15 Eylül 2010 Çarşamba

Frozen (2010)


Yönetmen: Adam Green
Oyuncular: Emma Bell, Shawn Ashmore, Kevin Zegers, Ed Ackerman, Rileah Vanderbilt
Senaryo: Adam Green
Müzik: Andy Garfield

Üniversiteli üç gencin haftasonu tatillerini geçirmek üzere kayağa gitmeleri, dönerken son telesiyeje bindiklerinde görevlilerin vardiyasında yaşanan dikkatsizlik sonucu ıssız bir yerde havada asılı kalmaları gibi orijinal bir konuya sahip Frozen, bu konunun nimetlerinden tam olarak faydalanamasa da etki bırakmayı başaran bir film. Olayın Pazar günü gerçekleşmesi yüzünden bir haftadan önce telesiyejin çalışmayacak olması, dondurucu soğuk ve aşağıda bekleyen aç kurtlar, bu içinden çıkılması güç durumun tabiatı gereği çemberi daraltan unsurlar.

Kurtulmak için çözüm seçenekleri fazla olmayan, ama o seçenekleri zorlama yönünde çaresizlik, hayatta kalma içgüdüsü, kahramanlık veya aptallık olarak yorumlanabilecek gayretlerde bulunan gençlerin dramı, kimi zaman filmin kendini bile aşan nitelikte sahici denebilir. Bir Amerikan yapımı olmasına rağmen, böylesi ilginç bir hayatta kalma mücadelesinin şartlarını hazırlamış ve o şartları çeşitli kereler pratiğe dökmeyi becermiş bir film olarak Frozen’dan son dönem düşük bütçeli, karlı ve soğuk İskandinav gerilimlerinin tadını almak da mümkün. Yazıp yöneten Adam Green’in birçok detayı ıskalamış, kurtulma çabalarını fazla kasmış ve bireysel dramları yeterince sağlama alamamış anlatımı, ilginç biçimde filmin “herkesin başına gelebilecek olağanüstü bir durum” konumunun önüne fazla geçemiyor.


Karakterleri tanıtma, sevdirme ya da içlerini doldurma amaçlı giriş bölümü filme biraz gaz biriktirse de, filmin gerçekten başladığı havada kalma ânından itibaren o gazı almak için kozları da ortaya dökülmeye başlıyor. Çocukluk arkadaşının güzel bir sevgili tarafından elimizden alınması, bizim için tehlikeyi göze alacak birinin fikrini değiştirmesi yönünde onu iknâ etmeye fazla çalışmama psikolojimiz, her şey yolundayken yapacaklarımızın/yaptıklarımızın, hiçbirşey yolunda değilken hayatî önem kazanması, doğal olarak sonunu düşünemediğimiz kararlarımızın başımıza iş açmasından ötürü duyduğumuz vicdan azabının anlamsızlığı gibi basit sayılabilecek ayrıntılar bu andan itibaren kendine yer buluyor.

Daha da önemlisi, giriş bölümünde özdeşleşme sorunu yaşayabileceğimiz karakterlerle, içinde düştükleri durumun vahametini ve ölüme farklı yollardan ne kadar yakın olduklarını çarpıcı biçimde gördükten sonra yakınlık kurabiliyor olmamız, Green’in konu orijinalliğini nasıl kullanabildiği ile doğru orantılı. Kaldı ki karakterlerle başarılı performansları yüzünden yakınlık kurabileceğimizi de sanmıyorum. Onları seyirciye yaklaştıran, oyuncular veya canlandırdıkları sıradan üniversite öğrencileri olmalarından evvel, içine düştükleri çıkmaz. Bu da çoğu zaman senarist ve yönetmenin başarısından ileri gelir. Adam Green, belki biraz daha özen göstermesi beklenen karakterlere ve özellikle Avrupalı akranlarının filmlerini daha da çaresizleştirdiği final anlayışına eğilmiş olsa sonuç mevcut olandan çok daha farklı olabilirdi. Yine de belli sahnelerde agorafobik bir ruh halini klostrofobik şekilde kabul ettirmeyi başarmış olması da önemli.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder