28 Eylül 2012 Cuma

Deliver Us From Evil (2006)


Yönetmen: Amy Berg
Müzik: Joseph Arthur, Mick Harvey

Deliver Us from Evil, Katolik Kilisesi tarihinin en bilinen tacizcisi Peder Oliver O'Grady'nin kan dondurucu hikayesini anlatan müthiş bir belgesel. Otoritesi ve cazibesini kullanarak düzinelerce inançlı Katolik ailenin kilise dışındaki günlük hayatlarına da sızıp yirmi yıldan fazla bir süre onları aldatmayı başaran O'Grady’nin kurbanları arasında dokuz aylık bebeklerden orta yaşlı kadınlar ve gençlere kadar herkes vardı. Hapse girdiği 1993 yılına kadar gerçekleştirdiği taciz ve tecavüzlerin ardından her kendisinden şüphelenildiğinde kilise otoritesi tarafından görevden alınmak yerine 80-85 km uzaklıktaki başka bölgelere atanması da bu belgeselin gözler önüne serdiği trajedilerden biri. Atandığı yerlerde de eylemlerini sürdüren O'Grady’nin dönemin başpapazı Kardinal Roger Mahony’nin himayesinde bir türlü işinden el çektirilemeyişini de merkezine koyan belgeselin yönetmeni Amy Berg, bu tacizlerden yola çıkıp kilise otoritesinin hiyerarşik ve bürokratik dayanaklarını da elini korkak alıştırmadan eleştiriyor.

O'Grady’nin cinsel taciz suçlarını kabul edip ailelere tazminat ödemeyi veya özür dilemeyi kabullenemeyen kilisenin bu hasta ruhlu adamı görevden almanın tüm bu suçlamaları kabul etmek anlamına geleceğini bildiğinden, başta Mahony olmak üzere olayla alakalı kendi bünyesinden her din görevlisi için önlemler almaya başlıyor. Vatikan’a kadar uzanan bu örtbas çabalarının izini de başarıyla süren Amy Berg, bu olayların ilk başladığı 70’li yıllarda (en azından belgeselin kendi hikayesine başlangıç olarak seçtiği yıllarda) O'Grady’nin Jyono ailesiyle tanışması ve onlarla ilişkilerinden yola çıkıyor. Çok başarılı bir kurguyla yavaş yavaş diğer mağdur aileleri ve onların artık günümüzde birer yetişkin olmuş fakat o ruhsal yaraları hala taşıyan çocukları da işin içine dahil ediyor. Diğer yandan 1993’te nihayet yakalanıp 14 yıl hapis cezasına çarptırılan ama sadece 7 yıl yattıktan sonra çıkarılıp hala yaşadığı İrlanda’ya sürülen O'Grady'nin bizzat kendisiyle yapılmış söyleşilerden kesitler ise belgesele çok farklı ürkütücü bir boyut da katıyor.


O yıllarda mağdurlardan Jyono ve Howards ailelerinin avukatlığını yapmış Jeff Anderson ve John Manly’nin kendi dava süreçlerinde yaşadıklarından derlenen söyleşilerin aralara serpiştirilmesi, meselenin O'Grady özelinden başka Katolik Kilisesi ve onun artık din kurumu olmaktan çıkıp rahipler sınıfı tarafından siyasileşen yapısına getirilen eleştirinin dozunu arttırıyor. Hatta kendisinden Katolik kilisesini denetleyecek, piskoposlara hesap soracak ve kiliseye cinsel tacizi önleme, ihbar etme, açığa çıkarma konularında rehberlik edecek ulusal bir komitenin başına geçmesi istenen Oklahoma eski valisi Frank Keating’in, bazı piskoposlukları halka karşı açık ve kendilerine karşı dürüst olmadıkları gerekçesiyle eleştirdikten, üstelik piskoposluğu ve kardinalliği mafyayla karşılaştırdıktan sonra istifa etmesi de bu eleştirelliğin üzerine biniyor. Fakat en önemlisi, 35 yıl boyunca Katolik papazlığı yapan, kilise hukukçusu ve tarihçi Tom Doyle’un bu inanç sistemine karşı taciz mağdurlarıyla işbirliği içindeki çabası.

Din adamlarınca cinsel tacize uğrayan kurbanların yanında yer aldığı, olayları örtbas edenlere, Vatikan’ın en üst kademelerinden gelen manipülasyona ve sahtekârlığa karşı sesini fazla yükselttiği için önemli makamlardan kovulup önemsiz makamlara getirilen Tom Doyle, Roma Katolik Kilisesi’nin monarşik, hiyerarşik yönetim sistemini korkusuzca eleştiriyor. Eldeki veriler toplanınca Doyle’un ortaya çıkardığı sonuç ise korkunç. Bu bağlamda Papa dahil Roma’daki bu adamlar şuna inanırlar: Tanrı’ya göre pedofil Oliver O'Grady ve onu görevden almayıp koruyan Roger Mahony’nin başı çektiği bu papaz sürüsü, tecavüz edilen çocuklardan çok daha önemlidir. Bu çıkarım Jyono ailesinin mercek altına alınan trajedisiyle rahip-kilise, rahip-birey ve nihayetinde birey-kilise düzlemine erişip kaçınılmaz bir inanç sorgusuna dönüşüyor.

Yüzlerce mağdur arasından seçilen Ann, Nancy ve Adam’ın inançlarını kaybetmemek uğruna tutunacak bir şeyler aramaları Doyle’un da ilgisini çekiyor. Hatta Doyle’un yardımıyla Ann ve Nancy tüm taciz ve tecavüz mağdurları adına Papa’ya hitaben bir mektup yazıp teslim etmek üzere Roma’ya gidiyorlar. Ne var ki kurumsal kilise, inançlarını yeniden kazanmak isteyen bu insanlara kucak açıp yardım etmek yerine onları reddedip kilisenin düşmanı haline getiriyor. Bu tacizlerin olduğu dönemde şimdiki Papa Benedict’in o dönemdeki Papa’dan sonra bu olayları durdurabilecek en yetkili isim oluşu, ama çok kötü bir yönetim gösterişi de altı çizili olarak belirtiliyor. Bütün bunların ışığında Doyle’un söylemlerinden anlaşıldığı üzere asıl sorun kurumsallaşmış, siyasallaşmış, çürümüş Katolik Kilisesi otoritesinin din ve inanç kavramını Hz. İsa’dan ve sadece huzur içinde inancını yaşamak isteyen cemaatten farklı bir materyalist platforma taşımasına dur denilmesi gerekliliği ortaya çıkıyor. Aslında film, dini kalıplarından yer yer sıyrılarak farklı konumlarda tacize ya da tecavüze uğramış kimselerin sessiz kalmamaları yönünde cesaretlendirme misyonu da üstleniyor.


Belgeselde avukatlar, teologlar, psikiyatristler, tarihçiler O'Grady olayının ne ilk ne de son olduğunu çok makul argümanlarla dile getiriyorlar. Papazlar ölünce mirasları çocuklarına değil de kiliseye kalsın diye uğraşan kurumsal kilise liderlerinin bekarlığı zorunlu kılmaları, oysa kutsal kitapta ve Hz. İsa’nın öğretilerinde hiç karşılığı bulunmamasına rağmen bekarlığın tabulaştırılması birçok sapkınlığın çıkış noktasını oluşturuyor. Papaz okullarında uzun yıllardan gelen kadına, cinselliğe, evliliğe beslenen nefret, psiko cinsel gelişimini tamamlamamış bu papazcıkların hayata atılıp göreve başladıktan sonra bastırılmış dürtülerini köreltmek için kimleri hedef seçeceklerini tahmin etmek de zor değil.

Bu gibi daha pek çok ayrıntıyı masaya yatıran, bu sapıklığın din kurumuna bulaşmış yönlerini cesurca irdeleyen Amy Berg, halen İrlanda’da “normal” bir insan gibi yaşayan Oliver O'Grady’nin varlığına dikkat çekerken (neyse ki Tom Doyle onu takibe almış bulunuyor), belgeselin sonunda verdiği ürkütücü istatistiklerle de bu adamın sadece buzdağının görünen yüzü olduğunu tokat gibi çarpıyor. Zira dünyada Roger Mahony gibi beceriksiz din adamları, Papa Benedict gibi bulaştığı pislikleri örtbas etmeyi her şeyden üstün tutan dini liderler, George W. Bush gibi onlara jet hızıyla dokunulmazlık veren politikacılar olduğu müddetçe O'Grady’lerin bu kadar fazla olduğunu tahmin etmek zorlaşmıyor.

22 Eylül 2012 Cumartesi

Detachment (2011)


Yönetmen: Tony Kaye
Oyuncular: Adrien Brody, Marcia Gay Harden, James Caan, Lucy Liu, Sami Gayle, Blythe Danner, Christina Hendricks, Tim Blake Nelson, Betty Kaye, Louis Zorich, William Petersen, Bryan Cranston
Senaryo: Carl Lund
Müzik: The Newton Brothers

Senaryosunu henüz ilk deneyimiyle Carl Lund’un yazdığı Detachment, Albert Camus’nun “hayatımda aynı anda hiç böylesine kendimden kopmuş ve bir o kadar da kendimde hissetmemiştim” cümlesiyle başlayıp, Edgar Allan Poe’nun The Fall Of The House Of Usher hikayesinden alınan bir bölümle bitiyor. Yönetmen ise 1998’de çektiği American History X ile büyük bir haklı başarı elde etmiş olan İngiliz Tony Kaye. Film, hiçbir okulda uzun süreli ilişkiler kuracak kadar kalmayan yedek öğretmen Henry Barthes’ın yine bir yer doldurma sonucu geçici olarak atandığı sorunlu bir lisede yaşadıklarını konu alan güçlü bir dram. Eğitim sistemine türlü eleştiriler getiren öğretmen-öğrenci temalı filmlerden konu olarak ortak yanları bulunsa da, senaryo ve özellikle Kaye’in farklı anlatımıyla üslup yönünden belirgin ayrılıklar taşıyor.

Filmde belli aralıklarla loş bir ortamda Henry’nin kameraya anlatıcı konumunda bir şeyler söylediği sahnelerden birinde şöyle diyor: “Vaktimin çoğunu beladan uzak durup sorumluluk almamak için harcıyorum. Ben sadece yedek öğretmenim. Bir şeyler öğretme sorumluluğum yok. Tek yapmam gereken düzeni korumak. Sınıfta kimsenin birbirini öldürmeden gelecek döneme geçmesini sağlamak.” Bu bağlamda öğretmen odaklı filmlerin çoğunda gördüğümüz, idealist eğitimcinin küçük bir sınıftan başlayarak çürümüş düzeni onarmaya yönelik hırsını Detachment’ta göremiyoruz. Çünkü Henry sadece kendi girdiği sınıfta, kendi derslerinde, kendi yöntemleriyle ders işlemeyi tercih eden bir öğretmen. Yani onun idealizminin sınırları, belki de yedek oluşuyla alakalı olarak kendisi tarafından önceden çizilmiş. Filmde çok fazla üzerine düşülmeyen yöntemlerini ise klasik baskıcı öğretmen kimliğinden sıyırıp daha ılımlı ama kendini öğrenciye ezdirmeyen biçimde prensiplediği de anlaşılıyor. Onlara yaklaştığı biçimde onların kendisine yaklaşmasını istiyor. Tüm bunları sadece kendisinin ve dersine girdiği sınıfının huzuru için istiyor. Başka sınıfların, başka derslerde başka öğretmenlerle yaşadıkları onu pek ilgilendirmiyor. Çünkü özel hayatında yeterince sorunu var zaten.


Otobüsle okula gittiği, akli dengesi yerinde olmayan hasta dedesini hastanede ziyaret ettiği, geceleri tek başına dolaştığı, sonra yalnız yaşadığı küçük evine döndüğü rutini, bir gece karşılaştığı öğrencisi yaşındaki Erica ile değişme eğilimi gösteriyor. Okulda yedek öğretmen olduğu için sınırlarını çizmiş olsa da, kendini hayata yedek hissetmediği için sokaklarda fahişelik yapan Erica’ya sahip çıkıyor. Fakat yine de Henry, öğrencilerine veya Erica’ya karşı temkinli olduğu kadar yaşadığı hayata da temkinli olmayı bırakamadığı için müzmin bir efkarlı. Annesinin o daha küçükken intihar edişi, bu intiharın gizemli perde arkası, dedesinin bu geçmişle ilgili takıntıları, Erica’nın gün geçtikçe Henry’ye bağlanışı, filmi olduğundan farklı dramatik düzlemlere taşıyor. Böylelikle Henry’nin bir öğretmen oluşunun çözümsel beklentileri, onun yıpranmış bir birey oluşuyla dengelenerek bunaltıcı doğruluk söylemlerinden sıyrılma sağlanıyor.

Henry’nin görev yaptığı sorunlar yumağı okul da hem öğrencileri, hem de öğretmenleriyle, onların küçük ama etkileyici yan öyküleriyle Henry’nin etrafını kuşatmış durumda. Ama Henry bilerek ve isteyerek bunları sorumluluk alanına dahil etmediği için onları kendi ayakları üstünde duran bir didaktiklikle inceleyebiliyoruz. “Didaktik”, bir filmi benimseyebilmek için tehlikeli bir kelimedir çoğu zaman. Ama öğretmen, öğrenci, okul bileşenlerinden beslenen bir film için ihtiyaç doğduğu anlar fazladır. İşte Detachment, bu özelliğini kendi sıkıntılı yapısı dahilinde anlamlı kılmayı başarabilen anlarla dolu bir film. Disipline giden öğrencilere ilginç yöntemlerle yol göstermeye çalışan, branşı rehberlik olduğu halde aileleri dahil kimsenin umursamadığı liselilere rehberlik edemeyişinin çaresizliğiyle boğuşan, silik tipiyle kendisinin görünmez olduğuna inanma eşiğinde yaşayan, sorunlu aile hayatlarıyla sorunlu iş hayatları birbirine karışmış olan eğitimciler görüyoruz. Aynı zamanda geleceğini göremeyen veya görmek istemeyen, kendisinin de bu evrende bir yeri olduğuna inancını yitirmeye başlayan, küfür etmeyi, kızları aşağılamayı, erkeklerle yatmayı, öğretmenlere karşı gelmeyi marifet sayan öğrenciler de görüyoruz.


Velilerin ilgisizliği, bu yüzden eğitim ve öğretimin tümüyle öğretmenden beklenmesi, gençlerin tutunacak dal bulamamaları nedeniyle yalnızlaşmaları ya da yanlış biçimde sosyalleşmeleri gibi daha pek çok sorun filmin içinden geçip gidiyor. Henry’nin yapabileceği fazla bir şey yok. 1967 yılına ait çok önemli bir yapım olan To Sir With Love’daki Mark Thackeray gibi sistemi sınıftan başlayarak değiştirmeye çalışan bir kahramanlık sergilemiyor. Buna ne zamanı, ne de enerjisi var. Zaten herkesin bu yolda yenildiğini savunuyor. Kendisinin güzel, başarılı, zeki bir insan olduğunu duymaya, başarılı olduğunu düşündüğü resim çalışmalarında cesaretlendirilmeye ihtiyaç duyan öğrencisi Meredith’e bile yardımcı olamıyor. Erica’ya da ömür boyu sahip çıkamayacağı gerçeğiyle yüzleşebiliyor. Yine de 2006 yapımı Half Nelson’daki muadili Dan Dunne gibi zayıflıklar taşımıyor. Sadece tek bir sınıfa, tek bir derse girmenin getirdiği yılgınlığa sessiz bir isyanı temsil ediyor.

Sistemin cendereye soktuğu binlerce eğitmene hiç de yabancı olmadığımız üzere Adrien Brody’nin bünyesinde Henry gerçek bir karakter gibi şekilleniyor. Bakışları, vücut dili, ses tonu, her şeyiyle merkeze yakışan bir performans sunuyor Oscar’lı oyuncu. Kısa rolleriyle emektar James Caan, Marcia Gay Harden, rehber öğretmen Doris olarak sorumsuz bir öğrenciye patladığı sahneyle göz dolduran Lucy Liu ve genç oyuncu Sami Gayle’in doğal performansı dikkat çekiyor. Zaman zaman pop art tadı taşıyan tempolu kurgusu, estetik kaygılı tribal anlar yaratıyor. Tony Kaye tıpkı Henry’nin öğrencilere yaklaştığı gibi ne seyirciye yabancılaşan, ne de yüzgöz olan anlatımıyla usta bir yönetim gösteriyor. American History X’ten sonra araya giren vasat işlerin ardından, onun kadar vurucu olmasa da Detachment ile yine dallanıp budaklanmış büyük bir meselenin hakkını veriyor.

