29 Ocak 2026 Perşembe

Stranger Than Fiction (2006)


Yönetmen: Marc Forster
Oyuncular: Will Ferrell, Emma Thompson, Dustin Hoffman, Maggie Gyllenhaal, Queen Latifah
Senaryo: Zach Helm
Müzik: Britt Daniel, Brian Reitzell

Karen Eiffel, uzun yıllar süren çalışmalarından sonra romanını büyük oranda tamamlamıştır. Tek eksik romanın sonunun bir türlü belli olmamasıdır. Baş kahramanı Harold Crick'i nasıl öldüreceğine karar verememesinden kaynaklanan bu sorun, Karen'ın hayatını kabusa çevirir. Ama bütün bu olanlardan habersiz yaşayıp giden biri vardır: Harold Crick! Harold, Karen'ın romanda kendisi ile ilgili olarak yazdığı herşeyi birebir yaşamaktadır. Romanın gidişatı ile kendisi arasındaki bağlantıyı keşfeden Harold, hayatının sonunun romanın sonu ile aynı olmaması için bir şeyler yapması gerektiğini anlar. Bütün bu olanlardan habersiz olan Karen, büyük bir gayretle romanını sonlandırmaya çalışmaktadır.


Stranger Than Fiction’dan söz ederken esas girişin Will Ferrell’in canlandırdığı Harold Crick ile yapılması uygun görülebilir. Ama Harold, romancı Eiffel’in yarattığı bir karakter ve aralarındaki ilişkiyi daha iyi anlamak adına Eiffel ile yapılan bir giriş daha sağlam temelli olacaktır. Romanın yazarı Eiffel ile romanın baş kahramanı olan vergi müfettişi Harold arasındaki ilişkinin bize çağrıştırdıkları o kadar çeşitli ki. Tanrı-kul, efendi-köle, Azrail-fani, anne-oğul... Asosyal, plan-program, tertip düzen manyağı ve bu sayede oldukça sıkıcı Harold’un dişlerini kaç defa fırçaladığını, kaç adımda otobüse ulaştığını, her gün aynı saatte harfi harfine ne yaptığını, saat kaçta uyuduğunu vesaire, İngiliz aksanıyla konuşan orta yaş üzeri bir kadın sesinden duyuyoruz. O ses, belgesel anlatıcıları, haber spikerleri kadar düzgün diksiyonu ve estetik bir rutinle dile getirdiği cümleleriyle bize bu adamı tanıtmakla yükümlü tipik bir dış ses olarak görünüyor. Ta ki Harold o sese bir tepki verene kadar. Bu durum bizim için de tam bir şok! Çünkü bir romandan çıkmış gibi savrulan bu cümleleri meğer bizim gibi Harold da duyuyormuş.

Bu bilgiyi edindikten sonra o ana kadar Harold ile ilgili verilen bu bilgiler ilgimizi çekmemişse bile, artık daha dikkatli dinliyoruz. Kendi hayatının detaylarını hiç tanımadığı bir kadının sesinden dinleyen ve buna reaksiyon veremeyecek kadar bıkkın bir rutine hapsolmuş Harold, o ses birdenbire satır arasında Harold’un öleceğini söyleyince artık o rutinin bozulacağını hem biz hem de o fark ediyor. Durup dururken kaynağı belirsiz bir ses size öleceğinizi söylediğinde her insan gibi Harold da o sesten daha fazlasını duymak istiyor. Ama ses, öyle Harold’a cevap verebilecek bir durumda değil. Bazen susuyor, hiç konuşmuyor. Bu da Harold’u deli ediyor, isyan ettiriyor tabi. Sesin ara ara susmasının da sebebi, sahibi ile doğrudan alakalı. Çünkü o ses, ciddi bir yazar tıkanıklığı içine girmiş bulunan, tarzı ile birçok hayran edinmiş ünlü yazar Karen Eiffel’in sesi.

Harold’un öleceğini daha filmin başlarında öğrenmiş olmamız, filmin geri kalanına zarar vermek şöyle dursun, farklı karakterlerin de dahil olması durumunu beraberinde getirmesiyle, son derece düzeyli bir fantastik komedi ile sahici bir dramın karışımını yudumluyoruz. Hem daha Harold’un öleceği de kesin değil. Öleceğini öğrendiği andan itibaren Harold’un kendi yaratıcısının peşine düşmesi, bu süreçte Eiffel’i bir yazar olarak çok iyi analiz etmiş olan üniversite profesörü Jules Hilbert (Dustin Hoffman) ile buluşması, vergi cezası kesmek için uğradığı pasta dükkanını işleten deli dolu, asi ve idealist Ana Pascal (Maggie Gyllenhaal) ile tanışması da gerçekleşiyor. Hikayenin diğer tarafında ise, yazarların çektiği kabızlığa karşı yayımcı şirketlerin görevlendirdiği kontrol görevlilerinden birinden Eiffel da nasibini alıyor. O da Penny (Queen Latifah) ki filmde ona da gereksinim var. Çünkü Eiffel’in yazma sıkıntısının nedenlerini izleyici ile paylaşabilmesi arasında bir köprü lazım. Kısaca senarist Zach Helm, filmin karakterlerini laf olsun diye tasarlamamış.


Oyuncu kadrosu da aynı titizliğe sahip çıkıyor. Emma Thompson ve Dustin Hoffman’ın varlığı izleyene güven veriyor. Hele de Thompson, Karen Eiffel’in çaresizliğini yansıtmada bilinen ustalığını konuşturuyor. Will Ferrell ve Maggie Gyllenhaal uyumundan bahsedecek olursak, bu paragraf bitene dek “kimya” kelimesini çok sık kullanacağımı belirteyim. İkili arasında bir kimya sorunu olup olmadığı çok tartışıldı. Buna kesinlikle katılıyorum. Ancak bir vergi memuru ile pastacı arasındaki kimya nasıl olmalı ise, Harold ve Ana arasındaki kimya da öyle. Yani bu kimyasızlıktan bambaşka bir kimya doğuyor aslında. Gyllenhaal’ın karşısına Heath Ledger jenerasyonundan birini koysaydınız bana göre asıl o zaman zorlama bir kimya sorunundan söz edilebilirdi. Ana ne kadar hoş ve alımlıysa, Harold’un o kadar sıradan görünmesi gerekirdi. İşte bu kimya dersini de yüksek notla geçmiş bir film bana göre.

Will Ferrell’in tarzının dışına çıkmasının meyvesi çok lezzetli. Onun gibi her tarafı oynayan bir komedyenin böylesi oturaklı bir karaktere olan uyumu, Reign Over Me’deki Adam Sandler eksikliklerini hiç mi hiç hissettirmiyor. Bunda yönetmen Marc Forster’in etkisi ne derece etkilidir bilemiyorum ama filmin bütününü ele alırsak, özellikle Stay’den sonra kendisine fazlaca bel bağladığım Forster’ın bir sonraki filminde bu kadar iyi olmasını da beklemiyordum. Yine fantastik bir hikayeyi, bu kez dozajı kontrollü bir komedi ile perdeye yansıtma becerisi sayesinde bir kat daha devleşiyor.


Harold’un hayatın anlamını, Eiffel’in yazarlık adı altında yaratıcılık gücünün sınırlarını sorguladığı mükemmel bir film Stranger Than Fiction. Mükemmelliği kişisel bir yorum olarak kullandığımın altını çizerek, bazı eleştirilerde rastladığım noktalara da değinme hakkımı saklı tutuyorum. Mesela güldürmeyi birinci amaç olarak görmeyen komedilere alışmak için çok yerinde örneklerden birisi. Neden böyle bir şeye alışalım derseniz, bu filmler katran karası dram potansiyellerini, o dramın dokusuna zarar vermeden ustaca yumuşatan, kırılganlığını sevimli unsurlarla muhafaza ve müdafa eden özelliklere sahiptirler diyebiliriz. Stranger Than Fiction, bayrak yarışında Eternal Sunshine Of The Spotless Mind, Being John Malkovich, Truman Show, Adaptation, Grounhog Day gibi devlerle aynı kulvarda koşan bir film. Şimdilik sıra onda ve onun elinden bayrağı alacak olan filmi beklemekte. Peki bu yarış neyin yarışı ve bu kulvar neyin kulvarı?

Hudutsuz bir hayal gücünün, yaratıcılığın, fantezinin hudutlarını kendi mütevazi gramerleriyle çizen, gerçek olamayacak öykülerinden insana dair gerçeklikler elde etmeyi başaran yapımlar bunlar. Üstelik hikayesiyle, hudutlarıyla sapına kadar gerçek anlatımlara sahip filmlerin başarılı olabildiği kadar hem de. Hayatı boyunca bir TV dizisi kahramanı olduğundan habersiz yaşayan, bir sabah uyandığında her gün aynı günü yaşamak zorunda kalan, eski sevgilisini unutmak için tüm hafızasını sildiren, hayranı olduğu sanatçının beynine giden bir yolu keşfeden veya Harold gibi bir gün kendisinin aslında yazar tıkanıklığı içinde olan bir yazarın baş kahramanı olduğunu fark eden bireylere dair anlattıkları şeyler, yaşadığımız hayatın anlamına yapılacak en sıkı vurgular olmalı. Bu filmler 21. yüzyıla uzandığımız günlerin sinema şaheserleri kabul edilmeli. Çünkü günümüz kirliliğinde buna benzer yaratıcı fikirlerin sinemaya aktarılması, bırakın aktarılmasını, o fikirlerin ortaya çıkması bile o kadar zor ki. Son derece hassas bir denge tutturulması da şart.

