16 Mart 2007 Cuma

Wolf Creek (2005)


Yönetmen: Greg McLean
Oyuncular: John Jarratt, Cassandra Magrath, Kestie Morassi, Nathan Phillips
Senaryo: Greg McLean
Müzik: Frank Tetaz

İkisi kız biri erkek üç genç, Avusturalya'nın ıssız bölgelerine doğru bir geziye çıkarak tatillerini değerlendirmeye karar verirler. Böylece eski püskü bir araba bulan Liz, Kristy ve Ben vakit geçirmeden yola çıkarlar. İlk durakları olan Wolf Creek adlı krater gölünde arabalarından inip bölgeyi gezerler fakat arabaya döndüklerinde arabanın çalışmadığına sahit olurlar. Hiç kimsenin bulunmadığı bölgede mahsur kalmış durumdayken Mick adlı orta yaşlı bir adam kendilerini bulur ve arabalarını çekerek kendi kaldığı kampta tamir etmeyi teklif eder. Teklifi hiç düşünmeden kabul eden üç genç hayatlarının en yanlış kararını verdiklerini kısa süre sonra farkedeceklerdir.

Greg McLean filmi Wolf Creek, Avustralya’da yılda 30.000 kişinin kaybolduğunu, bazılarının hiç geri dönmediğini belirterek başlıyor. Bu kaybolanlardan üçü üzerine gerçek olaylara dayalı filmi izlerken pek çok film ile kader birliğine sahip olduğunu anlıyoruz. Uzak-yakın bu ilişkinin hissedildiği filmler arasında The Texas Chainsaw Massacre, High Tension, The Blair Witch Project, Hostel ve daha birçoğu sayılabilir.

Liz, Ben ve Kristy’nin turistik krater gezisi kabusa dönmeden önce, tıpkı Neil Marshall filmi The Descent'de olduğu gibi doğal güzellikler ve huzur veren görüntüler yanında, bir gerilim izlediğimizin farkındalığı ile gizemli görünen manzaralar izliyoruz. The Descent'in karanlığa gömülüşünün çabuk olmasına karşın, Wolf Creek'in kabusa doğru ilerleyişi daha yavaş ama emin adımlarla gerçekleşiyor. Biri erkek, üç gencin arasındaki gönül ilişkisinin muğlaklığı ve oldukça sempatik öpüşme sahnesi, daha film bitmeden karakterlerin başına gelecek olanların kaçınılmazlığı ile birleşince yürek burkan bir hal alıyor.


McLean, uzun metrajlı bu ilk filminde seyircileri atmosfer yaratma becerisiyle tanıştırıyor. Özellikle gençlerin Mick Taylor ile karşılaştıkları sahneden itibaren filmin tekinsizliği katlanıyor ve sırlarla dolu bir yolculuk başlıyor. Mick Taylor’un kaçırdığı insanları konuk ettiği ev ve bu evde Liz’in bulduğu eşyalar, bu ürkütücü hava yaratıcılığının bir örneği. Yönetmen bu başarıyı nasıl kapalı mekanlarda elde ediyorsa, ıssız Avustralya yollarında da yakalayabiliyor. Filmi açık alan gerilimine dönüştürme becerisi sayesinde, karanlık kadar aydınlığa da belirsizlik katmayı başarıyor. McLean’ın benzer korku-gerilimlerde de sıkça kullanılan ani çıkışlara mesafeli duruşu, sonuçtan ziyade sürece önem verdiğinin bir işareti. O sürecin de hakkını verdiği rahatlıkla söylenebilir.

Greg McLean’ın filmle ilgili bir başka başarısı da, karakterleri ile yakından ilgilenmesi. Üçü kurban, biri avcı dört ana karakterin özelliklerini, açıklama gerektirmeyecek biçimde yansıtabiliyor. Üç gencin başına gelenleri ayrı ayrı, itinayla, hatta seyirciyle sinir harbi yaşayacak kadar ele alan yönetmen bu ilgisiyle, onları sahte gözükmekten kurtarıyor bir yerde. Bu gerçekliği sağlayan sadece McLean değil elbette. Oyuncular Cassandra Magrath, Kestie Morassi ve Nathan Phillips, kaçırılanları daha iyi anlamamıza ve onlar için üzülmemize yardım eden performanslarıyla çok etkililer. Ama bir caniye göre fazla normal gözüken Mick Taylor rolündeki John Jarratt’ın oyunu, benzer katillere göre farklılıklar sergilemiyor da değil. Hareketli kamera, Avustralya kırsalı görüntüleri ve insanı geren etkileyici çekimler, Wolf Creek'in trajedisine malzeme oluyor. The Descent şiddetinde değil ama ümitsizliğindeki etkileyici son, filmin kabaca klişe görünen yapısının, benzer klişelere kurban edilmek istemediğini gösteren bir iyi niyet belirtisi.

13 Mart 2007 Salı

Mindhunters (2004)


Yönetmen: Renny Harlin
Oyuncular: Val Kilmer, Christian Slater, LL Cool J, Kathryn Morris, Jonny Lee Miller, Will Kemp, Eion Bailey, Clifton Collins Jr., Patricia Velasquez
Senaryo: Wayne Kramer, Kevin Brodbin
Müzik: Tuomas Kantelinen

Suç aydınlatmada uzman bir grup kurbanlık insan topluluğunun akıllara şerbet tuzaklardan oluşan bir bölgeye tıkıştırılması, orada kendileri için hazırlanmış bulmacaları çözme üzerine ihtisas yapmaları beklenir. Ama gelin görün ki bu zeka küpü insanların kendilerinden çok daha zeki biri tarafından feci derecede yaratıcı biçimlerde öldürülmeye başlaması üzerine ilerleyen bir "katil kim" filmi. Üstelik bu katilin oraya toplanmış bulunan Einstein'lar arasından biri olma ihtimali de vardır. Olaylar gelişir.. Epey bir gecikmeyle de olsa izleme fırsatı bulduğum, katilin kim olduğunu tahmin ettiğimden çok daha geç farketmemi sağlayıp çaptan düştüğümü yüzüme vuran bir film olarak kendisini takdir ettim. Katil bulma uzmanı değilim ama bu türden filmler izlemiş çoğunluk da filmde bir noktaya kadar katilin iyi gizlendiği fikrine katılacaktır. Mantık hataları, klişeler, şunlar bunlar bir yana, bünyeyi bulmacaya bırakmış bedenlere yaklaşık 100 dakikanın hakkını verebildiği söylenebilir. Böyle filmlerde yönetmen, oyuncu, ışıkçı vs. isimleri de o kadar mühim değildir aslında. "Katil kim" oyununu sevenler önden buyursun.

Türev (2005)


Yönetmen: Ulaş İnan İnaç
Oyuncular: Beste Bereket, Gülçin Santırcıoğlu, Güçlü Yalçıner, Tuğra Kaftancıoğlu
Senaryo: Ulaş İnan İnaç
Müzik: Toygar Işıklı

En büyük hayali bir edebiyatçı olmak olan Nazım, şartların zorlaması ile reklamcılık sektöründe çalışmaya başlamıştır. Son 6 aydır birlikte olduğu Süreyya da, Nazım'la evlenmeyi düşünmektedir. Öte yandan sinema-tv bölümünde öğrenim gören Burcu bitirme ödevini hazırlamakla meşguldür. Nazım, Burcu'ya bitirme ödevinde kullanması için bir teklif yapar: Her üçü de tek başlarına kaldıkları zamanlarda kameraya kendileri hakkında bazı itiraflarda bulunacaklardır. Bir süre iyi giden bu çalışma, Süreyya'nın Nazım'ın sadakatını test etmek için bir arkadaşını onu baştan çıkarmakla görevlendirmesi ile ilginç bir hal alır.


Don Kişot romanındaki bir kısa hikayeden esinlenen Türev, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film, Yönetmen ve Beste Bereket ile En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini kazanmış bir film. Başarısını büyük ölçüde doğaçlama tarzına, basit ama sürükleyici konusuna, spontane karakter ve oyunculuklara borçlu. El kamerası ve onun tüm dış sesleri filme buyur eden özelliği sayesinde, yabancısı olmadığımız bir öykünün ortasına dalmamız sağlanıyor.

Türev, kadın-erkek ilişkileri hakkında yeni bir söylem içermiyor. Hatta söyledikleri çoğumuzun bizzat söylediği ya da çevremizden duymuş olduklarımız. Bunların arasında sıkıcı beylik laflar da mevcut. Belki de sırf bu yüzden filmin, yine çoğumuzun yabancı yapımlardan alışık olduğu standart oyunculuk ve diyaloglardan bağımsız bir yapısı var. Bu hayatın ortasına girmiş kamera ve doğaçlama üslubun kattığı belgesel hava, kurgusal bağlamda filmi oldukça özgür kılıyor. Bu haliyle Türev'in sıkıcı bulunma olasılığı olsa da, akıllıca karıştırılmış ve yalanlarla dengede durmaya çalışan ilişkilerin nereye varacağının merakı, izleyenin film ile olan bağlantısını sağlamlaştırıyor. En önemlisi, Ulaş İnaç’ın senaryo niyetine yazdığı şeyin tamamen bizim yaşamlarımıza ait olması. Belki filmdeki dört ana karakterin yaşadıklarına benzer bir olay yaşamadık, ama o dört karakterle hiç mi karşılaşmadık? Karakterlerin bize yapmacık gelen bazı söz ve hareketleri tamamen İnaç’ın sağladığı özgürlükten kaynaklanıyor. Bu yapmacık tavır, gösterime girecek bir filmde olması gereken değil, zaten filmin farkında olduğu, kasti bir yapmacıklıktan ibaret. İnaç, bu tavrıyla bile izleyiciyi yakalayabileceğinin farkında olan çok zeki bir yol izlemiş. Özdeşlik kurmakta zorlandığımız, farkında olmadan yapmacık kalmış, izleyiciye yabancılaşmış karakterlerle dolu nice Türk filminden oldukça farklı.


El kamerasının İskandinav Dogma stiline kattığı dram havasını Türev'in yer yer yakaladığını görmek sevindirici. Her ne kadar özellikle Lars Von Trier’de gördüğümüz cinsellik, şiddet ve küfürden uzak duran temkinli bir dram duruşuna sahip olsa da.. Fakat bu ihtiyatın bir handikapı var. Bu temkin, Türev'in durağan yapısını kendi disiplini içinde hareketlendirme olasılığına sekte vuruyor ve finalini bu sebepten yeterince etkili kılmıyor. Ama bu tercihiyle de, İnaç’ın sadece kendi etkisinde olduğu anlaşılıyor.

Gerçekler yalanların türevidir sözünün arkasında sonuna kadar duran Ulaş İnaç, karakterlerine yüklediği kimlikler ile, onların tutkuları, arayışları, güvensizlikleri ve sözde güvenleri arasında çok yalın bir paralellik kuruyor. İtiraflarını izlediğimiz bölümlerden, tıpkı Süreyya’nın söylediği gibi “zevk alarak”, bir itiraf gözetleme tatmini yaşıyoruz. Hayatımızın bir döneminde mutlaka karşılaştığımız veya karşılaşacağımız Süreyya (Gülçin Santırcıoğlu), Nazım (Güçlü Yalçıner), Burcu (Beste Bereket) ve Kerem (Tuğra Kaftancıoğlu) tiplemelerini canlandıran oyuncular çok doğal ve başarılı. Süreyya’nın depresif, güvensiz telaşı, yalanlar yazmaya alışkın olan metin yazarı Nazım’ın, bu yalanları hayatına sokmaya başlayan zayıf duygusallığı, en kritik durumda bulunan Burcu’nun her an düşebilecek dengedeki hali ve kadınlar üzerine engin geyiklere sahip Kerem’in bu üçlüye tatlı sos niteliğindeki karikatürsel duruşu filmi güçlü kılan unsurlar. Türev, ilerisi için ümit dolu bir Türk filmi.

12 Mart 2007 Pazartesi

Shooting Dogs (2005)


Yönetmen: Michael Caton-Jones
Oyuncular: John Hurt, Hugh Dancy, Dominique Horwitz, Nicola Walker, Louis Mahoney, Steve Toussaint
Senaryo: David Wolstencroft, Richard Alwyn, David Belton
Müzik: Dario Marianelli

1994 yılında Ruanda’daki Hutu ve Tutsi kabileleri arasında yaşanan iç savaşta Hutular 3 ay içinde 800.000 tutsiyi katletmişlerdi. İnsanlık tarihinin bu en büyük soykırımlarından biri esnasında, Birleşmiş Milletler korumasındaki bir Hristiyan misyoner okul ve okulda bulunan 40 kadar Avrupalı kendilerini bir anda katliamın ortasında bulurlar. Okulda eğitim gören tutsilerle birlikte, çevreden okula sığınan 2500 civarında tutsi okula sığınırlar. Okulda görevli idealist genç öğretmen Joe ve Katolik rahip Christopher, bu halk için ne yapabileceklerini sorgulamaya başlarlar. Dışarıda onları öldürmek için bekleyen hutulara karşı korkunç bir süreç işlemeye başlar.

1994 yılında yaşanan bu insanlık suçu, 2000’li yıllarda daha bir önem kazandı. Bu epey gecikmiş duyarlılığa sinema dünyasından bir örnek olan Shooting Dogs, İskoç Michael Caton-Jones yönetiminde bir İngiliz filmi. 2004 yapımı Hotel Rwanda ile aralarında benzerlikler olduğu kadar farklılıklar da mevcut. Hotel Rwanda, bu korkunç süreci, zengin otel sahibi bir hutu olan Paul Rusesabagina ve tutsi olan eşi ile ailesi ekseninde, Hutu-Tutsi ortak bakış açısıyla işlerken, Shooting Dogs belki de en fazla sorgulanması gereken eleştirel gözle, Batı gözüyle bakmakta. Bu özeleştiri filme çok ağır bir misyon yüklüyor haliyle.

Ruanda’ya genel Avrupa yaklaşımını görebileceğimiz filmdeki karakterler kurgusal olsa da, okuldan kurtulanlarca anlatılanlar tamamen gerçek. Zaten o insanları filmin sonunda tanıma şansı da buluyoruz. İkisi de idealist bir rahip ve bir öğretmenin, Ruanda’da yaşananlarla birlikte batılılık, çağdaşlık, duyarlılık, idealizm, cesaret, insanlık ve inanç sorgulama sürecine girişleri dürüst bir dille anlatılmakta. Hotel Rwanda’ya göre biraz daha karamsar bir yaklaşımı benimsemiş olmasına rağmen, yapması gerektiği ölçüde vicdanlara saldırarak onun kadar etkili bir sinema dili kullanıyor.Yaşlı rahip Christopher ve genç öğretmen Joe, her ne kadar Batı’nın vicdani yaklaşımını temsil etseler de, genel anlamda Afrika’ya olan duyarsızlık ve çıkar oyunları karşısında yapabileceklerinin sınırlarını anlamakta gecikmiyorlar. Yine de okula sığınan tutsiler için sarfettikleri çabalar, gerçekte Afrika’da bulunan idealist insanların gayretlerini anlamamız açısından örnek teşkil edebilmekte.


