30 Mart 2010 Salı

Un Prophète (2009)


Yönetmen: Jacques Audiard
Oyuncular: Tahar Rahim, Niels Arestrup, Adel Bencherif, Hichem Yacoubi, Reda Kateb, Jean-Philippe Ricci, Jean-Emmanuel Pagni, Slimane Dazi, Mohamed Makhtoumi, Karim Leklou
Senaryo: Thomas Bidegain, Jacques Audiard, Abdel Raouf Dafri, Nicolas Peufaillit
Müzik: Alexandre Desplat

19 yaşında hapse düşen Malik Djabena’nın hüküm giydiği 6 yıl boyunca yaşadıkları, mafya ilişkileri ve suç âleminde içeriden yükselişini yaklaşık 150 dakikaya sığdıran Fransız yapımı Un prophète, Cannes’da Jüri Büyük Ödülü kazanmasının ardından Oscar adaylığı da aldı. Malik’in boyun eğmek zorunda kaldığı Korsikalı mafya babası César Luciani sayesinde yükselişi, uzun süresinin de sağladığı rahatıkla sindire sindire işlenmekte. Fakat uzun yapımların sıklıkla “epik” yakıştırmasına maruz kalmaları burada olduğu gibi yanıltıcı olabiliyor. Zira güçlü bir suç filmi olmasına rağmen Un prophète bana göre epik bir yapıda değil. Gücünü ise içeride ve dışarıda iktidar olma çabasındaki etnik suç örgütlerinin mücadelelerinde yer bulan sürükleyici suç skeçlerini bütünleyebilmesinden alıyor.

Arap olmasına rağmen Luciani’ye çalışan, ama belli köşeleri tutmuş kendi ırkına mensup yapılanmalarla da temas halinde olan Malik, hem içeride hem de dışarıda kendini garantiye almanın mücadelesini veriyor. Bunu yaparken gözüpekliği ön plâna çıkıyor görünse de, senaryonun ona sağladığı şans ve tesadüfler zaman zaman gerçekçi anlatımın önüne tümsekler koyabiliyor. İçeriden dışarı taşan karmaşık suç ağacının dalları sanki o ağaca ait değil de sonradan eklenmiş hissi uyandırıyor. İçeridekilerin dışarıdaki bazı tanıdıkları, onların da tanıdıklarının tanıdıkları yardımlarıyla organize edilen uyuşturucu, şantaj, cinayet işleri (ki birçoğu dişe dokunur şekilde tasarlanmamış) biçim dışında konu olarak baştan savıldığını biraz belli ediyor. Malik’in Luciani’nin verdiği görevlere koşarken, bir yandan da kendi suç kariyerini yaratma evresi, onun dönüşümünü yansıtmada iyi sayılabilecek iken, bu evre için belirlenen olayların seçiminde yeterince titiz davranılmamış diye düşünüyorum.

Tahar Rahim’in başarıyla canlandırdığı Malik, şaşkın ördek-mahallenin bıçkın delikanlısı karışımı görünümüne karşın %100 hırslı bir suç figürü olarak iknada sorun yaşamazken, ne yazık ki aynı yüzdeyi derinlikli bir karakter olmada gösteremiyor bana göre. Jacques Audiard bir önceki De battre mon coeur s'est arrêté filmindeki suç eğilimli karakterini çok daha boyutlu biçimde ele almıştı örneğin. Yine de, belki 150 dakikada anlattıklarını 90 dakikada anlatabilecek iken, bunu 150 dakika olduğunu hissettirmeden yapabilen akıcılıkta bir yapım.

26 Mart 2010 Cuma

Moon (2009)


Yönetmen: Duncan Jones
Oyuncular: Sam Rockwell, Dominique McElligott, Matt Berry, Rosie Shaw, Kevin Spacey
Senaryo: Duncan Jones, Nathan Parker
Müzik: Clint Mansell

Ay yüzeyinden toplanan ve dünyaya yeni bir yakıt kaynağı haline gelen Helium-3 adlı madde, Lunar Industries şirketi tarafından çıkarılmaktadır. Şirket, Sam Bell’i (Sam Rockwell) Helyum-3 çıkarmakla görevli istasyonlarından birinde görevlendirmiş, Sam ise tam 3 yıl boyunca bu istasyonda tek başına yaşamıştır. Aslında tek başına da sayılmaz. Yapay zekâya sahip gelişmiş bilgisayar GERTY de ona yardımcı olmaktadır. Helium-3 ile olan günlük işi kısa süren Sam, günün geri kalanında kendine çeşitli hobiler bulmuştur. Dünyadaki karısı ve bebeği ile canlı bağlantı olmadan görüntülü olarak haber almaktadır. Kendisi de kaydettiği görüntülü mesajlarını yine GERTY vasıtasıyla dünyaya iletmektedir. Görev süresinin dolmasına 2 hafta kala Sam bazı halüsinasyonlar görmeye başlar. Birgün iş sırasında kaza geçirir. Uyandığında gördüğü şeyi de önce halüsinasyon sanıp anlam veremez. Fakat artık Sam istasyonda yalnız değildir. Bu 3 yıl süresince bilmediği pek çok gerçek vardır.
 
Moon, David Bowie’nin Angela Bowie’den olan oğlu Duncan Jones’un ilk yönetmenlik denemesi. Öncesinde sadece 2002’de Whistle adlı kısa filmi olan Jones, yüksek bütçeli bilim kurgu yapımlarının ihtişamından uzakta mütevazi bir uzay dramına adını yazdırıyor. Yine Jones’un tasarladığı hikâyeyi senaryolaştıran ise Nathan Parker. Her ne kadar ihtişamdan uzak olsa da, görsel açıdan uzayın ve ayın gizemli izole havasını, Sam Bell’in gittikçe esrarengizleşen yalnızlığıyla örtüştürme başarısı gösteriyor film. Aslında filmin Sam’in son iki haftası yanında, biraz daha uzatılarak 3 seneye yayılan yalnızlığına da bir miktar zaman ayırmasını çok isterdim. O sayede belki Sam Bell’in bilinmeyenin ortasında 3 yıl geçirmiş bir işçi portresi, altyapısı çok daha sağlam bir zemin üzerinde özdeşleşme sağlayabilirdi. Kaldı ki bu haliyle bile Sam Bell ile bir yakınlık kurmak zor değil. Çünkü bir nevi esaretten özgürlüğe sayılı günleri kalmış, ailesinden uzakta bir adamın son zamanlarında yaşadığı tuhaf olayların seyirciye aktarılış biçimindeki mütevazilik, bir aylık bir sürede 5 milyon dolara çekilmiş Moon’u bağımsız film ruhuna yakın tutuyor. Kevin Spacey’nin seslendirdiği iyi kalpli bilgisayar GERTY’nin Sam’e ve bize gerçekleri açıklamaktan başka film içinde bir fonksiyonu bulunmayışı, tahminlerin aksine HAL 9000 gerilimi yaratmayarak şaşırtsa da (ve biraz üzse de), Sam Rockwell’in donuk ve gizemli atmosfere bukalemun misali uyum gösteren başarılı oyunu, herhangi bir rol çalımına izin vermeyecek kadar yetkin. Hem zaten Sam Rockwell, sadece Sam Rockwell’den rol çalıyor.
 

Sam Bell’in 3 seneye yayılan yalnızlığına zaman ayrılmamasının nedenini beklenmedik bir gerekçeye dayayan film, o andan itibaren hikâyeyi o gerekçe üzerine inşâ etmeye başlıyor. Şahsi beklentim olarak, Sam Bell’in yalnızlığına fazladan ilgi gösterilmesini beklememin sebebi, çok sevdiğim Jules Verne klâsiği Robinson Crusoe’nun farklı şartlarda filizlenmiş benzersiz roman tadını bilim kurgu çeperlerinde az da olsa hissedebilme umuduydu. Ama Duncan Jones’un gerçek amacını anlayıp kendimizi o amaca yönlendirdiğimizde de insanî vurguları güçlü bir hikâyenin kollarına atılmak mümkün olabiliyor. Filmin konusu, anlatımı ve birtakım unsurları aklılarla sinema tarihinde referans olmuş çeşitli bilim kurgu yapımlarını getirebiliyor. Ama Moon’un 2001: A Space Odyssey’den ne anladığını, Blade Runner’dan veya Alien’dan neler öğrendiğini konuşmamıza gerek yok. Günümüz bilim kurgu yapımlarında çoğu kez tuhaf yaratıkların, yüzeysel gelecek tasvirlerinin, lazer destekli aksiyonun, bu yapımlarda asıl işlenmesi gereken insanî boyutları yok sayması ile Moon gibi filmlerin değeri daha iyi anlaşılıyor. Elbette onun da kendine ait kusurları mevcut. Ama Moon’un sadece ayda değil, bazı düzenlemelerle ıssız bir çölde dahi geçerli olabilecek birey analizinin içinden çıkılması güç bir ikilem yaratan hüzünlü ve kırılgan yapısı, kendine ait kusurlarını bile kendine ait kılıp, o aidiette insancıl bir atmosfer yaratmasını biliyor.

Sam Bell’in dramı, ayda bir istasyonda tek başına çalışan ve yaşayan bir adamın vatan (gezegen) hasretinden ibaret değil sadece. Geçmişten günümüze ve buradaki gibi geleceğe uzanan işgücü sömürüsünün, güncel bir tartışma konusu olan klonlama yoluyla yaratacağı trajik sonuçların birey üzerinde açtığı yaralara değinen bir film aynı zamanda. Böylesi bir mesaj doğrudan zihinlere sokulmaya uğraşılmıyor. Ama çalışamayacak duruma gelen bir işçinin kolaylıkla gözden çıkarılabilir, harcanabilir, değiştirilebilir oluşundan hareketle çarpıcı bir gerçeklik elde ediliyor. İşte Moon, bu kapitalist zorbalığın kısır döngüne “uyandırılan” Sam Bell’in hüzünlü hikâyesi. Bazı yönlerden de Duncan Jones’un, babasının oynadığı 76 yapımı The Man Who Fell To Earth’e cevabı bir nevi.

22 Mart 2010 Pazartesi

Bronson (2008)


Yönetmen: Nicolas Winding Refn
Oyuncular: Tom Hardy, Matt King, Kelly Adams, Katy Barker, Amanda Burton, James Lance
Senaryo: Nicolas Winding Refn, Brock Norman Brock

1974 yılında 19 yaşındayken soygun suçundan 3 yıl hapisle cezalandırılan, fakat içeride sürekli olay çıkartıp kavga ederek cezasını 30 yılı tecritte olmak üzere 34 yıla kadar uzatan Michael Peterson’ın gerçek hikâyesi, Danimarkalı yönetmen Nicolas Winding Refn tarafından Brock Norman Brock ile birlikte senaryo haline getirilerek çekilmiş. Charles Bronson’ı alter egosu ilân eden, özellikle gardiyanlarla kapışmayı seven, uyumsuzluğu yüzünden sürekli değişen hücrelerini birer otel odası gibi gören Peterson, İngiltere’nin en tehlikeli mahkumu ünvanına sahip. Zaten görünen en belirgin amacı da bir şekilde ünlü olabilmek. Refn’in biyografi ve kurmaca arasında gidip gelen anlatımı da tıpkı Peterson kadar ilginç. Nedensiz şiddetin, anarşinin ve çılgınlığın ete kemiğe bürünmüş hali olan Peterson’ın enteresan olaylarla dolu hapisane geçmişi, çiğ bir şiddet yanında, nam-ı diğer Bronson’ın monologları ve kurmaca bir tiyatro sahnesinde seyirciyle konuştuğu anlarıyla tiyatral paralellikte sunuluyor.

Bronson sayesinde göze sokulan bir sistem ve adalet eleştirisi yok. Politik bir figür yerine absürd, bilinçsiz ve anarşist ruhlu bir mapushane palyaçosu olarak resmedilmiş. Tabiî bakışa göre bunlardan doğrudan veya dolaylı politik çıkarımlar elde etmek mümkün. Uzun mahkumiyeti süresince tam bir başbelâsı oluşu üzerinden çocuksu bir şöhret beklentisinin kişiliğine olan yansımaları anlatılmaya çalışılıyor. Zaten bir evlat, âşık ve bahis dövüşçüsü olarak kısaca işlenen rolleri, bu kişiliğin önüne geçemiyor. Bronson rolüyle harika bir oyun çıkaran Tom Hardy’den ayrıca söz etmek gerek. Hardy, her dâim öfke dolu olmasına rağmen ne zaman ne şekilde parlayacağı belli olmayan dengesizlik halini kusursuzca yansıtması yanında, yer yer tek kişilik bir tiyatro oyunu izliyormuş havasına da sokabilen elit bir metoda da sahip olduğunu gösteriyor. Üstelik sempatik bulunabileceği gibi, uzlaşmasız tutumuyla araya mesafe koyan yönünü de aynı metoda eklemiş vaziyette. Görüntü özeni, kurgusu ve etkileyici müzik kullanımıyla, en önemlisi de Tom Hardy’siyle birçok artısı olmasına karşın, her zevke hitap etmeyen bir film olduğunu da söylemeden geçmeyelim.

20 Mart 2010 Cumartesi

Mother (Madeo) (2009)


Yönetmen: Joon-ho Bong
Oyuncular: Hye-ja Kim, Bin Won, Ku Jin, Yoon Jae-Moon, Mi-sun Jun, Young-Suck Lee
Senaryo: Eun-kyo Park, Joon-ho Bong, Wun-kyo Park
Müzik: Byeong-woo Lee

Sık sık algılama güçlüğü yaşayan Do-joon, annesiyle birlikte bir kasabada yaşayan saf ve sevimli bir gençtir. Kendini kollayıp koruyan arkadaşı Jin-tae ile buluşacağı gece o gelmeyince içkili bir şekilde dışarı çıkar. O gece gördüğü ve kısa bir süre takip ettiği liseli kız, ertesi gün öldürülmüş şekilde bir balkona asılı halde bulunur. Olay yerinde bulunan bir golf topu yüzünden davayı hemen kapatmaya niyetli dedektifler, neler döndüğünün farkında olmayan Do-joon’a apar topar itirafnâme imzalatıp hapse atarlar. Oğlunun üzerine titreyen, ondan başka kimsesi olmayan anne ise suçsuzluğuna inandığı Do-joon’u temize çıkarmak için her türlü fedakârlığa ve tehlikeye hazırdır. Anlaşma yanlısı hovarda avukattan da bir sonuç çıkmayacağını anlayınca bir dedektif gibi gerçeğin peşine düşer.

Güney Kore hitleri Memories Of Murder ve The Host’un yönetmeni Joon-ho Bong’un yeni filmi Mother, aldığı çeşitli ödüllerin yanında ülkesinin Oscar aday adayıydı. Ağır ilerliyor görünen temposuna rağmen kendi iç dinamiğini bulmuş bir polisiye dram olarak diğer Bong filmlerine göre daha mütevazi bir yapım. Fakat bu tevazu, Bong’un sinema dilini zayıflattığı anlamına gelmiyor. Naif anlatım, şiddet unsurunu tamamen dışlamıyor. Kırılan dişler, ezilen kafalar ve acıtan gerçekler var. Cinayetin katilini, maktûlünü ve sebeplerini ağır ama emin adımlarla, başroldeki annenin çaresizce gerçeği arayış dramına ekleyen Bong, filmlerine kattığı ruh kadar, teknik anlamdaki ustalıklarını da konuşturuyor. Memories Of Murder gibi bir cinayet davasının katil üzerine kurduğu gizemden farklı olarak, Mother’da katil üzerine ters köşeye atılan (aslında bakışa göre tam da kalecinin yattığı köşeye atılan) topun gol oluşuna tanıklık ediyoruz. Her iki filmde de parçaların ufak ufak bir araya getirilişi, sonra o parçaların büyük resimde yarattığı dramatik çıkmazlardan sonra tekrar parçalara ayrılması, güçlü bir sinema lisanıyla ve güçlü oyunculuklarla birleştiğinde mest ediyor. Özellikle anne rolündeki Hye-ja Kim’in etkileyici performansı, filmin en değerli yanlarından birini oluşturuyor.

17 Mart 2010 Çarşamba

Deadgirl (2008)


Yönetmen: Marcel Sarmiento, Gadi Harel
Oyuncular: Shiloh Fernandez, Noah Segan, Candice Accola, Eric Podnar, Andrew DiPalma
Senaryo: Trent Haaga
Müzik: Joseph Bauer

Lise öğrencisi J.T. ve Rickie, okulu kırıp bira içmek için terk edilmiş bir akıl hastanesine giderler. Orada bulunan bir köpekten kaçarken hastanenin bodrum katında gizemli bir oda keşfederler. Odada zincirlenmiş ve plastik torbaya sarılmış nefes alan bir kız görürler. Bir anda ne yapacaklarını bilemezler. Ama J.T. kıza sahip olmak ister ve Rickie ile bu yüzden tartışırlar. Zamanla kız J.T.’nin seks kölesi haline gelir. En ilginci, bu kızın ölmediğini birkaç denemeden sonra anlamalarıdır. Böylece iki arkadaş arasındaki bu sır, başkalarının da öğrenmesiyle daha tehlikeli bir hal almaya başlar.

Bir korku/gerilim için oldukça orijinal sayılabilecek böyle bir konuyu etkileyici bir film haline getirememek, hatta berbat etmek zor iş. Fakat hem senaryoyu yazan Trent Haaga, hem de filmi yöneten Marcel Sarmiento ve Gadi Harel (evet bir değil, iki yönetmen birden) zoru başarıyorlar. Zaten ortada doğru dürüst bir senaryo yok. Karakterler ya birbirlerine küfür ediyorlar, ya da doğaçlama yapmalarına izin verilmiş doğaçlama özürlü tipler gibi durmadan aynı lafları ediyorlar. Bağımsız korku/gerilim filmlerinde Avrupalı akranlarının yükselttiği çıtanın yanından bile geçemediği gibi, kendi etrafında koşmaya bile nefesi yetmiyor.


Orijinal konusunu belli bir yol haritası olmadan filmleştirme becerisizliği sona doğru iyice paçalarından akıyor. Bütün karakterleri bir odaya toplayıp uydurma bir kanlı finali tasarladığını inkâr etmeyelim yalnız. Hele de mesaj olarak iletmeye çalıştığı “erkeğin cinsel tatminsizliği”, başka dayanaklarla desteklenmediği için “abazanlığın sınırı yok” sığlığında kalıyor. Bu yüzden yapısı gereği rahatsız edici olması gereken, fakat temelsizliği yüzünden acemice rahatsız edici olmaktan kurtulamayan, başka bir deyişle rahatsız ediciliğine derinlik katamayan bir film. Belki biraz filmin en aklı başındası Rickie’nin ölü kız ile okulda aşık olduğu kız arasında kurduğu tehlikeli bağ üzerinden bir şeyler hissettirmeye çalışmış. Ne var ki o tavır da çok geçmeden yüzeyselliğini ortaya koyuyor. Üstüne üstlük, sırf şok edici olma kaygısıyla tasarlanmış aynı temelsizlik ve acemilikle finalde de Rickie hakkında savunduklarını çöpe atıyor. Filmin tek tuttuğunuz orijinal çıkış noktası da elinizde kalıyor.

Söylendiğine göre film bazı festivallerde ilgiyle karşılanıp “yenilikçi” bulunmuş. Şaka herhalde! !f İstanbul da bu oltaya gelmiş anlaşılan, programına almış. Festivaller sayesinde daha geniş kitlelere tanıtılmayı hak eden o kadar iyi film varken bunun seçilmesi talihsiz olmuş kanımca. Yenilikçi olmak, enteresan bir konu bulmuş olmaktan öte, onu yenilikçi biçimlerde işlemekle alâkalı olmalı.

8 Mart 2010 Pazartesi

The Hurt Locker (2008)


Yönetmen: Kathryn Bigelow
Oyuncular: Jeremy Renner, Anthony Mackie, Brian Geraghty, Guy Pearce, Ralph Fiennes, David Morse, Evangeline Lilly, Christian Camargo, Christopher Sayegh
Senaryo: Mark Boal
Müzik: Marco Beltrami, Buck Sanders

Irak’ta görevli bir bomba imha ekibine mensup bir grup askerin görevdeki son 38 gününden alıntılar yapan The Hurt Locker, son dönem Irak işgali konulu filmlerden yapı ve konu olarak farklı sayılır. Şimdi Irak’ta bir grup asker etrafında dönen hikâyelerin neresi farklı olur? Altından kalkamayacağı büyük laflar etmek suretiyle konuşarak değil göstererek, gösterdiğini de seyirciye yaşatmaya çalışarak rotasını çiziyor film. Bu 38 günde yaşanan tehlike dolu anlara odaklanıp, seçmiş olduğu o anları da uzun uzadıya işleyerek savaş atmosferinin gerginliğinden, belirsizliğinden ve dramatikliğinden faydalanıyor. Kathryn Bigelow, bu uzun ama geriliminden ötürü sıkıcı sayılmayacak bölümleri birkaç kısa filmi birleştirmiş gibi sıçramalarla gün gün anlatırken, aralara gereksiz sloganlar ve espiriler yerleştirmeden ciddiyetini ve gerçekliğini arttırıyor. Çekimlerin çoğunlukla belgesel kıvamda şekillendirilmesinin de bu ciddiyette payı büyük. O ciddiyet içinde eleştirel bir dil yakalayabilmesi için seyirciyi sözlerle değil, görüntülerle baş başa bırakıyor çoğunlukla. Fakat en önemli sorun, bu filmin eleştirel bir dil yakalayabilmek gibi bir derdi olup olmadığı.

Filmdeki iyi-kötü ayrımını çok yüzeysel bulanlar, hatta tarafsızlık bekleyenler var. Western fırlaması, adrenalin tutkunu gözüpek Çavuş William James’in avantür maçoluğu, pek inandırıcı gelmeyecek vicdanî yönüyle birleşince, o kişinin üniforması da Amerikan bayraklı olunca bu yüzeysellik ve tarafsızlık beklentileri, yerini tuhaf sorulara bırakıyor. Belki de film başka telden çalıyor ve biz onu “neden yüzeysel, neden tarafsız değil, neden propaganda yapıyor” diye yargılamaya çalışıyoruz. Bir yere kadar haklıyız. James’in temsil ettiği, filmin girişinde vurgulanan “war is a drug” cümlesiyle örtüşen bu bağımlılık fikrinin ön saflarda yer aldığını görmemiz hakikaten zor. Aslında filmin Irak işgalindeki haklıyı-haksızı ayırma, politik platformlar yaratma misyonu yok. Hatta birçok yönden apolitik bir film The Hurt Locker. Çavuş James yardımıyla askerliğin sağladığı adrenalinin sadece adam öldürmeye kanalize olmadığını, bomba imha etme göreviyle de bu heyecan duygusunun beslenebileceğini ifade etmeye çalışıyor. İnsan öldürmek yerine bu yolla insan kurtarmanın ulvî düşüncesi altında James’i militarist idealizmle vaftiz edilmiş koyu bir vatansever olarak görmemek gerek. Fakat onu öyle görmemek de filmi erken fişlemiş seyirci için yine hakikaten zor.


Kendisini biraz da karikatürize eden anlatım yüzünden James’i kolaylıkla öyle görmek, bu yüzden hem filme, hem de karaktere sabit anlamlar yüklemek, asıl vurgulanmak istenenin önüne geçecektir. James, Amerikan ordusunda faal bir asker olduğu ve kötü adamların koydukları bombalarla kelle koltukta dansetmeyi tercih ettiği için, senarist Mark Boal’un (In The Valley Of Elah’ın hikâyesi de ona ait) ve Bigelow’un gerçekte ne anlatmak istedikleri hep bu algılayışın birkaç adım gerisinde kalacaktır. Oysa Çavuş James’te, bir askerden önce extreme meraklısı bir sporcu gördüm ben. Hatta askerlere DVD satan Iraklı küçük Beckham ile olan hikâyesinde bile “Amerikan askeri vicdan sahibidir” kalkanının ardında adrenalinini dinç tutmak, askercilik veya polisçilik oynayan bir adam görmek de mümkün. Sörf tutkunu biri nasıl California sahillerinden kopamıyorsa, çavuş üniforması içinde işini iyi yapan, kabul gören, hayran olunan bir asker de bu tip heyecan arayışını paintball oynayarak köreltemeyecektir mutlaka. Ama bu tutkuyu aktarabilmek için seçilen ortam Irak, seçilen birey de William James olunca farklı okumalara kapılar bir anda kapanabiliyor.

Anlatmaya çalıştıklarım dışında nedenlerini %100 bilememekle birlikte ben The Hurt Locker’dan Amerikan hayranlığı, militarist övgü, siyaseten taraf, bütün Iraklılar teröristtir, vatan sevgisi her şeyin önündedir gibi sığ çıkarımlarda bulunmadım. “War is a drug!” Filmin olayı net kanımca. Bunu arabaya konmuş birkaç bomba, keskin nişancılar düellosu, ölü bomba gerilimi ve canlı bomba trajedisi gibi sınırları çizili meydan okumalarla gayet açık ifade ediyor. Ortada bir senaryo varsayılıyor. Hatta şu film, orijinal senaryo dalında Oscar adayı bile oluyor. Finali ile zaten o ana kadar anlamamış olanlara da bas bas bağırıyor. Ama o bas bas bağırış, The Hurt Locker’ın ısrarla propaganda nesnesi olarak yaftalanmasının önünde fısıltı gibi kalıyor adeta. Film bence dramatize edilmeye çalışılmış bir reality. Peki bu “reality” içinde gerçeklik nerede diyenlerin çoğu ya en ufak ayrıntıdan propaganda malzemeleri, ya da politik günah çıkarmalar umuyor. Halbuki The Hurt Locker’ın gerçekliği, sadece bir adamın ihtiyacı gereği hayata farklı bir şekilde meydan okuyuşu ve bu uğurda başından geçen birkaç önemli hadisenin gayet etkili bir görsellikle vücuda getirilmiş olmasından kaynaklı. The Hurt Locker gerçekten iyi bir film. Ama bu kadar sükse yapacağını, başa güreşeceğini tahmin etmiyordum açıkçası.

7 Mart 2010 Pazar

Overheard (Qie ting feng yun) (2009)


Yönetmen: Felix Chong, Alan Mak
Oyuncular: Ching Wan Lau, Louis Koo, Daniel Wu, Jingchu Zhang, Michael Wong, Waise Lee
Senaryo: Felix Chong, Alan Mak
Müzik: Kwong Wing Chan

Ticari Suçlar Şubesi’ne bağlı özel bir dinleme ekibi, Hong Kong’un en büyük şirketlerinden birindeki güçlü hissedarların borsadan bilgi sızdırdıklarını ve işlemlere fesat karıştırdıklarını ortaya çıkarmak için şirketin kritik noktalarına dinleme cihazları ve gizli kameralar yerleştirirler. Bir gece aldıkları önemli bir tüyoyu değerlendirmek isteyen ekipteki polislerden Max ve Gene, üstlerinden bu bilgiyi gizleyerek birikimlerini yatırırlar. Onların yaptıkları bu yolsuzluğu fark eden Johnny’nin de işe dahil olmasıyla, zaten özel hayatlarında çeşitli sorunları olan bu üç polis için hem üstlerinin, hem de karanlık işler çeviren şirketin daralttığı çemberden çıkmak kolay olmayacaktır.

Infernal Affairs’in yazar ekibi Felix Chong ve Alan Mak’ın yazıp çektikleri Overheard, yine orijinal bir suç öyküsünü dram ve gerilimle iç içe geçiren bir yapıda. Köstebek konseptini sevmeleri, entrika ağını daha rahat örmelerine yaradığı gibi, başkalarını dinleyen ve gözleyen, hareketlerini ve söylediklerini rapor eden karakterlerin kendi iç ve özel dünyalarını da bizim gözetlememize olanak sağlıyor. Ölümcül bir hastalık, yasak bir aşk ve bir mantık evliliğinin kuşatması altında, masum niyetlerle de olsa bir de yolsuzluğa karışan kahramanlarımızın sonunu az çok tahmin edebiliyoruz. Tahmin ettiklerimiz ile etmediklerimizi her zaman olduğu gibi birbirine karıştırmaktan da keyif alıyor ikili. Fakat birtakım sürprizlerden sonra avın avcıya dönüşme süreci, Infernal Affairs’e nazaran daha hızlı sayılabilecek bir kurguyla ve biraz da klişe arabesk unsurlarla işlenmiş. Belki de Chong ve Mak’tan bir Infernal Affairs ya da Confession Of Pain epikliği beklediğimden bu şekilde hissetmiş olabilirim. Yine de Hollywood’un ağzını sulandıracak derecede akıcı, sürükleyici, estetik, teknik yeterliliği ve oyunculukları güçlü bir polisiye Overheard

5 Mart 2010 Cuma

Ben X (2007)


Yönetmen: Nic Balthazar
Oyuncular: Greg Timmermans, Marijke Pinoy, Laura Verlinden, Pol Goossen, Titus De Voogdt, Tania Van der Sanden
Senaryo: Nic Balthazar
Müzik: Praga Khan

Bilgisayar çağının insanlara kazandırdığı birçok davranış biçimine o kadar alıştık ki, onları sigarayı bırakmak gibi bırakmak mümkün görünmüyor. Bilgisayar hayatımıza girene dek böyle bir makineyi hayal bile edemezdik. “Bunca zaman onsuz nasıl yaşamışız” diye düşündük. Bir süre sonra internet ile tanıştık. Bu kez “internetsiz nasıl bilgisayara tahammül etmişiz” diye düşündük. Ardından cümleler çorap söküğü gibi geldi: “Bilgisayar oyunları olmadan, MP3 olmadan, 500 GB hard disk olmadan, 1.0 Mbps bağlantı olmadan, şu olmadan, bu olmadan” geyikleri yaptık. Nurtopu gibi kullanıcı adlarımız ve şifrelerimiz oldu. Hayatın daha da kolaylaştığını düşünürken çevremizle ilişkilerimiz ya kopma noktasına geldi, ya da chat, forum, mail yollarından daha sanal ilişkiler kurmaya başladık. Teknoloji geliştikçe kabuğumuza çekiliyoruz. Bu durum yıllarca hep olumsuz biçimde yorumlandı, yorumlanıyor. Efendim teknoloji insan ilişkilerini zayıflatıyor, insani değerleri unutturuyor, paylaşımı öldürüyor, tembelleştiriyor, ruhsuzlaştırıyor, asıyor, kesiyor diye… Doğruluk payı yok değil. Çağla yolarken ağaçtan düşerek, bisiklet üzerinde kan ter içinde toz yutarak, inşaat önlerindeki kuma katlardan atlayarak, yağmur çamur içinde top oynayarak büyümüş bir neslin şimdiki ergenleri anlaması hangi oranda beklenebilir? Bilgisayar masası başında zihinlerini uyuşturduklarını düşündüğümüz çocukların obezite, uyuşturucu, şiddet, tuzaklarına düşmelerinin kılıfını bu şekilde uyduruyor olabilir miyiz?

Mahalle kültürüyle büyümek gerçekten özel bir şeydi. Bilgisayarla büyüyen kuşağın da onlar kadar kendilerini savunma hakları olmalı. İyi de neyi, nasıl savunacaklar? Betonlaşmanın oyun alanlarını yok ettiğini, mahalle anlayışının yerini mekanik site yaşantısına bırakmasını, kitap okuma alışkanlığının yerleştirilememesini, ezberci eğitim sistemini, sokaktan korkan ebeveynlerin endişelerini ya da çalışan ebeveynlerin çocuklarına karşı ilgisizliğini, ihmalini bahane etmek sanırım işi çözer. İnsanın kendi kabuğuna çekilmesi güzeldir, özeldir. Hele de kabuğun dışındaki çirkinlikleri düşündükçe. Ben de kendini bu çirkinlikten biraz da zoraki olarak uzak tutup kabuğuna çekilmiş bir lise öğrencisi. Zorakiliği ise hastalığı. Sanal dünyada online oynadığı Archlord oyununda çok yüksek skorlar yapmış bir kahraman. Ne yazık ki bu kahramanlığın gerçek dünyada geçerliliği yok.


Archlord oyunu ile Ben’in günlük yaşamında karşılaştığı bazı olayları, sıkıntıları anlık pencereler açmak suretiyle canlandırarak paralellemesi çok iyi düşünülmüş bir kurgu şekli. Gerçek yaşam ile hayal dünyalarımızı karıştırdığımız / karşılaştırdığımız anlara benziyor. Archlord diyarının cesur yürek şovalyesi Ben’in sınıfta sözde normal öğrenciler tarafından düşürüldüğü durum, sanal dünyada önemli işler yapmış, rütbeler, masklar, övgüler kazanmış insanların normal hayatlarında çevrelerinden aynı itibarı, sevgiyi, ilgiyi görememelerine benziyor. Tabi Ben’in durumu çok daha zor. Özellikle okul hayatında serseriler tarafından ezilmek, aşağılanmak durumunda kalan öğrencilerin psikolojisi bir yana, Ben gibi otistik bir gencin bu muamelelere maruz kalması kabul edilir şey değil. Fiziksel veya zihinsel özürleri yüzünden normal (!) öğrenciler tarafından hor görülen bu çocukların iç dünyalarının zenginliği ile gerçek dünyanın çekilmezliği arasında sıkışmış ruhları, diledikleri gibi sosyalleşebildikleri sanal ortamlarda nefes alıyor. Üstelik Ben gibi bir özürleri olması da gerekmiyor. Sivilceli olanlar, kısa boylular, aşırı kilolular, kendini fizik olarak beğenmeyenler, karşı cins ile iletişim kurmakta zorlananlar bile dışlandıkları sosyal ortamlar yerine sanal âlemde ferahlıyor, hayata daha bir sarılıyorlar.

Öte yandan işin sadece oyun bölümü çok daha çarpıcı. “Oyun Pedagojisi” diye bir dalın varlığı bile meselenin hiç de basit olmadığının göstergesi. Pedagoglar için bu oyunları online olarak oynayan, kendilerine bir avatar belirleyen, onları e-bay’de başkalarına satan, oyunlar sayesinde tanışıp sosyalleşen insanlar topluluğu mükemmel bir sosyal laboratuar adeta. Mesela bir fenomen haline gelmiş Lineage II oyunu fanatiği 300 kadar Güney Korelinin belli periyodlarla çeşitli aktivitelerde bir araya geldiklerine bazı belgesel kanallarında rastlayabilirsiniz. Aralarında evlenip çoluk çocuğa karışanların, sanal kimliğinin yardımıyla gerçek kimliğini bulanların varlığı bizi şaşırtmamalı. Bilgisayar başında bunca zaman harcamak kimilerine çılgınca gelse de oyun müptelaları için aile, arkadaş, sevgi, beslenme, zaman, uyku gibi hayati kavramların ötelenmesine yol açacak derecede önem arzediyor.

Bu oyunlarda başarı ve başkaları tarafından kabul görme, günlük hayattakinden çok daha kolay elde ediliyor. Çünkü gerçek dünya, insanların arzularını, eğilimlerini, beklentilerini, yeteneklerini karşılamaya yetmiyor. Onları güç durumlara sokuyor, aşağılıyor. Online oyun siteleri, sanal sohbet odaları, forumlar, bireye kendini değişik alanlarda özgürce ifade etme alternatifleri sunuyor. Çift kişilikli insanlar gün geçtikçe çoğalıyor. Avatarları hep yanımızda taşıyoruz. Gündüzleri durakta, okulda, ofiste, çocuk bahçesinde, umumi tuvalette gördüğümüz bazı insanlar, geceleri dünyayı kötülüklerden korumak için saatlerce savaş veriyorlar. Bir insanın diğer insanlarla ilişkileri arzu edildiği gibi değil diye suçlanmasına çoğu zaman anlam veremiyorum. Herhangi bir mental rahatsızlık haricinde de insanların kendilerini etraftan soyutlama hakları olmalı. Kendini dinlemek, başkalarını dinlemekten çok daha faydalı olabiliyor. Bilgisayar oyunları karşısında saatlerin harcanması anlamsız gelse de, orada belli bir hayata tutunma mücadelesi veriliyor. Bu oyunlarda kazanılan stratejik düşünme, strese karşı direnç, ekip çalışması bilinci, manevra kabiliyeti gibi yetilerin gerçek hayatta da yarar sağlayıp sağlamadığı, yani oyunların insanları pasifleştirmeyip ve aptallaştırmayıp daha mı zeki yaptığı tartışması, bu oyunlar var olduğu müddetçe sürüp gidecektir.


Ben gibi insanlara rastlamışızdır. Çok zeki olmalarına rağmen bunu gösteremeyecek kadar içine kapanık, dengesiz veya tedirgindirler. Çok basit soruları cevaplayamaz, diyalog kuramaz, sadece bakar, bazen de manasızca gülümserler. Fakat kafalarından geçenlerin neler olabileceğini filmde Ben’in monologlarının derinliğinden az da olsa anlayabiliriz. Bir otistiğin beynine girilmiş de oradan yazılmış senaryo anları mevcut. Ya da bilmediğimiz için bu ruh halinin bize yansıyan en derin tespitleri. En azından sağlıklı insanların onlarla empati kurduğunda hissedebileceklerinin adını koymaya çalışan kısa analizler. Sorunun farkında olmak ama çözmek için bir şeyler yapamamak değişik bir felç durumu. İçerdekilerin dışarı çıkarılamaması, sevgi ve nefretin yönlendirilemeyişi o kadar çaresizleştirir ki, intihar etmek bir ergen için daha kolay ve kesitrme bir çözüm gibi görünebilir. Kötülerin kötülüklerini tüm insanlara ifşa ederek onları herkesin içinde utandırmakla adalet sağlanabilir. İntihar olgusunu basit bir kandırmaca ile kullanarak “ne olursa olsun intihar çözüm değildir” mesajı verilebilir. Bu sayede kötülerin vicdanlarıyla yüzleşmelerine, tövbe etmelerine vesile olunabilir.

Kendimizi Ben’e kötü davranan öğrencilerin yerine koyalım. Kötülüklerimizin bu şekilde geri dönüşümü bizi ne ölçüde rahatsız ederdi? Belki o kadar ileri gidemeyecek kadar kötü olmadığımızdan empati kurmakta güçlük çekiyoruz. Peki kötülük bu kadar anlayışlı, bu kadar kolay pes ve tövbe eden bir olgu mu ki, didaktik mesajlarla her şeyin düzelebileceğine dair iyimserlik aşılasın? Ben’e kötülük eden serserileri de tanıyoruz. Onlar her yerdeler. Değil sinevizyon gösterisi, havai fişekli multimedya şovu da yapsanız, birçoğu daha saati dolmadan aynı davranışı sergileme eğilimindedir. Ders almaları için farklı kuvvetler gerekebilir. Finalin kilisede yapılması ve iletilmeye çalışılanın vicdani dokusu bu güzel filmi kafamızdaki adalet anlayışının neresine koyar görecelidir. Sanal ve epik bir coğrafyanın karizmatik kahramanı Ben’in eline pompalıyı alıp okulda önüne gelene kurşun yağdırmasını beklemek, böyle bir filmin doğasına ters olduğu gibi, zaten bulunabilecek adil çözümlerin en kolaya kaçanlarından biri olacaktır aynı zamanda. Fakat bunu bile çözüm olarak gören bir adalet anlayışı gerçekten yaşıyor.


Nic Balthazar
, sanal alemin Ben X’i ile otistik Ben arasında bir Dr. Jekyll and Mr. Hyde yaratmaya çalışmadığı için bir izleyici olarak memnunum. Fakat Ben’i belli bir karşıtlıkla özdeşleştirmemiz gereken savaşçı Ben X ile arasındaki istem dışı farklılıkların gayet iyi işlenmesine rağmen, finalin sağduyuya yakın duran adalet içeriği herkesi tatmin etmeyebilir. Çünkü film aslında bizi gerçekten sinirlendirme başarısı göstererek sağduyu mesajları vermeye çalışıyor. Bunu her bünye içine sindiremez. Hastalığın getirdiği çaresizlik duygusunu mükemmel yansıttığı için de iyi bir film Ben X… İzleyen olarak filmlerde ele alınan bu çaresizliğe alışmak bana göre belli bir sinema olgunluğu da kazandırıyor. “Bir an önce intikam alınsın, kötüler ölsün, iyiler kazansın, hemen yatağa girsinler, detaylar sadece zamana oynayan fazlalıklardır” düşüncesi ile izlenecek filmler ayrıdır, Ben X gibiler ayrı. Oysa bilinmez veya farkında olunmaz ki, klişe de olsa bazen öz o ayrıntılardadır.

2 Mart 2010 Salı

Edge Of Darkness (2010)

Yönetmen: Martin Campbell
Oyuncular: Mel Gibson, Ray Winstone, Danny Huston, Bojana Novakovic, Jay O. Sanders, Shawn Roberts, David Aaron Baker, Caterina Scorsone
Senaryo: Andrew Bovell, William Monahan
Müzik: Howard Shore

Thomas Craven, cinayet masası dedektifi ve kızını yalnız büyüten bir babadır. Evden ayrıldıktan sonra çalışmaya başlayan 24 yaşındaki kızı Emma, babasını ziyarete geldiği gece vurulunca herkes hedefin Craven olduğunu düşünür. Ancak Craven bu durumdan şüphelenmeye başlar ve kızının ölümünü araştırmaya karar verir. Araştırma onu, kızının gizli yaşamına, devletin gizli işlerine ve kanıtları yok etmekle görevli devletin gizli adamı Darius Jedburgh’e götürür.