Bu eşsiz kulvarda bu filmlerle aynı bayrak yarışında koşma fırsatını ellerinin tersiyle iten Angel-A ve Click gibi fikirlerin heba edilmesi ile bu dengenin önemi daha da anlaşılır bir hal alıyor. Her biri için derin incelemeler yapabileceğimiz, sonuçta ise sadece insanın özüne ulaşabileceğimiz bu eserleri bağrımıza basmalı, gelecek nesillere aktarmalıyız. Stranger Than Fiction için yapacağımız incelemenin sonucu da bu filmlerden farklı bir yola çıkmıyor. Bize hayatımızın da birer roman olabileceğini, hepimizin kendi romanımızda baş kahraman, başkalarının romanlarında ise etkin veya değil, bir yan karakter olduğumuzu hissettiriyor. Dünyanın bir yerinde bizi yazan bir yazarın olduğu fikrine tebessüm ettiriyor. Kimi zaman romanlardan daha tuhaf bir hayatımız olduğu düşüncesine kapıldığımız anlara mütevazi bir gönderme yapıyor.

17 Ocak 2026 Cumartesi

The Ballad Of Wallis Island (2025)

 
Yönetmen: James Griffiths
Oyuncular: Tim Key, Tom Basden, Carey Mulligan, Sian Clifford, Akemnji Ndifornyen
Senaryo: Tom Basden, Tim Key
Müzik: Adem İlhan

İki kez piyango kazanmış olan Charles, en sevdiği müzisyenler olan ve uzun süre McGwyer Mortimer adıyla müzik yapıp ayrılmış Herb McGwyer ve Nell Mortimer'ı tekrar bir araya getirmeyi hayalini gerçekleştirmek üzeredir. Gözlerden uzak Wallis Adası'ndaki evinde yalnız yaşayan Charles, başta bir konser olacağını söylese de, aslında kendine özel bir gösteri ayarlamıştır. Önce bu durumdan habersiz Herb, ücreti karşılığı konser teklifini kabul ettiğinde Charles'ın fantezisi gerçeğe dönüşür. Ne var ki Nell de adaya gelince, bir zamanlar aralarında müzikal işbirliği yanında gönül ilişkisi de olan iki müzisyen arasındaki eski hesaplar yeniden su yüzüne çıkar. 2007 yılında Tim Key ve Tom Basden, "The One and Only Herb McGwyer Plays Wallis Island" adında 26 dakikalık bir kısa film senaryosu yazmışlar, başrolleri paylaşmışlar, James Griffiths de yönetmişti. Aradan 18 yıl geçtikten sonra aynı kadro bu senaryoyu uzun metraja çevirip The Ballad Of Wallis Island adıyla tekrar dolaşıma sokuyor. Kısa film, Charles'ın sadece Herb McGwyer'ı çağırmasıyla ilgiliyken, uzun metraja Nell Mortimer da eklenmiş. Tabii bununla beraber başka eklemelerle senaryo başarıyla uzun metraja uyarlanmış. Eşini kaybettikten sonra yalnız yaşamaya başlayan, eşinin de çok sevdiği müzisyen ikiliyi onun anısını da düşünerek bir araya getirme hayalinin peşinde koşan Charles, sürekli pozitif, neşeli, espri kovalayan, biraz da geveze bir adam. Başlarda bir miktar sinir bozucu dursa da, kısa sürede onun bu özelliklerine alışmak, sevimli bulmak hiç zor olmuyor.

The Ballad Of Wallis Island, önemli bir yanıyla yalnızlık temalı bir film. Charles'ın yalnızlığına, artık eski güzel McGwyer Mortimer günlerinden uzakta solo çalışmalara yönelmiş ve "solo" kalmış Herb'ün yalnızlığı ekleniyor. Bu süre zarfında evlenmiş olan, hatta adaya eşiyle birlikte gelen Nell, dolaylı da olsa Herb gibi eskilerin popülerliğinden uzaklaşmış ama solo da takılmayıp müziği geri plana itmiş. Keza, adanın küçük bakkalını işleten dul Amanda da bir başka yalnız karakter. Film aslında açıkça dillendirmese de, bu uzak adada yalnız kalmış Charles'ın hayatındaki en özel insanın kaybından sonra bu yalnızlığını kendisi için yine özel olan McGwyer Mortimer ile paylaşmak istediği anlaşılıyor. Bu üç kişi arasında kurulan ikili ve üçlü diyalogların akıcılığı, dengeli kurulumu, hüznü ve mizahı birbirinin içinde eriten hoşluğu, bu ruh haline hazır seyirciyle bağ kurmakta çok başarılı. Başta bu özel konser fikrine hiç ısınamasa da, Charles ile yavaş yavaş bir bağ kurmaya başlayan, hele de Nell adaya geldikten sonra beraber yaptıkları eski şarkıları yıllar sonra tekrar çalma fırsatı elde eden Herb'ün merkezdeki duruşu, Charles'ı daha da öne çıkaran bilindik bir senaryo başarısı aslında. Hatta o merkezin Herb kadar Charles'ın da durduğu yer olduğu anlaşılıyor. Karakterlerin kendi küçük aksları birbirlerini destekleme yolunda hiç sorun yaşamıyorlar. Nell'in filmdeki fonksiyonu ise, Herb ile yaptığı son konuşmadan anlaşılıyor: Bazen bir insanı özlediğimizi sanırız ama aslında özlediğimiz şey onun da içinde bulunduğu o eski dönemin kendisidir.

Herb, Wallis gibi ücra bir adada Charles gibi son derece sadık bir hayranı olduğu gerçeğinin şaşkınlığını da taşıyor. Solo kariyeri, ikili oldukları McGwyer Mortimer dönemleri kadar parlak sayılmaz. Bu yüzden Charles'ın yoğun hayranlığına karşı temkinli. Ama senaryo küçük dokunuşlarla ikisi arasında o kadar incelikli bir ilişki inşa ediyor ki, Herb bir süre sonra bu konser davetinin para kısmını çok da önemsemediğini anlamaya başlıyor. Ama Nell'in adaya gelmesiyle değişmeye başlayan bazı dengeler, artık eskimiş bazı duygular, tozlanmış anılar, zamanın aşındırıcı etkisini karakterlerin yüzüne vuruyor. Böylece geçip gitmiş zamanın sebep olduğu o kalp kıran, yürek burkan hüznün yüzeye çıkışı da kolaylaşıyor. Bazı iyi yazılmış senaryolar hiç görmediğimiz o geçmişi sanki bizzat oradaymışız gibi zihnimizde canlandırmayı, şimdiki zamana da tortusunu bırakmayı becerince kendi yolunu çok güzel çizebiliyor. Hele de bunu haylaz bir deniz ve gri gökyüzünün birleştiği şahane manzaralar içinde yapınca tadına doyulmuyor. İzlandalı görüntü yönetmeni G. Magni Ágústsson'un yer yer bu İngiliz filmine kattığı İskandinav dokusu, albüm olarak da çıkmış Tom Basden'in hem solo, hem de Carey Mulligan düetli folk şarkıları, özellikle Tim Key'in harikulade Charles performansı görülmeye, duyulmaya değer anlar. The Ballad Of Wallis Island, içinden folk müzik, yalnızlık, tenis, küllenmiş bir aşk, ince sızılar, nefis manzaralar, kelime esprileri, yağmur, telefon kulübesi, dilek fenerleri geçen, 2025'in en tatlı filmlerinden biri.

10 Ocak 2026 Cumartesi

Was Marielle weiß (2025)

 
Yönetmen: Frédéric Hambalek
Oyuncular: Laeni Geiseler, Julia Jentsch, Felix Kramer, Mehmet Ateşçi, Moritz von Treuenfels
Senaryo: Frédéric Hambalek

Okulda bir arkadaşından tokat yedikten sonra birden telepatik bir güce sahip olduğunu fark eden Marielle, ebeveynleri Julie ve Tobias'ın yaptığı ve söylediği her şeyi ayrıntılarıyla kafasında duymaya başlar. Başta ebeveynleri ona inanmasa da bildiği şeyler karşısında dehşete düşerler. İş ve özel hayatlarında mahremiyetleri kalmayan, yaptıkları ve söylediklerini kızlarından gizleyemeyeceklerini anlayan çift, birbirlerinden sakladıkları sırların açığa çıkmasına da mani olamazlar. Frédéric Hambalek'in yazıp yönettiği ikinci uzun metraj olan Was Marielle weiß (What Marielle Knows), bu absürt ve orijinal fikri üç kişilik bir aile etrafında çok iyi dolaştıran oyuncaklı bir dram. Ağır çekim yakın plan olarak Marielle'in tokat yediği sahneyle açılan film, tüm hikayesini bu tokat sonrasının sebep oldukları üzerine kuruyor. Hambalek, lafı dolaştırmayan, minimal sahnelerle oda gerilimleri yaratan, Marielle'in sahip olduğu bu fantastik gücün yol açacağı olası durumları zekice kurcalayan, beklenen çatışmaları başarıyla kuran cesur senaryosuyla ilgiyi hep diri tutuyor. "Şayet çocuğumuz gün içinde yaptığımız ve söylediğimiz her şeyi böyle bir telepati yoluyla bilseydi ne yapardık" sorusuyla empati kurmamızı ve izlendiğimiz/dinlendiğimiz hissiyle yaşayacağımız stresi yaşatmayı kolaylaştırıyor.

Bazı yetişkin alışkanlıklarından ve sırlarından korumaya çalıştığımız çocuğumuzu artık kontrol edemeyecek olmamızın nelere yol açabileceği üzerine böyle tuhaf bir fikirden hareket noktası belirleyen Hambalek, Marielle gibi telepatik gücü olmasa da aile içinde saklanan sırlardan, müstehcen konuşmalardan, hatalı ebeveyn davranışlarından etkilenen çocuklara da gönderme yapıyor. Annesinin bir iş arkadaşıyla flörtleşmesini veya babasının anlattığının aksine iş yerindeki etkisizliğini öğrenen Marielle'in bunları içine atmayıp aile içi yüzleşme için kullanmak istemesi, kulağa pek Z kuşağı refleksi gibi gelmese de, aslında Hambalek'in bir an önce çatışmalar kurmak istemesi gibi duruyor. Bu sırları içine atıp ihanet ve yalanların sürmesine izin vermiş olsaydı, muhtemelen çıkmaza giren bir ergen depresyonu izleyecektik. Oysa Marielle burada anne babasının mahremiyeti üzerinde sallanan bir kılıç misali düşünülmüş. Aile içi gerçeğin ve dürüstlüğün sigortası gibi de diyebiliriz. Yemek masasında bile mahkeme kurup hakimlik yapacak kadar donanımlı bir hale geliyor adeta. Çoğunlukla çiftlerin birbirlerine karşı verdikleri doğruluk, dürüstlük, sadakat imtihanlarını izliyoruz. Oysa burada çocuk da bu denkleme dahil ediliyor. Çocukların önünde kavga etmemek, küfürlü konuşmamak, doğruluk dürüstlük nutukları atmak ama arkalarından tam tersi davranmak ikiyüzlülüğünün farkındalığını da okumaları arasına katıyor.

Öte yandan Marielle'e atılan tokadın sebep olduğu bu fantastik gücün mahremiyet üzerinde bir tehdit unsuru olması, neden sadece kendi ebeveynlerinin mahremiyeti ile sınırlı kaldığını anlamamızı sağlamıyor. Zaten Hambalek bunu bir süper güç gibi genele yansıtmayıp küçük kalmayı tercih ediyor sanki. Hikayesinin ana malzemesi çekirdek aile. Marielle ve arkadaşının o tokada sebep olan tartışmalarının detaylarını görmüyoruz. Marielle'in küfür etmesi, bunun üzerine diğer kızın ona tokat atması, sonrasında bir "özür" meselesini de gündeme getiriyor. Marielle o kıza neden küfretti de o tokadı yedi bilemiyoruz. Ama şiddet kullanınca haklıyken haksız duruma düşülmesi diye bir gerçek varken, özür sahnesinde Tobias'ın itici tutumu da haklıyken haksız bir durum yaratıyor. Oradaki paradoksu çok iyi görmüş olan Hambalek, özünde bazı yetişkin davranışlarının ergen davranışlarından pek de farklı durmadığı fikrini de olumluyor. Gerek Julie, gerek Tobias, iş hayatlarında ve iş arkadaşlarıyla ilişkilerinde zaman zaman hiç de yetişkin davranışları sergilemiyor. Aslında "yetişkin davranışları" ifadesi tam olarak neleri kapsıyor, bunu da tam bilmiyoruz. Yine de ister ergen, ister yetişkin olsun, insani değerler, karakter yapısı, ahlak anlayışı her bireyde farklı şekillerde belirebiliyor. Sade ve akıcı bir rejiyle, kalibresine uygun performanslarla ilerleyen, Berlin Film Festivali’nden mansiyon alan film, tüm bu paradokslarla ilgili rasyonel düşüncelere sevk eden başarılı bir dram.