Ancak özellikle eleştirel bölümler çok daha önem arzediyor. Okuldaki BM sorumlusu Fransız kumandan Delon’un, savaş sırasında büyükbabasının Yahudi sığınmacılara nasıl yardım ettiğinden bahsederek ve kendisinin de nasıl bir kökten geldiğini vurgulayarak övünmesi, aynı duruma kendisinin de düşüp çaresiz kalmasıyla sonuçlanıyor. Siyasi kararların, ne kadar idealist olursa olsunlar bireyler üzerindeki baskısı, barışa susamış Afrika’nın kötü kaderine karşı durmayı güçleştiriyor. Ancak film, siyasetin dışında, bireysel duyarsızlıklara da değiniyor. BBC muhabiri Rachel’ın Joe’ya söyledikleri buna çok çarpıcı bir örnek. Bosna’da görev yaptığı sırada, oradaki ölmüş beyaz kadınları annesiyle özdeşleştiren Rachel, Ruanda’dakileri sadece ölü siyahlar olarak gördüğünü itiraf ediyor. Bu düşünce, genel anlamda Avrupa ve dünyanın Afrika’ya bakışındaki sakatlığı, ırkçı acı gerçeği de gözler önüne seriyor. Filmin buna benzer cesur tespitleri, barışı sadece seyretmeye gelmiş Avrupa’ya, BM’e, basına eleştiri oklarını fırlatıyor. Bu süreç aynı zamanda inançların, cesaret limitlerinin ve yapılan seçimlerin de test edildiği bir süreç. Christopher ve Joe’nun temsil ettiği idealizmleri acımasızca test eden bu barbarlık karşısında ne yapılabilir?

Başrol oyuncuları John Hurt ve Hugh Dancy’nin performansları çok çok iyi. Özellikle 70'li yaşlarına merdiven dayamış olmasına rağmen son dönemlerin en çalışkan aktörlerinden biri olan Hurt, anlamsız Hutu-Tutsi savaşı yüzünden inanç bunalımına kapılmış siyah-beyaz tüm insanlara metanet aşılamaya çalışırken, kendi zorluklarıyla da baş etmek zorunda kalan rahip Christopher rolüyle ödüllere göz kırpıyor. Hele filme adını veren tartışma sahnesindeki rolü görülmeye değer. Köpekleri vurmanın ironisi, Avrupa çıkarcılığına ve sözde duyarlılığına çok anlamlı bir işaret niteliği taşıyor.

10 Mart 2007 Cumartesi

Unknown (2006)


 Yönetmen: Simon Brand
Oyuncular: James Caviezel, Greg Kinnear, Joe Pantoliano, Barry Pepper, Bridget Moynahan, Peter Stormare, Jeremy Sisto
Senaryo: Matthew Waynee
Müzik: Angelo Milli
 
Aslında fikir oldukça iyi sayılır: Beş adam, üzerlerinden kilitlenmiş bir depoda uyanırlar. Birbirlerini tanımamaktadırlar. Oraya neden, nasıl geldiklerini hatırlamamaktadırlar. Ama yavaş yavaş gerçekler aydınlandıkça aralarında iyi ve kötülerin bulunduğunu anlamaya başlarlar. Bu fikir, başlangıç itibariyle taşlarını iyi dizmiş, oyuna hazır bir vaziyette olmasına rağmen, son zamanların "kapalı bir mekanda geçmişi olmayan uyanışlar" veya "kapalı bir mekandan geleceğe ulaşma çabaları" furyasının sıradan bir uzantısı olmaktan öte gitmemiş sanki. Kilitli deponun dışında gelişen olayların, o iyi dizilmiş taşların birer birer devrilmesini sağlaması, bir de sırf şaşırtmaca olsun diye fena halde ıkınılmış finalin saçmalığı bence oyunu kaybettiren hamleler olmuş. James Caviezel, Greg Kinnear, Joe Pantoliano, Barry Pepper, Peter Stormare gibi işini iyi yapan oyuncularına, depodaki beş taşın ustaca dizilimine ve bir süre o taşların çok yerinde hamlelerle oyunu önde götürmelerine rağmen, "ben zekiyim" ukalalığına kapılan senaryonun zikzaklar çizmesiyle inandırıcılığını yitiren vasat bir film olup çıkıvermiş Unknown.

9 Mart 2007 Cuma

The Squid & The Whale (2005)


Yönetmen: Noah Baumbach
Oyuncular: Jeff Daniels, Laura Linney, Jesse Eisenberg, Owen Kline, Anna Paquin, William Baldwin
Senaryo: Noah Baumbach
Müzik: Britta Phillips, Dean Wareham

Film 1986 Brooklyn'inde yaşayan Berkman ailesinin özel hayatlarındaki sıra dışı ilişkileri yakalıyor. Akademisyen ve yazar Bernard ile kıpır kıpır, yeniyetme yazar eşi Joan evliliklerine son verirken, 16 yaşındaki oğulları Walt ile 12 yaşındaki Frank karmakarışık duygularla boğuşmak zorunda kalırlar. Buluğ çağındaki Walt için bu tecrübe hassas bir geçiş olduğu kadar eğlencelidir de; ama Frank için bunu söylemek güçtür. Bu zor geçiş döneminde Berkmanlar'ın yaşamında ortaya çıkan duygusal gerilimler sayesinde aile bireyleri kendilerini ve ilişkilerini yeni bir gözle değerlendirmeye başlayacaktır.
 
Yönetmen Noah Baumbach filminin açılışındaki eşli tenis maçından Berkman ailesinin ruh haline ilişkin sinyalleri alıyoruz. Akademisyen baba Bernard, yazar adayı anne Joan, başlarda çocukları Walt ve Frank’ten saklamaya çalışsalar da geçinemiyorlar. Sonunda ailecek gayet medeni şekilde oturup boşanmayı konuşuyorlar. Bundan sonra bireylerin potansiyel sorunları iyice su yüzüne çıkmaya başlıyor. Evler ayrılıyor, eşyalar ve çocuklar paylaşılıyor. Dörtlü tenis maçı, ikili masa tenisine dönüyor. Anne baba kendi özel ilişkilerine vakit ayırmaya başladığında da çocuklar için kontrolsüz özgürlük günleri başlıyor.

Baumbach’ın çocukluk deneyimlerinden esinlendiği hikaye, boşanma ve sonrası üzerine yapılmış gerçek bir başyapıt. Metaforlarla, karakterlerle, normalin bünyesindeki ilginçliklerle inşa edilmiş bu öyküyü Baumbach, kendi deneyimleri olmasının verdiği avantaj ve yeteneğiyle tüm çarpıcılığı ile izleyenlere de başarıyla aktarıyor. Filme adını veren mürekkep balığı ve balina, kısaca değinilen kurbağa ve tüm aile fertlerinin çok bağlı olduğu, ama her nasılsa bir adı bile olmayan kedi gibi hayvansal metaforların yanında tenis, Kafka, Pink Floyd şarkısı “Hey You” gibi filmin özüyle çok uyumlu ve çeşitli yorumlara açık elementler de bulunmakta. Farklı yorumlara maruz kalabilecek bu unsurların kattığı zenginlik bununla sınırlı değil.
 

Anne babanın ihanet, başarısızlık, heyecan eksikliği gibi sebeplerden dolayı yaşadığı kopukluk ile, iki erkek kardeşin farklı biçimlerde yaşadığı cinsel ve psikolojik sorunlar, bu çekirdek ailenin her bir ferdinin ayrı ayrı incelemeye tabi tutulmasını gerektiriyor. Baumbach bu incelemeyi o kadar dolu dolu ele alıyor ki, senaryosunun ayrıntıya önem veren, kuvvetli yapısı filmin her sahnesini ilginç kılıyor. Yine bu senaryo o kadar güçlü ki, sanki oyuncular senaryoyu değil, senaryo onları oynuyor. Çok fazla uzun plan içermemesi sebebiyle Baumbach, hızlı sayılabilecek, ama doyurucu sahneleri yerleştirmede çok usta bir çizgide ilerliyor.

Boşanmanın trajedisi haliyle en fazla çocukları etkiler. Onların her türlü tuhaf davranışları da boşanma ile ilişkilendirilir. Oysa Baumbach, boşanma sonrasının tüm bireylere olan yansımasını eşit oranda işleyerek, hepsinin birbirleri ve çevreyle iletişimi-iletişimsizliği üzerine örneklendirmeler sunuyor. Bir nevi çocuk-yetişkin eşitliği sağlıyor. Bunu yaparken tavrı trajikomik gözükse de, gerçeğin kendisinin zaten trajikomik olduğuna izleyeni ikna edebiliyor. Bu ikna kabiliyeti, bu samimiyet ve bütünlük filme kendi çapında bir boşanma terörü ve onun sonuçları üzerine silkeleyici bir gerçeklik katıyor. Anne ve babanın boşandıktan sonraki sevgili seçimleri, büyük çocuk Walt’ın eski bir şarkıyı kendisinin yazdığını iddia etmesi ve bekaret sorunları, küçük çocuk Frank’in tenis, içki, küfür ve mastürbasyondan oluşan ergenlik vizyonu, filmin bir diğer zengin yönü. Oyuncular Jeff Daniels, Laura Linney, Jesse Eisenberg ve Owen Kline, Baumbach’ın ikna kabiliyetine ve samimiyetine en yetkin biçimde iştirak ediyorlar.

Finalden de sır vermeden bahsetmek gerek. Mürekkep balığı ve balinayı, anne baba profiliyle ilişkilendirmenin filmin geniş yorum perspektifine uygun düşen bir davranış olarak gözükmesiyle birlikte, Baumbach’ı yansıtan Walt’ın psikoloğa anlattığı çocukluk anısı ile final sahnesi arasındaki ilişki de yine bu perspektifte önemli bir yerde duruyor. Baumbach bizi, Walt’ın aklından geçenleri okumaya zorluyor. Okuyabildiğimiz yerlerde ise Walt’ın çocukluğu ve ergenliği arasında yaptığı kıyasa ve Walt’ın uyanışına tanık oluyoruz. Bu anlamda final çok anlam kazanıyor.
 
1986 yılından bir öykü anlatırken sokakta 2000 model arabalar, veya ambulans kapısında 11 Eylül amblemleri gibi –filmde gözle görülmesi çok zor- ayrıntıların yeralmasına, “Hey You” gibi bir klasiğin filmdeki insanlarca geç keşfedilmesine, sonlara doğru Frank’in unutulmuş gibi gözükmesine rağmen, The Squid and The Whale senaryosu, yönetimi, oyuncularıyla son derece zengin, dopdolu, dört dörtlük bir film. Uyuşturucu gerçeğinin referanslarından biri olmuş Requiem For A Dream ne denli gerçekse, onun kadar vahşi olmasa da The Squid and The Whale de o ölçüde film dünyasının boşanma referanslarından biri olacaktır.

7 Mart 2007 Çarşamba

Syriana (2005)


Yönetmen: Stephen Gaghan
Oyuncular: George Clooney, Jeffrey Wright, Matt Damon, Chris Cooper, Amr Waked, Alexander Siddig, Robert Foxworth, Nicky Henson
Senaryo: Robert Baer, Stephen Gaghan
Müzik: Alexandre Desplat

Ortadoğu'da görev yapan CIA ajanı Bob Barnes çoğu zaman kuralların dışına çıkması yüzünden üstleri tarafından sık sık uyarılsa da verilen görevleri başarması sayesinde iyi bir şöhrete sahiptir. Ortadoğu petrolleri sorunu Barnes'ın yeni görevini teşkil eder. Prens Nasır'ın ülkesindeki petrol rezervlerini Amerika yerine Çin'e devretmeyi planlaması bölgedeki Amerikan şirketlerine büyük bir darbe vurmak üzeredir. Bu durumu düzeltmek için ne gerekiyorsa yapması konusunda tam yetki alan Barnes hemen çalışmaya başlar. Öte yandan Amerikan petrol şirketleri güçlü avukatlar yardımı ile durumu lehlerine çevirmenin yollarını aramaktadırlar.

Robert Baer’in See No Evil adlı kitabından, Stephen Gaghan’ın uyarladığı, aynı zamanda yönettiği Syriana, gerçek bir politik başyapıt. Kahraman ve kötüler etrafında seyreden filmlerden hoşnut izleyici kitlesinin muhtemelen adaptasyon sorunu yaşayabileceği Syriana'nın, gündemi takip eden duyarlı kitleyi kalbinden ve beyninden vuracağı kesin. 2000 yapımı Traffic ile En İyi Senaryo ödülünü de alan Gaghan, silah trafiği, Ortadoğu çıkmazı, petrol şirketlerinin kirli çamaşırları, intihar saldırıları, diplomasi kaosu gibi kaynayan Doğu’ya ait ne varsa, sözünü esirgemeden, cesur ve son derece sert bir biçimde ifade ediyor.

