23 Mart 2020 Pazartesi

El hoyo (2019)


Yönetmen: Galder Gaztelu-Urrutia
Oyuncular: Ivan Massagué, Zorion Eguileor, Antonia San Juan, Emilio Buale, Alexandra Masangkay
Senaryo: David Desola, Pedro Rivero
Müzik: Aránzazu Calleja

David Desola'nın Pedro Rivero ile yazıp, Galder Gaztelu-Urrutia'nın yönettiği İspanya yapımı El hoyo (The Platform), hangi zamanda geçtiği tam belli olmayan, fakat atmosferinin distopik bir geleceği işaret ettiği filmlerden. Kaç kattan oluştuğu sonradan anlaşılacak, her katta iki kişinin bulunduğu, ortalarında genişçe bir boşluğun bulunduğu dikey bir hapishanedeyiz. Bir platformla bu boşluktan her hücreye günde iki dakika boyunca en üst kattan başlayarak yiyecekle dolu bir sofra gönderiliyor. İki dakikada ne yiyebilirse yiyen mahkumlar şayet sonradan yemek için yiyecek saklarlarsa hücreleri ya ısınmaya, ya da soğumaya başlıyor. Haliyle zamana karşı yarışan üst kattakilerin daha iyi beslendiği bu hapishanede, platformdaki yiyecekler azaldıkça alt katlarda vahşi bir yaşam savaşı başlıyor. Bir ay sonra mahkumların hücreleri onlar uyutulduktan sonra değiştiriliyor. Böylece rastgele bazen üst katlarda, bazen alt katlarda ikamet eden mahkumların hayatta kalma mücadelesini izliyoruz. Daha doğrusu bu mahkumlardan biri olan Goreng'in tarafından izliyoruz. Trimagasi adlı yaşlı bir adamla paylaşacağı 48 numaralı hücrede uyanan Goreng, sistemin nasıl çalıştığını öğrenmeye başlayınca önce bunun geçici bir deney olduğu rahatlığına kapılsa da, günler geçtikçe dehşet verici bir hayatta kalma mücadelesi içinde olduğunu anlamaya başlıyor.

Cube (1997), Das Experiment (2001), La habitación de Fermat (2007), Snowpiercer (2013) gibi filmleri andıran orijinal konusuyla El hoyo, bu kez insanoğlunun yaşayabilmesi için en temel gereksinimlerinden biri olan beslenme olgusu üzerinden ürkütücü bir deneyim sunuyor. Lüks bir restoran mutfağını andıran büyük bir mutfaktan görüntülerle başlayan film, burada yapılan yemeklerin bir platform aracılığıyla en üstten alt katlara ikişer dakikalık yolculuğunun sebep olduğu davranışların gözlendiği olağanüstü bir sosyal deneye dönüşüyor. Aslında bir suç işlememiş, ama neyle karşılaşacağını bilmeden bu projeye gönüllü olmuş Goreng'in mülakat sahnelerine yapılan kısa geri dönüşlerden fazla bir şey anlaşılmıyor. Neye göre ikili şekilde eşleştirildikleri belli olmayan, yanlarına istedikleri bir obje almalarına izin verilen bu insanlar için üst katlardayken pek sorun gözükmese de, günler sonra alt katlarda gözlerini açtıkça beslenmenin hayati önemi onları her türlü duruma hazır hale getirmeye başlıyor. Fikrin sahibi David Desola, kendine özgü bir "besin zinciri" tasarlayarak bir taşla birkaç kuş vurmayı başaran bir senaryo inşa ediyor. En üstten başlayıp altlara indikçe azalmaya mahkum lezzetli yemekler olarak basite indirgenemeyecek bu motivasyon, özünde sınıfsal farklılığın deşildiği mükemmel bir simülasyon olarak ortaya çıkıyor.


Bir üst kattakilerin bir alttakileri görebilmelerine rağmen konuşmadığı, iki dakika içinde yemeklere saldırırken alt kattakileri hiç düşünmediği bu sistem, kapitalizmin hırpaladığı insanların böylesi anormal bir ortamda yaşamadığı halde mevki, makam, rütbe, para, pul sayesinde kendini başkalarından üstün gören, onları umursamayan bencilliklerinin sağlamasını yapıyor. Aynı zamanda akıllara beş yıldızlı otellerin her şey dahil restoranlarında sanki bir dakikaları varmış gibi davranan insanların açgözlülüklerini de getiriyor. Bu bencillik ve açgözlülük, güçlünün olduğu kadar açlığa dayanıklı olanın ve tabii ki bencilin de hayatta kaldığı böyle bir deneysel ortamda işleri kolaylaştırıyor. Fakat zamanla ayak uydursa da, daha ilk günden beri bu sistemi kabullenmekte zorlanan, nasıl bir yere geleceğini bilmeden kendine obje olarak Don Kişot kitabını seçen Goreng, sözde kayıp kızını aradığı için platforma binip kat kat gezen Miharu'dan, yıllarca platform seçmelerinde masa başı görevi yapıp hücreye gönüllü giren Imoguiri'den, sonra da kaçma planları yapan Baharat'tan edindiği tecrübelerle kendi planını yapıyor. Yel değirmenlerine kafa tutarcasına bu işe bir yerden çomak sokmak, işleyen sisteme bir mesaj iletip işleyişi aksatmak istiyor. Film ve dizi oyuncusu Katalan aktör Ivan Massagué performansının etkileyiciliğine de ayrıca dikkat çekelim.

David Desola, baştaki mutfak çalışanları dışında platform oluşumuna dahil hiç kimseyi görmememizin gizemini de koruyarak Goreng ve Baharat'ın plan sürecini işleme koyuyor. Zaten suçlularla gönüllülerin birbirine karıştığı bu topluluğun nasıl bir kabus içinde yaşadıklarını çeşitli yönleriyle hissettirmesine rağmen, bu bölümle hislerimizi bir tık öteye taşıyarak kaosun boyutlarını somutlaştırıyor. Hiyerarşinin anarşiye dönüştüğü, sağlam mide gerektiren bu kaos, gelişmiş platform teknolojisi içinde orman kanunlarının geçerliliği ironisini yansıtıyor. Snowpiercer'ın yatay sınıfsal farklılığını dikey konuma getirip kendini bir adım daha ileri atarak "spontane dayanışma" tartışmasına da zemin hazırlıyor. İçinde bulunduğumuz salgın hastalık psikolojisine cuk oturan bir tartışma bu. Aynı binada bile birbirini tanımayan günümüz insanlarının böyle bir dayanışma türüne olan uzaklığı dahi mümkünken, platform gibi olağan dışı bir ortamda bu beklentinin iyimserliğine de yer açmaya çalışıyor. Bu iyimserliğe de yine kendi cevabını veriyor. Yiyecek saklamanın yasak olduğu, ama mahkumların birbirini öldürmesinin, hatta söz konusu açlık olunca başka şeyler yapmasının serbest olduğu bilim kurgu düzenine sahip bu tesisin 6. veya 202. katında olmanın farklı ruh hallerini hem ortak, hem de farklı bir ambiyansla harmanlayan yönetmen Galder Gaztelu-Urrutia ise tam manasıyla senaryonun hakkını veriyor. Ancak aynı senaryo, işin o sıfırıncı kata gönderilecek mesaj kısmını başta iyi düşünmüş olsa da, tümüyle tatmin eden bir final yapamıyor. Seyircisinden finalle ilgili fazlaca efor beklentisine giriyor. Yine de El hoyo, yukarıda saydığımız filmler arasına bundan böyle rahatlıkla dahil edebileceğimiz güçlü bir sınıf alegorisi sunarak türün unutulmazları arasına giriyor.

18 Mart 2020 Çarşamba

Systemsprenger (2019)


Yönetmen: Nora Fingscheidt
Oyuncular: Helena Zengel, Albrecht Schuch, Gabriela Maria Schmeide, Lisa Hagmeister, Melanie Straub, Victoria Trauttmansdorff, Maryam Zaree
Senaryo: Nora Fingscheidt
Müzik: John Gürtler

Systemsprenger, geçirdiği travmalar nedeniyle öfke kontrolü sorunları yaşayan, bu yüzden özel eğitim birimlerinde eğitim verilmeye çalışılan, fakat uzlaşmaz kişiliği nedeniyle bir türlü sabit bir yer edinemeyen ve tek isteği koparıldığı annesine geri dönmek olan 9 yaşındaki Benni'nin hikayesini anlatıyor. Nora Fingscheidt'in yazıp yönettiği ilk uzun metraj olan Systemsprenger, Benni'nin mental rahatsızlığı özelinde, güçlü sistemlerle ayakta duran Almanya'nın alışılmadık bir vaka karşısında ortaya çıkan açığına da değinme fırsatı yakalıyor. Aslında eğitim, sağlık, ekonomi hangi sektör olursa olsun, mükemmel işleyen bir sistem olmayacağını, hep bu tip açıklara karşı çaresiz kalınabileceği fikri de bu değiniyi genelleştiriyor. Ergenlik çağındaki sorunlu çocuklar için daha fazla alternatif olmasına rağmen henüz 9 yaşında bir çocuk için sistemin çaresiz kalmasına yönelik çok iyi bir senaryodan yola çıkan Fingscheidt, aslında çok güçlü bir dram meydana getirmekle birlikte, filmin gerilim tonunu da hiç düşürmüyor. Özellikle filmin her anına damgasını vuran Benni'nin değme gerilim filmlerine taş çıkaracak tekinsizliği seyirciyi sürekli diken üstünde tutuyor.

Görünürde tam bir baş belası olan Benni, ulaşılması ve uzlaşılması mümkün olmayan, her türlü suça meyilli, akranlarına ve kendinden küçüklere şiddet eğilimi olan bir çocuk. Ama iki küçük çocuğu daha olan, bu durumundan dolayı ona bakamayan annesinden uzak kalmanın verdiği hasar çok bariz. Annesine büyük bir tutkuyla bağlı olan Benni'nin sağlıklı bir aile yapısına olan ihtiyacını çok iyi tanımlayan Fingscheidt, annesi haricinde onun hayatına dokunan az sayıdaki insana da benzer bir bağlılık duymasını yerinde betimleyerek aidiyet  gereksinimini ustalıkla yansıtıyor. Eğitim sorumlusu Bayan Bafané ve okulda onunla beraber derslere girerek kontrolünü sağlayacak olan okul eskortu Micha örnekleri Benni'nin tüm sivri davranışlarının yapıcı yaklaşımlarla test edilişini sağlayan unsurlar. Ancak Benni'nin bu yaklaşımları kendi ihtiyaçları doğrultusunda aşırı derecede sahiplenmesi, yine ve yeni sorunlar yaratıyor. Bayan Bafané'in bir anne gibi, Micha'nın bir baba gibi kendisini sahiplenmelerini istiyor. Bunun mümkün olmayacağını anlamıyor, kabullenmek istemiyor, hırçınlaşıyor. Bu bağlılık gereksiniminin karşılanamayışı her seferinde olaylarla, sakinleştiricilerle, hüsranla sonuçlanıyor.


Nora Fingscheidt, Benni'nin Micha ile olan ilişkisine genişçe yer ayırarak küçük kızın gelgitlerini, zayıflıklarını, uysallığını, sevimliliğini, kısacası yaşının doğal pek çok özelliğini daha yakından görmemizi sağlıyor. Fazla bilgi sahibi olmasak da mizacı sayesinde geçmişinde kendi isyanları ve kavgalarını yaşamış bir adam olduğu imajına sahip Micha'nın dağ kulübesinde geçirilen üç haftalık seyahatin iyileştirici bir terapi niteliğinde olması beklense de, kendisine gösterilen yakın ilginin hep daha fazlasını isteyerek insanları zorlaması, istediğini elde edemeyince başladığı yere dönmesi, bir noktadan sonra seyirciyi de bu dengesiz döngüye sokmayı başarıyor. Annesi dahil hiç kimse ve hiç bir olay onu normale döndüremiyor. Bu çıkışsızlık halini kanıksatan Fingscheidt, ortada olan sorun ve çözüm için bilgiçlik taslamayıp, sadece Benni'nin yürek burkan serüvenini çeşitlendirmek için uğraş veriyor. Bunu yaparken zaten farkına vardığımız bazı sorun öbeklerinin üzerine gitmeyi sürdürüp tekrara düşse de, film kendini çoktan kanıtladığı için finale giden yolun pekiştirilmesi sadece Benni'nin dramını biraz daha koyultuyor. Küçüklüğünden kalma bir travma neticesinde annesinden başka hiç kimsenin yüzüne dokunmasına izin vermemesi, dokunulduğunda çılgına dönmesi, kendinden küçüklere karşı davranışları ya da sürekli sığınacak bir liman arayıp, bulduğunu sandığında yaşadıkları gibi.

Systemsprenger'a gelene kadar iki film, iki TV dizisi geçmişi olan, ama Benni rolüyle 2019'un en iyi performanslarından birine adını yazdıran 11 yaşındaki Helena Zengel, Palm Springs ve Santiago Uluslararası Film Festivallerinden en iyi oyuncu ödülleri almış ki, böyle bir canlandırmanın fırtınalar koparması gerekirdi. Benni'nin suç ve şiddet eğilimli hırçın kişiliği yanında, sevimli ve yürek burkan savunmasızlığını saniyeler içinde bile değiştirebilen doğal haliyle rol yapıyormuş gibi değil, Benni'yi yaşıyormuş gibi görünen Zengel, bu senaryo için biçilmiş kaftan. Aynı zıtlıkları sırf yüz ifadesinden bile okumak mümkün. Onun sayesinde kimi zaman bir korku filmi izliyor hissine kapılmak dahi olası. Herkesin kabusu olan, ama derinine inildikçe bir türlü normale döndüremediği oradaki çocuğu da bize gösteren bir karaktere ait bu kadar içten bir performansa çok sık rastlanmıyor. Nora Fingscheidt, herkesin ve her şeyin Benni'ye ve Zengel'e hizmet etmesini sağlayan bir senaryo, aynı zamanda yönetim sergiliyor. Çatışmalarını, mesajlarını, yorumlarını hep onun üzerinden kurarak veya ilintileyerek son yılların en güçlü dramlarından birini, az bulunur performanslardan biriyle bütünleştiriyor.

16 Mart 2020 Pazartesi

Honeyland (2019)


Yönetmen: Tamara Kotevska, Ljubomir Stefanov
Müzik: Foltin

Tamara Kotevska ve Ljubomir Stefanov'un yönettikleri Honeyland, Makedonya'nın Bekirlija köyünde kendi başına arıcılık yapan Hatidže Muratova'nın yaşadıklarını anlatan bir belgesel. 85 yaşındaki yatalak hasta annesi Nazife ile birlikte yaşayan, elektrik ve suyun olmadığı uzak ve tenha köyde günlük işleriyle uğraşan Hatice, geçimini sağlamak için yükseklerden aldığı petekleri evinin yakınına getirerek burada topladığı arılarının yaptığı balları 4 saatlik bir yolculuk sonrası Üsküp'te satan emekçi bir kadın. Bu zor ama huzurlu yaşantısı, karavanı, 7 çocuğu, eşi ve inekleriyle Türk göçebe çiftçi Hüseyin'in gelmesiyle yavaş yavaş bozulmaya başlıyor. Kalabalık ailesinin geçimi için hayvancılık yanında mısır hasatı da yapan Hüseyin, Hatice'den esinlenip kendi arı kolonisini kurarak arıcılığa da el atıyor. Fakat onun kolonisi Hatice'nin arılarını yok etmeye başlayınca sorun çıkıyor. 2005'te başlayıp üç yıl boyunca 400 saatlik çekimler yapan yönetmenler ve ekip, ilk başta belgesel teması olarak Kuzey Makedonya'daki Bregalnica nehri dolaylarındaki yerleşim değişiklikleri ve o bölgedeki doğal kaynakların kullanımı olarak belirliyor. Ancak çekim bölgesinde Hatice Muratova ile tanıştıktan sonra bu temanın Hatice başrolünde işlenmesi fikrini benimseyerek ona teklifte bulunuyorlar. O da bu temanın bir parçası olup kendi yaşantısı dahilinde dünyaya bu iklimi tanıtabilmek adına belgesele dahil olmayı kabul ediyor.

Kotevska ve Stefanov belgeseli bütünüyle Hatice ve annesiyle olan yaşantısının üzerine kurmayı planlarken, plana dahil olmayan Hüseyin ve kalabalık göçebe ailesinin Hatice'ye komşu olmaları karşısında yeni bir strateji belirlemişler. Bunun üzerine hem Hatice, hem de göçebe aile bu belgesel mevzusuna gönüllü olmasa da, zamanla yönetmenlerin ve film ekibinin varlığına alışmışlar. 2017'de Lake Of Apples adında bir kısa belgesel tecrübesi olan yönetmen ikilisi de adeta varlıklarını unutturarak her sahnesi organik olağanüstü görüntüler elde etmişler. Hatice'nin annesiyle olan konuşmalarından 20'nin üzerinde sahne çekmelerine rağmen, Hüseyin ve ailesinin gelmesiyle bunların 5-6 tanesini filme ekleyen yönetmenler, bu hamleleriyle belki de belgeseli olası bir tekrardan kurtarmışlar denebilir. Ailesi için durmadan çalışan, Hatice'den gördüğü arıcılık işine giren Hüseyin'in acemilikleri, yerinde duramayan çocukların sefalet içindeki mutlu yaramazlıkları, bir yanda yeni doğan buzağılar, bir yanda bakımsızlıktan ölenler, her tarafta sürekli çalışan arılar. Hatice'nin alt üst olan rutini içinde artık kaçınılmaz biçimde bu aile de yer alınca o da çaresizce bu duruma uyum sağlayıp kaynaşıyor. Annesiyle sevgi dolu kısa konuşmaları, ailenin çocuklarıyla şen şakrak ilişkileri, Hıdırellez şenliklerindeki neşesi, kendi başına kaldığı anlarda tek kelime etmeden konuşan yalnızlığı ile türlü hallerini izlediğimiz Hatice'nin yürek burkan, ama enerjisi ve azmiyle hayranlık uyandıran hayatı tüm doğallığıyla belgesele yansıyor. Kuzey Makedonya'daki Türk azınlığın töreleri, ailenin son kızı evlenip yuva kurmaz, onlar ölene kadar bakar dediğinden, içindeki yuva ve çocuk özlemini de gördükten sonra ona olan hissiyatımız iyice artıyor.

Honeyland, arılar sayesinde ekosistemdeki dengenin sağlanmasına yönelik kendi minimal çerçevesinde çok çarpıcı örneklendirmeler yapma fırsatı buluyor. Hatice'nin bal topladıktan sonra arılarına "yarısı bana, yarısı size" diyerek paylaşması ona atalarından kalmış bazı temel prensiplere dayanıyor. Arıların uçmak ve çiftleşmek için gerekli enerjiyi yine kendi ballarıyla beslenerek elde ettikleri bilgisi nesilden nesile aktarılarak Hatice'ye kadar ulaşmış. O da bu anlaşmaya sadık kalarak her bal toplayışında sanki arkadaşlarıyla, çocuklarıyla paylaşır gibi arılarla birlikte balını yiyor. 2019'da hem En İyi Belgesel, hem de Uluslararası Film dallarında Oscar adaylığı kazanan Honeyland, çeşitli festivallerden 32 ödül ve daha fazlası kadar da adaylık aldı. Bir buçuk saatlik süresi içinde kendi çapında iklim değişikliği, arı nüfusunun azalması özelinde biyolojik çeşitlilik kaybı, ekosistem içinde denge sağlanması, gelenek göreneklerin çevre bilincine etkileri, doğal kaynakların sömürülmesi, tüketim alışkanlıkları / prensipleri gibi konulara temas eden Honeyland, dünyanın en faydalı besinlerinden birinin arkasındaki arı ve insan emeğinin izini sürüp onu buluyor. Tarafların yazılı olmayan karşılıklı bir anlaşmaya dayalı kolektif çabalarıyla yıllar boyu korunan bu emek, tüm saygıları hak ediyor. Tabii belgeselin irili ufaklı parmak bastığı bu temaların ötesinde tüm fedakarlığı, çalışkanlığı, bazen güçlü, bazen de güçlü durmaya çalışan kişiliğiyle Hatice Muratova'nın kültürel ve insani zenginliği de en doğal, en saf, en temiz haliyle belgesele damgasını vuruyor.

9 Mart 2020 Pazartesi

La trinchera infinita (2019)


Yönetmen: Aitor Arregi, Jon Garaño, Jose Mari Goenaga
Oyuncular: Antonio de la Torre, Belén Cuesta, Vicente Vergara, José Manuel Poga, Emilio Palacios, Adrián Fernández, Nacho Fortes
Senaryo: Luiso Berdejo, Jose Mari Goenaga
Müzik: Pascal Gaigne

Luiso Berdejo ve Jose Mari Goenaga'nın senaryosunu yazdığı, Aitor Arregi, Jon Garaño, Jose Mari Goenaga üçlüsünün yönettiği La trinchera infinita (The Endless Trench), İspanya'da diktatör Franco'nun iktidarda olduğu 1936 yılındaki İç Savaştan 1969’daki genel af dönemine uzanan sıradışı bir hikayeyi anlatıyor. Üç yıl süren iç savaşı kaybeden Cumhuriyetçi muhalifler üzerindeki baskı, şüphelendikleri isimleri ispiyonlayan komşuların yardımıyla askerler tarafından evlerinden alınıp tutuklanmalarıyla başlıyor. Tutuklananlar direnirse hemen orada infaz ediliyorlar. Aksi durumda ise ya idam ediliyor ya da ölene dek zindanlarda çürümeye bırakılıyorlar. Yeni evli Higinio da o muhaliflerden biri ve sabaha karşı onun evine de baskın yapılıyor. Ama karısı Rosa ile birlikte evin gizli bir bölümüne yaptıkları küçük sığınağa girerek askerlerden saklanmayı başaran Higinio, dağlara kaçarak kurtulacağını sandığı için sığınağından çıktıktan sonra ispiyoncu komşusu Gonzalo tarafından görülüp ihbar edilince askerlere yakalanıyor. Bir şekilde askerlerden kurtulunca, kaçmakla hayatta kalamayacağını anlayarak gizlice tekrar evine dönüyor. Böylece Higinio için on yıllara varacak bir evde saklanma dönemi başlıyor.

Bu çileli süreç boyunca başta Gonzalo olmak üzere ihbarcı komşularına karşı ümitsizce kocasını bekleyen kadın rolü oynamak zorunda kalan, geçimini terzilik yaparak sağlayan Rosa, bir yandan da etrafta şüphe çeken küçük detaylarla bile uğraşmak zorunda kalıyor. Kendilerine saklanma kuralları belirleyen Rosa ve Higinio'nun evlilikleri de bu olağanüstü durum nedeniyle sınav üstüne sınavdan geçiyor. Higinio'nun başına ödül konduğunun duyulmasıyla iyice istim üstünde olan Rosa'nın dramı bir süre sonra Higinio'nun önüne geçiyor. Zorluklara göğüs germek durumunda kalan yalnız (!) bir kadın olarak pek çok viraj onu bekliyor. Higinio'nun babasının evine taşınmaları, farklı bir saklanma bölümü tasarlamaları, Franco diktatörlüğünün hala savaş suçlusu saydığı kaçakların peşinde olması, savaşın bir türlü bitmemesi bu saklanma sürecini uzattıkça hayatı bir türlü yakalayamayan Higinio, onun yüzünden hayatını istediği gibi yaşayamayan Rosa ile benzer bir kaderi paylaşıyor. Biri içeride özgür ama tecrit hayatı yaşayan, diğeri dışarıda insanlara sürekli yalan söylemek zorunda kalan karı koca, normal bir hayat yaşayamamanın verdiği sıkıntıları yıllar boyu omuzlarında taşıyorlar.


Evin dışına, hatta saklandığı penceresiz küçük odanın dışına dahi çok fazla çıkamayan Higinio'nun psikolojisine ortak olabildiğimiz gibi, Rosa'yı onun yancısı konumunda kullanmayıp bu zor şartların bedellerini ona da fazlasıyla ödeten senaryonun bu durumun doğuracağı türlü dramatik gelişmelere de hazırlıklı hale geliyoruz. Özellikle Higinio'nun saklandığı yerden evin içinde yaşananları görüp, konuşulanları duyabilmesinin yarattığı gözetleme duygusunu çok iyi yansıttığı söylenebilir. Hamileliği yüzünden başka planlar yapıp öz oğlunu etrafa yeğeni olarak tanıtmak zorunda kalan Rosa ve büyüdükçe babasının bu pasif konumunu daha fazla sorgulamaya başlayan Jaime üzerinden, siyasi fikirlerin dile getirilmesinin doğuracağı bedelleri aile bireylerine ödetmeye değip değmeyeceğinin açmazına değinilmesi de oldukça önemli. Kendine olmadığı kadar ailesine de bir faydası olmayan Higinio'nun yıllara yayılan saklanma içgüdüsünü bir yaşam biçimi haline getirip bir eş ve baba olmayı öteleyişi de bu açmazların doğal sonucu olarak beliriyor. Ölen kardeşinin intikamı için Higinio'yu hedef alan Gonzalo'nun yarattığı tehditi de bunlara ekleyen film, psikolojik, dramatik, gerilimli yapılanmasının hakkını veren, kendini yenilemeye çalışarak akıcılığını korumaya çalışan bir görüntü çiziyor.

Antonio de la Torre ve Belén Cuesta'nın üstün performanslarına çok şey borçlu olan La trinchera infinita, tam 15 dalda aday olduğu İspanya'nın en prestijli ödülü olan Goya Ödüllerinden En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Ses ödülleriyle ayrıldı. Bir başka önemli festival olan San Sebastián Uluslararası Film Festivali'nden ise 6 önemli ödül aldı. Faşizmin hayatları nasıl etkilediğine, infaz ve işkence haricinde insanları ne kadar tuhaf ve zor durumlara soktuğuna dair gerçek olaylardan esinlenilmiş ilginç bir örnek olan La trinchera infinita, inanılması zor görünen bu "köstebek" insanların varlığına yönelik bir senaryoyu hayata geçirmeyi başarmış bir film. İzole bir hayat sürmenin bir garip huzurunu ve yakalanma korkusunun gerilimini iç içe geçirip sloganvari gereksiz politik argümanlara boğmayan, hatta o dönemde bile apolitik olmanın hayatın bir parçası olduğu gerçeğini yadsımayan film, her ne kadar yaklaşık 2.5 saatlik süresinin fazla olduğunu düşündürse ve son düzlükte uzayıp sarkar gibi olsa da, heyecanını, gerginliğini, sonlara doğru da hüznün kaybetmiyor. Üç yönetmenli bir film olduğunu da fazla hissettirmiyor.

29 Şubat 2020 Cumartesi

Uncut Gems (2019)


Yönetmen: Benny Safdie, Josh Safdie
Oyuncular: Adam Sandler, Julia Fox, Idina Menzel, Kevin Garnett, LaKeith Stanfield, Eric Bogosian, Judd Hirsch, Keith Williams Richards, Tommy Kominik, The Weeknd
Senaryo: Benny Safdie, Josh Safdie, Ronald Bronstein
Müzik: Daniel Lopatin

Ben Safdie ve Josh Safdie kardeşlerin yazıp yönettikleri yeni filmleri Uncut Gems, Howard Ratner adlı bir mücevher satıcısını izliyor. Ayrıca riskli basketbol bahislerine de giren Howard, bazı bağlantıları sayesinde Etiyopya'daki madenlerin birinden içinde rengarenk taşların bulunduğu kesilmemiş bir opal elde etmiştir. Amacı bu taşı kestirerek açık arttırmada 1 milyon dolar civarında satmaktır. Böylece piyasaya ve peşindeki mafyaya olan borçlarını kapatabilecektir. Ama başı bir türlü aksiliklerden kurtulmaz. Safdielerin bir önceki filmleri Good Time'da da başarısız bir soygun girişimi sonrasında tutuklanan zihinsel engelli kardeşini kurtarabilmek için zamana karşı mücadele eden Connie'yi izliyorduk. Ana karakterinin çevresinde sorunlar yumağı oluşturan, onun bu yumağın içinden çıkamaması için başka sorunlar üreten delişmen tarzları Uncut Gems'de daha katmanlı ve kendi ajandasına sadık bir şekilde kendini göstermekte. Tabii bu ajanda Good Time'da Connie'nin hedefe kitlenmiş görüntüsünü yansıtırken kendini fazla geliştiremeyen, geliştirmeye çalıştığı anları fazla sarkıtarak ve oldu bittiye getirerek kendine bir yol çiziyordu. Uncut Gems'in bu bağlamda daha derli toplu, Howard'ın girdiği krizleri daha iyi yöneten bir yapısı var. Hem de bu krizleri bitirmeden yenisini yaratan yaklaşımıyla.

Howard'ın etrafı insanlar ve onların türlü sıkıntılarıyla dolu. Eşi, çocukları, aynı zamanda dükkanında çalışan metresi Julia, ünlü müşteriler tedarik eden Demany, onun dükkana getirdiği ünlü basketbolcu Kevin Garnett, alacaklarının peşindeki gangsterler derken ortalık yangın yeri gibi. Safdieler, Good Time'daki gibi zamana karşı hızlı bir yapım izleğinden giderlerken, seyirciyi peşine taktıkları Howard'ın temposuna uydurmak için sahip oldukları ne varsa ortaya koyuyorlar. Opali istemeden de olsa bir defalığına Garnett'e veren, sonra geri almaya çabalayan Howard, kızının gösterisi gecesinde başına gelmedik kalamayan Howard, şarkıcı The Weeknd'in kulüpteki konserini birbirine katan Howard, dükkanının sıkışan güvenlik kapısını bir türlü açamayan Howard diye uzayıp giden olaylar dizisi, filmi adeta yaşayan bir organizmaya çeviriyor. Seyirciye rahat yüzü göstermeyen senaryo, sanki bir senaryo değil de, ensesinde boza pişirilen Manhattan'daki Diamond District esnafı Howard Ratner'ın peşine takılmış bir kameranın çektiklerinin kurgulanmış halinden oluşuyor. Aslında filmin ve aynı zamanda Safdie tarzının cazibe noktası da bu sersemletici kurgunun içinde varolan telaşın yansıtılma şekli.

Sıfır klişeyle, nasıl gelişeceği ve sonlanacağı kestirilemeyen sahnelerle adeta kendi suç evrenlerini yaratan Ben ve Josh Safdie kardeşler, bazen planlı programlı, bazen de emprovize geliştiği düşünülen sahneleri o kadar diri resmediyorlar ki, seyircinin o açılmayan kapıya veya açık arttırma sahnesine vereceği tepkiyi ölçecek bir "gerilimmetre" olsa kritik dereceler gösterebilirdi. Aslında bunu yaparak belli bir süre sonra neresinde bitse kabul edebileceğimiz bir yola girmiş gözükseler de, usta manevralarla Howard'ın iflah olmaz bahis tutkusu üzerinden müthiş bir final bloğu inşa ediyorlar. Hem Julia'nın para dolu çantasıyla başka bir mekana taşınan, hem de mücevher dükkanındaki gangsterler ve TV'deki basket maçıyla tek mekana indirgenen tansiyonu paralel olarak yükselten Safdieler, film boyunca korudukları tarzlarını bu blokta vurucu bir finalle noktalıyorlar. Aslında beklenen ve tahmin edilebilir türlü final seçenekleri arasında yer alan bu tercih, yarattığı şok etkisiyle Safdie tekinsizliğini zirveye taşıyor. Hatta film boyunca yarattıkları kara mizahı taçlandıran kötü bir şaka misali devleşiyor. Etkisi uzun süre geçmiyor.


Hafif komedilerin marka ismi Adam Sandler, Punch-Drunk Love, Reign Over Me, The Meyerowitz Stories gibi az sayıda ciddi yapımda oyunculuğunun farklı köşelerini sergilemiş bir aktör. Bazı roller için başka oyuncuların nasıl bir performans gösterebileceklerine dair merak duyabiliriz. Ama Sandler'ın Howard Ratner performansı, başka bir oyuncuyu akıllara getirmeyecek kadar alışkanlık yapıcı etkiye sahip. Hatta sırf Sandler düşünülerek yazılmış olduğu bile söyleniyor. Baştan sona telaşlı, tedirgin, aynı zamanda gamsız, sık sık öfkeli, inatçı, bazen neşeli olan ve tüm bunları kara komediye uygun bir duruşla elden geçiren Sandler, bu duyguları o kadar rahat biçimde veriyor ki, kariyerinin zirvesi desek abartmış olmayız. Howard'ın hem sempati duyulacak, hem de kızılacak çok boyutlu bir karakter olmasını kesinlikle kağıt üstünde bırakmıyor. Yan karakterlerin tamamlayıcı özelliklerini de ihmal etmeyen senaryo, hepsine irili ufaklı, sempatik/sinir bozucu nüanslar eklemiş. Konuk isim olarak yer aldığı sanılabilecek ünlü NBA oyuncusu Kevin Garnett bile, her ne kadar kendini oynasa da gayet başarılı bir yardımcı oyuncu performansı gösteriyor. Her şey ve herkes Howard gibi parlak bir karakterin etrafında döndüğü için, bu oyuncular da ondan aldıkları ışık kadar parlıyorlar.

Yapımcılar arasında Martin Scorsese'nin de yer aldığı Uncut Gems, bazı tempolu Scorsese sahnelerinden teknik izler ve beceriler barındıran bir film. Daha önce Jean-Pierre Jeunet (Delicatessen ve La cité des enfants perdus), David Fincher (Se7en ve Panic Room), Danny Boyle (The Beach), Wong Kar-Wai (My Blueberry Nights), Michael Haneke (Funny Games 2007 ve Amour), Woody Allen (Midnight In Paris ve Magic In The Moonlight), Bong Joon Ho (Okja) gibi yönetmenlerle çalışmış İranlı görüntü yönetmeni Darius Khondji'nin de katkılarıyla Safdie kardeşler, A24 kanatları altında başta Film Independent Spirit Ödülleri olmak üzere birçok festivalden ödül ve adaylık alarak Good Time'ın ardından büyük bir sıçrama gerçekleştiriyorlar. Özellikle Diamond District gözlemlerinin yansımalarını yoğun olarak kullanan Safdieler, yaşayan bir şehirde, yaşayan bir muhitte, yaşayan bir film çekerek yeni nesil yönetmenler arasında kendilerine özgün bir yer açmayı başarıyorlar. İleride onlar için "tırnaklarıyla kazıyarak buralara geldiler" diyeceksek, Uncut Gems o kazıların en önemlilerinden biri olarak anılacaktır.

19 Şubat 2020 Çarşamba

Marriage Story (2019)


Yönetmen: Noah Baumbach
Oyuncular: Adam Driver, Scarlett Johansson, Laura Dern, Ray Liotta, Alan Alda, Merritt Wever, Julie Hagerty, Azhy Robertson
Senaryo: Noah Baumbach
Müzik: Randy Newman

90'ların ortalarında başlayıp günümüze kadar uzanmış Noah Baumbach kariyeri, iniş çıkışlarıyla, ama hep bağımsız bir ruhla hareket etmiş tarzıyla Marriage Story'de zirvelerinden birini daha yaşıyor. Bu kariyer daha önce The Squid and the Whale (2005) ve Frances Ha (2012) ile yine kendi zirvesini görmüştü. Marriage Story, tiyatro sektöründeki Nicole ve Charlie çiftinin New York'tan Los Angeles'a uzanan boşanma sürecini anlatan bir dram. Tabii her zamanki gibi Baumbach'ın ince mizahından, dinamik kurgusundan, duygudan duyguya sürükleyen akıcı diyaloglarından nasibini almış bir film. Adı bir evlilik hikayesi olmasına rağmen, evliliğin artık sürdürülemeyecek bir hal almasıyla daha çok boşanma sürecinin sancılarından bahseden Marriage Story, bir kadın ve bir erkeğin merkezinde yer aldığı, onların da merkeze çocuklarını koyduğu, boşanma avukatlarıyla da üzerine tüy diktikleri bu süreci tüm boyutlarıyla ele alabilmiş bir film. Kişisel ve hukuki aşamalarıyla tam bir cehenneme dönen bu evreyi, duygu sömürüsü tuzakları arasında sıkılmayı pek umursamayan, mizahi tonlarla savuşturabilen bir ustalıkla dile getiren Baumbach, yükselmeleri, küfürleri, gözyaşlarını ve öfkeyi nerede nasıl kullanacağını kendi tarzıyla yansıtıyor. Duygular sömürülmüyor belki ama yıpratıcı olmadan da böyle bir hikaye anlatmak kolay olmuyor.

Film daha en baştan şahane bir kurguyla önce Nicole'un Charlie, sonra da Charlie'nin Nicole için yazdığı, birbirlerinin iyi yönlerini okudukları yazıların dış sesleriyle başlıyor. Bu fikir onları hiç vakit kaybetmeden benimsettiği gibi, geri dönüşlerle filmi hantallaştırmaktan da kurtarıyor. Üstelik film boyunca ikisi hakkında inşa edeceğimiz çeşitli düşüncelerimizin, şahsi hükümlerimizin şekillenişini (aynı zamanda dönüşme esnekliğini) kolaylaştırıyor. Zaten Nicole, boşanma avukatı Nora Fanshaw'a bu evliliği başlayışından bitişine özetlerken olayları rahatça kafamızda canlandırabiliyoruz. Filme Nicole'un boşanma fikrini kafasına koyduğu bir evrede dahil oluşumuz da gereksiz yüklerden arınmamızı sağlıyor. Bir tiyatro yazarı/yönetmeni olan Charlie ve oyuncu olan eşi Nicole arasında imrendirici bir ilişki olmasına rağmen, bu evlilikte yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu yavaş yavaş hissettiriliyor. Charlie'nin işine düşkünlüğü sonucu Nicole'u sahnede yönetiyor olmanın verdiği rahatlıkla evlilikte de her şeyin iyi gittiği yönündeki algısı, Nicole'un kendisine farklı bir yol çizme ihtiyacını körüklüyor. Charlie için Los Angeles'taki hayatını bırakıp New York'a yerleşen, işinde ve evliliklerinde hep ona destek olan Nicole'un bu yol ayrımına girişi de hiç anlamsız sayılmaz. Mesleki açıdan özgür olamayışının üzerine bir de Charlie'nin onun tercihlerine olan ilgisizliği artık bir noktadan sonra Nicole için katlanması zor bir hal alıyor. Hatta bu durum Nicole için o kadar önemli ki, başka bir kadınla aldatıldığını bilmesine rağmen bunu ayrılmak istemesinin birinci nedeni olarak bile saymıyor.


Noah Baumbach, objektif olmak gibi bir kaygı taşımadığı gibi, objektiflik algısını seyircinin kafasında bir oyun hamuruna dönüştürmesini de biliyor. Yani bu ilişkide erkeklerin Charlie'yi, kadınların Nicole'u haklı bulduğu noktalar yanında, her ikisinin de kendine (ve bize) göre haklı oldukları kalemler, iyi bir dramın ihtiyacı olan güçlü çatışmalar yaratıyor. Charlie'nin Nicole'a göre bu süreçten daha fazla etkilenmesi, yalnızlığı, dinginliği ve melankolisiyle filmin hüzünlü tonunda daha ön plana çıkması, bir erkek olarak Baumbach'ın yaşanmışlıklarına daha yakın durmasının doğal sonucu olarak görülebilir. 2003-2015 yılları arasında evli kaldığı, bir erkek çocuk sahibi olduğu, Greenberg ve Margot At The Wedding filmlerinde çalıştığı oyuncu eski eşi Jennifer Jason Leigh ile yaşadıklarının Marriage Story'yi ne ölçüde beslediğini bilemiyoruz. Greenberg, Frances Ha ve Mistress America'da yönettiği şimdiki partnerinin Greta Gerwig olduğu düşünülürse bu senaryoda Baumbach'ın Charlie aracılığıyla kendi kontrolcü kişiliğinin özeleştirisini yaptığı da iddia edilebilir. Cadılar Bayramında Görünmez Adam, kostüm partisinde ise çarşaflı hayalet kılığına giren Charlie'ye bu boşanma sürecinde reva görülen dışlanma da bu özeleştirinin bir yansıması olabilir. Öte yandan Baumbach birçok detay sayesinde Nicole'un ne kadar iyi bir eş ve anne olduğunu, dava açmadaki haklılığını asla ıskalamıyor. Her şeye rağmen eski alışkanlıkları hiçe saymadan, küskünlük yapmadan Charlie'nin saçını kesiyor, ayakkabısını bağlıyor, başkalarına onu kötülemiyor, avukatlarla yapılan toplantının yemek arasında onun ne yiyecebileceğini düşünüp sipariş ediyor. Böylelikle Baumbach, taraf tutma ihtimallerimize de sık sık kritik müdahalelerde bulunuyor.

Boşanma durumunda avukat tutmayacaklarına dair birbirlerine söz veren Nicole ve Charlie, Nicole'un ünlü boşanma avukatı Nora Fanshaw (Laura Dern) ile anlaşmasıyla ayrılığın bambaşka bir boyutuna geçiyorlar. Charlie'nin de bir avukat tutma ihtiyacı doğunca o da önce sert oynamasıyla ünlü Jay Marotta'ya (Ray Liotta) gidiyor. Fiyat pahalı gelince daha ılımlı ve müşterilerini "insan" olarak gören Bert Spitz (Alan Alda) ile görüşüyor. Zira özellikle L.A'deki boşanma davalarında işler çirkinleşiyor, şartlar ağırlaşıyor, avukatların gözünde taraflar birer insan değil, kazanılması gereken birer madalya veya kupa olarak görülüyor. Onların ne hissettiklerinden önce, karşı tarafın en küçük açıklarından bile çıkar elde etmeye çalışıyorlar. Bu üç avukat da çok zeki, çıkarcı ve işlerin nasıl yürüdüğünü bilen insanlar. Ama sert olmak gerektiğini fark eden Charlie, Jay Marotta ile anlaşınca ifşa edilen sırlar, o an hiç umursanmayan küçük hatalar, mahkemeye geleceği bile öngörülemeyecek ayrıntılar, Nicole ve Charlie'nin ağzından konuşan yabancı kişiler tarafından hakime anlatılıyor. Böylece filmdeki "kafes dövüşü" benzetmesi tam yerine oturuyor. Boşanma aşamasında hukuk sisteminin, yargıçların, avukatların kadın ve erkeğe bakışlarındaki tutuculuk, ikiyüzlülük, çıkarcılık, cinsiyetçilik sayesinde boşanma denilen şey Nicole ve Charlie'nin bile beklemedikleri şekilde kontrolden çıkıp büyüyen bir eziyete dönüşüyor.


Çok iyi oyunculuk ve yazım barındıran, kendi içinde giriş, gelişme, sonucu olan, inanılmaz bir ritme sahip Nicole ve Charlie'nin yüzleştikleri 10 dakikalık sahnede olduğu gibi kendi ağızlarından konuştuklarında ortaya çıkan enerji, boşanma sorunu olsun olmasın, insana hiç uzak gelmeyen sarsıcı bir öfke patlaması, hüzünlü bir arınma yaratıyor. İlgisizlik, anlayışızlık, bencillik, ihanet, kısacası boşanma hukukunda şiddetli geçimsizlik adı altında toplanan türlü sorunları kalem kalem Nicole - Charlie çiftinin kurgusal birlikteliği ve ayrılığı üzerinden okuyan Marriage Story, Noah Baumbach'ın bir hikaye anlatıcısı olmanın ötesinde, müthiş bir diyalog gözlemcisi/yaratıcısı olduğu gerçeğini yeniden önümüze koyuyor. Scarlett Johansson - Adam Driver ikilisinin olağanüstü performanslarından doya doya beslenen, onları olduğu kadar yan karakterleri de besleyen Baumbach senaryosu, bu karşılıklı birbirini besleme ustalığıyla adeta yaşayan bir organizma gibi ortalıkta dolaşıyor, ne zaman ne söyleyeceği belli olmuyor, içinden yaratıcı fikirler, orijinal cümleler taşırıyor. Charlie - Nicole diyaloglarının yanısıra, özellikle Nora - Nicole ve Charlie - Ben Spitz diyalogları da kendi içlerinde bu yaratıcılığın, bu orijinalliğin farklı versiyonları olarak ilham verici. Karakterlerin hem kendilerini, hem de karşısındakileri çok iyi analiz eden (bazen de ettiğini sanan) konuşmaları, hazırcevaplılıkları, birikmişlikleri, öfke patlamaları, filmi hep yüksekte tutuyor. Aslında kariyerinde adım adım güçlenen bir auteur olarak Noah Baumbach, her filminde bunları türlü şekillerde yapıyordu. Ama Marriage Story belki de onun en kişisel filmi olduğunu hissettiren, özellikle biten bir ilişkinin geniş çaplı anatomisini sunarak birçok kırık kalbi yakalayabildiği için özel bir yapım.

8 Şubat 2020 Cumartesi

American Factory (2019)


Yönetmen: Steven Bognar, Julia Reichert
Müzik: Chad Cannon

Aralık 2008'de Dayton, Ohio'da bulunan General Motors fabrikası kapanır ve 10.000 işçi işten çıkarılır. 2010 yılında dünyanın en büyük otomobil camı üreticilerinden Fuyao Grubu'nun kurucusu ve CEO'su Çinli milyarder iş adamı Tak Wong Cho bu fabrikayı Fuyao adına satın alıp, kendi çalışanlarının yanında 2000 Amerikalıyı da işe alır. İki kültürün kaynaşması ve böylece verimin artmasını hedeflemektedir. Başlangıçta Çinli ve Amerikalı işçiler yardımlaşma ve uyum içinde çalışsalar da, gittikçe kültür farkı ve iş disiplini anlayışları çatışmaya başlar. Steven Bognar ve Julia Reichert'in yönettikleri American Factory, direkt fabrikanın mesai saatlerinde ve mesai dışında yapılan çekimlerle bu çatışmaları tüm yönleriyle yakalayan bir belgesel. Uzun çalışma saatlerine alışık, yüksek teknoloji uyumlu genç Çinli işçilerle, belli bir yaşın üzerine çıkmış işçi sınıfı Amerikan işçileri arasındaki farkı anlamanın hiç zor olmadığı bu büyük tesislerde yaşananlara sanki oradaymış gibi tanık olmamız, başta sevimli, giderek gergin ve üzüntülü anlar yaşanmasına neden oluyor. Bognar ve Reichert'in çekim için sağladıkları erişim sayesinde en tepedeki Tak Wong Cho'dan, normal bir emekçiye kadar herkese farklı yansıyan bu uyum sürecinin evrelerini izlerken, işçi-işveren, genç-yaşlı, Amerikalı-Çinli zıtlıklarının bir anda çözülmeyeceğini, bazı sancılar yaşanacağını hissediyoruz.

Tak Wong Cho, iyi niyetlerle iki ülke çalışanlarını kaynaştırmak için elinden geleni yapsa da, her işi insanı gibi kar etme, büyüme, gelişme, yaptığı yatırımların karşılığını alma peşinde bir adam. Amerikalı ve Çinli kurmaylarına çalışanlar arasındaki birliğin bozulmaması yönünde talimatlar veriyor. Mesela fabrikanın her bir bölümünde bir Amerikalı ve bir Çinli beraber çalışıyor. En önemlisi de sendikal faaliyetlere meydan bırakmamak istiyor. Zira sendika demek, işlerin aksaması, verimin düşmesi, zarar edilmesi, aynı zamanda iki ırk çalışanlarının birbirlerine yabancılaşması, düşmanlaşmaya başlaması demek. Ne var ki, farklı çalışma disiplinlerine sahip iki millet insanları arasında sorunlar çıkması kaçınılmaz. Çin'deki askeri ciddiyetteki yoğun ve tam tabiriyle acımasız çalışma temposunu Ohio'da uygulamaya çalışmanın ortaya çıkaracağı sorunlar bunlar. İstenilen verim alınamadıkça devreye giren daha yoğun yöntemler, özlük meseleleri, iş güvenliği problemleri derken yavaş yavaş işten çıkarmalar başlıyor. Bu da çalışanların haklarını savunacak bir sendika ihtiyacı doğuruyor. Böylece Fuyao bünyesinde sendika isteyenler ve istemeyenler olarak başka bir kutuplaşma baş gösteriyor.

Bognar ve Reichert, bu sessiz hengame arasında seçtikleri bazı Çinli ve Amerikalı fabrika çalışanlarının aile ve özel yaşamlarına da kısa dokunuşlar yaparak belgeselin fazlasıyla mekanik işleyişini dramatize etme sorumluluğu da hissediyorlar. İşin bu yönü, endüstrileşmenin bireyler üzerindeki ezici baskısını yansıtmak yönünde çok iyi işliyor. İşçi sınıfının yaşadığı ekonomik sıkıntıların üstüne bir de farklı endüstriyel bir model neticesinde özlük haklarının dikkate alınmayıp işten çıkarmanın kolaylaştırılması suretiyle global bir baskı politikasının eleştirisi yapılıyor. Çalışanlarının mutluluğu ve refahı yerine şirket kar ve çıkarlarının birinci planda olmasının doğurduğu baskıcı ekonomik politikaların bir numunesi olan Fuyao, bir noktaya kadar çalışanlarının maddi ihtiyaçlarını karşılıyor görünse de, birtakım keyfi uygulamalarla, zorlu iş yüküne uyum sağlayamayan işçileri bünyesinden ayıklamaya kadar giden yönetim zaaflarıyla kapitalist düzenin sömürücü ve sindirici bir parçası olduğunu gösteriyor. General Motors'un satın alınıp Fuyao'ya dönüştürülmesine benzer faaliyetlerin Çin'in küresel stratejisinin uzantılarından biri olduğu sır değil. Küçüklüğündeki fakir Çin'in çiçeğini böceğini özlediğini, büyüyüp birçok fabrika kurduktan sonra insanlara ve çevreye iyilik mi yaptığını, yoksa zarar mı verdiğini sorgulayan Tak Wong Cho'nun, "hayatının anlamı çalışmaktır" demesi, bu uğurda ne fedakarlıklarda bulunabileceğine, bir o kadar da neleri gözden çıkarabileceğine işaret ediyor.