18 Eylül 2012 Salı

Half Nelson (2006)


Yönetmen: Ryan Fleck
Oyuncular: Ryan Gosling, Shareeka Epps, Anthony Mackie, Jeff Lima, Nathan Corbett, Rosemary Ledee, Erica Rivera, Deborah Rush, Jay O. Sanders, David Easton, Deidre Goodwin, Karen Chilton, Tina Holmes, Denis O'Hare, Starla Benford
Senaryo: Ryan Fleck, Anna Boden
Müzik: Broken Social Scene

Genç tarih öğretmeni Dan Dunne (Ryan Gosling), sınıfta başarılı sayılabilecek sevilen bir öğretmen olmasına karşın, sınıfın dışında uyuşturucu bağımlılığının pençesinden kurtulamayan, bu yüzden kişilik sorunları yaşayan biridir. Bu iki farklı yaşamını birbirinden ayrı tutmayı başarmış olsa da, bir gün öğrencilerinden biri olan Drey tarafından yakalanır. Kendi sorunları olan ama onları yaşından olgun biçimde karşılayan içine kapanık Drey, öğretmenine saygı duyduğu için onu ispiyonlamayı hiç düşünmez. Bu sırrı tutmasıyla Dan ile Drey arasında sıra dışı bir dostluk doğacaktır.

Ryan Fleck’in Anna Boden ile birlikte yazıp yönettiği Half Nelson, süssüz, bir miktar dağınık ve yarım kalmış duygusu veren bir bağımsız. Bu kişisel bir seçimdir. Zaten film bütünüyle kişisel bir yazım-yönetime sahip. Bağımsızlığı buradan geliyor elbet. Tabii ki haylaz sınıfını adam etmek için kendini adayıp beraberinde bir sürü eğitim-öğretim mesajı pompalayan senaryolardan birini daha beklemiyordum. Durumu müsait olmasına rağmen bu tavırdan uzak oynamaya çalışıyor. Filmin öyle bir niyeti de yok zaten. Basit bir "ben ettim, sen etme" tavrını mesajdan bile saymıyorum. Yoksa saymalı mıyım?


Tam burada benim film ile olan sorunum başgösterdi. Half Nelson'un niyeti nedir? Mesaj vermekten veya kendi şahsi doğrularını olağan bir kurguyla anlatmamasından bahsetmiyorum. Bu denli içine dahil olması güç bir film çekilirken yönetmenler genelde bir iki açık kapı bırakırlar, ki girmeyi başaranlar orada anlatmak istedikleri gerçeği daha iyi görsünler diye. Ryan Fleck ya açık kapı bırakmamış ya da benim gibi açık kapıyı bulamayanlara filmi kasten yabancılaştırmaya çalışmış (ki bunu niye yapsın?). Bu öznel yapı, filmin kahramanı tarih öğretmeni Dan Dunne vasıtasıyla ve doğal olarak onun etrafında yaşanan gelişmelerle kafası bulanık bir şekilde ilgilenirken (iğrenç bir espiri olacak biliyorum) “dan dun” yapmaya başlıyor bence. Ve bu kafa bulanıklığı ile esas kahramanını bile yer yer unutuyor. Onunla kendince ilgileniyor ama bakar kör bir durumda kalmamızın nedeni bu kendince oluştur belki. Ne pozitif, ne de negatif manada Dan Dunne bana yeni birşey söylemedi, beni kapıp götürmedi. Bunu filmin yapısı gereği yalın biçimde bile yapamadı, beceremedi.

Ryan Gosling'in performansına diyecek yok. Ben ve benim gibi Dan Dunne ile bütünleşemeyenlerin suçlaması gereken ilk kişi Gosling olmamalı. Onun yaptığı, dersine iyi çalışmak ve bütünleşmesi zor bir karakteri canlandırmakmış, o da bunu başarmış. Lakin söz konusu Gosling’in bu rolle 2007 Oscar’larında elde ettiği En İyi Erkek Oyuncu adaylığı olunca işin eleştirel bazdaki rengi biraz değişiyor. Şimdiye dek en iyi oyuncu Oscar'ı kazanmış aktörlerin bir çoğunun ortak özelliği, etraflarında yarattıkları ışık hüzmesi olmuştur. Şahsi görüşüm, Gosling'in belki de elinde olmayan sebeplerden ötürü bu ışığı bir türlü yansıtamamış olması, hatta Drey rolündeki rol arkadaşı Shareeka Epps'in de ondan sahneler çalması, belki de hafızalarda yer edecek bir karakter görmemizi engelliyor. Yine de farklı bakış açılarına göre bağımsız Amerikan sinemasına düşkün seyircileri memnun edebilecek potansiyele sahip bir film denebilir Half Nelson için.

14 Eylül 2012 Cuma

The Cabin In The Woods (2011)


Yönetmen: Drew Goddard
Oyuncular: Kristen Connolly, Chris Hemsworth, Fran Kranz, Anna Hutchison, Jesse Williams, Richard Jenkins, Bradley Whitford, Brian White, Amy Acker, Sigourney Weaver
Senaryo: Joss Whedon, Drew Goddard
Müzik: David Julyan

Alias, Lost, Buffy The Vampire Slayer, Angel dizilerinin çeşitli bölümleriyle Cloverfield filminin senaristliğini yapmış Drew Goddard ile yine Buffy ve Angel’a hem senarist, hem de yönetmen olarak emek vermiş, en son The Avengers’in yazar/yönetmeni olarak gördüğümüz Josh Whedon’ın ortaklığında çekilen The Cabin In The Woods, çeşitli teknik ve maddi sorunlar nedeniyle bir süre gecikmeyle gösterime sokulmuş bir gerilim. Artık hakkında söylenmeyen bir şey kalmayan, özellikle Whedon hayranları tarafından büyük bir ilgiyle karşılanan film aynı zamanda Goddard’ın ilk yönetmenlik denemesi. The Cabin In The Woods “beş gencin tatillerini geçirmek üzere ormandaki bir kulübeye gitmeleri ve orada başlarına gelen korkunç olaylar” gibi benzersiz (!) bir özete sahip olmasına rağmen, aslında Goddard ve Whedon’ın amacının çok başka olduğu bir film.

Film, önemli bir sürprizini daha başlarda ifşa ediyor. Yine de bu sürprizin nasıl işlediğine dair merakımızı uzun süre korumaya çalışıyor. Bir yandan slasher filmlerinden alışık olduğumuz bir yığın klişeyi kulübedeki gençler üzerinde uygularken, diğer yandan bu klişelerin çıkış noktasını ve perde arkasını seyircilere farklı bir açıdan yansıtarak ezber bozmaya oynuyor. Kendine has yorumlarla birçok ezberi bozabiliyor da. Özellikle 80’lerde ve 90’larda altın çağını yaşayan bu korku/gerilim türünün onlarca örneğinde bıkmadan tekrarlanmış karakter ve olay örgülerinin ardındaki unsurları şaşırtıcı hatta komik gerekçelere dayandırmak suretiyle klişelerle alay eden bir tavır takınıyor.


Kulübedeki gençlerin temsil ettiği The Whore (Fahişe), The Athlete (Atlet), The Scholar (Akademisyen), The Fool (Aptal), The Virgin (Bakire) beşlisinin teen slasher filmlerindeki konumları, doğru ve yanlış kararları, öldürülüş sıraları, öldürülüş biçimleri gibi birçok kalıplaşmış tercih filmde masaya yatırılıyor. Bu tercihlerin sahibi senarist ve yönetmenlerin, filmlerde acımasızca öldürülen ve öldürenlerin, onları yıllardır seyreden biz seyircilerin zincirleme ilişkileri üzerine hiç beklenmedik hamleleri olan film, sözünü ettiğimiz alaycı yaklaşımı yanında, bu zincirin halkalarının sinemada yıllar boyu aynı minvalde ele alınışına da farklı bir eleştiride bulunuyor aslında. Goddard ve Whedon ikilisi, bu filmlerde karşılaştığımız türlü unsurları bir muhasebeci edasıyla toparlayıp Pandora’nın Kutusu’na koyuyorlar. O kutunun açılması da kaçınılmaz olduğu için kan, bu defa hiç olmadığı kadar gövdeyi götürüyor.

Sözkonusu unsurları paketleyip bir “Öcü Veritabanı” oluşturma fikrinin orijinalliği tartışılmaz. Bazı yazarlar tarafından son yarım saati kült ilan edilen filmin kan ve şiddetten doğan ince bir nostalji içerdiği de bir gerçek. Tüm bu kaostan, artık geçmişin tozlu makaralarında kalmış kötücülleri sayesinde gore bir romantizm elde etmenin bilinçli tercihi amacına ulaşmış görünüyor. Öyle ki, yarım saatten daha uzun sürmesini bile isteyebiliyor insan. Atlanılan seviye, filmin o son düzlüğe kadar olan kısmını bir kenara bırakıp fantastiğe sırtını dayamış kendi realitesini yaratıyor. “Yönetici”nin yumruğunu yiyen biz seyirciler, bunca yıldır defalarca bu klişelerle oyalanmanın verdiği bıkkınlığı biraz olsun üzerimizden atabiliyoruz. Çünkü bu basmakalıplığa kendine ait bazı cevaplar bulan The Cabin In The Woods, belki başkalarının da benzer cevaplar bulması yönünde cesaretlendirici etkiler taşıyor. Tıpkı Wes Craven filmi Scream gibi... 1996’da Kevin Williamson’ın Scream ile kendi familyasındaki filmlere alaycı/romantik/kanlı yaklaşımından sonra malzemenin tükendiğini düşünülüyordu. Her ne kadar bu filmle dünyayı kurtarmayıp, kansere çare bulmasalar da Goddard ve Whedon bu tükenişi kabul etmediklerini yıllar sonra göstermiş oldular.

11 Eylül 2012 Salı

Celda 211 (2009)


Yönetmen: Daniel Monzón
Oyuncular: Luis Tosar, Alberto Ammann, Antonio Resines, Manuel Morón, Carlos Bardem, Marta Etura, Luis Zahera, Fernando Soto, Vicente Romero, Patxi Bisquert, Joxean Bengoetxea, Miguel Martín
Senaryo: Jorge Guerricaechevarría, Daniel Monzón, Francisco Pérez Gandul
Müzik: Roque Baños

Tehlikeli bir hapishaneye gardiyan olarak alınan Juan, işe bir gün erken gelir. İki meslektaşı ona hapishaneyi gezdirirken, birdenbire tavandan düşen bir parçanın çarpmasıyla bayılır. Gardiyanlar onu ayıltmak için 211 numaralı boş hücreye götürür. Juan bilinci kapalı halde hücrede yatarken hapishanede bir ayaklanma patlak verir. Ayıldığında güç bir durumla karşı karşıyadır: Hayatta kalmak için mahkûm rolü oynamak zorundadır. Francisco Pérez Gandul’un romanından Jorge Guerricaechevarría ve Daniel Monzón’un uyarladığı, Monzón’un da tek başına yönettiği Celda 211, 2010 yılında aralarında sinema dünyasının en prestijli ödüllerinden olan Goya’ların 8 önemli dalının da bulunduğu pek çok ödül kazanmış müthiş bir aksiyon/dram.

Birey öğütücü sistem çarklarının en dramatik platolarından biri olan hapishanede geçen Celda 211, seçtiği platonun çift taraflı okumalar yaratabilecek özellikleri yüzünden çok katmanlı bir film. Hapishanede insan hakları dendiğinde filmin üzerine kurulduğu bu meseleyi ele alış biçimi bu katmanlı yapıyı elinden geldiği kadar sert ve düşündürücü manevralarla iletmeye çalışıyor. Zaten hapishanede geçen bir filmden beklenenin de büyük ölçüde bu olduğu bir gerçek. Eğer siyasete, insan haklarına, içeriden ve dışarıdan sistem eleştirisine, empati yaratacak şekilde güçlü spesifik dramlara el atmamışsa, bir hapishane filmi izlemek eskisi kadar cazip gelmiyor. Celda 211 ise biraz ondan, biraz bundan derlediği eleştirel trajedisiyle sağlam bir zemine oturtulduğunu hissettiren bir film.


Trajik olduğu kadar estetik bir açılış yapan film, yeni girdiği gardiyanlık işi için bir gün önceden hapishaneye gelen Juan’ın büyük bir isyana rastlayan kadersizliği ile tesadüfün iğne deliğine ip geçirmeye çalışıyor. Zorlama bir çıkış noktası olsa da, filmin bundan sonrasının hizmet edeceği eleştirel yapı, o ip geçirilmiş iğne ile adım adım işlenmeye başlıyor. Üstelik o iğnenin her an parmağa batabileceği gerilimi de inkâr etmeden. Filmin hiç düşmeyen, aksine sürekli yükselen temposu, mainstream ABD ikliminden etkiler taşımıyor değil. İsyan sırasında 211 numaralı hücrede mahsur kalıp, isyancılar tarafından linç edilmemek için mahkum rolü yapan çiçeği burnunda gardiyan Juan’ın kişisel çıkmazına, olumsuz hapishane şartları, insan hakları, suç ve ceza sorunsalı, güçlünün zayıfa zulmüne isyanın doğurduğu anarşi gibi genel çıkmazlar da eklenince film, aşamalı bir birey patlamasına doğru hızla yol alıyor.

Hapishanelerin toplumun tecrit altına alınmış ufak yansımaları olduğu düşünülürse bu yolda devrimcisi, dalkavuğu, ispiyoncusu, siyasi suçlusu, infazcısı, tedarikçisi, yozlaşmışı, haksızlığa uğramışı hep birden bu kaos ortamında su yüzüne çıkıyor. Hapishane sakinlerinin kendi hiyerarşik duruşlarını kullanarak otoriteye kafa tutmaya başlaması, otoritenin de kendi çürümüş yapısını kullanarak illegal uygulamalarla buna zemin hazırlaması arasında bulunmaz bir nimet gibi sıkışan Juan, bir anda kendisine yüklenen avatar pozisyonuyla yavaş yavaş tarafını bulmaya başlıyor. Juan’ın yeni evli, üstelik eşi de hamile, mülayim, mesleğinde acemi bir genç olması, köşeleri sağlamlaştırılmış bir karakter olarak içine düştüğü durumun şiddetini keskinleştiriyor. Yalnız meselesini mahkum yakınları üzerinden dışarı taşırmasıyla ne kadar olumlu bir iş yapıyorsa, Juan’ı tahrik etmek ve onu gerçekten tehlikeli bir mahkum kıvamına sokmak için bel altından vurmaya çalışmasıyla da o kadar kolaycılık yapıyor denebilir.


Sonlara doğru yaşayacağı patlamanın motivasyonları olarak baskıcı hapishane uygulamalarının sebep olduğu insani refleksler öne çıkıyor görünse de, aslında daha şahsi ve kolaycı olarak nitelendirdiğimiz bir trajedi Juan’ın fitilini ateşliyor. Haksızlıkla sert biçimde mücadele etmek için buna benzer şahsi çıkış noktalarına ihtiyaç duyulması gerçeği ile yüzleşmiş bir film Celda 211. Başımıza gelmedikçe başkalarının ateşli şekilde savunduğu eşitsizliklere duyarlılık göstermediğimizin resmi aslında. Bu sayede başımıza gelme ihtimalini göz ardı etmememiz gerektiğini de anafikirlerinden biri haline getiriyor. Aksiyonu bol final bölümü ise neyse ki filmin genel karakterine zarar vermiyor. Juan rolünde Alberto Ammann, Malamadre rolünde de Luis Tosar çok çarpıcı anlara imza atıyorlar. Özellikle de Tosar, mahkumların karizmatik lideri Malamadre karakteriyle müthiş bir uyum içinde. Bu rol ile Goya’da En İyi Erkek Oyuncu ödülü yanında İspanyol Oyuncular Birliği ve İspanyol Sinema Yazarları Birliği tarafından da 2010’un en iyisi seçilen Tosar’ı ve bu filmle adını daha geniş kitlelere duyuran yönetmen/senarist Daniel Monzón’u 2013 yılında gösterime girecek El niño’da yine beraber izleyeceğiz.

