31 Temmuz 2011 Pazar

I've Loved You So Long (2008)


Yönetmen: Philippe Claudel
Oyuncular: Kristin Scott Thomas, Elsa Zylberstein, Serge Hazanavicius, Laurent Grévill, Frédéric Pierrot, Jean-Claude Arnaud, Mouss, Souad Mouchrik
Senaryo: Philippe Claudel
Müzik: Jean-Louis Aubert

Aslen Lyon Üniversitesi’nde edebiyat profesörü olan Philippe Claudel’in yönettiği ilk film olma özelliği taşıyan I've Loved You So Long, 15 yıl hapis yattıktan sonra yıllardır görmediği kızkardeşi Léa ve ailesinin yanına yerleşen Juliette’in dramını sessiz, sakin ama dramatik sınırlar dahilinde alttan alta gerilim yaratan biçimde yansıtan bir yapım. Bir edebiyatçının bir sinemacıya dönüşümü esnasında uğrayabileceği durakları ve referansları gösterme açısından olumlu özelliklere sahip film, genel olarak Philippe Claudel’in bu alana hiç de yabancı kalmadığını gösteriyor. Abartısız mekân ve plânlar, yine abartısız ve etkili oyunculuklarla bir araya gelince, olası eksiklikler ya da yokluklar göze batmıyor. Sözkonusu bir Fransız filmi olunca eksiklik ya da yokluktan kastın ne olduğu normalden biraz daha fazla tartışılır. Görecenin Fransızı, İngilizi, Amerikalısı olmadığından, türlü Fransız klişelerinin böylesi ciddi bir dramaya yediriliş biçimleri Claudel’in yönetmenlik yeteneğini sorgulatmıyor. Hatta çoğu kez hiç fark edilmiyor bile.

Tüm bu pozitif özelliklerine karşın filmin bende bıraktığı birtakım eksiklikleri anlamaya çalıştığımda ilk düşündüğüm, senaryonun bazı duygulara tam mânasıyla yetişemediği oldu. 15 yıl aradan sonra normal hayata dönüp, kendi iç sıkıntıları haricinde normal biçimde o hayata uyum sağlayan Juliette’in yüz ve mimiklerindeki hüznün vücut dilindeki minimallikle sağladığı denge hayranlık verici de olsa, bunu sadece Kristin Scott Thomas’ın son derece etkileyici doğallığına borçlu olması, yani senaryonun sadece teoride kalıp topu tamamen oyuncuya bırakması burada bir boşluk yaratmış. Gerçi bu sık başvurulan yöntemlerden biri sayılabilir. Oysa senaryonun biraz daha top peşinde koşması gerekirdi. Elinde hazırda Kristin Scott Thomas ve Elsa Zylberstein gibi iki çok iyi başrol varken, sözünü ettiğim ama henüz tam adını koyamadığım o boşluk dolabilirdi.


Claudel, başkarakteri Juliette’in hapis yatmasına neden olan gizemli geçmişine ait bilgileri azar azar vererek filmine olan ilgiyi canlı tutmaya çalışıyor. Filmin genel havası trajik bir olay sonucu bunların meydana geldiğini, ama Juliette’in her ne olursa olsun geçerli bir nedeni olduğu düşüncesini de seyirciye solutuyor. Fedakâr kızkardeş Léa, Juliette’e temkinli yaklaşan Luc, sağlık sorunu yüzünden konuşamayan, bütün gün kitap okuyan evin tonton dedesi Paul, evlat edinilen iki küçük Vietnam’lı kız, her ikisi de Juliette’e ilgi duyan Michel ve şartlı tahliye memuru Fauré (onun dramı da ayrıca çok etkileyici) ve ufak tefek başkalarından oluşan karakter yoğunluğu, ana hikâyenin ve Juliette’in yörüngesinde kendi ayakları üzerinde durabiliyorlar. Claudel’in onları basitçe boyutlandırabilme becerisi Juliette kadar bizi de rahatlatıcı etkiye sahip. Zira sonlara doğru Juliette’in geçmişindeki trajediyle güçlü biçimde yüzleşeceği beklentisinin yarattığı gerilim atmosferinde böyle bir rahatlığa ihtiyaç doğuyor.

O yüzleşme gerçekleştiğinde ise bir miktar hayalkırıklığı yaşanabiliyor. Juliette’in itiraflarının kasten finale saklanmışlığı yerine ya filmin muhtelif yerlerine gizemli flashbackler serpiştirilmesi ya da direk finale iyi tasarlanmış bir flashback konması bu trajediyi daha etkili kılabilirdi belki. Bu haliyle de o yürek yakan trajediyi kafalarda canlandırabiliyor ama bunu bence tamamen Kristin Scott Thomas’ın üstün oyunu sayesinde yapıyor. Üstelik işlediği suç hakkında yıllarca sessiz kalmasının mantıklı açıklamasının, o suçu işlemek zorunda kalma halinin kendisi olduğu fikri de pek sağlıklı görünmüyor bu sayede. Yine de oyuncuların başarısı farklı bakış açılarını besleyebilecek türden olunca, Juliette ve Léa’nın çocukluklarına ait anıların anlatıldığı bölümler örneğinde olduğu gibi bu tip eksik görünen parçalar yerini buluyor. Bu yüzden Kristin Scott Thomas ve Elsa Zylberstein’ın çok doğru seçimler olduğu, özellikle karşılıklı sahnelerinde çok doğal bir ahenk yakaladıkları hissediliyor. Böylece (iki oyuncunun performansları hariç) iddiasız ama olgun bir dram izlemek isteyenleri genel olarak memnun edecek bir “ilk film” ortaya çıkıyor.

26 Temmuz 2011 Salı

Centurion (2010)


Yönetmen: Neil Marshall
Oyuncular: Michael Fassbender, Olga Kurylenko, David Morrissey, Dominic West, Liam Cunningham, Ulrich Thomsen, JJ Feild, Imogen Poots, Riz Ahmed, Lee Ross, Axelle Carolyn, Dave Legeno
Senaryo: Neil Marshall
Müzik: Ilan Eshkeri

M. S. 117. Roma İmparatorluğu Mısır'dan İspanya'ya kadar, Doğu'da da Karadeniz'e kadar genişlemiştir. Fakat Kuzey Britanya'da fetihler gerilla taktikleriyle yenilmez bir düşman haline gelen Pict'ler tarafından durdurulmuştur. Bir sınır karakolunda görevli Quintus Dias (Michael Fassbender), Pict saldırısı sonucu hayatta kalan tek Roma’lı savaşçı olarak esir düşer. Daha sonra kaçmayı başarıp General Virilus’un ünlü 9. lejyonuna katılan Quintus Dias, vahşi Pict ırkını yok etmek için yola koyulan lejyonun pusuya düşürülmesiyle sağ kalan bir grup askerle önce Virilus’u kurtarmak için geri döner. Ama henüz küçükken ailesi Roma askerlerince katledilen, aynı zamanda usta bir iz sürücü olan Etain’in (Olga Kurylenko) liderlik ettiği bir grup Pict savaşçısından kaçarak hayatta kalmak, Dias ve adamları için öncelikli hale gelir.

İngiliz senarist/yönetmen Neil Marshall’ın dört filmlik artık iyice oturmuş, fakat oturduğu yerden bir türlü kalkamayan bir aksiyon şablonu var. Tuhaf ve vahşi yaratıkların (Dog Soldiers, The Descent), karantina altında yeni bir uygarlık oluşturmuş öfkeli bir ırkın (Doomsday), acımasız ve kurnaz bir başka savaşçı ırk olan Pict’lerin (Centurion) tehditi altında yaşam mücadelesi veren bir grup “iyi” adamın kanla yoğrulmuş maceralarını izliyoruz kendisinden. Bu bir grup iyi adamdan oluşan ekiplerde öne çıkan Cooper (Dog Soldiers), Sarah (The Descent), Eden Sinclair (Doomsday) ve Quintus Dias (Centurion) ise, kötülüğe karşı savaşta tek başına ayakta kalan Marshall kahramanları. Hani bir sonraki Neil Marshall filminin sadece konusunu okuyarak nasıl gidip nereye varacağını tahmin etmek hiç zor değil artık. Aslında Dog Soldiers, hele de The Descent, çok güçlü bir gerilim sinemacısının ayak seslerini güçlü biçimde duyurmaya başlamıştı. Fakat önce büyük hayalkırıklığı yaşatan Doomsday, şimdi de bu hayalkırıklığının da etkisiyle beklentileri düşüren Centurion, yönetmenin kendi kalıpları içine hapsolmuşluğunun son halkasını oluşturuyor.


Neil Marshall iyi bir yönetmen, buna şüphe yok. Ama iyi bir senarist olabilmesi için öncelikle bu şablondan sıyrılıp gerekirse farklı türlere doğru yolculuklar yapması gerekiyor bana kalırsa. Bunu tercih etmiyor olabilir. Zaten farklı türlere yolculuktan anladığı da, kendi şablonu içine oradan buradan katmaya çalıştığı alıntı sahnelerden ibaret. 1979’da Alien ile çağ atlayan “bir ekipten ayakta kalan tek kişi” formülü üzerine The Descent gibi çok güçlü bir tuğla koymasının ardından ısrarla (ama bu kez bilinçsizce) yenilerini eklemeye çalışmasının gereksizliği artık daha fazla göze batıyor. Marshall her zaman olduğu gibi sürükleyici bir av-avcı kovalamacasıyla aksiyon ve gerilim dengesini elinde tutmasını biliyor. Açılıştaki karakol baskını, ormanda kurulan Pict pususu ve finaldeki hesaplaşma bölümlerinde aksiyon dümenini çok iyi idare ediyor. Ne var ki, The Descent’ten farklı olarak kimin, ne şekilde hayatta kalacağını bilmek insanın canını sıkıyor. Senaryonun boyunu aşan kısmında ise ucu günümüze kadar uzanan birtakım milliyetçi okumalar, soylu köklerine, şöhretlerine ve güçlerine rağmen katliam, baskı, haksızlık ve tecavüzle beslenen Roma’lı askerler ve gerilla taktikleriyle terör estiren Pict’ler aracılığıyla kendini belli ediyor.

Alman-İrlanda karışımı bir aileden gelme Michael Fassbender’ın ünü haklı olarak artık Avrupa’yı da aşmış durumda. İyi bir oyuncuyu böyle vasat yapımlarda görmek hoş olmuyor. Üstelik filmde David Morrissey, Liam Cunningham, Dominic West gibi İngiliz sinemasının usta oyuncuları da yer almakta. Ziyan edilmiş bir Ulrich Thomsen’e hiç girmiyorum. Hepsi muhtemelen Neil Marshall isminin sağlayacağı krediye bir şekilde güvenmişlerdir. Olga Kurylenko’nun hiç konuşmaması da olumlu bir hareket olmuş. Casting sorumlusu Debbie McWilliams (ki kendisi Quantum Of Solace ve Hitman’in de sorumlusuymuş), Kurylenko’yu başarılı bir tehdit unsuru, fakat bir parça zorlama aksiyon kadını haline getiren Marshall’ın üstün kredilerine göz yummuş olmalı. Yine de Kurylenko ümitsiz bir vaka değil, işlendikçe daha da parlayacaktır. Michael Fassbender’ın ise kariyer plânları arasına -yönetmenlerin isimlerine aldanmaksızın- böyle filmleri artık almaması gerekiyor. Gerçi aldığı zaman da elinden gelenin en iyisini yapma çabası hissediliyor. Keşke bu çaba, özellikle senaryo yazım aşamasında Neil Marshall’da da hissedilse!

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Shut Up & Sing (2006)


Yönetmen: Barbara Kopple, Cecilia Peck
Müzik: Paul Reeves, Dixie Chicks

Harlan County U.S.A. (1977) ve American Dream (1990) adlı iki belgeselle Oscar kazanmış Barbara Kopple’ın Cecilia Peck ile birlikte yönettiği Shut Up & Sing, Apsen, Chicago, Woodstock, San Diego, Boston ve daha birçok festivalde ödül kazanmış, birçoğuna da aday olmuş etkileyici bir belgesel. Natalie Maines, Emily Robison ve Martie Maguire’dan kurulu 20 küsür yıllık geçmişe, 6 albüme sahip country grubu Dixie Chicks’in tüm zamanların en çok satan kadın grubu ünvanını kazandığı üç parlak yılın ardından olaylı geri dönüşlerini konu alan belgesel, politika, aile, müzik ve ifade özgürlüğü üzerine çok anlamları olan bir yapım. 2003 yılına dek herhangi bir politik duruşla veya müzik dışında başka bir alanda sivrilmeyen Dixie Chicks’in kariyeri, o yıl çıktıkları tur kapsamında Londra’da verdikleri bir konserden sonra büyük değişimlere uğruyor. İşte film, bu sıkıntılı süreci her yönüyle ifşa eden, haklı olarak taraflı, ama bu taraflı tutumunu makul ve mantıklı sebeplere dayandıracak kadar da dramatik anlamda donanımlı.

2003 yılında Londra’nın Shepherd’s Bush Empire konser salonundaki olayın öncesinde Amerika’nın en sevilen ve en çok satan country müzisyenlerinden olan, Superbowl’da Amerikan Milli Marşı’nı okumaya lâyık görülen, Lipton firmasının sponsor desteğini kazanan Dixie Chicks, tam da Amerikan ordusunun kitle imha silahlarına sahip oldukları gerekçesiyle Irak’ı işgal ettiği döneme denk gelen bu konserin ardından büyük bir sarsıntı geçiriyor. Gruba 1995’te katılan gitar ve vokaldeki Natalie Maines, şarkı arasında “ABD başkanının Teksaslı olmasından utanıyoruz” çıkışıyla belki de Dixie Chicks’in hiç ummadığı tepkilerle karşılaşacağı toplumsal bir bombanın fitilini ateşliyor. Önce İngiliz medyasında, ardından Amerikan kamuoyunda büyük etki yaratan bu cümle, savaşın yarattığı hassasiyetlerle muhalif seslere kulakları tıkalı Amerikan halkından tepki görüyor. Zaten muhafazakâr bir yapılanma içindeki country müziğin Natalie Maines önderliğinde bu tip bir sivriliği kaldırmayacağı gerçeği grubun önünü tıkamaya başlıyor. Lipton ile yapılan sponsorluk anlaşmasının tehlikeye girmesi, albüm satışlarının düşüşü, bağnaz country radyoların Dixie Chicks şarkılarını boykot etmeleri, medyanın bunlara çanak tutan tutumu ve güçlü Free Republic oluşumunun karalama kampanyası birbirini izliyor.


En önemlisi de, uydurma gerekçelerle Irak’a girme kararı alan Bush hükümetinin Amerikan halkını savaş kandırmacasıyla beslemesinin medyayı ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak Dixie Chicks hayranı olan olmayan herkesi etkilemesi ki, grup bir anda toplumun değişik kesimlerinden yükselen milliyetçi hezeyanların tükürük hokkası haline geliyor. Hainler, Saddam’ın Melekleri, Çenesi Düşükler, Dixie Sürtükleri gibi yakıştırmalara maruz kalan grup üyelerinden Emily ve Martie önceleri “acaba bu utanıyoruz tâbirinde çoğul olmasak nasıl olurdu” çelişkisi yaşıyorlar. Ama gruba olan sevgi ve inançları sayesinde arkadaşlarını ve onun fikirlerini de sahipleniyorlar. Olay cümlenin sahibi Natalie ise Bush ile aynı eyaletten olmasına utandığı fikrini dillendirdiği için üzgün olduğunu, ancak düşüncelerini dillendirdiği için üzgün olmadığını söyleyerek sonuna kadar bu tavrına sahip çıkıyor. Öyle ki, gerekirse sponsorların, radyoların, muhafazakâr dinleyicilerin bile geri adım attıramadığı dik bir duruş sergiliyor. Üzerlerine yapışan imajı silmek ve eski günlerindeki gibi çok albüm satabilmek için kimsenin gönlünü almak, kimseden özür dilemek, kimseye yalakalık yapmak gibi bir niyeti yok.

Öte yandan, böylesi bir çatlak ses (!), grubun medyada görünürlüğünü ve Amerika’nın etkili muhalif kanadındaki sempatisini arttırıyor. Bush yanlısı pek çok country müzisyeninden biri olan Toby Keith, albüm kapağında Natalie ile Saddam Hüseyin’in sarmaş dolaş olduğu “Dixie Duo” sataşmasıyla medyatik bir polemik yaratınca, belki de hiç istemediği biçimde Dixie Chicks’in PR’ına katkıda bulunuyor. Tabiî o da Natalie’den ağzının payını alıyor. 2003 ve sonrasında yaşanılanların ardından, aylar yıllar geçtikçe Irak’ta kimyasal, biyolojik, nükleer hiçbir silah bulunmadığının anlaşılması, üstelik hiç uğruna binlerce askerin ölmesi ve sakat kalmasıyla değişen dengeler Dixie Chicks’in utancını kamuoyu gözünde haklı çıkarmaya başlıyor. Temmuz 2006’da tekrar Londra’ya, Shepherd’s Bush Empire’a konser vermek için gittiklerinde (Natalie’nin deyimiyle “suç mahalline” geri döndüklerinde) onları bekleyen kalabalık artık her şeyin farkında ve gözü açılmış biçimde onları bağrına basıyor. Ve Natalie, üç yıl önce orada söylediklerini aynen tekrar edince bu defa çok daha anlamlı ve görkemli bir tepki alıyor haklı olarak.


Barbara Kopple ve Cecilia Peck, Shut Up & Sing’de tüm bu süreç içine grup üyelerinin aile yaşantılarını, kişisel hislerini, müziğe bakışlarını, Taking The Long Way albümünün yapım aşamalarını da çok tertipli şekilde serpiştirerek renklendiriyor. Yaşanılan üç yıllık sıkıntının toplumun değişik kesimlerine yansımalarından çok basit ve anlamlı çıkarımlar yapılabilmesini mümkün kılan sade bir anlatımı benimsiyorlar. “İfade özgürlüğü iyidir, güzeldir de, bunu toplum önünde yapmayın” veya “müziğinizi yapın, çalın, söyleyin ama çenenizi tutun” gibi abuk sabuk tavsiyelerde bulunan muhafazakâr Amerikan halkının cehaletini ve medyanın güçlünün yanında yerini almış kaypaklığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren belgesel, aslında değişen dengelere göre hareket eden bu tutarsızlığın salt Amerikan toplumuna mal edilmeyeceğini de gösteriyor. Zamanında ucuz şarkıcıların, insanlıktan payını almamış medya kodamanlarının ve onların zavallı esir yazarlarının gazıyla toplum içinde aşağılanan bazı muhalif müzisyenlerin değerinin geç anlaşılması durumuna hiç de yabancı sayılmayız.


Eğlence sektöründe olanların politik görüşlerini dile getirmelerinin aksi sonuçlarına ve “iş”lerine yapacağı negatif etkiye dikkat çeken senatörler, iktidar şakşakçılığı yapacak, yükselen en ufak bir muhalif sesle bile dalgasını geçecek Toby Keith gibi yobazlar ya da en ufak bir politik görüşe bile sahip ol(a)mayan, rüzgâr nereden eserse oraya dönen boş eğlencelikler her toplumda, her zaman olacaktır. Dixie Chicks, dünyadaki bu ikiyüzlülüğü ve kralcılığı herkese gösteren örneklerden sadece biri. Shut Up & Sing ise, sanatçının gerek sanatı, gerekse sanatı dışında kalan sözleriyle ifade özgürlüğünü dile getirme yönünde karşılaşacağı engelleri çarpıcı biçimde tekrar göstermesiyle çok önemli bir belgesel.

14 Temmuz 2011 Perşembe

The Way Back (2010)


Yönetmen: Peter Weir
Oyuncular: Jim Sturgess, Ed Harris, Colin Farrell, Saoirse Ronan, Dragos Bucur, Alexandru Potocean, Sebastian Urzendowsky, Mark Strong, Gustaf Skarsgård, Igor Gnezdilov
Senaryo: Keith R. Clarke, Peter Weir, Slavomir Rawicz
Müzik: Burkhard von Dallwitz

Yönettiği Gallipoli, Dead Poets Society, Green Card, The Truman Show gibi çok önemli filmlerin ardından en son yedi yıl önce çektiği ve hak ettiği ilgiyi görmediğini düşündüğüm Master and Commander: The Far Side of the World’den sonra Avustralyalı sinemacı Peter Weir’ın son filmi The Way Back, 1940 yılında Sovyet Rusya’ya bağlı Sibirya çalışma kampından özgürlükleri için kaçtıktan sonra 6000 km yürüyerek Gobi Çölü'nü aşıp Hindistan’a ulaşan bir grup esirin yaşadıklarını anlatıyor. Özgürlüğe doğru giden yolda önlerinde çetin doğa şartlarından oluşan engeller bulunan kaçakların varoluş mücadelelerine seyircisini yakınlaştırmaya çabalayan (ya da bu yolda kendini fazla kasmayan) epik görünümlü sade bir yapım. Tabiî bu benim kendi görüşüm. Zira 133 dakikalık süresi, National Geographic’in kanatları altında görüntü yönetmeni Russell Boyd’un filme kattığı görsel estetik, özellikle yardımcı oyuncu ödülleri kategorisine aday uygunluğu taşıyan performansların dikkat çektiği cast yapısı, filmin dış görünümünü güçlendiriyor.

Bunun yanında, insanoğlunun tabiatla ve kritik durumlarda karar alma, bunu hayata geçirme, birey yerine ekip olma yönlerinden birbirleriyle mücadelesi de birtakım evrensel mesajlarla birlikte filmin iç görünümünde yer buluyor. Uzun bir zaman diliminde, güç iklim koşullarında yalnızca yürüyerek yapılan bu özgürlük yolculuğunu bana göre belli bir sadelik çerçevesinde yansıtan Peter Weir’ın bu tutumu bir başarı mıdır, yoksa eksiklik midir tartışılır. Aslında buradaki “sadelik”, bir açıdan filmin beklentilerin altında kalması olarak da yorumlanabilir. 1940’larda Sovyet Rusya'da bulunan Polonyalı Sławomir Rawicz'in gerçek olaylara dayalı olduğu iddia edilen The Long Walk: The True Story Of A Trek To Freedom adlı çok satan romanının gerçeklerle olan bağlantısı gizemini korurken, Weir’ın olaylarla ilgili bir BBC belgeselinden etkilenmiş olması da böyle bir senaryo gerektirmiş olabilir.


The Way Back, eldeki tüm malzemelerin doğru kullanılmaya çalışılmasına rağmen, aslında devasa bir açıkhava hapisanesi olan Sibirya’dan kaçan mahkumların kendi aralarında pişip bize yansıması gereken pek çok duygunun aktarılamaması sıkıntısı taşıyan bir film. Örneğin Polonyalı mahkum Janusz’un Sibirya’ya gelir gelmez kaçış plânının lideri konumuna yerleştirilmesinin temelleri yetirince sağlam değil bana kalırsa. Bazılarının bir anda bu yeni mahkuma ısınıp ona güvenmelerinin ardında, esaret duygusunun en ufak bir umuda bile dört elle sarılabileceği fikrini kendi kendimizi zorlayarak edinmemiz gerekebilir. Benzer şekilde Colin Farrell’in canlandırdığı, (her ne kadar Sibirya’da çok büyük önem taşısa da) bir kazak uğruna gözünü kırpmadan herkesin önünde birini öldürecek kadar bencil Valka’nın, diğer mahkumlara olan kumar borcu bahanesiyle bu kaçış ekibinin disiplinli çevre düzenine hemen ayak uydurabilmesi fikrini de öyle. Ed Harris’in oynadığı Amerikalı Mr. Smith’in dramatik hikâyesi de sadece anlatıcıların ağzında hayat bulduğu için yeterince etkili olamıyor.

Filmin başında Janusz’un hapse düştüğü sahneye benzer dramatik ön bilgilendirmeler veya başka flashbackler diğerleri için de tasarlanmış olsaydı, karakterlere olan yakınlığımız çok daha artabilirdi. Irena rolündeki Saoirse Ronan filme dahil olmasa, belki onları da öğrenemeyecektik. Bu yönden Irena, ekipteki kaçakların aralarındaki farkındalık akışını sağlaması yönünden hem filmi bir parça dinamik kılan, hem de karakter işlenişindeki zayıflıkları kamufle etmeye yarayan bir can simidi olarak sivriliyor. Ancak onun yapabileceği de bir yere kadar. Üstelik onun hikâyesi de diğerleri gibi lafta ve havada kalıyor. Filmin Sibirya soğuğu ile Gobi sıcağının zorlayıcı şartlarını hissettirme başarısı ne yazık ki en önemli unsur olan kaçakların birer karakter oluş kodlarında aynı ölçüde sezilemiyor. Oysa bu olağanüstü doğa şartlarında sıra dışı bir kurtuluş başarısı göstermiş kahramanların daha derinine inilmesi gerekirdi. Bu da yedi yıl aradan sonra The Way Back ile Peter Weir’ın dönüş yolunu tam olarak bulamadığını gösteriyor.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Lone Star (1996)


Yönetmen: John Sayles
Oyuncular: Chris Cooper, Elizabeth Peña, Kris Kristofferson, Matthew McConaughey, Ron Canada, Joe Morton, Miriam Colon, Clifton James, Gabriel Casseus
Senaryo: John Sayles
Müzik: Mason Daring

Beyaz, siyah, Latin ve Kızılderili ırklarının iç içe yaşadığı Teksas’ın sınır kasabalarından biri olan Rio’da bir çölde uzun yıllar öncesine ait bir iskelet ile yanında bir şerif rozeti bulunur. Ceset, zamanında kasabayı haraca bağlamış, etrafına korku salmış, cinayetler işlemiş olan şerif Charlie Wade’e (Kris Kristofferson) aittir. Wade ile aralarında husumet olan yardımcısı Buddy Deeds (Matthew McConaughey), Rio’nun şimdiki şerifi Sam Deeds’in (Chris Cooper) babasıdır ve tam bir dürüstlük timsali olarak efsane olmuştur. Yıllar sonra bulunan Wade’in iskeleti ile eski defterleri karıştırmak durumunda kalan Sam'in, gençliğinde sevdiği latin kız Pilar ile ilişkisine karşı çıkan efsane babasına karşı içinde sakladığı öfke hala sıcaktır. Bu nedenle Wade’i babasının öldürdüğünü, tüm kasabanın efsane şerifi Buddy Deeds’in bir katil olduğunu düşünmektedir. Ayrı düştüğü Pilar ile yıllar sonra tekrar karşılaşan Sam, geçmişin sırlarına doğru bir yolculuğa çıkacaktır. Tabi bu ana hikaye, farklı karakterler ve onların farklı hikayeleri sayesinde katmanlı biçimde serpilip, baba-oğul, ırkçılık, adalet duygusu, aşk gibi kritik noktalara dokunarak yolunu buluyor. Aralarda çok yerinde tarihi bilgiler de aktarıyor. Fakat ne bunları düşüncesizce sömürüyor, ne de didaktik olmaya soyunuyor. Sır dolu, akıcı bir macerası var ve bunu dizginlemiş biçimde insan ruhuna odaklanarak ilerliyor. Geçmiş ile kopmayan bir paralellik içerisinde, geçmiş ve filmin kendi zamanını çok estetik şekilde sunan bir kurgu anlayışıyla hareket ediyor.

