30 Haziran 2015 Salı

Outlaw (2007)


Yönetmen: Nick Love
Oyuncular: Sean Bean, Danny Dyer, Bob Hoskins, Sean Harris, Lennie James, Rupert Friend
Senaryo: Nick Love
Müzik: David Julyan
 
Londra'nın farklı yerlerinde, farklı şekillerde irili ufaklı kötülük gören bir grup insan, Irak'ta görev yaptıktan sonra sendromlu şekilde geri dönen Gene (Sean Bean) liderliğinde gördükleri haksızlıklara cevap vermek için biraraya gelir ve kötülere kendi adalet anlayışlarıyla cevap vermek isterler. Fikir olarak oldukça manidar. Üstelik filmin bir yerinde Gene'in grup elemanlarını motive etmek için sarfettiği sözlerle daha da makul. Gönül rahatlığıyla Trainspotting, The Acid House ve hatta Guy Ritchie ekolüne kıyısından köşesinden dahil edebileceğim The Football Factory'nin yönetmeni Nick Love'ın 2007 model filmi izlemeden önce heyecan vericiydi.

Ama belli bir hedefi olmasına rağmen, belli bir planı olmadığı için sık sık hata veren film, bu ekole ayıp ettiği gibi, oldu bittiye getirdiği uyduruk finali ile The Departed şoku (!) mu yaratmak istedi bilinmez, pek bir saçmalamış göründü gözüme. Böylece Gene'in o makul söylevleri de gevelemeden öteye gitmemiş oldu. Stilize bir aksiyon olmak isterken, avucunu yalamış bir film gibi gözükmesi de bundan bana göre. Her şeye rağmen Nick Love canımız ciğerimizdir. Öncelikle okunur, filmi çekilmişse de şans verilir. Sean Bean, Danny Dyer, Bob Hoskins üçlüsü de fena değil. Eğer fazla boş vaktiniz varsa The Football Factory'yi izleyin daha çok eğlenirsiniz.

20 Haziran 2015 Cumartesi

Kurt Cobain: Montage Of Heck (2015)


Yönetmen: Brett Morgen
Müzik: Nirvana

90'ların rock ikonlarından biri olan Kurt Cobain hakkında en son 2006 yılında AJ Schnack'in çektiği, iyi eleştiriler almış Kurt Cobain About A Son belgeseli mevcuttu. 2015 içinde ise iki Cobain belgeseli ile birden karşılaştık. İlki, henüz ilk filmini çeken Benjamin Statler'ın, daha çok Cobain'in şüpheli intiharına odaklanan, ama hayranları ve eleştirmenler tarafından yerden yere vurulan Soaked In Bleach belgeseliydi. Diğeri ve şimdiye dek yapılanların en yetkin olanı ise Brett Morgen imzalı Kurt Cobain: Montage Of Heck adını taşıyor. Adını Kurt Cobain’in 1988 yılında kaydettiği bir müzik kolajından alan belgeselin yapımcıları arasında şimdi 23 yaşında olan kızı Frances Bean Cobain de yer alması, en önemlisi de eşi Courtney Love'ın filme destek çıkması onu çok özel bir yere koyuyor. Öyle ki Courtney Love, Brett Morgen'e içi Kurt Cobain ile ilgili eşyalarla dolu kocaman bir deponun anahtarını verip ne bulursa kullanabileceğini söylemiş. Böylece Cobain’e dair birçok fotoğraf, kişisel görüntü, ses kaydı ve bilgiyi Morgen ile paylaşmış. Morgen ise bu avantajı genel olarak iyi değerlendirip bildiğimiz ve daha çok bilmediğimiz yönleriyle 27 yıllık bir hayat hikayesini 145 dakikalık bir süre içinde anlatmaya çalışmış.

Çok çarpıcı anlara sahip olan belgesel, elindeki benzersiz arşive rağmen bir şekilde mütevazi bir imaj bırakmayı da başarıyor. Üç yaşına girdiği doğum gününde "I'm Kurt Cobain" diyen afacandan bir dünya yıldızına dönüşümüne kadar gördüklerimiz, her sorunlu ailenin o sorunları yüklenmek zorunda kalmış çocuklarının başına gelenlerden farklı değil. Boşanıp kendi yollarına giderek başka aileler kuran ebeveynlerine duyduğu kızgınlığın karşılığını müzikte bulan Cobain'in yükseliş hikayesi de benzerlerinden ayrı sayılmaz. Ama Cobain'in The Beatles ve punk kökenlerinin birleşiminden doğup 90'ların grunge akımının ortasına bomba gibi düşen şarkıları, türlü çılgınlıklarla dolu konserleri, karizması, şöhret kavramıyla olan mücadelesi ve kabullenemeyişi, sonunda da herşeye sahip olduğu 27 yaşında intihar etmesi onu çok ayrı bir yere koyuyor.


Ebeveynleri, kızkardeşi, uzun süre birlikte yaşadığı kız arkadaşı Tracey Marander, grup ve kader arkadaşı Krist Novoselic ve tabii ki Courtney Love bu hayat hikayesinin kafalarımızda şekillenişine katkıda bulunan yorumlarda bulunuyorlar. Morgen, bu noktada çerçeveyi fazla geniş tutmadan, mesela Nirvana'yı veya Kurt Cobain'i ilgili ilgisiz bir sürü ünlüye sormadan, sadece röportaj arşivinden derlediği görüntülerle kendini dağıtmıyor. Ama Frances Bean Cobain'in bebeklik arşiv görüntüleri dışında hiç görünmemesi, en önemlisi de bir dönem Courtney Love ile aralarında sorun yaşanan Dave Grohl'un yine sadece arşivlerde yer alması bir eksiklik hissettirebiliyor.

Başka hiçbir yerde göremeyeceğimiz kişisel arşiv görüntülerinde, Cobain'in bebekliğinden, karısıyla yaptığı yatak sohbetlerine kadar bir çok detay yer alıyor. Bazı ses kayıtlarının animasyonlarla canlandırılması, Nirvana'nın en büyük hiti Smells Like Teen Spirit'in videosu üzerine Belçikalı modern klasik müzikçiler Scala & Kolacny Brothers'ın yorumunun koyulması, açılış jeneriği, orijinal el yazılarının kullanımı gibi güzel fikirler, sıradan bir belgesel izlemediğimiz düşüncesini bilincimize işliyor. Bu zengin malzemeyi kullanırken bazen kurguda, bazen de uzunlukta ayar sorunu yaşasa da (belki Courtney Love'ı bu kadar çok görmenin mide bulantısı bana öyle düşündürmüştür), Brett Morgen elinden geldiğince mütevazi bir iş çıkarmaya çalışmış izlenimi veriyor. İntihar olayını hiç abartmadan, hatta hiç dokunmadan sessiz sakin filmini bitiren Morgen, bu dehanın bu şekilde yitip gitmesini kabullenemeyişin veya intihara dair yayınlayacaklarının gereksiz duygu sömürüsüne yol açıp filmin karakterine zarar verme ihtimalinin çağrışımlarını yapıyor. Bu kadar genç yaşta gitmesini hazmedemeyenler için filmin başlarında çok güzel bir anekdot mevcut. Gençken Kurt Cobain'in annesi Wendy O'Connor'ın "neden Don Cobain ile evlendim ki" diye düşünmesine yine kendisinin verdiği cevap, tüyleri diken diken eden bir gerçeğin ifşasıydı: "Çünkü Kurt'ün doğması gerekiyordu!"

17 Haziran 2015 Çarşamba

Alléluia (2014)


Yönetmen: Fabrice Du Welz
Oyuncular: Lola Dueñas, Laurent Lucas, Héléna Noguerra, Édith Le Merdy, Anne-Marie Loop, Stéphane Bissot
Senaryo: Fabrice Du Welz, Vincent Tavier, Romain Protat
Müzik: Vincent Cahay

Cazibesiyle kadınları baştan çıkarıp onları dolandırarak hayatını idame ettiren Michel ve morgda çalışan bir çocuk annesi dul Gloria internette tanışıp tek gecelik bir ilişki yaşarlar. Oysa bu ilişki tek gecelik kalmayacaktır. Gloria'yı dolandırmak isteyen Michel bunu başarsa da, Michel'e saplantılı ve tehlikeli bir tutkuyla bağlanan Gloria'dan kolay kurtulamayacağını anlar. Gloria, Michel'in kadınlara ne amaçla yaklaştığını öğrenince bunu sorun etmez, hatta ona bu işi beraber yapmalarını teklif eder. 2004'te çektiği Calvaire ile tuhaf bir gerilime imza atan Belçikalı Fabrice Du Welz'in Vincent Tavier ve Calvaire'de de beraber çalıştığı Romain Protat ile yazdığı, kendisinin yönettiği Alléluia, uzun bir aradan sonra çok film çekmeyen yönetmenin kestirilemez tarzıyla tekrar buluştuğu bir gerilim. Önce gizemli Michel karşısında savunmasız ve ilişkiye aç Gloria'yı merkeze alacakmış gibi görünürken, fazla uzağa gitmeden yaşadığı bir kırılma noktasıyla bir anda garip ve yer yer absürt bir Bonnie & Clyde hikayesine dönen film, bu tekinsiz ikilinin seçtiği kurbanlarını dolandırma aşamalarını bölüm bölüm ele alırken, aynı zamanda bu bölümler dahilinde Michel - Gloria ilişkisinin adım adım tehlikeli boyutlara ulaşmasının ağlarını örüyor. Gerçi o tehlike baştan beri mevcut ama Du Welz hangi boyutlara ulaşabileceğine dair o tehlikeli temasların öngörülemezliğini hep zinde tutuyor. Şok sahnelerle de beklentileri belirsiz bir çekiciliğe ulaştırıyor.

Ancak bu öngörülemezlik filmi çok iyi taşısa da, herkesin tatminkar bulmayabileceği bir finale sebep oluyor. Her seferinde basit bir dolandırıcılık olmaktan çıkıp vahşi cinayetlere dönüşen Michel ve Gloria'nın serüvenleri ürkütücü bir erotizmle, sinir bozucu bir hakimiyet / teslimiyet arasında seyrediyor. Filmin başında tanıtılan Michel ve Gloria'nın aslında hiç de bize tanıtıldıkları gibi olmadıklarını göstermeyi başaran Du Welz, karakterleri için belki daha keskin bir son tasarlayabilirdi. Ama şu var ki, Du Welz'in bu tarzının akışına kapılan ortalama bir seyirci bile kendi tasarlayacağı sonu çok masum bir şekilde bitirmezdi mutlaka. Çünkü filme alışmak, onun sert mizacına da alışmak anlamına geliyor ki, Du Welz nasıl biteceği bilinmeyen filmini bitirirken filmin garip dokusuna alışan seyircinin hayalgücüne sığınıyor. Calvaire'de de rol alan Laurent Lucas yeterince iyiyken, daha çok Hable Con Ella, Mar Adentro, Volver gibi filmlerden tanıdığımız İspanyol oyuncu Lola Dueñas, manik depresif, histerik, psikopat olarak çeşitli tanımlarda bulunabileceğimiz Gloria rolüyle devleşiyor. Görüntü işçiliğiyle de belli bir çıtanın altına düşmeyen Alléluia, daha çok festival alternatifliğinde seyreden gerilimlerden zevk alan seyirci profilini avucunun içine alabilecek kapasitede bir yapım.

8 Haziran 2015 Pazartesi

Man On Wire (2008)


Yönetmen: James Marsh

7 Ağustos, 1974'de, Philippe Petit isimli 25 yaşındaki bir Fransız akrobat, o zamanın en yüksek binaları olan New York şehrinin İkiz Kuleleri arasında gerilmiş telin üzerinde 45 dakika yürüdükten sonra, bu gösteriyi izinsiz gerçekleştirdiği için gözaltına alındı ve psikolojik değerlendirmeden geçip kısa süre sonra salıverilmek üzere hapse atıldı. Bu benzersiz olayın hazırlık evresini, Petit'nin dostları ve iş birlikçileriyle beraber yaptıkları planları, karşılaştıkları sorunları, aştıkları zorlukları inceleyen yönetmen James Marsh, belgeseli hazırlarken Petit'nin kitabı To Reach The Clouds'tan ve tabii ki olayın en yakın tanıklarından faydalanıyor. İmkansız diye tanımlanacak bir hayali gerçekleştirmenin en somut örneklerinden birini tüm ayrıntılarıyla gözler önüne seren Man On Wire, 2009 Oscarlarında En İyi Belgesel ödülü kazanmıştı.

Daha İkiz Kuleler yapım aşamasındayken bir dergide kulelerin temsili bitmiş halini görüp birgün onların arasında yürüyeceğinin hayalini kuran Petit, bu büyük gösteri öncesinde 1971'de Paris'in Notre Dame Katedrali'nde, 1973'te ise Avustralya'nın meşhur Sydney Liman Köprüsü'nde izinsiz tel yürüyüşleri yaparak ses getirmiş. Ama İkiz Kuleler hayalinden hiç vazgeçmemiş. Aylarca New York'a gidip gelen Petit, Dünya Ticaret Merkezi güvenliğini geçmek, iki bina arasına tel germek için gerekli ekipmanları içeri sokmak, hava durumunu hesaplayarak teli çatılara ulaştırmak gibi bir sürü önemli işi, arkadaşları Jean-Louis Blondeau, Jean François Heckel, Annie Allix ve Amerikalı, Avustralyalı diğer gönüllüler yardımıyla halletmeye çalışıyor. Sanki birgün bu belgesele malzeme olacakmış gibi Petit ve arkadaşlarının sancılı, gerilimli, gelgitli çalışmalarının çekilmiş görüntüleri (üstelik çoğu kez İngilizce), olaya birebir dahil olmuş tüm bu isimlerin uç uca eklenmiş anlatımları, bazı yerlerde de gerilimi aktarabilmek için yapılan canlandırmalar her yönüyle James Marsh'ın başarılı belgeselinin parçalarını oluşturuyor.


Gerilla yöntemlerle gerçekleştirilen bu yürüyüşün bir "eylem"den ziyade kişisel bir hayalin izini sürmek adına yapılması, "neden yaptınız" sorusuna Petit'nin "nedeni yok" yanıtını vermesi çok düşündürücü. Belgeselde Petit, neden böyle bir çılgınlık yaptığını "kurallara boyun eğmeyi, kendini tekrarlamayı reddetmek, her gün, her yıl, her fikirle kendini yenilemek" şeklinde özetliyor gerçi. Ama "insan isterse başaramayacağı şey yoktur" şeklinde kişisel gelişim mottoları romantizminde ve sıkıcılığındaki mesajların çok üzerinde bir tecrübe bu. Adının konması, üzerine nedenler üretilmesi, slogan gibi gerekçeler bulma çabası eylemin kendisini yıpratabiliyor. Oysa Petit'nin bu azmi kadar, ona karşılık beklemeksizin yardım eden, yıllar sonra aynı heyecanı büyük bir hevesle, tutkuyla, gözyaşlarıyla ifade eden arkadaşlarının varlığının da önemi büyük. Birinin böylesine çılgınca bir fikri hayata geçirmek istediğini ciddi ciddi söylediğinde etrafında kimsenin kalmamasına pek şaşırmayız. Fakat bu insanlar sonuna kadar Petit'nin yanındaydılar. Günümüzde böyle dostlara sahip olmanın, iki dev bina arasına gerilmiş bir telde yürümek kadar sıkıntılı bir iş olabileceği de satır arasından okunabiliyor.

Öncesinde, sırasında ve sonrasında yaşananları, içerdiği gerilimi, Petit ve Annie arasındaki romantizmi, hüzünlü sayılabilecek sonu ile değme filmlere taş çıkartan Man On Wire, son derece gereksiz bir şekilde Robert Zemeckis tarafından The Walk adıyla film yapılmış. Hazırda Oscar almış ve çok izlenmiş böyle yetkin bir yapım dururken Zemeckis'in bu belgesele bir Uzakdoğu yeniden çevrimi muamelesi yapmasını çok boş vaktinin olmasına vermek lazım. Zaten bu olağanüstü başarının ancak belgesel olanı makbuldür. Ölümle olan yürüyüşünü tamamladıktan sonra gözaltına alınırken polis kayıtlarına geçtiği adıyla "Man On Wire", yıllar sonra bir röportaj için 11 Eylül saldırıları hakkında ne hissettiği sorulduğunda, "o kadar insan öldükten sonra benim hislerimin bir önemi yok, ama şunu söyleyebilirim ki, o iki kule de benim için birer insan gibiydiler" demiş. Bu sıradışı karakterin tel üstündeki mükemmelliği, bitmeyen azmi kadar, zemin üzerindeki kusurlarını da görmeyi mümkün hale getiren James Marsh, bunu bilerek mi yaptı yoksa hiç farkında değil mi pek belli olmuyor. Bu sayede keşke etrafındaki kendini adamış insanlara da o kuleler gibi aynı değeri verseydi dedirtmeden edemiyor.

