30 Ağustos 2012 Perşembe

The Raven (2012)


Yönetmen: James McTeigue
Oyuncular: John Cusack, Luke Evans, Alice Eve, Brendan Gleeson, Kevin McNally, Oliver Jackson-Cohen, Sam Hazeldine, Jimmy Yuill
Senaryo: Ben Livingston, Hannah Shakespeare
Müzik: Lucas Vidal

Bir seri katilin, kısa öyküleri ve şiirleriyle Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Edgar Allan Poe’nun hikayelerinin izinden giderek acımasız cinayetler işlemesi, ardında da bu hikayeleri anımsatacak ipuçları bırakması üzerine genç dedektif Fields’ın Poe’nun kendisiyle birlikte katilin peşine düşmesini kurmaca ve gerçeklikle iç içe anlatan The Raven, 2005 yılında çektiği V For Vendetta ile büyük sükse yapan James McTeigue’in merakla beklenen filmiydi. Ama Poe’nun son dönemlerini ele alan ve katilin cinayetlerinde onun benzersiz öykülerine yaptığı göndermelerle kısa bir Poe turu yaptıran gerçeklik kısmını sağlama alan senaryo, ne yazık ki işin kurmaca kısmında umulanın çok altında seyrediyor, hatta çoğu zaman sıradanlaşıyor bana göre. Zaten iki senaristten biri olan Hannah Shakespeare deneyimsiz ve vasat bir dizi senaristi. Ben Livingston ise henüz ilk senaryosunu The Raven ile yazmış bir dizi oyuncusu.

Kendini içkiye veren, artık öykü ve şiir yazmayan züğürt Poe’yu tekrar yazmaya teşvik etmek isteyen gizemli katilin, Poe hikayelerinden kopyaladığı cinayetler yanında, onu peşine düşmeye motive edecek çok önemli başka bir kozu daha var. O da kaçırıp bilinmeyen bir yere hapsettiği Poe’nun sevgilisi Emily. Katilin bıraktığı ipuçlarından derlenen orijinaline sadık göndermeler Poe hayranlarını çok memnun edebilecek düzeyde olsa da, dünya edebiyatına, sinemaya, müziğe ilham vermiş böyle bir efsane için (her ne kadar bu bir biyografi olmasa da) basit bir “katil kim” filminden öte, iz bırakır niteliklere sahip olmasını beklerdim kendi adıma. Evet iz bırakmasa da baştan sona sürükleyici bir seri katil polisiyesi The Raven. İyi de neden içinde Poe var? Sırf müthiş hikayelerinden beslenen cinayetler tasarlıyor diye katilin peşine bizzat Poe’nun düşmesine gerek var mıydı? Poe’nun bu hikayenin içinde olması ve katilin peşine bizzat kendisinin düşmesi gerçekten orijinal bir fikir. Ama sözkonusu Edgar Allan Poe olunca onun ağırlığını kaldıramayan, hatta hak etmeyen bir film bu.


Tüm zekasını Poe ve onun eserlerinden alan film, pekala günümüze uyarlanmış bir seri katil yapımı olarak da çekilebilirdi. Hatta bu film, tam da sinema literatüründe saygın bir konum elde eden David Fincher filmi Se7en’ın çekildiği 1990’ların ortasından kopup gelmeliydi. Andrew Kevin Walker’ın sinema okullarına ilham veren senaryosunda 7 Ölümcül Günah konseptinden yarattığı olağanüstü polisiye, kendi seri katil kurmacasını bu konsepte mükemmel adapte etmişti. The Raven’ın da bu avantajı, hatta içine Poe’yu da dahil edecek önemli bir orijinalliği de vardı. Oysa The Raven bu avantajları vasatın üzerinde bir dedektiflik öyküsü ekseninde kullanmak suretiyle büyük düşünememiş bir film. Daha donanımlı senaristler ve belki de David Fincher’ı 90’larına geri götürebilecek epik bir yönetimle çok daha farklı bir The Raven izleyebilirdik. Böylece Poe gibi eşsiz bir yazarın hikayeleri, zeki olduğu kadar Poe’ya adeta aşık bir seri katilin edebi cinayetleri sayesinde, ona hayran kitle tarafından ete kemiğe büründürülerek geçmiş ve gelecek arasında sağlam bir köprü kurulmasına, yeni nesil tarafından da keşfedilmesine vesile olabilirdi.

Böyle filmlerde katilin kim olduğunun bir önemi yoktur. Filmin asıl meselesini zayıflatır, dikkat dağıtır. Tabii amacınız ve meseleniz sadece katilin kim olduğu yönünde seyirciyle oynayacağınız kedi-fare oyunuysa başka. The Raven’ın amacı her ne kadar Poe merkezli bir polisiye gerilim olsa da, neticede finale giden yolun sonunda katilin kimliği büyük önem taşıyor seyirci için. Çünkü çapı belli. Poe’yu kurmacasına adapte etme yönünde literatür alıntılardan ya da kopya cinayetlerin vesile olduğu özdeşliklerden fazlasına ihtiyacı var. Her ne kadar kendisini beğensem de John Cusack’tan da fazlasına ihtiyaç var. Cusack, The Raven’a gelene kadar bir sürü kötü filmle kredisini çok düşürdü. Onu bir anda Poe olarak görmek şahsen benim hiç benimseyemediğim bir durum. Filmle ilgili Se7en takıntıma bağlı olarak Kevin Spacey’nin şahane bir Poe olabileceğini de düşündükçe The Raven’ın birçok yönden kaçırılmış bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Sonuç olarak kötü bir film olmamakla birlikte, merkezine aldığı büyük usta ve onun ölümsüz eserlerinin ağırlığını omuzlayamamış bir yapım The Raven. Gerçi öyle bir film çekilebilir mi o da ayrı bir mevzu.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Beautiful Kate (2009)


Yönetmen: Rachel Ward
Oyuncular: Ben Mendelsohn, Bryan Brown, Rachel Griffiths, Sophie Lowe, Maeve Dermody, Josh McFarlane
Senaryo: Rachel Ward, Newton Thornburg
Müzik: Gregory Perkins

Yazar olan Ned Kendall, evlenmek üzere olduğu uçarı ve ukala kız arkadaşı Toni ile birlikte baba ocağına doğru yola çıkar. Çünkü Avustralya’nın ücra bir köşesinde yaşayan kızkardeşi Sally, ölüm döşeğinde olan babası Bruce’un son günlerinde onun yanında olmasını istemektedir. Karısını erken kaybeden Bruce, yıllar evvel Ned, onun ikizi Kate, Cliff ve Sally’den oluşan dört çocuğuna tek başına bakmak zorunda kalmıştır. Bir trafik kazasında ölen Kate ve onun ölümünden kendini sorumlu tutup intihar eden Cliff sayesinde büyük bir trajedi yaşayan ailenin geri kalanları uzun bir aradan sonra tekrar biraraya gelirler. Ama geçmişle ilgili hiç konuşulmamış, aydınlanmamış, kapanmamış sarsıcı gerçekler vardır ve ne kadar acı verse de artık bunları aydınlatmanın zamanı gelmiştir.

Newton Thornburg romanından İngiliz oyuncu, senarist ve yönetmen Rachel Ward’ın uyarlayıp yönettiği Avustralya yapımı Beautiful Kate, geçmişi sırlarla dolu bir ailenin yıllar sonra o sırlarla yüzleşmesini konu alan başarılı bir dram. Sakin başlayan, hatta bir müddet sıkıcı bir hale bürünen film, Bruce ve kızı Sally’nin yaşadığı uzak coğrafyanın sıkıcılığını da bu sayede iyi betimlemiş denebilir. Ned ve Toni’nin biraz da zorunlu ziyareti sonucu aile içinde yıllarca saklı kalmış bazı gerçeklerin geri dönüşlerle serpiştirilmesi, filmin giderek artan ve ters köşeler yapabileceği sinyalleri veren gizemli yapısını güçlendiriyor. Hem konusu, hem de içerdiği sürprizlerle cesur bir uyarlama olarak tanımlayacağımız Beautiful Kate, bu cesaretini genel olarak bir TV filmi kıvamında aktarıyor ki, böylelikle abartı ve duygu sömürüsü tuzaklarından da sıyrılıyor.


Doğup büyüdüğü küçük memleketine dönen ve orada geçmişinin yarım kalmışlıklarıyla mücadeleye girişen büyükşehirli anti-kahraman konseptine gerek edebiyatta, gerekse edebiyat uyarlamalarında yabancı sayılmayız. Bu yönden ilk olarak bana yine bir roman uyarlaması olan 2004 yapımı In My Father's Den’i anımsattı. Fakat bu filme nazaran Beautiful Kate geçmişe daha fazla bağlı ve orada yaşanılan sıra dışı olayların trajik sona doğru götüren rotasını kendi şimdiki zamanıyla karıştıran bir kurgu benimsenmiş. Bu sıra dışılığını, gereken durumlarda rahatsız edici olmaktan kaçınmadan dile getirmiş. Ama dediğimiz gibi kendi sıkılgan ve sakin dramatik yapısını zedelemeden bunu başarmış ki, esasen bu tavrıyla In My Father's Den’e yakınlaşmış.

Oyuncuların genel duruşları da temsil ettikleri değerlerle örtüşmekte. En çok da Kate’i canlandıran Sophie Low’un olması gerektiği gibi gizemli, uçarı, tekinsiz performansı ve tabii ki geçmişte oğulları Ned ve Cliff arasındaki ebeveyn dengesini sağlayamamış, şimdi ise bu başarısızlığıyla Ned sayesinde yüzyüze gelmek durumunda kalmış Bruce Kendall rolüyle Avustralyalı tecrübeli aktör Bryan Brown’ın varlığı dikkat çekici. Bunun yanında ailenin en küçüğü fedakar Sally olarak izlediğimiz Rachel Griffiths’in ılımlı görüntüsü, fırsat bulduğunda birbirini boğazlayabilecek baba-oğul Ned ve Bruce ikilisi arasındaki dengeyi sağlayan sağduyuyu yansıtmada hiç sorun yaşamıyor. Toplamda Rachel Ward’ın edebi vurgusunu ve detaylarını bilmediğimiz bir romanı, mütevazi bir roman uyarlaması dokusunu koruyarak başarıyla filme uyarladığını söyleyebiliriz.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Kriegerin (2011)


Yönetmen: David Wnendt
Oyuncular: Alina Levshin, Jella Haase, Sayed Ahmad, Gerdy Zint, Lukas Steltner, Uwe Preuss, Winnie Böwe, Rosa Enskat, Haymon Maria Buttinger, Anne Laszus, Klaus Manchen
Senaryo: David Wnendt
Müzik: Johannes Repka

David Wnendt’in yazıp yönettiği Kriegerin, bir Neo-Nazi çetesindeki 20 yaşındaki Marisa ile bu çeteye dahil olmak isteyen 14 yaşındaki Svenja’nın dramlarını paralel biçimde ele alan bir film. Günlerini bu çeteyle yabancıları taciz ederek, partilerde içki içip kavga ederek, aynı zamanda annesine ait markette kasiyerlik yaparak geçiren Marisa, hasta dedesini hastanede ziyaret etmeyi de unutmuyor. Çetenin lideri konumundaki sevgilisi Sandro hapse girince öfkesini sık sık karşılaştığı Afgan göçmenler Jamil ve Rasul’dan çıkarmak isteyen Marisa, bu iki gence arabayla çarptıktan sonra Jamil’in sınırdışı edilmesine sebep oluyor. İsveç’e gitmek isterken bir anda Almanya’da tek başına kalan Rasul’a acıyıp yardım etmek isteyince de sorunlar başlıyor.

Öte yandan babası tarafından katı bir disipline tabi tutulan, yüksek notlarına rağmen erkek arkadaşı Markus’tan da etkilenip yavaş yavaş ırkçı sempatizanı haline gelen Svenja da bu senaryonun önemli bir ayağını oluşturuyor. Mutsuz aile yaşantısında sığınacak bir liman arayan, herhangi bir gruba dahil olma isteğini basit ve cahilce bir özenti olarak bu ırkçı çeteye yönlendirdiği bariz olan Svenja, çete içinde karşılaştığı Marisa’yı rol model olarak almaya başlıyor. Başlarda Svenja’dan hoşlanmayan Marisa, zamanla onun da kendisi gibi çete içinde insani açıdan öğütüleceğini düşünerek sahip çıkmaya başlıyor. David Wnendt, birisi bu ırkçı oluşumdan çıkmak isteyen, diğeri ona girmek isteyen iki gencin yaşadıklarını dramatik ve makul düzeyde gerçekçi bir kurgu bütünlüğüyle yansıtıyor.


Her ne kadar hırçın bir ırkçı olarak resmedilen Marisa’nın Rasul’a yardım etme isteğini, onu tek başına bırakmış olmanın vicdan azabı olarak adlandırmamız beklense de, bu değişimin biraz daha sindirerek aktarılması gerekliydi. Zira Marisa’daki bu yumuşak geçişin kodları tam olarak çözülmemiş. Yine de onu canlandıran Alina Levshin’in asi, kafası karışık ve hüzünlü bir karakter yaratmayı başarmasından ötürü birtakım denklemler çözülmüş denebilir. Ancak Svenja’nın adım adım bir ırkçıya dönüşmesi, biraz da ibretlik bir bakış açısıyla hedefine ulaşmakta. Aileye düşen görevlerin ya yerine getirilmeyişi ya da yerine getirilişindeki yanlışlar silsilesinin gençleri kötü alışkanlıklara, şiddete, radikal gruplara daha da yakınlaştırdığı gerçeği kıvamında ele alınıyor. Filmin aileye yönelttiği eleştirilerden sadece Svenja değil, Marisa, hatta onun annesi Bea da nasibini alıyor.

David Wnendt, içerdiği rahatsız edici ırkçı temasının yanında, Marisa, Svenja, onların anneleri Bea ve Andrea, hatta kısa rolüyle Melanie aracılığıyla hem bu bu sakat oluşumun, hem de sağlıksız aile yapılarının çarklarında ezilmiş kadınları (üstelik bir kadın sinemacı kadar etkili bir gözle) mercek altına alıyor. Grup içinde sadece cinsel bir obje olarak görülen, fırsat buldukça horlanan, ancak baskıcı bir hayat tarzına uyum gösterdiği sürece değer verilen, ebeveynlerinin yanlışları sonucu yaptıkları hataların bedelini türlü trajik biçimlerde ödeyen kadınlar bunlar. Kriegerin, bir yanıyla American History X, The Believer, This Is England, Romper Stomper gibi çarpıcı örneklerin bumerang etkisini (onlar kadar kalifiye biçimde olmasa da) hissettirirken, bir yanıyla da toplumların bu hastalıklı ırkçılık eğilimlerinin gölgesinde kadının gizli “öteki”liğine asıl meselesini başarıyla katık ediyor.

21 Ağustos 2012 Salı

Enter Nowhere (2011)


Yönetmen: Jack Heller
Oyuncular: Scott Eastwood, Katherine Waterston, Sara Paxton, Shaun Sipos, Christopher Denham, Jesse Perez
Senaryo: Shawn Christensen, Jason Dolan
Müzik: Darren Morze

Birbirini tanımayan Samantha, Tom ve Jody adlı üç gencin ormanda kaybolduktan sonra tesadüfen bir dağ kulübesinde bir araya geldikleri Enter Nowhere, ormandan bir türlü kurtulamayan bu üç kişinin aslında farklı zaman ve mekanlardan geldiklerinin anlaşılmasıyla gittikçe ilginçleşen bir bağımsız gerilim. Tanınmamış yönetmeni, senaristleri ve oyuncularıyla ilk görüşte pek kimsenin şans vermeyebileceği film, kendisine bu şans verildiği taktirde seyircisini yarı yolda bırakmayacak kadar diri bir yapım. Tabii indie doğasının getirdiği birtakım amatörlükler gerek teknik, gerekse oyunculuk alanında sezilse de, hikayesinin ve onun işlenişinin başarısı, sahip olduğu bilinmezlere tümüyle sahip çıkıp daha sonra onları parça parça aydınlatmaya gayret ediyor. Üç farklı karakter ve onların kökenleri, zaman zaman zekice kurgulanmış diyalogları da beraberinde getiriyor.

Clint Eastwood’un oğlu Scott Eastwood, Bill Paxton’un akrabası Sara Paxton ve en son The Newsroom dizisinde görünen aktör Sam Waterson’ın kızı Katherine Waterston’ın başrolleri paylaştığı Enter Nowhere, bu genç oyuncuların utandırmayan performanslarının da katkılarıyla sürükleyici bir psikolojik gerilim haline geliyor. Biraz kafası karışık bir kelebek etkisi üzerinden, anlık veya daha uzun vadeli seçimlerimizin hayatımızı nasıl yönlendirdiğine, bir döngü içinde farklı rollerde yer aldığımıza dair fantastik savunulara sahip bir senaryoya sahip. Cevapsız ya da tatminkar cevapları olmayan sorularına rağmen, seyirciye pas edilen bazı cevapların düşündürücü etkisini hissettirebilmiş bu senaryo, içerdiği sürprizlerin dozunu ayarlamada da hoyrat ve aceleci davranmayıp olgun bir duruş sergiliyor. Daha büyük prodüksyonların beceremediği bilinmeyene dayalı psikolojik dram çatısını iyi kurmasından ötürü, geniş kitlelere sunulmadığı için harcanmış bir fikir olarak da görülebilir.

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Nameless Gangster (2011)


Yönetmen: Yoon Jong-bin
Oyuncular: Choi Min-sik, Ha Jeong-woo, Jo Jin-woong, Kwak Byeong-gyoo, Kim Seong-gyoon, Ma Dong-seok, Kim Hye-eun, Kim Jong-soo, Kwon Tae-won, Song Yeong-chang
Senaryo: Yoon Jong-bin
Müzik: Jo Yeong-wook

1980’li yılların başında Busan’da gümrük memurluğu yapan Choi Ik-hyeon (Choi Min-sik), birimindeki arkadaşları ve müdürüyle rüşvet batağında debelenmektedir. Bir rüşvet ihbarı üzerine işini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalınca, bir gece tesadüfen yakaladığı iki adamın peşinde olduğu 10 kilo uyuşturucuya el koyarak bunu yakuzayla bağlantıları olan genç ve hırslı gangster Choi Hyeong-bae’ye (Ha Jeong-woo) satar. Aralarında uzaktan bir akrabalık olduğunu fark ettikten sonra da ortaklık kurarlar. Hyeong-bae, Ik-hyeon’a uyuşturucu trafiğinden işler ayarlar. Ik-hyeon ise Choi aşiretine mensup olmasından ötürü genişlettiği çevresini ortağı Hyeong-bae’nin yükselmesi için lobi faaliyetlerine harcar. İkili kısa sürede yükselir. Ama hükümet organize suçlara karşı büyük bir savaş başlatınca bu ortaklık için tehlike çanları çalmaya başlar.

Genç sinemacı Yoon Jong-bin, 1990'daki organize suça karşı savaş ilanından yola çıkarak yazıp yönettiği üçüncü filmi Nameless Gangster’da aslında pek de yabancı olmayan farklı bir Zübük hikayesi anlatıyor. Kalabalık Choi aşiretine bağlı emniyet müdürü, savcı, vekil bağlantılarıyla uzaktan akrabalıklarını keşfeden Choi Ik-hyeon’un yozlaşmış gümrük memurluğu sonrası mafyaya sızmasını ve adım adım yükselişini konu alan film, 90 yılında Ik-hyeon’un tutuklandığı dönem başlayıp, sonra onun gümrükten ayrılma senesi olan 1982’ye geri dönerek hikayeyi anlatmaya başlıyor. Akrabalık kozunu çok iyi kullanan, girişkenliği sayesinde yemek masalarında ve kulüplerde iş bağlayan, sinsi planları olan Ik-hyeon’un yükselişi filmde her ne kadar “gerçek kişi ve kurumlarla ilişkisi yoktur” şeklinde uyarı içerse de, gerçek kişi ve kurumlarda buna benzer durumlara hiç yabancı olmadığımız da bir gerçek.

Nameless Gangster’ın temas ettiği en önemli noktalardan biri, (filme de bu adın verilmesi itibariyle) gangster olmak için sadece kaba kuvvetin yeterli olmadığının, basit bir memur olan Ik-hyeon’un sahip olduğu aşiret avantajının, iş bitirici sinsi zekanın suç ve politika dünyasında yükselmek için ne kadar önemli faktörler olduğunun altı çiziliyor. Bu bağlamda aslında farklı mevkilerde de olsalar, masa başı yozlaşmışlığının mı yoksa kemik kıran raconların mı bir insanı gerçek gangster yaptığı düşüncesi üzerine kafa yorduruyor. Her ikisinin de önemi tartışılmaz. Ama film, bu iki düşünceyi temsil eden Ik-hyeon ve Hyeong-bae’nin ilişkisini 130 dakikalık süresi içinde mafya yapımlarına özgü kalıpları da kullanarak tüm yönleriyle yansıtıyor. Nameless Gangster, Choi Min-sik’in I Saw The Devil’dan, Ha Jeong-woo’nun da The Yellow Sea’dan sonraki performanslarını ve bu iki başarılı aktörü aynı filmde görmek isteyenler için iyi bir fırsat. Jeong-woo rolü gereği biraz tutuk olsa da, Choi Min-sik’in üstün oyunu bir filmde daha göz kamaştırıyor.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Cracks (2009)


Yönetmen: Jordan Scott
Oyuncular: Eva Green, Juno Temple, María Valverde, Imogen Poots, Ellie Nunn, Adele McCann, Zoe Carroll, Clemmie Dugdale, Sinéad Cusack
Senaryo: Ben Court, Caroline Ip, Jordan Scott, Sheila Kohler
Müzik: Javier Navarrete

1934 İngiltere’sinde seçkin bir kız okulu olan St. Mathilda’da bir grup öğrencinin okulun dalış eğitmeni Bayan G ile farklı ve daha samimi bir öğretmen-öğrenci ilişkisi vardır. Özellikle grubun lideri Di, Bayan G’ye büyük bir hayranlık beslemektedir. Ancak elit bir aileye mensup güzel İspanyol öğrenci Fiamma’nın gelişiyle bu düzen yavaş yavaş altüst olmaya başlar. Fiamma çok güzel olduğu kadar bilgili, kültürlü, gizemli ve hüzünlüdür. Bu da beraberinde hayranlığı, kıskançlığı, aşkı ve şiddeti beraberinde getirecektir.

Sheila Kohler’in romanından uyarlanan Cracks’in yönetmeni, iki kısa filmin ardından ilk uzun metrajını çeken Jordan Scott. Kendisi usta yönetmen ve yapımcı Ridley Scott’ın kızı. Zaten filmin yapımcıları arasında babası ve amcası Tony Scott da bulunmakta. Bir ilk filme göre oldukça derli toplu, olgun ve tutkulu oluşunu bu avantajlara borçlu olduğu bir gerçek. Gladiator, Kingdom Of Heaven, Robin Hood gibi büyük Scott filmlerinin görüntü yönetmeni John Mathieson’ın dönem ruhuna hakim ustalığı da bu torpilin filme olumlu yansımalarından. Fakat film, Jordan Scott’ın ilk filmi olduğunu, en önemlisi de bir roman uyarlaması olduğunu doğrularcasına şık ve mütevazi bir yapıda. Bu tip bağımsız karakterli dramların en büyük sorunu, seyirciyi içine çekebilmek için aslını inkar edişleri ya da seyirciyi içine çekmek gibi bir dertlerinin hiç olmaması şeklinde ortaya çıkabiliyor. Cracks’te ise her şey bir roman atmosferinin şiirsel üslubu dahilinde çok doğal ve akıcı.


Kendisi de aynı okuldan mezun olmuş, şimdi de yeni öğrencilere dalış dersleri veren karizmatik ve çekici öğretmen Bayan G, onun eğitim verdiği küçük bir grup öğrencinin liderliğini yapan hırslı Di ve sırlarıyla birlikte gizemli biçimde İspanya’dan gelen, varlıklı bir ailenin kızı olan güzeller güzeli Fiamma üçgeninde geçen Cracks, bu üç karakterin temsil ettiği farklı halet-i ruhiyelerden yola çıkarak yetişkin ve ergen ayrımı yapmadan kadına, kadın duygularına ve reflekslerine samimi yaklaşımlar gösteriyor. Okulunun sıkıcı rutini arasında adeta nefes aldıkları dalış derslerinde kızları hayatta cesur olmaları, korkmadan inandıkları yoldan gitmeleri, dünyayı gezmeleri, kendi kişiliklerini bulmaya çalışmaları yönünde cesaretlendiren Bayan G’nin, bunları tecrübe etmiş biri olarak kendi hayatından örnekler verip kızların gözünde adeta bir kahraman oluşu, aristokrat bir ailenin kızı olarak okula getirilen Fiamma’nın fiziksel, kültürel ve kişisel özelliklerinin gözalıcılığında sarsılmaya başlıyor. Bayan G’nin Fiamma’ya olan hayranlığı arttıkça ve bir süre sonra kontrolden çıkmaya meylettikçe, onu bir idol olarak benimsemiş Di’nin de kafası karışıyor.

Aslında hiç de kızlarına anlattığı gibi özgür bir ruh olmadığı anlaşılan Bayan G’nin değil dünyayı gezmek, markete alışveriş için gittiğinde bile eli ayağı birbirine dolaşan bir kişilik olduğunu, hatta içinde bambaşka bir karakter barındırdığını anlamak için ondan daha üstün niteliklere sahip başka birinin varlığı gerekiyor. Fiamma gibi gerçek bir aristokrat, ama buna rağmen mütevaziliğinden bir şey kaybetmemiş parlak bir insanın okula gelişiyle birlikte sarsılmaya başlayan otoritesine ve karizmasına sahip çıkamaması, hatta acınası bir duruma düşmesi Bayan G’yi sosyolojik bir vaka haline getiriyor. Aynı şekilde Di gibi liderlik vasıflarına sahip bir kızın şahsi hırslarının kurbanı olup kendine güvenenleri nasıl manipüle edebileceğini, idolünün gerçek yüzüyle karşılaştığında yaşadığı travmayı nasıl idare edebileceğini bilmemesi de öyle. Pek de sağlam olmayan fakat kendi döngüsünde uzun süre yerinde durabilmiş bu düzenin birgün sarsılmaya, sonra da yıkılmaya başlaması kaçınılmaz. Bu gerçeklerin su yüzüne çıkması için de arızalı değil, Fiamma gibi düzgün bir kişiliğin önayak oluşu da ayrı bir inceleme konusu.


Jordan Scott, romanın ve onun senaryoya uyarlanışının da katkılarıyla hem bu karmaşık psikolojilerin altından başarıyla kalkan, hem de dönem ruhunu roman estetiğiyle birlikte perdeye aktaran başarılı bir yönetim gösteriyor. Bu başarıda oyuncuların da payı çok büyük. Başta çalkantılı kişiliğiyle ve üstün çekiciliğiyle Eva Green olmak üzere, Di rolündeki Juno Temple’ın gerçek hırsı, tutkuyu, kıskançlığı, hayranlığı yansıtan etkileyici performansı ve genç İspanyol oyuncu María Valverde’nin hüzün dolu meleksi Fiamma yorumu görülmeyi hak ediyor. Jordan Scott bu ilk filmiyle gelecek için ümit saçıyor. Babasının sahip olduğu avantajları çarçur etmeyip kendi arzu ettiği filmi çekmiş olduğunu hissettiren bir yönetim becerisi sergileyerek gösterişsiz ama girişi, gelişmesi ve finaliyle çarpıcı bir drama adını yazdırıyor.

11 Ağustos 2012 Cumartesi

La cara oculta (2011)


Yönetmen: Andrés Baiz
Oyuncular: Martina García, Clara Lago, Quim Gutiérrez, Alexandra Stewart
Senaryo: Andrés Baiz, Arturo Infante, Hatem Khraiche
Müzik: Federico Jusid

Arturo Infante, Hatem Khraiche ve Andrés Baiz’in hikaye ve senaryosunda emek verdiği La cara oculta, Baiz’in yönetmenliği üstlendiği müthiş bir psikolojik gerilim. Aslında böyle filmler hakkında değil fragman izlemek ya da eleştiri okumak, konusunu bile okumamak gerekir. Spoiler vermeden bir şeyler yazmak mümkün ama orada da elimizi korkak alıştırsak iyi olur. Zira izlendikten sonra tartışılıp konuşulacak daha çok şey bulunacağı, bu şekilde tadının daha iyi çıkacağı kesin. Sevgilisi Belén tarafından bir video görüntüsüyle terk edilen genç orkestra şefi Adrián’ın bir barda garsonluk yapan Fabiana ile yeni bir ilişkiye başladığı ve ikilinin Adrián’ın şehrin dışında kiraladığı büyük ve lüks kır evinde başlarına gelen tuhaf olayların anlatıldığı La cara oculta, konusu bile okunmadan izlenildiği vakit ortalarına kadar sıkıcı bulunma ihtimaliyle karşı karşıya bir film.

Romantik Adrián - Fabiana ilişkisiyle önce pembe dizi, daha sonra da Fabiana’nın evde tanık olduğu bazı tuhaf olaylar nedeniyle vasat bir hayalet hikayesi gibi ilerlerken birden geri dönüp ayrılıktan önceki Adrián - Belén ilişkisine odaklanan film, aşk ve kıskançlık temalı bir başka Latin Amerika dizisi kimliğine bürünüyor. Fakat işin içine kır evinin sahibi Emma girip de Belén’le çok önemli bir sırrını paylaşınca aynı filmi bu defa bambaşka bir perspektiften izlemeye başladığımızı fark ediyoruz. Bu sayede filme vermiş olduğunuz sıkıcı kimlikler de farklı bir anlam kazanmış oluyor. İlk bölümde Fabiana’nın evde tek başınayken banyoda başına gelenler, evsahibinin köpeği Hans’ın huysuz hali, Fabiana’nın tesadüfen bulduğu bir anahtar gibi detayların geçmişteki karşılıklarıyla taşlarımız bir bir yerine oturuyor. Farklı bir görüş açısından yeniden izlemeye başladığımız o vasat görünümlü film birden soluksuz bir psikolojik gerilime dönüşüyor.


Bu bölüm, psikolojik gerilimlerin hedef aldığı çok önemli unsurlardan biri olan “gözetleme” üzerine sahip olduğu orijinal fikrini başarıyla hayata geçiriyor. Seyircinin bir film izlerken yaşadığı doğal gözetleme faaliyetinden farklı olarak, film içinde çaresiz bir konuma çekilerek bu faaliyete ortak edilmek keyifli olduğu kadar Hitchcock’un bize öğrettiği gerilim kaideleri dahilinde ürkütücü bir boyut da içeriyor. Andrés Baiz’in filmi bu şekilde ikiye bölmesi, film süresince iki kadın karakter arasında kurulan empati bağlarının değişkenliğine hizmet ederken, bu sahnelerdeki kurgu becerisi de adeta bir sinema deneyimine dönüşüyor. Buna Martina García ve özellikle de Clara Lago’nun çok başarılı performansı eklenince son zamanların en etkileyici psikolojik gerilimlerinden birini izlediğinizi hissine kapılabiliyorsunuz. Her ne kadar Adrián’ın görüntüsünden dolayı bir orkestra şefi olarak tasarlanmış olması çoğu zaman yadırgatsa da, klasik müziğin filme kattığı duyguların dayanağı olarak düşünülmesi bu tercihi havada bırakmamış.

Önyargılarla başlayan, daha sonra onları silip atarak zinde bir anlatım tutturan La cara oculta, bu minvalde ilerleyen birtakım filmlerin düştüğü final başarısızlığını da yaşamıyor bana göre. Aşk, ihanet, kıskançlık gibi ikili ilişkilere dair kavramları kendi hikayesi bünyesinde kıvamında ele aldıktan sonra, bu halkanın sonuna intikam ve vicdanla harmanlanmış bir kırılma anı eklemek filmin dokusuna değil zarar vermek, tam da gerekli bir hamle olmuş. Duygusallığın, rahatlamanın, aynı zamanda merak ve tedirginliğin birbirine karıştığı finalin son karesi ise filmin aslında bitmediğini (ki bizim için bu sürpriz bir durum değil zaten), bu defa farklı bir konumda bir şeylerin yeniden başlayacağını bir korku filminin tokadı gibi çarpıyor. Bu “son kare” hadisesi özellikle devam filmleri için sık başvurulan yöntemlerden birisi. La cara oculta da devamı çekilebilecek bir yapım. Fakat buradan devamının çekilmesini istediğim anlaşılmasın. Tam tersi kesinlikle çekilmesin ve o “son kare” sayesinde ya kendi devam filmimizi kafamızda biz çekelim ya da (en doğrusu olarak) hiç dokunmayıp onu hep o dehşet verici kare içinde hatırlayalım.

7 Ağustos 2012 Salı

Polisse (2011)


Yönetmen: Maïwenn
Oyuncular: Karin Viard, Joey Starr, Marina Foïs, Nicolas Duvauchelle, Naidra Ayadi, Maïwenn, Karole Rocher, Emmanuelle Bercot, Frédéric Pierrot, Jérémie Elkaïm, Wladimir Yordanoff, Riccardo Scamarcio, Bine Sarambounou, Gaye Sarambounou, Joseph Créhange
Senaryo: Emmanuelle Bercot, Maïwenn
Müzik: Stephen Warbeck

Paris Çocuk Koruma Birimi (CPU) arşivindeki gerçek olaylara dayanan senaryosunu oyuncu Maïwenn ve Emmanuelle Bercot’nun yazdığı, Maïwenn’in yönettiği Polisse, Cannes Film Festivali’nde Juri Özel Ödülü almış bir dram. CPU aile içi şiddet, terk edilmiş çocuklar, pedofili vakaları, cinsel taciz, tecavüz, ensest gibi bıçak sırtı davalara bakan bir birim ve haliyle görevi başka birimlerdeki polislerden çok daha zor görünüyor. İzlediği bir belgeselden etkilenen Maïwenn, bu birimdeki görevlilerle bağlantıya kurup onların iç dünyasını da görme fırsatı elde ediyor. Orada bizzat tanık olduğu vakalar ve geçmişte CPU arşivine girmiş başka ilginç davalardan derlenen senaryo, Maïwenn’in gözlemlediği kadarıyla polis memurlarının özel yaşamlarını da masaya yatırmayı ihmal etmiyor. Film, bu haliyle kulağa izlemesi emek isteyecek sağlam bir dram gibi geliyor. Ne var ki bu tanımları karşılayan bir film olmayı çeşitli anlarda başarabildiği kadar, kimi zaman sıkıcı, hantal bir film olmayı da başarıyor bana göre.

Yaşanmış ve kaydedilmiş davalarla, CPU polislerinin özel hayatlarının karışık kurgusu şeklinde ilerleyen film, küçük çocukların ve bazı tacizci ebeveynlerin sorgulandığı sahneleri cesurca ve kurmaca – belgesel arasında gidip gelen etkileyici bir anlatımla sunarak seyirciyi ciddiyetine ortak ediyor. Öte yandan barınak sorunu yüzünden annesinden ayrılmak zorunda bırakılan küçük Ousman ve tacizcisi pedofil beden eğitimi öğretmeniyle arasında tuhaf bir yakınlık olan Solal gibi örneklerle daha da yıkıcı olabiliyor. Bu durum her ne kadar Maïwenn’i bir parça duygu sömürüsüyle suçlanabilecek bir konuma çekse de, meselenin önemi düşünüldüğünde herhangi bir ifade biçiminin bile kitleleri, kurumları uyandıracak ve harekete geçirecek iyi bir amaca hizmet ettiği düşünülmeli öncelikle. En azından öyle olması umut edilmeli.


Fakat iş, CPU polislerinin özel hayatlarına geldiğinde film çok fazla sarkıyor. Evet, başka hayatlarla çok fazla ilgili olduklarından, geceleri gündüzlerine karıştığından kendi eşlerine, çocuklarına vakit ayıramadıkları ve onlarla sorunlar yaşadıkları bu insanların gerçeklerinden. Ne var ki aldatanların aldatılanlara karıştığı, cinsel hayatların, platonik aşkların, boşanma, alkol, çocuk, çocuksuzluk hikayelerinin sıraya girdiği bu farklı boyut, ne filmin ana konusuna dişe dokunur bir katkı sağlıyor, ne de kendi başına ilgi çekip sonuçları yönünde bir merak duygusu yaratabiliyor. Sadece yersizce filmi ağırlaştırıyor. Mesela ekibin uyuşturucu bağımlısı dengesiz anneden bebeğini kurtarmak için gösterdikleri çaba, dramın gerilime karıştığı güçlü bir ortam yaratırken, olay çözüldükten sonra bunu diskoda kutladıkları bitmek bilmeyen bölüm filmi kendinden soğutuyor, ciddiyetini sorgulatıyor adeta. Atış poligonu sahnesi için de aynı şeyler söylenebilir.

Belki bu anlar, filmin ağır meselesinin yükünü biraz hafifletmek, ana eksenden uzaklaştırıp eğlence molası verme işlevine sahiptir. Ama bunun her seyirci için aynı etkiyi göstermeyeceği de kesin. Aksiyon olsun diye CPU’nun bir narkotik operasyonunda figürasyon olarak kullanıldığı bölüm de öyle. Filmi en fazla ağırlaştıran etkenlerden biri, İçişleri Bakanlığı tarafından CPU’yu gözlemleyip fotoğraflar çekmesi için ekibe dahil edilen Maïwenn’in canlandırdığı Melissa karakteri. Maïwenn zaten kötü bir oyuncu. Üstüne bir de Melissa gibi son derece gereksiz bir karakteri ve gereksizce uzatılıp duran bir aşk hikayesini zorla filme monte edince sosyal içeriği çok gerekli bir film mi, yoksa alakasız bir romantik dram mı izliyoruz anlaşılmıyor. Yönetmenin kendine kıyağı bu bölümlerden ve diğer polislerin çoğu zaman hiçbir yere varmayan problemlerinden artan zamanlarıyla ayakta duruyor Polisse. Örneğin sözkonusu çocuklar olunca herkes için akan sular duruyor fakat bürokrasi için öyle değil diyor. Yükseklerde tanıdığınız varsa pedofil suçlamasından bile yırtabilirsiniz diyor. Din kitaplarını kendine göre yorumlayanlar istedikleri gibi kadınları kızları istismar edebiliyor diyor. Gençlerin iffet duygusu yerini önemsiz şeylere bırakmakta diyor. İşte bunları dediği anlarda gerçeğin semalarında uçuyor.


Oyuncu kadrosu açısından da fena sayılmayacak film, yer yer fazla abartıya kaçsa da, bu birime uzun süre mesai harcamış bu insanların alışmış ruh hallerini sakin oyunlarına yansıtıyorlar. Zaten filmde pedofil kocasının cinsel fantezileri sorulduğunda utanan kadına “biz bunu müstehcen ya da iğrenç bulmuyoruz, kıyafetlerden veya yemek pişirmekten konuşmak gibi sıradan bizim için” diyorlar. Nora rolüyle Umut Veren Kadın Oyuncu dalında César ödülü alan Naidra Ayadi’nin yanı sıra Karin Viard, Joey Starr ve Marina Foïs öne çıkıyor. Bazısı zorlama, bazısı gerekli çeşitli sahnelerde ayrı ayrı gösterdikleri performanslar göz dolduruyor.

Son olarak sürpriz bozmadan finale değinmek gerek. Çok estetik, trajik ve manidar bir final olduğu muhakkak. Ancak filmin hareketli kamerasının baştan sona yarattığı belgeselvari gerçeklik içinde, ağırçekimli biçimde iç içe kurgulanmış bu final sekansı oldukça sırıtıyor. Kaldı ki bu beklenmedik hamlenin altyapısı filmde yeterince sağlam değil. Kişisel sebeplerle de olsa, genel de olsa pek inandırıcı da değil. İş bu noktaya nasıl geldi diye düşündürüyor. Yine de tüm olumsuzluklara rağmen Markus Schleinzer filmi Michael’ın da parmak bastığı üzere her dönem varolan, gittikçe de artan pedofili hastalığı ve genel çocuk istismarı sorunları üzerine bir farkındalık yaratma misyonu yönünden önemli bir film.

3 Ağustos 2012 Cuma

Lincz (2010)


Yönetmen: Krzysztof Lukaszewicz
Oyuncular: Leszek Lichota, Agnieszka Podsiadlik, Wieslaw Komasa, Maciej Mikolajczyk, Lukasz Simlat, Izabela Kuna, Zbigniew Stryj, Krzysztof Franieczek, Tamara Arciuch
Senaryo: Krzysztof Lukaszewicz
Müzik: Jaroslav M. Papaj

Polonya yapımı Lincz, Zaranek adlı 60’lı yaşlarındaki bir adamın, yaşadığı köyde eski tanıdıklarına ve köy sakinlerine hayatı zindan eden davranışlarının ardından 6 kişinin onu yakalayıp linç etmesi ve bu 6 kişinin yakalanıp yargılandığı süreci anlatan etkileyici bir dram. Yönetmen yardımcılığı yapan Krzysztof Lukaszewicz’in ilk senaryosu ve ilk yönetmenliği olan film, linç psikolojisinin adalet kavramı içinde aldığı yeri tepeden tırnağa sorgulatan lokal bir gerilim atmosferi kurmasına rağmen, o yerel havadan evrensel bir bütünlüğe ulaşmasını bilen dirayette denebilir. Güçlü görüntü yönetimi, ona ayak uyduran epik ve gergin müzikleri, olay sonrasıyla öncesini birbirine karıştıran başarılı kurgusu, tüm bunların toplamında yarattığı gizemiyle mutlaka izlenmeyi hak eden sınıfında bir yapım Lincz.

Dünyanın sayılı görüntü yönetmenlerinin memleketi olan Polonya’nın pek dışına çıkamamış bu filmin bir debut olduğunu ilk bakışta anlamak zor. Bu teknik ustalıkları dışında, suçu ne olursa olsun bir insanın yaşama hakkının elinden alınmasının kaçınılmaz hukuki yaptırımları ile, yaşamı elinden alınan kişinin daha önce başkalarına yaptığı kötülüklerin bedelinin ödetilmesindeki toplumsal kararların çatışmasını ele alan senaryonun bir debut olduğunu anlamak da öyle. Kendi küçük fakat etkisi büyük bir film olarak Lincz, bu keskin çatışmada açıkça tarafını belli ettiği gibi, olayın polise ve yargıya taşındıktan sonraki aşamalarında da bu taraflı tutumunu haklı gösterebilmek için hukuki ikilemlerle bir başka eleştirel tavır da elde ediyor. Sıradan bir vatandaşın huzurunu hatta canını tehdit eden bir durum karşısında doğru olanı yapıp olayı polise bildirmesi, fakat polisin bu duruma gayriciddi yaklaşıp (içlerinde bulunan sağduyulu bir polisin çabalarına rağmen) ihmalde bulunması Lukaszewicz’in tavrının ilk ayağını oluşturuyor.


Zaranek’in linç edilmesinin altyapısını tansiyonu yüksek ama bir yandan da sinemasal açıdan güçlü flashbacklerle belli ederek seyirciyi hazırlayan Lukaszewicz, bu geçmiş zaman – şimdiki zaman atlayışlarını “şu kadar sonra, bu kadar önce” diye belli etmeyerek de çok olumlu bir iş yapıyor. Böylece seyircinin linç psikolojisine, adalet ikilemine bakışında tuttuğu tarafı test ettiği kadar, onun bu ileri geri kurguda parçaları nasıl yerine koyacağını da sınıyor sanki. Gerçi kısa sürede filmin bu tarzına ayak uydurmak mümkün. En önemlisi, filmin yarattığı bu ürkütücü havanın, kır insanlarının uzun yıllar boyunca birbirine anlatageldiği trajik köy masallarından biri tadına ulaşması. Teşbihte hata olmaz. Film her ne kadar insan hakları üzerine çarpıcı ikilemler inşa etse de, köyün hayvanlarını tehdit eden bir kurt (Zaranek) ve onunla tek başına mücadele edemeyip birlik olmak zorunda kalan bir grup çiftlik sakininin (Grad ailesi) bu kıyıma son verme uğruna hayvansal bir koruma içgüdüsüne yenik düşmelerini mutsuz bir masala dönüştürüyor. Tabii kanun güçlerinin pasif kalışlarının, adalet mekanizmasının da insanı sözde umursayan tutumunun arkasında bir an önce davaları sonuçlandırma uğruna tam tersi bir umursamazlık sergilediğinin altı da çiziliyor.

Grad ailesinin (en fazla da Marcin’in) dramını çok yerinde yansıtan oyuncuların başarısı da filmin olumlu yönlerinden. Fakat filmde tecrübeli Polonyalı aktör Wieslaw Komasa’nın canlandırdığı öyle bir Zaranek komposizyonu var ki, insanın kanını donduran, geçmişinin meçhuliyetinden dolayı gizemli ve bir o kadar da tehlikeli bir kötü adam görüntüsü sinemada çok sık rastlanan bir durum değil. Onun gösterilen çiğ şiddeti kadar, gösterilmeyenleri de filmin güçlü anlatımında kendini yaşatıyor. Filmin ihtiyacı olan nefret duygusunu kusursuz biçimde karşılıyor. Böyle bir adamı adalete teslim etmeyip linç etmeyi ilk başta aklından bile geçirmeyen Gradlar için asıl linç aslında kendilerine hiç de adil davranmayan adalet sisteminin umursamazlığına gösterilen bir tepki olarak okunabilir. Aslında birçok linç ve linç girişimi için aynı okuma yapılabilir. Hatta mutlaka yapılmalı. Belki bu sayede fiziki ve psikolojik linç kavramı üzerine çift taraflı bir bakış açısı geliştirmeye çalışabilir, işine geldiği gibi hareket eden adaleti, onun koruyucularını, verdikleri orantısız cezaları daha sağlıklı eleştirebiliriz.