28 Eylül 2009 Pazartesi

Parking (Ting che) (2008)



Yönetmen: Mong-Hong Chung
Oyuncular: Chen Chang, Lunmei Kwai, Leon Dai, Chapman To, Jack Kao, Peggy Tseng
Senaryo: Mong-Hong Chung

Tayvan'ın başkenti Taipei'de Mayıs’ın ikinci Pazar günü olan Anneler Günü'nde pasta almak üzere yol kenarına park eden Chen Mo, işi bittikten sonra arabasını engelleyen başka araçlar yüzünden bir türlü çıkamaz. Aracın bulunduğu mahallede başına gelecekler, ona asla unutamayacağı bir gün yaşatacaktır. Basit bir çıkış noktasıyla Chen Mo’nun aracını parkettiği alandan çıkamaması etrafına örülen hikaye, bir süre sonra o muhitte yaşayan esnafın ve bazı komşuların hikayeleriyle katmanlaşarak trajik, komik, dramatik insan manzaraları sunuyor. Normalde içinden çıkılması pek de kolay olmayan veya tatminkar sonuçlar vermeyen bu tip senaryolar, ilk senaryo ve yönetmenlik denemesiyle Tayvanlı Mong-Hong Chung açısından bakıldığında yüzünü kara çıkarmamış.

Gereksiz yere uzatılmış hissi veren bazı sahneler dışında durağan temposu dahilinde bile bir hareketlilik yakalıyor. Tabi bu küçük hikayelerin aksıran tıksıran yönleri de yok değil. Üstelik atmış olduğu düğümleri çözmek için hazırlıklı olduğunu film içerisinde belli de ediyor ki, bu düğümlerin aslında kördüğüm olmadığı gerçeği Parking’i bir parça çaptan düşürüyor bana göre. Yine de bazı sorunların çözümünde takındığı pozitif tavır, Parking’i ölçülü bir gerilim ile masalsı bir sevimlilik arasında başarıyla dengeliyor. Tuvaletteki balık kafası, çiçekli gömlek, bir mahkumun küçük kızına yazdığı mektup, berber dükkanında oynanan akşam langırtı, bir türlü eve ulaşamayan talihsiz pasta ve tabii farklı referanslarla kendini gösteren annelik… Ting che / Parking, ayrıntılara ve onların filmlerde üstlendikleri mühim rollere kıymet veren izleyicilerin daha fazla sevebileceği, “kendisi gibi”, ama yine de “başka” bir film.

25 Eylül 2009 Cuma

Punisher: War Zone (2008)



Yönetmen: Lexi Alexander
Oyuncular: Ray Stevenson, Dominic West, Doug Hutchison, Julie Benz, Colin Salmon, Dash Mihok
Senaryo: Nick Santora, Art Marcum, Matt Holloway
Müzik: Michael Wandmacher

Organize suçla tek kişilik bir ordu gibi çarpışan Frank Castle, gözüne suç dünyasının hevesli gangsterlerinden Billy Russoti'yi kestirir. Russoti'yi gurur kırıcı bir halde bırakan Castle'ın artık yeni bir düşmanı vardır. Russoti, Castle'dan alacağı intikam için Jigsaw ile ittifak yapar. Castle, Jigsaw'un eğitimli askerlerinden oluşan acımasız ordusuna karşı tek başına ayakta durmak zorundadır.

Ses getirmiş bazı yapımların devam filmlerinin farklı yönetmen, senarist, oyuncularla çekilmesi genelde DVD pazarına yönelik B tipi işler çıkarıyor. Mesela hatırladığım kadarıyla Butterfly Effect, Behind Enemy Lines, The Hills Have Eyes gibi filmlerin gereksiz devamları bu şekilde çekildi. Şu sıralarda da The Descent’in ikincisi gündemde. Acaba tam olarak neyin hesabını yapıyorlar? Ya da ilk filmin haklarına sahip kimseler neden böyle tırıs girişimlere müsaade ediyorlar? Atıyorum, ilk filmden kimsenin olmadığı Slumdog Millionaire II: Back To Bombay çekmenin kime ne faydası var? Yine de ilk filmlerin orijinal veya potansiyel devam niteliği taşıyan özelliklerinden böyle ikinci sınıf devamlar çekilmesi çoğu kez gereksiz görünse de, orijinalleri benimsemiş olanlar için gece abur cuburluğu olarak rağbet görüyor. Kör malın kör alıcısı olabiliyor yani. Çoğu gösterime bile girmeden direk DVD-VCD raflarında bitiveriyor.

Punisher: War Zone da bunun son örneği. Hem izledikten sonraki düşüncelerimden, hem de film hakkında çeşitli yerlerden okuduklarımdan yola çıkarak, Punisher: War Zone’un 2004’deki ilk filmden daha dinamik ve daha çizgi romanımsı olduğunu söyleyebilirim. Yani bu kez iş biraz tersine dönmüş, boynuz kulağı tehdit etmeye başlamış görünüyor. Elbette Punisher: War Zone da tipik bir DVD-VCD mamülü. Böyle filmlerin hedefi sinema değil, mağaza gişeleridir zaten. İzlediğim zaman izlememiş olmayı tercih ettiğim The Spirit, Max Payne, Hitman gibi umut bağlanılan çizgi roman-oyun ürünü yapımların iddialı duruşlarına bakıldığında bu filmden üstün hiçbir yönleri olmadığı kanaatindeyim. Alman Lexi Alexander, fena sayılmayacak futbol fanatizmi temalı Green Street Hooligans’tan sonra daha özgün filmler çeker diye umuyordum. Yine de bu filmle ikinci lig sınırlarında vasatın altına düşmeyip, insanların kafa boşaltmak için tercih ettikleri türden aksiyonların altından da kalkabildiğini göstermiş. Bundan sonra daha ciddi teklifler alabilir. Ayrıca esasen bir TV oyuncusu olan Ray Stevenson’ın tartışılmaz karizması, sadık Punisher hayranlarını fazlaca memnun etmiştir diye düşünüyorum.

23 Eylül 2009 Çarşamba

The Acid House (1998)


Yönetmen: Paul McGuigan
Oyuncular: Stephen McCole, Maurice Roëves, Garry Sweeney, Jenny McCrindle, Kevin McKidd, Michelle Gomez, Tam Dean Burn
Senaryo: Irvine Welsh
Müzik: Dan Mudford

Acid kültürü, sağlıksız akımlar yaratmayı, onları tüm dünyaya yaymayı, sonra da buruşturup çöpe atmayı, hatta kendi yaratığıyla dalga geçmeyi çok iyi becermiş İngiltere’nin dünyaya yeni bir oyunuydu. Onca akım arasında sıkı sıkıya bağlandığı, üstüne üstlük ritüel hale getirdiği de yok değildi. 80’lerdeki Acid fırtınasını ülkemize kadar yamamaya çalışan Ömer Karacan’ın TRT’deki Number One programında salyangoz satmaya başlaması, bizim gariban gençliğimizde tamiri imkansız yaralara yol açtı. Neyse ki bu yara Smiley çıkartmaları ve Pump Up The Jam’den öte gidemedi. Fakat modayı her haliyle takip etmeyi erdem sayan hali vakti yerinde ailelerin çocukları acid triplerini yaşamayı da ihmal etmedi. İngilizin, midesi eczaneye dönmüş gençliğinden geri kalınacak değildi ya! Zamanla önüne geçilmez bir hal alan uyuşturucu çılgınlığı, bizim harçlıklarıyla Smiley ürünleri alan kuşağımıza Blue Jean ve Ahu Tuğba’lı, Nuri Alço’lu filmler vasıtasıyla sirayet etti.

Tıpkı futbol gibi acid de sıkı sıkı bağlanılan, ritüelleşen, kültürleşen bir boyut kazandı. Müzik sertleşti, beat artık breakbeat oluverdi. The Chemical Brothers, Fatboy Slim, Prodigy gibi klüplerde, konserlerde trip (uyuşturucunun bünyeye halüsinasyon, orgazm, bulantı, kusma, sıyırma şeklinde geri dönüşümü) seansları düzenleyen, DJ geleneğine sıkı sıkıya bağlı işinin ehli gruplar belirdi. Evet biz kafayı buluyoruz ama bu, mesihi olunacak bir meret değil de diyebiliyorlar en azından. Onların tek derdi müzik olduğu için severim. 90’larda kendimizi de içinde bulduğumuz X Kuşağı’nın Grunge ile birlikte en radikal sözcüleri olmuşlardır. Lakin müzik tarağına bez uydurmaya çalışan DJ bozuntuları yüzyılımızda da iş başındalar. Müzik piyasasında tutunamayanlar, acid piyasasında, bu işin mafyasının en has adamı konumuna geçtiler.


Irvine Welsh - Paul McGuigan

Bu akımı salt müzik bazında düşünmek, güçlü akımların doğasına aykırı. İskoç yazar Irvine Welsh, Trainspotting romanıyla gerçek bir alternatif edebiyat diline imza attı. Bu o kadar güçlü bir dildi ki, Manchester’lı Danny Boyle, romanın filmini çektiğinde muhtemelen bunun bir devrim yaratacağını tahmin etmiyordu. Edemezdi çünkü hem X Kuşağını anlatan, hem de X Kuşağını yere seren bir filmin, başta X Kuşağı tarafından sahiplenileceği kimin aklına gelirdi ki! Trainspotting’in dili o zamanlar yenir yutulur cinsten değildi. Welsh’in X Kuşağı manifestosu sadece ezik İskoç’un değil, işçi sınıfı İngiliz’in, 90’ların Grunge çocuğu Amerikalı’nın, eğitim ve sınav sisteminde boğulmuş, aşırı nüfusta kaybolmuş Türk’ün ölçü ölçü tercümanı oldu. Peşindeki kitle haliyle tüm kitaplarını yalayıp yuttu. Edebi yönden çok tartışılsa da, Welsh’in getirdiği soluk, Charles Bukowski kadar olmasa da, onun belirlediği güzergaha uğramamazlık edemiyordu. Sonraki kitaplarının Trainspotting etkisi uyandırması beklenemezdi. O bir kere olur! Bir sürü kitabı mevcut.

İskoç Paul McGuigan’ın Welsh’in üç hikayesinden kotardığı The Acid House, pek tabi ikinci bir Trainspotting vakası değil. Her ne kadar onun dalgacı taraflarından bolca beslense de, bırakın eline su dökmeyi, suyu bile bulamaz. Aslında bulmaya da çalışmıyor. Küfür, seks, futbol, evlilik üzerine bir “trip”. Üzerinde ciddi ciddi düşünülecek sözlere de sahip, gülüp geçilecek derece sululuğa da. Sıradan gidelim:

The Granton Star Cause

Oynadığı mahalle futbol takımından kötü futbolu sebebiyle atılan, sonradan manyak olduklarını anlayacağımız anne-babası tarafından 18’ine gelmesi sebebiyle evden ayrılması istenen, kız arkadaşı tarafından “gerçek bir erkek” olmadığı için terk edilen, patronu tarafından tasarruf nedeniyle işten çıkarılan Boab, gittiği barda Tanrı ile karşılaşır. Tanrı, Boab’un işe yaramaz bir budala olması sebebiyle onu bir sineğe çevirir. Boab insan iken yapamadığını, sinek olarak yapabilecek midir? İnsan veya sinek olmanın bedeli nedir?

Boab’un Tanrı ile yaptığı sohbet gerçekten olağanüstü. Welsh, bir baltaya sahip olamamış herhangi birinin Tanrı’ya sorabileceği ne varsa soruyor. Sigaranın, biranın, küfürün gözüne vuran Tanrı’nın cevapları da bir o kadar tanrısal. “Tanrı, onu görmek istediğin bedende sana kendini gösterir”... Boab gibi birini yarattığı için kendine kızan Tanrı’nın, “size kullanmanız için akıl verdim” demesi belki de Welsh’in inanç rengini ele veren bir ipucu sayılabilir, bilemiyorum. Çünkü söyledikleri gerçekten Welsh’i edepsiz bir disipline sokmuş görünüyor. Nasıl geçtiğini anlamadığım bir bölüm. Kafkaesk. Ayrıca Welsh’in söyleyeceklerini kelimelerle söylediği tek bölüm. Bu bölümün oyuncusu Maurice Roëves. Bu bölümün sahnesi tabiki pub bölümü ve pek tavsiye edilemeyecek ebeveyn sekansı.

A Soft Touch

Johnny ve hamile Catriona evlenirler. Düğünde Tanrı’yı da görürüz. Catriona hakkında ileri geri konuşan bir genci pataklayan kızın abisine övgü dolu sözler söyler. Sonradan anlarız ki Catriona sahiden ileri geri konuşulacak kadar mayası bozuk bir kadındır. Gece dışarı çıkar, eve parayla döner. Tüm bunlar olurken Johnny evde bebekleri Chantal ile ilgilenmektedir. Oturdukları izbe binaya taşınan, mayası ve sütü bozuk olduğu her halinden belli Larry ile karısının ilişkisine karşı çıkamayacak kadar sünepe Johnny’nin yaptığı tek radikal hareket oldukça komiktir. Belki de esas sinek olması gereken Johnny’dir.


Üç bölüm arasında en serti budur. Tabi buradaki sertlikten ne anladığınıza bağlı. Welsh’in Trainspotting’den de aşina olduğumuz bebek saplantısını burada da görmekteyiz. Bu saplantı ne ile ilişkilendirilir sahiden bilmiyorum. Welsh’in özeline ya da çocukluğuna inmek şeklinde bir geyiğe ihtiyaç duyulabilir. Başka türlü söyleyebileceğimiz şey, “bebekler bu kirli dünyanın saf ve temiz kalmış yegane varlıklarıdır”dan öte gitmeyecek bir anlayıştır ki, bu da Welsh’in hiç tarzı değil. Sabır sınırlarını zorlayan bir bölüm. İşte bu tam Welsh tarzı. Şahsen ben, uzun zamandır hiçbir filmde bu derece teste tabi tutulduğumu hissetmemiştim. İnsanlıktan nasibini almamış üç karakter etrafında gelişen bu mini hikayedeki atmosfer, hiçbir ülkenin “işte benim sinemam” diye övünebileceği türden değil. Belki de sırf bu yüzden Welsh ile birlikte McGuigan’ı cesaretlerinden ötürü kutlamak, ya da manyak bu herifler deyip geçmek gerek. Bölüm oyuncusu banko Catriona rolündeki Michelle Gomez. Bölüm sahnesi de tabiki sondaki bilardo salonu sahnesi.

The Acid House

Futbol fanatiği Colin “Coco” Bryce, dünya tatlısı nişanlısı Kirsty ile bir klüpte asitlendikten sonra kendini dışarı atar. Klüpte nişanlısına bebekleri sevmediğini kendi üslubuyla anlattığı için mi bilinmez, o civarda bir ambülansta doğum yapan Rory-Jenny çiftinin bebekleriyle, bir yıldırım çarpması sonrası ruhları yer değiştirir. Coco, çiftin bebeği, bebek de edepsiz Coco olmuştur.


Üç bölümün en komiği bu olsa gerek. Coco’da başka bir sinek adayı. Tanrı’yı bu son bölümde, Coco’nun asit sonrası tribinde hayal ettiği, klisede ağıza ekmek koyma ritüelinde görüyoruz. Tabi ekmek yerine asit var. Bu sahne birçok Hristiyan için Welsh’in çizgiyi aşması demekti, o yüzden oldukça tepki aldı. Ama Welsh gibi bir deli çizgiyi aşmış aşmamış kimin umurunda ki! İskoç Ewen Bremmer, Coco rolüyle harika. Zaten Trainspotting’in Spud’ı olduktan sonra bir dünya starı oluverdi. Snatch, Black Hawk Down gibi yapımlarda gözüktü. En son Woody Allen’in Match Point’inde Dedektif Dowd olarak kısa bir rolde izledim. Welsh ve McGuigan bu bölümde bize gerçek bir trip yaşatıyor. Özellikle The Chemical Brothers eşliğinde izlediğimiz Coco’nun anne-babasının gözüktüğü sahnenin de dahil olduğu bu tecrübe, beni asit atmış kadar etti desem yeridir. Yine Welsh’in bebek takıntısı, ama bu kez bebek Coco olduğu için yine bir edepsizlik sınavı yaşıyoruz. Coco bebeğin etrafında uçan sineğe “bu kesin Boab salağıdır” demesi de ilk bölüme gönderme yapan komik bir ayrıntıydı. En azından bir önceki bölüme göre çok eğlenceliydi. Bölüm oyuncusu açık ara Ewen Bremmer. Bölüm sahnesi de Coco’nun asitinden sonraki uzun gösteri olsa gerek.

Sonuç olarak, bu filmi size öneren insanlardan uzak durun. Irvine Welsh bence her şeyden önce okunması gereken bir yazar. Her ne kadar “fokin”e boğulduysak, o tuhaf ötesi İskoç aksanı beynimizi sulandırdıysa da hikaye anlatımı sıra dışı insanların söyledikleri bir başka oluyor. Trainspotting’i hala izlemeyen varsa hiç bulaşmayın. Bu filmden de en azından onun kadar yere sağlam basan bir film beklemesin. Extreme sporlara vaktiniz yoksa oturduğunuz yerden The Acid House deneyin. Hatta siz kendi başınıza tecrübe ettikten sonra, içinde sansür canavarı taşımayan, ama bu denli rahatsız ediciliklere bulaştığında size komik gelen insanlarla bir defa daha izleyin. Onların tepkilerini izleyin. İçinizdeki Welsh’in ortaya çıkışını görün. Aynı zevki vermedi mi? O zaman biraz para harcamanız gerekecek. Ben öyle abuk sabuk yerlere para harcamam mı diyorsunuz? O zaman soundtrackini bulun, puzzle yapın, balkonda çay için, sevdiklerinizle kırlara çıkın, film izleyin. The Acid House’ı izleyin mesela!

19 Eylül 2009 Cumartesi

Departures (Okuribito) (2008)


Yönetmen: Yôjirô Takita
Oyuncular: Masahiro Motoki, Tsutomu Yamazaki, Ryoko Hirosue, Kazuko Yoshiyuki, Kimiko Yo, Takashi Sasano
Senaryo: Kundo Koyama
Müzik: Joe Hisaishi

Çello çaldığı orkestranın dağılması üzerine bir anda işsiz kalan Daigo, eşiyle birlikte büyük şehirden doğduğu kasabaya dönerek annesinden kalan kafe-eve yerleşir. Gazete ilanından bulduğu iş ile bir anda kendini gelenekler icabı ölüleri tabutlarına koymadan önce son yolculuklarına hazırlayan küçük bir cenaze şirketi çalışanı olarak bulur. Sürpriz sayılabilecek bir sonuçla 61. Akademi ödüllerinde En iyi Yabancı Film Oscar’ını kazanan Japonya yapımı Okuribito / Departures, Japon geleneklerinin ölüleri uğurlama merasimlerini temel alarak ölüm ve sonrası hakkında, yaşayan insanın içinde bulunduğu sakin, tedirgin, hüzünlü ve korkulu ruh hallerini yer yer mizahi öğeleri de kullanarak yansıtmaya çalışan bir dram.
 
Pek fazla suya sabuna dokunmayan, düzensiz ve biraz da gereksiz biçimde dış sese başvuran, temelleri yeterince sağlam atılmamış bir baba-oğul ilişkisini kozlarından biri olarak belirleyen (o kozu da gayet iyi kullanan) film, bu açılardan biraz dağınık ve temposuz görünüyor. Kayıplarını ilginç bir seremoniyle defneden aileler, Daigo’nun fazla derinleşmeyen hayat muhasebeleri, çello çaldığı sahneler, taş mektubu ve dokunaklı final, Okuribito’nun etkili dramatik formüllerini oluşturmakta. Kendisi için fazla sorun yaratmayan, yarattığı sorunları da hüzünlü bir kalıba sokup kimi zaman basit, kimi zaman iyimser müdahalelerle çözen ilk uzun metraj senaryosuyla Kundo Koyama, ölümün aslında bir yeniden doğuş olduğu felsefesiyle üzgünlüğüne ümit de eklemiş.

Mülayim bir çellist olan Daigo’nun yeni mesleğine alışma sürecinin hızı, anlayışlı eşi Mika’nın Daigo’nun mesleğini öğrendikten sonra onu sebepli terk edişi ile sebepsiz geri dönüşü, Daigo’nun kayıp babasının kaybolma gerekçelerindeki tutarsızlıklar gibi senaryo zaaflarına rağmen, filmin kendini tüm bu zaaflardan süzerek yarattığı bitkin ve efkarlı olduğu kadar huzurlu atmosferi, bu eksiklikleri bir şekilde izleyicinin kendi aklında tamamlamasına şans tanıyor denebilir. Bu atmosferin oluşmasında ise tecrübeli yönetmen Yojiro Takita ve görüntü yönetmeni Takeshi Hamada’nın görselliğinin, Joe Hisaishi’nin güçlü müziğinin ve başrol oyuncusu Masahiro Motoki’nin bazen yapmacık, çoğu zaman sade oyununun (bu sayede sağladığı özdeşleşme kolaylığının) etkili olduğu da bir gerçek. Kaliteli dram seven izleyenlerin şans vermesi pişmanlığa yol açmayacaktır.

Zack and Miri Make A Porno (2008)


Yönetmen: Kevin Smith
Oyuncular: Seth Rogen, Elizabeth Banks, Craig Robinson, Jason Mewes, Jeff Anderson, Traci Lords, Katie Morgan, Ricky Mabe, Justin Long
Senaryo: Kevin Smith
Müzik: James L. Venable, Chris Ward

Çocukluklarından beri arkadaş olan ama birbirlerine karşı platonik hisler besleyen Zack ve Miri, ekonomik durumlarını düzeltmek ve acil nakit sıkıntılarını gidermek için yetişkinlere hitap eden müstehcen filmler çekmeye karar verirler. Çekimler başladıktan sonra ise birbirlerine olan hislerinin düşündüklerinden daha kuvvetli olduğunu anlarlar.

Bu bir romantik komedi! Evet öyle olması bekleniyordu da, o kadar küfür ve müstehcenlik arasında nasıl işleneceği merak konusuydu. Kevin Smith'e bağlanmış ümitler, onun geyik üretme ve onun suyunu çıkarma konusundaki başarısını bu filmde de görebilirler. Fikir gerçekten çok iyi. Kiralarını, faturalarını ödeyebilmek, dibe vurmuş mali durumlarını düzeltmek için son çare olarak amatör porno çekmeye karar veren, aynı evi paylaşan, liseden beri arkadaş olan Zack ve Miri'nin komik-romantik macerası, komedisi fazla, romantizmi tamamen klişe bir film. Biraz daha detaya inersek, her iki türdeki Kevin Smith yorumunun nasıl bu orijinal fikri kendi elleriyle baltaladığını görebiliriz diye düşünüyorum.

Bir kere işin komedi kısmı, belki Smith'i Kevin Smith yapan Clerks'de de yaptığı üzere, arkadaşları arasında şakalaşırken bulduğu espirileri senaryo olarak seyirciye dayatmasından ibaret. Tabiî ki o noktada gayet sıkı geyikler döndürüyor. Mesela porno film isimlerinin, popüler filmlerin isimlerine benzetilmesi durumundan çıkardığı şakalar sahiden çok iyi. Bunu, birkaç adım daha götürdüğü Star Whores geyiklerinin kalitesinden de anlamak mümkün. Ancak birbirlerini sevdiklerini porno çekme ve oynama sınırında anlayan Zack ve Miri'nin romantik komedi döngüsüne yerleştirilişi o kadar yapmacık, hızlı ve klişe ki, Smith'in işin romantik kısmından hiç anlamadığı kesin bana göre. Hele de ayrılma için uydurduğu gerekçeleri ve kavuşma için bulduğu kör iki göze iki parmak mesaj formülünü daha farklı ele almak gerekiyor günümüz zeki komedi anlayışında. Yine de güldürüyor, eğlendiriyor, porno izlemiş bünyelere tercüman olan tespitlerde bulunuyor. Ama öte yandan, keşke bu fikri Judd Apatow işleseydi de dedirtiyor şiddetle.

14 Eylül 2009 Pazartesi

Somers Town (2008)

 
Yönetmen: Shane Meadows
Oyuncular: Thomas Turgoose, Piotr Jagiello, Elisa Lasowski, Ireneusz Czop
Senaryo: Paul Fraser
Müzik: John Boughtwood

Aslında Shane Meadows filmlerinin incelemeye ihtiyacı olmadığını düşünüyorum. Yine de filmleri izlemekle kalmayıp, onlar hakkında birşeyler karalama ihtiyacı duyan bazı sinema severleri doldurmaya muktedir filmler çekiyor Meadows. Sarsıcı bir intikam hikayesi, ırkçılık yarasına sağlamca basılan bir parmak veya Somers Town’da olduğu gibi son derece sade ve kısa bir dostluk öyküsü. Gerçi Somers Town’ın herhangi bir filme malzeme olacak bir hikayesi olduğu da söylenemez. O hikaye de tek başına trenle Londra’ya gelen, geldiği ilk gün serseriler tarafından dövülen ve eşyaları çalınan 15 yaşlarındaki Tomo (Thomas Turgoose) ile, Polonya göçmeni işçi babasıyla birlikte yaşayan Marek’in (Piotr Jagiello) dostluğundan ibaret. Hemen hemen aynı yaşlardaki bu iki çocuğun yalnızlıklarını paylaşmaya başlamalarıyla yaşadıklarından film yapılıyorsa, içinde beklenmedik bir trajedi, beklenmedik sosyal gelgitler ve beklenmedik sürprizler ve kırılma noktaları beklenebiliyor. Oysa Meadows sanki hiç de film çeker gibi düşünmemiş Somers Town’ı. Sade akışı, siyah beyazlığı, müsait olmasına rağmen hiç irdelemediği sosyal zemini, 75 dakikalık süresiyle adeta tüm olumsuzluklardan arınmış, izole olmuş bir gerçeklik, bir sıcaklık, bir sevimlilik yayıyor. Tabii alttan alta, hatta sıklıkla alttan üste yaşam zorluklarını, geride bırakılanların hüznünü, rutinliğin sıkıntısını, ergenliğin sancılarını da görünürleştiriyor.

Somers Town’ın meselesi (bir meselesi olduğu düşünüldüğü vakit) genel değil, tamamen Tomo ve Marek’e özel bir kesiti olabildiğince yalın biçimde dile getirmek. Festival ruhu taşıyan düşük bütçeli sade yapımlar, o sadelik içinde yakaladıkları kendilerine has kırılma anlarıyla varlıklarını güçlendirirler. İki çocuğun sıradan karşılaşması, mainstream yapımlarda alışık olunan bakış açılarına göre ilginç olduğu kadar doğal (belki de perdede bu kadar doğallığa pek alışık olunmadığı için ilginç!) diyalogları, çekişmeleri, yaramazlıkları, birbirlerine alışmaları, saflıkları, kurnazlıkları, aynı kıza aşık olmaları ve bu aşkı algılama biçimleri ile sınırsız bir özgürlük içinde, fakat derli toplu ele alınmakta. Tomo ve Marek’in zıt karakterler olması, yalnızlıkları sebebiyle bir araya gelmelerine ve anlaşmalarına engel değil. Zaten zıtlıkların birbirini çekmelerinde bir hakem rolü oynayan yalnızlığın önemi büyüktür. Bu zıtlıkların yansımaları iki çocuğun anlaşma ve alışma süreçlerinde sıklıkla kendini gösteriyor. Tomo’nun uyanıklığı, girişkenliği, vurdumduymazlığı, Marek’in içine kapanıklığı, yaşına göre olgunluğu, iyi niyeti ile çok güzel dengeleniyor. O denge, ortak noktaları ve ortak karakter özelliklerini su yüzüne çıkarıyor.



Uyumsuzluklara, uyanıklıklara, yaramazlıklara rağmen Tomo ve Marek için en belirgin ortak özellik ise saflık. Kendilerinden yaşça büyük güzel Fransız garson Maria’ya olan duyguları her ikisinde farklı yansımalar gösterse de, o duyguların çocuksu bir masumiyetle yıkandığı anlaşılıyor. Bunu Maria’yı tekerlekli sandalye ile evine bıraktıkları, filmin en özel sahnesinin hissettirdiklerinden de çıkarmak mümkün. Maria faktörü, Tomo ve Marek’in ona karşı hissettikleri duygunun farklı yansımaları kadar, ikisinin dostluğunun Maria ile birlikte vakit geçirme, onu paylaşma, hatta onu görmek için beraber Paris’e gitme planları yapma seviyesine geldiğini de gösteren dengeyi ifade ediyor. Platonik aşk mağduru ergen duygusallığı yerine, Maria’dan gördükleri abla veya dost sıcaklığının yalnızlıklarında bulduğu karşılığı yitirmemek üzerine bir dostluk yaşıyor Tomo ve Marek
 
Terk edip gittiği ailesi hakkında hiç bilgi sahibi olamadığımız Tomo ve samimi biçimde hoşgörü sahibi babası ile yaşayan, buna rağmen anne özlemini çok içli biçimde dile getiren Marek’in bu yalnızlıklarına buldukları kusursuz bir karşılık olarak Maria, sıkıntılı ve gri bir İngiltere gökyüzüne doğan güneş gibi iki arkadaşın yüreğinde çiçekler açtırıyor. This Is England’daki Shaun hayatının en güzel gününü yaşıyordu. Burada da Tomo ve Marek hayatlarının en güzel gününü yaşıyorlar. Belki o günler başkalarının zevkine uymaz, sıkıcı ve anlaşılmaz gelebilir. Oysa ergenliğin eşiğindeki bir çocuk için, “kimse beni anlamıyor, her şeyden ve herkesten nefret ediyorum” ergenliğinin eşiğindeki bir çocuk için böylesi tertemiz anları bulup, onları yüceltmek çok daha kolaydır. Çünkü yaşadıkları zamanın, mekanın, insanların boğuculuğu arasında geliştirdikleri seçicilik kadar, kendini kapıp koyvermenin de bu özel anlara anlam yüklemesi kaçınılmazdır bir yerde. Çünkü zamana karşı yıpranmış olsa da, hepimizin ergenliğinde yaşadığı bir “hayatımızın en mutlu günü” mutlaka vardır. Bu özü arka arkaya iki filminde kullanan Shane Meadows, belli ki o dönemlerine olan bağlarını koparmamış, ergenliğini canlı tutmayı başarmış.



Günümüzde türlü türlü yaramazlık potansiyeline sahip ergen duyarlılığına, çocuk masumiyetine hakim çok az yönetmen var. Shane Meadows da onların en önde gelenlerinden. Onun masumiyet anlayışı, kanlı intikamlar, ırkçı baskılar, yontulmamış aşklar arasından filizlenen gerçeklikte. Her ne kadar senaryosu bu kez kendisine değil de yaşıtı Paul Fraser’a ait olsa da Somers Town, tüm mütevaziliğiyle kocaman bir film aslında. Zaten ortada bir senaryo varmış gibi de durmuyor. Bu senaryoyu o yıllarıyla barışık, farklı ergen psikolojilerine karşı objektif, ilk aşkını unutmamış herhangi bir amatör de yazabilirdi. Bu senaryoyu siyah beyaz olarak filme almak, kağıt üzerindeki o objektifliği, saf aşkı, barışıklığı olgun suratlardaki kırışıklığa kondurmak kolay olmasa gerek. Shane Meadows’dan Dead Man's Shoes ve This Is England sonrası Somers Town’ın gelmesi de bunu gösteriyor. En azından şimdilik kendi yolundan gitmeyi tercih eden ilkeli bir sinemacı olmasını takdir etmeli, mainstream’in onu bir süre keşfetmemesini ummalı…

10 Eylül 2009 Perşembe

This Is England (2006)


Yönetmen:
Shane Meadows
Oyuncular: Thomas Turgoose, Stephen Graham, Joseph Gilgun, Jo Hartley, Andrew Shim, Vicky McClure, Rosamund Hanson, Perry Benson
Senaryo: Shane Meadows
Müzik: Ludovico Einaudi

12 yaşında, babasını Falkland Savaşı'nda kaybetmiş bir çocuk olan Shaun, bir gün karıştığı bir kavga sonrasında dazlaklardan oluşan bir sokak çetesinin arasına karışır. Kimseye zarar vermeden kendi hallerinde takılan bu grubun içinde siyah bir üye de dahil çeşit çeşit insan bulunmaktadır. Fakat bir gün liderleri olan Woody'nin hapisten yeni çıkan bir arkadaşının aralarına katılması ile herşey değişecektir. Combo, hapiste geçirdiği yıllarda oldukça radikalleşmiştir. İngiltere'nin, sadece beyaz İngilizlere ait olduğu düşüncesi ile grubun üyelerini radikal harekete katılmak için provoke etmeye çalışır ve bunda da büyük ölçüde başarılı olur.

Mükemmel bir kolajla ve Toots & The Maytals’ın 54-46 Was My Number şarkısıyla oluşturulmuş jenerikle başlıyor This Is England.. İngiltere tarihinin en karmaşık dönemlerinden olan 80’li yıllardan, Margaret Thatcher’dan, Duran Duran’dan, işçi eylemleri ve Falkland harekatının arşiv görüntülerinden derlenmiş bir kolaj. Benim için çok özel bir film olan Dead Man’s Shoes’un yönetmeni Shane Meadows’un yeni filmi This Is England.. Filmin adı bile insanı heyecanlandırıyor. A History Of Violence, Crying Out Love In The Centre Of The World gibi katmer katmer açılımları olan, son nokta bir isim.. Ama Bruce Springsteen’in artık klasikleşmiş muhteşem Born In The USA parçası gibi sadece ismen yobaz çağrışımlar yaptırması tehlikesi de var. O şarkıda Patron, ülkesinin hükümetini, Vietnam savaşını, ekonomisini, vefasızlığını eleştiriyordu halbuki. İşte This Is England’ın isimsel duruşu da çok başka. En basit haliyle koyu milliyetçi zihniyeti eleştiren fena halde cesur bir isim. Ülkenizin milliyetçilik damarına basan bir filme bu ismi vermek çok önemli. İngiltere’nin bu damarı özellikle Blair cadısı Thatcher’ın 6 hafta süren Falkland savaşı, vergileri ağırlaştığı, ekonomik krizin yol açtığı işsizlik, yolsuzluk, arsızlık döneminin kaynayan kazanında daha da belirginleşti. Gerçi çok sonra Blair’in bizzat kendisi göreve geldi, ancak onun misyonu da uşaklıktan öte gitmedi.


Sömürge düzeninin kaçınılmaz sonuçlarından biri olarak ülkede, Hindistan, Pakistan kökenli nüfusun yoğunlaşması da, İngiliz vatandaşlarının “sahip çıkma” dürtülerini harekete geçirdi. Ucuz iş gücü sağlayan, gelenek göreneklerini de beraberinde getiren, zamanla kendi işlerini kurabilecek seviyeye gelen bu insanlar, artık bazı İngilizlerin onları hep görmek istedikleri sömürge alt sınıfından çıkmaya, kendi ayakları üzerinde durmaya başladılar. Dağdakiler tarafından kovulduğunu düşünen bağdaki İngilizler arasında tehlikeli hareketler, eğilimler belirdi. Sanki vakti zamanında sömürge olmayı kendileri istemiş gibi, insanca yaşamanın yollarını arayan yabancı kökenlilere karşı düşmanca tavırlar takınmaya başladılar. Aslında bu konuştuklarımız sırf İngilizlere mahsus durumlar değil. Irkçılıktan muzdarip çoğu gelişmiş ülkede bu yansımaları hala görüyor, duyuyoruz. Çoğumuzun da çeşitli durumlar için milli hassasiyetlerimiz mevcut. Basıldığı vakit hoşnut olmayacağımız bazı damarlarımızın acısını neden milletler bazında çıkarmaya uğraşıyoruz ki? Böyle yaparak masum insanların, insan olan insanların haklarını da yiyoruz. Neyse, bu konu hakkında söyleyeceğimiz diğer şeyleri başka filmlere de saklamak adına, Shane Meadows’un çok manidar şeyler söylediği This Is England’a geri dönelim.

Herhangi bir olaya, olguya, tarihi döneme “çocuk gözüyle bakmak” ifadesi sıkça kullanılır. Nedir bu işin aslı? Çocuk gözü ile yetişkin gözü arasındaki farklar nelerdir? Elbette çocuk gözüyle bakıyorum diyerek tamamen çocuklara yönelik yapımlar çekilmemiştir. Lakin, kor ateşlerde yanan bir dönemin ortasına yerleştirilmiş çocuk figürleri çok daha şiirsel, çok daha duygusal, çok daha sembolik anlatımlar için bulunmaz nimettir adeta. Bir top, bir uçurtma, bir çocuk şarkısı, oyunu veya masalı, ifade şeklinize şekil katacak kadar anlamlı, bunun yanında sert eleştiriler getirmeniz yönünde de kolaylaştırıcıdır.

Ama öte yandan, duygu sömürülerine de hedef tahtası olma tehlikesi vardır ki, işin o boyutunun cılkını çıkartmayı çok iyi beceren yönetmenler de yok değil. Olayları gözünden gördüğümüz çocuğun tasarlanış şekli çok önemli. Sevimsiz, ukala bir imaj bırakabilecek veya yaşından çok çok zeki çocuk tiplemeleri, iyi bir filmi bile sabote edebilir. Çünkü filmin gidişatında, bizden o çocukla özdeşlik kurmamız, ona üzülmemiz, sevinmemiz, acımamız, bunun yanında umudun sembolü olarak görmemiz beklenir.Bunların hiçbirini ya da önemli bir kısmını bize hissettiremeyen çocuğun gözlerinden baktığımız tablo bulanık olacaktır. Peki afacan Thomas Turgoose’un canlandırdığı afacan Shaun, bu söylediklerimizin neresinde duruyor. Çünkü This Is England’ın kaderi büyük ölçüde ona bağlı. Sıkıcı derecede uslu bir çocuk olursa Sahne Meadows’un bile elinden bir şey gelmeyecektir.


Shaun
uslu olmasına uslu bir çocuk. Tabi usluluk kavramından ne anladığınıza da bağlı. Babasını Falkland savaşında kaybetmiş, hippi eskisi annesi ile yaşayan, okulda alay konusu olduğu Erol Büyükburç paçaları yüzünden kavga ettiği gün Woody ve zararsız arkadaş grubuyla tanışan, onlarla sıkı dostluklar kuran Shaun’un Shane Meadows ile olan isim benzerliğinden bilmiyorum bahsetmeye gerek var mı. Gruptakilerden yaşça küçük olmasına rağmen kısa sürede kaynaşan, grubun maskotu haline gelen, hatta ablası yaşındaki Cindy Lauper'dan bozma Smell ile flörte bile başlayan Shaun için hayatının en güzel günleridir bunlar. Ta ki birgün Woody’nin eski dostu, onun için üç yıl hapis yatmış bir dazlak olan Combo hapisten çıkıp bu güzel gruba musallat olmaya başlayana dek. Koftiden milliyetçi duygu sömürüleri ile herkesi tedirgin eden Combo’nun ne mal olduğunu bilen Woody, hiç düşünmeden Combo ile yollarını ayırıyor. Çok sevdiği Shaun’u da yanında götürmek, Combo salağının pençelerine bırakmamak istiyor. Fakat Combo’nun Shaun’a Falkland’da ölen babası üzerinden yaptığı duygu sömürüsü işe yarayınca, biz de 12 yaşındaki Shaun’un gözlerinden çok güçlü bir İngiliz milliyetçiliği veya evrensel anlamda bir milliyetçilik eleştirisini diken üzerinden hiç inmeden izlemeye başlıyoruz.

Shaun
’un kendinden büyüklerle yaşadığı iletişim çeşitlerinde görülen en belirgin özellik saflık. Yanlış anlama olmasın, Shaun çok zeki bir çocuk. Ama etrafında hep kendinden büyük gençler olunca, tecrübe eksikliği onun vereceği kararları çok etkiliyor, bu yüzden sağlıklı seçimler yapamıyor. Bu durum Shane Meadows’un hikayesindeki gerçekliği daha da pekiştirmekte. Çünkü çocuk gözüne sahip olduğunu savunan filmlerin mühim handikaplarından biri, tecrübesizliğinden adımız gibi emin olduğumuz bazı çocuk kahramanları 42 yaşın olgunluğunda göstermektir. Buna inanmamız için bize hiç geçerli sebepler de sunamazlar. Ama Shaun’u çok kolay kabullenebilir, bağrınıza basmak isteyecek kadar sevebilir, hatta yanlış seçimlerini bile anlayabilirsiniz. Çünkü o seçimler için Shaun’un gerekçeleri kötülükten, yobazlıktan çok uzak diyarlara aittir. Kime neden karşı olduğunu tam idrak edemeyecek kadar çocuk masumiyetinin sembolü, etrafına köpükler saçan dazlak zihniyetlerin ortasında dımdızlak kalmanın çocukçasıdır Shaun...


Meadows’un içindeki çocuğun yansıması olan Shaun’u bu denli doğal, tüm kapıları açık, tüm duvarları yıkılmış halde vermesi, izleyene olan saygısı kadar kendi ile barışıklığının da ifadesi olarak görmek gerek. Shaun rolüyle, tip olarak cuk oturduğunuz bir role nasıl karakter, sadelik, şan, şeref katabilirsinizin dersini veren küçük oyuncu Thomas Thurgoose’un ilk filmi olduğuna inanmak güç. Bu konuda 40 yıllık oyuncu olanların fikrini de almak istiyor insan. Dead Man’s Shoes’daki Richard ve Anthony kardeşler gibi unutulmaz bir karakter ile daha tanışıyoruz. Ama üzücü bir olay var ki, o da filmden sonra Thomas’ın annesi Sharon Thurgoose’un ölmüş olması. Shane Meadows da jest olarak filmi Thomas’ın annesine ithaf etmiş. Ayrıca filmde Snatch’den Tommy karakteri olarak hatırlayacağımız oyuncu Stephen Graham’i, barut fıçısı dazlak Combo rolüyle çok iyi bulduğumu belirteyim. Gerçekten olması gereken tüm negatif elektriği film için üzerine yüklemeyi başarmış bir görünümdeydi. Pakistanlı Milky olarak önemli bir rolü olan Andrew Shim ise tüm Meadows filmlerinde görünmüş. Diğer genç oyuncular da Meadows tarafından çok iyi motive edildikleri belli bir biçimde oynamaktalar.

Dead Man’s Shoes ile farkına vardığım Shane Meadows hadisesinin bendeki üçüncü ayağını oluşturuyor This Is England. O filmden sonra saldırıya geçtiğim Meadows külliyatından sadece Once Upon A Time In The Midlands’i bulabilmiştim. Robert Carlyle, Rhys Ifans gibi hastası olduğum İngiliz oyuncuların varlığına rağmen çok sıkıcı bir filmdi. A Room For Romeo Brass’a ulaşma çabalarım ise tüm zorluklara karşın sürüyor. Ne olursa olsun, Meadows’un filmlerinde yarattığı bitkin-bıkkın İngiliz kara bulutları altında yaşayan anlatım gücünü seviyorum. Kalemi, kamerası, fikirleri ve uygulamalarıyla, basit kaçabilecek övgülerden çok daha fazlasını hak eden bir yönetmen. This Is England bir Shane Meadows filmi!

8 Eylül 2009 Salı

Dead Man’s Shoes (2004)


Yönetmen: Shane Meadows
Oyuncular: Paddy Considine, Toby Kebbell, Gary Stretch, Jo Hartley, Paul Hurstfield, Seamus O'Neill, Stuart Wolfenden
Senaryo: Paddy Considine, Shane Meadows
Müzik: Aphex Twin

Dead Man’s Shoes bir intikam filmi. İngiltere’de bir kasabada 7 kişilik küçük bir uyuşturucu çetesi, kendi aralarında çılgınca eğlenirken aralarına zihinsel özürlü Anthony’yi de alırlar. Zalimce onunla alay eder, türlü eziyetlerde bulunurlar. Birkaç yıl sonra Anthony’nin ordudan dönen ağabeyi Richard, ona yapılanların intikamını almak için kasabaya gelir. Olaylar gelişir. Hem de nasıl gelişir. Tipik bir intikam hikayesi olan bu kısa künyeyi okuduğumda beni tek cezbeden yönü İngiliz aktör Paddy Considine olan filmi izleyip izlememe konusunda tereddüt ettim. Shane Meadows'u tanımıyordum. İzledikten sonra ise, “tipik” kelimesinin bu film için düpedüz hakaret olduğunu anladım. O kadar da basit değil. İçim acıdı, boğazım düğümlendi, uyuyamadım. Dead Man’s Shoes herhangi bir intikam filmi değil. Hatta herhangi bir film bile değil. İlk anlarından itibaren yakamıza yapışan, sürükleyen, bittiğinde serbest bıraktığı sanılan, ama iyileşmesi günler sürebilen yaralar bırakan kusursuz bir dram. Kusursuz oluşu, kusurlarını göremeyecek kadar etkilenmiş olmamdan kaynaklı bir kusursuzluk. Dead Man's Shoes hakkında yapılacak her türlü yorum, kesilecek her türlü ahkam, aranacak her türlü sembol / metafor / anafor, boşlukta amaçsızca savrulan cisimlerden farksız olacaktır. Tıpkı bu yazı gibi.



İntikam olgusu sinemanın vazgeçilmezlerinden. Bir intikamı işlemek öyle kolay değildir, olmamalı da. İntikam duygusu ele alınırken yüksek dozda ikna gerektirir. Hristiyan öğretisindeki gibi yapılan kötülüğe diğer yanağını çeviren anlayışa haiz şekilde davranan bir karakter, ödeşme kavramını ailevi mesaj kaygılarıyla kötüleri bile yola sokacağına inanan saflıktaki Amerikan sit-com mantığıyla özümsemişler dışında kimsenin ilgisini çekmez. Madem diğer yanağını çevirmeyecek, bari intikamı alınacak unsurların temelleri sağlamlaştırılmalı ve hakkıyla öcünü almalı ki izleyen başkasının aldığı intikamla ekran başından mutlu ayrılabilsin. The Sting veya Dogville gibilerini gördükten sonra intikam temalı filmler için kendi çıtamı hayli yükseltmiş, her önüme gelen intikam filmine pas vereceğimi düşünmemiştim. Dead Man’s Shoes’ı gördükten sonra ortada ne çıta kaldı, ne de pas!

Çünkü Richard'ın intikamı, hem Richard'ın intikamı, hem bizim intikamımız, hem de insanlıktan çıkmış kötülere karşı insanlıktan çıkmaktan başka bir çözüm yolu bulamamış sıradan bir insanın sıradışı intikamı. İstesem de kafa karıştırmaya çalışamam. Kafam zaten karışık. İntikam gerekçeleri, intikamın kendisi kadar anlamlıdır bir yerde. İntikam bir insanın yüreğini soğuturken, başka birinin yüreğindeki muhtemel pişmanlık hislerine kulak asamayacak kadar gözünü karartmış bir duygudur. Pişman olmak, onun geçmişini temize çıkarmaya yetmez her zaman. Geç kalınmıştır bir yerde. İşlediği suçun cezasını yıllarca çekmiş bir mahkumun yıllar sonra hapisten çıkınca intikam almak istemesi ile tam tersi, normal bir insan olmak isteme hakkı arasındaki masumiyet, suçlu veya suçsuz oluşu ile ilişkilendirildiğinde kafalardaki adalet terazisi de yolunu şaşırıyor. Bu hikayeyi başımıza çorap gibi ören Considine ve Meadows, intikamdan gözü dönmüş bu yolunu şaşırma halinin izini sürerken aslında gözlerinin gayet açık olduğunu vurguluyorlar.

Dead Man’s Shoes sadece intikamın değil, zalimliğin, saflığın, pişmanlığın, korkunun da altını çizen bir kesit. İzleyeni belli bir ana kadar çok güzel oyuna getiren, finalinde akıl almaz (belki de alır) bir manevra yapan ve bazı intikam temalı filmlerin top, tüfek, lazer şovunun sağlamakta zorluk çektiği sürükleyiciliği baştan sona özünde bulunduran bir keder bulutu. İntikam peşindeki Richard’ın 6-7 kişilik bu çeteye tek başına kafa tutması, çetenin de bu intikamı gerektiren yedikleri haltın bilincinde olup açıkça korkmaları ortaya çok gerçekçi bir psikolojik savaş tablosu sunuyor. Richard’ın bu cesareti ve infaz kararlılığı onu tam bir ölüm meleği haline getiriyor. Peki Richard’ın intikamından, kötülerin bu şekilde avlanmasından aldığımız keyif nasıl açıklanmalı? Belki de artık o kadar çok kötülükle kuşatıldık ki Dead Man’s Shoes gibi filmler, hatta bir ötesi gerçek yaşamdaki linç girişimleri insanoğlunda açıklaması zor bir coşku yaratıyor. O bir kısım intikam filmlerinde kötülerin hacamat edilişini izlerken abur cubura uzanacak dermanı ve linç keyfini kendinizde bulabilirken, Dead Man’s Shoes’da tuhaf biçimde kötülerle empati bile kurabilirsiniz. Bu empati, onların kötü girişimlerinde ve hamurlarında değil, yaptıklarının ardından başına geleceklerin verdiği ölüm korkusu ile yüzleşmelerinde yaşanması muhtemel bir özdeşleşme.

Zavallı Anthony’ye yapılanları, çete elemanlarının onunla acımasızca nasıl eğlendiğini gösteren siyah-beyaz flashbackler tüyleri diken diken ediyor, insanlık onurunun nasıl ayaklar altına alınabildiğini önümüze seriyor. Aklıma geldikçe hâlâ yüreğim yanıyor. Mahallenin delisine veya başıboş bir kedi-köpeğe eziyet eden çocuklar hakkında hissettiklerimizi birebir duyumsamamız mümkün. Bu siyah-beyaz sahneler, izleyene Richard’ın intikamını yeterince mazur gösteriyor. Bu yüzden filmle bağımız bu denli kuvvetli, öfke dolu, fikirlerimiz bu denli kesin ve illegal. Yılların klişesi "intikam soğuk bir yemektir" üzerine daha önce hiç kafa yormadım. Muhtemelen bulmaca çözerken bile kan ter içinde kalan bir obezin parlak buluşudur bu söz. Ama kendi fikrim odur ki, intikam ne soğuk, ne de sıcak bir yemektir. İntikam ("kişinin kendine yakışanı giymesidir" kötü espirisinden kıvrak bir hamleyle sıyrılarak) umarsız bir isyandır! Sonuçları ağır veya değil, o hep şikayet ettiğimiz tepkisizliğe verilmiş kendince haklı bir tepkidir en azından. Elbette o intikam bizden alındığı vakit hiç de öyle değildir. "Pişmanlık, insanlıktır" lafını bile umursamayacak kadar canı yanmış bir tepkidir üstelik. İntikamda hamurumuzda olan ve olmayan bir sürü tepki vardır. Gerekirse kendi özünü inkar vardır. Farklı bir adalet suretidir intikam. Bir başkası veya bir başkasının hazırladığı yasalar, sizin arzu ettiğiniz gibi alamaz o intikamı.