Evladını kaybetmiş polis babanın hiyerarşik biçimde bundan sorumlu kötü adamların kıçını tekmelemesi gibi son derece basit bir konu üzerine dev bir şirket/derindevlet/hükümet üçgeninin karanlık ilişkilerini kondurmak artık gerekli hale geliyor. Yoksa günümüzde özgün bir hikâye olmadığı sürece sırf kuru bir intikam temasından ekmek çıkarmak zor. Bunun farkında olan Hollywood yapımcılarının aklına belli başlı isimler gelmeye başladı. Bunlardan biri de William Monahan. Kuşbakışı görünümde filmin intikam öyküsü ve politik yönü iyi ilişkilendirilmiş görünse de, anlatım olarak tişört üzerine smokin giymiş bir havası var. Büyük ihtimalle yapımcılar masa başında ortaya böyle tek cümlelik bir intikam konusu atmışlar, sonra bu temayı güncel anlamda politize etmesi için Monahan’ın kapısını çalmışlar. Monahan aslında siyaseten doğru şeyler söylüyor. Karmaşık ilişkiler yumağıyla bir kedi gibi oynamayı seviyor. Ama işi muhalif mastürbasyona dönüştürmeye başladığında fantezilerinin seviyesini sokaktaki halkın en basit çözüm önerileri düzeyine indiriyor: Mesajını verdikten sonra bir intihar bombacısının, bir mafya babasının, bir senatörün kafasına sıkmak! O kadar kirli çamaşır gösterdikten ve onları makinenin bile temizleyemeyeceğini imâ ettikten sonra, kökten çözümün en azından ekran başındaki yürekleri soğutacağını bildiğinden, çürümüşlüğün uzun kollarını ifşa eden o sahip çıktığı gerçekliğe ters düşmeyi göze alıyor.

Monahan’ın ustaca birbirine bağladığı kabloları, entrika, çıkar, yolsuzluk, yalan, çürümüşlük teorilerini ve politik yüklenmelerini filmden çıkardığımızda elimizde sadece aynı kızgın ve yalnız adam çemberinden defalarca geçmiş Mel Gibson kalıyor. Kırışıklıkları daha bir belirginleşmiş de olsa kendine has mimikleri ve psikopata bağlamış Paul Kersey, Harry Callahan ekolünün 90’lar temsilcisi Gibson tiplemelerini özlemiş olanları memnun edecektir mutlaka. Sanırsam ve sallarsam kendisi film anlaşmalarına belli başlı bazı sahnelerin eklenmesi yönünde maddeler koyduruyor. Yoksa filmlerinde birbirine çok benzeyen kavga, infaz, ayar verme sahnelerine bu kadar fazla rastlamazdık. Tabiî Monahan’ın da gazıyla özellikle Bennett’a, avukat Sanderman’a ve senatöre gözdağı verdiği sahneler gayet kapı gibiydi. Aksiyon yönünde ise daha çok şok edici olanları dikkate değerdi. Vertical Limit gibi denk geldikçe tekrar izlemekten keyif duyduğum bir filmi hesaba katmazsak, iki Bond ve iki Zorro filmi dışında pek tanınmışlığı olmayan Martin Campbell, nasıl olması gerektiğini yerine getiren, ama aşamayan bir yönetim sergiliyor bana göre.

Lâkin filmin kafa yorduğu karmaşık ilişkileri diyaloglandıran kısımlar dışında, “bu nasıl böyle oldu şimdi” demeye bile utanacağımız saçmalıkta sahneler de bulunuyor. Mantık ve devamlılık hataları, filmin takındığı ciddiyeti yer yer kevgire çeviriyor. Bu yüzden filmin (eski bir TV dizisinin geliştirilmiş hali de olsa) polisiye aksiyon/dram kısmını Andrew Bovell’ın, aktüel politik entrika kısmını da Monahan’ın yazmış olduğu fikrine kapılıyor insan. Böylece zekâ ve abukluğun yarattığı kan uyuşmazlığı göze batıyor. Hükümet ile çevreci geçinen büyük şirketlerin karanlık hukuğunu basına ve kamuoyuna sevimli gösterecek veya çarpıtıp zaman aşımına uğratacak, sonra da unutturacak Jedburgh gibi iş bitiricilerin şeytana pabuç bırakmayacak ayak oyunlarından bahseden bir filmde, Gibson’ın şirket kötülerinin elinden kurtulduğu sahnenin ne işi var mesela?

Bu kopukluk Monahan’ı sivriltip, hanesine artı olarak eklense de, “peki ya bu kopukluğun asıl sorumlusu bizzat kendisiyse” diye düşündürmüyor da değil. Yani bu adam doğru iplerle düğüm atmada usta, fakat siyaseten doğru savunularını dramatize etmede yetersiz olabilir mi? Değilse bile ince hesapların adamı olarak kendine düşen tarafları yerine getirdikten sonra filmin acemi kalan yerlerine muhalefet etme şansı yok mu? (Söz konusu bir Mel Gibson aksiyonu ise bu sorunun cevabı belli aslında). Yoksa Monahan, Hollywood’un Jedburgh’ü mü? Dört filmlik yazım kariyerinde tamamı kendine ait sadece Kingdom Of Heaven (ki bu dört filmden her şeyiyle en beğendiğim odur) bulunan, The Departed (Infernal Affairs senaryosundan) ve Body Of Lies (David Ignatius romanından) gibi daha çok hazır materyaller üzerine çeşitlemeler yapmada kurtarıcı görünümündeki Monahan, tüm pozitif yönlerine rağmen benim için hâlâ bir muamma. Bu yüzden onun adının geçtiği her yapımı dikkate alıyorum. Tıpkı Stephen Gaghan (Traffic, Syriana), Tony Gilroy (Bourne üçlemesi, Michael Clayton, Duplicity), Matthew Michael Carnahan (Lions For Lambs) yazar ekolünü dikkate aldığım gibi. Yine bir roman uyarlaması olan, Colin Farrell, Keira Knightley, Ray Winstone, Eddie Marsan, David Thewlis isimlerini buluşturacak London Boulevard’da kendisinin ilk yönetmenlik deneyimine tanık olacağım için de o muammayı heyecanla bekliyorum.