11 Eylül 2016 Pazar

The Armstrong Lie (2013)


Yönetmen: Alex Gibney
Müzik: David Kahne

2009 yılında belgesel yönetmeni Alex Gibney, dünyanın en zorlu spor organizasyonlarından biri olan Fransa Bisiklet Turu'nu 7 kez kazanan Amerikalı Lance Armstrong'un kanseri yendikten sonra geri dönüşü ile ilgili bir belgesel çekmeye hazırlanıyordu. Gibney, bir başarı ve kahramanlık öyküsü olarak tasarladığı bu belgesel fikrini, Armstrong'un doping skandalı patlak verince, yoğun baskılar sonucu kendisi de bunu itiraf etmek zorunda kalınca rafa kaldırdı. Böylece belgeselin ana fikri değişmiş oldu: Şampiyonluğu boyunca doping iddialarını şiddetle yalanlamış olan, ama etrafındaki çember daralınca itiraf eden Armstrong'un bu geri dönüşle amaçladığı şey neydi? Kanserle savaşın sembol ismi haline gelmiş olan Armstrong, artık bir doping ağını yöneten ve bunu şöhretinin gücüyle örtbas eden bir sahtekar olarak lanse ediliyordu. Oprah'a verdiği olay röportajda yasaklı EPO (oksijen taşıyan kırmızı kan hücrelerinin üretimini arttıran, böylece daha geç yorgunluk hissi sağlayan bir hormon) başta olmak üzere, gizli kan nakli, testosteron, kortizon ve büyüme hormonu yaptırdığını itiraf etmişti. Bu yüzden 2009'daki bu yarış, Armstrong'un "temiz" olarak mücadele edip, kendini kanıtlayacağı çok önemli bir fırsattı.

Ama ortaya çıkan doping olayı öyle bir dallanıp budaklandı ki, bu adamın yalanları karşısında ortaya çıkmaya başlayan gerçekler çok çarpıcıydı. Alex Gibney, ilk başta bir Armstrong güzellemesi olarak düşündüğü filmini, onun ipliğinin nasıl pazara çıktığını detaylı biçimde irdeleyen güçlü bir karşı filme dönüştürüyor. Üstelik 2009 yılı boyunca Gibney'ye yalan söyleyen Armstrong, 2013'e sarkan bu belgeselde Gibney'ye borçlu olduğu açıklamaları da yapıyor. Tabii bunlar itiraf, pişmanlık ve bazı pişkinliklerden ibaret. Usta yönetmen, 2009'da çektiği görüntüleri ve arşiv materyallerini bu defa yeni belgeseli için kullanırken, bu skandal sürecini bisiklet yazarlarına, Armstrong'u yakından takip eden kişilere, eski takım arkadaşlarına ve bazı kilit isimlere de yorumlatıyor. Aldatılmanın kızgınlığını itidalli biçimde verimli hale getiren Gibney, 2009'daki bisiklet turunda çektiği görüntüleri, Armstrong'un yalan rüzgarları ve bu rüzgarların savurduğu kişi ve olaylarla harmanlayan, suç ortaklarını da hesaba dahil eden adaletli bir yöntem ve kurgu şekliyle aktarıyor.


"Ölümü yenen bir adamın, dünyanın en zor yarışını kazanmak üzere dönüşü" hikayesi, zaten bir rock yıldızı gibi olan Armstrong için daha fazla ilgi, reklam, sponsor ve para demekti. Öncüsü olduğu kanser vakfı Livestrong, kanser mağdurlarına destek için 300 milyon doları aşkın para topladı. Tur şampiyonlukları, sponsor ve reklam gelirlerinden kendine ait 125 milyon dolar servet yaptı. Ama yıllarca inkar ettikten sonra kabul edeceği tüm doping suçlamalarının perde arkasında yaşananlar, önündekiler kadar çarpıcıydı. Bazı yazar ve uzmanlar, Livestrong'u Armstrong'un dopingi gizlediği bir paravan olarak görüyorlardı. Onlara göre Armstrong "milyonlar toplayıp bunca insana umut verdiğim için bunu yapmaya hakkım var" diye düşünüyordu. Armstrong mağduru eski bisikletçi Frankie Andreu ve eşi Betsy'nin onun doping yaptığına dair itiraflarını medyaya ve soruşturmaya taşımaları, Amerikan Anti-Doping Ajansı, Uluslararası Bisiklet Federasyonu, Amerikan Olimpik Federasyonu gibi kurumların bitmek bilmeyen doping testleri, eski takım arkadaşlarının tanıklıkları ve Armstrong'un kötü şöhretli antrenörü Michele Ferrari tarafından yaratılmış ve geliştirilmiş EPO testinin ortaya çıkardıkları sonucunda oluşan baskılara daha fazla dayanamayan bu adam neticede baştan ayağa bir yalandan ibaretti. Bu yalan yedi defa üst üste bir şampiyonluk, servet, itibar, şöhret getirince ahlaki bir sorgulama da kaçınılmazdı. İşte Gibney, başrolünde ahlaksız bir adamın olduğu belgeselinde tüm bu sorgulamayı başarıyla gerçekleştiriyor.

Gibney ayrıca 1991 -2005 yılları arasında Uluslararası Bisiklet Birliği UCl Başkanı Hein Verbruggen'in Armstrong ile olan dostluğunu da belgesele taşıyor ki, bu doping suçunun tek taraflı işlenmediğine, ne derece büyük bir suç zincirinden büyüyüp serpildiğine dikkat çekiyor. Herşeyi ile önemli bir para kaynağı olan Armstrong tur kazandıkça herkes kazanıyordu ve doping suçlamaları bu rüyayı bir anda bitirebilirdi. Bu yüzden konuyla ilgili araştırmalar, incelemeler, raporlar, testler bu sporun en tepesindeki adam olan Verbruggen'in bilgisi dahilinde örtbas ediliyordu. Mesela hazırlanan raporun son bölümünün faturası 100 bin dolar iken, aynı dönemde Armstrong'un UCl'ye yaptığı bağışın da 100 bin dolar olması gibi tesadüfler vardı. Gibney, uzun süre yalan söyleyen birinin bir süre sonra bunun doğru olduğuna kendini inandırmaya başlamasından hareketle Armstrong'un bu ruh haline toplumsal bir özdeşleştirmeyle yanıt veriyor. Böylesine büyük bir yalanı, yalan olduğunu bile bile yaşamaktan memnun olan bir toplum psikolojisinin varlığına dikkat çekiyor. Tıpkı filmler ve dizilerdeki kurmaca karakterlere olan inanca benzer bir kabul görmüşlüğün bu adamda yarattığı sahte özgüveni de karşısına güçlü biçimde koymayı unutmadan. Bilmeyenler için Armstrong'un geri dönüşünün nasıl sonuçlandığını da filmin kendisine saklayalım ki, insanlar izleyip bu tip yalan ve yalancılara nasıl baktıklarını sorgulasınlar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme