26 Mayıs 2011 Perşembe

I Saw The Devil (2010)


Yönetmen: Kim Ji-woon
Oyuncular: Lee Byeong-Heon, Choi Min-sik, Jeon Gook-hwan, Cheon Ho-jin, Oh San-ha, Kim Yoon-seo
Senaryo: Park Hoon-jeong-I
Müzik: Mogg

"İntikam filmlerde olur!"


Sabırlı, yaratıcı ve akla gelmeyecek denli sert intikamın kitabını yazan Güney Kore sineması, özellikle Chan-wook Park üçlemesi ardından intikam uğruna daha ne gibi farklı şeyler söylenebilir derken mutlaka bir fikir üretilebiliyor. Laf olsun diye intikam alınmaması için, intikam alanı haklı çıkarabilecek vahşi motivasyonlar bulunuyor. Cinayet ve tecavüz, bu gerekçelerin en sağlamları elbette. Ama bu suçlara doğrudan iştirak etmiş olanlar kadar, onlara çanak tutmuş, azmettirmiş veya onları örtbas etmiş kimselere olan öfke de bu intikam duygusunun kucağında yer alıyor. Kamuoyunu meşgul eden küçük çocuklara tecavüz vakaları duyduk, inanamadık, çok öfkelendik. Bu suçları doğrudan işlemiş olanlara olan öfkemiz içimize sığmadı, dolaylı olarak içinde olanlara, hatta duyduğu gördüğü halde ses çıkarmayanlara bile öfkelendik. Koca bir şehri ahlâki karantinaya aldık. Hepsinin ceza çekmesini, üstelik bazılarımız yargılanmadan, hapse atılmadan ceza çekmelerini istedik. İşte intikam duygusunun hudutları bu kadar genişlemeye müsait iken, daha dar çerçeveye sığmış olanının ürkütücülüğünün kanıtlarından biri I Saw The Devil. Çünkü intikamcı, alacağı intikam ile katile, varsa iştirakçilerine bunun pişmanlığını da doya doya yaşatmak ister. Belki de çoğumuzun isteyebileceği gibi.

Artık kendine özgü yöntemlerini ve doğal olarak klişelerini yaratmış Güney Kore kaynaklı intikam örnekleri, intikamcının saatlere, günlere, aylara, yıllara yayılan plânını, ritüellerini ve soğukkanlılığını, bireyin kendine uydurduğu, kendisine yaşama gücü sağlayan bir gelenek görenek gibi algılatıyor. Seyircinin bu intikamı haklı görmesini istiyor. Ama intikam alınanın suçunu sabit görsek de, o öcün alınışındaki yöntem ve cüret, insanî sınırlarımızı kaşıyor. Birden her iki tarafa farklı dengelerle de olsa vicdâni sorumluluklarla bakmaya başlayabiliyoruz. Şayet katilin kendine has bazı gerekçeleri varsa, yani o da bunları bir intikam amacıyla yapıyorsa. A Tale Of Two Sisters ile birlikte adını geniş kitlelere duyuran, A Bittersweet Life ile de 2005’in en iyi filmlerinden birine imza atan Kim Ji-woon, Güney Kore’nin en etkili yönetmenlerinden birisi. Kimilerince şimdiden kült olmuş, kimilerince iyice demlendikten sonra kült sayılabilecek A Bittersweet Life’tan sonra, western klâsiği The Good, The Bad and The Ugly’den ilham alan ve üç süper başrol oyuncusuyla sıra dışı bir western deneyimi yaşatan The Good, The Bad, The Weird’in ardından yeni Kim Ji-woon filmi merakla bekleniyordu. O filmin adı I Saw The Devil… Güney Kore sinemasının en sevdiği tema olan intikam üzerine hâlâ ilginç çeşitlemeler yapılabileceğini gösteren, bu kez intikamı arzulayış biçimiyle fark yaratmaya soyunan bir film olarak I Saw The Devil, yönetmenin koleksiyonunda yerini alıyor.


Film, nişanlısı psikopat bir seri katil (Choi Min-sik) tarafından vahşice öldürülen gizli ajan Kim Soo-hyeon’un (Lee Byeong-Heon), katilin peşine düşmesiyle başlayan kovalamacayı anlatıyor desek hikâye oldukça yavan görünecek. Oysa bu defa intikamın alınış şekli ve arzusu, yaratılmak istenen farklılığa birçok yönden ulaşıyor: Aynı adamdan bir intikamı defalarca alma arzusu! Güney Kore polisiyelerinin ve suç dramlarının klişe olay akışı üzerinde oynamalar yapma isteği ve becerisi birçok filmde olumlu sonuçlar vermiştir. Katilini gizlememek, hatta çok geçmeden onu yakalatmak, bu türe yeni bakış açıları kazandırmada değişik kapılar açan bir tercih. Üstelik katile ya da suçluya herhangi bir ulvî misyon yüklememek de senaryoyu zorlamayacak bir başka tercih.

Kabuk bağlamış bazı kalıplara meydan okuma niteliğindeki bu tip arayışlar, alışkanlıkları olan seyirciye anlamsız ve sıkıcı gelebiliyor. Oysa katilini erkenden ifşa eden, üstelik onu bu cinayetleri işleme yolunda motivasyonsuz bırakan senaryoların da söyleyecek sözleri oluyor. Bürokratik zorlukların insan hayatını hiçe sayan otomatikliği, adalet mekanizmasının adaletten yoksun ruhsuzluğu, iletişimsizlik, yalnızlık, sağlıksız ilişkiler diye uzayıp giden bir liste, kötülerin kötülüklerinin ve onlardan alınan intikamın satır aralarına kolayca monte edilebilir. Sırf motivasyon niyetine kötülüğe bir şeyler monte edilmesini gereksiz bulan örneklerin bile bir amacı olduğunu anlatmaya çalışıyor bu filmler. O amacın adı da “saf kötülük!"


Soo-hyeon’un katili yakalama isteği, çok sevdiği nişanlısının katledilmesi gibi bencil bir amaca dayanıyor. Katil Keyong-cheol’un öldürme isteği ise sadece kötü biri olmasına. Keyong-cheol’un çocukluğunda suistimale uğradığına, diğer insanlarla özellikle de kadınlarla ilişkilerinde spesifik bazı olaylara dayalı sıkıntılı bir geçmişi olduğuna dair kimi zaman gereksiz ve zorlama bilgilere gerek duyulmuyor. Çünkü bu, şeytanın neden şeytan olduğunu irdelemekle aynı kapıya çıkıyor. Neden iyi olunduğu sorgulanma gereği doğurmuyorsa, neden kötü olunduğu da her zaman irdelenmez demeye getiriyor film biraz da. Keyong-cheol’un kötülüğünü hemen filmin başlarında anlıyoruz. Soo-hyeon da hasmını çok geçmeden yakalıyor ve öldürme fırsatı elde ediyor. Ama beklenmedik bir hamleyle onu yaralı bir şekilde serbest bırakıyor. Zira istediği tek bir intikam değil. Asıl istediği onu sahip olduğu teknolojik donanımla takibe alıp, her kötülüğü öncesinde karşısına çıkarak tekrar tekrar yakalamak, böylece her kötülüğünün bedelini ağır biçimde yeniden ödetmek gibi sıradışı bir plândan ibaret. İyi ve Kötü arasındaki bu tehlikeli oyunda ortaya çıkan takip, eski zaman westernlerinin heyecan dolu yol hikâyelerine sürükleyici, gerilimli ve aynı zamanda coşkulu bir alternatif bakış getiriyor. O alternatifliğin içinde günümüzün şiddet taleplerini bolca karşılayacak unsurların serpiştirilmiş olması bile o western takibi dokusunu bir yere kadar korumayı başarıyor. Çünkü Keyong-cheol’un ilk seferinde ölmesi Soo-hyeon’un olduğu kadar bizim de işimize gelmiyor.

Ne var ki, western takibi dokusunu korumayı başardığı o “bir yer”den sonra senaryo kendi disiplini içinde heyecanını hep diri tutan hoyrat sertlikten sıyrılıp, mantık hatalarının önünü açtığı gözü kararmış bilinçsiz bir hoyratlığa meylediyor. Soo-hyeon, düşmanını bu yöntemle rahatsız etmenin kendi intikam ilkelerine ne kadar uyduğunu düşünse de, Keyong-cheol da bir yerden sonra bu durumdan ürkütücü biçimde adrenalin tadı almaya başlıyor ya da kendini kandırıyor. Buraya kadar her şey normal. Ama şeytanla dansediyor olmanın ne derece tehlikeli olduğunu Soo-hyeon’un anlaması için plânlanan yol haritasının bir süre sonra Hollywood fantezileri sapağına girmeyi denemesiyle can sıkan bir uzatma izliyoruz. Çünkü bir süre sonra kozların el değiştirmesi fikri ne kadar mantıklı da olsa, o kozların kullanım şekilleri çorabı bir yerinden söküveriyor. Bu yüzden son bir ele geçirme sahnesi -her ne kadar fantastik bir Jason Statham sahnesinden alınacak olası keyfi içerse de- filmin sevabıyla günahıyla kendi yarattığı habitatına pek uygun kaçmıyor.

Finalin bir şekilde nihaî yüzleşmeyle gerçekleşeceğine eminiz. Zaten o yüzleşmede şeytanı gördüğümüzü anlıyoruz. Evet I Saw The Devil’de şeytanı görüyoruz. Hem de olabileceği en basit şekliyle. Ama gördüğümüz bir başka şeytan (ya da sevilenlerin hunharca elden alınmasıyla yaşanılan baştan çıkma/çıkarılma anlamında buna “kötülük” de demek mümkün) daha var ki, oradaki belki de daha anlaşılması komplike bir durum yaratıyor. Soo-hyeon’un tasarladığı son darbe, acımasızlığın sınırlarını zorlamasıyla bir intikamın ötesine geçmeye, iyinin de canavarlaşabileceğine bir işaret sayılabilir. Filmin kötülüğü iyilikle terbiye etme ya da iyiliğin içine sızmış bir kötülüğün her zaman var olduğuna inandırma çabası, en saf haliyle karşımıza dikiliyor. Bir intikamı o katile daha ne kadar uçlarda yaşatabilirim nefretinin dışavurumunu, katile ait başka unsurları da işin içine katarak yaşıyor.


Kim Ji-woon’un fetişi haline gelmiş Lee Byeong-Heon ve artık oyunculuk hakkında dersler vermesinin sinema âlemine büyük bir hizmet olacağını düşündüğüm Choi Min-sik müthiş bir ikili oluşturuyorlar. Zaten köşeleri iyi tutmuş belli başlı Güney Koreli aktörlerle çalışan usta yönetmenlerin alacağı verim de buradaki gibi üst düzey oluyor. Her iki oyuncu da bugüne kadar rol aldıkları dramlarla hem iyi, hem de kötü adamı hücrelerinde hissederek, oynadıkları film karakterinin birileri tarafından uydurulmuş kalıplarının içine sızmayı başaran performanslarla kendilerini kanıtladılar. Bu kez uydurulan karakterler Kim Ji-woon’a değil de, Park Hoon-jeong-I adlı yeni bir senariste ait. Yani I Saw The Devil, Kim Ji-woon’un yönettiği 6 film arasında senaryosunu yazmadığı tek film.

Bu durumun yönetmenliğine en ufak bir farklılık getirmediğini belirtelim. Hatta A Bittersweet Life ve The Good, The Bad, The Weird’da edindiği doğal aksiyon dinamiğinin, doğaçlamadan özel efekte uzanan zevk veren başına buyruk düzenin izini sürmek mümkün. Örneğin Keyong-cheol’un sığındığı eve Soo-hyeon’un baskın yaptığı uzun bölüm tüm olası hatalarına rağmen olağanüstü ve Kim Ji-woon’un A Bittersweet Life’ta zaman zaman yakaladığı tekinsiz ruhtan izler taşımakta. Ne var ki kozların el değiştirmesinden itibaren yaşananlar, nedense Kim Ji-woon’un olayları bu rotaya sokmayacağı izlenimi yarattı bende. Herşeye rağmen Güney Kore havasındaki intikam kokusunu duymaktan usanmamış seyirciler için birinci sınıf özelliklere sahip I Saw The Devil, kendinden sonraki birçok filmden söz ederken iyi kötü adını geçirecek, geçirmese bile hatırlatacak bir yapım.

20 Mayıs 2011 Cuma

No Mercy (2009)


Yönetmen: Kim Hyeong-joon
Oyuncular: Seol Kyeong-gu, Ryoo Seung-beom, Han Hye-jin, Seong Ji-roo, Nam Kyeong-eup, Park Sang-wuk
Senaryo: Kim Hyeong-joon
Müzik: Ji-man Park

Adli tıp uzmanı Kang, parçalara ayrılmış bir kadın cesedini incelemek üzere görevlendirilir. Çaylak dedektif Min, başlıca şüpheli olarak fanatik çevre gönüllüsü Lee Sung-ho'yu gösterir. Başlangıçta inkâr etse de, daha sonra suçunu itiraf eder. Bu arada Kang'ın yurtdışından ülkesine dönen kızı havaalanında kaçırılır. Bu kaçırma olayında yine Lee’nin parmağı olduğunu anlayan Kang, kızını kurtarmak istiyorsa Lee’nin şartlarını yerine getirmek zorundadır. Cinayet davasıyla ilgili ipuçlarını elinde tutan Lee ve Kang arasında hileli bir oyun başlar.

İntikam teması denince No Mercy gibi filmler bile Chan-wook Park başyapıtı Oldboy ile ilişkilendirilir oldu. Ama Oldboy’un benzersiz sinema dili yerine daha alışıldık, kolay kabul edilebilir unsurlarla konuşan batıya yakın bir dil seziliyor. CSI’ın hayatımıza kattığı adlî tıp gerekliliğinin suç ve suçluyu bulma pratiğini, kendi gelenekleriyle harmanlıyor. Bunun yanında, parçalanmış cesede yapılan Venüs benzetmesi ve bu suçun çevresel bir duyarlılığa dikkat çekmek amacıyla işlendiğine dair kamuflaj, filmin kenar süsü gibi görünse de, finalde de sunulduğu gibi, sorumlulara ağır bir bedel ödeterek pişmanlık sağlama eylemine kattığı estetik sayesinde intikamını da bir sanat olarak gören intikamcının günahsız bedenleri onurlandırmasına denk düşüyor bir nevi. Bir bombacının öldürdüğü masum insanları şehit olarak görmesi, bu uğurda verilen suçsuz canların ruhlarının cennete gideceği kandırmacası da buna oldukça benziyor.


Kendini yakalatarak mesajını daha vurucu biçimde iletmeye çalışan, yakalandığı halde dışarıda da eylemlerini sürdüren katil, çaylak - veteran dedektif çekişmesi, masumiyet sembolü bakire genç kız, olay yeri inceleme sırasında ve sonrasında kanıtlara olan erişilebilirlik ve sürpriz final alışılmışlıklarının hepsini eline yüzüne bulaştırmadan hikâyesine yediren filmin yönetmen ve senaristi Kim Hyeong-joon, bu ilk filmiyle olgun bir görünüm sergiliyor. Tabiî bu olgunluğun beslenme kaynaklarını tanıyoruz ama bir miktar senaryo, özellikle de yönetmenlik becerisiyle ana akıma kopuk durmuyor. Finaldeki trajik şaşırtmaca Lee ve Kang arasındaki intikam oyununu, sonucu tahmin edilen fakat o sonucun nasıl şekil bulacağını merak ettiren bir senaryo temposuyla sonuca ulaştırıyor. Bu bağlamda kendi zirvesini de yapıyor. Yer yer ağdalı bulunabilecek bazı anlatım biçimleri ise kendisinin acemi tutkusuna bağlanabilir.

Oyunculuk anlamında ise filmin çok önemli iki kozu var ve bunları gayet pozitif biçimde kullanıyor. Kyung-gu Sol (Peppermint Candy, Public Enemy serisi, Lost In Love, Silmido, Oasis) ve Seung-beom Ryu (Crying Fist, The Beast and The Beauty, Bloody Tie) ikilisi kendilerinden beklenilen ayrıcalıklı performanslarını izlemek isteyenleri yarı yolda bırakmıyorlar. Kimilerinin abartı olarak yorumlayabileceği bazı tepkileri, öfke ve gözyaşlarıyla insancıl kılmakta çok ustalar. Şahsen bu filmi izlemekteki öncelikli sebebim bu ikiliyi aynı filmde görmekti. Umduğum zevki yaşadığım gibi, ekstradan iyi bir polisiye dram izlemiş oldum. Yanlış ağızlarda “çakma Oldboy olarak nitelendirilebilen No Mercy, onunla kıyaslanma haksızlığına uğratılmaması gereken, kıyaslandığında veya benzetildiğinde ister istemez bir kaybeden gibi görüneceğinden, yanlış değerlendirilebilecek bir film. Oysa No Mercy kendi kendine yeten bir film.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

House Of Games (1987)


Yönetmen: David Mamet
Oyuncular: Lindsay Crouse, Joe Mantegna, Mike Nussbaum, J.T. Walsh, Lilia Skala
Senaryo: David Mamet
Müzik: Alaric Jans

Usta senarist David Mamet’in yazıp yönettiği House Of Games, 80’lerin sonlarına doğru pek fazla revaçta olmayan, ama bu filmin de dahil olduğu başarılı örneklerin ardından tekrar yükselişe geçen zeki dolandırıcılık ve suç öykülerinden biri. House Of Games aynı zamanda Mamet’in yönettiği ilk film olma özelliğine de sahip. Seyirciyi kandırmaya ama bunu yaparken olay akışına uydurmaya çalışan bir film olarak Margaret ve Mike arasında kurguladığı tekinsiz suçilişkisinin köşelerini seyirciye fazla hissettirmeden çizmiş, içini de gayet iyi doldurmuş bir yapıda. Filmin bu gücü, kumar borcu olan bir müşterisine yardım etmek için çok hin bir dolandırıcı olan Mike ile işbirliği yapan psikolog Margaret rolüyle seyircinin empati kurması gereken kadın kahramanı, soğuk ve kimi zaman itici duruşuyla Lindsay Crouse ile tanımlamış olmasına rağmen hiç zarar görmüyor. Hatta tam tersi, Margaret’in karakter gelişimine/değişimine çok uygun zeminler hazırlayarak bu zıtlığı meydan okurcasına kendi lehine çeviriyor.

Margaret ve Mike, yönetmen David Mamet’in de katkılarıyla yer yer siyah beyaz klâsiklerin dokusunu ve film noir atmosferini yansıtan tadımlık sahneleriyle çok iyi bir ikili oluşturmaktalar. Aklıma sürekli “zeki” kelimesini getiren House Of Games, bu zekâyı sadece dolandırıcılık kulvarında değil, iki ana karakteri aracılığıyla kurguladığı duygusal zekâ ve onun iki taraflı çökertilişi sonrasında yaşanan trajik adaletle de gösteriyor. Aldatan ve aldatılan arasında yaratılan kimya, seyirciye de geçen intikam duygusunu arzuyla benimsetiyor. Lindsay Crouse ve Joe Mantegna’nın rollerini taşıma başarılarının, zaten çok iyi olan bir David Mamet senaryosu bünyesindeki güçlü diyaloglarla bütünleşmesi House Of Games’i özellikle kendi döneminin en usta işi suç yapımlarından birisi haline getiriyor. Bu filmin öncesinde The Postman Always Rings Twice, The Verdict, The Untouchables gibi senaryolar yazmış olan Mamet, yönetmenliğe ilk adım attığı House Of Games ile, İspanyol görüntü yönetmeni Juan Ruiz Anchía’nın da katkılarıyla müthiş bir yapıma yönetmen olarak adını yazdırma şansı yakalamıştı. Yönettiklerinden çok yazdıklarıyla ünlü olan Mamet’in bana ve pek çok sinemasevere göre yönettiği en iyi filmidir.

17 Mayıs 2011 Salı

Sous les bombes (2007)


Yönetmen: Philippe Aractingi
Oyuncular: Nada Abou Farhat, Georges Khabbaz, Zaynab Balhas, Hussein Koudouh, Hadi Medhi
Senaryo: Philippe Aractingi, Michel Léviant
Müzik: René Aubry, Lazare Boghossian

Dubai’de yaşayan Zeina, kocasıyla boşanmanın eşiğindeyken oğlu Karim’i, evdeki kavgalardan etkilenmesin diye Lübnan’da yaşayan kız kardeşinin yanına yollar. Oğlunu gönderdikten birkaç gün sonra, Lübnan’da savaş patlak verince Zeina, oğlunu görmek için Türkiye üzerinden Lübnan’a geçer ve kendisini götürmeyi kabul eden tek taksi şoförü olan Tony ile tanışır. İkili için zorlu bir yolculuk başlar.

2006 Ağustos’unda, İsrail’in Lübnan’a 33 gün boyunca yaptığı hava saldırıları sonucu çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 1189 kişi ölmüş, yaklaşık 1 milyon insan evsiz kalmıştı. Bu bilgilerle açılan Under The Bombs, 34. gün ilan edilen ateşkes sürecinde geçen İngiliz, Fransız, Lübnan ortak yapımı bir dram. “Oğlum olmadan asla!” kabilinden bir arayış öyküsü olması yanında, Zeina ve Tony’nin bu stresli yolculukları aynı zamanda saldırılar sonrası enkaz haline gelmiş şehrin içinden yürek burkan insan manzaraları da sunmayı ihmal etmiyor. Bombalama sonrası yaşanan dramları bireysel çaresizlik içinde politik eleştirilere dönüştürmesi fazla sert sayılmaz. Ama dramların kendisi zaten bu eleştirel bakışı kendiliğinden doğuruyor. Tabi bir yol filmi, yolculuğu yapanların derinlerine inmez ise anlamsızlaşır. Sallantıdaki evliliğinden etkilenmemesi için Lübnan’a gönderdiği oğlunun kaybından ötürü Zeina’nın suçluluk duygusu ile, içinde bulunduğu zor şartlara rağmen para biriktirip Almanya’daki akrabalarının yanına gitmeyi hayal eden taksi şoförü Tony’nin ümitsizliği, bombalar altında umuda yapılan yolculuğun değerini arttırıyor.

Zeina rolündeki güzel Nada Abou Farhat’ın çok güçlü oyununa (özellikle kızkardeşinin ölüm haberinin ardından yıkıntılar arasında sinir krizi geçirdiği sahnesine), arabasında Feyruz, Ümmü Gülsüm, Boney M. ve Almanca telaffuz kasetleri taşıyan, neşesini kaybetmemeye çalışan iyi kalpli Tony olarak Georges Khabbaz eşlik ediyor. Bununla birlikte ikinci filmini yazıp yöneten Philippe Aractingi filmin sonunda bir bomba da kendisi patlatıyor. Under The Bombs, zulmün kalbine yapılan iki kişilik yolculuğun anlatıldığı etkileyici bir yol filmi.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Kill The Irishman (2011)


Yönetmen: Jonathan Hensleigh
Oyuncular: Ray Stevenson, Vincent D'Onofrio, Val Kilmer, Christopher Walken, Linda Cardellini, Marcus Thomas, Fionnula Flanagan, Vinnie Jones, Tony Lo Bianco, Tony Darrow, Jason Butler Harner, Robert Davi, Bob Gunton, Paul Sorvino
Senaryo: Jonathan Hensleigh, Jeremy Walters, Rick Porrello
Müzik: Patrick Cassidy

70’li yıllarda Cleveland’ın yer altı dünyasında fırtınalar estirmiş Danny Greene’in hayatını izlediğimiz Jonathan Hensleigh filmi Kill The Irishman, daha önce rastladığımız mafya âlemindeki yükseliş hikâyelerine çok benzeyen, bu yüzden yeni bir şey içermeyen, ama yine bu yüzden izlemesi keyifli bir film. Martin Scorsese formüllerinden beslendiği açıkça görülen Kill The Irishman, Goodfellas ve Casino gibi olmasa da onların sağladığı güvensiz yer altı skeçlerinden çok fazla izler taşıyor. Baş karakteri ve yaşadıkları gerçek hayattan alınma olunca, bir de bunun üstüne hazır kalıplar üzerinden bunun filmi çekilince Kill The Irishman hakkında söylenecek şeyler azalıyor. Feyzaldığı filmler kadar uzun bir süreye, bu yüzden epik süslemelere sahip olmamasına rağmen, Danny Greene’in suç âleminde doğuş, yükseliş ve çöküş evrelerini 105 dakikalık süresine uygun biçimde tanzim ettiği söylenebilir.

Danny Greene’in sıradan bir işçiyken sendika başkanlığına (tuhaf şekilde!) yükselişi, sıkı bir dostluk kuracağı John Nardi ile kumar işine girerek yolsuzluktan tutuklanması, sonra da apar topar yapılan bir anlaşmayla salıverilmesiyle başlayan bıçak sırtı yaşamı çeşitli yönleriyle inceleniyor. Suç ve özel hayatı, Robin Hood’luğu, İtalyan mafyasıyla düştüğü anlaşmazlıklar, bunun sonucunda girdiği savaş, patlayan bombalar, ucuz atlatılan suikastler ve dahası. Hırçın, mangal yürekli, yardımsever bir İrlandalı figür olarak Greene’in hayatından çıkarılabilecek dişe dokunur bir film olmuş denebilir. Bunun sonucunda alışıldık biçimde gangster kimliğini mazur gösterecek çok fazla sinematik kayırmalar da mevcut. Dönemin haber bültenlerinden alınan gerçek arşiv görüntülerinin serpiştirilmesi de filmin gerçek hayattan uyarlama olduğunu sık sık hatırlatma, bu sinematik kurguyu sentetikleştirmeme işlevi görüyor.


Filmin kadrosu Danny Greene’i tanımayan çok sayıda seyirci için filmi izleme yönünde olumlu ve mütevazi bir etken. Ray Stevenson, Vincent D'Onofrio, Val Kilmer, Christopher Walken, ortalama performanslarıyla filmin doğasına pozitif katkı sağlıyorlar. Ama özellikle Full Metal Jacket’tan beri çok beğendiğim Vincent D'Onofrio’nun rahat oyunculuğunu, doğal duruşunu daha öncelikli rollerde görmek istediğimi tekrar hatırladım. Ray Stevenson ise gittikçe karizmatik kalıplarına oyunculuk birikimlerini de katma fırsatı buluyor. Hazır malzemelerden de olsa iyi sürükleyici bir film çıkaran yönetmen Jonathan Hensleigh, 2004 yılında Thomas Jane’in oynadığı The Punisher uyarlamasını yöneten isimdi ve bu onun ilk filmiydi. İlkinden daha iyi olduğunu düşündüğüm The Punisher’ın ikincisinde başrol oynayan isim ise bu kez Ray Stevenson idi. Kill The Irishman’in bu iki ismin kesişme noktası olması da başka bir ayrıntı. Sette veya öncesinde bu iki Punisher filminin geyiğini bolca yapmışlardır muhtemelen. Martin Scorsese’nin klâsikleşmiş mafya matematiğinin başka bir işlemde yeniden yorumlanması diyebileceğimiz Kill The Irishman, bu durumu özleyenlere macera dolu dakikalar yaşatacaktır.

8 Mayıs 2011 Pazar

Pa Negre (2010)


Yönetmen: Agustí Villaronga
Oyuncular: Francesc Colomer, Nora Navas, Roger Casamajor, Marina Comas, Laia Marull, Marina Gatell, Lluïsa Castell, Sergi López, Mercè Arànega, Eduard Fernández
Senaryo: Agustí Villaronga, Emili Teixidor
Müzik: José Manuel Pagán

Vahşice öldürülen babasının ortağı Dionis ile oğlunun cesedini ormanda bulan Andreu, bu cinayetin ardındaki sırları merak etmektedir. Çünkü bulduğu çocuk son nefesini vermeden önce ona “Pitorliua” ismini vermiştir. Pitorliua, mağarada yaşadığı varsayılan bir hayaletin adıdır. Bu arada cinayetin sorumlusu olarak Andreu’nun babası Farriol aranmaktadır. Farriol ise siyasi suçtan arandığı bahanesiyle Fransa’ya kaçmayı plânlamaktadır. Durmadan çalışan annesi, Andreu ile ilgilenemediği için onu halasının kalabalık evine gönderir. Bu ev aslında civarın en zengin ailesi olan, aynı zamanda Andreu’yu evlat edinmek isteyen Manubens’lere aittir. Birbirinden ilginç ve gizemli karakterlerle etrafı çevrilen Andreu, yakalanarak idama mahkum olan babasının öğüdü gereği alacağı kararlarda aklını ve yüreğini başka her şeyin ve herkesin fikrinden bağımsız olarak kullanmak istemektedir. Ama öğreneceği hayati sırlar, bu öğüdü farklı yönlerde kullanması için onu zorlamaktadır.


25. Goya Ödülleri'nde En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil 9 ödül birden alan Pa Negre, savaş sonrası Katalan kırsalında yaşayan 11 yaşındaki Andreu’nun kendi ideallerini bulma yolunda yaşadığı trajik olayları başarıyla yansıtan bir dram. Olay örgüsü, karakter zenginliği, yönetim ustalığı ve görkemli oyunculuklarıyla bu ödüllerin hakkını verdiğini hissettiren film, Andreu etrafında dönen dramatik çeşitlilik ile birkaç koldan temellerini ve desteklerini sağlam tutuyor. Her ne kadar okumamış olsam da Emili Teixidor’un roman havasını da solutmakta oldukça başarılı. Agustí Villaronga’nın bu romanı senaryo haline getirip yönetmesinin filmin başarısındaki payı büyük. Başlangıçta siyasi içerikten besleneceği imajı verse de, yol aldıkça daha spesifik olaylar dizisini bu siyasi ortamın dekoruna yerleştirdiği, gerçekçi bir kurmaca bütünlük kazandığı söylenebilir. Yine başlangıçta birtakım siyasi ve sosyal mesajlar vereceği duygusu yaratsa da, bu mesajları Andreu’nun geleceğini yönlendirme kararsızlığını belirlemede etkin rol oynayan bu cinayet ve onun öncesi ile sonrasındaki sürece bağlayarak “gerçek ideal” sorgusu yapıyor.

Agustí Villaronga’nın yönetim başarısını taçlandıranlar ise neredeyse hiç boş yok diyebileceğimiz oyuncu kadrosunun performansları. Andreu'nun annesi Florència rolündeki Nora Navas’ın En İyi Kadın, Dionis’in acılı dul eşi Pauleta rolüyle Laia Marull’un En İyi Yardımcı Kadın Goya’larını aldığı birinci sınıf oyunların yanında, Roger Casamajor, Marina Gatell ve tabiî Andreu’nun hayatı, idealleri, gerçekleri kavrama dönemini çok iyi betimleyen Francesc Colomer de göz doldurmakta. Aynı zamanda Pan's Labyrinth’te müthiş bir duruş ve oyun çıkaran Sergi López’in bu filmdekine az buçuk benzeyen varlığı da not düşülecek ayrıntılardan.


Siyah ve beyaz ekmek ayrımı ile kuş imgesini kendi yapılanmasının ekonomik ve sosyal zeminine doğal biçimde sembolize eden Pa Negre, genel ve özel eleştiri yapısını bir bütün haline getirebiliyor. Zaten gerekli biçimde verdiği final mesajını da hiç epik bir bitiş yapmaya uğraşmadan, birdenbire sonlandırıyor. Böylece gidenin ardından baktığı camı nefesi ile buharlaştıran, geçmişinde çok önem verdiği değerleri, film içinde zamanla edindiği kendi inançları uğruna soğukkanlı biçimde geride bırakan Andreu’nun geleceğini tahmin etmek de o kadar zor olmuyor.

3 Mayıs 2011 Salı

True Grit (2010)


Yönetmen: Ethan Coen, Joel Coen
Oyuncular: Jeff Bridges, Hailee Steinfeld, Matt Damon, Josh Brolin, Barry Pepper, Dakin Matthews, Paul Rae, Domhnall Gleeson, Elizabeth Marvel
Senaryo: Ethan Coen, Joel Coen, Charles Portis
Müzik: Carter Burwell

Charles Portis’in romanından Marguerite Roberts’ın senaryosunu yazdığı 1969 yapımı True Grit’ten 40 yıl sonra Ethan ve Joel Coen kardeşler filmi yeniden çekmiş bulunuyorlar. Aksamayan, bazı sahneler dışında orijinalinden sapmayan, hatta kimi zaman birebir yeniden çekilmiş sahnelerle “yorum farkı” meselesini umursamayan bir yapım ortaya çıkarmışlar. Bu yaklaşım, kendilerinin bir western çektiğini ilk duyduğu andan itibaren tırnaklarını yemeye başlamış benim gibi Coen takipçilerini belli yönlerden hayalkırıklığına uğratabilir. Teknik olarak döneminin gereklerini gayet iyi uyarlamış bir True Grit 1969 varken, esaslı oyuncularla aynı filmi plân plân, cümle cümle tekrar etmek biraz heves kırıcı açıkçası.

Film çok elit bir dile, cıva gibi yerinde duramayan cümlelere, dikkat dağıtmayan bir senaryoya sahip. Elbette romandan mı, yoksa Coenler’den mi kaynaklandığını bilmediğim bazı değişiklikler de görülüyor. Mattie’nin babasının Chaney tarafından nasıl öldürüldüğünü orijinalinde görüyor olmamıza rağmen, yeniden çevrimde sadece Mattie’nin ağzından duyuyor olmamız bile filmden bazı şeyleri eksiltebiliyor. Neyse ki bu açığı kapatmak için Coenler’in çeşitli kozları bulunuyor. Yine kaynağını bilmediğim çok farklı bir final, ilk filmin aksine, filmlerine final yapmayı pek sevmeyen Coenler’in tarzından uzak bir western hüznü kuşanmış.

John Wayne’in En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ı aldığı eski True Grit dışında, Katharine Hepburn’ün de yer aldığı 1975 yapımı Rooster Cogburn adlı bir devam filmi ve 1978’de çekilmiş bir TV filmi de bulunan romanın neden bu kadar rağbet gördüğü tartışılabilir bir başka nokta. Western tarihinde 14 yaşındaki bir çiftçi kızın babasının intikamını alması için eski tüfek bir ödül avcısıyla işbirliğinden çıkarılacak malzemelerin cazipliği, üstelik bu kızın kuşandığı türlü özelliklerin vahşi batı kanunlarıyla çatışması yeterince ilgi çekici ve tatmin edici bir çıkış noktasını oluşturuyor. Özellikle No Country For Old Men ile özgün bir western anlatımına hiç yabancı olmayan Coen kardeşler, işi aceleye getirmeyip bu çıkış noktasından hareketle çok farklı bir film veya sıfırdan başka yeni senaryolar üretebilirlerdi. Orijinaline üstünlük kuramamış (gerçek amacın bu olduğunu da sanmıyorum) bir True Grit benim için tüm pozitif yönleri bir kenara, bu filme ve savunduklarına saygı dışında çok büyük bir film olma iddiasında değil. Oysa western-Coen birlikteliği, kendi farkını yaratabilecek birçok ustalığa müsait sağlam bir zeminde bulunmalıdır.


Halk önünde infaz, kitle iletişim araçları olmadan koskoca vahşi batıda kulaktan kulağa yayılmış hikâyeler, o hikâyelerin başrolündeki kişiler, attığını vurma geyikleri, başına ödül konmuş kanunsuzlar, kaçış sonrasında önceden belirlenmiş at değiştirme noktaları, tadına doyulmayan kovboy hazırcevaplığı, ranger-marshall çekişmesi, iz sürme disiplini ve daha bir yığın ayrıntı, ilk kez True Grit izleyecek western gönüllüleri için zengin sayılabilecek bir sofra adeta. Ne var ki, Coen imzası bulunan her yapımı izlemeye şartlandırılmış seyirciye ise o sofradan doymadan kalkmış duygusu vermesi muhtemel bir film aynı zamanda. Fazla gizemi olmayan, olsa bile western kalıpları dışına çıkamayan sürprizsiz karakterler, sıra dışı olmayan, Coen etkisi bırakmayan sahneler ve işleri bağlayıp defteri kapatan bir final, Coen senaryo anlayışının yükselttiği çıtayı aşamıyor.

Yönetim alanında da ufak çapta değişiklikler var. Orijinal filmin o Pazar günlerini anımsatan parçalı bulutlu masmavi gökyüzünün yerini çoğu zaman kapalı, puslu ve tekinsiz bir hava almış. Bu noktada Roger Deakins’in profesyonel görüntü yönetiminin yarattığı atmosfer bilincinden ayrıca söz etmek gerek. Western çekmeye niyetlenmiş bir yönetmenin anlaşmayı düşündüğü isimlerin başında yer alması gereken bir sanatçı Deakins… Beraber çalıştığı Coenler’in birçok filminde çıkardığı işçilikten, özellikle de The Assassination Of Jesse James By The Coward Robert Ford’un efsanevi havasından uzak bir görünümde olsa da, iki True Grit’in birbirine çok benzeyen sahnelerinin yoğunluğu arasında yeni True Grit’te elinden geldiğince fark yaratmaya çalışıyor.


Madem iki True Grit arasında mukayese yapıyoruz, oyuncular açısından da duruma bakalım. John Wayne’e Oscar kazandıran Cogburn karakteri, bu kez damarlarında western kanı dolaştığını bildiğimiz Jeff Bridges ile hayat buluyor. Oscar kıstaslarının (ya da en azından seyircinin kendi açısından belirlediği ödül kıstaslarının) çok üzerinde görmediğim John Wayne performansı ne ise, Jeff Bridges’ın yansıttığı da hedef sapmaksızın o. Kocaman şapkası, siyah göz bandı ve saç-sakal birbirine girmiş pejmürde haliyle Wayne’e göre daha inandırıcı bir berduş bile denebilir. (John Wayne, Charlton Heston, Ronald Reagan gibi oyuncuları beğenmediğim için bu konuda ne derece objektif olabildiğimi bilemiyorum tabiî.)

Matt Damon’ın canlandırdığı LaBoeuf ise, bazı durumlardaki anahtarlığına rağmen ne uzayan, ne de kısalan bir rol. Ama bu filmde daha salaş bir makyaj tornasından geçen bebek yüzlü Damon’ın, bebek yüzlü Glen Campbell’dan daha inandırıcı bir ranger görünümüne sahip olduğu bir gerçek. İki filmde LaBoeuf’e biçilen sonların çok farklı oluşu, bu karakterin iki filmde algılanış biçimindeki önem/önemsizlik pozisyonuna da etki edebiliyor. Josh Brolin ise afişte yer bulmasını bile gerektirmeyecek kadar kısa bir rolle, derinliği olmayan kötü adam Tom Chaney kimliğinde. Chaney’nin Mattie’ye ve seyirciye göründüğü ana kadar sık sık isminin geçmesinden dolayı gizem halesi yaratılmaya çalışılması, Lucky Ned’in de ortaya çıkmasıyla ilginç biçimde tüm sahip olduğu kötücüllüğü Ned’e devrediyor. Bu yüzden kısa da olsa Barry Pepper’in doldurduğu Ned, Chaney'ye göre çok daha iyi çizilmiş bir kötü adam.


Ama True Grit’te herkes bir tarafa, hem karakter olarak Mattie Ross, hem de onu canlandıran Hailee Steinfeld’in oyunculuğu bir tarafa. Tıpkı 1969'da Kim Darby'nin yaptığı gibi. Mattie Ross karakteri birçok yönden oyuncusunu işleyen bir rol. Her iki filme birden dinamizm ve renk katan Mattie, babasının yok yere öldürülmesinin ardından bir anda üzerine büyük bir sorumluluk almak zorunda kalmış, hazır almışken de onun katilini yakalamak için her şeyi göze almış, hedefini elde edeceğine inanmış, inatçı ve çok zeki bir kız çocuğu olarak en sıradan westerni bile çevirebilecek ölçüde içi dolu bir karakter. Chaney’yi gözlerinin içine bakarak öldürmeyi isteyecek, bu yolda kendini kurtlar sofrasına atacak kadar cesur, kendi yaralıyken yorulan atını düşünecek kadar asil, kendini büyüklere ezdirmeyecek kadar da bilinçli. Önüne gelene sağlam ayarlar veren kıvrak zekâsını ve çenesini durdurmanın tek yolu, onu dize yatırıp pataklamak oluyor. Cogburn ve LaBoeuf’e diklendiği sahneler kadar, filmin başlarında Stonehill ile yaptığı at pazarlığı görülmeye değer.

Erkek egemen westernlere farklı bir boyut katabilecek ölçüde kimyası tutan Cogburn ve Mattie’nin iz peşindeki yol hikâyesi olarak True Grit’in bu kadar sık uyarlanıyor olmasının en önemli sebebini de bu kimya oluşturuyor olsa gerek. LaBoeuf ile daha da güçlenen ittifak, üç karakterin ikili atışmalarıyla daha da renkleniyor. Cogburn ve LaBoeuf arasında yaşanan, İç Savaş’ın tartışmalı figürlerinden William Quantrill gerginliği de bu renkliliğe ufak bir politik fırça darbesi vuruyor. Coen beklentilerini tam olarak karşılayamamış olsa da, farklı amaçlarla aynı adamın peşine düşen bu üçlünün maceralarını konu alan True Grit, orijinal yapımı görmemiş western seven yeni jenerasyon ve western sevgisini hiç mezara gömmemiş eskiler için türün gereklerini ustaca yerine getiren bir film olarak görülmeyi hak ediyor.

1 Mayıs 2011 Pazar

The Warrior's Way (2010)


Yönetmen: Sngmoo Lee
Oyuncular: Dong-gun Jang, Kate Bosworth, Geoffrey Rush, Danny Huston, Tony Cox, Lung Ti, Analin Rudd
Senaryo: Sngmoo Lee
Müzik: Javier Navarrete

Çok uzun zaman önce, hayatı boyunca dünyanın en iyi kılıç ustası ve en korkunç savaşçısı olması için eğitilen Yang adında bir savaşçıya, 500 yıldır savaş halindeki iki kabileden birinin hayatta kalan son üyesi olan bir bebeği öldürmesi emri verilir. Yang, aldığı bu görevi yerine getiremez. Bebeği de alıp Amerika'nın batısında bir kasabaya yerleşir. Fakat tüm çabasına rağmen düşman Yang'ın izini bulur. Bebeği koruması için tek çaresi savaşmaktır. Bu savaşta ona kasabada tanıştığı Ron ve Lynee de yardım edecektir.

Sngmoo Lee adlı yönetmenin ilk filmi olma özelliğine sahip olan The Warrior's Way, Uzakdoğu sosu katılmış çizgi roman uyarlaması kıvamında bir western kırması. Genellikle boş vakti olanlara önerilecek bu aksiyon karma-kırmasında Geoffrey Rush, Danny Huston, Kate Bosworth ve Güney Kore sinemasının yetenekli aktörlerinden Dong-Kun Jang’a rastlamak filmin kendisinden daha ilginç. Kötü adamlığın birçok filmde kendisine çok yakıştığı Huston dışında oyunculuk namına fazla bir şeyden söz edilemez. O da standartlar dahilinde. Yeteneğinden söz ettiğimiz Dong-Kun Jang ise yarım yamalak İngilizcesi, iyi doldurduğu “insanlık tarihinin en büyük kılıç ustası” kıyafeti ve ufka karizmatik bakışlar atan buğulu ifadesi ile bu yeteneklerini evde bırakmış. Zaten böyle filmler oyunculuk becerisi sunma iddiası içinde değillerdir genelde. Filme gelirsek, örneklerini gerek Hollywood’da, gerek Uzakdoğu semalarında sıkça gördüğümüz aksiyon-macera tiplerini bir potada eritip, adrenalini tavana vurmuş biçimde nihayetlenen masalsı bir gişe sevdalısı diyebiliriz.

Henüz bir tarz eleştirisinde bulunamayacağımız Sngmoo Lee’nin Zack Snyder ve bazı yönleriyle Tarantino-Rodriguez kankalığına olan sevgisi kendini belli ediyor. Aksiyonun gerektirdiği teknik yeterliliğe sahip olması, sahip olmakla kalmayıp onları selameti açısından çoğu kez doğru kullanması, filmi doğrudan video ortamlarına düşmekten bir nebze kurtarır. Uçan samuraylar, Kuzey-Güney savaşı artığı onlarca serseri kovboy, palyaçolar, cüceler, akrobatlar, yeminini bozan bir silahşör eskisi, lunapark, harika müzikler ve şirinlik muskası bir kız bebek. Western janrını başka türler ve birtakım dış etkenlerle harman etmeye kalkan örneklerin panayır ortamı yaratmaktan başka işlevleri olmuyor, olamıyor. Cowboys and Aliens diye bir film bile çekildi yakın zamanda. Bu senarist/yönetmen ahalisi westernleri istedikleri gibi at koşturabilecekleri bir kulvar gibi görüyorlar anlaşılan. Yine de arada panayırda gezinmenin zevkini de tattıran, hatta finalde yarattığı kaos ile ellerimin bir joystick aradığını fark ettiğim, en azından 2007’deki Sukiyaki Western Django gibi saçmalıklardan çok daha tatmin edici, yalan da olsa ruhu olan bir film denebilir The Warrior's Way için. Devamı çıksa izlerim denecek kadar da iyi bitti hani.