Batı’nın “zavallı Ortadoğu”ya eş anlamlı kullandığı “Syriana”, bu zengin ama huzursuz coğrafyanın makus talihini, onun üzerine oynanan akılalmaz oyunları, çıkar çevrelerinin legal-illegal çabalarını ve yasal kurumların illegali legalleştirme yöntemlerini de eş anlam edinen bir terim. Bu sömürüyü tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren filmin dili o kadar güçlü ve sivri ki, doğrudan yada dolaylı okumalarını sindirebilmek için tekrar tekrar izlenmeyi sonuna kadar hak ediyor. Ama bu anlatımı, birçok politik gerilim filminin mesaj verme ya da ima etme hatasına düştüğü biçimde yapmıyor. Çünkü Syriana'nın kendisi başlıbaşına bir deklarasyon..
 

Dünyadaki petrol rezervlerinin hatırı sayılır bir yüzdesine sahip olmanın bedellerini, dış müdahalelerle karıştırılıp, savaşlara, iç isyanlara, bilinmeze sürüklenerek ödeyen ve hala da ödemekte olan bu toprakların geleceğiyle ilgili Syriana'nın karamsar bakışı gerçekten çok trajik. Ama gerçeğin ta kendisi de aynen öyle. Filmin bu iliklere işleyen gerçekliği, karamsar duruşu ile birleştiğinde ortaya çıkan çürümüşlük, senaryonun şok edici satırlarında darbe üzerine darbe indiriyor. Yolsuzluğun aslında her şeyiyle organize bir politika şekli olduğu daha önce hiçbir filmde bu kadar ayan beyan dile getirilmemişti belki de.. Sorun öylesine derin, çaresizlik o kadar büyük ki, filmin elinden gelenin en iyisini yaptığı kesin.

Traffic'i andıran kurgu, sadece teknik açıdan değil, insani değerleri ve kişisel ikilemleri başarıyla götürmesiyle aynı zamanda kaya gibi bir dramatik yapıya sahip. Filmde tam beş adet baba-oğul ilişkisi izliyor olmamız pek çok olguyla ilişkilendirilebilir. Babalar gücü ve iktidarı ya da tam tersi zayıflığı temsil ederlerken, oğulları da onların bu mücadelesinin bedelini ödemek zorunda kalan kurbanlar olabiliyor. Bir ajanın, bir ekonomik danışmanın, bir müfettişin, bir petrol işçisinin, bir kralın yada bir kaybedenin oğlu olmak hiçbirşeyi değiştirmiyor. Ortadoğu'nun yalancı “baba” adayları da bu bedeli oğullarına mutlaka ödetecekler. Filmin bize söylediği onca şeyden biri de bu acı gerçek.

Omurgasını siyasi çekişmelerin oluşturduğu filmin bu dramatik yapısının yanında, son derece ekonomik ve zamanlaması sağlam bir aksiyon anlayışı var. Belgesel havasının yanında, tam olarak öyle olmasına izin vermeyen bu tarz, Stephen Gaghan’ın birinci sınıf bir anlayışa sahip olduğunun kanıtı. Başta George Clooney olmak üzere, Matt Damon, Jeffrey Wright, Alexander Siddig, Chris Cooper ve diğerleri filmin kalabalık kadrosunun en iyileri. Başrol, son rol gibi bir kavramdan söz etmek ne derece doğruysa tabi.

Syriana son yılların en provokatif, en gerçek filmlerinden birisi. Bu tip filmlerin yolunun açılması, Oscar kazanması, medyatik olması kadar güzel bir şey olamaz. Belki o sayede daha geniş kitlelere bu dehşet tablosu ifşa edilebilir. Amerikan yapımı bu film, en iyi eleştirinin özeleştiri olduğunun sarsıcı örneklerinden. Çünkü o kızdığımız Yeni Dünya kendi içindeki muhalifleriyle, Syriana'nın özellikle şok finaline kadar izlediği rotasıyla en iyi muhalefeti kendi içinden yapabildiğini radikal bir biçimde kanıtlıyor.