29 Nisan 2009 Çarşamba

The Good, The Bad and The Weird (2008)



Yönetmen: Ji-woon Kim

Oyuncular: Woo-sung Jung, Kang-ho Song, Byung-hun Lee, Dal-su Oh, Cheong-a Lee, Ji-won Uhm

Senaryo: Ji-woon Kim, Min-suk Kim

Müzik: Dalparan, Yeong-gyu Jang

1930'ların kaos içindeki dünyasında Kuzeydoğu Asya'da, Kore Yarımadası Japon Emperyalistlerinin eline düşmüştü pek çok Koreli Çinle ülkelerini ayıran Mançurya'ya, atlarla dolu uçsuz bucaksız otlaklara ve vahşi topraklara kaçmıştı, ve bu acımasız yerde hayatta kalabilmek için bazıları kaçınılmaz olarak atlı haydutlara dönüşmüştü.

Bir hırsız olan Tae-goo (Tuhaf) bir Japon subay trenini soymaya kalkışır, ancak işler karışır ve Japonlarla silahlı çatışmaya girer. Kurşun yağmurunun ortasında Qing Hanedanının Mançurya'da bir yere gömdüğü hazinenin yerini gösteren esrarengiz bir haritayı ele geçirir. Ancak soğukkanlı bir tetikçi olan Chang-yi de (Kötü) haritayı aramaktadır. Tae-goo sadece Japonlarla değil, aynı anda trene saldırmış olan Chang-yi ve adamlarıyla da savaşmak zorunda kalır. Mücadelenin sonunda gizemli bir adam aniden ortaya çıkar ve becerisiyle Tae-goo'yu kurtarır. Bu adam aslında Tae-goo'nun peşine düşmüş ödül avcısı Do-won (İyi)'dur. Bu üç adam çok geçmeden uğruna savaştıkları bu haritanın Koreli direnişçileri, Çinli, Koreli dağ haydutlarını ve Japon ordusunu da kendine çektiğini keşfedeceklerdir.



Çıkış noktasını ve birtakım sahnelerini Sergio Leone’nin eşsiz western klasiği Il Buono, il brutto, il cattivo’ya dayandıran The Good, The Bad and The Weird, 1930’lar Kuzeydoğu Asya’sında Japon işgali altındaki Kore’nin Çin sınırındaki kaynayan kazan Mançurya bölgesinin dekorunda geçen heyecan dolu bir macera filmi. Tek başına bir treni soymaya kalkıp, o trende Japon subayların önem verdiği bir haritayı ele geçiren Yoon Tae-goo / The Weird (Kang-ho Song), çetesiyle beraber aynı haritanın peşinde olan Park Chang-yi / The Bad (Byung-hun Lee) ve Tae-goo’nun peşindeki ödül avcısı Park Do-won / The Good (Woo-sung Jung) arasında geçen macera, bir western filminden ne umuluyorsa karşılıyor. Güney Kore sinemasının üstün yapımlarından A Bittersweet Life filminin yönetmeni Ji-woon Kim’in üç yıl aradan sonra çektiği merakla beklenen film, Leone başyapıtının üçgen şablonundan beslense de, nefis bir “vahşi doğu” coğrafyası yaratmış olmasının ve üç köşetaşı karakterinin, köşeleri gerektiği gibi dolduran üç aktörüyle hayalkırıklığı yaratmıyor.

The Good, The Bad and The Weird, dışa verdiği beklenenin aksine “epik” sıfatı kullanılması uygun olmayan bir film. Kaldı ki Il Buono, il brutto, il cattivo da 60’lı yılların sonunda bu sıfatla anılmıyor olsa gerek. Çünkü şimdi onu epik ve başyapıt yapan unsur demlenmişliği. Günümüz teknolojisinin ve aksiyon mantalitesinin aldığı yol doğrultusunda Ji-woon Kim’in filmi, son derece iyi bir işçiliğe sahip modern bir western görünümünde. Hatta kendi adıma 2000’lerde izlediğim çok az sayıda western yapımı arasında rahatlıkla 3:10 To Yuma ve The Proposition gibileri ile yan yana anabileceğim türden bir coşku verdi diyebilirim. Aslında bunun bir “eastern” olduğunu düşünürsek her iki kanattan da fevkalade açılımlar elde ettiğini, bir western’e asla yabancılık çekmediği gibi, politik tabanı, hikaye kurulumu ve otantik dokusu ile de kes / kopyala / uyarla bir zorlamalık içermediğini söylemek gerek. Zira belki işin kolayına kaçıp, “Uzakdoğulular vahşi batıda yaşamış olsalar nasıl olurdu” varsayımından hareket edip bambaşka bir temaya oynuyor da olabilirdi. Demek istediğim, Hollywood’a veya Avrupa sinemasına dair pek çok oturmuş kalıba nazaran, uyanışından ötürü daha genç bir sinema sayılabilecek Güney Kore sinemasının basit bir özentisi olarak algılanabileceği fikrinin gardını western bağlamında çok yerinde almış bir film The Good, The Bad and The Weird.

Rüştünü ispat etmiş Güney Kore sineması, çoğu vasat ürünüyle hala rüştünde sayıyor gözükse de, suç, gerilim, aksiyon türlerine getirdiği birtakım yeniliklerle pekala bir western de kotarabileceğini ispatlamış oluyor bu vesileyle. Bunu derinlemesine bir iç bakışla söylemiyorum. Çünkü bu filmi temel alarak western türüne yabancılık çekmemesi, onu bir film olarak epik, başyapıt veya geleceğe dair bir öngörü ile kült yapmıyor. Ama Leone’nin kendinden daha eski westernlere yaptığı türden göndermelerin benzeri sayılabilecek bazı modern parodileştirmeleri de bünyesinde taşıyor. Bazı algı biçimlerince bu tavır bile bir filmi, hatta bir remake yapımı kült kılabilir. Pulp Fiction ile hasır altı edilmiş arşivlerden özgün bir başyapıt çıkarılmış olması buna bir örnek. Yine de The Good, The Bad and The Weird tüm bu sinema tarihinde var olma çabalarından uzak bir yerde durmayı tercih edercesine, sadece etkilendiği, hayranı olduğu bir klasiğin izinden kendi sınırlarını keşfe çıkmış izlenimi bırakan bir mütevazilikte seyrediyor.



Fakat Ji-woon Kim bunu yaparken ezik görünmüyor, tam tersine birçok aksiyon sahnesi arasında özellikle filmin ortalarındaki Hayalet Pazarı’nda geçen uzun çatışma bölümünde John Woo’nun farkındalığa erdirdiği Hong Kong aksiyonlarının ruhunu yakalayıp, bu kez onu kendi tevazusunda öğütüyor. Ağır çekim dayatmayıp, gerekli gereksiz “işte ben bu sahneyi böyle çektim” şeklinde pozisyon tekrarı yapmıyor. Bir filme nasıl bakmak isterseniz öyle görürsünüz. Benim bu filmi görmek istediğim yeri seçerken aldığım referanslar Güney Kore sinemasıyla alakalı gözükebilir. Fakat filmin esin kaynağına duyduğu derin saygı yanında, kendini bu hareket noktasından sıyırmak istediği anları da dikkate aldığımızda, bakarken “görme” farkı inceden kendini ele veriyor. Filmin kendini esinlenme yönünden değil de, salt biçimsel anlamda revize ediş biçimi bile övgüyü hak ediyor. Düşülecek en bariz yanlış, filmi Il Buono, il brutto, il cattivo ile birebir karşılaştırmak olacaktır. Finaldeki düello üçgeninin tasarlanış biçimi belki de sırf bu yüzden “saygısızlık” olarak yanlış anlaşılabilir ya da acemice “orada şöyleydi, burada niye böyle” kıyası yapılır. Bu kıyaslar, filmin varlık sebebinden çok farklı bir yerde duruyorlar.

Karakterlerin temsil etmiş oldukları sıfatlar, onları canlandıran üç güçlü aktörün birbirlerini geri planda bırakmayacak ölçüde rol paylaşımı sonucu yerlerini bulmuş da olsalar, destansı bir western beklentileri kadar oyunculuk anlamında da büyük umutlar beslenmemesi gereken bir film aynı zamanda. “İyi” tarafın Woo-sung Jung ile bulduğu “iyi” olma durumu, karizmatik ve gözüpek bir kahraman duruşundan fazlasını içermiyor. A Moment To Remember, Daisy, The Restless gibi kaliteli yapımların romantik prensi olarak karşımıza çıkan aktörün bu filmlerde vermiş olduğu performans, o romantik kişileştirmeyi hem görüntü hem de oyunculuk açısından pekiştirir nitelikte idi. Bir “duruş” pozisyonu olarak “kötü” kanatta yer alan ve A Bittersweet Life’ın dönüşüm geçiren mafya tetikçisi rolüne hayat katan Byung-hun Lee’nin konumu da Woo-sung Jung’dan farklı sayılmaz. Gizemli bir emo-noir poz ile neredeyse kusursuz bir “kötü” görünümüne sahip aktörün, izleyiciyi yeterince tetikleyemeyecek türden törpülenmiş veya yeterince değerlendirilememiş kötülüğü de onu sadece güçlü bir sıfat olarak bırakıyor. Fakat bu bile her iki aktörün sahip oldukları sıfatları dolduruş biçiminde sorun yaratmıyor. “İyi” ve “kötü” genleri, aktörlerin oyunculuk becerilerini başka yapımlarda ispat etmiş olmalarının yüklediği verilerle izleyeni filmle hazırlamakta sıkıntı çekmiyor. Kısacası bu iki yetenekli oyuncu, kendilerine biçilmiş “iyi” ve “kötü”nün hakkını sırf duruş olarak vermekte bile başarılılar ve fazlası için hem filmin gerekleri, hem de senaryo yönlendirmeleri onları zorlamıyor.



Ama son köşede yer alan “tuhaf” için sadece bir duruştan fazlası söylenebilir. Diğer iki aktöre göre daha tecrübeli olan Kang-ho Song, bugüne dek büründüğü pek çok farklı karakterdeki rolün hakkını vermiş olmanın güveni ile hem duruş olarak “tuhaf” sıfatının, hem de film içinde ona yüklenen ateşleyici görevin gereklerini bir oyuncu olarak uygulamaya geçirmenin altını daha kalın çiziyor. Filmi katı ve ruhsuz bir western olmaktan alıkoyan bu üçüncü köşe, dozunda bir mizahı da yanında taşıyor ve genel havayı tuhaflaştırarak yumuşatıyor. Tasarım olarak nefes kesici “iyi ve “kötü” dahil olmak üzere, Japon ordusunu, Çinli haydutları peşine takabilecek derecede hınzır bir küçük hırsız tiplemesi, bu filmin en keskin yanı ki, Kang-ho Song da bu keskinliği bilemiş, ona hayat vermiş ve eğlenceli kılmayı becermiş.

Her ne kadar Güney Kore sinemasının yeteneklerinin kafalardaki sınırlarını genişletme katkısı olsa da, gönül isterdi ki, Ji-woon Kim bu üç harika oyuncusuyla A Bittersweet Life gibi sıfırdan bir hikayeye, Sergio Leone’nin gölgesinde şekillenen eleştirilere mahal vermeyecek şekilde adını yazdırsaydı. İşin gerçeği, A Bittersweet Life’ın konu olarak orijinal bir yanı yok sayılır. Fakat onu kendine özgü yapan şey, Ji-woon Kim’in kara ve hüzünlü anlatımını iyi bir suç sürükleyiciliği ile kaynaştıran üslubuydu. Bu pencereden bakarsak, The Good, The Bad and The Weird için benzer bir üslubun farklı bir tarzda yansıması diyebiliriz. İki film arasındaki derinlik farkı belirgin. Fakat bu durum, yeni filmini sığ hale düşürmediği gibi, Ji-woon Kim’in edinmiş olduğu prestiji sarsmıyor, tam tersi bana göre A Bittersweet Life mirasına farklı bir tür ve bakış açısıyla sahip çıkıyor. Etkisi günümüz savaşlarının sebeplerine kadar uzanan görsel final mesajıyla da, hem gerçek hayatta uğruna daha çok kanın döküleceği bir mücadelenin, hem de bu filmin kendi macerasının daha yeni başlıyor olduğuna dair açık kapı bırakmayı da ihmal etmiyor.

25 Nisan 2009 Cumartesi

Hellboy II: The Golden Army (2008)


Yönetmen: Guillermo del Toro
Oyuncular: Ron Perlman, Selma Blair, Doug Jones, Luke Goss, Anna Walton, Jeffrey Tambor, John Hurt
Senaryo: Mike Mignola, Guillermo del Toro
Müzik: Danny Elfman

Hellboy'u yetiştiren babası Profesör Trevor, yıllar önce insanlarla mistik yaratıklar arasında yaşanan eski bir savaşın anlatıldığı bir masaldan bahsetmiştir. Bu masala göre, bir cin yalnızca Elves Kralı ve onun soyundan gelenlerin kontrol edebileceği bir ordu yaratır. Altın Ordu'nun yaptığı katliamın bir daha olmaması için, Kral Balor bir karar alır. İnsanlar şehirlerinde yaratıklar da ormanlarında yaşayacaklardır. Bunu kabul etmeyen oğlu Nuada, krallığı terk edecektir. Fakat günümüzde ortaya çıktığında, Altın Ordu'yu tekrardan oluşturup insanlığı yok etmek için uğraşacaktır. Onu durdurmaksa Hellboy ve ekibinin görevidir.

Guillermo del Toro'dan beklenmeyecek kadar kötü bir film. Görselliğine pek diyecek yok. Zaten alamet-i farikası olan fantastik tiplemeler yaratmadaki becerisini konuşturmuş. Ama hepsi podyuma çıkıp boş boş yürüyen modellerden farksız. Artık süper kahraman filmlerinde de bir hikaye, bir ruh olması gerektiğini kavraması gereken yönetmenlerin başında geleceğini düşündüğümüz Toro'nun böyle saçma sapan bir film çekmesi şaka olmalı. İlk film, tüm klişesine rağmen en azından Hellboy'un espirili olduğu kadar duygusal ucubeliğine elinden geldiği kadar sahip çıkıyordu. Ama burada düpedüz gişe bayağılığı var. The Dark Knight'ın yükselttiği çıtaya göre bir değerlendirme değil bu kesinlikle. O çıtanın altında bir yorumda bile kendine sağlam bir yer bulmaması gereken, pahalı bir B movie neredeyse. Süper kahraman camiasında artık işi sırf görsellikte, aksiyonda aramayı zayıflık olarak gören bilinçli izleyenler bu zokayı yutmamalı. Toro da artık Pan's Labyrinth'den itibaren yeni fikirlerle kaldığı yerden devam eder umarım. Bunu saymayız. Del Toro'nun yöneteceği yeni filmlerden çok ümitliyiz.

24 Nisan 2009 Cuma

The Rocker (2008)


Yönetmen: Peter Cattaneo
Oyuncular: Rainn Wilson, Christina Applegate, Teddy Geiger, Josh Gad, Emma Stone, Jeff Garlin, Jane Lynch, Will Arnett
Senaryo: Ryan Jaffe, Wallace Wolodarsky, Maya Forbes
Müzik: Chad Fischer

1980’lerde, ismini kendisinin koyduğu hard rock grubu Vesuvius’da davul çalan Robert 'Fish' Fishman (Office dizisinin DwightRainn Wilson), grup daha albüm bile çıkaramadan gruptan atılır. Sebebi de plak şirketinin başkanının onun yerine gruba yeğenini sokmak istemesidir. Grup elemanları başta buna karşı gelseler de, bunun karşılığında Whitesnake’in alt grubu olacaklarını öğrenince anında Fish’i satarlar. 20 yıl sonra Vesuvius büyük bir grup olmuş, Rob ise bir işte dikiş tutturamayan, içindeki rock ruhunu ve kendisine yapılan haksızlığı yıllarca bastırmak zorunda kalan birine dönüşmüştür. Son işini kaybedip, sevgilisi tarafından da terk edilince evsiz kalan Rob, ablasının yanına taşınır. Yeğeni Matt’in klavye çaldığı A.D.D. isimli lise grubu, mezuniyet gecesi vereceği konser öncesinde davulcularını kaybedince çaresiz kalarak 20 yıl önce efsane olmanın eşiğinden dönmüş Fish’e teklif götürürler. Bu grup Fish için, yarım kalmış şöhret sevdasını, rüyalarını, çılgınlıklarını gerçekleştirmek için bir fırsattır.

İngiliz Peter Cattaneo, 1997 tarihli The Full Monty ile İngiliz işçi sınıfının ekonomik kriz içindeki bunalımından harika bir komedi-müzikal çekmiş bir yönetmendi. Uzun bir aradan sonra tekrar show business tarzı komedi dram anlatımına dönen Cattaneo, bu kez tipik bir Amerikan rock’n roll rüyasının gerçekleşme sürecini işliyor. The Full Monty kadar usta bir kara mizah örneği olmasa da, basmakalıp bir şöhret öyküsünü sıcak, sevimli ve kesinlikle eğlenceli komedi üslubuyla sunuyor. Artık burada hangi zıpır espirisinden örnek vereceğimi bilemediğim komik cümlelere, zaman zaman tuvalet mizahına meyleden sahnelere, Almost Famous gibi filmlere yaptığı ufak göndermelere, bu bağlamda hem rock konulu filmleri, hem de plak endüstrisini çeşitli yönlerden ti’ye alan serseri bir duruşa sahip.

Ergenlik sorunları, aile höşgörüsü, kuşak çatışması gibi meseleleri sadece temelde bırakmış olan filmin keyif veren müzikal yanı, rock klişelerine hakim olduğunu belli eden Cattaneo’nun ayrı bir başarısı. Özellikle A.D.D.’nin Vesuvius’un alt grubu olarak çıkacağı final bölümleri çok şirin. YouTube’un, Guitar Hero’nun, plak şirketlerinin yeni pazarlama oyunlarının kuralları değiştirdiği (hatta biraz da mertliği bozduğu) bir dünyada saçlarını kestirip takım elbise giymek zorunda kalanların ekstra zevk alacağı başarılı bir komedi The Rocker

22 Nisan 2009 Çarşamba

Julia (2008)


Yönetmen: Erick Zonca
Oyuncular: Tilda Swinton, Saul Rubinek, Kate del Castillo, Aidan Gould, Jude Ciccolella
Senaryo: Michael Collins, Camille Natta, Aude Py, Erick Zonca
Müzik: Pollard Berrier, Darius Keeler

Erick Zonca ismini daha önce duymuşsanız bunu büyük ihtimalle 90’lı yılların sonuna ait Fransız yapımı La Vie rêvée des anges filmine borçlusunuzdur. Samimi, doğal, hüzünlü ve kırılgan yapısıyla çok etkileyici olan bu film, Zonca isminde büyük beklentiler uyandırdı. Bir yıl sonra çektiği Le Petit voleur’u henüz izlememiş olmak bir eksiklik hissettirse de, bu yıl İngilizce çektiği ve başrolünde son yılların en kaliteli ve üretken oyuncularından Tilda Swinton’ı yönettiği Julia’ya öncelik tanımak kaçınılmaz oldu. Genel olarak çeşitli ayrıntılar haricinde La Vie rêvée des anges’den oldukça farklı bir film Julia. Sefil ve vurdumduymaz bir hayat yaşayan Julia isminde bir kadının işini kaybettikten sonra istemeye istemeye devam ettiği alkolikler toplantısında tanıştığı Elena ile anlaşma yapması, buna göre Elena’nın zengin kayınpederi tarafından yasal yollarla elinden alınan oğlunu Julia’dan kaçırmasını istemesi ile yola çıkan macera, Zonca’nın ilk uzun metrajının naif anlatımına ters düşüyor sanki.

Üstelik çocuğu kaçırdıktan sonra planı kafasına göre değiştiren Julia’nın onu bu kez başka fidyecilere kaptırmasıyla iyice karmaşıklaşan bir suç filmi izliyor olmamız, iki film arasındaki biçim ve hikaye farkını daha da keskinleştiriyor. Doğaçlamaya yatkın diyaloglarıyla ve kurgu hakimiyetiyle yine tempolu bir anlatım yakalayan Zonca, Fransa/ABD/Meksika/Belçika ortak yapımı ve dili İngilizce olan filmiyle çoğunlukla Amerikan tarzına daha yakın durmakta. Bunun yanında güçlü bir görüntü işçiliğine sahip film, özellikle Meksika’da geçen bölümlerde kimi anlar Iñárritu estetiği yakalamış bile denebilir.


Etik dertleri olan Zonca’nın, bu değerleri hikayesi çeperinde anlatırken Julia’yı seyirciye tanıtmakla fazla zaman harcadığı düşünülebilir. Oysa bir süre sonra bu tanıtma ve benimsetme sürecinin filmin ayrılmaz bir parçası olduğunu, olay örgüsünün bile Julia karakterinin yön değiştiren, kendini kaybeden, aramaya başlayan, bulduğuna kendisini inandırmak durumunda kalan özelliklerine hizmet etmekte olduğunu düşünmek mümkün. Çeşitli filmlerde bu durum iç içe geçmiş vaziyettedir. Film ya her şeyiyle baş karakterine hizmet eder, ya da geri kalan her şey bir süre sonra o karakteri öğütecek biçimde hikayesini öne çıkarır. Julia için her iki durumdan da söz edilebilir. Film süresince çeşitli anlarda karmaşık bir fidye trafiğinin Julia karakterinin önüne geçtiğini veya tam tersi, Julia’nın filmdeki her şeyi kendi varlığında öğüttüğünü düşünebilirsiniz. Zonca’nın Julia’ya sindire sindire yaşatmaya çalıştığı değişimin önündeki tek engel, yine değişim kavramının kendisi. Çünkü Zonca’nın ahlaki kaygılarının bir yansıması olarak bu değişimin doğurduğu final bölümü yüzeysel bulunabilecek bir vicdan hesaplaşmasına ermiş, değişim daha insani bir boyuta çekilmiş oluyor. Bunun yanında didaktik bir oldu bittiye getirilmiş izlenimi de uyandırıyor.

Erick Zonca, Tilda Swinton gibi bir madenden en fazla faydalanmasını bilmiş filmlerden birine imza atmakta. Oscar’ı ölçüt aldığımızda, yardımcı rolle de olsa Michael Clayton ile ödül aldığı performansından çok daha üstün bir yapıya sahip. Onsuz bu film neye benzerdi, bilmek fazla zor değil. Anglo sakson duruşunu Julia’nın salaş, umursamaz, telaşlı ve vicdanlı görüntüsüne uydurmakta hiç sıkıntı çekmiyor. Swinton, saatini saniyesi saniyesine Julia’ya ayarlamış diyebiliriz. Filmin geneli göz önüne alındığında herhangi bir ikna problemi yaşanması durumunda bunun sorumlusu Swinton değil, olsa olsa Julia’nın bencil kişiliğini vicdanıyla yüzleştirme sürecini yeterince kabul edilebilir kılamayan, Stockholm Sendromu’nu da bu doğrultuda silikleştiren Zonca senaryosudur. Yine de görüntü estetiği, sürükleyici yapısı ve en önemlisi Tilda Swinton’ın en iyi performanslarından biri için izlenmesi gereken bir film Julia.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Wanted (2008)


Yönetmen: Timur Bekmambetov
Oyuncular: James McAvoy, Morgan Freeman, Angelina Jolie, Thomas Kretschmann, Terence Stamp, Common, Chris Pratt, Dato Bakhtadze, David O'Hara, Konstantin Khabensky, Lorna Scott
Senaryo: Michael Brandt, Derek Haas, Chris Morgan
Müzik: Danny Elfman

Babası öldürülen Wesley Gibson’a (James McAvoy), babasının intikamını alma fırsatı teklif edilir. Kötü adamları yok eden bir suikastçi olarak ünlenen babası bir suikaste kurban gitmiştir. Fox (Angelina Jolie) isimli gizemli bir kadının Cross (Thomas Kretschmann) adlı bir başka suikastçinin elinden kurtardığı Wesley, öğrendiği bazı gerçeklerden sonra babasının bıraktığı yerden yola devam etmeye karar verir. Babasının ortağı Sloan (Morgan Freeman) ve ekibinden eğitim almaya başlar.

Öncelikle film hakkında aradan çıkarmak istediğim bazı noktalar var. Nihayet fragmanını vaat eden bir filme rastladığım için ayrıca mutlu oldum. Zaten çoğu aksiyon sahnesi başlıbaşına uzun fragmanlar gibiydi. Timur Bekmambetov’un sadece Night Watch filmini izledim. Ondan sonra serinin ikinci filmini izleme isteği de duymadım. Teknik açıdan başarısı bir yana, hikaye olarak hiçbirşey anlamadığım için ilgimi çekmedi. Hani ikinci filmde ne olabilir ki, birinci filmi tamamlayıcı bir misyonu olsun. Varsa bile hiç cazip gelmedi. Bir de üçüncüsü çekiliyormuş nedense. Halbuki ona harcadığı mesai ile üç tane Wanted ayarında film çekmesini isterdim şahsen. Hikaye anlatma konusunu fazla kafasına takmaması gereken bir yönetmen izlenimi uyandırdı. Bir de Bekmambetov’un Rus olmasını diline dolayanlar var. Bırakın klasik Rus ustalarını, Bekmambetov ile arasında sadece üç yaş bulunan günümüz gözdelerinden Andrei Zvyagintsev ile onun ismini yan yana koyanlar bile olmuş. Filmi beğenmemiş olmaya uydurulacak en aptalca gerekçelerden sadece biri bu karşılaştırma yanlışı. Elma ile armudun birer meyve olduğunu kabul edip “tatları niye aynı değil” diye sormakla aynı şey.


Wanted ile ilgili okuduğum yazılardaki ikiye bölünmüşlük, bildiğimiz anlamdaki sevgi-nefret hislerinden farklı değildi. Fakat herhalde en garip olanı Wanted’ı yılın en kötüsü ilan edeni olsa gerek. Gerekçe ise ikiyüzlülük! Yani Fight Club, Matrix, Mission Impossible, Saw referenslarından besleniyor olması. Tamam bir filmi beğenmezsiniz de, aynı yıl içinde çekilmiş ve gösterime girmiş olan Hottie and The Nottie, Superhero Movie tuhaflıkları, birebir kopya yapımlar, ikiyüzlü coverlar ya da milyon tane abuk sabuk Türk filmi dururken Wanted’ı harcamak hangi kanaldan yayın yapıyor? Gerçi bazı eleştirmenlerin burun kıvırma modasıdır bu tavır. Her şeyden evvel onu eğlencelik olarak görmezsek içine düşeceğimiz yorum yanlışlarından da sıyrılmamız pek mümkün olmaz diye düşünüyorum. Bir gökdelenden diğerine tam isabet atışlar yaparak atlayan adamlar, falsolu kurşunlar, patlayan fareler, kırılmayan kemikler, kırılanları onaran tedavi havuzları, mesaj gönderen dokuma tezgahları vesaireyi bir Zvyagintsev filmi duyarlılığıyla veya bir çizgi film bünyesinde aranılan belgesel mantığıyla izlerseniz olacağı budur.

Kaldı ki Wanted’ın en hoşuma giden bölümleri arasında zikredildiği üzere Fight Club beslentisi olan, Wesley’nin kendi ve çevresi ile olan iç çatışmaları vardı. Wesley’nin Google’da kendi ismini arayıp “no results” sonucunu alması bile, geyik de olsa acıklı bir duygusallık yaratıyordu. Sıradan bir muhasebecinin Neo-Jack kırması bir süper suikastçiye dönüşümünü anlatabilecek pek fazla yöntem olduğunu düşünmüyorum. Olsa bile Bekmambetov'un bunlara fazla kafayı takmış bir hali yok. Tüm bu “seçilmiş kişi”, “babasının oğlu”, “öğreten adam” klişeleri farklı versiyonlarla daha uzun yıllar aksiyon malzemesi olarak kullanılmaya devam edecek. Tadını çıkarmak gerek. Zira bence tadı olan bir film Wanted.

Bir film için “kendi mantığıyla çelişiyor” eleştirisini sıkça kullanırız. Bu eleştiri, o filmin mantığını tam olarak idrak ettiğimiz anlamına geliyor aynı zamanda. Ancak ortada elle tutulur özgün bir mantık yoksa bu eleştirinin de bir anlamı kalmıyor. Yine okuduğum yazılarda rastladığım Wanted’ın kendini ciddiye alan bir film olduğu görüşüne de katılmıyorum. Teknik anlamda kanlar içinde dağılan kafalar, ağır çekimde kafadan çıktığı gösterilen kurşunları yakın plan almak, sözü edilen küstahlığın ifadesi olarak da algılanabilir, ekranda şiddet görmeye hevesli kitleyi avlamak da. Bekmambetov aynı anda hem küstahlaşıp, hem de kendini ciddiye alan bir yönetmen izlenimi bırakmadı benim üzerimde. Stilini ciddiye aldığı belki doğrudur. Fakat “ne”yi ciddiye aldığı ile “nasıl”ı ciddiye aldığını karıştırmamak gerek.