Paddy Considine, Toby Kebbell, Shane Meadows, Will Oldham

Aynı zamanda Dead Man’s Shoes’un senaryosunu da yazan Paddy Considine, bir grup serserinin üzerine kabus gibi çöken ağabey Richard rolüyle olağanüstü karizmatik. Ona bakarken güven ve tedirginlik duyguları yakanızı bırakmıyor. Ne yapacağını temelde bilmemize rağmen, ne zaman ve ne şekilde yapacağının belirsizliği bizi bizden alıyor. Zaten finalde hem Richard, hem de senarist Considine, feci bir ters köşe ile bu duygularımızı haklı çıkararak, kolay kolay unutulmayacak bir son ve (anti) kahraman profili yaratıyorlar. Zihinsel özürlü Anthony rolündeki Toby Kebbell’e de uğramak lazım. Filmi izlerken bu çocuğun sahiden özürlü olduğunu düşünmekten kendimi alamayabilirsiniz.. Meğer o da bir aktörmüş. Henüz kariyerinin başındaki oyuncu, gözüktüğü sahnelerde gerçekten ışıl ışıl parlıyor. Kebbell, Anthony’nin bir bebek kadar saf ve sevimli olduğu kadar çaresiz kişiliğine son derece profesyonel bir teşhis ile yaklaşıyor. Bizi üzüyor, hatta kızgın yağda haşlanmış gözyaşlarımızı dışarı taşırıyor. Güney Kore yapımları Marathon ve Oasis performansları kadar ekranda fazla gözüküyor olmasa da, o kompozisyonlardan uzak hiçbir tarafı yok.


Dead Man's Shoes'u izlediğim sıralarda Shane Meadows kimdir bilmezdim. Considine’in senaryosuna yardımcı olmasının yanında, görkemini sadeliğinde taşıyan, iniş çıkışları çok iyi betimleyen yönetimi alkışlara boğulmalı. Üstüne bir de müzmin efkarlı Will Oldham’ın filmin ruhuna tencere kapak uyumu sağlayan dingin ve acıklı şarkıları da eklenince Dead Man’s Shoes’a bir başyapıt dememi kimse engelleyemez. Kimbilir daha bulunmayı bekleyen nice Meadowslar, Considineler, Dead Man’s Shoeslar vardır. Aramak gerek. Sonra da anlamak...

6 Eylül 2009 Pazar

Last Chance Harvey (2008)


Yönetmen:
Joel Hopkins
Oyuncular: Dustin Hoffman, Emma Thompson, Kathy Baker, Liane Balaban, James Brolin, Eileen Atkins
Senaryo: Joel Hopkins
Müzik: Dickon Hinchliffe

New York'lu Harvey Shine, bir jingle yazarı olarak çıkmaza girmiş işini kaybetme noktasındadır. Patronundan son bir şans koparmıştır. Önce haftasonunda Londra'ya kızının düğününe gidecek ve pazartesi günü önemli bir toplantı için geri dönecektir. Kızının kilisede yürümek için üvey babasını seçtiğini öğrendiğinde yıkılmış bir halde, düğün yemeğine kalmadan havaalanına geri döner. Fakat uçağı da kaçırmıştır, böylelikle işini devam ettirme şansını da. Bunca sıkıntı arasında havaalanında bir kadeh içki içerken, onun hayatını derinden etkileyecek bir sürprizle karşılaşacaktır. Bu sürpriz 40'lı yaşlarında, duygusal ve bir onun kadar bir ilişkiye ihtiyacı olan bir kadındır.

Joel Hopkins adındaki İngiliz yönetmenin ikinci senaryo ve yönetmenlik çalışması olan Last Chance Harvey, rol kuşanmaktaki ustalıklarıyla bilinen Dustin Hoffman ve Emma Thompson’ın varlıklarıyla kamufle olmuş ve bu sayede pek çok aksayan yönünü bu isimlerin gölgesine saklamış bir film. Artık bir yaştan sonra kendilerini zıpkın yemiş orkinosa çeviremeyecek aşk duygusundan hayli uzak kalmış iki insanın giriş, gelişme, sorun, sonuç çizgisinden sapmamaya çalışan kontrollü romantizmi, türün sıkmadan izlenen örnekleri arasına girebilir. Lakin en obur romantik komedi müdavimleri bile mutlaka bir şeylerin eksikliğini hissedecektir. 2006 tarihli Stranger Than Fiction’da hiç aynı karede yer almadıkları ve karşılıklı oynamadıkları halde bile bana göre etkili bir kimya yaratmış Hoffman-Thompson ikilisi, bu film için hem sorun, hem de değil. Varlıkları böyle bir yapım için çok fazla. Fakat sanılmasın ki, burada sinema tarihine kazınacak performanslar izliyoruz. Sadece güven telkin ediyorlar. Sevimliler, sempatikler, filmdeki karakterleri gereği naifler. Geri kalanına Joel Hopkins farkında olmadan fazla izin vermiyor ne yazık ki.


Caz piyanisti olmak isterken reklam cıngılları yazan bir müzisyen olan Harvey ile, havaalanında yer hizmetlerinde çalışan orta yaşını geride bırakmış bekar Kate arasında yaşananlar ne ölçüde inandırıcı geliyorsa bunun sorumlusu tabiî ki bu iki oyuncu. Gece vakti koca Londra’da Harvey’nin indiği taksiye öteki kapıdan Kate’in binmesi gibi “kader” kokulu romantizm ile seyirciyi şaşırtmaya yönelik bir hamlenin ardından, havaalanı kafeteryasındaki gayet kötü tanışma / kaynaşma sahnesiyle aslında ayakları yere basan bir romantizm planladığını anladığımız Hopkins, filmi uzunca bir süre bu iki otomatik pilotla götürüyor. Ne var ki her ikisi için de özel hayatları hakkında uydurduğu birtakım ayrıntıları ya filmle hiç alakası yok, ya da alakası olduğu halde keşke daha alakalı işlenseydi dedirtiyor. Kate’in annesinin (hele de onun gizemli Polonyalı komşusunun) bu filmde ne işi var? Düğününe davet edildiği kızını zamanında terk etmiş olan Harvey neden kızıyla doğru dürüst bir hesaplaşma yaşamıyor? Zaten hem oyuncu olarak, hem de film için tasarlanmış bir karakter olarak öyle ruhsuz bir kız böylesi bir terk edilmeyi hiç takmamıştır. İşte bu durum, filmin dram açısından hayli kan kaybetmesine yol açıyor.

Böylesi olumsuz şartlar dışında yalnızlıklarına bir şekilde inandığımız Harvey ve Kate’in sempatikliğine sığınıyoruz. Orada da uydurma bir “sözünde duramama” vakası ile “sorun” kısmı apar topar halledildikten sonra geriye mutlu son kalıyor. Onu yazmak için de senaryo doktoru olmak gerekmiyor. Last Chance Harvey, türün pek çok klişesini kanatları altına almasına rağmen bir türlü doygunluk hissi yaratmayan, tek albenisi Hoffman-Thompson ikilisi olan, onların da şöyle geçerken uğradıkları bir filmmiş izlenimi yaratan oyunlarıyla sıkıcılaşan basit bir film olarak kalıyor bana göre.

5 Eylül 2009 Cumartesi

Passengers (2008)


Yönetmen: Rodrigo García
Oyuncular: Anne Hathaway, Patrick Wilson, David Morse, Andre Braugher, Dianne Wiest, William B. Davis
Senaryo: Ronnie Christensen
Müzik: Ed Shearmur

Genç terapist Claire, hocası tarafından korkunç bir uçak kazasından sağ kurtulan beş yolcuya danışmanlık yapmakla görevlendirilir. Claire’in yaşadığı zorluklar, yardım elini reddeden ve kazayı bahane ederek ona açık açık kur yapan Eric’le karşılaşınca daha da artar. Claire, Eric’le arasındaki mesafeyi korumaya çabalarken, diğer hastalar kazaya dair ayrıntıları anımsamak için uğraşmaktadırlar.

Spoiler olmadan filmden bahsetmek zor. İzledikten sonra "ben bunu farklı bir şekilde de olsa görmüştüm" diye düşünülecek, izlemişseniz aklınıza belli filmler gelecektir. In Treatment öncesi hazırlık niteliğinde şans verdiğim film, özellikle bazı sinyallerle açık ettiği finalini son ana kadar saklı tutmayı becerebiliyor denebilir. Başı göğe eriyor mu? Hayır! Ama Ronnie Christensen adlı senaristin psikoloji tabanlı senaryosunu bağladığı fantastik bu son, psikolojiye meraklı olduğunu anlamak için süper zeki olunması gerekmeyen Rodrigo García'nın ilgisini çekmiş olacak ki, "ilgimi çekti, filmini de çekeyim" demiş. Gerçi sözel olarak ikide bir Anne Hathaway'e psikoloji kitabından pasajlar okutması fevkalade yavan ve ilgi çekecek bir yanı da yok. İşin film bölümü, normal bir TV dizisinin iyi bölümlerinden biri kıvamında. Bu da García'nın yönetmenlikten evvel senaryonun ne kadar psikoloji koktuğuna dikkat eden bir yönetmen olduğunu gösteriyor bir yerde.

