29 Eylül 2010 Çarşamba

We Own The Night (2007)

Yönetmen: James Gray
Oyuncular: Joaquin Phoenix, Eva Mendes, Mark Wahlberg, Robert Duvall, Alex Veadov, Dominic Colon
Senaryo: James Gray
Müzik: Wojciech Kilar

Biri uyuşturucuya ve gecelerin ışltısına kapılmış bir klüp işletmecisi (Phoenix), diğeri narkotik şubesinin altın çocuğu başarılı bir polis (Wahlberg) iki kardeşin, uyuşturucu piyasasını ele geçirmek için kentin üzerine çökmüş Rus mafyasıyla olan mücadelesi üzerine bana göre külliyen uyduruk bir film. Aynı anda hem cılız hem de hantal olmayı başardığı gibi, Robert Duvall gibi bir çınarı bile değirmeninde öğüten oyuncu düşmanı yönetim + senaryo zavallılıklarıyla dolu. Daha çok Phoenix üzerine oynayacağını belli etse de, Wahlberg’i bu kadar fazla devre dışı bırakacağını beklemiyordum. Gray’in bu üç iyi aktörü adam gibi işlemek yerine Eva Mendes’in orası burası ile daha fazla prim yaparım diye düşündüğü anlar mevcut. Durmadan birbirine çemkiren baba, iki oğlu, onlardan birinin latin sevgilisi kabak tadı bile veremiyor. Bir yerlerde dönem filmi olduğundan söz ediliyordu. Hangi dönemmiş anlamadım. Belki de 80’lerin B filmlerini saçma senaryo manevralarıyla cilalayıp dolaşıma sokarak yeni bir moda yaratır mıyım hesabıyla, tıpkı araba takip sahnesindeki gibi oradan oraya savrulmayı marifet sayan arada sıkışmış bir dönem filmidir.

Kadir İnanır-Kenan Kalav ikilisinin de buna benzer bir filmi vardı. O da diğer akranları gibi kendi arabesk gerçekliğini iyi-kötü yaşıyordu. Şimdi polislere kıl olan serseri ruhlu bir klüp yöneticisi ve aynı zamanda polislerden kurulu ailesine tepeden bakan yaramaz çocuğun intikam için imtiyazlı bir durumdan faydalanarak kaşla göz arasında yemin edip polis olması, üstelik hemen akabinde hayati bir baskında görev alması kadar zorlama bir senaryo için ne demeli? Hadi oraya kadar kör topal geldin. Bari kendi abukluğuna uygun bir finalle şeref sayısı yap. Girişini, gelişmesini adam gibi oturtamamış bir film için şerefli bir final beklemek de fazla lüks kaçıyor elbette. Tabi bunlar benim görüşlerim. Bu filmi yılın en iyileri arasında gösterecek kadar beğenen bazı insanlar da oldu. Her ne kadar gerekçesini sağlıklı biçimde açıklayana rastlamadıysam da…

25 Eylül 2010 Cumartesi

Shutter Island (2010)


Yönetmen: Martin Scorsese
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Mark Ruffalo, Ben Kingsley, Michelle Williams, Max von Sydow, Emily Mortimer, Patricia Clarkson, Jackie Earle Haley, Ted Levine, Elias Koteas
Senaryo: Dennis Lehane, Laeta Kalogridis

Martin Scorsese yaşayan en büyük yönetmenlerden biri. Bu gerçeği dillendirmek bile tuhaf aslında. Uzun kariyerinde sinema tarihinin kilometre taşı olmuş filmleri yönetmesi yanında daha mütevazi ve kişisel sayılabilecek örnekleri de sığdırmış bir duayen. Uzunca bir süre “mafya filmlerinin unutulmaz yönetmeni “ olarak anılmasının önüne yine kendi iradesyle geçmesini bildi. Taxi Driver ile bir kaybeden destanı yazan da, The Age Of Innocence ile kostümlü dönem romantizminin hakkından gelen de, Kundun ve The Last Temptation Of Christ ile inanç tartışmaları sunan da, No Direction Home ve Shine A Light ile tutkunu olduğu müzikleri belgeselleştiren de o. Yeniden çektiği filmleri, artık göze çok batan DiCaprio ısrarını bir türlü benimseyemesem de, ona en fazla kızdığım anlarda bile içten içe onu ne kadar sevdiğimi fark ederim. Epeydir De Niro’dan sonraki fetişi DiCaprio ile olan ortaklığının ürünlerini izliyoruz. Ama bana göre Shutter Island, Scorsese - DiCaprio işbirliğinden çıkan en iyi film.

Aralarında çok tehlikeli mahkumların da bulunduğu, gizemli bir adaya kurulmuş akıl hastaları hapisanesinde kaybolan Rachel’ı aramakla görevli iki dedektifin karanlık doktorlar, robotlaşmış personel, garip hastalar, tuhaf rüyâlar, gizemli koridorlar, ürperten sırlar ve acı gerçeklerle örülü macerası, 138 dakikalık süresinin hemen her dakikasının hakkını veriyor. Spoiler vermeden, sadece tekrar izlendiğinde bambaşka açılardan bakılabilecek yapımlardan bir olduğunu söylemek gerek. Ama ilk izleyişin sağladığı ayrıcalık çok başka. Orada yakaladığımız, ıskaladığımız ya da anlamlandıramadığımız pek çok detayın yerine oturması, açıklayıcı olduğu halde kabul etmekte zorlanabileceğimiz finalin ardından filmin baştan sona gözlerimizin önünden geçmesiyle mümkün olabiliyor ancak.


Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı Teddy Daniels’ın geçmişine ait zihninde canlananlar ve soruşturma esnasında karşılaştığı gariplikler, akıl hastanesi / hapisanesi dekorunda filmin seyirciyle türlü akıl oyunları oynamasına yol açıyor. Bunu yaparken bir yandan da filmin polisiye rotası, çeşitli sürprizlerle ilgiyi sürekli canlı tutuyor. Özellikle Patricia Clarkson ve Jackie Earle Haley’nin yer aldığı sahneler, aynı zamanda filmin en önemli kırılma noktalarından ikisini oluşturuyorlar. Ancak bu bile senaryonun bize gerçeği tam olarak sunduğu anlamına gelmiyor.

Film öyle esrarengiz bir Alacakaranlık Kuşağı yaratmış ki, neyin doğru veya yanlış, kimin haklı veya haksız olduğunu anlamamıza yarayacak her şey parça parça verilmesine rağmen, o parçalara dahi %100 güvenilmeyeceği yönünde bizi temkinli hale getirmiş. Öyle ki, baştan sona özdeşlik kurduğumuz yegâne karakter Teddy’nin zihinsel gelgitlerinin esiri olduğumuzu anlamaya, bu yüzden ona karşı bile ihtiyatlı yaklaşmaya başlıyoruz. Gerçeği bulmaya çalıştığımız yolda bize kılavuzluk etmesi gereken Teddy’ye dair kaygılarımız arttıkça ona karşı hem yakınlık duyuyor, hem de mesafe koymak zorunda hissedebiliyoruz. Bir noktada film bizi tek başına bırakarak aslında hiç beklenmedik ama doğru bir şey yapıyor. Çünkü kendisini izlerken rahat olmamızı istemiyor. Verdiği soru cevaplar meseleyi tümden kapatan türden olsaydı, gerçek yağmuruna yakalandığımız harika finalden bu kadar etkilenmezdik belki. Böylece film içinde verilmiş ipuçlarının ve etraflıca açıklamaların oturduğu temeller, yaşanacak son bir trajedik sürprizin de yardımıyla nihaî gerçeği muğlak biçimde formüle ederek zirveye ulaşıyor. Bu sayede filmin insansız son kadrajına bakarken karmakarışık duygularımızın tahlili için gerekli cevapların yine filmin kendi içinde bulunduğunu anlıyoruz. Elbette başta Hitchcock eserleri olmak üzere birçok gizem / gerilim yapımından feyzalınmış konu ve atmosfer akıcılığının yaptığı nostaljik çağrışımlar da yoğunlukta. Dennis Lehane gibi taze bir romancının bu çağrışımları sunmaya muktedir sinemasal yanı kadar, onu perdeye aktaran Scorsese’nin feyzalmışlığı da görülmeye değer.


Shutter Island, oyunculuk yönünden de birinci sınıf bir film. Filmin içinden, çok önemli birer sahneleri bulunan, bu sahnelerle hem hikâyeye, hem gerilim dokusuna, hem de oyunculuk sanatının önemine vurgu yapan performanslarla Patricia Clarkson, Jackie Earle Haley, Max von Sydow, Ted Levine, Emily Mortimer geçiyor. Teddy’nin ortağı Chuck’ı canlandıran Mark Ruffalo ile karısı Dolores’i oynayan Michelle Williams’ın fazla yükselmeyen soğukkanlı oyunlarının bile filmin konu bütünlüğü içinde karşılığı mevcut. Ama o soğukkanlılığın hakkını en fazla veren isim ise usta aktör Ben Kingsley oluyor. Olmasını beklediğimiz ölçüde ürkütücü değil fakat o soğukkanlılığın sağladığı esrarengizlik ile arayı kapatan ekileyici bir Dr. Cawley portresi çiziyor.

Ve DiCaprioShutter Island’ın bence en iyi Scorsese - DiCaprio işbirliği ürünü olmasının tek nedeni tepeden tırnağa çok kaliteli bir film olması değil. Aynı zamanda DiCaprio’nun tüm kişi ve olayların onun etrafında döndüğü zor bir rolün üstesinden gelebileceğini çarpıcı biçimde göstermiş olması. Hâlâ fiziki anlamda bazı ikna problemleri olsa da, kaçınılmaz biçimde özdeşleşmek durumunda kaldığımız Teddy’nin iniş çıkışlarına sonuna kadar hâkim bir oyun çıkararak, gerçeği arayış yolunda karşılaştığı korku, öfke, üzüntü ve şaşkınlıkları bizim de peşimize takıyor. Finalden sonra filme geri dönme isteğinin en önemli nedenlerinden biri de bu performans. Öncesi sonrası birbirine karışmış bir döngüde sıkışan Teddy’nin en ufak tepkilerini dahi hesaba katmış görünen ve önce-sonra farklılıklarını psikolojik boyutları türlü duygularla yansıtan DiCaprio, her ne kadar göl sahnesinde devleşse de, aslında filmin pek çok yerinde karmaşasını seyirciye geçirebildiği sahneleri iyi kurduğu için kendini genele yayıyor. Teddy kendi çaresizliği içine sıkışıp kaldığında, bizi de kabullenmemizi zorlaştıracak bir ruh haline sokuyor.


Kapalı mekanlar kadar açık alanlarda da izole bir ada atmosferi yaratma ustalığına sahip sinematografik yeterlilik, filme kendi kabuğuna çekilmiş bir çekicilik sağlıyor. Dışarıda kopan fırtınayı hissettirebildiği kadar, içerinin güvenli havasını da gerek oyuncularıyla, gerekse tedirginlik yaratan dört duvarlarla gerebiliyor. Ada kayalarını döven hırçın dalgalar, kapalı ve sıkıntılı gökyüzü de bu gerilime çanak tutuyor. Görüntü yönetmeni Robert Richardson'ın (Casino, Platoon, JFK, U Turn, The Aviator, Inglourious Basterds, Kill Bill 1-2, Snow Falling On Cedars, Natural Born Killers) iklim yaratmayı bilen usta ellerinde şekillenen film, Scorsese’nin yönetimiyle soluksuz bir dönem filminin inşasını gerçekleştiriyor. Benim için vasat Gangs Of New York, The Aviator, The Departed üçlüsünün ardından Scorsese’nin sevdiğim günlerine dönüşü niteliğinde bir film Shutter Island.

23 Eylül 2010 Perşembe

Baba Bizi Eversene (1975)


Yönetmen: Oksal Pekmezoğlu
Oyuncular: Barış Manço, Meral Zeren, Hulusi Kentmen, Serpil Nur, Sinan Ecer, Bilge Zobu, Diler Saraç, Ali Cağaloğlu
Senaryo: Ahmet Üstel
Müzik: Barış Manço

Barış Manço’nun ilk ve tek filmi Baba Bizi Eversene, sık sık TV’lerde gösterilen, bana göre komedi sinemamızın yüzakı komedilerinden biridir. O dönemlerin modası olarak kalabalık oyuncu kadrolu, hızlı kurgulu ve Manço sayesinde müzikal öğeler içeren şirin, komik ve kişilik sahibi bir film. Filmin çekildiği 1975 yılının modasını, anne babalarımızın eski fotoğraflarından gördüğümüz ve güldüğümüz kadarıyla duyumsuyoruz. Bir kere Barış Manço’nun Mahir isminde bir satış temsilcisini canlandırıyor olması bile yeterince yarıcı bir sebep. Durmadan pantolon askılarıyla oynayan, sahnede olduğu gibi el kol hareketlerini sıkça kullanan, sevimli bir telaş içinde gördüğümüz Manço, ilk filmi olmasına rağmen çok iyi bir başrol olmuş. Keşke başka filmler de çekseymiş. Güzel senaryosu ile gelenekselleşmiş eğlenceli tiplemelerin ve usta oyuncuların yanında, dönemin parlak Manço hitlerini de dinlemek çok özel bir keyif.. Hani şu ne zaman oynasa oturup aynı zevkle izlenecek filmlerdendir.

Bir ilaç fabrikasında satış temsilcisi olarak çalışan Mahir (Barış Manço), fabrika sahibi Fazıl Bey’in (Hulusi Kentmen) kızı Sevim (Meral Zeren) ile yıllar önce bir aşk yaşamıştır. Fakat Fazıl Bey buna karşı çıkmış, Mahir’i unutması için Sevim’i yurt dışına göndermiştir. Yıllar sonra Sevim tekrar Türkiye’ye döner ve Mahir ile yeniden görüşmeye başlar. Bu arada Fazıl Bey’in genç oğlu Erol, ilişkiye girdiği pavyon şarkıcısı Şermin bir gün kucağında bir bebekle gelip de çocuğun ondan olduğunu söyleyince paniklemeye başlar. Bebeğin kendisinin olduğuna inanan Erol, sırrını ablası Sevim’e açar. Bunun üzerine Sevim, Erol ve Mahir ile bir plan yapar. Babasının Mahir ile evlenmesine izin vermesi için bebeğin kendilerinden olduğunu söyleyeceklerdir. Plan uygulanır ve ortalık arap saçına döner.


Barış Manço’dan başka filmde, yüzü, gözü, pos bıyığı, göbeğiyle sayısız filmde herkese korku salan milyoner ve aksi aile babası rollerinin unutulmaz çınarı Hulusi Kentmen, 70’lerin flaş aktrislerinden Meral Zeren, Bilge Zobu ve Diler Saraç gibi iki yıllanmış tecrübe de bulunuyor. Ayrıca bebeğin gerçek babası Karhan rolünde çok sevdiğim Ali Cağaloğlu da rol almakta. Oynadığı tüm film ve dizilerde kendi sesiyle konuşan Cağaloğlu’nun sesi, kanımca Türk sinemasının sahip olduğu en karizma seslerden biridir.Onun da özellikle Tarık Akan ile oynadığı Sevgili Dayım filmini çok severim.

Baba Bizi Eversene’nin bence başka bir özelliği daha var. 70’lerden 90’lara uzanan dönemde çok satmış şarkıcı/müzisyenlerin başrolde olduğu, Türk sinemasının emekçileri ile desteklenmiş filmlerin çoğundan daha eli yüzü düzgündür. Emel Sayın filmleri ekolüne rahatlıkla dahil edilebilir. Böyle düşünmemde, o döneme ait Manço şarkılarının üzerimdeki etkilerini de göz ardı edemem. Müzisyen Barış Manço’ya bir girersek, çıkmak pek mümkün olmaz. Oksal Pekmezoğlu’nun yönettiği filmde Hulusi Kentmen, Meral Zeren, Bilge Zobu, Diler Saraç, Ali Cağaloğlu, Feridun Çölgeçen gibi usta isimlerin arasında Manço hiç de sırıtmamıştır, ezilmemiştir. Mesela bir de Ahmet Özhan’ın Şener Şen ve Hale Soygazi ile oynadığı Bak Yeşil Yeşil filmindeki, her an bir kadınla sevişebilecekmiş gibi duran rolünü de yadırgamam. Müzisyenler komedi filmlerine daha bir hoş gidiyorlarmış sanki. Komedinin uzağında seyreden Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Emrah, Mahmut Tuncer bile kimi zaman iyi rol kesmişlerdir. Ama tahammül sınırlarımı zorlayan bu filmlerin ruh sağlığıma ayrıca zarar veren şarkılarının da etkisi büyüktü. Hani bu şahıslar komedi de oynasalar, o şarkılarla bir komedi filmine dünyayı dar ederlerdi herhalde.


Baba Bizi Eversene’deki Barış Manço şarkıları, filmin telaşlı ve yumuşak anlarına çok yerinde dokunuşlar yapıyor. Genelde 72-75 yılları arasından seçilmiş Manço şarkılarından derlenen şarkıların yanında, enstrumantal parçalar da bulunmakta. Nazar Eyle ile jenerikten başlayan filmin repertuarında Ben Bilirim, Dere Boyu Kavaklar, Acıh da Bağa Vir, Bir Bahar Akşamı, Gamzedeyim, Lambaya Püf De, Küheylan ve Trip şarkıları bulunmakta.. Trip isimli enstrumantal parça Manço’nun Kaygısızlar grubu ile yaptığı nadir parçalardan. Filmde bir sahnede Mahir arkadaşlarıyla prova yapar. Bu sahnede de Kurtalan Ekspres’ten dönemin üç müzisyeni Ohannes Kemer, Celal Güven ve Mithat Danışan görünür. Zaten Manço’nun kariyeri boyunca kurduğu Kafadarlar, Harmoniler, Kaygısızlar, Kurtalan Ekspres grupları adeta bir müzik okuluydu. Cem Karaca, Fikret Kızılok, Mahzar Alanson, Özkan Uğur, Fuat Güner, Engin Yörükoğlu gibi baba müzisyenlerle tarzını şekillendirdi. Şahsen en çok Sarı Çizmeli Mehmet Ağa albümünü beğenirim. 85 sonrası albümleri ile eskisi kadar frekans birliği yakalayamamış olsam da, Barış Manço bize o kadar güzel şarkılar miras bırakmıştır ki, onları çabucak tüketmek zordur. Her dinleyişte Türk Pop/Rock şarkılarında benzeri görülmeyen sözler, zengin enstrüman yelpazesiyle yoğrulmuş sağlam nağmeler kulağımızın pasını siler süpürür.

21 Eylül 2010 Salı

Ne te retourne pas (2009)


Yönetmen: Marina de Van
Oyuncular: Sophie Marceau, Monica Bellucci, Andrea Di Stefano, Thierry Neuvic
Senaryo: Jacques Akchoti, Marina de Van

Bir yazar olan Jeanne (Sophie Marceau), evinde bazı şeylerin değiştiğini fark eder. Bedeninde de farklılıklar vardır ama etrafında hiç kimse bunları görmez. Ailesi, yeni kitabını bitirmeye çalışırken duyduğu gerilimin bu korkulara neden olduğunu söyler ve Jeanne'ı dikkate almaz. Oysa daha derinlerde, huzursuz edici bir şeyler olmaktadır. Annesinin evinde gördüğü bir fotoğrafın izinde İtalya'ya giden Jeanne, burada bir kadının peşine düşer ve bu kadına dönüştüğünü fark eder. Gerçek kimliğinin sırrı sonunda açığa çıkacaktır.

İlginç bir konuya, Sophie Marceau ve Monica Bellucci gibi iki önemli aktrise, en önemlisi de özellikle 2002 tarihli kendi yazıp yönettiği Dans ma peau ile çok beğendiğim, bu yüzden yeni filmini de merakla beklediğim Marina de Van'ın imzasına sahip olan Ne te retourne pas (İngilizce adıyla Don't Look Back, gösterime girdiğinde ilk kez adam gibi çevrilmiş bizdeki adıyla Dönüşüm), ne yazık ki bende hayalkırıklığı yarattı. Kendisinin Dans ma peau'da yarattığı özgün, karanlık, ürkütücü (hatta korkutucu!) psikolojik gerilim havasının yerini, daha mainstream bir anlatım almış ki, birtakım yönlerden sıkıcı Hollywood yeniden çevrimlerini bile anımsattı diyebilirim. Aslında başlarda fena değildi. Özellikle Sophie Marceau olarak izlediğimiz Jeanne'ın garip sanrıları, davranışları ve biçim değiştirmeleri belli bir çıtanın altına düşmeyecek gizem + gerilim yaratmayı başarıyor. Ancak ne zaman ki Jeanne, Monica Bellucci'ye dönüşmeye başlıyor, işte film benim için aksamaya, aksırmaya, tıksırmaya başlıyor.

Filmin konu ve gidişat yönünden aksaması, oyuncu performaslarıyla parallel olarak ilerliyor sanki. Jeanne'ın dönüşme sürecinde Marceau performans olarak daha başarılı. Ama dünyanın en güzel kadınlarından biri olan Bellucci, aynı güzelliği filmin kendine düşen payında yaşatamıyor ne yazık ki. Bu da filmin İtalya'da geçen kısımlarını çok sıkıcı hâle getiriyor. Marina de Van'ın kadına, kadın bedenine ve onunla bağlantılı olarak kadın ruhuna olan sıradışı fikirleri, Dans ma peau'nun sarsıcı tuhaflığıyla kendi dramatik bileşenlerini de zorlanmadan taşıyabiliyordu. Oysa Ne te retourne pas, ilk başlarda yakaladığı gerilim ve bilinmezlik duygularını dramatize etmede çok zorlanıyor. Üstelik bunun için kastığını da çok belli ediyor. Tüm tuhaflığına rağmen, Dans ma peau, bu filme göre bana daha gerçek görünmekte ki, Ne te retourne pas'nın kendi fantastik kurgusu dahilinde yarattığı mantık hataları da dahil olmak üzere, hiç de inandırıcı ve sürpriz gelmeyen dramatik açıklaması, sağlam temeller üzerinde durmuyor. Bu haliyle Hollywood'n ilgisini çeker mi bilinmez. Ama hazır sıkıcı bir orijinali varken, yeni ve sıkıcı bir yeniden çevrime gerek yok kanımca.

18 Eylül 2010 Cumartesi

The Expendables (2010)


Yönetmen: Sylvester Stallone
Oyuncular: Sylvester Stallone, Jason Statham, Jet Li, Eric Roberts, Dolph Lundgren, Mickey Rourke, David Zayas, Randy Couture, Steve Austin, Terry Crews, Giselle Itié, Charisma Carpenter, Bruce Willis
Senaryo: Dave Callaham, Sylvester Stallone
Müzik: Brian Tyler

The Expendables'da bir Güney Amerika ülkesinin kural tanımaz diktatörünü yıkmak ve diktatörlük rejimini sona erdirmek için ülkeye gizlice sızan bir grup paralı askerin hikayesi anlatılıyor. Yeni görevleri nedeniyle ülkeye gizlice giriş yapan bu özel birlik kısa sürede hiçbir şeyin kendilerine anlatıldığı gibi olmadığını fark eder. Daha sonra ekip kendini büyük bir yanılsama ve ihanet içinde bulur. Olaylar kontrolden çıkmaya başladığında ve masum hayatlar tehlike altına girdiğinde bu ekip çok daha büyük bir düşmana karşı mücadele etmeye başlar.

Bu filmin gündeme geldiği ilk zamanlar aklıma bir Seven Samurai uyarlaması olan 1960 yapımı The Magnificent Seven başyapıtı gelmişti. Bryner, Wallach, McQueen, Bronson, Coburn, Vaughn gibi dönemin en baba isimlerinin aynı filmde buluşması kimbilir o dönemlerde nasıl bir rüzgâr yaratmıştır. Yıllar geçtikçe rüzgârların da şiddeti değişiyor. Dave Callaham adlı vasıfsız bir adamın hikâye bile denemeyecek hikâyesinden Sylvester Stallone ile birlikte yazdıkları, haliyle Stallone’un yönetip başrolünü kimseye vermediği The Expendables da fena bir rüzgâr, hatta kasırga yarattı. İnsan bu kadar aksiyon kumkumasını bir arada görünce bir aksiyon opusu bekliyor ister istemez. Ama 2000’lerin bize çoktan böyle beklentiler içine girmememiz gerektiğini öğretmiş olması lâzım. En önemlisi de bu kadronun içinde Sylvester Stallone adı bulunmakta. Vücudunu şişirmek için steroidleri, egosunu şişirmek için de böyle filmleri kullanan aktör, kendini başrole koyduğu gibi, film içinde en gözükara elemanın da kendisi olduğunu (para için olmayınca, diktatörün kızı için ortalığı savaş alanına çevirme fikrini ortaya atan kendisi) dayatıyor. Oysa hoşafa dönmüş suratına bakınca bunun mümkün olabileceği pek hissedilmiyor.


The Expendables, tıpkı filmdeki insan azmanlarının şişkin kasları gibi şişirilmiş bir film. Ne yalan söyleyeyim, bu kadroya rağmen işin başında Stallone olunca hiç ümitlenmemek gerektiğini biliyordum. Ama bu kadar B tipi olacağını düşünmemiştim. O filmlerin takım elbiseli kadrolu memuru Eric Roberts ve yılmaz savaşçısı Dolph Lundgren, gelirken B ruhunu da yanlarında getirmişler sanki. Kaldı ki, CIA güdümlü dikta rejimleri üzerinden eleştiri çabasına girişirken, bir halta yaramayan maço Amerikan kahramanlarını yüceltecek kadar gerizekâlı bir filmin A ruhu taşıması beklenemezdi. Sırf pahalı prodüksyon ve ünlü oyuncular yüzünden A olunması ne kadar acı! Sadece bir sahnede Stallone ile birlikte görünen Schwarzenegger ve Willis’in iş ortaklığı herkesin aklına gelmiştir de, pazarlama stratejilerinde bu isimlerinde filmde “oynadığı” tuzağı pek gelmemiştir başlangıçta. Zaten böyle bir filmde lâzım da değildiler. Kadroda olmadığı için hayıflanılan Van Damme’ın JCVD gibi özgün bir filmden sonra buralara düşmesini ümit etmiyordum, neyse ki ümidim boşa çıkmadı. Chuck Norris ise büyüklük gösterip şu filme tenezzül etmemiş ya, çektiği o kadar B filmi benim gibi düşünenlerin gözünde daha bir yücelmiştir.

Aynı menajerle çalıştıklarını kafadan attığım, adeta Zeki-Metin ikilisine dönen, ilerleyen yıllarda bir romantik komedide iki sevgiliyi canlandıracaklarını düşündüğüm Statham-Li duosu olmazsa olmazdı zaten. Kimya özürlü olmaları artık göze bile batmıyor bu yüzden. Munroe’nun fedailerinden birini çok fena benzetiyorlar o ayrı. Stallone’den artan zamanlarda film onların üzerine oynamakta. Gerçi Jet Li’nin filmde oynadığını anlamak için bir saat geçmesi gerekiyor. Statham desen, o da filmle sıfır alâkalı gerzek bir aldatılma yan hikâyesinin başrolünden artan zamanlarda Stallone’un kıçını kollamakla (ve yalamakla!) görevlendirilmiş. Oscar’a aday olacak kadar bataktan kurtulmuş Mickey Rourke ise anlaşılan tekrar oraları özlemiş. Roller, onları kabul edenler içindir. Kariyerini bir anda böyle yönlendirmişken arkadaş için bile bu filmde oynamazsın. Ama Stallone bir babalık yapmış, kendisi için dramatik bir sahne bile tasarlamış. Belki yalnız bunun için Rourke’u kafalamıştır bilemiyoruz. Lâkin Stallone’un canlandırdığı karakteri motive etme amaçlı bir savaş pişmanlığı mesajlı kıytırık hikâye içeren o sahne, çok kötü çekildiği için işe yaramıyor.

Belki de filmin en dişe dokunur yönü usta müzisyen Brian Tyler’ın atmosferlere uygun müzikleriydi. Arada Creedence Clearwater Revival, The Georgia Satellites, Thin Lizzy falan da çaldı, hoş oldu. Şimdi çektiği her filmin devamını getirmeyi seven Stallone, The Expendables’ı da otomatiğe bağlayacaktır muhtemelen. İkincisi için çalışmalara başlanmış bile. Para getirdiği sürece kimse bu adama “artık bırak bu işleri” diyemez. O da kendine yeni güreşçiler ve 80’lerden kalma oyuncu hayranlar bulduğu müddetçe, steroidleri, hapları, estetik ameliyatları ömür verdiği sürece seriyi gidebildiği yere kadar götürür.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Frozen (2010)


Yönetmen: Adam Green
Oyuncular: Emma Bell, Shawn Ashmore, Kevin Zegers, Ed Ackerman, Rileah Vanderbilt
Senaryo: Adam Green
Müzik: Andy Garfield

Üniversiteli üç gencin haftasonu tatillerini geçirmek üzere kayağa gitmeleri, dönerken son telesiyeje bindiklerinde görevlilerin vardiyasında yaşanan dikkatsizlik sonucu ıssız bir yerde havada asılı kalmaları gibi orijinal bir konuya sahip Frozen, bu konunun nimetlerinden tam olarak faydalanamasa da etki bırakmayı başaran bir film. Olayın Pazar günü gerçekleşmesi yüzünden bir haftadan önce telesiyejin çalışmayacak olması, dondurucu soğuk ve aşağıda bekleyen aç kurtlar, bu içinden çıkılması güç durumun tabiatı gereği çemberi daraltan unsurlar.

Kurtulmak için çözüm seçenekleri fazla olmayan, ama o seçenekleri zorlama yönünde çaresizlik, hayatta kalma içgüdüsü, kahramanlık veya aptallık olarak yorumlanabilecek gayretlerde bulunan gençlerin dramı, kimi zaman filmin kendini bile aşan nitelikte sahici denebilir. Bir Amerikan yapımı olmasına rağmen, böylesi ilginç bir hayatta kalma mücadelesinin şartlarını hazırlamış ve o şartları çeşitli kereler pratiğe dökmeyi becermiş bir film olarak Frozen’dan son dönem düşük bütçeli, karlı ve soğuk İskandinav gerilimlerinin tadını almak da mümkün. Yazıp yöneten Adam Green’in birçok detayı ıskalamış, kurtulma çabalarını fazla kasmış ve bireysel dramları yeterince sağlama alamamış anlatımı, ilginç biçimde filmin “herkesin başına gelebilecek olağanüstü bir durum” konumunun önüne fazla geçemiyor.


Karakterleri tanıtma, sevdirme ya da içlerini doldurma amaçlı giriş bölümü filme biraz gaz biriktirse de, filmin gerçekten başladığı havada kalma ânından itibaren o gazı almak için kozları da ortaya dökülmeye başlıyor. Çocukluk arkadaşının güzel bir sevgili tarafından elimizden alınması, bizim için tehlikeyi göze alacak birinin fikrini değiştirmesi yönünde onu iknâ etmeye fazla çalışmama psikolojimiz, her şey yolundayken yapacaklarımızın/yaptıklarımızın, hiçbirşey yolunda değilken hayatî önem kazanması, doğal olarak sonunu düşünemediğimiz kararlarımızın başımıza iş açmasından ötürü duyduğumuz vicdan azabının anlamsızlığı gibi basit sayılabilecek ayrıntılar bu andan itibaren kendine yer buluyor.

Daha da önemlisi, giriş bölümünde özdeşleşme sorunu yaşayabileceğimiz karakterlerle, içinde düştükleri durumun vahametini ve ölüme farklı yollardan ne kadar yakın olduklarını çarpıcı biçimde gördükten sonra yakınlık kurabiliyor olmamız, Green’in konu orijinalliğini nasıl kullanabildiği ile doğru orantılı. Kaldı ki karakterlerle başarılı performansları yüzünden yakınlık kurabileceğimizi de sanmıyorum. Onları seyirciye yaklaştıran, oyuncular veya canlandırdıkları sıradan üniversite öğrencileri olmalarından evvel, içine düştükleri çıkmaz. Bu da çoğu zaman senarist ve yönetmenin başarısından ileri gelir. Adam Green, belki biraz daha özen göstermesi beklenen karakterlere ve özellikle Avrupalı akranlarının filmlerini daha da çaresizleştirdiği final anlayışına eğilmiş olsa sonuç mevcut olandan çok daha farklı olabilirdi. Yine de belli sahnelerde agorafobik bir ruh halini klostrofobik şekilde kabul ettirmeyi başarmış olması da önemli.

9 Eylül 2010 Perşembe

Der Knochenmann (2009)


Yönetmen: Wolfgang Murnberger
Oyuncular: Josef Hader, Josef Bierbichler, Birgit Minichmayr, Christoph Luser, Pia Hierzegger, Simon Schwarz, Dorka Gryllus, Stipe Erceg, Ivan Shvedoff, Edita Malovcic
Senaryo: Wolf Haas, Josef Hader, Wolfgang Murnberger
Müzik: Sofa Surfers

Eski polis Brenner, bir arkadaşıyla birlikte haciz işlerine bakmakta, zamanının çoğunu borcunu ödemeyenlerin peşinde geçirmektedir. Arkadaşı Berti, ondan Horvath adında birine ihbarname ulaştırması için kasabaya gitmesini ister. Horvath'ı bir türlü bulamayan Branner, Löschenkhol adlı bir tavuk lokantası + otelde beklemeye karar verir. Normal bir iş gibi görünürken, Brenner kendini lokantanın sahibi Löschenkhol, onun parasına göz dikmiş oğlu Pauli ve yine lokantada çalışan Pauli'nin karısı Birgit'in içinde yeraldığı tuhaf olayların içinde bulur. Ukraynalı bir mafya örgütüne, bir seri cinayet vakasına, yasak aşka, hatta yamyamlığa uzanan türlü sürprizlerle karşılaşacaktır.

Wolf Haas romanından uyarlanmış Avusturya yapımı Der Knochenmann, izleyenlere ilk elden Coen filmlerini anımsatacak kadar kara mizah dozunu iyi ayarlamış bir film. İstense rahatlıkla sadece komedi veya sadece bir suç gerilimi olabilecek iken her ikisinden de ekonomik ölçülerde faydalanması, bu ortayol psikolojisinin taşıdığı riskleri de ortadan kaldıran bir dengede seyrediyor. Gizemli bir kasaba, garip kasaba sakinleri, soğuk ve karlı hava, ufak bir işi halledip parasını alacağını sanan bezgin bir polis eskisi, onun hoşlandığı evli sarışın, o sarışının kendisine iş teklif eden tehlikeli kocası, onun restoran sahibi kasap babası Löschenkhol, tüyler ürperten bir sır, güler misin ağlar mısın dedirten bir başka sır, cinayet, şantaj vs... Birçok yönden Fargo veya diğer Coen yapımlarından çağrışımlar yapması doğal. Mesela gece yapılan araba takip sahnesinin yarattığı duygu, Fargo'nun yarattığı benzer çevre şartlarına hiç de yabancı sayılmaz. Olayların ve karakterlerin gerçek ile absürd arası gelgitleri, filmin giderek ilginçleşmesine, çiçek gibi açılmasına zemin hazırlıyor.


Wolfgang Murnberger, oluşturduğu kasaba ve en önemlisi restoran otel atmosferini sadece bir plato olarak değil, aynı zamanda olay ve karakter gelişimini şehirli yapaylığından arındırmak amaçlı kullanıyor denebilir. Brenner'in büyükşehir stresinden uzaklaşması, son aldığı işi bahane ederek geldiği kasabayı ve kaldığı oteli sığınacak bir liman gibi görmesini seyirciye kabul ettirmekte zorlanmıyor. Ancak kasabanın kendi tuhaf dinamikleri de o limanı tekinsiz hale getirebiliyor. Murnberger yine de o tekinsizlik içinde kasabayı biraz da memleket nostaljisi ile yansıtmayı başararak çevre şartlarını çok dengeli biçimde betimliyor. İronik ama şık bir denge sağlıyor. Özellikle sonlara doğru komedi dozunu biraz daha yükselten, fakat kimi zaman garip bir ifadeyle gülümsetse, hatta bazı yerlerde kahkahaya ramak kalsa dahi, bunun ciddi yapısına zarar vermesine kesinlikle müsaade etmeyen kontrollü anlatım ve dinamik kurgu, finale doğru işlerin iyice karıştığı bir suç vodviline dönüşüyor.

Wolf Haas'ın roman ve senaryosundaki Coen etkilerini ustalıkla pratiğe döken, üstelik romanın senaryoya uyarlanmasına da katkıda bulunan Wolfgang Murnberger, 80'li yıllardan bu yana yaptığı çeşitli filmlerle birçok ödül kazanmış bir isim. Filmin Avusturyalı kardeşi olarak görebileceğimiz Fargo kadar karanlık ve komplike olmasa da, içinden çıkılması güç durumların içinden çıkmamayı tercih eden Coenler'in aksine trajikomik bir karmaşayla mutlu olduğu kadar biraz da hüzünlü bir son, filme gayet iyi gitmiş. Artık böyle bir filmde aksaklık veya saçmalık olarak görülmesi abes bazı sahneler de dahil olmak üzere baştan sona tadına doyulmaz bir maceraya çok fazla rastlanmıyor. Der Knochenmann, sık sık kullandığımız Coen kelimesinin hakkını verdiği kadar, kendine özgülüğünü hissettiren Murnberger açısından da çok güçlü ve parlak bir kariyer noktası. 2009'un en iyi yapımlarından biri olan Der Knochenmann, karakter zenginliği içeren zekî mizahın sürüklediği suç yapımlarından hoşlananların (ki bunlar Tarantino, Ritchie ve Coen'den hoşlananlar oluyor genelde) asla kaçırmaması gereken bir film.

1 Eylül 2010 Çarşamba

The Runaways (2010)


Yönetmen: Floria Sigismondi
Oyuncular: Kristen Stewart, Dakota Fanning, Michael Shannon, Stella Maeve, Scout Taylor-Compton, Alia Shawkat, Riley Keough, Johnny Lewis
Senaryo: Floria Sigismondi, Cherie Currie

1975 yılında kurulup 1979’da dağılan, bu süreye biri konser olmak üzere beş albüm sığdıran The Runaways grubunun biyografisi niteliğindeki film, 75-77 yılları arasında grupta şarkı söyleyen Cherie Currie’nin Neon Angel: The Cherie Currie Story kitabından İtalyan kadın yönetmen Floria Sigismondi’nin senaryosunu yazıp yönettiği bir yapım. Zaten film 75-77 yılları arasında geçmekte ve haliyle Cherie Currie odaklı. Bu da onu ziyadesiyle sıkıcı ve kötü bir film yapmakta bana göre. Bu durumun açıklaması olarak grubun veya Cherie Currie’nin sinemasal açıdan yeterince ilginç olmayışı mı, yoksa Sigismondi’nin elindeki malzemeyi iyi kullanamayan acemiliği mi gibi ihtimaller akla gelebiliyor. Ama ikincisinin kesinlikle doğru olduğunu düşünüyorum. Geçmişinde sadece birkaç klip yönetmişliği olan (filmde de bunu bazı performans sahnelerinde belli eden) Sigismondi, 70’li yılların ortalarında sırf kızlardan kurulu bir grubun rock & roll arenasında nasıl ayakta durabildiğine yönelik bir müzik biyografisi çekecek iken, Cherie Currie gibi varlığı anlamsız, saçma sapan bir kişiliğin The Runaways’e katılış ve ayrılış hikâyesini, Currie’nin ne kadar objektif olabildiği şüpheli kitabına dayandırarak çekmeyi tercih etmiş.

Menajer, şarkı yazarı, yapımcı Kim Fowley’nin 16 yaşındaki Currie’yi sadece seksi ve alımlı oluşu yüzünden gruba alması, onun da sorunsuzca adapte oluşu, bunun yanında olmazsa olmaz ailevi sorunları, Fowley ve grup ile yaşadığı anlaşmazlıklar vs. gayet sıradan, bazen de abartılı biçimde sunulmakta. Karavanda güç bela prova yaparlarken bir bakıyorsunuz albüm anlaşması imzalayıp turneye çıkıyorlar. Öte yandan ironik biçimde bu durum o kadar çabuk gerçekleşmiyor. Çünkü araya sığdırılan bir sürü gereksiz sahneyle şişirilen film, böylelikle esas anlatması gerekenleri dar alanlara sıkıştırıp uç uca ekliyor. Kaldı ki onları da hakkıyla işleyemiyor. Dramatik yönden tam bir facia! Kristen Stewart ve Dakota Fanning vitrinde gerçekten çok iyi bir ikili oluşturuyorlar. Ama oyunculukları bir felâket. Az miktarda drama kabiliyeti sergilenebilecek sahnelerde bile çok amatör kalıyorlar. Grubun en karizmatik ve çalışkan üyesi Joan Jett olarak Stewart'ın soğukluğu neyse de, hangi ara böyle büyüdüğü anlaşılmayan Dakota Fanning’in bugüne kadar az da olsa rüştünü ispat etmiş oyunculuğunun böylesine geri gitmesi tuhaf. Giyim, kuşam, saç, baş dışında her iki oyuncunun da karakter olarak ikna edici en ufak bir yanları yok filmde. Kazai rüşt kokusu alınan sahneleri her ne kadar yüzeysel açıdan “cesur” görünse de, bu aldatmacaların ardına saklanarak iyi film yapmış sayılmıyorsunuz. Currie veya Sigismondi’nin cesaretten anladığı şeyler günü (sahneyi) kurtarmaktan ibaret.


Filmin adının The Runaways olması da anlamsız. Zira kısa da sürse, grubun Currie’den sonra da bir geçmişi vardı. Hatta pek çok çevrede The Runaways denince ilk elden akla Currie değil Joan Jett gelir. Currie müzisyenden çok, arzu nesnesi bir model olmuştur. The Runaways’den sonra önemsiz üç filmde rol almış, 1978’de Beauty's Only Skin Deep gibi mânidar isme sahip bir solo albüm yapmış, hatta ablası Marie ile Cherie & Marie Currie adında bir grup kurarak 1980’de Messin' With The Boys albümünü çıkarmış. Yani tatlı hayattan ayrı düşmemek, gündemde olabilmek için elinden geleni yapmış. Sahip olmadığı yetenekle sürekli müzik yapmaya çalışması, debelenmesine neden olmuş. Hâlâ müzik yapan Joan Jett’in yeteneği yanında kendisinin yapabileceği de The Runaways mirasından faydalanmak için kitap yazmak ve onu bir şekilde filme aldırmak olurdu ki, ikisini de başarmış durumda. Lâkin ortaya çıkana bakınca başarı denen şeyin ilüzyon yanı kendini gösteriyor.

The Runaways’i Cherie Currie’nin grubu olarak değil de The Runaways olarak tanımak isteyenler için, 1977-78 arasında grupta bas çalmış, ayrıldıktan sonra da erotik filmlere editörlük ve yönetmenlik yapmış Victory Tischler-Blue’nun (sahne adıyla Vicki Blue) 2004’te çektiği Edgeplay: A Film About The Runaways belgeseline bakılabilir. Currie’ye gelene kadar Joan Jett’e, Lita Ford’a, Sandy West’e ve gruba girip çıkmış başka isimlere sahip önemli bir kadın rock hareketi hakkında yapılacak film kesinlikle bu olmamalıydı. Sigismondi’nin beceriksizliği yüzünden (talihsizliği demiyorum çünkü iyi bir film çıkarma potansiyeli olmasına karşın bunu becerememesinden), diğer etkenlerin de ona ayak uydurmalarıyla elle tutulur hiçbirşeyi kalmayan bir film olmuş The Runaways

Victory (1981)


Yönetmen: John Huston
Oyuncular: Sylvester Stallone, Michael Caine, Max von Sydow, Pelé, Bobby Moore, Paul Van Himst, Osvaldo Ardiles, Kazimierz Deyna, Hallvar Thoresen
Senaryo: Yabo Yablonsky, Djordje Milicevic, Jeff Maguire, Evan Jones
Müzik: Bill Conti

1962 Macar yapımı Two Half Time In Hell filminden esinlenen 1981 John Huston yapımı Victory, 2.Dünya Savaşı sırasında çıkan propaganda olaylarını bastırmak için nazi futbol takımının subaylarının müttefik savaş mahkumlarının kurduğu futbol takımı ile bir maç organize etmesi ve bunu kamptan kaçmak için fırsat bilen mahkumların maç içinde uygulamak üzere bir kaçış planı yapmaya karar vermelerini konu ediniyor. Ama olaylar hiç de planladıkları gibi gitmiyor ve kaçma planı, maç içinde yerini kazanma hırsına bırakıyor.

Michael Caine, Rocky II’den 2 yıl sonra Sylvester Stallone ve Max von Sydow gibi aktörlerin yanında, anıt gibi bir Pelé, İngiliz Bobby Moore, Belçikalı Paul Van Himst, Arjantinli Oswaldo Ardiles ve o zamanın ünlü birçok futbolcusunu bir araya getiren muhteşem John Huston, bir futbol klasiğine imza atmıştı. Filmin tek Amerikalısı Hatch rolündeki Stallone’un haliyle kaleye geçip kevgire dönüşü, ama hayati penaltı kurtarışı, Pelé’nin şiir gibi rövaşatası, Alman işgalindeki Fransız taraftarların hep bir ağızdan söyledikleri marşlar ve “zafer” nidaları, ilk izlediğim zamanki tüyleri diken diken edici etkisini koruyor. Geçenlerde yine izlediğim filmde, Alman subayı Von Steiner rolündeki Von Sydow’un Pelé’nin enfes golüne kayıtsız kalamayıp alkışladığı, hakemin maçı çileden çıkardığı, maç yorumcusunun sevimsiz ve yanlı anlatımını içeren sahnelerin de gücünü yitirmediğini fark ettim.


Daha sonra pekçok filme ilham kaynağı olmuş Victory, futbolun insanın içindeki özgürlük, meydan okuma, risk alma potansiyelini ortaya çıkardığını kanıtlayan klasikleşmiş bir örnektir. Caine ve Von Sydow zaten tartışılmaz. Stallone ise şöhret yönünden en haşin zamanlarını yaşıyordu o dönem. Belki ona kalsa Victory serisi izleyebilirdik. Pelé bile çok iyi rol kesiyor. Bobby Moore ve diğer futbolcular bizim kuşağa biraz büyük geldiğinden, pek fazla heyecan yaratmıyor. Ama filmde tek kelime konuşmayan Ardiles'i maçlardan hayal meyal hatırlıyorum. O zamanın teknikleri ile bugünün cambazlıkları, bir yerde onur-gurur mücadelelerinin yerini şovun vahşi cazibesinin almaya başladığını gösterir gibi.. Günümüz maçlarında da bu manevi hazza ulaşma gayreti sayesinde başarının kendiliğinden geldiğini çeşitli örneklerde gördük. Demek ki futbol oynarken kazanma ruhunun önüne hiçbir maddenin geçmesine izin verilmeyecek. 4 gol yedikten sonra, devre arasında elde edilen kaçma fırsatını sırf bu sebepten geri tepen müttefik esirlerin, sadece basit bir film kahramanlığı gösterdiğini düşünme yanlışına düşmememiz gerekir. Çünkü futbol tarihinde savaşların gölgesinde veya değil, Victory'dekine benzer çok zafer var.