3 Haziran 2015 Çarşamba

La French (2014)


Yönetmen: Cédric Jimenez
Oyuncular: Jean Dujardin, Gilles Lellouche, Céline Sallette, Benoît Magimel, Guillaume Gouix, Mélanie Doutey, Moussa Maaskri, Féodor Atkine, Bruno Todeschini
Senaryo: Cédric Jimenez, Audrey Diwan,
Müzik: Guillaume Roussel

Marsilya'da 70'lerin ortalarında geçen, La French, Cédric Jimenez ve Audrey Diwan'ın senaryosunu yazıp Jimenez'in yönettiği gerçek olaylara dayalı bir suç dramı. O yıllarda "French Connection" adıyla bilinen Marsilya'nın en önemli uyuşturucu ithalatçılarından biri olan Gaëtan "Tany" Zampa ve çetesini çökertmek için mücadele veren sulh hakimi Pierre Michel'in karşılaştığı zorluklar, dönem filmi çevre düzenini çok önemseyen sert bir üslupla işleniyor. Türkiye üzerinden Fransa'ya, oradan da ABD ve Kanada'ya kadar geniş bir uyuşturucu kaçakçılığı ağını kapsayan French Connection olgusundan daha önce The French Connection (1971), The Godfather (1972), French Connection II (1975), American Gangster (2007) gibi filmlerde bahsedilmişti. La French, bu defa olayın kaynağına iniyor. Fakat ona öncelikle yukarıda adı geçen nitelikli yapımlarla kıyaslama yapmadan, kendi yağıyla kavrulmuş bir film gözüyle bakmak gerekiyor.

La French, bu dev Fransız Bağlantısı suç örgütünün yapılanmasını etkili biçimde özet geçerek ana rotasına, yani Zampa ve Michel çekişmesine dönmek arzusunda. Bunu başardığı da söylenebilir. Böylece ucu Amerika'ya uzanan kapsamlı bir mafya hikayesinin kişiselleşmiş iyi ve kötü mücadelesine odaklanıyoruz. Zampa çetesinin bir yandan Hakim Michel ile uğraşması, diğer yandan kendi iç hesaplaşmaları filmi diken üstünde tutarken, Michel'in ailevi meseleleri bu tempoyu ve atmosferi dengede tutmak istiyor. Bu denge, Michel'i karakter olarak boyutlandırsa da zaman zaman filmi ağırlaştırıyor. Zampa'nın racon kesen klişe atarlanmaları ve mafyanın tanıdık gelen iç hesaplaşmaları gibi Amerikan öykünmeleri de buna eklenince senaryo bir türlü derinlik yakalayamıyor. Sürekli hareket halindeki kamera, filmin aksiyon ve gerilim çıtasını üstte tutmaya gayret ederek bu açığı gizleme eğilimi taşıyor.

Cédric Jimenez, genel olarak tıpkı Heat veya American Gangster'deki gibi bir protagonist ve antagonist kimyası yaratmaya çalışıyor. Ancak bunu başarabilme oranı, tecrübeli oyuncular Jean Dujardin ve Gilles Lellouche'un kendi cephelerinde sergiledikleri performanslarla sınırlı kalıyor. Lellouche, filmin Hollywood hevesleri taşıyan kalibresine istinaden Gaëtan Zampa'yı çok iyi doldururken, Oscarlı aktör Jean Dujardin, sahip olduğu bazen alaycı, bazen sempatik gülümsemesiyle karakterinin ciddiyetini zedeleme riski taşıyor. Telefon kulübesi sahnesi haricinde iyi niyetini güçlü bir performansa dökemiyor. Bu aynı zamanda bir kahramanlık hikayesi olduğundan, yine Hollywood standartları hesaba katıldığında o kahraman kostümünü giyebilecek sayılı Avrupalı oyuncudan biri. Özellikle teknik işçiliğiyle göz dolduran bir film olarak La French'i biraz daha standartların altına / üstüne / dışına çekmek iyi olurdu. Bunu sadece daha zekice donatılmış bir senaryo ile yapması bile yeterdi. Bu yüzden La French'in bir kahramanlık hikayesinden, Scorsese izleri taşıyan suç skeçleri yaratmaktan, iyilik ve kötülüğü iyi ve kötüye indirgeyip şahsileştirmekten fazlasına ihtiyacı var.