Garcia
yönetim bakımından Hollywood Kullanma Kılavuzu'nu elinden bırakmamaya özen göstermiş. Başlangıçtaki "Anne Hathaway'in daha yeni mezun olmuş kolejli görünümünden, önemli davalara bakan psikolog olur mu" düşüncesini de sorgulatabilen bilinçaltı yüklemeli finalin hatırına kendisinin bu filme ilgi gösterdiğini düşünüyorum. Öte yandan In Treatment 'da da gerçek ile fantastik öğeleri bu kadar karıştırmamıştır diye umuyorum. Passengers'ta elde edilen sonuç fena sayılmaz. Çünkü olay Passengers ile sınırlı kalıyor ve bu tipik bir kiralık DVD filmi neticede. In Treatment ise fazlasıyla gerçek görünüyor. (Ya da öyle olması gerekiyor, ya da ben öyle olmasını istiyorum.) Gerçek ile fantastik öğelerin karışımı hep kötü sonuç vermez. Lakin fazlası da diş kamaştırır.

2 Eylül 2009 Çarşamba

Sunshine Cleaning (2008)

 
Yönetmen: Christine Jeffs
Oyuncular: Amy Adams, Emily Blunt, Alan Arkin, Steve Zahn, Clifton Collins Jr., Jason Spevack
Senaryo: Megan Holley
Müzik: Michael Penn

Lise yıllarında amigo kızlar kaptanı olarak son derece popüler olan Rose (Amy Adams) artık özel bir firmada temizlik işçisi olarak çalışan, 8 yaşındaki oğlu Oscar’ı tek başına yetiştiren, evli bir polis olan Mac (Steve Zahn) ile yasak ilişki içinde olan 30 yaşında bir kadındır. Girdiği işlerde dikiş tutturma sorunu yaşayan asi kızkardeş Norah (Emily Blunt) ile huysuz ve tatlı babaları Joe (Alan Arkin) da Rose’un bu sıkışmış hayatının parçalarını oluşturmaktadır. Okulunda bazı sorunlar yaşayan Oscar’ı özel okula göndermeyi isteyen Rose, Mac’in tavsiyesi üzerine suç mahalli temizleme işine girmeyi kafasına koyar. Yanına sorumsuz yaşamıyla sıkça kendisinin eleştirilerine maruz kalan Norah’yı da alarak korsan temizlik şirketi Sunshine Cleaning’i kurar. Sunshine Cleaning, Rose ve Norah için zorluklara ve sorumluluklara karşı nasıl davranış biçimi geliştirdikleri, hayatta esasen ne olmak ve ne yapmak istedikleri yönünde ilginç ve zor bir tecrübe olacaktır.

Yapımcı kadrosunda yer alan Jeb Brody, Peter Saraf ve Marc Turtletaub, birkaç yıl öncesinin hit yapımlarından, Oscar adayı Little Miss Sunshine ile sükse yaptıktan sonra bu kez üstlendikleri Sunshine Cleaning ile fazla tecrübesi bulunmayan yönetmen Christine Jeffs ve henüz ilk senaryosuyla Megan Holley’nin arkasında duruyorlar. Zaten Little Miss Sunshine’da da benzer biçimde uzun metraj tecrübesi olmayan yönetmen ikilisi yanında bir başka ilk senaryo sahibi olan Michael Arndt ile çalışmışlardı. Bu durum her iki filmi çeşitli yönlerden karşılaştırılabilir kılıyor. Ama sanki özellikle böyle bir karşılaştırma ortamı yaratılmak istenmiş gibi kimi zaman birebir alıntılara da rastlanıyor Sunshine Cleaning’de.

“Sunshine” takıntısını bu kez rengi sarı olmayan bir van üzerine yazmak suretiyle çeşitli sorunlara sahip aile fertleri vasıtasıyla hafif kara mizah ile dramatize etmek, yine Little Miss Sunshine’daki deli dolu baba / dede figürüne çok fazla benzeyen biçimde Alan Arkin oyunculuğuna başvurmak bunlardan en belirginleri. Tabii iki filmi kıyaslayabileceğimiz pek çok nokta bulabiliriz. Ancak bunu yapmanın eleştirel yönde her iki filmi de uzatıp kısaltmayacağı aşikar. Belki de bu benzeşmeler kasıtlı olarak yapımcıların Little Miss Sunshine’ı anımsatmak için planladığı ufak çapta bir uzaktan kumandalı pazarlama yöntemi çerçevesinde eklenmiştir. Yine de bunlar yarı şaka, yarı ciddi teoriler. Sunshine Cleaning, bir Little Miss Sunshine değil. Ama herhangi bir pazarlama yemi olarak kullanılacak kadar sıradan da değil.


Karakterlerin donatıldığı özellikler ve geçmişlerinden şimdiki zamanlarına uzanan alışıldık öykülerinin senaryo rutininde akıllıca yerleştirilmesinden ötürü onları sevimli ve samimi bulmak gayet mümkün. Ama bunun yanında yine sevimli ve samimi ayrıntılar dizisi filmi daha da renklendiriyor: Küçük Oscar’ın gayrimeşruluğunu ve hayatı sorgulayışı, baba / dede Joe Lorkowski’nin korsan karides ticareti, vanın telsizi sayesinde öteki dünya ile kurulan sanal bağlantı, Norah’nın bir gece vakti yaşadığı Tress Ling macerası (ki filmin en güçlü dramatik anlarından birisi), belli bir çocukluk anına yapılan flashbackler, bir Hollywood filminde figüran olarak görünen, bir de repliği olan intihar etmiş anne Lorkowski, tek eliyle model uçaklar yapan temizlik malzemeleri satıcısı sevimli Winston (çok şirin bir Clifton Collins Jr.), bu sevimli ve samimi duruşu güçlü dramatik öğelerle destekleyen başarılı fırça darbeleri. Üstelik bu darbeleri bir harita çizer gibi yerleştiren kurgu ve başta Amy Adams’ın dokunsan ağlayacak performansının yarattığı etki olmak üzere tüm oyuncuların üstlendikleri rolleri dolduruyor oluşları filmin bağımsız klasmanı dahilindeki başarısını perçinliyor. Peki filme adını veren suç mahalli temizlik şirketinin filmdeki fonksiyonları nedir? İşte o noktada filmi tatmin edici bulmak zorlaşabiliyor.
 
İçinden “sunshine” geçen bir kıyaslamaya gidersek, “Little Miss Sunshine Çocuk Güzellik Yarışması”, Hoover ailesinin sıradan yaşamlarına anlam katabilme, birbirlerine daha yakınlaşabilme, iç dünyalarına ulaşabilme, gerçeklerle yüzleşebilme fırsatı sunan bir uzun yol hedefi olarak çok anlamlı bir konsept üzerinde duruyordu. Oysa “Sunshine Cleaning Temizlik Şirketi”nin başta iki kızkardeş olmak üzere hiçbir karakterin üzerinde buna benzer bir konsept ile etkili olamadığını düşünüyorum. Her ne kadar film böyle bir etkisi olduğunu savunuyorsa da! Mesela kızlar yaptıkları iş gereği öldürülmüş veya intihar etmiş insanlardan geriye kalanları temizlemenin kendileri üzerindeki etkilerini tanımlarken “tuhaf bir şekilde onlara bağlanıyoruz, acı dolu bir olay yaşadıklarında o insanların hayatlarına giriyoruz, çok ufak da olsa onlara yardım ediyoruz” diyorlar. Ne var ki teselli niyetine yaşlı bir kadının elini tutmak veya temizlemek için girdikleri evde buldukları bir resmin izini sürmek (ki bu bile hiçbir yere çıkmayan sıkıcı bir yan öykü olarak filme eklenmiş) dışında bu söylediklerinin altını dolduramıyorlar bana kalırsa.

Tabii onlar değil, ilk senaryo denemesiyle Megan Molley dolduramıyor. Olmadığı bir şeyi göstere göstere cümleler halinde dile getirince samimiyeti bir parça zedeleniyor bu yüzden. Oysa Rose ve Norah, hataları, sevapları, hayalleri ve finalde ölmüş anneleri ile ilgili karşılaştıkları sürpriz ile daha da yoğunlaşan duygusallıklarıyla zaten belli bir “temizlik” sürecinden geçiyor sayılırlar. Hedeflenen bu ise birçok yönden ulaşmış sayılabilir. Kurdukları şirketin de bunda gözle görülür bir payı olması gerekirdi belki. Onu da “sorumluluk alma” bahanesi ile bağlayabilirsiniz. Zaten filmi sevmek için de, vasat bulmak için de yeterli bahaneler mevcut.