26 Nisan 2010 Pazartesi

The Crazies (2010)


Yönetmen: Breck Eisner
Oyuncular: Timothy Olyphant, Radha Mitchell, Joe Anderson, Danielle Panabaker, Christie Lynn Smith
Senaryo: Scott Kosar, Ray Wright, George A. Romero
Müzik: Mark Isham

Şehir sularına karışan ne olduğu belirsiz zehirli bir madde, kasaba sakinlerini psikopat katillere dönüştürmüştür. Bunu fark eden yetkililer, kasabayı karantinaya almaya karar verirler. Dışardan bakıldığında her şeyin kusursuz gözüktüğü kasaba sakinlerinin, kontrollerini kaybederek birer caniye dönüşmeleriyle “Amerikan Rüyası” sona erer. Salgını önlemeye çalışan askeriye, kasabaya girişi ve çıkışı engelleyince, içeride “sağlıklı” kalanlarla gözü dönmüş katiller arasında bir kaos başlar.

İçeride mahsur kalan Şerif David Dutton (Timothy Olyphant) ve hamile eşi Judy (Radha Mitchell); sağlık merkezindeki asistan Becca (Danielle Panabaker) ve Şerif’in sağ kolu Russell (Joe Anderson) bir zamanlar cennet gibi olan kasabalarını artık tanıyamamaktadır. Komşularına ve arkadaşlarına güvenemeyen, yetkililer tarafından terkedilmiş ve kendilerini salgından korumak için çabalayan bu dörtlü, yaşadıkları kabustan kurtulmak için güç birliği yapar.

1973 yapımı George A. Romero filmi The Crazies'e ne kadar sadık kalındı bilemiyorum. Ama Romero'dan hazzetmeyen biri olarak, zaten kendisi hâlâ kendi zombi aleminin resmini yapmaya aktif biçimde devam ediyorken, bir de onun yeniden çevrimleriyle uğraşılmasını gereksiz bulduğumu belirteyim. Gerçi burada zombiler yerine deliren insanlar var ama başka birtakım farklılıklar da mevcut. Zombilerden daha hızlı hareket eden, konuşabilen, şarkı mırıldanan, hatta intikam duygusuna bile sahip katillerle karşı karşıyayız bu kez. Hastalığın belirtileri ve gelişimi tam olarak belirtilmediğinden kim, ne zaman delirecek, nasıl öldürmeye çalışacak kestirmek zorlaşıyor. Fakat birçok yerde devreye basmakalıp gerilim numaraları girdiğinden, bu konuda fazla sürpriz de yaşanmıyor. Zamanında janr için uygulanan her orijinal fikrin ve tekniğin adı günümüzde klişe olarak anıldığından, artık onlarsız yapamayan binlerce filmden biri olarak The Crazies, konu olarak olmasa da, görünüm olarak az biraz fark yaratma peşine düşüyor.


Bir maçın ortasında stat içine tüfekle dalabilecek kadar aptal, ama birkaç dakikada bir kadını etkisiz hâle getirip güzelce bağlayacak kadar zeki salgın mağdurları, filmin tek gerilim ve kıyım unsurları olarak düşünülmemiş. İşin içine hükümetin nükleer ayıbını örtbas etmeye çalışan ordunun da girmesiyle daha büyük bir hedef seçilmiş. Tabiî Romero'nun hamurundaki, insanı başka bir canavara döndüren felaketler kanalıyla buna benzer eleştirel tutumu da görmezden gelemeyiz. Ama 2010 model The Crazies, bu yönüyle değil, daha çok yönetmen Breck Eisner'in az parayla iyi işler çıkaran yönetimiyle dikkat çekiyor. Zaten askerin birine de "biz emir kuluyuz, yoksa asla masum sivilleri öldürmeyiz" dedirterek hedef şaşırtabiliyor. Pek kayda değer filmi bulunmayan Eisner, ne kadarı orijinalinden miras kaldığını bilmediğim bazı yöntemleri ya iyi bulmuş, ya da çağdaşlarından biraz daha iyi uygulamış gibi geldi. Elektrikli testere, "Car Wash" ve finalde sığındıkları süpermarket bölümlerinden anlaşılacağı üzere biçime ağırlık verme gayretindeki filmin, aman aman olmasa da bunda başarı sağladığı söylenebilir.

Filmi günümüze uyarlayan iki senaristten biri olan Scott Kosar'ın sicilinde The Texas Chainsaw Massacre ve The Amityville Horror gibi iki remake daha var. Fakat kendisine mirasyedi muamelesi yapmadan evvel The Machinist'i tek başına yazdığını eklemek gerek. Hatta ondan sonra neden The Machinist ile saçtığı pırıltılara dayanarak kendisinden beklenen sağlam filmler yazmak yerine hazır şablonlarla uğraştığını da kendisine sormak gerek. Kalem kağıt alıp mantık hatalarını listelemeye kalksak yarım saatte sıkılıp bırakacağımız bir filmi her şeye rağmen sonuna kadar sıkılmadan izleyebiliyorsak, o filme "iyi" denmez elbette. Ama The Crazies bana göre idare eder bir cover olmuş. Peki ne zamana kadar idare eder? Muhtemelen bittikten 5-10 dakika sonrasına kadar.

23 Nisan 2010 Cuma

El secreto de sus ojos (2009)


Yönetmen: Juan José Campanella
Oyuncular: Ricardo Darín, Soledad Villamil, Pablo Rago, Javier Godino, Guillermo Francella, José Luis Gioia, Rudy Romano
Senaryo: Juan José Campanella, Eduardo Sacheri
Müzik: Federico Jusid, Emilio Kauderer

Federal ajanlıktan emekli olan Benjamin Esposito, geçmişte tanık olduğu ve içinde yer aldığı gerçek bir öykü üzerine kurulu bir roman yazmaya karar verir. Romanın olay örgüsü 1974'te Buenos Aires'te gerçekleşen vahşi bir tecavüz ve onu takip eden cinayetin failini bulma çabalarını konu almaktadır. Kısa bir sure sonra Morales Davası olarak bilinen bu cinayetin acı dolu hatırası üzerine düşünmek, Esposito'nun güncel yaşamının detaylarını aydınlatmaya başlar ve onu, duygularına ayna tutarak saplantılı bir aşkın ördüğü ağ ile yüzleşmeye zorlar.

IMDB künyesinde Law & Order: Special Victims Unit (16 bölüm), House M.D. (4 bölüm), 30 Rock (1 bölüm) gibi yönetmenlikleri olan Buenos Aires’li Juan José Campanella’nın, Eduardo Sacheri romanından uyarladığı El secreto de sus ojos, bir roman uyarlaması olduğunu her yönüyle belli eden dramatik yanı çok güçlü bir yapım. Filmin zamanı olan 1999 yılından 1974 ve sonrasına yaptığı geri dönüşlerle paralel ilerleyen harika kurgusu, ustalık dolu çekimler ve güçlü oyunculuklarla adeta romanı izleme olanağı yaratıyor. Elbette bu dış görünüm, 25 yıllık bir süreye yayılmış trajedilerle dolu çok çarpıcı bir hikâyeye hizmet ediyor. Türlü kırılma noktaları, pişmanlıklar, adaletsizlikler ve intikam arzusuyla beslenen bu hikâye, insanî çok yönlülüğüne 1976-1982 yılları arasındaki cunta yönetiminde yapılan insanlık dışı uygulamaları da katık ediyor. Temelde bir türlü dile gelememiş bir aşk öyküsü iken, bir başka aşk öyküsünün polisiye hüviyetiyle o temellere birbirinden sağlam katlar çıkılıyor.


Arjantin tarihinin kara lekesi bir dönemi içine alan politik görünüm, bu sorunlu aşk ve tutku öykülerinin önüne geçmeyip, onların epik yapılanmalarına dehşet verici bir tarihi gerçeklik katıyor. 1974 yılında işlenen bir tecavüz ve cinayet suçunun failinin bulunması, fakat karanlık dönemin o faili türlü çıkar ilişkileriyle nasıl yasal bir meçhul haline getirebildiğini cesurca ifade eden filmin sahip olduğu bu eleştirel tavır, dönemin kendine has sindirme ve yok etme uygulamalarından hareketle genel bir adaletsizlik sorgusuna varıyor. Statü farklılıklarının ve Morales davasının engel olduğu Benjamín-Irene arasındaki gizemli romantizm, Morales cinayetinin üzerindeki sırrı aydınlatmak üzere izlenen akıcı polisiye, bu adalet kavramıyla yan yana, iç içe çok boyutlu bir bütünleşme yaratıyor.

Filmin adalet kavramıyla imtihanı çok zorlu. Cunta dönemindeki adalet anlayışının keyfiliği içinde adalet aramanın anlamsızlığı, adalet temsilcisi kahramanlarımızı çaresizleştirdiğinde, öfke bile soğumaya yüz tutuyor. Ama ateşin düştüğü yerde filizlenen öfke çok daha kuvvetli. Sahip olduğu en değerli şeyin elinden zorbalıkla alınmasını hazmedemeyen o öfke, eşine az rastlanır bir adalet duygusuyla birleştiğinde intikamın çehresi de bir anda değişiyor. Zaten filmde işlenen aşk, tutku, adalet, intikam olgularının birbirine bağlantısı o kadar etkileyici ki, tüm bunların bastırılması, yarım kalmışlığı veya yanlış yönlendirilmeleri sonucu yaşananların ışığında bir gerçek beliriyor: Bir suç anatomisinde bile birbiriyle alâkalı bu kavramların kıyısından farklı yansımalarla da olsa mutlaka geçmiş olduğumuz gerçeği. Bunu en belirgin unsurlarla destekleyen kavram tutku oluyor. Tutkunun suç işleme yönünde suçluya sağladığı güçlü motivasyon, başka bir şeye dönüşüp o suçlunun yakalanmasını sağlayan bir zaaf olarak belirebiliyor. Film, bu durumu Arjantin’in futbol tutkusuyla lokal olarak ele alır gibi görünse de (o şahane stadyum sekansının hakkını da verelim bu arada), işlenen suçla zekice ilişkilendirmek suretiyle tutkunun farklı suretlerini ve ne derece tehlikeli boyutlara varabildiğini de şu cümle eşliğinde dile getiriyor: “Bir erkek her şeyini değiştirebilir. Yüzünü, evini, ailesini, kız arkadaşını, dinini, tanrısını…Ama değiştiremeyeceği bir şey var: Tutkuları!”


Gözlerin filmde çok önemli bir yeri var. Karakterler, onların duyguları ve temsil ettikleri değerler, oyuncuların mânâlı gözleri sayesinde çok daha etkili bir kimlik ediniyorlar. Campanella’nın yakın girdiği veya birkaç saniyeliğine kilitlendiği bakış sahneleri, konuşulan anlara olduğu kadar, konuşulmayanlara da tesir ediyorlar. Endişelenmiş, korkmuş, şaşırmış, kinlenmiş, altında torbalar birikmiş, kalın camlar ardına hapsolmuş, bir dekolteye kaymış, bir itirafa muhtaç kalmış, yıllar önceki bir fotoğrafta tutkusunu belli etmiş, geçmişi andığında sabitlenmiş, yaşlar birikmiş, sakladığı sırları kaşlarıyla gölgelemiş gözler filmin gizemini katbekat arttırıyor. Yıllar boyu hiç konuşmadan, sadece bakarak bile büyük işkenceler yapabilecek güçte gözler olduğunu, aslında yıllar boyu onların başka bir dilden konuştuğunu hatırlatıyor film. O başka dilin grameri, kodları çözülmüş olsa dahi, dile getiremeyecek olduğu şeylerden dolayı çaresizleşmesini de hissettiriyor. Bakışlara anlam yükleme işi seyirciye kalınca herkes kafasında aynı fikri farklı cümlelerle duyabiliyor. Sırlar açığa çıksa da, gizemini bir şekilde koruyor zira.

Adalet çarkları işlemeyince devreye giren bireysel adalete olan inanç finalde bize ters köşe yapma klişesine başvursa da (o ters köşe de filmin değil, karakterin iyi niyetli hedef şaşırtmasından ibaret), nefesleri kesen gerilim yüklü bir durağanlığın sonunda yaşanan şok, bütün o duyguları ve kavramları birbirine karıştırıyor. Filmin geri kalanından özenle seçilmiş görüntüler ve cümlelerle yapılan hızlı kolaj ile (ki bunun en güzel örneğini The Usual Suspect’ten biliyoruz) tutkuya, intikama, adalete, gerçeğe doğru giden o durağanlıkla kusursuz bir bütünlük sağlayıp son darbesini indirdiğinde, filmin tüm şeritleri adeta tekrar gözümüzün önünden geçmeye başlıyor. Başta Arjantinli güçlü karakter oyuncusu Ricardo Darín olmak üzere Soledad Villamil ve Pablo Rago’nun performansları da bu aşk ve suç epiğinin aksamayan ayaklarından birini oluşturuyorlar. El secreto de sus ojos son yıllarda çekilmiş en iyi roman uyarlamaları arasında ışıl ışıl parlayan bir film.

20 Nisan 2010 Salı

Son Of Rambow (2007)


Yönetmen: Garth Jennings
Oyuncular: Bill Milner, Will Poulter, Jessica Hynes, Jules Sitruk, Ed Westwick, Neil Dudgeon
Senaryo: Garth Jennings
Müzik: Joby Talbot

80’li yıllarda aynı okulda okumakta olan Will ve Lee’nin tanışmaları ve hayranı oldukları First Blood filminin devamı niteliğinde bir film çekmeye çalışmalarını konu alan Son Of Rambow, İngiliz Garth Jennings’in 2005 yılında çektiği The Hitchhiker's Guide To The Galaxy’den sonraki yeni filmi. Kendisi aynı zamanda olağanüstü R.E.M. klibi Imitation Of Life’ı da çeken kişiymiş. Temelde sıcak bir dostluk öyküsü olan Son Of Rambow, geleceğin yıldız adayları arasında görülebilecek iki süper çocuk olan Bill Milner ve Will Poulter’ın keyif veren performanslarıyla güzelleşen, eğlenceli sahneleri yanında özellikle sonlara doğru yoğunlaşan dokunaklı anlatımıyla kırılgan bir yapıya da sahip aynı zamanda.

Hiç görmediği babasını, çok sevdiği First Blood filmindeki Rambo ile özdeşleştiren, onun bir korkuluk içinde hapsolduğunu ve birgün onu kurtaracağını hayal eden Will’in bu hayalini gerçekleştirecek olan kişi ise, herkesin yaka silktiği okulun haylaz öğrencisi Lee oluyor. Bir balık kadar saf ve iyi niyetli Will’i kendi çıkarları doğrultusunda kandırıp kullanan Lee, ağabeyinden aşırdığı kamerasıyla çekmek ve amatör bir yarışmaya sokmak istediği filminde şantaj yaptığı Will’in kendi dublörü olmasını istiyor. Çekimler ilerledikçe filmin konusu da Will’in babası Rambow’u korkuluğun içindeki hapisaneden kurtarma macerası yönünde değişiyor. Bu süreç zıt karakterlerdeki Will ve Lee’yi yavaş yavaş yakınlaştırmaya ve kan kardeşi olmalarına kadar götürüyor.


Çocuklar bu hayal aleminde yaşarken dışarıda yüzleşmek zorunda oldukları gerçekler var. Annesi, hasta büyükannesi ve küçük kızkardeşiyle yaşayan Will, annesinin ve dolayısıyla kendilerinin de mensubu olduğu Brethren adında yobaz bir tarikata bağlanmışlar. Bunun getirdiği yasaklarla boğuşmak zorunda kalan Will için (ki mesela TV seyretmesi yasak olduğundan okulda bütün sınıf belgesel izlerken dışarı çıkmak zorunda kalıyor), başına buyruk, serseri ruhlu, yalancı, hırsız Lee ve onun film projesi tam bir kurtuluşu temsil ediyor.

Ama öte yandan Lee için de hayat göründüğü kadar kolay değil. Ebeveynleri İspanya’da olan, ilgisiz ağabeyi ile huzurevi + kaçak eşya deposu karışımı bir yerde yaşayan Lee için de çekeceği bu filmin taşıdığı anlam, Will için taşıdığından pek farklı değil. Tüm bunların yanında, bir otobüs dolusu Fransız öğrencinin ziyaret ettiği okulları Didier isimli kitsch bir çocuk tarafından şenlendirilince ve çektikleri film okulda gittikçe popülerleşmeye başlayınca beraberinde sorunlar da geliyor. (Son sınıfların serbest etüdü sahnesine dikkat!) İlginç biçimde filmin son yarım saatinde fark ettim ki, aslında oraya gelene dek film birçok şeyi derme çatma anlatmış veya bilerek küçük kırıntıların son düzlükte toplanmasını istemiş. Bunda başarılı da olmuş sayılır. Sahip olduğu tüm sorunları dokunaklı biçimde çözmesini becermiş, “80’lerde çocuk olmak” teması dahilinde sevimli olduğu kadar hüzünlü de bir film haline gelmiş.

16 Nisan 2010 Cuma

[Rec] ² (2009)


Yönetmen: Jaume Balagueró, Paco Plaza
Oyuncular: Manuela Velasco, Óscar Zafra, Ariel Casas, Alejandro Casaseca, Pablo Rosso, Jonathan Mellor, Pep Molina
Senaryo: Jaume Balagueró, Paco Plaza, Manu Díez

İlk filmin bıraktığı yerden başlayan, bu kez hâlâ karantina altında bulunan apartmana bulaşmış salgını incelemek ve sağ kalanları kurtarmak için, biri kameralı olmak üzere 4 özel tim polisi ve bir doktorun içeri girmesiyle tekrar start alan [Rec] 2, özellikle ilk filmin finalinde ortada kalmış görünenlere açıklık getirmek istemiş. Halbuki ilk filmi çok sevdiğim, onu o nefes kesen finaliyle kabul ettiğim halde bende bir devam filmi görme arzusu oluşmamıştı. Çünkü kasten bırakılan soru işaretlerini cevaplamak için kastırınca ortaya iyi bir devam filmi çıkma olasılığı düşüyor. [Rec] 2’yi görünce zirvede bırakmak en iyisiymiş diye düşünüyorum.

İlk [Rec], her ne kadar The Blair Witch Project ve Cloverfield gibi örneklerle aynı klasmana sokulsa da kendi orijinalliğini bulmuş bir korku/gerilim olayı idi. Klostrofobik atmosferine, tekinsizliğine ve gizemli yanına o kadar sahip çıkan bir filmdi ki, bunu spontane bir çabuklukla yansıtabilmiş havası yaratması da ayrı bir beceriydi. Fakat kaldığı yerden, aynı teknikle süren [Rec] 2, büyük ölçüde aynı heyecanı tekrar etmekten başka çaresi olmayan bir film. [Rec], kendilerini ne tür tehlikelerin beklediği yönünde seyirciyi çoktan hazırlamış (eğitmiş) bir film olduğundan, ne zaman ve nereden bir yaratık çıkacağı heyecanını iyice cılızlaştırmış olan [Rec] 2, fantastik neticelerini öğrendikten sonra “keşke bir virüs olarak kalsaymış” denecek kadar ilk filmden kalan gerçeklik mirasını har vurup harman savurmuş adeta.

Belli bir doygunluğa ulaştırmış ilk film gibi 80 dakika civarında katıksız heyecan pompalaması, artık o heyecanın eskisi gibi olmadığını düşündürmeden edemiyor. Bunun bir miktar farkında olan Jaume Balagueró ve Paco Plaza, bu kez binaya giren polislerin kasklarına yerleştirilmiş mini kameraları, filmin sabit ana merkezi olan el kamerasının menüsüne ekleyince, o ana merkeze bağlı kalmış seyirci için binanın kuytu köşelerine gitme orijinalliği de yaratılıyor. Böylece hem klâsik [Rec] ilkesinden sapılmamış, hem de seyirciyi el kamerasına bağlı bir vaziyette eş zamanlı olarak başka dairelere ve odalara sokma imkânı da yaratılmış.


Balagueró-Plaza ikilisi bununla kalmayıp, ilk filmin çıtasını yükseltebilmenin zorluğunu bilerek bir başka şekilde meydan okuma yoluna daha gitmiş: İzlemeyi sürdürdüğümüz ana kameranın lensini kırmak! Filmin geri kalanını kırık lensle izleyemeyeceğimizden, devreye yeni bir el kamerasının girmesi gerekiyor. Bunu temin etmek için film binadan dışarı çıkmak zorunda kalıyor ki, işte o noktadan sonra zorlama anlar başlıyor. Meraktan olay yerine gelmiş ve kavga dövüş kanalizasyondan binaya girmeyi başaran üç tane gerzek ergenin el kamerasının nöbeti devralması, beraberinde türlü arızaları ve bolca salya sümük çığlığı getiriyor. Bir şeytan çıkarma anında, şu an adını hatırlayamadığım kamerayı tutan el, sanki bayramda sofra başına toplanmış aile efrâdını filme alır gibi odada yavaşça dolanıyor, hatta şeytanımızın biraz arkasına geçerek olayı izleyenleri de çekiyor. Amaç etraftakilerin yüz ifadelerini bize gösterme kaygısı olunca o spontane “[Rec] Klâsiği” de çöpe gidiyor. Oysa yönetmenler önceden bunu çok daha doğal yollardan halledebilmişlerdi. Gece görüşü sahnesi ise, zaten kameranın o modu boş bir odayı bile çektiğinde yeterince ürkütücü iken, cepten yiyen bir nitelikte ve haliyle yine ürkütücü. Ama o sahne de bir tuhaf ayrıca. Kameranın bir şekilde yere düşüp sabitlendiği anlardaki doğallık, tam da ilk filmin gösterişsiz ama etkili yolundan giderken, finalde fazla göze sokulmuş bir vaziyette yine inandırıcılığını yitiriyor bana göre.

Filmin konu yönünden de eleştirilecek çok yönü var. Ama mesele, içine kötülük kaçmış insanoğluna ve exorcism fantastiğine bağlanınca fazla söze gerek kalmıyor. Orada bile tutarsızlıktan geçilmiyor. İşine gelince adamı ipini koparmış bir zombiden zeka küpü bir şahısa döndüren sözde virüsün neden her bünyeye aynı etkide bulunmadığı, neden her bünyenin ses telleriyle oynayamadığını anlamaya çalışmak beyhûde. Bu filmin ardından gelecek olası bir devam filmine uygun ortam hazırlayan finalden sonra, şâyet öyle bir niyetleri varsa ve el kamerasını bırakmaya niyetleri yoksa Balagueró & Plaza’yı daha büyük bir meydan okuma bekliyor. Hiç öyle “İspanya’nın Saw’a cevabı”nı oynamaya gerek yok. [Rec] 2, şu finalle bile işi tadında bırakıp (pek tadı kalmasa da) geride bırakacağı sorular ve teorilerle sonsuza yelken açabilir. Âlâkasız olacak ama benzer fikirleri Lost için de taşıyorum. Ortaya karışık bir sürü gizem attıktan sonra durup durup onlara cevaplar vermeye kalkmak her zaman papaza pilav yedirmiyor. Bazı soruların soru olarak kalması, aslında onların birçok cevabı olduğunu anlatıyor. Bazı soruların soru olarak kalması, sırf öyle kaldıkları için güzel zaten.

10 Nisan 2010 Cumartesi

The Descent: Part 2 (2009)


Yönetmen: Jon Harris
Oyuncular: Shauna Macdonald, Krysten Cummings, Gavan O'Herlihy, Douglas Hodge, Joshua Dallas, Anna Skellern, Michael J. Reynolds, Natalie Jackson Mendoza
Senaryo: J Blakeson, James McCarthy, James Watkins
Müzik: David Julyan

Neil Marshall’ın korku harikası The Descent’in üzerinden 5 yıl geçti. Ama devam filmi bizi 2 gün sonrasına götürüp oradan başlatıyor. Marshall bu kez “executive producer” koltuğunda iken yönetmenliği aslen bir kurgu işçisi olan (bu alanda kalıbını bastığı ilk The Descent dışında Snatch, Layer Cake, Eden Lake yabana atılır cinsten değil) Jon Harris’e bırakmış. Yani The Descent: Part 2 onun ilk yönetmenliği. Belki ilk film kadar olmasa da Part 2’yi beğenmiş olmamın sebebi, Marshall’ın tümden elini eteğini çekmemiş olmasıdır. İlk filmin tüy dökücü karanlık atmosferi, klostrofobisi ve sese duyarlı kör yaratıkları aynen korunmuş. Sarah’nın tekrar yeraltına inmek zorunda bırakılması bende de “yine mi” duygusu yarattı. Kolay değil, ilk filmde bir dakika bile huzur yüzü görememiştim. Ama bu duygu, zamanında yaşanmış olan o korku ve şiddeti diken üstünde tekrar izleyecek olmanın çekiciliğiyle bütünleşmiş bir korku. Bu yüzden o yeraltına inmeyi tekrar istedim.

İlk filmin çifte finalinden hangisinin bu filmin çıkış noktasını oluşturduğunu, Sarah’nın tek kurtulan olmasından anlıyoruz. Kaybolan kızlar için hemen geniş çapta bir arama başlatılmış. Fakat Sarah birden hafızasını kaybetmiş biçimde ortaya çıkınca, olayı medyaya duyurmadan iki polis, üç mağara araştırmacısı ve tabiî neler olup bittiğini hatırlaması, ekibe yol göstermesi için tekrar cehennemin dibine sokulan kadersiz Sarah’dan oluşan gizli bir ekip oluşturuluyor. Sevgili yaratıklarımızın onları beklediğinden habersiz, yıllar önce oralarda çalışmış madencilere ait eski bir asansör yardımıyla belâlarına doğru inmeye başlıyorlar. Sarah’nın hafızası mağara içinde tekrar yerine gelmeye başladığında ise artık çok geç oluyor. Çıplak ve her dâim aç yer altı ahâlisi, klişe yöntemlerle “ce” yapıp bu davetsiz misafirleri olduğu kadar seyirciyi de yerinden hoplatınca, üstüne bir de ince tabakalar çökünce hepsi bir yana dağılıyor ve film ikiye bölünüyor. Bu arada o bir yana dağılmalar, böyle panik anlarında gerekli hale gelen kenetlenme hadisesine pek uymadığı için tuhaf görünüyor. Yaşamayan bilemez belki ama anlık bir paçayı kurtarma bencilliği yaşanıyor olabilir o esnada.


Derken kâbus başlıyor, kahramanlarımız birer birer telef oluyor, kimlerin sona kalacağı yavaş yavaş belirginleşiyor ve yine ucu açık bir finalle The Descent: Part 3’e göz kırpılarak film bitiriliyor. Şimdi bu filme gerek var mıydı? Bence yoktu. Yaratıkların kim ve neden orada olduklarına dair bazı ipuçları verildi. Verilmese de olur muydu? Bence olurdu. Özellikle korku/gerilim türüne gönül vermiş çaylak yönetmen ve senaristlere staj olanağı sağlayan bu tür devam projelerini lastik gibi uzatmanın sadece onlara faydası dokunuyordur. Üç taze senarist ile Jon Harris’in yönetmenlik siftahı, en azından rezil rüsva olmadan işini görüp gitmiş nitelikte. Benim gibi o yeraltı mağaralarının dehşet verici iklimini özlemiş olanları memnun edebilecek ölçüde ürkütücü, ölen karakterlere az çok üzülmemizi sağlayacak ölçüde dramatik ve kan revan görme açlığını bastıracak ölçüde sert bir film olmuş diyebiliriz. Sağlam mide gerektiren sahneleriyle, en sakin anlarında bile rahatsızlık yaratan gerginliğiyle ve Sarah ile yaptığı çarpıcı finaliyle gözünü budaktan sakınmadığını söylemeye getiriyor. İlk filme fazladan bir şey katmasa da, onun şânına gölge düşürecek saçmalıklarda da bulunmuyor diye düşünüyorum. İlk filmlerdeki eksiklikleri tamamlayıcı değil de, sadece birer uzantı oldukları gerçeğini göz önünde bulundurarak şu karşılaştırmayı yapmak istedim: The Descent: Part 2, [Rec] 2’den çok daha iyi bir uzantı olmuş.

9 Nisan 2010 Cuma

The Descent (2005)


Yönetmen: Neil Marshall
Oyuncular: Shauna Macdonald, Natalie Jackson Mendoza, Alex Reid, Saskia Mulder, MyAnna Buring, Nora-Jane Noone
Senaryo: Neil Marshall
Müzik: David Julyan

Genç ve güzel altı maceracı kız arkadaş heyecan dolu bir tatil için bir araya gelirler. Planları da derin bir mağaraya iniş yapmaktır. Meraklı gözlerle inceledikleri mağarada büyük bir kayanın düşmesiyle çıkış yollları kapanır. Artık karanlıkta onları aydınlatan tek şey fenerlerindeki zayıf ışıklardır. Av bekleyen yeraltı dünyasının ev sahipleri en az başlarına gelen bu olay kadar korkunçtur. Çıkış yolu arayan bayanlar arasındaki sırlar açığa çıktıkça gerilim de artar. Birbirlerine sırt dönmeleriyle kurtuluş yolunda artık herkes kendinden sorumludur.

Diğerleri hayatta kalmak için savaşırken, Sarah, yakın zamanda ailesinin ölümü ile girdiği yalnızlık sendromundan henüz kurtulamamıştır. İhanete uğramış ve çaresiz bir durumdayken Sarah, hayatta kalmak için tek yapmaları gerekenin en az yaratıklar kadar vahşi olmak olduğunu anlar.


