29 Ekim 2008 Çarşamba

The Midnight Meat Train (2008)


Yönetmen: Ryuhei Kitamura
Oyuncular: Bradley Cooper, Vinnie Jones, Leslie Bibb, Brooke Shields, Roger Bart, Tony Curran, Barbara Eve Harris
Senaryo: Clive Barker, Jeff Buhler
Müzik: Johannes Kobilke, Robb Williamson

Stephen King’in “onu okuduğumda adeta nutkum tutuluyor” dediği İngiliz yazar Clive Barker’ın aynı adlı kısa hikayesinden hareketle, kendine özgü fantastik bilim kurgu/aksiyonlar yazıp yöneten Japon sinemacı Ryuhei Kitamura’nın ellerine teslim edilen The Midnight Meat Train, metroda cinayetler işleyen bir kasap ve onu keşfeden fotoğrafçı özetiyle kendisini ikinci sınıf seri katil filmi olarak tanıtan, fakat finali ile beklenmedik bir dönüşüm geçiren ve sırf bu finali ile “ilginç” sıfatını kendine yakıştırabilen bir film.

Fakat oraya gelene kadar kurmaya çalıştığı film formatı hiç de orijinal değil ve ne kadar aşağılasak yeridir. Kilitli kapıyı açan kredi kartıyla, lavabodaki aynalı ecza dolabıyla, Brooke Shields’ıyla, iki sevgili arasında kurulan kıytırık dramatik ilişkisiyle bedava klişelerini önümüze seren zayıflığını, metro sahnelerinde olduğu gibi kanlı ve klostrofobik çekimlerle dengelemeye çalışan Kitamura, bu noktada güzel numaralar çevirmiyor değil. Ama keşke sonlara doğru gerçekleşen o sağlam metro kapışmasına kadar olan önceki yapı biraz daha özenli ve orijinal olsaymış. Böylece o kapışma sonrasında dumur yaratıp The Midnight Meat Train II’yi arzulatan kurulum, film bitiminde üretmeye çalıştığımız mantıklı (veya mantıklı olma iyi niyetli) teorileri bir bütün olarak hak edermiş. İlginçtir ki bana göre bu sakat haliyle bile hak ediyor.

Filmde sadece bir (rakamla 1) kelime eden kasap Mahogany rolüyle Vinnie Jones, işte o bir kelimeyle bize önceden ne olduğunu, sonradan neye dönüştü(rüldü)ğünü mükemmel biçimde özetliyor. Zaten onun kalıbının, duruşunun, bakışının asaletinden söz etmeye bile gerek yok. Çaktırmadan ucunu öyle açık bırakmış bir film ki, senaryosu adam gibi biri tarafından yazılmış The Midnight Meat Train II’yi şu an önüme koysalar üşenmeden oturur izlerim. Yönetmen koltuğunda Kitamura otursa da olur.

22 Ekim 2008 Çarşamba

Righteous Kill (2008)


Yönetmen: Jon Avnet
Oyuncular: Robert De Niro, Al Pacino, Carla Gugino, John Leguizamo, Donnie Wahlberg, Brian Dennehy, 50 Cent, Trilby Glover
Senaryo: Russell Gewirtz
Müzik: Ed Shearmur

Emekliliğe hazırlanan New York polisinden iki dedektif, David ve Thomas rozetlerini çıkarmadan önce, kadın ticareti yaparak kötü ün yapmış birinin cinayetini araştırmak için çağırılırlar. Hukuki sistemin açıklarından yararlanan suçluları hedef almış bir seri katille karşı karşıya oldukları ortaya çıkar. Katilin amacı polisin yapamadığını yapmak ve huzuru sağlamak için suçluları sokaklardan temizlemektir.

Bir önceki 88 Minutes filmini izlediyseniz, Jon Avnet’in kedi-fare polisiyelere olan ilgisinin son filminde de sürdüğünü göreceksiniz. İşlenen cinayetler, kafa karıştırmaktan hoşlanan bir katil, kafası karışan bir grup insan ve onların arasındaki kafası karışmış taklidi yapan katili bulma çabası içindeki baş karakter. Yalnız bu filmin sıradan polisiyelerden çok farklı bir konumu var. Dünyanın yaşayan en iyi iki aktörünün başrolde olması… The Godfather II ve Heat gibi iki suç başyapıtının kadrosunda yer almış De Niro ve Pacino, ilkinde hiç beraber sahnelerinin olmadığı, ikincisinde ise sadece iki sahneleri bulunan bu filmlerin efsane duruşlarında en büyük katkıda bulunan isimlerdi. Bu duruş, yıllar sonra bir daha asla bir araya gelmeyeceği düşünülen iki oyuncuya başrolün paylaştırıldığı Righteous Kill’in omuzlarına haliyle çok büyük bir yük bindiriyor.
  
İlginçtir, şimdilerde De Niro-Pacino ikilisinin rol aldığı bir filmin başarısız olacağına olan inanç, başarılı olacağına olandan daha fazla olabiliyor. Çünkü bir filmin başarılı, hatta klasikleşmesi için artık günümüz şartlarının oluşturduğu beğeni çıtası fevkalade yükselmiş, yüksek bütçeli, süperstar kadrolü filmlerin kalitesizlik sabıkaları artmış olduğundan, artık yılın hit filmi adaylarına şüpheyle yaklaşıyoruz. Başrolde De Niro-Pacino olsa bile. Mesela kaç sinemasever bu filmden en az Heat kadar, veya onu aşan bir başarı bekliyordu? Artık bu saatten sonra bu ikili tekrar yan yana gelse bile öyle bir film ortaya çıkmaz. Çünkü bazı yapımlar zirvedeyken bırakılmış, anlamsız yere suyu çıkarılmamış şekilde tarihteki yerlerini alırlar.

Tek ortak yanları, bu efsane ikilinin beraber rol aldığı bir film olmaktan ibaret olan Heat ve Righteous Kill arasında kıyasta bulunmak çok anlamsız. Ama De Niro ve Pacino’dan ötürü sırtına yük binmiş Righteous Kill’in beğenilmeme oranı, tüm olası pozitif özelliklerine rağmen yüksek. Bunda hem Jon Avnet’in senaryo zafiyetleri, hem De Niro-Pacino ikilisinin gerek oyuncu kimlikleri, gerekse filmde canlandırdıkları Turk-Rooster ikilisinin kimyaları etkili olmakta. Hikayenin seyrini de unutmamak gerek. Başrolünüzdeki adamların isimleri De Niro ve Pacino olmasına rağmen, hikayeniz klişelerle çevrili bir “katil kim” oyunu da olsa, tüm bu unsurlar arasında bir fikir birliği, bir tarz yakalayıp onları kaynaştırabilir, üst düzey bir polisiye elde edebilirsiniz. Fakat aklı hala 88 Minutes’de kalmış gibi duran, sanki orada yarım bıraktığı birtakım rol model-özbenlik çatışmalarını, kolektif intikam/adalet meselelerini halletmeye çalıştığını düşündüren takıntılı bir Jon Avnet’den daha tehlikeli olanı, galiba yine kendisi. Muhtemelen eski dostluklarının hatırına ikna ettiği iki dev oyuncuyu 88 Minutes’den bu yana en ufak bir ilerleme kaydetmemiş yönetim anlayışına hapsedince, Russell Gewirtz ise esasen Spike Lee’nin elinde iş görür hale gelen Inside Man’den bu yana en ufak bir ilerleme kaydetmemiş senaryosunu iki oyuncunun eline tutuşturunca başka türlüsü beklenmemeli. Olay yerine varıldığında “bunu yapanı mutlaka yakalamalıyız” gibi zeka dolu cümleler kurulması sadece De Niro-Pacino başrolündeki bir filme değil, herhangi bir polisiyeye bile komik kaçıyor.


Aslında 88 Minutes’in bazı bölümlerine bakarak Avnet ve çalıştığı senaristlerin “katil kim” oyununu oynarken az da olsa nasıl zeka pırıltıları gösterebileceğini savunmakta bir sakınca görmüyorum. Filmde göndermesi yapıldığı üzere satranç oyununa benzer, çeşitli fonksiyonları bulunan taşları, hatta aynı renkte, aynı tarafta bulunan taşları dizme, onları oyuna sokma ve çıkarma konusunda ciddi çabaları olan bir yönetmen. Evet, ama bu durum sadece oyunu oynadığı esnada böyle. Oyunun dışında kalan ve oyuna dahil olmayı bekleyen birtakım sosyal, psikolojik ve bireysel sorunlara cevaplar aynı işlerlikte değil. Üstelik en önemlisi, oynattığı oyunun istikrarı yok ve oyunun bitişi de her ne kadar hem 88 Minutes, hem de Righteous Kill açısından şaşırtıcı olsa da gerekçeleri sağlam temellere dayalı değil.

Birçok eleştirinin aksine son iki Avnet filminin esas sorununun klişeler değil, hikaye istikrarsızlığı olduğunu düşünmekteyim. Çünkü klişeler bile adam edilebilir, onlarla birlikte yaşayan bir yönetmen isterse pekala onların varlığını kısa süreli de olsa unutturabilir. Kaldı ki her iki film de katilini saklamayı bilen, hedef şaşırtabilen kıvraklıklara sahipti. Sonunu tahmin edebiliyor olmanız, bu tip filmleri kötü yapmaz. Sadece onların sizin nazarınızdaki istikrarsızlığını kanıtlar. Ama Righteous Kill, beş kişilik bir şüpheli grubun arasındaki katili kimi yorumlara göre gayet iyi gizliyor olmasına rağmen, yani sonunu tahmin ettirmemesine rağmen istikrarsız bir film. Çünkü bu kez, o katilin motivasyonları üzerine kafa patlatmak gerekliliği doğuyor ve bu noktada tatmin olmak bir yana, sizi böylesi bir zeka oyununa dahil etmeye çabalayan bir filmin kaçak dövüşerek sizi çileden çıkarması demek. Sıradan bir giriş yapılan, karakterler ve olaylar şekillendikçe açılan, çizdiği zik-zaklarla kendine bağlayan, fakat bir süre sonra sanki oynadığı oyundan kendisi de sıkılıp işi aceleye getiren, bu yüzden zeminini yeterince sağlam hazırlayamadığı finalinde kayıp düşen bir film diye özetlemek de mümkün.

Öte yandan, sınırları fazla netleşmemiş derecede şüpheci izleyici profili için Righteous Kill, haddini bilen bir izlence sayılabilir. Aralara serpiştirilmiş bazı ipuçları, zaten çok fazla derinlik içermeyen senaryonun basit gidişatı içinde birdenbire o şüpheciliği tetikleyip, filmin sonuna dair zihinsel gel-gitlere kapı açabilir. Mesela Turk’ün itiraf videosunun filmin başından sonuna kadar çeşitli yerlere dağıtılmış olması ve film boyunca monologlarla hatırlatılması direk hedef gösteriyor iken, aslında bu gibi filmlerde parmakla gösterilen katilin aslında katil olmadığını anlamak zor değildir. Yine de film sizi ani dönüşleri ve kırılmalarıyla silkeleyerek “acaba”sını hep cebinde tutar. Turk’ün bu videosu film için ne kadar koz sayılır ise, Avnet o kozu o kadar iyi kullanmış denebilir. Aynı şekilde hedef şaşırtma ve asıl karakterlerin sahip olduğu dinamiğin sağlamasını kurma amaçlı Perez ve Riley adındaki iki polis ortağın Turk-Rooster ikilisinin karşısına rakip olarak konması ne kadar olumluysa, karşı köşelerin yeterince iyi işlenemediğinin sinyalleri de o kadar güçlü. Hatta Perez-Riley ikilisi sadece Turk-Rooster köşesine alternatif olarak değil de, kendi bütünlükleri dahilinde hikayeye malzeme olsalardı, ara sıra da olsa onlardan rol çalma potansiyellerini kullanabilirlerdi.
 

Son olarak filmin en can alıcı noktası olan oyunculuk yakasına bakalım. Suratları buruşmuş, sesleri çatallaşmış, gıdıları sarkmış, göbeklenmiş iki efsanevi oyuncunun arasında eşit önemde dağıtılmaya çalışılan rol dengesine rağmen Righteous Kill, esasen Robert De Niro’nun başrolde olduğu bir film. Birbirleri için Turk çok iyi bir polistir”, Rooster çok iyi bir ortaktır” gibi komplimanlar yapmalarına karşın, Al Pacino’nun canlandırdığı Rooster’ın kimi zaman yalakalık seviyesine vuran ikinci adamlığını sindirmek hayranları için zor olacaktır. Tabi onun ne kadar önemli olduğunu anlatmak için de senaryonun kendine göre çözümleri var. Fakat yine de her ikisi de “iyi”yi temsil eden, aynı saflarda yer alan, aynı lokantada yemek yiyen, aynı şeylere gülen iki adamı canlandırırken, bazen alakasız anlarda suratlarında beliren alakasız gülümseme veya ona benzer şeyi silemeyen Avnet, bunun gibi daha pek çok amatörlüğü de ele veriyor. De Niro’nun öfke nöbetleri artık eskisi gibi değil. Al Pacino yıllardır farklı isimlerle aynı karakteri oynuyor sanki.

Yüksek sesle dillendirmekte bir sakınca yok: Righteous Kill’in vasatlığının sebeplerinden biri de onlar aslında. Her ikisi de yıllardır o kadar kötü filmlerde oynadı ki, yüzlerinin eskimesi bir yana, artık bu saatten sonra onlardan birini modern bir başyapıtta görme umudu azaldıkça azaldı neredeyse. Görürsek de şaşıracak hale geldik. Bu filmde oyunculuk olarak De Niro, Pacino’ya göre biraz daha etkili gözükmekte. Bunun sebebini rolün hacmine bağlayabileceğimiz gibi, Pacino’nun yüzünün De Niro’ya nazaran yaşlılığa karşı biraz daha dayanıksız olduğu gözlemi yapılabilir. Faltaşı gibi açılmış gözlere rağmen yorgun bir yüz ifadesi, sadece bu film için değil, son yılların Al Pacino’sunun karakteristiği haline geldi. Diğer yandan Carla Gugino, John Leguizamo, Donnie Wahlberg gibi şık tamamlayıcılara ilaveten, 50 Cent lakaplı rapçı Curtis Jackson’un varlığı filmin belki de en inandırıcılıktan yoksun noktası. İri cüssesi ve yüzünden bir türlü silinmeyen alık gülümsemesiyle, ortalığı haraca bağlayıp terör estiren uyuşturucu dağıtıcısı kulüp sahibi rolünden çok, kendisine ilk kez cep telefonu alınmış bir yeni yetme gibi. Robert De Niro ve Al Pacino’yu ansiklopedik sinema figürleri olarak tanıyan MTV jenerasyonunu filme çekmek için bir stratejiden ibaret kendisi. Sonuç olarak Righteous Kill, De Niro ve Pacino’nun devasa gölgesinde kalmış orta karar bir polisiye. Bu ikilinin yerinde başka iki oyuncu olsaydı nasıl olurdu diye ilginç bir soru sorulsa yanıtı da bence o kadar ilginç olurdu: Orta karar bir polisiye!

18 Ekim 2008 Cumartesi

Death Race (2008)



Yönetmen: Paul W.S. Anderson
Oyuncular: Jason Statham, Joan Allen, Ian McShane, Tyrese Gibson, Natalie Martinez, Max Ryan, Frederick Koehler, Jacob Vargas
Senaryo: Paul W.S. Anderson
Müzik: Paul Haslinger

Azılı suçlularla tıkabasa dolu bir hapishanenin yöneticileri, cezaevindeki mahkumları birbirleriyle dövüşmeye zorlayarak, bol miktarda para kazanabilecekleri, tüyler ürpertici bir çeşit gladyatör oyunu düzenlemeye karar verirler. Üç şampiyonluk kazanmış otomobil yarışçısı Jensen Ames (Jason Statham), vahşi koşulların hüküm sürdüğü bu dünyada hayatta kalmayı başarma konusunda bir uzman olup çıkmıştır. Eski bir dolandırıcı olan Ames, tam hayatını düzene koyduğunu düşündüğü bir anda işlemediği bir cinayet yüzünden hapse atılmıştır. Frankenstein maskesini giymek zorunda bırakılan Ames'ın önüne, cezaevinin despot yöneticisi tarafından iki seçenek konulur: Gladyatör oyununa katılırsa özgürlüğüne kavuşabilecek, katılmazsa hücreye kapatılıp orada çürümeye terk edilecek, dışarıdaki küçük kızı ise bir aileye evlatlık verilecektir.

Eğlencelik bir aksiyondan çok fazla şey beklemek bana lükstür. Tür olarak adını bu şekilde belirlemiş bir filmden dünyayı değil, 1.5-2 saatinizi kurtarmasını beklememiz lazım. Sığ bir konu, mantık hataları, bolca klişe, yakışıklı, güzel, tipsiz yüzler, baştan hazırlıklı olunması gereken unsurlar. İnsanın kendini böyle filmlere ayarlaması zevke göre bazen zordur, bazen ise hiç özel bir çaba göstermenize gerek kalmadan bir de bakmışsınız, açılış jeneriğinin müziği ile çekirdeğinizin çıtırtısı birbirine karışmış. Komploya kurban giderek düştüğü hapisanede düzenlenen, internetten canlı yayınlanan bir ölümüne yarışta kullanılan kahramana karşı daha birinci dakikadan sempatiniz hazırdır. Bazı ciddi filmler o sempatiyi sağlayana kadar göbekleri çatlar neredeyse. Bir porno kolaylığı söz konusu olduğundan hiç evirip çevirmeden der ki “ben buyum!”. Yine de artık aksiyon filmlerinde bile belli bir derinlik, ciddiyet, hikaye, oyunculuk, senaryo, yönetim vs. ümidini yitirmiyoruz. Ne var ki aynı terane durmaksızın sürüyor.

Aksiyonu bol Death Race’in de yukarıdaki ciddi beklentilere karnı tok. Kim şaşırmıştır ki zaten buna? Adını bilmeyip varlıklarından emin olduğum bazı bilgisayar oyunları ile Hızlı ve Öfkeli koleksiyonundan hoşlananları ciddi anlamda tatmin edecek bir motorlu taşıt macerası. Yalnız bu filmlerde bir iki kaliteli ismi de kafalayacaksınız ki, aksiyonlarla arası limoni olan bir kitleyi de “aa bak Anthony Hopkins de oynuyor!” dedirterek tavlayacaksınız. Death Race de de İngilizlerin tecrübeli isimlerinden Ian McShane ve film boyunca baston yutmuş gibi sadece dudakları oynayan başarılı dram oyuncusu Joan Allen’i hırslı hapisane müdiresi olarak görüyoruz. Tabi bu yemlerin yutulup yutulmaması kendilerine layık görülmüş senaryo parçacıkları ile ilgili de olsa, çoğu sadece burada olduğu gibi tanınmış tecrübeli suratlardan öteye geçemiyor.



Filmde de cömertçe sergilediği kaslarını direksiyon sallayıp vites değiştirerek geliştirdiğini düşündüğüm Transporter insan Jason Statham’ı başrolde oynatmak artık belli bir rating barajını garantilemek anlamına geliyor. Statham’ın aksiyon potansiyeli onu yeterince karizmatik kılıyor. Fakat artık nerede hangi tepkiyi, hangi mimiği verecekleri (ki mimiklerini aldırmış olanları da oldukça fazla) belli bu tip oyuncuları ısrarla takip etmenin altında kafalarda oluşturulmuş bu basit “ekşın” etiketi yatmakta. Bu ve pusuda bekleyen Transporter 3, var olan Statham imajını biraz daha parlatacak. Lock, Stock and Two Smoking Barrels, Snatch, Mean Machine, A Bank Job, hatta London benzeri yapımların yanında Death Race, elbette üzerine konuşulacak malzemesi kısıtlı bir Jason Statham filmi. 2012 gibi yakın bir gelecekte dünyayı bekleyen ekonomik krizin vahim sonuçlarına veya internet üzerinden canlı yayınlar ile şiddete prim vermeye dayanan insan sömürüsüne gönderme yapıyor görünmesine kanmayın. Bunların hepsi film boyunca ve sonrasında kulaklarda uğuldayan motor seslerinde kaybolmaya mahkum. Ama işte aksiyon sevenleri cezbeden sözünü ettiğimiz alışıldık bileşenler, izlenmemesi en ufak bir kayıba yol açmayacak fındık fıstık aksiyonunu fabrikasyon hale getirmeye yetiyorlar. Death Race aksiyon ise aksiyon, doğruya doğru. Ama fazlası için şansımızı zorlamayalım bence.

Hazır gelmişken yönetmen ve senarist Paul W.S. Anderson’a da bir omuz atayım. Event Horizon gibi beğendiğim bir bilim kurguyu, fena olmayan serinin ilk filmi Resident Evil’i yönetmiş, bunun yanında şu saçma sapan Alien vs. Predator boks maçının hakemliğini yapmış, sonra da adeta Resident Evil’in posasını çıkarmaya and içmiş Anderson’ın aksiyon yönetimi aslında fena değil bence. Solgun renk kullanımındaki disiplinini, çoğunlukla kamerayı fazla sallasa da bazı hareketli sahnelerdeki tempo ayarlamasını ve çektiği birtakım resimleri beğendim. Ortada oyuncu yönetiminden bahsedilecek bir oyunculuk olmayınca insan bu özelliklere odaklanıyor haliyle.

16 Ekim 2008 Perşembe

Sugarhouse (2007)

Yönetmen: Gary Love

Oyuncular: Steven Mackintosh, Ashley Walters, Andy Serkis, Adam Deacon, Ted Nygh, Tolga Safer, Tracy Whitwell

Senaryo: Dominic Leyton
Müzik: Michael Price

Bir tabanca ve farklı sebeplerden ötürü ona sahip olmak isteyen üç adam. Silahın sahibi, küçük bir mafya olan, silahı çaldırdığını fark ettiği andan itibaren önüne gelenin ağzını burnunu dağıtan fena halde çatlak Hoodwink. Silahı onun banyosundan çalan üçkağıtçı serseri ise D adında bir zenci. Son olarak D’nin silahı satmak üzere buluşma ayarladığı hali vakti yerinde adam ise Tom… Küçük bir İngiliz suç filmi olmasından ötürü bol küfürlü, ama küfür etmediği zamanlarda oldukça sıradan diyalogların ve hikayelerin kol gezdiği bir bağımsız. Abartılı oyunculuklar, hissedildiği üzere biraz da yönetmenin bazı sahnelerde oyuncuları serbest bırakmış olmasının verdiği rahatlıktan doğmuş sanki. Tom ve D'nin dertleştiği sahne buna en güzel örnek. Aşırı tepkilerin gerekçeleri çok klişe olsa da, kendini bu vesileyle deneme fırsatı bulan oyuncular için keyifli bir deneyim olsa gerek bu film. Adını filmin çoğunluğunun geçtiği terkedilmiş depoların bulunduğu Sugarhouse bölgesinden alan filmin, ışıklarını az çok yansıtmayı becermiş üç oyuncusundan başka pek bir artısı yok bana göre. Senaryo bazında biraz daha yaratıcı olunmadıkça bu tip küçük suç öykülerinden yağ çıkarmakta muvaffak olmak da pek mümkün olmuyor. Böylelikle sözde hüzünlü finali ile de yaratmaya çabaladığınız dramatiklik çok havada kalıyor. Belki de en dramatik bölümler, film ile alakasız küçük Michela'ya ait olanlar. Herşeye rağmen kendini izleten bir yapıda olduğunu kabul etmek gerek.

15 Ekim 2008 Çarşamba

Timber Falls (2007)


Yönetmen: Tony Giglio
Oyuncular: Josh Randall, Brianna Brown, Nick Searcy, Beth Broderick, Sascha Rosemann, T.W. Leshner, Branden R. Morgan
Senaryo: Daniel Kay
Müzik: Henning Lohner

Mike ve Sheryl, Batı Virgina’nın dağlarında çadırlarını kurarlarken, başlarına gelecek olaylardan haberleri yoktur. Sheryl ortadan kaybolur. Mike ormanda tek başına Sheryl’ı ararken yardım edebileceğini söyleyen ürkütücü bir kadınla karşılaşır. Korkunç bir dizi olaydan sonra Mike, Sheryl’ı bir kulübenin duvarları haçlarla kaplı bodrum katında bir masaya bağlı olarak bulur.

Yabanda kaybolan veya cinayete kurban giden insanlarla ilgili istatistiki bilgiler bulunuyordur muhakkak. Ama artık bu mevzuda çekilmiş kaç tane film olduğuna dair bir istatistik, bu yükün altından kalkamayıp feleğini şaşırırdı mutlaka. Bu kaçıncı filmdir ki, kırsal alanda cep telefonu çekmeyen, başını belaya sokacağından haberi olmayarak saçma sapan yerlere, sanki bir cennet bahçesine gidiyormuş gibi heyecanla giden, kendilerini bir sapığa/sapıklara yakalattıktan ve eziyet ettirdikten sonra kurtulmak için eline geçen fırsatlardan gerizekalıca yararlanamayan karakterlerle dolu… Aynı film, farklı kişiler ve farklı adam öldürme motivasyonlarıyla önümüze gelmekte. Saw gibi bir girişle başlayan filmimiz Timber Falls, muhtemel katilimizin yöntemleri ve iş takibi üzerine bir açılış taksimi geçtikten sonra, müstakbel kurban çiftimiz Mike ve Sheryl’ın başına nelerin gelebileceği yönünde başımızı göğe erdirecek bilgilendirmelerde bulunuyor, bu sayede ayağımızı ona göre denk alıyoruz.

Issızda yakaladıkları çiftleri işkenceyle evlendirip gerdeğe sokmayı, sonra onlardan doğacak çocuğu sahiplenmeyi planlayan fanatik dindar bir aile fikrinin çağrıştırdığı şeyi enteresan bulma ihtimali var. Zaten böyle fikirleri enterasan bula bula gişe tuzaklarına düşülüyor ya! Klişe Kullanma Kılavuzu’ndan devşirdikleri bilgilere sadık kalmaya çalışmış, son düzlükte de bu sadakatin doğal getirisi olan bir aksiyon meydana getirmiş olmalarına rağmen yönetmen Tony Giglio ve senarist Daniel Kay, bilmem kaç para bütçeleriyle, kimbilir kaç kere tekrar edilmiş korku/gerilim unsurlarına prim vererek sığlıklarını belli etmişler. Benim sinirlendiğim, bu basitliği bir de anlaşılmaz sosyo-kültürel, psikolojik veya buradaki gibi dini referanslara bulayarak “bakın ne kadar bilinçli, duyarlı, mesajlı bir gerilim çekiyoruz” havalarına girmeleri. Bayatlıklarını, hatta salaklıklarını tescil edecek bir film çekip, ondan sonra da bilinçli tür sığıntılarını oynamalarına dur diyecek bir mekanizma bulunamadı henüz. Demek ki taliplisi çok. Türkiye’de bile öyle ki, salonlarda gösterime sokuluyor. Bu filmleri nereden buluyorlar, neden programa dahil ediyorlar, Türkçe isimleri nerelerinden uyduruyorlar, bir zamanlar merak ederdim. Artık etmiyorum. Yan salondaki film bundan daha iyidir herhalde.

12 Ekim 2008 Pazar

Elegy (2008)



Yönetmen: Isabel Coixet
Oyuncular: Ben Kingsley, Penélope Cruz, Dennis Hopper, Patricia Clarkson, Peter Sarsgaard, Deborah Harry
Senaryo: Philip Roth, Nicholas Meyer
Müzik: Marc Artís Garcia, Christy Carew

Kültür eleştirmen, üniversite hocası ve yazar David Kepesh (Ben Kingsley), öğrencilerinden biri olan genç ve güzel Consuela Castillo (Penélope Cruz) ile ilişkiye girer. Zamanla yaşadıklarının tek gecelik bir ilişkiden olmadığını anlayıp birbirine bağlanan David ve Consuela tutku dolu günler geçirirler. Ama aralarındaki 30 yaş farkı bir türlü göz ardı edemeyen David için, tüm sevgisine rağmen bu ilişkiye alışmak sandığı kadar kolay değildir.



My Life Without Me ve The Secret Life Of Words gibi iki başarılı dramın yönetmeni İspanyol Isabel Coixet’nin, Philip Roth’un The Dying Animal romanından uyarladığı Elegy, aslında kendisiyle ilgili en iyi özeti filmin başlarında David’in iç sesinden duyduğumuz bir cümle ile yapıyor: Yaşlılık arkanızdan iş çevirir!Film, yüzeyde tek gecelik bir ilişkiden aşka doğru evrilen basit bir kaçamağı ele alır gibi görünse de, aralarında büyük bir yaş farkı olan iki insanın girdikleri ciddi bir ilişkinin anatomisini gerçekçi, aynı zamanda şiirsel bir dille ifade etmeye çalışıyor. Üstelik bunu kavgasız, gürültüsüz ve hüzünlü bir atmosferde gerçekleştiriyor. Filmin odak noktasında yer alan David Kepesh’in, sevgilisi Consuela, en yakın dostu George, yetişkin oğlu Kenny ve çok uzatmalı bir diğer sevgilisi Carolyn arasında irili ufaklı porsiyonlara ayrılmış duygu dünyasına yapılan yolculuklar bütünü olarak da tanımlayabileceğimiz Elegy, genellenmiş doğru-yanlış anlayışı yerine özgür bireyin kendi kişiliğinde bulduğu doğru-yanlış dürüstlüğünün izini sürüyor.

“Yaşlılık” ana başlığı doğrultusunda ilerlese, bu başlığı temel alsa da açtığı diğer yan başlıklarla genç-yaşlı, insan olan herkesin ilişkilerde takındığı farklı tutumların ne kadarının yaşlılığa, ne kadarının gençliğe, ne kadarının “sevgiliye” ait olduğunu araştırıyor. Mesela genç bir insan özeleştiri yaparken, aldatılmasının sebebini kendi fiziğinde, ilgi veya performans eksikliğinde ararken, yaşlı bir insan bu sebebi sadece yaşlı oluşuna bağlar. Aynı şekilde bir genç, kıskançlığının sebebi olarak, sevdiği insan için kendisinden daha iyi birinin varlığından endişeleniyorsa, bir yaşlı ise sevdiği için kendisinden daha genç başka birinin varlığından endişeleniyordur. Yani aralarında yaş farkı olan iki insanın ilişkilerinde yer bulan tüm kavramlar, bu yaş farkının gölgesinde filizleniyordur ve o farkı görmezden gelmek güç bir hal alabilir.

Elegy, bir ilişkiye bakışın yaş ile olan alakasını fazla dolambaçlı yollara girmeden, biraz elitist, bunun yanında dürüst ve samimi biçimde aktarmayı seçtiğine inandıran bir yapıda. Böylelikle genç-yaşlı kim olursa olsun, arasında yaş farkı bulunan ilişkilere bakışın ne ölçüde bağnaz veya hoşgörülü olduğunun sınavını veriyor. David ve Consuela’nın ilişkisi, beklendiği ölçüde tecrübe-tecrübesizlik sorunları yaşamaya başlıyor. Filmin en iyi yönlerinden biri, yaş farkını sorunun kaynağı olarak belirlerken ve onun üzerine dramatik yapısını kurarken, başka filmlerin merkeze aldığı iki karakter arasındaki ırk veya din farklılıklarındakine benzer aşırı gerilimli virajlardan uzak, sadece kişilik çatışmaları ve kadın-erkek farklılığı/benzerliği üzerine yormayan egzersizler yapıyor olması. Tabi Elegy’nin karakterleri gelişmiş bir toplumun kültürlü bireyleri arasından seçilmiş örnekler olduğundan aşk, cinsellik, ihanet, sadakat başlıklarını ele alış biçimlerindeki rahatlık, bu ilişkilerdeki modern ve geleneksel yaklaşım farklılıklarını da yadsımıyor. Bir başka deyişle, söz konusu bu kez aşk olduğunda birey ne kadar dereceli, kültürlü, varlıklı da olsa acemiliklere, tutuculuklara, bencilliklere açık hale geliyor.



David Kepesh’in hayatının izlediğimiz bu kritik kesitinde yaşadıkları, eğitimli ve tecrübeli bir erkeğin bile bir döneminde hazırlıksız yakalanabileceği gerçeğine dayanıyor. David haricindeki tüm karakterler, onun kişiliğinin farklı köşe taşlarını işaret etmeye yönelik olarak tasarlanmış unsurlar. En önemlisi olan Consuela’yı sona bırakarak diğer karakterlerin David’in hangi yönlerini aydınlatmaya çalıştığına değinelim. Bir romantik dram klişesi olarak David’in en yakın dostu George ile dertleştiği sahneler, aynı zamanda iç ses kullanan bir film için fazlalık gibi görünse de, David’in çaresizliğini ve zayıflığını, erkek erkeğe sohbet rahatlığıyla da dürüstleşmesini vurgulamak açısından faydalı. Üstelik hem yaş, hem de cinsiyet açısından kendine en yakın karakter olan George’un “yaşlandığın için endişelenmemelisin, büyüdüğün için endişelenmelisin” benzeri tavsiyeleri ve sırdaşlığıyla David’in içini görmek daha da kolaylaşıyor. David’e yine yaş olarak yakın olan, fakat kısıtlı bir iletişim içinde olduğu bir kadın olarak Carolyn ile paylaştıkları, David’in farklı bir yönünü aydınlatmaya ya da biraz daha solgunlaştırmaya soyunuyor. 20 yıl boyunca aralıklarla görüşen, cinsel ihtiyaçları haricinde bir şeyleri nadiran paylaşan David ve Carolyn’in “sevgililik” hali, bu süre zarfında evrimleşerek disiplinli bir bağlılığa bürünmüş. David’in Consuela ile ilişkisini Carolyn’den gizleme zorunluluğu hissetmesi buna bir örnek. Bu ilişkiyi en iyi özetleyecek kelimeler, David’in kitaplar üzerine öğrencilerine yaptığı “10 sene boyunca tekrar okuyorsunuz kitap değişiyor, çünkü siz değişiyorsunuz ve kitaptan öğreneceğiniz bir şey kalmıyor” yorumunda saklı.

Yıllar önce terk ettiği oğlu Kenny’nin kendinden büyük bir kadına aşık olup, karısı ve çocuğunu terk etme eşiğine gelerek David’den tavsiye istemesi ise, bu kez David’e hatırlamak istemediği geçmişi ile burun buruna gelme, hatalarıyla yüzleşme, kendi içine düştüğü duygusal yoğunluğa benzeyen bir duruma karşı objektifleşme sağlıyor. Kenny’nin babası David’e olan kinine rağmen kapısını çalması, yaşı olmayan aşkın, bireyleri ne kadar derinden etkileyebildiğinin sağlamasını baba-oğul üzerinden pekiştiriyor. Bu noktada özellikle oyuncu Peter Sarsgaard’ın hüzünlü yüzü ile tedirgin tavırlarının buluşması, evli ve çocuklu orta yaşlı bir adam, başka bir kadına tutulmuş aşık, babası tarafından küçükken terkedilmiş oğul kimliklerinin altını, göründüğü kısıtlı süre dahilinde çok güzel çizmekte. Zaten George, Carolyn ve Kenny’nin filmin içinde fragmanlaşmış küçük dramları David’in aşk hikayesine farklı noktalardan anlamlar kattığı kadar, kendi iç dinamiklerinde gizemlerini ya da sıradan gerçekliklerini koruyan vaziyetteler.



"İnsanın hayatındaki en büyük sürprizler yaşlıyken olur" diyen Tolstoy'dan alıntı yapan David, latin güzeli Consuela ile planlamadığı bir aşkın içine düşünce, yukarıda sözünü ettiğimiz çevresinin farklı motivasyonlarına rağmen kendini bu sürprize teslim etmeyi başarıyor. Fakat film boyunca gördüğümüz bir vakur duruş, yaşlılığın getirdiği bir ihtiyat da sıklıkla hissediliyor David’de… Kendini Consuela’ya bıraktıktan sonra adeta duygusal özgürlüğünü yeniden kazanan David, yine de içinde tuttuğu “genç sevgiliyle bir geleceğinin olamayacağı” sabit fikrine yenik düşme eğiliminde. Genç yaşına rağmen benzer bir olgunluk Consuela’da da seziliyor. Ancak kendinden 30 yaş büyük sevgilisini ailesine, arkadaşlarına bir partiyle tanıştırmak isteyecek kadar bir salıverme, David’in yetişkin özgürlüğünün sınırlarını çizmekte gecikmiyor. O noktadan sonra da duygusal çözülme sürecine giriliyor. Gerçek yaşamdaki ilişkiler de hep bunun gibi sebeplerden dolayı kendini inkar etmeye başlıyor: İnsan hem değişiyor, ama bir o kadar da aynı kalmayı başarabiliyor. Dönem dönem değişen ve aynı kalan bir insan, aynı özelliklere sahip bir başka insana aşık olduğunda bu eşleşmezlik daha fazla yüzeye çıkıyor.

Aslında Elegy’nin hikayesi çok basit, hatta sıradan. Ama kendinden ortaya çıkan fazlalıkları, sıradanlıkları, tanınmışlıkları yoğunluğa dönüştürmesi veya izleyenine öyleymiş gibi aktarması için gerekli donanımı da bu basitlikten sağlıyor. Isabel Coixet’nin bu basitliği asla dışlamayan, yer yer süsleyen anlatımı, Elegy’yi aşktan başı dönüp ayakları yerden kesilmiş bir romanstan ziyade, ufuk çizgisine bakan vakur bir ağıta dönüştürüyor. Ben Kingsley ve Penélope Cruz’un iki aşık olarak tutturdukları kimya tartışmaya müsait de olsa, biraz da hikaye gereği bilinçli bir tercih olduğu izlenimi bırakıyor. Fakat bu durum ikilinin birinci sınıf performanslarını kesinlikle etkilemiyor.

11 Ekim 2008 Cumartesi

30 Days Of Night (2007)



Yönetmen: David Slade

Oyuncular: Josh Hartnett, Melissa George, Danny Huston, Ben Foster, Mark Rendall, Mark Boone Junior, Amber Sainsbury

Senaryo: Steve Niles, Ben Templesmith, Stuart Beattie, Brian Nelson

Müzik: Brian Reitzell

Amerika’nın kuzeyindeki Alaska Barrow kasabası, her kış, bir ay boyunca sadece geceyi yaşar. O yüzden kasaba boşalmaya, insanlar daha normal yerlere göç etmeye başlarlar. Fakat o kış, nereden geldikleri bilinmeyen kana susamış bir vampir çetesi kasabaya dadanır ve her yeri kana bular. Kurtulmayı başaran bir grup kasabalı, Şerif Eben Oleson ve eski eşi Stella’nın önderliğinde bir ay boyunca hayatta kalma mücadelesi vermek zorundadırlar. Yapımcı Sam Raimi olunca ister istemez sıkı bir korku-gerilim umuduyla sofraya oturuyoruz. Tabi Örümcek Adam vakasını bir kenara bırakırsak korku türünün kült yönetmenlerinden birinin günümüz şartlarında çekeceği bir filmin, üstelik çizgi roman uyarlaması bir filmin çıtasını hayli yüksek bekliyorum. Fakat günümüz şartları 80’lere damgasını vurmuş kült yönetmenleri bile kitabına uydurmuştur ki, artık eski tadı bulmak zordur.

Yine de 30 Days Of Night’ın bence en mühim artısı, yarattığı şeytani güçler tarafından istila edilmiş karanlık kasabanın terkedilmiş atmosferi. Üstelik aralarında kendi dillerini konuşan zombi-vampir karışımı son derece hızlı ve aç vampir güruhunun her an her yerden çıkabilme ihtimali gayet rahatsız edici şekilde hissettirilmiş. Lakin ortada doğru dürüst bir dramatik senaryonun ve derinliği, boyutu olan karakterlerin olmayışı (ki bu atmosfere de bu yaraşırdı) olayın tamamen aksiyon ve klişe korku öğelerinden ibaret tasarlandığı gerçeğini ortaya koyuyor. Bu 30 günlük süreyi filmin süresine yeterince adil dağıtmamış olması da büyük handikap. Danny Huston ve Ben Foster’ın varlıkları da bana cazip gelmişti. Özellikle son yılların genç kuşağa ait en parlak kötü adamlarından Foster, göründüğü kısa süre içinde yine yapacağını yapıp insanın içine pis bir tedirginlik salmayı başarıyor. Bütüne bakarak kötü bir film diyemem. Ama elindeki fırsatı kötüye kullanmış bir film diyebilirim.

8 Ekim 2008 Çarşamba

The Life Before Her Eyes (2007)


Yönetmen: Vadim Perelman
Oyuncular: Uma Thurman, Evan Rachel Wood, Eva Amurri, Brett Cullen, Peter Conboy, Gabrielle Brennan
Senaryo: Laura Kasischke, Emil Stern
Müzik: James Horner

Kiev doğumlu yönetmen Vadim Perelman ilk çıkışını, bunalımdaki sorumsuz bir Amerikalı kadın ile üç kişilik İran göçmeni bir aile arasında yaşanan bir ev krizini işlediği 2003 yapımı House Of Sand and Fog ile yapmıştı. O yılın en kayda değer dramlarından biri olan bu film, gerilimli yapısı ve özellikle son derece dokunaklı trajik finali ile çok beğenildi. Dört yıllık bir aradan sonra yine House Of Sand and Fog gibi bir roman uyarlaması ile tekrar beyaz perdede boy gösteren Perelman, bir yabancı olarak bu kez daha Amerikan bir sorundan etkilenilerek yazılmış Laura Kasischke romanını filme almış. İki Perelman yapımını karşılaştırmak, ilk filminde büyük beğeni toplamış yönetmenlerin maruz kaldıkları eleştirellikten nasibini alıyor. Şahsen benim ibrem House Of Sand and Fog’dan yana olsa da, The Life Before Her Eyes da dramatik yapısı sağlam, katmanlı ve dokunaklı bir film. Amerikan liselerinden birinde öğrenci olan Diana’nın (Evan Rachel Wood) en yakın arkadaşı Maureen ile olan ilişkisinin test edildiği trajik bir olayın kanatları altında şekillenen film, aradan geçen 15 yılın ardından evlenmiş ve bir kız çocuğu sahibi olmuş Diana’nın (Uma Thurman) geri dönüşleriyle kendisi, hataları, vicdanı ile yüzleşme sürecini başarıyla işliyor.



Columbine
trajedisine benzer bir lise katliamından kurtulan Diana’nın geçmişi ile tekrar yüzyüze gelme sebebi, olayın 15. yıldönümünü doldurmuş olması. Hızlı ve asi bir ergenlik dönemi geçirmiş Diana’nın serseri sevgilisinden, en yakın arkadaşından, annesinden ve okuldaki profesöründen kazandığı birikimleri orta yaşına taşımış hali, durulmuş ve olgunlaşmış Diana’nın profesör eşinden, küçük kızından, asi bir öğrencisinden aldıklarıyla iç içe geçmiş bir durumda. Bu karmaşık ruh hali, geçmişi anımsatan ayrıntılar, vicdan azabı ve birtakım halüsinasyonlarla yetişkin Diana’yı yalnız bırakmıyor. Bir zamanlar karşı olduğu yetişkin tepkilerini evlenip çocuk sahibi olduğunda benimsemiş hali de oldukça gerçekçi.

Filmin bu iki kuşak Diana arasında kalan karışıklığı çok iyi yansıttığını düşünüyorum. Çünkü okul yıllarından kalan ve o zamanlar bize sıkıcı gelen bazı bilgilerin aslında tüm hayatımıza uyarlanmış bir izah tarzı olduğuna dair işaretler bulunmakta. Örneğin Diana’nın fen dersinde öğrendiği “unutulmaması gereken üç şey” buna güzel bir örnek. “Kalp, vücudun en kuvvetli kasıdır. Beyin, galaksimizdeki yıldızlardan bile fazlasını içinde taşır. Vücut % 72 oranında sudan oluşur.” Diana’nın ergenliğinde yaşadığı tüm bilgileri yetişkinliğine kadar taşıyan taşıyan beyni yanında, bir geri dönüş sahnesinde yağmurun buharlaşıp tekrar atmosfere karışmasının vurgulanıp, insan vücudundaki su oranı ile anlam kazanması boşuna değil. Ama tüm hırçın ve güçlü duruşuna rağmen sık sık kırılan Diana’nın en kuvvetli kasının filmdeki vurgusu çok daha manidar.

Filmin geri dönüşlerle şekillendirdiği kurgusu, okumadığımız romanın edebi kurgusundan bir hayli farklı görünüyor. Zira Diana’nın 15 yıl öncesi ve sonrasında izlediğimiz kesitlerin paralel gidişatları, iki dönemi birbiriyle çok iyi bağlayıp beslediği gibi, roman dokusunda pek rastlanmayan bu geçişlerin kısa süreli ve sık olması filmin anlatımını dinamikleştiriyor. Öte yandan bu dinamik yapı, filmin şiirsel yanını da zedelemiyor. Üstelik sağlam mesajlar sunan bir şiirsellik seziliyor. Bunu en iyi genç Diana’nın müstakbel eşi Paul’ü ilk gördüğü konferansında söylediklerinden de çıkarmak mümkün. “Dünya ne kadar sert olursa olsun onun güzelliğinden ümit yaratmalı, geleceğimizi iyi hayal etmeli, gözümüzün önündeki hayatımıza sahip çıkmalıyız.” Kısaca hamurunda bulunanları tam kararında bir karışımla izleyiciye sunan bir yapım diyebiliriz.



Romanda nasıl kullanıldığını bilemiyorum ama kızlar tuvaletinde geçen dramatik sahneyi küçük parçalara bölüp filmin sonuna kadar aralara serpiştirmek suretiyle yakalanan gerilim hali, tıpkı House Of Sand and Fog’daki Behrani ve ailesinin yaşadıklarının hissettirdiği karamsarlık haline benziyor. O tuvalet sahnesinin hem dramatik bir koz, hem de filmin geçmiş-şimdiki zaman arasında gidip gelen kurgusuna zindelik katmak amaçlı kullanımı Perelman’ın bir uyarlamayı ve filmi ne kadar iyi okuyabildiğinin de kanıtı gibi. Üstelik filmin tempo düşürdüğü anlarda devreye giren ve kendinden azar azar koklatan bu güçlü sahneyi finalde bağlarken, beklenmedik bir hamle ile bu yöntemin doğruluğunu da onaylatıyor. Aynı yöntemi başka ufak sahneler için de tekrarlıyor. Böylece filmin başında, ortasında veya sonunda izleyebileceğiniz aynı sahnenin sizi farklı duygulara yönlendireceğini de ifade etmeye çalışıyor. House Of Sand and Fog kadar şiddetli olmasa da, tıpkı onun gibi sessiz ve derinden çok iyi bir drama adını yazdırıyor Vadim Perelman.

5 Ekim 2008 Pazar

Ensemble, c'est tout (2007)


Yönetmen: Claude Berri
Oyuncular: Audrey Tautou, Guillaume Canet, Laurent Stocker, Françoise Bertin, Alain Sachs
Senaryo: Claude Berri, Anna Gavalda
Müzik: Frédéric Botton

Özel bir temizlik şirketinde temizlikçi olan, tek başına bir apartmanın çatı katında yaşayan, annesi ile geçinemeyen Camille (Audrey Tautou), bir restoranda şef aşçı olarak çalışan, yoğun iş temposundan arta kalan zamanlarında huzurevindeki büyükannesini ziyaret edip, eve kız atan Franck (Guillaume Canet) ve Franck’in birlikte kaldığı, tiyatro tutkusu yüzünden kekemeliğini yenmek için ders alan kartpostal satıcısı Philibert (Laurent Stocker) üçlüsü etrafında şekillenen bir roman uyarlaması. Camille ve Philibert’in komşuluk ilişkileri ile başlayıp, üçlünün aynı evde yaşamalarına kadar süren, ilk başta kavgalı gürültülü, sonradan adım adım aşka yelken açan bir Camille-Franck ilişkisi gayet sade ve saran bir anlatımla vücut buluyor.

Her zamanki masum çekiciliğiyle Tautou, oyunculuğuna yönetmenlik ve senaristliği de ekleme safhasında olan Canet ve sevimli Stocker’ın yanında tempoyu düşüren büyükanne dörtlüsünün abartıya kaçmayan oyunları da bu sadeliğe katkıda bulunuyor. Yalnız film Camille ve Franck arasındaki ilişkiyi adım adım çok iyi kurarken sonlara doğru sanki havadan bir sorun uydurup klasik “ayrılık sonrası yeniden birleşme” kısmını çok aceleye getiriyor sanki. Bu durum ikili arasındaki tutkudan çok şey götürmekte bana göre. Alakasız bir not olarak 74 yaşındaki tecrübeli Claude Berri’nin yönetmenlik kariyerine göz attığımda sadece 93 yapımı Germinal’i izlemiş olduğumu fark ettim. Ensemble, c'est tout seyirciyi yormayan, sıcak ve sevimli bir film. Ama yere göğe sığdırılamayan romandan böyle iddiasız (iddia kelimesini filmin kendi bağımsız kulvarı dahilinde kullandım, epik bir aşk hikayesi beklediğimden değil) bir film çıkması, hele hele adeta oldu bittiye getirilen havaalanı sahnesi, çok daha iyilerinin mevcudiyetini hatırlattı.

2 Ekim 2008 Perşembe

Otis (2008)


Yönetmen: Tony Krantz
Oyuncular: Bostin Christopher, Daniel Stern, Illeana Douglas, Ashley Johnson, Kevin Pollak, Jared Kusnitz, Jere Burns
Senaryo: Erik Jendresen, Thomas Schnauz
Müzik: Tom Trafalski

İnsan irisi pizza dağıtıcısı Otis, aslında gözüne kestirdiği genç kızları kaçırıp evinin bodrumuna zincirleyen bir seri katil. Kaçırdığı tüm kızlara Kim ismiyle hitap eden Otis, onları zincirlemekle kalmayıp, kendisine aşık olduklarını dayatan oyunlar oynamayı seviyor. Bodrumda hazırladığı dekorlar ile tanışma, çıkma, sevişme oyunları bunlar. Beş leşi olan medyatik bir katildir Otis. Son kaçırdığı Riley bir yolunu bulup kaçınca, Otis’in adresini öğrenen Riley’nin annesi Kate, babası Will ve erkek kardeşi Reed intikam için düğmeye basıyorlar. Tabi böyle kara komedilerde işler hiç de umulduğu gibi gitmez. Baştan sona mizahı gerilimle yan yana götürme başarısı gösteren bu bağımsız yapım, en sert sahnelerini bile bu yöntemiyle ilginçleştirmesini bilmiş. Güler misin, ağlar mısın tarzındaki Lawson ailesinin fertleri filmi alıp götürüyor. Öyle ki, filme adını veren seri katil Otis’ten tüm rolü çalıyorlar.
 
Kendi halinde bir Amerikan ailesinin kızlarının kaçırılma ve bulunmasının ardından sarsak birer işkenceciye dönüşümleri sert olduğu kadar sahiden çok eğlenceli. Bunun yanında sinir ötesi ajan Hotchkiss, Otis’in kadersiz ağabeyi Elmo da filmin diğer renkleri. Özellikle Daniel Stern, Illeana Douglas ve Kevin Pollak çok iyiler. İlk başta sinir olunan, fakat sonra tepkileri ve espirileriyle çok kıyak bir haylaz olduğu anlaşılan erkek kardeş Reed Lawson tiplemesini de araya sıkıştıralım. Pulp Fiction’da Bruce Willis’in silah seçtiği sahneye benzer sahnesi, medyanın seri cinayetlere yangına körükle gitme alışkanlığı, Lawson’ların işkence seansı esnasındaki yaran diyalogları ve baştan sona fonda çalan Otis’in lise yıllarına ait playlisti ile, başta kara mizah sevenlerin kaçırmaması gereken nefis bir film Otis.