7 Haziran 2013 Cuma

Rush: Beyond The Lighted Stage (2010)


Yönetmen: Sam Dunn, Scot McFadyen

Sırasıyla Metal: A Headbanger's Journey, Global Metal, Iron Maiden: Flight 666 belgeselleriyle heavy metal müziğe çok boyutlu halde inceleyen Sam Dunn ve Scot McFadyen ikilisinin 2010 tarihli Rush: Beyond The Lighted Stage belgeseli onlar için ayrı bir önem taşıyor. Çünkü Kanadalı efsanevi progressive rock grubu Rush hem onların memleketlisi, hem de müzikal olgunluğa ulaşmalarında çok önemli pay sahibi. Ailesi Yahudi soykırımından kurtulup Kanada’ya yerleşmiş Geddy Lee (vokal, bas, keyboard) ile, yine ailesi Yugoslavya savaşından sonra Kanada’ya gelen Alex Lifeson’ın (gitar, synthesizer, vokal, mandolin) ortaokulda tanışmasıyla temelleri atılan Rush, komşuları olan davulcu John Rutsey’nin de katılımıyla okul konserleri ve okul dışı etkinliklerdeki performanslarıyla yerel bir başarı sağlayarak rock dünyasına adım atıyorlar. Yıllarca basınla mesafeli bir tutum izleyen grubun tüm samimiyetiyle katkıda bulundukları belgesel, her zamanki ustalık içeren Dunn – McFadyen kronolojik kurgusuyla heyecanlı, dramatik, eğlencelive tabii müzik dolu müthiş bir grup biyografisi vaat ediyor.

Lee ve Lifeson’ın tanıştıkları andan itibaren yaşadıkları kilit noktaları fotoğraflarla, yakın tanıklarla (ki bunlar ikisinin annelerinden, menajerlerinden ve bazı müzik yazarlarından oluşuyor), arşiv görüntüleriyle o usta kurguya yediriliyor. Grubun belgesel ekibine bu yönden çok yardımcı olduğu anlaşılıyor. Öyle ki, Alex’in okulu bırakıp müzik yapmak istediğini mutfakta aile meclisinde dile getirdiği görüntüler bile mevcut. Okul salonlarından barlara geçiş, ardından albüm yapma aşamasına geliş ve Kanada’da çok satan 1974 tarihli ilk albüm Rush ile her şey çok iyi gidiyor. Albüm Amerika’da da keşfedilince kapanın elinde kalan grup apar topar ilk anlaşmasını imzalıyor. Ama davulcu John Rutsey’nin hem müzikal farklılıklar hem de sağlık sorunları nedeniyle gruptan ayrılmasının istenmesi ve yerine Kanada’da yerel bir grupta çalan Neil Peart’ün seçilmesiyle Rush’ın günümüze kadar gelen efsane kadrosu son şeklini alıyor.


Belgeselde grubun 20 albümlük müzik kariyeri adım adım izlenirken iniş çıkışlar tüm gerçekçiliğiyle yansıtılıyor. Cares Of Steel (1975) ile daha progressive bir yola girmeleriyle birlikte yaşadıkları düşüş üzerine gördükleri “daha ticari olun, daha çok single çıkarın” baskılarına boyun eğmek yerine mücadele etmeyi seçiyorlar. O mücadelenin adı da 2112 (1976) albümü oluyor. Rus yazar Ayn Rand'ın The Fountainhead kitabına ithaf edilen bu konsept albüm, küçük kulüplere, daha az seyirci kitlelerine düşmüş grubun çok farklı biçimde görkemli geri dönüşünü müjdeliyordu. Albümü yerden yere vuran eleştirmenlerin özellikle Geddy’nin sesi için yaptıkları komik benzetmelere rağmen 2112 grup için direnişin sonucunda elde edilen özgürlük pasaportu gibiydi. Çünkü plak şirketi ve eleştirmenler sahip çıkmasa da, hayranları bu albümle Rush’a adeta bir dokunulmazlık veriyorlardı. Hemispheres (1978) albümü ile yine bölümlere ayrılmış uzun deneysel şarkılardan oluşan dev bir albüm daha yaptıktan sonra yoğun çalışma tempolarının özel hayatlarını, ailelerini de etkilediği gerçeğiyle yüzleşiyorlar.

Permanent Waves (1980) albümüyle ailelerinden uzak kalmadan daha coşkulu ve pozitif bir albümle geri döndüler. İçinde Tom Sawyer’ın da bulunduğu Moving Pictures (1981) ile yine “normal” bir grup olmanın keyfini sürdüler. Signals (1982) albümüyle tekrar beklenmedik bir manevrayla bir pop müzik yapımcısıyla anlaşıp keyboard yoğunluklu bir new wave soundu benimsediler. Bu durum bazı sadık hayranlarını üzerken bazılarını heyecanlandırdı. Bu sürpriz tercihin akılcı gerekçelerini de en iyi keyboardlardan sorumlu Geddy Lee ile Trent Reznor’dan öğreniyoruz. Derken keyboardlar yavaş yavaş azalıyor, Rush albümleri birbirini izliyor ve grup Alex’in ısrarlarıyla Counterparts (1993) albümünde herkesi tatmin eden rock sounduna tekrar kavuşuyor. Tür olarak bir yandan aynı kalmayı başarırken diğer yandan sürdürdüğü arayışlarıyla farklı sıçramaları seven grubun şarkı tasarlama yöntemlerini anlamaya çalışmış duyduğum en iyi açıklamalardan biri ise Death Cab For Cutie davulcusu Jason McGerr’den geliyor:

Rush, melodik veya ritmik fark etmeksizin, şarkı boyunca düz bir çizgi çizmenin ilginç bir yolunu buldu. Grubun tanınmasını sağlayan müziği ve sıradışı bir ölçüye ritm tutamayan insanlar için cankurtaran ipi olduğuna inandırma yeteneklerini birleştirdiğinizde hala radyoda çalınmalarını sağlayan ve Rush'ı dahi yapan şey ortaya çıkıyor.”


Rush’a sonradan katılan ve her zaman “yeni çocuk” olarak kalan usta davulcu Neil Peart’ün belgeselde özel bir önemi var. Çok okuyan, annesinin tanımıyla üzerinde yazı olan her şeyi okuyan, grubun egzantirik ve felsefe yüklü şarkı sözlerinin çoğunu yazan, davuluna sürekli yeni parçalar ekleyen, Geddy ve Alex’e nazaran hayranlarıyla arasında belirgin bir mesafe bulunan, buna rağmen çok sıcak, içten ve mütevazi bir duruşu olan Neil’in enstrümanına bakışı normalden çok farklı. Belgesel içinde, Neil Peart’ün bir süre beraber çalıştığı usta caz bateristi Freddie Gruber ile olan sahnesinde bu enstrümana olan bakışa getirilen felsefi açı olağanüstü. Bu açıdan bakıldığında davula vuruşun değil, vuruşu oluşturan hareketlerin önemi hayatımızın hikayesi bir bakıma. Test For Echo turnesi sonrasında önce kızını sonra da karısını kaybeden Peart’ün motosikletiyle kendini yollara vurması ve diğerlerinin bu vesileyle hayatta Rush dışında da bir şeylerin olduğu gerçeğiyle yüzleşmesi de çok manidar. Yaşanan bu içe dönüşlerden ve arınmalardan sonra tekrar Rush’a dönmenin onlara olduğu kadar bize olumlu biçimde yansıması da öyle.

Filme ilginç yorumları, esprileri ve enfes tasvirleriyle renk katan tanınmış Rush hayranları geçidi de izliyoruz. Jack Black, Sebastian Bach, Billy Corgan ve Jimmy Chamberlin (The Smashing Pumpkins), Les Claypool (Primus), Tim Commerford (Rage Against The Machine), Kirk Hammett (Metallica), Mike Portnoy (Dream Theater), Vinnie Paul (Pantera), Trent Reznor (Nine Inch Nails), Taylor Hawkins (Foo Fighters), Jason McGerr (Death Cab For Cutie) gibi Rush hayranları, bu gruba ve onların belli başlı albümlerine neden hayran olduklarını o kadar güzel dile getiriyorlar ki, kendilerini etkileyen Rush unsurlarının samimiyeti konusunda en ufak bir şüpheniz olmuyor. Film bitip yazılar akarken üçlünün şık bir yemek masasındaki sohbetlerini izlemek de onları sahnede izlemek kadar keyifli. Dunn ve McFadyen artık alıştığımız ve hiç bıkmayacağımız belgesel tarzlarını bu kez hemşehrileri Rush için seferber etmişler. Rush Beyond The Lighted Stage hem onları yakından takip edenler, hem de onlarla ilk kez karşılaşanlar için farklı anlamlar taşıması kaçınılmaz bitmemiş harika bir biyografi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder