26 Haziran 2009 Cuma

Traitor (2008)


Yönetmen: Jeffrey Nachmanoff
Oyuncular: Don Cheadle, Guy Pearce, Saïd Taghmaoui, Neal McDonough, Archie Panjabi, Jeff Daniels, Alyy Khan, Hassam Ghancy
Senaryo: Jeffrey Nachmanoff
Müzik: Mark Kilian

1978 yılında babası gözlerinin önünde suikaste kurban giden, sonrasında yapmış olduğu çeşitli faaliyetlerle FBI’ın takip listesine giren Sudan’lı müslüman bomba uzmanı Samir Horn (Don Cheadle), intihar bombası yapım ve satımı için anlaşmaya gittiği Yemen’de baskın sonucu yakalanır. Kendisini sorgulayan ajan Clayton’a (Guy Pearce) bilgi vermez ve Yemen’de hapse girer. Aynı baskında yakalanıp hapse atılan Omar (Saïd Taghmaoui) ile kurduğu dostluk sayesinde hapisten kaçmayı başarıp gizlice Fransa’ya girerler. Orada terörist yetiştiren ve eylemler planlayan, ulusal düzeyde organize olmuş gizli bir yapılanmaya katılan Samir, yaptığı bir eylemle örgütün gözüne girer. Ama örgütün Amerika’yı hedef alan çok büyük ve gizli bir suikast planı daha vardır. Samir de bu planın en önemli parçasıdır. Öte yandan Clayton da Samir’i yakalamak için seferber olmuştur. Fakat Samir, Amerikan hükümetine olduğu kadar, içine sızdığı terör örgütüne de tekin olmayan bir adamdır.

11 Eylül sonrası Amerika’nın Ortadoğu politikasından ilham alan pek çok film izliyoruz. Neredeyse bir alt tür haline gelmeye başlayan bu politik macera yapımlarının çoğu ne yazık ki belli şablonların dışına çıkamıyor. Traitor da onlardan biri sayılabilir. Gerçek komplolardan veya teorilerden hareketle hem Batı’nın, hem de Doğu’nun çıkar, intikam, din ve ekonomi politikalarını eleştirmeye soyunan, bu sayede kolektif bir bilinç geliştirmeye, iki yakayı da eleştirirken iyiyi kötüyü ayıklamaya, vicdani çıkarımlar elde etmeye çalışan filmler bunlar. Tabiî hepsi hedeflediği kadar tarafsız olamıyor veya o çıkarımları sağlıklı biçimde elde edemiyor. Havada uçuşturduğu dini ve politik aforizmalarının bir çoğu havada pankart gibi kalıyor. Yine de asılı bırakmadığı “terörizm bir tiyatrodur” ve “en büyük cihad, nefsini yenmek ve düzgün yaşamaktır” gibilerinin temellerini sağlam atmış sayılabileceğinden belli bir çıtayı zorluyor. Yemen-Fransa-Amerika rotasında bir büyük eylem planının çekirdeğinden, intihar saldırıları noktasına kadar giden sürecini, sürükleyici bir macera çerçevesinde başarıyla resimlediği söylenebilir. Üstelik bu macerasındaki kırılma noktalarını da elinden geldiği kadar zora koşma, sonra da dağıttığı parçaları bir araya getirme yönünde standart anlatım normlarını zedelemeden ilerlediği de eklenebilir.

Müslüman da olsa Amerikalı kahramandır veya Sudan’lı da olsa bu zeki adam Amerikan ordusunda eğitim görmüştür dayatmalarını Kur’an’dan alıntılar yapıp, dinlerin ve insanların kardeşliğiyle dengeleme arzusu ise sadece iyi niyetli bir girişim olarak tanımlanabilir. Mantık hataları, senaryo boşlukları, drama cılızlığı gibi eksikliklere neredeyse alışacağız. Hele sonlara doğru zikredilen öyle bir köstebek olayı var ki, bu tarz filmler akla geldiğinde büyük bir unutkanlık mı, yoksa kasti bir orijinallik mi insan kestiremiyor. Başrol taşıma yönünde kendini ispatlamış Don Cheadle, aman aman bir performans göstermese de, kendisini bir Soderbergh figüranı olarak değil de, hacimli başrollerde görmek güzel. Son olarak ilginç bir not: Filmin hikayesini yönetmen Jeffrey Nachmanoff ile birlikte oluşturan diğer isim komedyen Steve Martin olarak gözüküyor. İsim benzerliği mi diye baktım ama galiba gerçekten o. Kendisinden global ekonomik kriz hakkında da bir hikaye bekliyoruz.

22 Haziran 2009 Pazartesi

Au revoir les enfants (1987)



Yönetmen: Louis Malle

Oyuncular: Gaspard Manesse, Raphael Fejtö, Francine Racette, Stanislas Carré de Malberg, Philippe Morier-Genoud, François Berléand

Senaryo: Louis Malle

Au revoir, les enfants, İkinci Dünya Savaşı sırasında kiliseye bağlı bir yatılı okulda eğitim gören çocukların arasına birgün aniden katılan gizemli Bonnet’nin, okul öğrencilerinden Julien ile başlayan dostlukları temelinde, az evvel bahsettiğimiz toplumsal eleştirilerini dile getiriyor. Okul yetkililerinin Bonnet’nin Yahudi kimliğini diğer öğrencilerden gizlemeleri, Julien’in bu gerçeği kendi çabasıyla öğrenmesi, ama buna rağmen bu dostluğu sürdürmesi, çocuksu bir saflıktan öte, insani duyarlılık taşıyor. O çocuksu saflık ve önyargıya kapıları açık görünen, lakin içinde bunun mantığını sorguladığını hissettiren Julien’in, zeki, çalışkan ve sırlarla dolu Bonnet’nin kişiliğine aşama aşama gösterdiği yakınlık da, çocuk olmanın öncesinde insan olmuşluğun altını çiziyor.

Film her ne kadar bu saflığın vurgusunu yapıyor olsa da, Julien ve Bonnet’nin olgun görünüm ve davranışları biraz fazla baskın sanki. Hatta şunu söyleyeyim: Kimi zaman bu ağırbaşlılığı ve frenleme duygusunu soğuk, hatta itici bulmak da ihtimal dahilinde mümkün. Bu durumun nedenleri hem film ile, hem de film dışı gerçeklerle ilgisi olabilir. Din tabanlı bir yatılı okulun disiplini gereği öğrenciler kimi duygularını bastırmayı öğrenmişlerdir. Böyle bir ortamda bir de derslerin ağırlığı insanları hissizleştirir. Bu durum onların hem ruhlarına, hem de yüzlerine yansır. Belki de Louis Malle özellikle böyle bir oyunculuk arzu etmiştir. Amacı da o hep söylediğimiz fuzuli duygu sömürülerine mahal vermemek, bu tip sömürü çağrışımları yapacak duygusal iniş çıkışlar olmadan da hikayesini dramatize edebileceğini göstermek olabilir. Neticede göstermiştir de.. Yine tam da bu noktada tamamen kişisel ve masum bir “fakat”ım olacak.



Au revoir, les enfants, sömürü zihniyeti ile hareket etmeyen bir film ve buna rağmen çok güçlü. Ekranı gereksiz yere kana bulamıyor, işkence, cinayet, tecavüz olmadan da taş gibi bir drama yaratıyor. Hatta güzel piyano öğretmenini, ergenlik coşkusunun getirebileceği beklenti ile soyunurken veya banyo yaparken göstererek ve çocuklara onu dikizleterek istismar etmiyor. Fakat böylesine güzel bir hikayenin, masum bir dostluğun işlenişinde iki damla gözyaşının, sıcak bir kucaklamanın, kısacık da olsa bir isyanın, öfkenin duygu sömürüsü yapmayacağını düşünüyorum. Kime ne zararı olurdu ki! Son derece manalı yüzlere sahip Julien ve Bonnet’yi çoğu yerde neredeyse politikacı ciddiyeti ile işlemenin, bir izleyici olarak beni oyunculuk izleme zevkinden zaman zaman mahrum ettiğini söylemeliyim.

Özellikle Bonnet’nin durduğu yerde konuşan yüz ifadesi, azınlık olmanın verdiği dışlanmışlık ile parlak ve iyi niyetli zekasının karışımı bir güç taşısa da, yine benzer güçteki Julien’in hatları biraz daha koyu sanki. Her ikisi de çoğunlukla şaşkın bakışlar fırlatmaktan diğer duygularla paslaşmıyorlar pek.. Bu durum artık bir süre sonra bende bir duygu birikimi yarattı. İçimde bir şeyler biriktikçe birikti. Bu yüzden, herkesin sığınağa gidip de ikisinin piyano başında eğlendikleri bölüm ve okulda Chaplin seyrettikleri sahnelerde Julien ve Bonnet’yi neşeli gördüğüm vakit, tuhaf biçimde hüzünlendim. Acaba Louis Malle’in amacı bu muydu? Onları bu halleriyle kabul etmemiz gerektiğini mi söylemek istedi? Salya sümük bir hüzün değildi beklediğim. O manidar yüzlerin biraz daha söz hakkı almasını istemiştim. Finaldeki “au revoir” sahnesi de bana oldukça ciddi gözüktü bu yüzden. Dostluğun yürek burkan elvedası yerine, gerçeklerin ayazında kaldığımı hissettim.



Au revoir, les enfants, benim gibi düşünenler için az da olsa hayalkırıklığı yaşatabilir. Ama dostluğun ve ilk gençliğin samimi ayrıntıları içinde, bastırılmış bir hüznün, ayrılığın, pişmanlığın filmi olarak önemli bir konumda. Filmin üzerinden yıllar geçmesine rağmen, zamansızlığına da katılmamak elde değil. Benzer önyargılar, azınlık politikaları, din sömürüleri, sınıf çekişmeleri hep oldu ve olacak. Yatılı okullarda eskiden 1001 Gece Masalları okunuyordu, günümüzde Playboy ve benzerleri okunuyor. (Bu durum, günümüz ergenlerinin cinselliğe bakış açılarının kör yörüngesini de tanımlıyor.) Disiplinli bir okulda okumalarına rağmen yasak yayınlar okuyabilen, ders esnasında hoş espiriler yapabilen, büyüklerinin kalıplaştırdığı önyargıları, “serir” duyguları, ergenlik sezileri ile filtreden geçirebilen Julien ve Bonnet de birer Bağımsız Ruh değilse nedir!

18 Haziran 2009 Perşembe

Snow Angels (2007)



Yönetmen: David Gordon Green

Oyuncular: Kate Beckinsale, Sam Rockwell, Nicky Katt, Michael Angarano, Jeanetta Arnette, Olivia Thirlby

Senaryo: Stewart O'Nan, David Gordon Green

Müzik: Jeff McIlwain, David Wingo

Film, öğle vakti karla kaplı bir okul stadyumunda Peter Gabriel’in Sledgehammer parçasını prova eden kalabalık okul bandosunun, okul futbol takımının maçı için hazırladıkları performansla açılıyor. Provadan memnun olmayan bando şefi, yüksekçe bir yere çıkıp bandoya fırça çektiği esnada uzaklardan iki el silah sesi duyuluyor. Nereye bakacağını şaşırarak hareketsiz kalan kalabalık derin ve ürperten bir sessizliğe bürünüyor. Bu etkileyici girişin ardından haftalar öncesine dönüyor, silah seslerinin sebebine kadar olan aralıkta, bir grup kasaba insanının trajik bir olayla yön değiştiren dramlarından kesitler izlemeye başlıyoruz. Küçük bir kız çocuk sahibi olan ayrılmış Annie ve Glenn çifti, Annie’nin küçükken bakıcılığını yaptığı lise öğrencisi Arthur, Arthur’un ayrılığın eşiğindeki ebeveynleri, yine Arthur’un ilgi duyduğu sınıf arkadaşı Lila, ve karısı Barb’ı en iyi arkadaşı Annie ile aldatan işe yaramaz Nate etrafında dönen klasik sorun manzaralarından oluşan Snow Angels, Sundance Film Festivali’nde Büyük Jüri ödülü adaylığı elde etmiş bir yapım. David Gordon Green, 2004 yılında güney sıcağına indiği Undertow’dan sonra bu kez kuzey soğuğuna çıkıyor.

Undertow’a göre fazla Amerikan olması yanında, küçük kasabada yaşayan bir avuç karakterin daralmaları üzerine çok çarpıcı bir örnek de sayılmaz. Küçük hayatlar, onların sorunları ve çözümleri bu tarz küçük filmlerin himayesinde yüceliyor veya sönüyor. Hikaye(ler) belli bir çekiciliğe sahip olmadığında nereye ve nasıl bağlanacağı pek umurunuzda olmuyor. Fakat o çekicilik varsa, bu kez nereye nasıl bağlanacağı konusunda fazla seçici davranıyorsunuz. Snow Angels, heybesinde bu duyguların hepsinden biraz taşıyor. Mesela filmin sonunda iki el silah sıkılacağı bilgisi filmin başında bize yüklenmişken, izleyeceğimiz kesit dahilinde ne zaman, kimin, neden ateş edeceği yönünde fikirler hep aklımızın bir kenarında yer bulacak. Tabi ara sıra unutacağız. Bunu da o finale gidiş yolu üzerinde karakterlerin aile, aşk, evlilik, aldatma, boşanma, sorumluluk kavramları içinde almış oldukları pozisyonları ve olaylara bakışları sağlayacak.

Annie
ve Glenn’in, kızları hatırına bitmiş evliliklerini yola koyma girişimleri ile, genç Arthur’un ebeveynleri ve sevgilisiyle olan ilişkilerini iç içe geçmiş şekilde anlatmaya çalışması işte bu farklı pozisyonlardan farklı bakışlar üretmeye başladığında işler film için pek yolunda gitmiyor denebilir. İki farklı hikayenin kesişen tek yönünün Annie ve Arthur’un aynı lokantada çalışıyor olmaları, Annie’nin küçüklüğünde Arthur’un kısa bir süre bakıcılığını yapması, aynı film sınırları içinde yeterince tatmin edici kesişmeler kurmuyor. Hikayeler arasındaki kopukluğun faturası kurguya değil, hikayelerin silikliğine verilebilir. Bu zoraki birliktelik, iki hikayenin bir diğer ortak noktası sayılabilecek “boşanma” ve “sonrası” üzerine özellikle Annie-Glenn ilişkisi aracılığıyla bir şeyler anlatmaya çalışıyorsa da, Arthur’un hikayesinde bu konuya dair en ufak bir yenilik, orijinallik bulunmuyor. Birey bunalımlarının üzerine körükle giden din olgusuna şöyle bir değinilmesi de işe yarar mı bilinmez. Kate Beckinsale ve Sam Rockwell’in tatminkar performansları, filmin seviyesine inmeyi başarmış izleyicileri bile tatmin etmekte zorlanacak kadar filmin zayıflığına bağımlı kalmış bana göre. Bu da, iyi bir performansın karşılaşabileceği en büyük handikaplardan biridir.

16 Haziran 2009 Salı

Undertow (2004)



Yönetmen: David Gordon Green

Oyuncular: Jamie Bell, Devon Alan, Dermot Mulroney, Josh Lucas, Kristen Stewart, Eddie Rouse

Senaryo: Lingard Jervey, David Gordon Green, Joe Conway

Müzik: Philip Glass

Amerika’nın güney kasabalarından birinde iki oğluyla yaşayan dul John hem çiftçilikle, hem de sorunlu oğulları Chris ve Tim ile uğraşmaktadır. Sık sık polisle başı derde giren büyük oğul Chris ve sindirim sorunu bulunan 10 yaşındaki Tim’in hayatı, varlığından heberdar olmadıkları hapisten çıkmış amcaları Deel’in birgün aniden kendilerini ziyarete gelmesiyle değişecektir. John, kardeşi Deel ile geçmişte yaşadıkları sorunlara sünger çekmek için çiflikte ona iş ve yatacak yer verir. Ama Deel’in amacı, zamanında babalarının John’a verdiği altın paralara sahip olmaktır.

2000 yılında senaryosunu yazıp yönettiği George Washington ile çok sayıda ödül ve adaylık kazanan David Gordon Green’in çektiği, yapımcıları arasında Terrence Malick’in bulunduğu, müziklerini büyük usta Philip Glass’ın bestelediği Undertow, bu isimlerin büyüklüklerini taşıma gayreti içinde iyi bir dram. Bir taşra epiği olma yönünde potansiyel sahibi olmasına rağmen, kendisini kaç-kovala öyküsüne kilitleyen, bunun yanında Malick’in felsefi, şiirsel, içedönük anlatımından solgun izler de taşıyan film, bu karma özellikleriyle sürükleyici ve durağan tempo ayarını Malick ustalığında iletemiyor. Öyle bir iddiası olduğu söylenemese de, en azından dürüst bir özenti olarak kabul edilebilir. Dokuz canlı kötü adam, zorlama tesadüfler klişeleri yanında, filmin başlarında Chris’in sevgilisi olarak gördüğümüz genç ve yetenekli Kristen Stewart’ın oynadığı kısa rolün fonksiyonsuz ve gereksiz oluşu da dikkat çeken olumsuzluklar. Fakat yine de Green, İngilizce’deki en güzel kelimelerden biri olan Undertow’un edebi anlamını filmde kaybolmaya yüz tutan hayatlara uyarlamaya çalışan, kendi iç yoğunluğuna sahip çıkan, gerilimi de elden bırakmayan, özellikle Jamie Bell ve Josh Lucas’ın oyunculuklarıyla taçlanan elle tutulur bir drama adını yazdırmış.

13 Haziran 2009 Cumartesi

The Burning Plain (2008)


Yönetmen: Guillermo Arriaga
Oyuncular: Charlize Theron, Kim Basinger, Jennifer Lawrence, José María Yazpik, Joaquim de Almeida, J.D. Pardo, John Corbett, Brett Cullen, Robin Tunney, Tessa Ia, Danny Pino
Senaryo: Guillermo Arriaga
Müzik: Omar Rodriguez-Lopez, Hans Zimmer

Amores Perros, 21 Grams, The Three Burials of Melquiades Estrada, Babel gibi 2000’ler sinemasının en değerli örneklerinden bir tutam filmin yazarı Meksikalı Guillermo Arriaga, bu dört filmden üçünde birlikte çalıştığı yönetmen Alejandro González Iñárritu ile birlikteliğini olaylı şekilde noktaladıktan sonra son senaryosu The Burning Plain’i kendisi çekmeye karar vermişti. Haliyle inanılmaz bir seri yakalamış, yüzyılın en heyecan verici yönetmen-senarist ortaklıklarından birisi olan Arriaga- Iñárritu sonrası ikilinin ayrı ayrı nasıl ilerleyecekleri merak konusuydu. İkilinin bundan sonra çekeceği her filmde diğerinin adının bir şekilde geçmesi kaçınılmaz. Çünkü beraber çok özgün bir sinema lisanı geliştiren, dram türünün kurgusunu görsel, sözel ve en mihimi kurgusal yönden ileri taşıyan Arriaga ve Iñárritu’nun birbirlerinden yoksun olarak çekecekleri her filmlerinde birbirlerinden izler olacaktır. İşte The Burning Plain bu ayrılık sonrasının ilk ürünü olmasından dolayı (bazı dedikodulara göre bu ayrılığın sebeplerinden birisi) övgülerden önce yergileri göğüslemek zorunda kalacak bir film.

Arriaga’nın birbirleriyle alakasız, zamanla trajik biçimlerde kesişmiş ve bir şekilde iç içe geçmiş dramatik kısa hikayelerinin, Iñárritu görselliği, oyuncu yönetimi, kurgu becerisi ile güç birliği yaptığında ortaya çıkan filmler ile The Burning Plain’in karşılaştırılmaması mümkün değil. Çünkü Arriaga’nın ilk filmi tam da o geleneğin bir ürünü. The Burning Plain’in bu devasa yapımlara imza atmış bir geleneğin devamı olarak görünmesi, o filmler ayarında olduğu anlamına gelmesin. Keşke karşılaştırmak durumunda kalınmasa da ilk Arriaga filmi olarak The Burning Plain’in naif yanları kadar eksik yönleri de Iñárritu filmlerinin gölgesi olmadan bağımsız bir şekilde eleştirilebilse. Aslında bu objektiflik mümkün. Çünkü bilinçli dram seyircileri, filme adını yazdırmış isimler ne kadar büyük olursa olsun, kendilerine göre görmüş oldukları eksiklikleri veya yoklukları etki altında kalmadan teşhis edebilirler. Fakat Arriaga öyle bir film çekmiş ki, mümkün olan o objektifliğin, sık sık yerini yine o karşılaştırmalara bırakması elzem unsurlarını sırtına yüklenmiş.


The Burning Plain düz bir alanda yanan bir karavan görüntüsünün ardından tıpkı Amores Perros, 21 Grams, Babel gibi başlıyor. Farklı standartlarla farklı hayatlar yaşayan, yüzlerine mutsuzluk, umutsuzluk, sıkıntı yansımış bir grup insanın rutinleri parçalar halinde ekrana yansıyor. Kim oldukları, ne yaptıkları ve kaderlerinin nasıl kesişeceği Arriaga tarafından zamana bırakılmış birbirinden kopuk bu insanların ortak noktaları, karavan kazasının ardından ortaya çıkmaya başlıyor. Kısa bir süre sonra anlıyoruz ki Arriaga şimdiki zaman, geçmiş zaman ve o geçmiş zamanın geri dönüşlerinden ibaret üç bölüme ayırmış hikayesini. Tabii bu sıralamanın farkına varmamız biraz zaman alabiliyor. Zira bu üç bölümün kronolojik yapısı, karıştırılmış parçalar halinde sunulduğundan, her öykü kendi çıkış noktasından sonuna doğru ilerliyor olmasına rağmen geçmiş ve şimdiki zaman arasında gidip gelen ana yapının kronolojisine ayak uydurmak, ancak Arriaga’nın ustaca bıraktığı ekmek kırıntılarını takip etmekle mümkün oluyor.
 
Yanlış anlaşılmasın, Arriaga bunu seyircinin kafasını karıştırmak veya bilmece bulmacayla gizemli görünmeye çalışmak amacıyla yapmıyor. Belki fazla geveze bir film olmamasından, basit ifadeler kullanmasından veya Sylvia-Mariana karmaşasından ötürü böyle algılanabilir. Arriaga’nın temelde sadece önceki senaryolarında yaptığı gibi, birden fazla hikayesini oluşturan parçaları birbirine karıştırarak sunması, gerçek hayatın sadece bizim yaşadığımız andan ibaret olmayıp, mutlu veya trajik biçimlerde başka hayatlarla anında ortak bir paydada buluşabileceğine dair yaşamsal bir ciddiyeti yansıtıyor. Fakat bu kez diğer filmlerinden farklı olarak, önce geçmişine, daha sonra o geçmişin de geçmişine giden bir ana karakterin şimdiki zamanında yüzleşmek durumunda kaldığı gerçeklerin izini sürüyor.

Bu sayede kimi zaman zoraki de olsa kesiştirmek zorunda kaldığı olaylar ve karakterler bütünü de daha makul bir yapıya bürünüyor. Ama makul olması her şey demek değil. Evli ve üç çocuklu bir ev kadını olan Gina’nın yeni bir tutku arayışındaki orta yaş bunalımından sıyrılmasına sebep olan Nick, kaza sonrası bu yasak aşıkların küllerinden doğan bir Mariana-Santiago aşkı ve şimdiki zamanda adını değiştirmesine rağmen, geçmişinden ruhunda iz bırakan şeyleri değiştiremeyen, iyi bir iş kadını olmasına rağmen ilişkilerinde tutunamayan Sylvia, sonra Carlos, Maria hepsi film içinde fonksiyonları olan karakterler.


Fakat Arriaga’yı şimdi olduğu kişi haline getiren hikaye orijinalliği veya baştan sona hüzünlü bir merakı ayakta tutabilecek ilginçlikte o sözünü ettiğim yaşamsal ciddiyet yok sanki. Yapbozda parçaları birleştirirken karşımıza ne çıkacağını önceden görmüş olmamızın ya da bu yaşamsal suniliğin yüzünden, iyi tasarlanmış karakterler de kendi oyun alanları dışına çıkamayıp heyecan vermiyorlar. Özellikle Charlize Theron, sadece görüntüsüne bel bağlamadığı oyunculuk tecrübesini yansıtmakta sıkıntı çekmemiş. Ama adını doğru dürüst koyamadığım o elektrik eksikliğinden ötürü Sylvia’nın duyarsız, soğuk görüntüsü Theron ile ne kadar uyumluysa, vicdani açıdan dönüşümü de o kadar suni bana göre. Arriaga özellikle senaryo yönünden böylesi boş alanlar bırakacak bir yazar değildi. Gina-Nick ilişkisi hakkında bir ön bilgi sunmamış olmasını da eksiklik olarak görenler olacaktır. Bunun çok da gerek olduğunu düşünmüyorum. Gereksiz yere aslında pek de yoğun biçimde yansıtamadığı iki insanın tutkulu ilişkisinin hesabını vermek zorunda hissetmeyip filmi şişirmekten kaçınmıştır.

Guillermo Arriaga, ilk filminde senaryo olarak Iñárritu ile gerçekleştirdiği filmlerin yanında sönük veya daha adil bir tanımla mütevazi kalıyor. Gerilimden ve ona uzanan sertlikten de yoksun olduğu yönler çok fazla. Arriaga, tarot kartları misali çok sevdiği karışık kurgusunu genele serpiştirmesini çok iyi bilen bir senarist. Yönetmen olarak Arriaga için ise hemen hemen aynı şeyler söylenebilir. Iñárritu’nun Fernando Meirelles estetiğini de andıran epik görselliğini bulmak fazla mümkün olmuyor. Yine de birkaç senaryoyu karıştırıp, o karışıklıktan yarattığı düzeni yönetmenliğine ve kurgusuna da yansıtmayı başarıyor. O karışıklığı enteresan bulmak, bulmamak veya bütünüyle Arriaga- Iñárritu meyveleriyle karşılaştırmak olasılıklar dahilinde. Yine de finalde Sylvia’nın zihninde kurguladığı veya Arriaga’nın bilerek bize kurgulatmak istediği, özgün bir fragman tadındaki nefis kurgu, filmin ve karakterlerin etkileyici bir vedası niteliğinde. Film bittiğinde elimizde dramatik yönden sarsıcı birşeyler kalmıyor. Fakat o final bölümünde açılan kapılar, kapanan kapılar ve ardından ufka bakılan pencereler, her şeye rağmen Arriaga’nın ister senarist, ister yönetmen olarak günümüz sinemasına gerekli bir insan olduğunu düşündürüyor.

10 Haziran 2009 Çarşamba

Waz (2007)


Yönetmen: Tom Shankland
Oyuncular: Stellan Skarsgård, Melissa George, Selma Blair, Ashley Walters, Tom Hardy, John Sharian
Senaryo: Clive Bradley
Müzik: David Julyan

Tecrübeli dedektif Argo (Stellan Skarsgård) ve yeni iş arkadaşı Helen (Melissa George), ardında üzerlerine WΔZ denklemi kazınmış ve işkence görmüş cesetler bırakan bir katilin peşine düşüyorlar. Denklemi çözdükçe katilin seçtiği belli kişileri “sevdiğin birini öldür, yoksa sen öl” şeklinde ölümcül bir sevgi testine tabi tuttuğunu keşfediyorlar.

Adını genlerle alakalı bir formülden alan film, dijital çekim tekniği, karanlık ve kasvetli ambiyansı, Danimarkalı görüntü yönetmeni Morten Søborg'un (Efter brylluppet, Elsker dig for evigt, Brødre) estetiğini dağınıklığından alan sinematografik düzenini gayet olumlu biçimde izleyene aktarmayı bana göre başarıyor. Zaten belki de bu yüzden filmin Amerika’da geçiyor olmasına pek inanamıyor insan. Aslında başlangıç için senaryo açısından pek bir sorun da yok. Hatta katilini fazla uzatmadan yavaş yavaş açık etmesi de olası bir sürpriz son klişesine prim vermiyor. Senaryo dahilinde kurduğu ve cinayetlerle ilişkilendirdiği polis yozlaşması meselesini de matematiksel formülüne iyi kötü yedirmesini bilmiş. Ama tasarladığı kurban-test-cinayet düzenini son derece tanıdık bir intikam arzusuna dayandırması, “bu böyle olmaz, mutlaka bir sürpriz sonum olmalı” diyerek elinde kalan malzemeyle hiç de inandırıcı olmayan seksüel bir son planlaması süngüsünü düşürmüş açıkçası. Tabi sorun seksüellik değil, inandırıcılık.
 
Bir de şahsen benim inandırıcı bulduğum senaryo aklı “vajinaya kırık şişe sokma” hadisesini şişeyi göstererek ima etmesini kabul etse de, bunun bir de repliğe eklenmesini kabul etmiyor. Böyle durumlarda evet olayı gösterme ve filmde yaptığın gibi görsel olarak ima et, ama bunu tutup bir de repliklerden birine ekleme! Diğer türlü, kalabalık bir ortamda yaptığınız gülünmeyen bir espiriyi, gülmeyenlere açıklama gereksizliğine benzer bir durum hissediyorsunuz. Böylece iyi başlayan bir filmin istismar kolaycılığına kaçışına tanıklık ediyorsunuz. Her daim asık suratlı Stellan Skarsgård ve son zamanlarda aksiyon-gerilim kahramanının yanındaki gereksiz kadın imajını üzerine yapıştırma gayretindeki Melissa George kimyası da tam bir facia! Toparlarsak, WΔZ'a yaratmayı başardığı gotik hüzün atmosferi sebebiyle şans verilebilir. Onun dışında hangi gerilim izleyicisi profilinin beğenisini kazanır orasını bilemem.

3 Haziran 2009 Çarşamba

This Is Spinal Tap (1984)


Yönetmen: Rob Reiner
Oyuncular: Michael McKean, Christopher Guest, Harry Shearer, Rob Reiner, Tony Hendra, R.J. Parnell, David Kaff, Bruno Kirby, Fran Drescher
Senaryo: Michael McKean, Christopher Guest, Harry Shearer, Rob Reiner
Müzik: Michael McKean, Christopher Guest, Harry Shearer, Rob Reiner

Efsanevi İngiliz heavy metal grubu Spinal Tap... 17 yıl, 15 albüm, 30 küsür eleman değişikliği.. Grubun en büyük hayranlarından Martry DiBergi, artık onlarla ilgili bir belgesel çekme zamanının geldiğini düşünerek, grubun 1983’deki Amerika turnesini filme alıyor ve ortaya This Is Spinal Tap adlı “rockümanter” çıkıyor. Sam Dunn belgeselinden iyi olmasın, bu turne esnasında grubun geçmişi, elemanlarla yapılan röportajlar, özel hayatları ve başlarından geçen ilginç olayları izliyoruz. İlk olarak çocukluk arkadaşı iki gitaristle 1955’lerde yola çıkan, uzun süre üç kişilik çekirdek kadroyla ilerleyen grubun baterist yönünden tuhaf bir sıkıntısı vardır. Gruba giren bateristler bir süre sonra esrarengiz biçimde ölmeye başlarlar. Biri başkasının kusmuğunda boğularak, biri bahçede kaza yaparak, biri de durup dururken “patlayarak” ölmüştür.

DiBergi belgeseli çekerken grup Polymer Records ile bir anlaşma imzalamış, yeni albümleri Smell The Glove’u piyasaya sürmek üzeredir. Amerika turnesi grubun kariyerinde yeni bir dönemeç olarak görülmektedir. Fakat albüm kapağı cinsiyet ayrımına fazlaca oynayınca albüm simsiyah bir kapakla piyasaya sürülür. Tabi bu durum grubu deli eder. Ondan sonra da turne boyunca yaşanan talihsizlikler grubun yakasını bir türlü bırakmaz.


Yukarıdaki girişin tamamı yalandan ibaret. Çünkü This Is Spinal Tap, yönetmen Rob Reiner’ın çektiği, her şeyiyle bir “yalan belgesel”. Sahte yönetmen Marty DiBergi rolünü de üstlenen Reiner, bu adın esin kaynağını da bir röportajda anlatmış: “Marty” Scorsese’den, “Di” DePalma’dan, “Berg” Spielberg’den, “i” ise Fellini’den alıntıymış. Grup elemanları ise ritm gitarda David St. Hubbins (Michael McKean), solo gitarda Nigel Tufnel (Christopher Guest) ve bas gitarda Derek Smalls (Harry Shearer)’dan oluşmakta. Hepsinin heavy metal camiasında gerek isim, gerek görünüş olarak referanslarını bulmak mümkün. Sahte bir geçmiş, sahte elemanlar, sahte şarkılar, albümler, albüm kapakları, turne vs. her şey sahte. Ama bu o kadar ciddi bir sahtelik ki, film hakkında hiçbir ön bilgisi olmayan biri izlediğinde gerçekten böyle bir grubun yaşadığı hissine kapılabilir. Nitekim öyle de olduğuna dair bir sürü yaşanmış anekdot var.

Günümüzde otoritelerce kült komediler arasında saygın bir yeri olan, oyuncakları piyasaya sürülmüş, çeşitli enstruman reklamlarına malzeme olmuş, üyeleri Simpson ailesine bile konuk olmuş bu muhteşem filmin tanıtımı o yıllarda neredeyse baştan savma yapılmış. Hiçbir büyük film şirketi filmi satın almak istememiş. Öyle ki insanlar işi ciddi sanıp sazan gibi Reiner’a neden hiç tanınmamış bir rock grubuyla ilgili bir film yaptığını sormuşlar. Üstelik Spinal Tap, film çekiminden önce nabız yoklamak için Los Angeles’ta birkaç kez canlı çalarak sahneye bile çıkmış. Tabi konser atmosferinde çifte kavrulmuş seyirci, grubu hiç yadırgamamış. Pek hasılat yapmayan film, esas başarısını video kuşağının yavaş yavaş kendilerini keşfedip, onları birer fenomene dönüştürmeye başlamalarıyla sağlamış. Günümüzde Tap’ler gerçek bir saygı abidesi konumundalar. İki albümleri var. Kaliteli müzik dergilerine gerçek ve tabiki “yalan” röportajlar vermişler. Hala onları bir grup sanan insanlardan söz etmek mümkün.

Bir kere hard rock-heavy metal çemberinden geçmemiş, özellikle 80’lerin hard’n heavy kültürüne itinayla uzak durmuş kimseler için çoğu sahnenin tadına varmak çok zor olacaktır. Rock gruplarının etrafını sarmış klişeleri mükemmel biçimde makaraya saran film, türle hatırı sayılır bir geçmişi paylaşmış benim gibi insanlar için komik ötesi anlar barındırıyor. Albüm isimleri, kapakları üzerine dönen geyikler, prodüksyon ve menejerlik faaliyetleri, tur esnasında yaşanan binbir türlü aksilikler, gruptan birinin şirret sevgilisinin grup işlerine burnunu sokmasıyla dengelerin bozulması, özellikle de ying-yang gibi olan iki grup üyesinin arasını açması ve çok daha fazlası. Premiere, Empire gibi daha bir çok derginin, ne zaman en iyi film veya komedi filmleri listesi çıkarılsa dahil etmek zorunda hissettikleri bu “rockümanter”, şu ana kadar defalarca izlediğim, her izlediğimde de aynı keyfi aldığım için, o tekrar tekrar izleyip hiç sıkılmadıklarımla aynı kefeye koyduğum ender komedilerdendir. Metal belgeselinde Norveçli Death Metal gruplarını dergilerde görünce Alice Cooper’ın bunları Spinal Tap’a benzetmesinden farklı olarak, Spinal Tap ile tanışınca nostaljik bir yolculuğa çıkmanız kaçınılmaz.


This Is Spinal Tap, birtakım filmleri veya hayat tarzlarını ti’ye alayım derken, kendisi alaylık olan pek çok filmden çok farklı. O filmler, ince alay ile taklit arasındaki çizgiyi bir türlü çekememiş, 4 yaşındaki bir çocuğun bile biraz düşünse daha iyisini bulabileceği espirileri arka arkaya sıralamayı marifet saymışlardır. Tap, tüm hard rock-heavy metal klişelerini gözden geçirip, kendi oluşturacağı temaya en uygunları seçmeye çalışmışçasına olgun ve yaratıcı. Amerikalı yönetmen Reiner ile birlikte hayali İngiliz Spinal Tap grubunu oluşturan üç Amerikalı aktörün beraber yazdığı senaryo, kendi sahteliğini hiç kimseye çaktırmadan, şaşırtıcı biçimde üst düzey İngiliz mizah anlayışını Amerikan klişeleriyle kafa bulmak için ustaca kullanıyor. Ardı ardına skeçler şeklinde izlediğimiz Spinal Tap Amerika turnesinde yaşananlar, yaşanmış klişelerden hareket etmesiyle olsun, doğaçlama şüphesi uyandıran anlık espirileriyle olsun, gerçek bir yaratıcılık ve özgünlük ürünü. Üstelik yalan söylerken bile o kadar ciddi ki, filmin komiklik sigortasını sağlayan en önemli unsurlardan biri de bu ciddiyet zaten. Metal belgeseli gerçek bir “rockumentary” iken, This Is Spinal Tap, rockumentary yapısını sahtelikle birleştirerek “mockumentary” denen türün saygın isimlerinden biri olmuştur.

DiBergi ile Nigel Tufnel’in sohbetleri gerçekten olağanüstü. Tam 11 seviyesine çıkabilen amplisi ve Mozart ile Bach arasında bir “Mach” soundu elde ettiğini iddia eden piyano stiliyle Nigel tam bir parodi harikası. Kendi yazdığı epik rock opera üçlemesinin bir halkası olan “Aşk Pompamı Yala” isimli eseriyle, gitarlarıyla, tişörtüyle, sakızıyla gerçek bir “sahte” ekol. Motörhead Lemmy’yi andıran tipiyle Derek Smalls aslında şirinlik derecesinde saf bir basçı. Havaalanındaki aliminyum folyo macerasına ve konserin birinde başına gelen talihsiz kazaya katıla katıla gülmemek elde değil. Solist ve gitarist David St. Hubbins ise diğer ikiliye göre daha olgun ve ciddi görünmesine rağmen o da bilimum komikliklerden nasibini alıyor. Çeşitli TV dizilerinde ve filmlerin yan rollerinde görünmüş bu üç aktörün performansı harika. Geçenlerde Truman Show’da Christof ile söyleşi yapan anchorman rolünde Harry Shearer’ı, Smallville’in bir bölümünde de Perry White rolüyle Michael McKean’ı görünce içim bir tuhaf oldu. Beni en çok şaşırtan ve sevindiren ise Christopher Guest’in hem yönetmen, hem de oyuncu olarak keşfedilmeyi bekleyen ufak çapta bir mockumentary kariyerine sahip olduğu öğrenmemdi. Zaten Tap hadisesinden sonra mokümanter manyağı olma tehlikesi de var. Tek kusuru 80 dakika olması.


Sahneyi bulamadıkları bir konser, Stonehenge faciası, Hava Kuvvetleri üssünde verdikleri bir başka konser, Elvis’in mezarı başındaki sohbet, yine muhteşem dörtlünün yazdığı acayip sözlerle dolu şarkılar ve daha buralara sığmayacak ayrıntılar, rockseverleri 8-9 parçaya bölecek türden. Daha önce kendisini bu kadar ciddiye alan ve o ciddiyet arkasını döner dönmez ona nanik yapan başka bir film izledim mi hatırlamıyorum. (Belki biraz The Usual Suspects!).. O kadar yazıldığına bakmayın. Yazarak anlatılacak bir film değil. Aslında bu kadar anlatacağımıza izlesek daha iyiydi.

Senaryolu bir belgesellik tadı veren Almost Famous, her hücresiyle bir belgesel olan Metal: A Headbanger's Journey ve belgesellerin en yalanı This Is Spinal Tap gibi üç kuşak film, belgesel türü ile rock müziğin çeşitlilik ortak paydasında buluştuğunun en güzel örneklerinden. Yaza damgasını vuran Red Hot Chili Peppers şarkısı Dani California’nın şahane klibinde de, Spinal Tap hissiyatıyla rock evriminin kritik safhaları hiciv edilmiş, her detayı düşünülmüş ve hızlandırılmış bir belgesel-klip ortaya çıkarılmış. Tüm alaca-bulacasına, tuhaf suretlerine rağmen rock, gerçekliğin, çoksesliliğin, hoşgörünün timsalidir. Hayatların belgeselidir.