5 Eylül 2012 Çarşamba

The Tall Man (2012)


Yönetmen: Pascal Laugier
Oyuncular: Jessica Biel, Stephen McHattie, Jodelle Ferland, Samantha Ferris, Colleen Wheeler, William B. Davis, Eve Harlow, Janet Wright, Teach Grant, Garwin Sanford, Jakob Davies
Senaryo: Pascal Laugier
Müzik: Todd Bryanton

Cold Rock adlı küçük maden kasabası, madenlerin kapatılması, işsizliğin ve sefaletin artması sonucu uzun zamandır ölü gibidir. Bu yetmiyormuş gibi, kasabalı tarafından “Tall Man” adı verilen gizemli bir adam çocukları kaçırmaktadır. Oğlu David ile birlikte yaşayan kasabanın hemşiresi Julia Denning (Jessica Biel) ise bunun sadece halk tarafından uydurulmuş yerel bir efsane olduğuna inanmaktadır. Ama bir gece Tall Man tarifine uyan gizemli biri Julia’nın evine girerek David’i kaçırır. Kaçıranın peşinden ısrarla giden Julia, David’i kurtarmayı başaramaz ve polis tarafından yaralı biçimde yolda bulunur. Julia’nın vazgeçmeye niyeti yoktur.

2008 yılında çektiği ve o yılın en çok beğendiğim filmlerinden olan Martyrs ile korku/gerilim sinemasına sert ve sarsıcı bir örnek sunan Pascal Laugier’in bu filmin arından yazıp yönettiği yeni filmi The Tall Man, yönetmenin bu kez yapımcıları arasında Amerika’nın da bulunduğu gizem yoğunluklu bir gerilim. Konu bakımından olmasa da Martyrs ile bazı ortak yönleri bulunmasına rağmen biraz da işin içine Amerikan muhafazakarlığının dahil oluşuyla onun kadar sert olmayan film, daha çok Laugier’in Martyrs’teki yöntemlerinden izler taşımakta. Aşina olunan bir gerilim kalıbıyla başlayan, ancak sürpriz kırılma noktalarının hikayeyi alıp bambaşka yerlere götürmesiyle baştan sona kadar (hatta son sahneye kadar) gizeminden ödün vermemeye çalışan bu tarz aslında seyircinin pek de yabancısı olmadığı bir şey. Sözkonusu Laugier olunca bu hikayede basit bir “çocukları kaçıran yerel efsane” öcüsünün farklı açılımlar içerdiği beklentisine girmek doğal. Önemli olan The Tall Man’in bu beklentilere ne ölçüde cevap verebildiği.


Yapım ekibinin çoğu, oyuncuları ve dili Amerikan bir film çekmesine rağmen Pascal Laugier, hikayesinin şekil değiştirdiği kırılma anları ve o anların fazla savrulmadan kendi rotasına girdiği senaryosuyla korku/gerilimden ziyade gizeme ağırlık veriyor. Fakat bunun ötesinde kaçırılan çocuklar özelinde çok önemli bir ikilem yaratmayı başarıyor. Bu ikilemden bahsetmek filmle ilgili birçok sürprizi bozacağı için her zaman olduğu gibi kıyılardan gitmek en iyisi. Yine de şunu söyleyebiliriz ki, yetişkinlerin bütün hatalarının, beceriksizliklerinin, ihmallerinin bedelini ödemek zorunda kalan çocukların hayatına sokulan öcülerin, cadıların, canavarların arkasına Laugier’in koyduğu gerçeklerden örülü bu dilemma, fikir olarak seyirciyi tam anlamıyla ikiye bölecek cinsten. Filmin gizemli yanına zarar vermemek adına gizli tuttuğum bu yaman çelişki bambaşka bir yazı konusu. İki taraftan bakıldığında da çok şey söylenecek ama kesin bir karara bağlanması güç bir münazara konusu.

Filmde Julia Denning’in dile getirdiği “döngü”nün çıkış bulamayan çaresizliği, potansiyeli olan, zeki, becerikli ve sevgi dolu çocukların zamanla hayata karşı zayıf kalmış ya da yenilmiş ebeveynlerine benzemek durumunda kalmasında, bunun önüne bir şekilde geçilmeye çalışıldığında ise insanların karşısına dağ gibi bürokratik engellerin çıkmasında kendini buluyor. Film “asıl sorun iyi veya kötü bir insan olmak değil, bununla nasıl başa çıktığınızdır” derken bunu sistem karşısında yenildiğini kabul ederek söylüyor. Yani birey olarak iyi veya kötü olmakla tam anlamıyla başa çıkamazken, ebeveyn olarak model olduğumuz çocuklarımıza bir şeyleri yüklerken hatalar yapıyoruz. Bunun sonucunda kendi çocuklarımızın geleceğini dahi çalabiliyoruz.


Tüm bu yoğun fikirleri bir şekilde bünyesinde barındıran ve bu ikilem içinde tarafını belirginleştirmiş The Tall Man, sadece film olarak bakıldığında ise boyundan büyük laflar eden ya da yeterince büyük oynayamayan bir yapıda. Ortaya sunduğu ve uzun müddet saklı tutmayı başardığı esrarı aydınlanmaya başlayınca da, iyi bir film oluşundan ziyade, yarattığı tartışmayla ve ütopiğe varan çözümleriyle kendini sorgulatıyor. Bu yüzden, bittikten sonra geriye bu tartışmayı seyircinin kucağına bırakan bir senaryodan başka pek bir şey de kalmıyor. Laugier’in başrol için Jessica Biel’i özellikle istediğini okumuştum. Biel de kendisinin yüzünü kara çıkarmıyor. Oyuncunun yüz hatları itibariyle Martyrs’te Lucie rolündeki Mylène Jampanoï’yi anımsatması da Laugier’in bu ısrarını bir parça açıklıyor bence. Tüm olumlu ve olumsuz yanlarını bir tarafa koyarsak The Tall Man, şahsen Martyrs sonrası Pascal Laugier’den beklediğim güçte bir film olmadı.

3 Eylül 2012 Pazartesi

Daniel & Ana (2009)


Yönetmen: Michel Franco
Oyuncular: Marimar Vega, Dario Yazbek Bernal, José María Torre, Jéssica Castelán
Senaryo: Michel Franco

Varlıklı Torres ailesinin üniversite öğrencisi kızları Ana ve 17 yaşındaki oğulları Daniel, alışveriş dönüşü arabalarına zorla binen silahlı iki adam tarafından kaçırılır ve bir eve getirilir. Amaç ne fidye, ne de intikamdır. Amaç iki kardeşi zorla birbirleriyle ilişkiye sokup bunu kameraya çekmek, sonra da yeraltı pornosunun müşterilerine pazarlamaktır. Filmin sonunda da belirtildiği üzere Güney Amerika’da birbirleriyle akraba olan insanların kaçırılıp bu tip çekimlere zorlanmasından binlerce insan mağdur olmuş ve hala da olmakta. Michel Franco’nun yazıp yönettiği Daniel & Ana da bu mağdur hikayelerinden biri ve isimler dışında filmde yaşananların tamamen gerçek olduğu vurgulanmakta. Bu zor konu nasıl ele alınırsa alınsın mutlaka seyirciyi de zorlayacaktır. Bu yüzden Daniel & Ana’yı izlemek de çaba istiyor.

Michel Franco ise bu zor konuyu biraz daha zorlaştırarak perdeye aktarıyor. Fakat sanıldığının aksine bu zorlaştırma, piyasa iş istismar hilelerinden uzak, başta belirtilen “gerçekten yaşanmış” yapısına uygun bir doğallıkla işliyor. İşte zorluk tam da bu tavırda saklı. Belki piyasa işi olsa (ki böyle konuların festivaller dışında piyasaya uyarlanması pek beklenemez) gerçekliği konusunda zayıf kalacak, bırakmak istediği etkiyi bırakamayacaktı. Oysa Haneke, Gus Van Sant, Ulrich Seidl ustalıklarının gölgesindeki minimal geleneklere sığınıp şiddetini sakinlikte arayan bir tarzla, ürperten sahici bir atmosfer yaratma başarısı gösteriyor Michel Franco. Daniel ve Ana’nın yakalanışları, birlikte olmaya zorlanışları ve sonrası abartısız bir üslupla ele alınırken birçoğumuz için “yeni” olan bu suç kulvarı, binlercesi için artık olağan bir hal aldığından bu sakinliğiyle fırtınalar koparıyor belki.


Yeraltı suç sektörlerinin akılalmaz kategorilerinden biri olan bu durum, kapitalizm canavarının yeraltına inmiş halini beslediği gibi, bunların satıcı ve alıcılarının da insan oluşları, meselenin insani boyutlarının ufuk çizgisinde kayboluşuna da işaret ediyor. Büyük resmin sadece küçük bir parçasını yansıtan film ise umut dolu hayatların ne hallere getirildiğinin çok çarpıcı bir örneği. Bu sapıkça işleyen sistem, alacağını aldıktan sonra posasını çıkardığı insanların hayatlarının geri kalanında neler yaşayacağını bilmiyor, umursamıyor. Zaten asıl sorunlar Daniel ve Ana’nın filmlerinin çekilmesinden sonra başlıyor. Başına gelenleri haklı olarak anlamlandıramayan iki kardeşin ilişkilerinin artık eskisi gibi olamayışı yürek burkucu. Fakat her şeye rağmen evlenme arifesindeki Ana, kardeşine göre daha olgun bir davranış sergileyerek psikoloğa gitme kararı alıyor, hatta Daniel’i de ikna ediyor. Ama bekaretini hiç ummadığı biçimde kaybeden Daniel için bu süreci hasarsız atlatmak pek mümkün olmuyor. Bu hasarların trajik boyutlara ulaşması da kaçınılmaz.

Michel Franco, gerçekten yaşanmış bir olayın avantajlarını heba etmeyerek onun aslına uygun bir fotokopisini çekiyor sanki. Kendi mafyasını oluşturmuş bir suç oluşumunun yarattığı arz ve taleplerin sosyolojik boyutlarına olduğu kadar, bu oluşumun kullanıp atılacak birer eşyasına dönüşmüş insanların psikolojik boyutlarına da sade bir vuruculukla dikkat çekiyor. Ana’nın hislerini son derece ölçülü biçimde aktaran Marimar Vega ve henüz ilk oyunculuk deneyiminde haliyle oyuncu gibi değil, sanki ergen tutukluğundaki Daniel’in kendisiymiş gibi görünen Dario Yazbek Bernal (bu arada kendisi Gael García Bernal’in üvey kardeşiymiş), bu güçlü trajedinin ağırlığını seyirciye iletebiliyorlar. Daniel & Ana zor bir film. Ama yanlış ellerde acımasızca sömürülebilecek gerçeklerin dokusuna zarar vermemek adına olumlu yaklaşımları olan bir sinema filmi aynı zamanda.