Neil Marshall, 2002 yılındaki Dog Soldiers'da bir kaç askerin kurt adamlarla olan mücadelesini anlatmıştı. The Descent ise bu defa ekstrem sporlara meraklı 6 kadının, daha önceden haritadan belirledikleri mağaralara düzenledikleri, ama orada mahsur kalmalarıyla tam bir kabusa dönen aktivitelerini konu ediniyor. Marshall’ın “crawlers” (sürüngenler) dediği yaratıklar, mağaranın derinliklerinde binlerce yıldır yaşayan, bu ortamda evrimleşerek birer canavara dönüşen ürkütücü ve ilginç tasarımlar. Mağaralarda bulunmaları yüzünden görme yetilerini kaybetmiş, ama buna rağmen koku ve işitme duyuları gelişmiş bu etoburlarla yaşanan can pazarı, konsept itibarıyla gayet klişe gözükmekte. Ancak Marshall, The Descent'de yarattığı son derece tedirgin edici mağara atmosferini, alışıldık korku-gerilim klişeleriyle ve özgün finaliyle birleştirdiğinde, son yılların en başarılı gerilimlerinden birine imza atmış oluyor.

Korku filmlerinde kullanılan kadın karakterlerin, kadın kahramanlara dönüşmelerine Alien serisinin getirdiği yorum tartışılmaz. Ripley’in, nereden çıkacağı belli olmayan, acımasız yaratığıyla girdiği mücadele zamanla ona siber-anaç bir tavır da kazandırmıştı. “İniş”, “soy”, “baskın” gibi farklı karakterde anlamlar içeren “descent” kelimesi bu üç anlamı da bünyesinde barındırıyor. The Descent, geriilim matematiğini ustaca kullanabilen denli zeki bir film.. Marshall’ın bu derece güçlü atmosfer yaratma becerisi sayesinde, filmin başında kahramanlarımızın mağara ambiyansını tarif ederken kullandıkları klostrofobi, panik atak, halüsinasyon, görsel ve işitsel yanılmaların ortaya çıkabileceği tam bir cehennem buluyoruz. Zaten yeterince bunaltıcı bu ortamda yaratıkların da bulunması, özellikle türün meraklısı olan-olmayan izleyiciler için gerilim sınırlarını sonuna kadar zorluyor.

Kocasını ve kızını trafik kazasında kaybeden Sarah’nın filmin merkezinde olmasının sebepleri başlangıçta bize yeteri kadar sunulsa da, diğer karakterlerle de empati kurulabilmesinin temel nedeni, Marshall tarafından içine sokulduğumuz bu karanlık labirent ortamı. Marshall, Sarah’nın yardımıyla bu ortamın aslında bir rahim olduğunu temsili biçimde vurguluyor. Gördüğü halüsinasyonlarda kızının birden yaratığa dönüşmesi, yine sık sık gördüğü doğum günü pastası ve sonlara doğru tasvir edilen doğuma benzer muhteşem sekans, filmi pek çok benzerinden üstün kılıyor. Kan havuzundan çıktıktan sonraki Sarah, kesinlikle Ripley’in farklı boyuttaki ruh kardeşi.


Neil Marshall’ın finalde bize oynadığı zalim oyun, gerçek bir yönetmen hakimiyeti gösterisi. Marshall’ın insafına kaldığımızı hissettiğimiz anda, tıpkı film boyunca olduğu gibi başımıza gelecekleri kestirmemiz güçleşiyor. Yönetmenin sırf bu sağı solu belirsiz tavrı ve tüm karakterlerini kadınlardan oluşturması sebebiyle empati kurmayı kolaylaştırdığı gibi, bunun yanında denklem sayısını da arttırıyor. Bilinen ya da tahmin edilen tek bir çözüm yerine, çözümsüzlüğü yüceltiyor Marshall.

Filmin başlarındaki doğa görüntülerinin mağaralardan sonra karanlığa gömülmesi de Marshall’ın zalimliklerinden. Dışarıdaki güzelliklerin varlığını kahramanlara ve bize gösterdikten sonra, mağaralara kapatılan sadece bu 6 kadın olmuyor böylelikle. Yeşil ve kırmızı ağırlıklı sahnelerin klostrofobisi, bayanların mağarada kendi el kameralarıyla çektikleri görüntülerin korkunç güvenilmezliği, içinde bulunulan girdabın derinliğini kelimelerle anlatmayı güçleştiriyor. Neil Marshall, The Descent ile son zamanlarda artma eğilimindeki çağdaşları arasında, son derece cesur sahneleri ve kendi anlayışıyla hakimiyet kurduğu tarzıyla, saygın bir konumda olmayı hak ediyor.

5 Nisan 2010 Pazartesi

The Messenger (2009)


Yönetmen: Oren Moverman
Oyuncular: Ben Foster, Woody Harrelson, Samantha Morton, Steve Buscemi, Jena Malone
Senaryo: Alessandro Camon, Oren Moverman
Müzik: Nathan Larson

