlu William’ın rol modeli arayışı gibi, izleyici olarak bizlerin de bu iki karakter arasında insani ilkeler doğrultusunda gidip gelmemiz mümkün hale geliyor. Ben’in Dan’e kendisini bırakması için teklif ettiği binlerce doları reddetmesi, bu tip bir onur mücadelesi ve doğruluk anlayışından etkilenecek kadar insan olan Ben Wade’i bile etkiliyor, bizi mi etkilemesin! Hareketli finalin sağladığı adalet, kimine adalet gibi gelmese dahi, 3:10 To Yuma diye bir filmin anlatması gereken şey western nostaljisinin yanında, bir erkek, bir baba, bir insan olmanın herhangi bir döneme sığmayacak hassaslığını yansıtmaktı. Onu da gerektiği gibi yansıttığını düşünüyorum.


Filmin en önemli unsurları olan Christian Bale-Russell Crowe ikilisi, iyi ve kötü arasındaki çizgiyi Elmore Leonard kalemiyle çizmenin yanında, eski 3:10 To Yuma’nın iki güzide oyuncusunu da utandırmıyorlar. Cıva gibi iki oyuncu olan Bale ve Crowe, Dan Evans ve Ben Wade’in nesi varsa ortaya koyarak filmin üç boyutlu olması hayati önem taşıyan bu iki baş karakterine anlam katıyorlar. İki oyuncu da 1957’deki Glen Ford’un alaycı tavırlarına ve Van Heflin’in saf ve dürüst inadına günümüzden saygılarını layıkıyla sunuyorlar. Fakat boyuttan bahsetmişken bu ikilinin ardından Ben Foster’dan da söz etmek gerek. Ben Wade’in sağ kolu acımasız Charlie Prince rolüyle filmin olmazsa olmaz kötü adam ihtiyacını başarıyla karşılayan genç oyuncu, sağı solu belli olmayan Ben Wade’e göre, sağı da solu da belli bir kötü adam olarak tam bir tehdit unsuru. Usta oyuncu Peter Fonda ve erkek egemen filmin tek kadını olarak Gretchen Mol, geri planda kalmış tanınmış isimler.

3:10 To Yuma, 2000’li yıllarda çekilen az ama öz westernler arasında en iyiler arasında mutlaka telaffuz edilmesi, aynı zamanda son dönemdeki en iyi yeniden çevrimlerden biri olarak da anılması gereken bir film. İyisi, kötüsü, kahramanı, şerifi, kasabası ve vızır vızır uçuşan kurşunlarıyla düzeyli bir aksiyon, dokunaklı bir dram…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder