28 Ocak 2014 Salı

American Hustle (2013)


Yönetmen: David O. Russell
Oyuncular: Christian Bale, Bradley Cooper, Amy Adams, Jeremy Renner, Jennifer Lawrence, Louis C.K., Michael Peña, Shea Whigham, Alessandro Nivola, Elisabeth Röhm, Paul Herman
Senaryo: David O. Russell, Eric Warren Singer
Müzik: Danny Elfman

Kuru temizleme mağazaları zinciri bulunan, bunun yanında tefecilik ve tablo sahtekarlıkları yapan dolandırıcı Irving Rosenfeld (Christian Bale), cazibesinden etkilendiği güzel Sydney (Amy Adams) ile arasındaki ilişkiyi ortaklığa dönüştürür. Ama müşteri kılığındaki FBI ajanı Richie DiMaso (Bradley Cooper) onları bir iş üstündeyken yakalar. Hüküm giymemek için DiMaso’nun işbirliği teklifini kabul ederler. Görevleri, kendileri gibi usta bir şekilde dolandırıcılık yapan kimi insanları teşhis etmektir. Plana göre, bir kumar cenneti olan Arap Şeyhi’nin yönettiği Atlantic City'de ünlü kumarcıların katıldığı geniş çaplı bir oyun organize edeceklerdir. Ama ekip, halkın sevdiği dürüst belediye başkanı Carmine Polito’yu (Jeremy Renner) yem olarak kullanarak politikacılar arasındaki rüşvet trafiğini ortaya çıkarmak isteyince olay giderek büyümeye başlar. Yaşanan terslikler planı kontrolden çıkarır, yeni ve daha kurnaz planlar yapma zorunluluğu doğar.

Eric Warren Singer ve David O. Russell’ın senaryosunu yazdığı, O. Russell’ın yönettiği American Hustle, yılın en sükse yapan filmlerinden birisi. Özellikle peşpeşe çektiği The Fighter ve Silver Linings Playbook ile bir anda güçlü isimler arasına giren David O. Russell ve flaş oyuncu kadrosunun estirdiği rüzgarla bir sürü organizasyondan ödül / adaylık elde eden film, bana göre yılın en abartılmış işlerinden biri. Her ne kadar iyi bir suç filmi için başta entrikalarla dolu bir hikaye olmak üzere pek çok unsura sahip olmasına rağmen bunları kurgulamakta ve oturtmakta sıkıntıları olduğunu düşünüyorum. “Bu olayların bazıları gerçekten yaşandı” diye başlaması önemli değil. Filmin ortalarında göreceğimiz Plaza Hotel’deki gizli kamerayla çekilen rüşvet girişimi ve onun hazırlıkları ile başlayan film, birkaç gün öncesine dönüp yaklaşık 20 dakika boyunca iki önemli karakteri olan Irving ve Sydney arasındaki tanışma, koklaşma, anlaşma safhasını işliyor. Ajan DiMaso’nun tuzağına düşmeleriyle filmin ivme kazanması bekleniyor. Ama bence grafik ya aynı seviyede kalıyor ya da düşüyor.


Üslup açısından Martin Scorsese emareleri görülen film, bu emareleri kendi suç dinamiklerine aktarma aşamalarında kafası karışık bir tutum sergiliyor. En başta Irving’i anlatıcı olarak duyarken bir süre sonra Sydney’i, sonra da Richie DiMaso’yu duyuyor olmamız kafa karıştırıcı. Sanki kimin anlatıcı olması gerektiğine karar verilememiş. Bu durum, olaylara kimin gözüyle bakacağımız konusunda hiç güven vermiyor. Kaldı ki aforizma çıktısı almak dışında anlatıcıya da ihtiyaç olduğu söylenemez. Kurgusal anlamda da buna benzer bir dağınıklık söz konusu. Başarılı plotunu zayıflatmayı başaran O. Russell, Scorsese (gerçi bundan pek emin değilim) veya Guy Ritchie’nin ellerinde çok daha iyi bir film çıkacağına dair inancı körüklüyor adeta. 70’lerin sonuna ait çevre düzeni, dönemin popüler şarkıları, kostümleri, saçları (perukları!) filmi nedense bir türlü “dönem filmi” yapamıyor. Çünkü seyirci olarak en başta olaya odaklanma ihtiyacı duyuyoruz. Bir film seyirciyi konu yönünden içine aldıkça dönem filmi normlarını oluşturan taşlar yerine oturabilir. American Hustle’ın taşları ise sadece esaslı oyuncu kadrosundan ibaret.

Olay örgüsünün hakkını veremeyen senaryo, bunun farkına varmış ya da bunu umursamazmış gibi, filmin esas kozu olan oyuncu performanslarını sivriltmeyi amaçlayan sahnelerle doldur boşalt yapıyor. Başroldeki beş as oyuncuya ayrılmış sahnelerde onlar da ellerinden geleni yapıyorlar. Lakin bu sahnelerin birçoğunun filmin selametine değil, direk ödül törenlerine yönelik tasarlandığı duygusu insanın yakasına yapışıyor. Özellikle The Fighter ve Silver Linings Playbook’taki oyuncularına (ki bu iki filmden ikişer oyuncu da burada buluşmuş) çeşitli ödül ve adaylıklar kazandırmış David O. Russell’ın filmin kendisinden önce aktörlerine yüklendiği açıkça görülüyor. Irving-Sydney aşkı, Richie-Sydney romantizmi, Irving-Rosalyn evliliği, Irving-Carmine dostluğu bana göre hiç de ikna edici değil. Haliyle çeşitli gereksiz sahnelerle film sadece kendi egosunu şişiriyor.