Normalde böyle hikayeler bir anlatıcıya ihtiyaç duyar. Ama filmi yazan ve yöneten John Sayles öyle bir senaryo yazmış ki, filmin anlatıcısı gerçek sahipleri, yani filmin karakterleri oluyor. Haliyle tüm oyuncular üzerlerine düşeni hakkıyla yerine getirmekteler. Ama özellikle Otis Payne rolündeki Ron Canada’dan ve onun sahnelerinden çok etkilendiğimi belirtmeliyim. Otis Payne, hayatın ite kaka olgunlaştırdığı, saatlerce karşılıklı konuşulsa bıkılmayacak, hayata dair tavsiyeler alınacak bir bilge adeta. 1997’de aday olduğu En İyi Orijinal Senaryo ödülünü Fargo’ya kaptıran Lone Star, Coen senaryolarına göre fazla konuşkan olsa da, yer yer onları andıran sağlam kelime oyunlarına da sahip. Amaç bu iki nefis senaryoyu karşılaştırmak değil tabi. Her biri kendi yolunu çizmiş ve ona sonuna kadar en iyi şekilde sahip çıkmış, küçük kasaba hissiyatlarını, şerif romantizmini/idealizmini çok iyi anlamış (tabi küçük bir rolle Frances McDormand’ı da bir nebze paylaşmış) iki kardeş film. Zaten büyük şeylerden bahsetmek için bu küçük kasabalardan iyisi yoktur.

3 Temmuz 2011 Pazar

Six-String Samurai (1998)


Yönetmen: Lance Mungia
Oyuncular: Jeffrey Falcon, Justin McGuire, Kim De Angelo, Stephane Gauger, Clifford Hugo
Senaryo: Jeffrey Falcon, Lance Mungia
Müzik: The Red Elvises, Brian Tyler

Six-String Samurai, genel olarak kült tuhaflık komedisi şeklinde anılıyor. Kahkahalar attırmasa da tebessüm ettirebilen film, günümüz post küresel ısınma senaryolarının yarattığı etkiye benzer çocuksu hüznü, ergensi hamleleri, yetişkin anlayışıyla bir kenara atılmış B sınıfı “kötü” bir film. Buna rağmen hakaretamiz ifadeleri hak etmeyecek ölçüde “iyi”likleri de barındıran post-apokaliptik bir yol filmi. Fakat ne Waterworld gibi sırılsıklam bir Mad Max taklidi, ne de Postman gibi milliyetçilik tozuna bulanmış bir ucuzluk. Ne kadar kötü de olsa, Kevin Costner’ın bu iki kötüsünü toplasak bir Six-String Samurai etmez kanımca. Yönetmen Lance Mungia, tüm iyi niyetiyle sevimli bir frekans tutturmuş, sinemasal açıdan kimi yerlerde boyundan büyük görsel ışıltılar yakalamaya çalışmış. Güzel resimler çekmeyi başarmış.


Başroldeki Buddy (Jeffrey Falcon), Buddy Holly ile olan fiziksel benzerliğini, Elvis’in tahtına oynayarak rock’n roll alternatifliğiyle de tescilliyor. Kendisi Rusların kazandığı nükleer savaş sonrası Amerika’nın ayakta kalan tek parçası Las Vegas’a doğru yeni kral olmak için yola çıkıyor. Elvis ölmüş, Vegas kralsız kalmış. Radyoda sürekli kral olmak isteyenlere duyurular yapılıyor. Adı Lost Vegas olarak değişen Vegas yolunda Buddy, kendilerine Pinballs diyen üç keltoş bowling oyuncusuyla, yamyamlaşmaya başlamış ideal bir post-apokaliptik aileyle, yıllardır kurşunsuz kalmış Rus askerleriyle, astronota benzeyen değirmen insanlarıyla, yer altı yaratıklarıyla ve en önemlisi elinde rock gitarı, yanında yarım akıllı üç okçusuyla gezen “Ölüm” ile mücadele etmek zorunda kalıyor. Bu yolculukta kendisine, annesi Ölüm ve adamları tarafından katledilen “Çocuk” eşlik ediyor. İkisi arasındaki kavgalı ilişkinin zamanla samimiyete dönüşmesi klişesini de yanlarına alarak matrak ve amaçlı bir yolculuğa çıkıyorlar. Amaç, Vegas’ın yeni rock’n roll kralı olmak. Tabi heavy metal müzik yapan Ölüm engel olmazsa.

Oyuncu Jeffrey Falcon, epey bir Hong Kong aksiyonunda rol aldıktan sonra, o filmlerden kazandıklarıyla Six-String Samurai’ye para koymuş, yönetmen Lance Mungia ile senaryoyu yazmış ve başrolü oynamış. Kimsenin kendisinden o reklam panosu gibi gözlüklerinin arkasında bir Shakespeare performansı beklemediği üzere, anti-karizmatik ses tonu, samuray kılıcı, takım elbiseli pejmürdeliği, yırtık pırtık şemsiyesi ve tabiki gitarı ile hoş bir çizgi roman kahramanı görünümünde. Çoğu zaman çizgi film tadında, kendi liginde üst sıralara oynayan bir film olarak Six-String Samurai'yi başta özen gösterilmiş B filmlere ilgi duyanlar olmak üzere, ciddi anlamda post-apokaliptik yapımlar izlemeyi seven sinemaseverlere önerebiliriz. Filmde kısa birer rolü de olan Rus kökenli Amerikalı grup The Red Elvises'ın şahane müzikleri de yanınıza kâr kalır.

1 Temmuz 2011 Cuma

Route Irish (2010)


Yönetmen: Ken Loach
Oyuncular: Mark Womack, Andrea Lowe, John Bishop, Trevor Williams, Talib Rasool, Stephen Lord, Jack Fortune, Craig Lundberg
Senaryo: Paul Laverty

Liverpool'lu iki çocukluk arkadaşı Fergus ve Frankie, 2004'te terhislerinden sonra çok yüksek bir maaş teklifini reddedemeyerek Irak'ta özel bir güvenlik firmasında çalışmaya başlarlar. Frankie 2007'de savaşta en tehlikeli bölgelerden biri olan, Bağdat Havaalanı'nı ABD ve İngiliz ana üslerinin bulunduğu Yeşil Bölge'ye bağlayan "Route Irish" adı verilen yolda öldürülünce Fergus, olayın basit bir tesadüften öte olduğunu düşünür ve hem öfke hem de intikam duygularıyla en iyi dostunu kaybetmesine neden olan bu cinayeti araştırmaya başlar.

İşçi sınıfının yılmaz bekçilerinden Ken Loach’un yeni filmi Route Irish, usta yönetmenin beraber çalıştığı senarist Paul Laverty’nin senaryosuyla bu defa farklı ve güncel bir politik tabanlı mesele üzerinden rotasını çizmiş bir yapım. Irak’ta konuşlanan paralı askerlerin “işçi”liği kanalıyla büyük ölçüde İngiliz hükümetinin Amerikan özentili Irak ve Ortadoğu siyasetini eleştirmeye soyunan film, tipik Loach - Laverty ortaklığı örneklerine yansıdığı üzere bireylerden genele ulaşma yöntemlerinden sıkça faydalanıyor. Büyük şirketler tarafından işe alınan, ancak bir süre sonra başına buyruk bir hâle gelerek tehlikeli olmaya başlayan bu askerlerin sebep olduğu bir katliamın ardındaki sır perdesini aralamaya çalışan Fergus sayesinde kazdıkça derinleşen bir komplonun izini sürüyoruz.


Aslında Loach’un ele alırken üzerine kendi politik bakışından pek çok şey koyabileceği bir film iken, bazı muhalif Hollywood avantürlerini anımsatan farklı bir tarzla pişirilmesi Route Irish’i bütünüyle bir Ken Loach filmi gibi göstermiyor denebilir. Buradaki “farklı” sıfatının, Loach filmleri sözkonusu olduğunda “klişe” sıfatıyla eşleşmesi de ilginç bir durum. Ustanın ses getirmiş önceki yapımları yanında biraz sönük kalması da bu yüzden. En yakın örneklerden Paul Greengrass filmi Green Zone, hatta alâkasız biçimde Christoffer Boe filmi Everything Will Be Fine’dan bile izler taşıyan, sistemin içinden çıkmasına rağmen, idealist ve vicdani ölçütleri kapitalist ya da militarist güçlere karşı bir tehdit unsuruna dönüşmüş bireylerin ikilemlerine bir de Ken Loach değinmiş o kadar. Ama gerek doğal anlatım yöntemleri, oyuncu ve sahne seçimleri, gerekse bazı mesajları iletme tercihleriyle Loach imzasından uzak sayılmaz.

Syriana’daki işkence sahnesinin etkileyiciliğine sahip bir başka etkileyici işkence sahnesi çektiğinizde, “yanlış terde, yanlış zamanda” gibi bir afiş mottosunu Amerikan biçimde filmin muhtelif yerlerine, sonra da en vurucu olacağı yer olan final hesaplaşmasına yerleştirdiğinizde, kamuoyuna yansıyıp olay olmuş Amerikan ve İngiliz askerlerinin zevk için zulüm ettiği gerçek arşiv görüntüleriyle hafıza tazelediğinizde birçok yönden amacınıza ulaşıyorsunuz zaten. Sadece buna benzer hamleler bizim için eski, Ken Loach için yeni olunca garipseyebiliyoruz. Özellikle Paul Laverty’nin son dönem muhalif Amerikan sinemasındaki bazı örneklerden etkilenmiş olduğu seziliyor ki, bunda yanlış bir şey yok elbette. Fakat biçimsel olarak Ken Loach’un da bu etkilenimleri kendi vizyonuna yedirmeye çalışması ortaya kötü olmayan, lâkin çok kaliteli örneklerle dolu Loach filmografisinde orta sıralarda kendine yer bulacak bir film ortaya çıkarıyor.