Tam Amerika’nın savaş sendromları ile ilgili söylenmeyen ne kaldı derken, Irak’ta ölen askerleri ailelerine bildirmekle görevli iki askerin dramına eğilen The Messenger çıktı. Bu konuda tecrübeli Tony Stone (Woody Harrelson) ile, onun emrine verilen savaş kahramanı (ki bir işgali yıllardır savaş diye yutturmaya çalışmaları bir yana) Will’in (Ben Foster) bu zorlu görevi, haliyle trajedi, gözyaşı ve nefret yüklü anları da beraberinde getiriyor. Kocasının ölüm haberini ilettikleri Olivia’ya (Samantha Morton) Will’in ilgi duymaya başlamasıyla hikâye katmanlaşmaya çalışıyor. Ama güçlü kadrosuna rağmen, filmin aynı ölçüde güçlü olmadığını düşünüyorum. The Messenger yine bildik asker dönüşü travma ve hayat sorgusu mızmızlıkları üzerine etkili bir şey koymadan Amerikanca oyalanan bir film. Kahramanlığı esnasında yaralanması yüzünden sunî gözyaşı kullanan, üstüne de insanlara oğlunun, kızının, kocasının öldürüldüğünü söylemek zorunda bırakılan Will, film için plânlı olduğu her halinden belli bu durumun merkezinde yer alıyor. Ayrıca kaçamak yaptığı eski aşkı ve Olivia arasında sıkışmış bir aşk çocuğu kompozisyonu üstleniyor. Senaryo ise bu kadar çok karpuzu bir koltuğa sığdıramıyor bana göre. Geveze bir ex-alkolik olarak filme (ve son zamanlarda oynadığı diğer filmlere) renk katabilen Woody Harrelson’ın da ne yazık ki iyi işlenmeyip sığ bırakılmış özelliklerini, hüngür hüngür ağlaması bile kurtaramıyor.

Açıkçası özeleştiriye hayli müsait konusunu gereksiz uzatmalar ve duygu sömürüleriyle heba eden, bir şekilde “vatan sağolsun”u ve “savaş karşıtı olsak da olmasak da askerlerimizi destekliyoruz”u araya sıkıştıran, bir yere vardıramadığı Will’in aşk hayatıyla fazla vakit öldüren, tek taraflı bir film The Messenger. İçip içip eski sevgilinin nişan törenine davetsiz gitmek gibi türlü saçmalıklarla hem yere bastırmaya çalıştığı karakterleri, hem de filmi küçük düşüren Oren Moverman, tek plânlı mutfak sahnesiyle teknik açıdan fark yaratmaya çalışır görünse de, iyi niyetten öteye gidemiyor. Oyuncu yönetimine kafa yormayıp, doğru oyuncuları seçerek aradan çekilmeyi tercih ettiği fikri uyandırdı bende. Evet oyuncular doğru ama senaryonun onlar için tasarladığı geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanlar pek ilgi çekici sayılmaz. Sadece Olivia’nın ölen kocası hakkında hissettikleri, filmin birçok savunusundan daha gerçekçi göründü o kadar. Onun dışında beklediğimden daha zayıf bir film olmasına üzüldüm.

4 Nisan 2010 Pazar

Smart People (2008)


Yönetmen: Noam Murro
Oyuncular: Dennis Quaid, Sarah Jessica Parker, Thomas Haden Church, Ellen Page, Ashton Holmes
Senaryo: Mark Poirier
Müzik: Nuno Bettencourt

Profesör Lawrence (Dennis Quaid), başarılı bir akademisyendir. Ama dul olan Lawrence, aşk ve aile gibi kişisel problemlerinin çözümünde çaresiz kalmaktadır. Özlemini çektiği tutkuyu hiçbir şeyde bulamayan Lawrence, orta yaş krizinin eşiğindedir. Ancak üvey kardeşi Chuck'ın (Thomas Haden Church) aniden çıkıp gelişiyle, eski öğrencisi Janet (Sarah Jessica Parker) ile yıllar sonra tesadüfen yeniden karşılaşması aynı günlere denk gelince Wetherhold ailesinde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.


Smart People, çeşitli nedenlerden ötürü hayatlarının dizginlerini eline alamamış veya aldığı dizginleri yeterince sağlam tutamamış dört insan etrafında şekillenen sessiz sakin bir Amerikan bağımsızı. Sessiz tabiri film için gayet uygun. Çünkü yeterli gerekçeleri olmasına rağmen hiçbir karakter birbirine bağırıp çağırmıyor, içlerinde esen sert rüzgarları abartmadan, makul yöntemlerle dile getirmeye uğraşıyorlar. Konumu, mevkisi, eğitimi ne olursa olsun, zeki insanlara ait diyalog yöntemlerini benimsiyorlar. Öyle ki tüm meselelerin odağındaki Dennis Quaid’in canlandırdığı profesör Wetherhold bile film boyunca insanların kulağına fısıldar gibi konuşuyor. Fakat bu sessizlik, filmin dramatik etkisinden pek bir şey götürmediği gibi, gereksiz gerilimler yaratmamak suretiyle sorunların daha akıllı biçimde masaya yatırılıp çözülmesine yardımcı oluyor. Öğrencilerin isimlerini aklında tutamayacak kadar dalgın ve umursamaz Wetherhold’un, çok sevdiği eşini kaybedişi ile bir türlü toparlanamamış duygu dünyası, çocukları ile iletişimsizliği, üvey kardeşi ile olan “üvey” duyarsızlığı, yıllar sonra karşılaştığı eski öğrencisi Janet’a karşı paslanmış romantizmi, bunun yanında kariyeri için almak durumunda kaldığı önemli bir karar filmin kabaca çizilmiş haritası. O haritayı filmin kendine has bağımsız duruşunu fazla derinleştirmeden detaylandıran ise diğer karakterler oluyor.

Karakterlerin birbirleriyle olan ilişkilerinde farklı psikolojik okumalar mümkün. Duygusal krizin eşiğindeki Lawrence, çevresine olan ilgisizliğine rağmen, nasıl yapılacağını tam olarak bilemese de bir şeyleri telafi etmek niyetinde denebilir. Bu telafi duygusunun artık hayatının bu kriz döneminde kendisine görünmesinde çeşitli etkenler rol oynamakta. Babası ile iletişim kurmanın yolunun, onun istediği gibi notları yüksek çalışkan bir öğrenci olmaktan geçtiğini düşünen ve kendisini bu yönde programlayan Vanessa ile, babasının okulunda öğrenci olan James, Lawrence gibi ilgisizliğinin farkında bile olamayacak bir babanın çocukları olmanın sıkıntılarını yaşamaktalar. Lawrence’ın hayatına bir de eski öğrencilerinden biri olan doktor Janet’ın girmesi de özellikle Vanessa’nın ilgi bunalımını kıskançlığa doğru yönlendiriyor.

Öte yandan, öğrencisi iken Lawrence’a ilgi duyan Janet açısından böyle zor bir adamla ilişkiyi göze almak, geçmişte bir şekilde ıskalanmış heveslerin yansıması olarak görünse de, bir hevesin ötesine geçmesinde etkili olan şey aslında o hevesin kanlı canlı olarak ikinci bir şans şeklinde karşısına çıkması ile anlamını buluyor. Başarısız bir ilk randevunun ardından ders alınmış ikinci bir rendevu, biri genç, diğeri ondan biraz yaşlı iki insanın kendilerini yeni bir ilişkinin eşiğinde test etmelerine yardımcı oluyor. Son olarak Lawrence’ın “üvey” olduğunu her fırsatta vurguladığı, bir işte dikiş tutturamamış, sevimli bir sorumsuzluğu olan, ama buna rağmen ilişkiler konusunda hiç de acemi sayılmayan, anlayışlı ve olgun kardeşi Chuck ile mecburen yeniden başlattığı ilişkisi de bu kritik dönemde Lawrence’ın telafi bilincinin oluşmasında etkili oluyor. Chuck açısından da Lawrence’ın bu geçiş dönemi, hem üvey kardeşi, hem de yeğenleri ile olan ilişkisini yeniden gözden geçirmesinde bir başka geçiş dönemini doğuruyor. Özellikle Vanessa ile önceleri pek fazla yakın olmadığını fark ettiğimiz Chuck, filmin bize sunduğu bir “yeniden başlama” ile daha değişik bir ergen-yetişkin etkileşimine giriyor ki, bu noktada bazı sorunlar baş gösteriyor.


Babasının yıllar sonra başka bir kadınla ilişkiye girmesini hazmedemeyen Vanessa, üvey amcası Chuck’ın ergen-yetişkin kimliği arasında sıkışmış, bunu da dışarıya bezginlik olarak yansıtma eğilimindeki kişiliğinde bir anda kendi sıkıntılarını hafifletici bazı sebepler keşfediyor. Babasının ilgisizliğine karşı, amcası Chuck’ın ilgisini yanlış yorumlamaya kadar götürmesinin altında yatan gerçek, kendi yaşıtı olmayan Chuck’tan aldığı “yaşıt” reaksiyonlar. Kısa bir süreliğine de olsa hiç sahip olmadığı sevgilisi ve sahip olduğu, ama ergen hissiyatıyla ilgisini çekmekte zorlandığı babası arasında bir konuma oturttuğu Chuck’ın Vanessa için oluşturduğu figür, yaşından olgun bir zekaya sahip Vanessa gibilerin bile tanımlamakta zorlandığı duygusal boşlukların insan hayatında ne derece önemli rol oynadığının sembolü. Bir üvey kardeş ve bir üvey amca olarak Chuck’ın bu “üvey” konumunu hiç gurur meselesi haline getirmeyişi de onun sorumsuz bir asalak olduğunu göstermiyor. Çünkü hem Vanessa’nın, hem de Lawrence gibi bir üniversite profesörünün duygusal sancılarına iyi bir dinleyici olan, çok basit ama tam isabet tavsiyeleri bulunan Chuck’ın sıcaklığı, mevki ve eğitim yönünden üst düzey akrabalarının karşısında daha pratik bir zekanın tezatıyla uyum yakalıyor. Hatta birçok sorunun çözümü o pratik zekada, o basitlikte saklı olabiliyor.

Chuck, bu sevimli basitliği temsil ederken, günlük yaşamda karşılaştığımız veya yaşlı ebeveynlerimizden gördüğümüzün bir benzeri olarak eğitimsiz samimiyeti ve hayat tecrübesini de bünyesinde barındırıyor. Filmin belki de en önemli hatası, Lawrence’ın büyük çocuğu James’e yeterince ilgi göstermeyişi. Sanki James’in tüm ailevi sorunlarını temsil etmek üzere Vanessa seçilmiş, tüm talepler onun aracılığıyla yapılmış. Ailenin küçük kız evladı olarak yaşadığı duygusal dalgalanmalar James’e göre onu daha fazla etkileyecek, bu problemlere zeki fakat tam olgunlaşmamış vizyonu ile bakacak olması kabul edilebilir. Hatta bu zeki bakış açısının filme yansımaları hem olumlu, hem de eğlenceli. Ama madem öyle, neden James diye bir kardeş daha uydurulmuş veya ona da belli bazı çözümü kolay sorunlar yüklenmemiş?


Smart People’ı yöneten Noam Murro ve yazan Mark Poirier, bu ilk filmlerinde gayet olgun bir tavır sergiliyorlar. İlk filmde böylesi bir yetkinlik her bağımsız Amerikalı sinemacıya nasip olmuyor. Murro ve Poirier, James haricinde merkezdeki dört karaktere yeterli ilgiyi göstermiş olmalarına karşın, kaba saba duruşunu başarıyla inkar ettirdikleri Chuck üzerinde biraz daha durabilirlermiş izlenimi verdiler. Yine de senaryo bağlamında, ismi ile uyum sağlayabilen bir yazımın izlerini sürme iyi niyeti ile hareket etmeleri ve başarılı oyuncuları taze kariyerlerine akıllıca monte edebilmelerinden ötürü gelecek için ümit vermekteler. Dennis Quaid’in tecrübesinden, Thomas Haden Church’ün dengeleyiciliğinden, Ellen Page’in artık alışılagelen, yaşından üstün diyalogları seslendiriş ustalığından ve Sarah Jessica Parker’ın popülaritesinden ve Extreme grubunun gitaristi Nuno Bettencourt'un dingin folk ezgilerinden faydalanmayı bilmişler. Zekanın sadece akademik değerlendirmeden ibaret olmadığını, bazen günlük hayatı sürdürebilmek, acılara ve hatalara rağmen yola sağlıklı biçimde devam edebilmek için de iletişim zekası gerektiğini, onun da çok uzaklarda olmadığını anlatmaya çalışan, insanın kendine dair umudunu yitirmemesi mecburiyetinin altını çizen, bunda da bana göre başarılı olan bir film Smart People.