Bunun sebebinin oyuncular olduğu düşüncesi yanlış elbette. Christian Bale, kendini salmış fiziği, kocaman gözlükleri, tuhaf peruğu ve zeki bir dolandırıcıdan ziyade ezik bir işadamı duruşunu aktörlüğüyle kapatmaya çalışıyor. Jennifer Lawrence, filmde varlığı bu kadar fazla olmasına hiç gerek olmayan Rosalyn karakteriyle iyi oynamasına rağmen sanki başka bir filmden American Hustle’a eklenmiş gibi. Bradley Cooper, makineli tüfek misali çok konuşan ama hiçbirşey anlatmayan karakterini yine başka bir filmde daha verimli kullanabilirdi. Jeremy Renner, saygın bir belediye başkanından çok Vegas’ta dolaşan sahte Elvisleri andırıyor. Bir tek Amy Adams, Sydney’nin gizemli, tutkulu, tavırlı, vicdanlı kimliğini aktarmakta bir ruh yaratabiliyor. Ama yine senaryo tarafından ona yüklenmiş özelliklerden biri olan famme fatale şıkkının geri dönüşümünü sağlayamıyor. Tüm bunları topladığımızda American Hustle kendini vitrin olarak çok güçlü tutmuş vasat bir film. Ama bakışa göre “sorun sende değil, bende” filmlerinden biri de olabilir tabii.

25 Ocak 2014 Cumartesi

12 Years A Slave (2013)


Yönetmen: Steve McQueen
Oyuncular: Chiwetel Ejiofor, Michael Fassbender, Benedict Cumberbatch, Lupita Nyong'o, Paul Dano, Sarah Paulson, Paul Giamatti, Kelsey Scott, Adepero Oduye, Brad Pitt, Garret Dillahunt, Alfre Woodard
Senaryo: John Ridley, Solomon Northup
Müzik: Hans Zimmer

Evli ve iki çocuk babası, hali vakti yerinde, çevresinde sayılıp sevilen bir insan olan Solomon Northup’ın 1841’de New York’tan kaçırılıp köle olarak satılmasıyla başlayan 12 yıllık serüvenini yazdığı aynı adlı kitaptan John Ridley’nin senaryosunu yazdığı 12 Years A Slave, Hunger (2008) ve Shame (2011) ile kendi sinemasını kabul ettiren Steve McQueen’in yönettiği üçüncü uzun metraj olma özelliği taşıyor. Senaryosunda payı bulunmayan ilk film olması itibariyle ilk iki filmine nazaran daha ana akım bir yol izleyen McQueen, kölelik ve buna bağlı olarak ırkçılık konulu yapımlar arasına kendi sert tarzını ihmal etmediği bir halka daha ekliyor. Büyük festivallere ve organizasyonlara yönelik ana akım unsurlar ve McQueen’in ilk iki filminden kalma kendine özgü bazı refleksleri bir araya gelince ortaya kaliteli ama dokunulmaz olmayan bir film çıkıyor.

Amerika ve dünya tarihinin en utanç verici dönemlerinden biri olan kölelik Amerika’sına dair izlediğimiz çeşitli örneklerden seyirci olarak edindiğimiz alışkanlıklar 12 Years A Slave’de de mevcut. Acımasız köle tüccarları, vahşi kahyalar, toprak sahibi zengin sınıfı ve onların insanlık dışı baskıları altında ezilen siyah köleler. Ama Solomon Northup’ın hikayesinde pek çoğumuzun o döneme ait bilmediği bazı ayrıntılar da bulunuyor. Zaten çoğumuz için (köleliğin tarihi ve insani boyutları haricinde) sadece zalim beyazlar ve ezilen siyahlar şeklinde sınırları çizilmiş bir dönem algısı bulunmakta. McQueen bu algıyı 2010’lu yıllara taşıdığı gibi, üzerine birtakım uzlaştırıcı ya da o kültüre uzak seyirciler için yeni detaylar koyuyor ki, bu onu eski Steve McQueen olmaktan çıkarıyor.


Edwin Epps (Michael Fassbender), Freeman (Paul Giamatti), Tibeats (Paul Dano) ekranda kaldıkları uzunlu kısalı süreler içinde nefret duygusunu tam anlamıyla hissettiriyorlar. Bunlara da bir Django lazım diye düşünüyoruz ara ara. Ford (Benedict Cumberbatch) her ne kadar daha iyi niyetli ve merhametli bir beyaz olsa da, o da köleleri borç devredip ekonomik olarak rahatlamasını sağlayacak birer mal olarak görmekten kurtulamıyor. Kocasını kıskanan Bayan Epps, onu kölelere karşı doldurmaktan geri durmuyor. McQueen, köleliğin iğrençliğini bir kez daha gözler önüne sermek için hakaret, işkence, tecavüz, cinayet ne varsa yükleniyor. Bu boğucu çevre düzenini savaş ve soykırım konulu filmlerde de gördük. Hatta bunların yanında çalışkan kölesi Patsey’ye saplantılı şekilde bağlanan Epps ile Schindler’s List’e, Solomon’un (her ne kadar içinde bulunduğu zor koşullarla özdeşleştirilememiş olsa da) kemanıyla The Pianist’e bağlantılar kurabiliyoruz.

Fakat Solomon’un kendisine sürekli eziyet eden Tibeats’i bir temiz dövmesi, civarın toprak sahiplerinden biriyle evlenen köle Bayan Shaw’un tepetaklak değişmiş konumu, kahya Armsby gibi kölelere yeterince sert davranmadığı için onlarla birlikte çalışmaya zorlanan beyazlar, en önemlisi de, 1800’lü yılların ortalarında her siyahın köle olarak yaşamadığı, Solomon gibilerinin beyazlarla eşit şartlarda iş ve sosyal hayatta yer bulduğu gerçeği de görülüyor. Kötü karakterler, olumsuz çalışma ve yaşama şartları, türlü eziyetler Solomon’u sivriltse de, özellikle Edwin Epps filme dahil olduktan sonra ondan bolca rol çalmaya başlıyor. Kitaptan mı yoksa senaryodan mı kaynaklandığını bilmediğim biçimde film artık biyografi olmaktan çıkıp, Epps’in Patsey’ye hastalıklı tutkusu ve bunu getirdiği bir dizi vahşi olayla ilgileniyor. McQueen’in Fassbender takıntısının da hesaba katılabileceği bu durum, Solomon’u ikinci plana atıyor.


Yazdıklarından yola çıkıldığı üzere Solomon Northup’ın bu 12 yıl süresince kimi zaman gözlemci konumunda yaşanan trajedileri aktarmış olmasında bir sorun yok. Ama Epps’e bağlı olayların filmi tepe noktada tutmasının cazibesine kapılma durumu seziliyor. Tüm bunların üstüne bir de Brad Pitt eklenince filmin tadı iyice kaçıyor. Marangoz ustası Bass olarak kısa bir rolü bulunan Pitt’in sahnesi, köleliğin kabul edilemezliğine, insanlık dışı oluşuna yaptığı özlü repliklerle o kadar sırıtıyor ki, program aralarına konan Kamu Spotu kıvamında “geçerken uğramış” adeta. Pitt’in filmin yapımcılarından biri olmasının torpili, hiçbir altyapısı olmayan, kör göze parmak cümlelerle anafikir çıkarma gereksizliğine düşen bu karakterle Solomon’un akıbetini belirleyen bir rol almasını sağlıyor. Böylelikle Brad Pitt’in dolaylı olarak kölelikle alakalı bu filmi bir kez daha “kurtarıcı beyaz adam” kimliğiyle sömürdüğü izlenimi oluşuyor. Altın Küre ödül töreninde “Brad Pitt olmasaydı bu film olmazdı” diyen Steve McQueen ise “hayatta kalmak değil, yaşamak istiyorum” diyen Solomon’un zamanla pes edip ortama uyum sağlamasını resmediyor.

Filmde çok çarpıcı Chiwetel Ejiofor, Michael Fassbender, Lupita Nyong'o anları izliyoruz. Benedict Cumberbatch, Paul Giamatti, Paul Dano, Alfre Woodard kısa rollerle kendi sahnelerini dolduruyorlar. McQueen’in daimi görüntü yönetmeni Sean Bobbitt’in kaliteli çalışması, Hans Zimmer ustanın müzikleri karşımıza Hunger ve Shame’den daha büyük oynayan bir film koyuyor. Bu büyük oynama hadisesi de sözünü ettiğimiz sebepler yüzünden türlü arızalar içeriyor. Steve McQueen, mütevazi bütçelerle küçük hikayelerden büyük filmler çıkaran, özellikle yazım aşamasında mutlaka payı olması gereken bir yönetmen. 12 Years A Slave birçok yönden iyi olsa da bütünüyle bir Steve McQueen filmi değil. Daha çok kırmızı halıların götürdüğü büyük ödül törenleri tavizlerinin verildiği, yapım şirketlerinin kibar baskılarının rahatlıkla sezildiği bir yapım.

21 Ocak 2014 Salı

The Broken Circle Breakdown (2012)


Yönetmen: Felix Van Groeningen
Oyuncular: Johan Heldenbergh, Veerle Baetens, Nell Cattrysse, Geert Van Rampelberg, Nils De Caster, Robbie Cleiren, Bert Huysentruyt, Jan Bijvoet
Senaryo: Johan Heldenbergh, Mieke Dobbels, Carl Joos, Felix Van Groeningen
Müzik: Bjorn Eriksson

2009’da The Misfortunates ile festivallerin gözde yönetmenlerinden biri olarak karşılanan Felix Van Groeningen’in yeni filmi The Broken Circle Breakdown, aşk, tutku, ölüm, din ve müzik üzerine söyleyecek çok şeyi olan kuvvetli bir dram. Filmde Didier rolünde izlediğimiz Johan Heldenbergh ve Belçikalı aktrislerden Mieke Dobbels’in birlikte yazdıkları bir oyunun Groeningen ve Carl Joos tarafından sinemaya uyarlanmış hali. The Misfortunates da da gözlemlediğimiz gerçekçi dramatik anlatımın dozajını biraz daha arttıran Groeningen, dövme sanatçısı Elise ile müzisyen (aynı zamanda filmde tadilat tamirat işlerinden de anladığı görülen) Didier’nin fırtınalı ilişkilerinin evliliğe, çocuk sahibi olmaya doğru giden hikayesini anlatıyor. Küçük kızları Maybelle kansere yakalanınca bu aşkın, evliliğin ve inancın sancıları yaşanmaya başlıyor.

Filmin en dikkat çekici yanı kurgusu. Didier ve Elise’in ilişkisi filmin ilk yarısında normal seyrinde değil, zamanda ileri-geri gidişler şeklinde işleniyor. Maybelle’in hastalık sürecini izlerken birden ikilinin ilk yıllarına geri dönebiliyoruz mesela. Bu anlatım şekli başta dağınık bir görünüm sunsa da, karakter bolluğu olmadığı için filmin en güçlü yönlerinden biri haline geliyor. Heyecan ve tutku yüklü EliseDidier çiftinin bir anda çocuk sahibi olmuş ebeveynlere dönüştüğünü daha sonra tekrar Maybelle’den öncesinde yaşadıkları gelgitleri görüyoruz.

Elise hamile olduğunu öğrenene kadar her şey normal seyrinde ilerlerken, bu noktadan sonra sıkıntılar başlıyor. Her ne kadar bu beklenmedik hamilelik meselesi kazasız atlatılsa da, aslında kazasız atlatıldığını sandığımız pek çok şeyin bilinçaltında hazır biçimde tutulduğunu biliyoruz. Elise’in inançlı, Didier’nin ise ateist olması gibi, tarafların birbirine arızalı görünen yanlarına olan tepkiler böylece ilişkinin metabolizmasında kendilerine daha kolay yaşam alanı buluyorlar. İlk yarının sonundaki kırılma noktasıyla da o yaşam alanından kurtulup karakterlerin ruh hallerine daha belirgin şekilde sirayet etmeye başlıyorlar.


Filmin ikinci yarısı da aynı kurgu anlayışıyla başlıyor. Bu kez gece vakti acil servise giden bir ambulans ve ambulansın içindekini telaşla takip eden bir araba görüyoruz. Sonra biraz geriye gidip Didier ve Elise’in “kırıldıkları” noktadan devam edişlerini izliyoruz. Burada “her şeye rağmen hayat devam ediyor”un sancılı bir analizi yapılıyor. Hayatın, bireylerin kararları doğrultusunda mı, yoksa geçmişte onların yaptıkları bazı yanlışların bedelini ödeten ruhani bir güç tarafından mı devam edeceğine yönelik her daim güncel bir tartışmanın içine çekiliyoruz. Güçlü biçimde tetiklendiği vakit, her şeyin üstesinden geleceğine inandığımız aşkın, inanç ve inançsızlık arasındaki yıpranışı, bilim ve din arasındaki ihtilafın insan hayatını doğrudan etkileyişi, sadece oy uğruna Bush gibi çapsız politikacılar vasıtasıyla din olgusunun dünya sağlık politikalarına müdahalesi filmin fikir sınırlarını daha da genişletiyor.

Amerika hayranı olan, kendini Amerikan kökenli bluegrass müziği ile ifade eden Didier’nin, filmin geçtiği dönemde Amerikan başkanı olan Bush’un dindar seçmenlere yaranmak amacıyla Papa ile elele verip kök hücre çalışmalarını veto etmesinden etkilenişi çok manidar. Bu kelebek etkisinden payını alan bir Belçika ailesinin dramı düşünüldükçe, dünya çapında yaşanan bilmediğimiz nice drama da uyanmak mümkün. Bunun yanında Groeningen’in The Misfortunates’da da işlediği “istenmeyen çocuk” meselesine yaklaşımında benzerlikler bulunmakta. Başta istenmese de zamanla kabullenilen ve sevgiyle bağlanılan bu çocukların çeşitli sebeplerle yitirilişinin, onları başta istemeyen, bazen onları bir “kaza” olarak gören ebeveynlerin (hele de ateist Didier’nin) bağlılık kavramına olan isyanlarını körüklediğini görüyoruz. Öyle ki, prezervatif kullanmanın ahlaki boyutları bile bu eleştiriden nasibini alıyor.

Didier’nin evin önüne yaptığı “teranda”ya çarpıp ölen kuşlar metaforunda, Amerika’nın tüm dünyayı etkileyen karar mekanizmaları mevzusunda, hamileliğin aşkı ve ilişkiyi boyut değişikliğine sokmasında karşımıza çıkan aşk, din, ölüm yansımları, filmin estetik kurgusunda daha dinç ve vurucu oluyor. Böylece film, duygusal olarak en dipte olduğu bir bölümden veya Didier’nin TV karşısında ve sahnede patladığına benzer yükselen sahnelerden bir anda Didier ve Elise’in birbirlerine kur yaptıkları ilk dakikalara dönünce pek alışık olmadığımız bir denge sağlanıyor. Groeningen bunu bir flashback basmakalıplığında değil, bir bütünün bilinçli olarak yerleri değiştirilmiş parçaları olarak pratiğe döküyor. Bu sayede filmin hakim duygusu olan hüznü her zaman eli altında tutuyor.


Bu parçalar arasına ustalıkla serpiştirilen, ayrı bir yazı konusu olabilecek bluegrass şarkıların sahne performansı görüntüleri de bu hüznün kontrolünde önemli rol sahibi. Performans demişken, Johan Heldenbergh ve Veerle Baetens’in olağanüstü oyunculuklarının filmin dizginlerini ellerinde tuttuklarını vurgulamak gerek. İkili o kadar inandırıcı ki, çoğu kez onların oyuncu kimliklerini bir kenara koyup gerçek Elise ve Didier olarak görüyor, benimsiyoruz. Sarsıcı final ve o finalin bir o kadar sarsıcı son karesiyle nihayetlenen The Broken Circle Breakdown, isminin hakkını veren, The Misfortunates ile kalpleri fetheden Felix Van Groeningen’in son yılların en mühim sinemacılarından biri olduğunu tescilliyor.

17 Ocak 2014 Cuma

Captain Phillips (2013)


Yönetmen: Paul Greengrass
Oyuncular: Tom Hanks, Barkhad Abdi, Barkhad Abdirahman, Faysal Ahmed, Mahat M. Ali, Michael Chernus, Catherine Keener, David Warshofsky, Corey Johnson, Chris Mulkey
Senaryo: Billy Ray, Richard Phillips, Stephan Talty
Müzik: Henry Jackman

2009 yılında Somalili dört korsan tarafından kaçırılan Amerikan yük gemisi Maersk Alabama kaptanı Richard Phillips’in bu kaçırılma sırasında yaşadıklarının konu alındığı Captain Phillips, bizzat kaptana ait A Captain's Duty: Somali Pirates, Navy SEALS, and Dangerous Days At Sea kitabından Billy Ray’in senaryo haline getirdiği bir yapım. Tecrübeli İngiliz yönetmen Paul Greengrass’in aktüel kamerası filmin gerilim dolu anlarına gereken hakimiyeti göstererek hikayenin gerçekliğini elinden geldiği kadar yansıtmaya çalışmış. Böylece teknik açıdan film, yavan Hollywood işlerinden farklı bir kimlik kazanmış.

Bu yaşanmış hikayenin filmde yer almayan veya değiştirilen ayrıntılarını öğrenmek, filme ve Kaptan Phillips’e bakışı etkileyebilir. Bunlar bilinmeden izlendiğinde ise Phillips, kendini feda edip korsanları filikayla gemisinden ve mürettebatından uzaklaştıran kaptan kontenjanından kahramanlığını ortaya koyuyor. Yakın tarihin önemli rehine kurtarma operasyonlarından biri olan bu olayın yorumlandığı film, korsanların Maersk Alabama’nın peşine düştükleri andan finale kadar “nefes kesen kurtarma operasyonu” basmakalıplığının tüm gereklerini yerine getiriyor. Greengrass biraz da kurnazlık yaparak gerilimi uzatmak adına kimi anlarda filmi sarkıtabiliyor. Özellikle Phillips’in filikadan kaçma teşebbüsleri buna örnek olabilir. Zaten tümüyle bu kaçırılma / kurtarılma üzerine yoğunlaşılması filmin aksiyon boyutuna abandığı için, bu tip hamleler filmi uzatmaktan başka işe yaramıyor.


Captain Phillips uzun süre politik duruşunu seyirciye bırakmış gibi ilerlerken, korsanların lideri konumundaki Muse ile Phillips arasındaki bazı diyaloglarla işi şansa bırakmamayı tercih ediyor. Muse’un gemi kaçırmaktan başka seçenekleri olabileceğini dile getiren Phillips ile, o seçeneklerin sadece ABD’de yaşayanlar için geçerli olduğunu savunan Muse arasında global düzeye çekilmeye çalışılan sistem yergisi sözlere dökülmüş oluyor. (Korsanların aksanlı ama fazla sinematik İngilizceleri de epey sırıtıyor bu arada). Korsanların daha farklı güçler tarafından kullanılan birer maşa, ABD ordusunun tek bir vatandaşı için bile seferber olduklarını bir kez daha görüyoruz. Kabak tadı veren bu yöntem, iki tarafın da belli noktalarda haklı olduklarını sanki ilk kez keşfediyormuş gibi sunuyor. Gemi ya da uçak kaçırmanın meşrulaştırılamazlığına karşılık, ABD’nin Ortadoğu ve Afrika politikalarının sakatlıklarına sadece çok uzaklardan el sallıyor.

Bu karşılıklı olumsuzlukları bir teraziye koyup kendi kahraman ve kahramanlıklarını palazlayarak pazarlayan Hollywood bu tip filmler ürettikçe “propaganda, günah çıkarma, vicdan temizleme, politik tabanlı olaylara objektif bakabilme” klişelerini eleştirmen ve seyircilere papağan gibi tekrar ettiriyor. Bloody Sunday’in öfkeli ve duyarlı İngiliz yönetmeni Paul Greengrass, her şeyi bir kenara koyarak uzun süredir hayranı olduğu Amerikan donanmasını ve Hollywood tarzı politik aksiyon bileşenlerini övmeye bir kez daha soyunuyor. Tom Hanks adının da ayrıca verdiği gazla (ve tabii kendisinin türlü lobi faaliyetleriyle) Captain Phillips, Greengrass’i ne batıran, ne de yücelten bir film. Bana göre ortada öyle adaylıklar, ödüller fırtınası estirecek bir durumu da yok.

12 Ocak 2014 Pazar

The Invisible War (2012)


Yönetmen: Kirby Dick
Senaryo: Kirby Dick, Amy Ziering, Douglas Blush

2013 En İyi Belgesel Oscar’ını Searching Fo Sugar Man’e kaptıran, Kirby Dick’in yönettiği The Invisible War, tüyler ürperten gerçeklerle dolu bir belgesel. 2006 tarihli Deliver Us From Evil, din görevlilerinin halkın inançlarını sömürmenin ötesine geçip taciz, tecavüz davalarının baş aktörü olmalarını, üstelik kilise kurumunun tepesindekiler tarafından korunmalarını, bu vakaların da örtbas edilmeye çalışılmasını işliyordu. The Invisible War ise Amerikan toplumunun en güvendiği kurumlardan bir diğeri olan ordu içinde yaşanan tecavüz olaylarını mercek altına alıyor. Sayısız olay arasında bu acı tecrübeyi yaşayan ve kamuoyunda farkındalık yaratmak için kamera karşısında bunları paylaşan cesur insanların anlattıklarından derlenen belgesel, bu mağdurlardan biri olan Kori Cioca’nın hayatına biraz daha yakın girerek söylemek istediklerine uygun zemin hazırlıyor.

Tecavüze uğradığı yetmezmiş gibi bir de failinden şiddet gören, aldığı darbe sonucu çenesi çıkan ve disk kayması yüzünden eklem yerleri tutmayan Kori, evli ve bir çocuk annesi olarak karşımıza çıkıyor. Yaşadıklarından sonra açılacak bir soruşturma endişesiyle Kori apar topar görevden alınıyor. Eski Muharipler Dairesi’nin tedavisini karşılamaması, başvurduğu diğer ordu kurumlarının ona emekli maaşı bağlamaması, kısacası ordunun Kori’yi adeta vücudundan atmak zorunda olduğu bir virüs gibi görmesi onun tüm çabalarının önüne engeller koyuyor. Bunun yanında Kori’nin eşiyle olan ilişkisinde, en önemlisi cinsel hayatlarında yaşadıkları sıkıntılar da çiftin samimi itiraflarında ortaya çıkıyor. Kori’nin maddi ve manevi gücünü kazanabilmesi için verdiği mücadele, film içinde verilen örneklerden sadece biri. Diğer mağdurların da benzer yollardan geçtiğini Kori kadar yakından takip etmesek de yaptıkları cesur açıklamalardan anlıyoruz.



Kirby Dick’in üzerinde durduğu önemli noktalardan biri de tıpkı kilisenin bu yüz kızartıcı vakalara karşı örtbas ve failleri koruma politikaları izlemesi gibi ordunun da aynı yöntemlere başvurması. Ordunun zaman zaman kurbanları suçlu ilan ederken tecavüzcüleri koruyup mesleklerine devam etmelerine izin vermesi, hatta rütbelendirmesi inanılmaz. Tecavüz mağduru bu insanların yaşadıkları travmadan sonra belki de en fazla hayalkırıklığı yaşadıkları nokta bu. Çünkü orduya giriş sebepleri milli duygulardan, toplumda elde edecekleri itibardan, kariyer edinme amaçlarından, mesleğe karşı küçüklükten beri duydukları saygı ve sevgiden oluşmakta. Bir kısmı aileden asker ve sivilde başlarına gelmeyip, babalarının onları emanet ettikleri asker ocağında bu korkunç olayları yaşamaları onlar için hazmı çok zor bir durum. Ama karşılarında üstün yetkilerle donanmış, her türlü soruşturmayı sonuçsuz bırakabilecek farklı bir hukuki sistem var.

Bu yaşananlar için hiçbir önlem alınmıyor şeklinde düşünülmesin diye Savunma Bakanlığı tarafında oluşturulan Cinsel Saldırı Müdahale Koordinatörlüğü meselesi de tam bir komedi. Bu saldırıları önleme amacı taşıyan birim, saçma reklam kampanyalarıyla, komik posterleriyle, meselenin içyüzünde yaşananlar karşısındaki cahilliğiyle, kağıt üstünde kalmış pasifliğiyle, her soruya “böyle bir bilgiye sahip değiliz” şeklinde cevap veren kadın yetkilisiyle hayrete düşürüyor. Konunun ciddiyetini kavrayamadıklarından sanki sadece kurbanlar üzerine etkisiz reklam kampanyaları düzenleyip, asıl tecavüz suçluları üzerine hiçbir araştırma ve çalışma yapmıyorlar. Neyse ki Kirby Dick, tecavüz mağdurları kadar hukukçularla, ordu psikologlarıyla ve gazetecilerle görüşüyor, onların konunun derinlerine nüfuz eden açıklamalarıyla her yönden aydınlatıcı bir kurgu meydana getiriyor.


Ağırlık kadın askerlerde olsa da, tecavüz mağduru erkek askerlerin varlığı da tecavüz hastalığının cinsiyet ayırmadığının bir göstergesi. Bölüklerinde arkadaş, hatta kardeş gibi olan bu insanların böyle bir duruma gelmelerindeki psikolojik çözümlemeler ortaya ilginç suçlu psikolojileri ortaya çıkarıyor. 1991’de verilen bir raporda 200.000 kadının tacize uğradığı tahmin ediliyor. Yaşadıklarını saklayan kadınlar ve aradan geçen uzun süre düşünülünce bu sayının iki katına ulaştığı düşünülüyor. Savunma Bakanlığı 2009 yılında 16.000 küsüre varan bir rakam açıklamış ama tecavüze uğrayan kadın ve erkeklerin %80’inin bunu bildirmediklerini de kabul etmiş. Ordunun kendi itibarını zedelememek için hasıraltı ettikleriyle beraber bu rakamlar sürekli artıyor. Ordunun asıl sorunu, nihai kararı hukuki bilgi ve eğitimi olmayan adli amirlik mensubu komutanların veriyor olması. Bu sistem kesinlikle kurbanları korumaya, onların haklarını teslim etmeye yönelik olmadığı için, suçlular rütbelerini arttırıyor, bazı kurbanlar ise hala tecavüzcülerinin birkaç blok ötesinde yaşamlarını sürdürmek zorunda kalıyorlar.

Tecavüzcüler, askerde hala aktif görevdeyken olduğu kadar, sivil hayata döndüklerinde de hukuki yaptırım ve yargı sistemi hakkında yeterince bilgi sahibi olduklarından, her zamankinden daha yetenekli ve tehlikeli birer suçlu konumunda yer alıyorlar ki, Kirby Dick’in altını çizdiği en mühim konulardan biri de bu. Bu insanların normal hayatta her an karşılaşılabilecek sözde saygın ordu geçmişi bulunan asker eskisi suçlular olduğu düşüncesi, toplumsal paranoyaları da beraberinde getiriyor. Kongre üyelerinin bile yetersiz kaldığı bu mesele karşısında Kirby Dick her yönüyle olağanüstü bir iş çaba sergiliyor. Hem kendi ordularına sahip tüm dünyaya karşı toplumu bir şekilde bilinçlendirerek olası çalışmaların önünü açıyor, hem de kahramanlıklarıyla övünen Amerikan ordusunun bambaşka bir yüzüne cesurca sert bir tokat atıyor.

9 Ocak 2014 Perşembe

Winter Solstice (2004)


Yönetmen: Josh Sternfeld
Oyuncular: Anthony LaPaglia, Aaron Stanford, Mark Webber, Allison Janney, Michelle Monaghan, Ron Livingston
Senaryo: Josh Sternfeld
Müzik: John Leventhal

Jim Winters için karısını kaybetmek büyük bir yıkım olmuştur. Yokluğunda kendisini sessiz bir hayatın içine hapseder. Başarılı bir bahçıvan olarak toprakla olan meşgalesi tek avuntusudur. Bu sakin yaşamda onu üzmeye devam eden tek şey ise oğullarıdır. Büyük oğlu Gabe'in tek derdi Florida'ya kaçmaktır. Diğer oğlu Pete ise, içinde hayata karşı büyük bir öfke biriktirmekte ve çevresi ile iletişime geçmeyi reddetmektedir. Jim, oğullarının bu durumuna içten içe çok üzülse de elinden bir şey gelmez. Ailesinde geride kalan hiçbir şeyin iyi gitmediği bu dönemde yeni komşusu Molly'nin hayatlarına girmesi, Jim'in herşeye farklı bir şekilde bakmasını sağlayacak ve hayatlarına yeni bir pencere açacaktır.

Hani içimden “severim ben bu filmi” diyordum ama bu kadarını beklemiyordum doğrusu. Bir baba-oğul(lar), ya da baba-evlat filmiydi Winter Solstice ve ben artık bu türe ait en dolu örneklerden bazılarını izlediğimi farzederek yeni şeyler söyleyeceğini düşünmüyordum. Aslına bakarsak söylemiyor da.. Ama mutlaka yeni bir şeyler söylemesi değil mesele. Bir şeyler söylemesi. İlişkileri en doğal, en samimi haliyle göstererek de yüreklerde küçük sarsıntılar yaratabiliyorsunuz. Özellikle sorunlar yaratmaya çalışmayıp, zaten hayatın akışına kapılmış giden yaşamların rutini içinde olan sorunlardan bir hikaye/hikayeler çıkarabiliyorsunuz. Kurmaca olduğunu bile bile “play” tuşuna bastığınız bir öykünün, esasen ne kadar içten ve gerçek bir kesit olduğunu görerek mutlu oluyorsunuz. 1,5-2 saatiniz ayırdığınız bir filmde kendi tecrübelerinize ait kırıntılar bulduğunuzda ise, o size hiç de film gibi gelmiyor. Tam aksine, o filmdeki tecrübeler, duygular bize tanıdık gelmese dahi, bizi yakalayan sıcak bir atmosfer sanki onları yaşamışçasına sarıp sarmalıyor. Hatta ilginç biçimde o basit rutinin içinde siz de olmak, o havayı solumak, parçası olmak isteyebiliyorsunuz. İşte Winter Solstice bana bunları ve dahasını hissettirdi.
 

Karısını trafik kazasında kaybeden Jim Winters, her yönüyle sorunsuz bir babaydı bana göre. Pete ve Gabe adındaki iki oğlu ile ilişkisi çok dengeliydi. Çoğu babanın hayalidir böylesi dengeli ilişkiler. Fazlaca yüz göz olmayıp, boğazlamayan bir disiplini elden bırakmayıp da arkadaş gibi olabilmek. Mesafeli de olsa bir arkadaşlık seziliyordu. Jim’in örnek babalığına karşılık küçük oğul Pete’in lisedeki başarısızlığı, büyük oğul Gabe’in, küçük yerleşim yerlerinde veya filmdeki gibi banliyö Amerika’sında büyümüş gençlerin ortak sıkıntısı olan sıkışmışlık hissi, son derece olgun, derli toplu, kazasız belasız ama güçlü bir akıcılıkla işlenmiş.

Jim’in oğulları ile ilişkisinde hissedilen üstü kapalı, altı çizili gerilimin yansımaları hiç rahatsız edici abartılar barındırmıyordu. Zaman zaman yaşanan yükselmeler, olması gerektiğinden ne eksik, ne de fazlaydı. Hayranlık verici bir denge hakimdi. Mesela komşularının evine üç aylığına bakmak için yerleşen orta yaşlı bekar Molly Ripkin’in, Jim ve oğullarını yemeğe davet etmesi, ama oğullarının bu yemeğe gelmemesine sinirlenen Jim’in onların yataklarını dışarı atmasının ardından iplerin kopacağını düşünüyorsunuz. Fakat ertesi gün hiç birşey olmamış gibi hayatlarına devam etmeleri, çoğumuzun ailesinde rastlanabilecek rahatsız etmeyen, bilakis ilişkilerimizin sağlamlığına işaret eden dengesizliklere benziyordu. Aile içi ilişkilerde denge kadar, bu çeşit zararsız dengesizliklere de ihtiyaç oluyor. Dengesiz oluşları, biz o ailenin bir ferdi olmadığımız, dışarıdan gördüğümüz kadarıyla öyle. Oysa o aileler için bu durum, sağlıklı bir ceza sistemi veya yazılı olmayan pedagojik davranışlardan başka bir şey değil.


Jim’in oğullarıyla ilişkisi yanında, Molly ile olan yakınlaşması, Pete’in tarih öğretmeni ile, Gabe’in kız arkadaşı Stacey ile, kardeşlerin birbirleri ile ilişkileri de filmin ekonomik süresi içine yerleştirilmiş taze yan hikayelerdi. Pete ve Gabe’in yüzmeye gittikleri, üçünün beraber lokantada yemek yedikleri kısa bölümler ve finaldeki veda sahnesi, bir bağımsız filmi neden severiz sorusuna alternatif cevaplar olabilecek kadar sadeydi. Ama bu sadelik, etkileyici olmadığı anlamına gelmiyor kesinlikle. Böyle yalıtılmış sahneler hislerimize hücum ederler neredeyse. Ortada duran şeye bakarak yoğun anlamlar çıkarırız. İşte finalin sadeliği de bağımsız film severleri etkileyecek ölçüde farklı hislerin ortak tercümesi gibiydi. O sahne bana şunu söyledi: İnsanoğlu, sevdiklerinin binip gittiği arabanın arkasından bakarken, kaç yaşında olursa olsun biraz daha büyüyor.

CNBC-E’de ara sıra rastladığım, ama hiçbir bölümünü baştan sona izlemediğim Without A Trace dizisinin oyuncusu olarak daha fazla tanınan Anthony LaPaglia, ölçülü oyunu ve ağır duruşuyla rolüne çok yakışmış. Pete ve Gabe rollerindeki oyuncuların durgun ama hissedilir performansları da öyle. Filmin etkileyici tema müziğinin ve yağmur damlaları gibi huzurlu akan gitar nağmelerinin sahibi John Leventhal da, bu güzel fotoğraftaki yerini alıyor. Filmi izlerken bahçe düzenlemeleri ile uğraşan Jim’in ne güzel bir mesleği olduğunu düşündüm, ona imrendim. Kimbilir ne kadar huzur verici bir meslektir. Hele de geniş bahçeli banliyö evlerini düzenlemek ne kadar keyiflidir. İnsan Gabe’in neden oradan kurtulmak istediğine anlam veremiyor. Fakat bizim gördüklerimizin dışında zor bir hayatın olduğunu, özgürlük hissinin bir noktadan sonra her şeye baskın geleceğini de yansıtıyordu sanki. Bittikten sonra karakterlerin hayatlarına kaldıkları yerden devam edeceklerini hissettirmeyi başaran, hatta olası sahnelerini gözümüzde canlandırabileceğimiz, sayıları çok fazla olmayan filmlerden biriydi Winter Solstice. Filmin başında Jim bulaşıkları bitirip, iki arada bir deredeki huzurla bahçeye sigara içmeye çıkıyordu. İşte benim için bu duygunun filmiydi Winter Solstice.

6 Ocak 2014 Pazartesi

Open Grave (2013)


Yönetmen: Gonzalo López-Gallego
Oyuncular: Sharlto Copley, Erin Richards, Thomas Kretschmann, Joseph Morgan, Josie Ho, Max Wrottesley
Senaryo: Chris Borey, Eddie Borey
Müzik: Juan Navazo

Gece vakti içi cesetlerle dolu bir hendekte uyanan bir adam (Sharlto Copley), hendeğe atılan bir iple kurtulur. Ormanda yürürken rastladığı bir eve sığınmak ister. Evde kendisini kurtaran kızla birlikte beş kişi daha vardır ve bu altı kişi o gecenin öncesine dair hiçbir şey hatırlamamaktadırlar. Aralarına sonradan katılan bu adamdan şüphelenseler de, erzak, silah ve ilaçla dolu bu ev ve dışarıdaki bilinmezlik onları birlikte hareket etmeye iter. İçerde kısa flashbackler sayesinde gelip giden hafızalarıyla birbirlerini önceden tanıdıklarını düşünen insanlar, dışarıda ise ağaçlara bağlanmış cesetler, uzaklardan duyulan çığlıklar vardır. Neler olduğunu anlamak, gerekirse oradan kurtulmak için dışarı çıkmak zorundadırlar.

Hafıza kaybına uğramış bir grup insanın aynı mekanda uyanıp nasıl bir bela içinde olduklarını anlama serüvenleri üzerine çeşitli filmler çekildi. Özellikle Cube (1997) ve Saw (2004) filmlerinin körüklediği bu formül, tıpkı Unknown (2006) gibi iyi başlayıp sonunu bağlamakta sıkıntı yaşayan örneklerle cazibesini kaybetmeye başladı. El rey de la montaña (2007) ve Apollo 18 (2011) filmlerinin İspanyol yönetmeni Gonzalo López-Gallego hatırına izlediğim Open Grave de ne yazık ki bunlardan biri. Sağlam giriş yapıp uzun süre iyi giden, gerekli soru işaretlerini başarıyla koyabilen, gizemli ve gergin tavrını koruyabilen film, benzer filmlerden beklenen sürprizler silsilesi yaratmak yerine onları yavaş yavaş ortaya çıkarma yolunu seçmiş (saklamayı becerememiş diyeceğim, yönetmene ayıp olacak). Bu da filmin tansiyonunu olumsuz yönde etkilemiş. Yanlış anlaşılmasın, mesele sürprizleri ip gibi sıraya dizmek değil, eldekileri ekonomik kullanma meselesi.

Fakat bence Open Grave’in sorunu tam olarak bu değil. Tecrübesiz ikili Eddie ve Chris Borey’in senaryosu sürpriz sayılabilecek bir mevzu içermiyor. Hatta bu konunun suyunun suyu bile çıktı denebilir. Ne kadar suyu da çıksa, belli bir süre başarıyla kurgulanan gizemli öykü, rotasını çevirecek farklı bir liman bulamıyor. Bunun sebeplerinden biri de günümüz gerilim sineması senaristlerinin çoğunun böyle bir gizemi uzaylılara, zombilere, virüslere, olmadı sadece zevk için adam öldüren psikopatlara bağlama zorunluluğu hissetmesi. Boreyler ikinci yarıda bazı kurgusal becerisizliklerle filmin asıl meselesini erken açık edince beklentiler düşmeye başlıyor. Yönetmen Gonzalo López-Gallego ile Sharlto Copley ve Thomas Kretschmann gibi iyi oyuncular her ne kadar üzerlerine düşen becerileri aktarsalar da, işte bazı filmlerde defalarca işlenmiş konu, üstelik başarısız biçimde o konunun sonuca bağlanışı her şeyin önüne geçebiliyor. Open Grave bu yüzden yönetmenin en zayıf filmlerinden biri bana göre.

1 Ocak 2014 Çarşamba

Out Of The Furnace (2013)


Yönetmen: Scott Cooper
Oyuncular: Christian Bale, Casey Affleck, Woody Harrelson, Zoe Saldana, Sam Shepard, Willem Dafoe, Forest Whitaker
Senaryo: Brad Ingelsby, Scott Cooper
Müzik: Dickon Hinchliffe

Küçük bir kasaba olan Rust Belt’te bir fabrikada çalışan Russell (Christian Bale), bir yandan kendi yağında kavrulurken bir yandan da Irak’tan dönen kardeşi Rodney’nin (Casey Affleck) kumar borçlarını kapatmaktadır. Hasta babası ve ağabeyi gibi bir fabrika işçisi olmak istemeyen Rodney, kasabanın kumar organizatörü John Petty’nin (Willem Dafoe) ayarladığı yasadışı dövüşlere katılıp yaşadığı hayattan kurtulmak istemektedir. Beklenmedik bir trafik kazası sonucu Russell hapse girince işler kötüye gitmeye başlar. Russell hapisten çıktıktan sonra bıraktığı birçok şey eskisi gibi değildir. Kız arkadaşı onu başkası için terk etmiş, babası ölmüş, kardeşi Rodney’nin başı da dövüş mafyasıyla derde girmiştir.

2009’da En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Şarkı dallarında iki Oscar’ı bulunan Crazy Heart’ın yönetmeni Scott Cooper’ın bir sonraki filmi olan Out Of The Furnace, klasik bir kasaba dramından klasik bir intikam filmine evrilen yapısıyla yönetmenden beklenenin altında kalan bir yapım. Senaryoyu da Brad Ingelsby ile beraber yazan Cooper, elindeki bu sürprizsiz ve risksiz konuyu farklılaştırmak adına sadece dingin ve karanlık bir atmosfer kullanma yoluna gitmiş. Bu yönden başarılı olduğu söylenebilir. Zira kapalı, karanlık ve sıkıcı bir Rust Belt kasabası, tam da kaçıp kurtulmak istenecek köhne bir ortam olarak perdeye yansıyor. Ne var ki Cooper bu ortamdan basit bir western formatı ortaya çıkarmak isteyince, nereye gideceği belli bir intikam hikayesi olarak kendini yenileyecek herhangi bir fikre yanaşmıyor. Herşeyini o küskün ve münzevi üslubunda yaşamayı tercih ediyor.


Filmde sadece Russell'da derinlik var. O da adeta bir Nuri Bilge Ceylan karakteri gibi olduğundan, sessizliği ve melankolik duruşu filmde kendi durağan dünyasını yaratarak içselleşebiliyor. Onun karşısına konulan Harlan'ın ise artık milyonlarcasını izlediğimiz, tasarlanması hiç de zor olmayan psikopatlardan hiç farkı yok. Rodney, Lena, Red, John, Wesley hepsi de kağıt üstünde kalmış karakterler. Bu bağlamda onları canlandıran öyuncular da öyle. Christian Bale, ortada o güçlü oyunculuğunu kullanabilecek bir senaryo olmadığından, sadece Russell'ı betimlemeye çalışıyor. Bunda da dediğimiz gibi Scott Cooper'ın yegane başarısı olan o boğuk atmosferin katkısı Bale'e yardımcı oluyor.

Künyede Woody Harrelson, Sam Shepard, Willem Dafoe, Forest Whitaker gibi isimleri görmek kimseyi yanıltmasın. Harrelson bir yana, canlandırdıkları silik rollere bakılınca Shepard, Dafoe ve Whitaker'a gerek bile olmadığı söylenebilir. Özellikle itici ses tonlarıyla Casey Affleck ve Forest Whitaker film için yanlış seçimler bana göre. Bu oyuncuların, Cooper'ın Jeff Bridges'a Oscar kazandıran Crazy Heart rüzgarına kapılarak bu zayıf yan rolleri (belki senaryoyu bile okumadan) kabul ettikleri gibi bir his oluştu bende. Hoş, senaryoda içine girilmeye değmeyecek bu rolleri okuyup ezberlemek 20 dakikalarını almamıştır. Sonuç olarak Cooper'ın görsel üslup bazındaki iyi niyetlerine rağmen, aynı oranda özen göstermediği vasat senaryo Out Of The Furnace'i kaçan bir fırsat gibi gösteriyor.