24 Aralık 2025 Çarşamba

A Normal Family (2022)

 
Yönetmen: Hur Jin-ho
Oyuncular:  Sul Kyung-gu, Jang Dong-gun, Kim Hee-ae, Claudia Kim, Hong Ye-ji, Kim Jung-chul-I
Senaryo: Park Eun-kyo, Park Joon-seok, Herman Koch
Müzik: Jo Seong-woo

Avukat Jae-wan ve doktor Jae-gyoo kardeştirler. Jae-wan'ın kızı ile Jae-gyoo'nun oğlu, ebeveynleri birlikte yemek davetindeyken bir partiye giderler. Partiden çıktıkları gece rastladıkları bir evsizi sebepsiz yere öldüresiye döverler. İki ergen hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ederken oğlanın annesi Yeon-kyeong, saldırının pek net olmayan güvenlik kamerası görüntüsünü televizyondan gördüğünde zorbalardan birinin oğlu olduğunu anlar. Jae-wan'ın kızı da olayı babasına anlatır. Dövülen adam komadayken ebeveynler çocuklarının bu olayın sorumlusu olduklarını bilmenin vicdani yüküyle mücadele etmeye başlarlar. Hollandalı oyuncu ve yazar Herman Koch'un Het Diner adlı romanından Park Eun-kyo ve Park Joon-seok'un senaryosunu yazdığı, Hur Jin-ho'nun yönettiği A Normal Family, bu vicdan muhasebesi üzerine kurulmuş çarpıcı bir dram. Bu malzeme sebebiyle bu roman sinemaya ilk kez uyarlanmıyor. Hollanda yapımı Het diner (2013), İtalyan yapımı I nostri ragazzi (2014) ve Amerikan yapımı The Dinner (2017) filmlerinden sonra bu dördüncü uyarlanışı. Trajik bir olay sonrası hem ebeveynlerin, hem de çocukların davranışlarına farklı açılardan bakan, bıçak sırtı çatışmalar kuran, bu çatışmaları çıkmaz sokağa sokan metnin bu denli rağbet görmesi anlaşılır. Uyarlayan ülkeler kendi çağlarında bu metni yerelleştirmeye gayret etseler de aslında ortada çok fazla yerelleştirecek bir konu yok. Evrensel hassasiyetler söz konusu.

Kuşaklar X, Y, Z şeklinde farklılaşsa da, ergenliğin dünyanın her yerinde benzer özellikler göstermesi, ebeveynlerle iletişimsizlik, isyankarlık, dünya görüşü farklılıkları yaşanması kaçınılmaz. Eskiye nazaran her şeye çok kolay erişim sağlayan, zorbalığa, şiddete, cinselliğe teknoloji sayesinde zahmetsizce tanık olan, zamanla bunları kanıksayıp normalleştiren, artık gördüklerinden tatmin olmayıp tecrübe etmek isteyen gençlerin işledikleri suçlarda artış yaşanıyor. Aşırı korumacı ailelerin, çocuklarına sağladıkları ayrıcalık duygusu ve özgüvenlerini kazanmaları için başvurdukları yanlış yöntemler onlara aşırı özgüven vererek tehlikeli hale geliyor. Her şeyde hak ve kendilerini her olayda haklı görmeye başlıyorlar. Teknolojik açıdan becerikli ve pratik olabilmeleri yanında, sosyal açıdan beceriksiz, iletişimsiz ve yalnız büyüyorlar. Karşılaştıkları her sorunu onlar için halledecek olan ebeveynlerin verdiği rahatlık pervasızlaşmalarına, ahlaki dengesizliklere, bilinçsiz özgürlüklere sebep oluyor. Filmdeki iki gence olan da bundan farklı değil. Savunmasız bir insanı sebepsizce öldüresiye dövmek onlar için bir araya geldiklerinde gülerek andıkları basit bir olay halini alıyor. Psikolojik açıdan uğraşılması zor bu ruh haline erişim sağlamak, yıllar geçtikçe, kuşaklar değiştikçe daha da güçleşiyor. Zira ebeveynlerini parmaklarında oynatmayı, onları manipüle etmeyi çok iyi beceriyorlar.


Bu olayın ebeveynler yönünden analizi çok daha karmaşık. Doktor olan Jae-gyoo dürüst, prensip sahibi bir adam. Trafikte tartışma yaşadığı adamın ölümüne sebep olan şımarık bir zengin çocuğunu savunmak zorunda kalan diğer kardeş Jae-wan ise ruhunu şeytana satmaktan bıkmış bir avukat olarak daha büyük bir vicdan muhasebesi içinde. Evsiz adam olayını öğrenip ilk şoku atlattıktan sonra kendi çocuklarını adalete teslim etmek ile etmemek arasında bocalayan iki kardeş arasında bu konudan farklı olarak önceden de bazı anlaşmazlıklar olduğunu anlıyoruz. Yine de bu sorunlar bir şekilde halledilmiş ve eşleriyle birlikte yemek randevularına çıkacak denli araları kötü değil. Ama iş kendi çocuklarına gelince ve görüş ayrılıkları baş gösterince aralarındaki alakasız meseleler bile tartışma gidişatına dahil edilebiliyor. Bu tartışma anları iyi yazılmış bir metnin ürünü olduğu için seyirciyi çok kolay çekim alanına alma becerisine sahip. Öz evlatlarını polise ihbar etmek ile, bu olayı bir sır olarak saklayıp çocukların geleceklerini karartmamak arasındaki kararı vermenin zorluğu da bu çekim alanı dahilinde omuzlara bir yük gibi bindirilmek isteniyor. O noktada filmin bizimle kurmak istediği empatiyi, çocukların bazı tavırları yüzünden kurmakta zorlanabiliyoruz. Aslında filmin istediği de, tahrik ettiği de bu empati gelgitleri. Doğru olan nedir, insanlar ikinci bir şansı hak eder mi, vicdanımız bizi ne kadar idare eder vs.

Filmin iki uyarlayıcı senaristinden biri olan Park Eun-kyo, 2009 tarihli Mother filmini Bong Joon-ho ile birlikte yazmış bir senarist. Yönetmen Hur Jin-ho ise çoğunluğu romantik dramlardan oluşan çeşitli filmler çekmiş bir sinemacı. İlk kez bir melodram dışında karanlık bir dram çekmiş. Ne zaman tempo katacağını, ne zaman sakinleşeceğini iyi bilen, açıları yerli yerinde, oyuncu yönetimi başarılı bir yönetmen olarak tecrübesini tarzının dışına taşımayı bilmiş. Filmin mekan seçimleri ve kullanımı da bu başarıya dahil. Geniş kariyerinde Public Enemy film serisi, No Mercy, Oasis, Peppermint Candy gibi çok bilinen Güney Kore filmlerinin usta oyuncusu Sul Kyung-gu'nun avukat Jae-wan, My Way, The Promise, Taegukgi gibi önemli filmlerde rol almış Jang Dong-gun'un doktor Jae-gyoo performansları filmin dramatik yükünü çok iyi taşıyor. Jae-gyoo'nun eşi Yeon rolündeki Kim Hee-ae de çok başarılı. Orijinal Het Diner metni tam olarak buradaki finali yansıtıyor mu bilemiyoruz. Ancak bu finalin filmin itinayla ördüğü dramatik kurulumu tümden çökerten bir çözüm içermesi bir miktar haksızlık gibi görünebilir. Trajik etkisi yadsınamaz ama buna kolaycılık veya ucuz kahramanlık gibi etiketler de yapıştırmak olası. Her bir karakter için bu sonun başka başka sonuçları olacaktır. Herman Koch, tüm bu adalet ve vicdan kaosuna nihai bir darbe indirmek istemiş. Tabii bu darbe de arzu ettiği etkiyi yaratıyor. Seyircinin detaylı başka çözüm teorileri de bertaraf ediyor.

16 Aralık 2025 Salı

O Filho de Mil Homens (2025)

 
Yönetmen: Daniel Rezende
Oyuncular: Rodrigo Santoro, Rebeca Jamir, Miguel Martines, Johnny Massaro, Juliana Caldas, Lívia Silva, Inez Viana
Senaryo: Daniel Rezende, Valter Hugo Mãe

Küçük bir kasabada deniz kenarında yalnız yaşayan 40'lı yaşlarındaki balıkçı Crisóstomo'nun en çok istediği şey bir erkek evlattır. Bu özlemini büyükçe bir bez bebekle gidermeye çalışsa da günden güne ümidi tükenmektedir. Üzerinde "evlatsız bir baba, babasız bir evlat arıyor" yazdığı küçük kağıtları pazarda esnaf tezgahlarına bırakmaya kadar işi götürür. Bu ilanlardan birini bulan yaşlı bir kadının Crisóstomo'ya bir sürprizi vardır. Derken başka bir hikayeye geçeriz. Oradan da bir başkasına. Bu hikayeler önce ufak kesişme anlarıyla aynı kasabada olduğumuzu gösterir. Bu hikayenin merkezindeki karakterlerin yaşadıkları bazen geçmişe dönerek, bazen kendi zamanları içinde anlatılır. Ama en önemlisi bu karakterler gittikçe daha fazla birbirlerine yaklaşmaya başlarlar. Valter Hugo Mãe'nin aynı adlı romanından Daniel Rezende'nin senaryolaştırıp yönettiği Brezilya yapımı O Filho de Mil Homens (The Son Of A Thousand Men), o roman duygusunu sonuna dek yansıtan estetik, melankolik, kırılgan, çok iyi çekilmiş ve kurgulanmış bir dram. Romanda nasıl bilemiyoruz ama film 7 bölümden oluşuyor. Balıkçı Crisóstomo ve yetim Camilo'nun hikayesiyle başlayan film, hamile cüce Francisca'nın, oradan eşcinselliğiyle ve bunun farkındaki annesiyle mücadele eden Antonino'nun, sonra da kendisini başgöz etmek isteyen sorunlu annesiyle sıkıntı yaşayan Isaura'nın hikayelerini sıralıyor. Başta bağımsız birer öyküler dizisi sandığımız bu hikayeler yavaş yavaş, ustalıkla birbirine bağlanıp yeni hikayeler üretiyorlar.

Karakterler o kadar etkileyici, onlara biçilen öyküler o kadar içli ki, biri diğerini takip ederken veya tamamlarken filmin genel tonu hiç değişmiyor. İyi kurgulanmış olması boşuna değil. Her ne kadar bu filmin kurgucusu Marcelo Junqueira olsa da, yönetmen Daniel Rezende, Diarios de motocicleta (2004), O Ano em que Meus Pais Saíram de Férias (2006), Tropa de Elite 1-2 (2007-2010), Cidade dos Homens (2007), The Tree Of Life (2011) gibi önemli filmlerin kurgusunu yapmış, 2002 tarihli muhteşem Cidade de Deus ile En İyi Kurgu Oscar'ı kazanmış bir sinemacı. Hikayelerin kendi içlerindeki bütünlüğü, ileri geri hamlelerle diğerleriyle kurulan ince bağlantıları, giderek iç içe geçmeye başlamaları, nihayetinde tek bir aksta buluşmaları ustalık kokuyor. Başlangıçta sözünü ettiğimiz bağımsız görünüm, sanki her biri "bir varmış bir yokmuş" diye başlayan mütevazi ama ilginç masallar toplamı gibi durmakta. Aralarında bağlantılar kurulmaya başlandığında bile bu bağımsızlık bozulmuyor. Bu defa kendi birleştikleri noktalarda bağımsız olabiliyorlar. Ebeveynlerin evlat, evlatların ebeveyn hasreti, ebeveynlerin evlatlarının hayatına müdahale ederken onların ne istediklerini umursamamaları, çocukluk/ergenlik travmaları, bu travmaların aşk, sevgi, evlilik, hoşgörü, cinsellik kavramlarının yanlış veya eksik yorumlanmasına yol açması, nesilden nesile aktarılan önyargılar ve bağnazlıklar, hatta başka alt okumalar filmin melankolik atmosferinde olgunlaşıyor.

Bu hikayelerin geçtiği küçük kasaba mikro evreninde geçmişte yaşanmış, ibret olsun diye nesilden nesile aktarılmış bazı mitlerle kurulan bağlantılar, sırlarıyla birlikte mezara girmiş başka karakterler de muhtelif hikayelere dahil ediliyor. Hatta bazıları hikayenin kendisi oluyor. Genel tema, evlatlar ve ebeveynler arasındaki iletişim biçiminin veya iletişimsizliğin ilişkiler üzerinde açtığı (bazen de onardığı) evrensel yaralar. Ama bu temayı didaktik yöntemler kullanarak değil, bilakis didaktik yöntemlerin köhneliğini olay örgüleri arasında vurgulayarak işliyor. Gereksiz yükselmiyor, hatta o yükselen enerjiyi bazı karakterlerine kayalıklardan denize çığlık attırarak boşaltıyor. Melankoliyi sonuna kadar koruyor. Öyle ki çoğu zaman o melankoli, gerçeklikten daha sahici duruyor. Her ne kadar okumamış olsak da Valter Hugo Mãe'nin metninde kesişen hayatlar örgüsünün zerafeti, Daniel Rezende'nin görsel zenginliğinin zarifliğiyle çok güzel örtüşüyor. Azul Serra'nın görüntü yönetiminin önemi yadsınılamaz. Ama Rezende, tıpkı kurgu becerisine olduğu gibi görüntü işçiliğinde de kontrolü sağladığını düşündüren, hissettiren bir reji ustalığı sergiliyor. En önemli başrol sayabileceğimiz Rodrigo Santoro, Hollywood yapımlarından kendi ülkesinin bağımsız filmlerine uzanan geniş yelpazesine Crisóstomo ile yaralı, hassas, hüzün dolu ve pek sık dışa vurmadığı izole bilgeliğe sahip bir performans daha ekliyor. O Filho de Mil Homens 2025'in çok konuşulmamış ama en iyi seçkilerinde yer alması hiç sırıtmayacak filmlerinden biri.

11 Aralık 2025 Perşembe

Exit 8 (2025)

 
Yönetmen: Genki Kawamura
Oyuncular: Kazunari Ninomiya, Yamato Kôchi, Kotone Hanase, Nana Komatsu
Senaryo: Genki Kawamura, Kotake Create, Kentaro Hirase
Müzik: Shouhei Amimori, Yasutaka Nakata

Metrodan inen bir adam, dışarı çıkmak üzere yürüdüğü koridorda bir süre sonra hep aynı yolu yürüdüğünü, her seferinde "Exit 8" yazan tabelanın bulunduğu koridora tekrar girdiğini fark eder. Bir tabelada bu döngü içinden çıkabilmesi için bazı talimatlar görür. Buna göre, eğer yürüdüğü bu yol üzerinde bir anormalliğe rastlarsa geri dönmesi gerekecektir. Ancak böylelikle kat kat yüzeye çıkabilecektir. Kotake Create'nin video oyunundan Kentaro Hirase ve Genki Kawamura'nın uyarlayıp Kawamura'nın yönettiği Exit 8, oyun uyarlaması olması yanında, özgün senaryo gibi görünen gizemli, tuhaf, ürkütücü ve sonlara doğru hüzünlü bir film. Beyond The Infinite Two Minutes, One Cut Of The Dead gibi iyi fikirleri matematiksel biçimle mayalayan Japon filmlerinin yanına yakışan bir tona sahip. Tabii onlar gibi komedi öğeleri yerine daha karanlık, gergin ve merak unsurunu sürekli koruyan hamleleri mevcut. Koridorda yürüdükçe ve talimatları öğrendikçe, sıra sıra reklam panolarını, kapı sayısını ezberleyen, koridora her girdiğinde robot gibi karşısından yürümeye başlayan çantalı adamı da normalliğin içine katan isimsiz kahramanımız, bu rutini bozan en ufak bir değişikliği anormallik olarak kabul edip geldiği yoldan geri dönmek zorunda. Film başlangıçta koridorda birkaç tur yapıp hiç bir anomali de yaratmadan hem kahramanını, hem seyirciyi bu rutine alıştırıyor. Sonrasında ufak değişikliklerle bu normalliği sekteye uğratıp gizemli yönüne tekinsiz bir kimlik ekleyerek ilerliyor.

Film, koridorda sıkışmış adamın karşılaştığı anormallik dozunu giderek arttırırken işin içine halüsinasyonları ya da bu mini evrenin fantastik unsurlarını da katıyor. Bazıları anormallik yaratma adına karşısına çıktığı halde adamın geri dönmesine engel olmaya çalışan, böylelikle onun talimatlara olan sadakatini test eden bir meydan okumaya dönüşebiliyor. Buradan sistemsel alt metinlere ulaşmak çok kolay: Yoluna çıkan çeldiriciler her ne ve nasıl olursa olsun talimatlara uymalısın, uymazsan yerinde sayar, yükselemezsin. Ama bir süre sonra filmin sadece bu isimsiz adam üzerinden dinamikler kurmak istemediğini anlıyoruz. Adamın normalliğinin bir parçası olan, koridorda sürekli karşısına çıkan çantalı yürüyen adamın ve küçük çocuğun bu mini koridor evrenindeki hikayeleri de dahil olunca senaryonun kendini yenileyişi ve karakterize edişi el yükseltiyor. Adamın bu koridorda sıkışmadan önce kız arkadaşının hamile olduğunu öğrenmesinin dramatik kabulünü de cebine koyan film, mekanik bir alternatif bilim kurgu olmanın ötesine geçip daha insani bir kimlik ediniyor. Yapısı gereği beklenmedik, tahmin edilemez "anormallikler" nedeniyle ilgiyi hep dinç tutan Exit 8, başrol oyuncusu Kazunari Ninomiya'nın taşıyıcı performansıyla da görülmeyi hak eden, herhangi bir Black Mirror bölümü olabilecek iken kendini iyi genişleten bağımsız bir fantastik yapım.

6 Aralık 2025 Cumartesi

Train Dreams (2025)

 
Yönetmen: Clint Bentley
Oyuncular: Joel Edgerton, Felicity Jones, William H. Macy, Kerry Condon, Nathaniel Arcand
Senaryo: Clint Bentley, Greg Kwedar, Denis Johnson
Müzik: Bryce Dessner

Yayımlandığı yıl The New York Times, The Economist, NPR gibi dergilerde yılın en iyi kitapları arasında gösterilen, Pulitzer Ödülü Finalisti Train Dreams, Clint Bentley ve Greg Kwedar tarafından uyarlanıp Bentley'nin yönettiği bir filme dönüştürüldü. National Book Award 2007 kazananı yazar Denis Johnson, Train Dreams’de 20. yüzyılın başlarında Amerika’da giderek artan köprü ve yol inşaatlarında bulduğu gündelik işlerde çalışan Robert Grainier’ın hikayesini anlatıyor. Hikaye olağanüstü, sıra dışı, unutulmaz bir hikaye değil. Sıradan bir işçinin çeşitli işlerde çalışması, Gladys'e aşık olup evlenmesi, bir kız çocuğu olması, sonra yine nerede iş bulursa oraya çalışmaya gitmesi, gittiği yerlerde karşılaştığı insanlar ve yaşadığı olaylardan bahsediliyor. Ama Train Dreams bunları o kadar hassas, zarif, estetik, şiirsel, aynı zamanda mütevazi bir üslupla işliyor ki, uyarlandığı kaynağı okumamış olsak da okumuş kadar hücrelerimizi dolduran yoğunluktaki filmlerden. Sıradan bir işçi olan Grainer'ın merkezindeki bu varoluşçu hikaye, her kim, hangi mevkide, sınıfta, karakterde olursa olsun, insanın doğa karşısındaki sıradanlığının vurgusunu yapmaya çalışıyor. Bunu yaparken seçtiği olay örgüsü, insanlar, bunların detaylandırılış biçimleri yeni bir keşif değil belki. Ancak bu sıradanlıklardan minyatür ölüm, yas, kayboluş ve hayatta kalış öyküleri devşiriyor.

Bir ana karakter etrafında şekillendirilen olay ve karakter çeşitliliği ve bunların o karakter üzerinde bıraktığı farklı etkilerden evrensel bütüne ulaşma yömtemi bugüne dek pek çok filme, romana konu oldu, olmaya da devam ediyor. Train Dreams de duruş olarak bu filmlerden ayrı değil. Sadeliğini biçim olarak zenginleştiren ama o sadeliği hüzünle yoğurup ona sahip çıkan, onu koruyan bir tevazu mevcut filmde. Bunun sağladığı şiirsellik hiçbir zaman ayakları yerden kesmiyor. Grainier’ın Amerika’yı baştan başa saracak olan demiryollarına, gelişen teknolojiye, şehirleşmeye başlayan kasabalara, değişen yaşam tarzına, doğumlara, ölümlere tanıklık edişi, Martin Eden gibi bir yazar gözünden değil, Grainier gibi normal bir emekçi gözünden tanıklık ediş içeriyor. Farklı gözler Grainer'ı çok farklı biçimlerde konumlandırabilir, onu ciddiyetten uzak biçimde kahramanlaştırabilirdi. Denis Johnson'ın baş karakter olarak Grainer gibi sıradan bir işçiyi seçmiş olmasının sebeplerinden birinin de belki de onun gibi sıradan birer okuyucu/seyirci olan bizlerin doğadaki, dünyadaki, evrendeki yerimizin ne kadar küçük olduğunu hatırlatmak olduğunu düşünebiliriz. Her şeyin birbirine bağlı olduğu bu devasa düzen içinde tutunacak bir yer bulmaya çalışmamız esnasında, aşk, evlilik, ebeveynlik, yoksunluk, kaza, ölüm, yas gibi başımıza gelenler bize bu faniliğimizi bazen unutturuyor, bazen hatırlatıyor. Bizim için hayati önem taşıyan şeyler doğanın umurunda olmuyor. Onu kendimize uydurmaya çalıştığımızda, bozduğumuzda, yıktığımızda bedellerini ödüyoruz.


Robert Grainier, etrafında olup bitenlere müdahale edemiyor, bir şeyleri değiştiremiyor, savaşmıyor. Çünkü bunların kendisini aşan şeyler olduğunu, kurulu düzenler içinde hep olageldiğini, tek başına radikal hamleler yapıp başarılı olamayacağını biliyor belki de. Bunun pasiflikten, bencillikten ziyade mizacından kaynaklı olduğunu onu tanıdıkça anlıyoruz. Yaptığı işe odaklanan, sorgulamayan, sorgulasa dahi uzak doğulu işçilere yapılan kötü muamelelere karşı ucuz kahramanlıklar yapmadığında olduğu gibi kendi işini kaybetme, alıştığı basit düzeni bozma riskini göze almıyor. Gladys ona yaklaşmasa aslında Gladys'in hayatının aşkı olduğunu bile fark edeceği yok. Gladys ve küçük kızı Kate ile hayatı başka bir anlam kazansa da yine uzaklara gidip çalışmak, yine para kazanmak, yine hayatta kalmak zorunda. Doğayı tanıyor, ona karşı durmanın beyhudeliğini anlıyor. Ama bilgece bir anlayış değil bu. Bilgelik, bir ara ormanda beraber çalıştığı ekipte bulunan Arn Peeples adlı yaşlı adamda hissediliyor. Yıllardır bu işin içinde olan, doğanın, ağaçların dilinden anlayan, onların yüzyıllardır burada olup dünya tarihinin asıl sahipleri olduğunu savunan Arn, filme önemli bir iz bırakan karakterlerden biri. Grainer, Arn Peeples, orman gözlemcisi Claire Thompson, kasaba esnafı Ignatius Jack gibi hayatından gelip geçen insanlardan bir şeyler alıyor. Hepimiz bunu yapıyor, hayatımıza dokunan başkalarından iyi kötü bir şeyler alıyor, öğreniyoruz.

Denis Johnson nasıl kitabında destansı bir karakter yaratmıyor, onun üzerinden olağanüstü olaylar kurgulamıyorsa, Clint Bentley de filmini böyle tasarlamıyor. Özellikle ağaçlar aracılığıyla doğanın yaşayan, nefes alan, hayat ve bereket veren, gerektiğinde öç alan, ölen, bazen öldüğünde bile farklı suretlerde hayat bulan uzun ömürlü seyrinde insanın durduğu küçücük yeri belirginleştirmek için sıradan bir emekçinin seçilmesi çok önemli. Hepimiz sıradanız. Doğuyor, büyüyor, aşık oluyor, evleniyor, çalışıyor, gülüyor, ağlıyor, buluyor, kaybediyor, hastalanıyor, iyileşiyor, ölüyoruz. Milyarlarca yıllık bir zaman diliminde ortalama 70-80 yıl ikamet ediyor oluşumuz bizi bu evrenin hakimi yapmıyor. Grainer'ın "münzeviliği", aslında bu dünyadaki insanoğlunun münzeviliğine referans oluşturuyor. Doğanın hakimi değil, minicik bir parçası olduğumuza, o minicik ömrümüz neleri ve kimleri sığdırdığımıza dair mütevazi bir varoluşçuluğun zerrelerini izliyoruz. Brezilyalı görüntü yönetmeni Adolpho Veloso'nun nefis işçiliği, Bryce Dessner'in müzikleri çok dokunaklı. Avustralyalı usta aktör Joel Edgerton'ın Grainer'ı giyme ve taşıma biçimi de aynı ortak tevazuyu bünyesinde barındırıyor. Keza Felicity Jones ve kısa ekran süresine rağmen filme iz bırakan William H. Macy performansları da bu çizgiden çıkmıyor, hüzün olup yağıyorlar adeta. Bir TV filmi olarak Train Dreams, birçok vizyon filminden çok daha güçlü, edebi yönü uyarlandığı novella kadar incelikli ve en belirgin özelliklerini bu tevazusundan, sadeliğinden, münzeviliğinden almış, yılın en iyilerinden biri.