Yaşayan en seksi kadınlardan biri olan Angelina Jolie’nin, Wesley’i Cross’tan kurtarmak için Hacı Murat (!) ile hızlı trenin camından girdiği sahnede heyecanlanmamın sebebi, sahnenin aksiyonel teknik becerisinden ve coşkusundan çok, bu setin tasarımıydı mesela. Yani daha film çekilmeden önce böyle bir cümlenin kurulmuş, ayrıntılarının tartışılmış olması bile bence bir heyecan sebebidir. Oyuncu bu sahneyi kağıt üzerinde ilk gördüğü anda filmin kendisini ne derece ciddiye aldığını anlamıştır kanımca. O muazzam hızlı tren bölümünden bahsetmişken, orada yaşanan kırılma noktasının kimi çevrelerce yılın en kötüsü ilan edilen Wanted’ı, 2008 itibariyle gösterime girmiş aksiyonlardan Hitman, Rambo, Jumper gibilerinden daha sağlam ve ruh sahibi yaptığını söylemeden geçmek istemem. O kırılma noktasını daha öncesinden tahmin ettiğini iddia eden varsa boynum kıldan incedir. Olmadığını, çok bilindik olduğunu ya da remikslendiğini savunduğumuz hikayenin o andan itibaren kıvrılış şekli de adı geçen 2008 aksiyonlarının karton duruşlarına kapak olacak kadar sürükleyicidir bana göre. Wanted ikiyüzlü değil, tam tersine dürüst bir film. Elebaşı Bekmambetov hırsızlık, istismar, absürdlük, kurnazlık, hit avcılığı ne ile suçlanırsa suçlansın, akıcı, eğlenceli ve cesur bir aksiyon çekmiş. İyi bir "kötü film" çekmek de meziyet ister.

14 Nisan 2009 Salı

Irina Palm (2007)

 

Yönetmen: Sam Garbarski

Oyuncular: Marianne Faithfull, Miki Manojlovic, Kevin Bishop, Siobhan Hewlett, Corey Burke, Dorka Gryllus, Jenny Agutter

Senaryo: Philippe Blasband, Sam Garbarski, Martin Herron

Müzik: Ghinzu

 

Tüm çabalarına rağmen hasta torununun tedavisi için gerekli parayı bulamayan 50 yaşındaki dul Maggie’nin (Marianne Faithfull), oğlu ve gelininden habersiz bir sex shopta erkeklere tuhaf bir hizmet sunmak zorunda kalmasının hikayesi. Lafı hiç dolandırmadan, bazen çok gereksiz bulduğum estetik kaygılarla şişirilmeyen, kendi yolunu basitçe çizmiş, mütevazi bir bağımsız yapım. Bu aralar fazla ağır tempo film izlediğimden midir, Irina Palm oldukça hızlı ama buna rağmen söyleyeceklerini abartısız ve olgun bulduğum bir film oldu. Jilet gibi keskin dram örgüsüne rağmen her şey hemen hemen beklenildiği gibiydi. Tabi bu keskinliğine karşın, bir şeyler kesmemeye çalışan tutumu, farklı beklentiler içindeki sert seven izleyiciyi memnun eder mi bilinmez. Irina Palm sade, tutumlu ve hüzünlü bir film. Bir zamanlar güzelliğiyle nice rock yıldızını kapısında sıraya dizmiş afet-i devran Marianne Faithfull’u fedakar tonton bir babaanne olarak izlemek şaşırtıcıydı. Filmde o davudi sesiyle anlam kattığı güzel şarkıları gibi yalın ve dingin bir oyunculuk sergiliyor. Aynı zamanda oğlu Tom’u canlandıran Kevin Bishop ile, Maggie’nin çalıştığı kulübün sahibi Miki olarak izlediğimiz ve Kusturica’nın çılgın Underground’undan da hatırlayacağımız Miki Manojlovic’in oyunları da filmin bağımsızlığının kapsama alanı dahilinde oldukça başarılıydı.

11 Nisan 2009 Cumartesi

The Savages (2007)


Yönetmen: Tamara Jenkins
Oyuncular: Laura Linney, Philip Seymour Hoffman, Philip Bosco, Peter Friedman, David Zayas, Gbenga Akinnagbe, Cara Seymour
Senaryo: Tamara Jenkins
Müzik: Stephen Trask

The Savages bir yetişkin aile dramı. Aile dediğimiz şey dramsız olmuyor tabi. Eşler arasında biten tutkular, çocukların ergenlik sancıları, çevreyle ilişkiler, parçalanmalar, biri bitince öbürü başlayan sorunlar bu dramların vazgeçilmez malzemeleri. Belli kalıplara yerleştirilmiş aile dramları kendi içlerinde fark yaratmaya da pek fazla uğraşmazlar. Bazen film ile izleyen arasında maya tutmaz. Bunun en önemli sebeplerinden biri de dramı yaşayan aile ile seyircininki arasındaki kültür, anlayış, ve yapı farklılığı oluyor. Jon ve Wendy Savage kardeşleri bir araya getiren hasta, yaşlı ve aksi babaları Lenny’nin bir anda yersiz yurtsuz kalması da aradaki kültür farkı ne olursa olsun “sorumluluk” denen evrensel olguyu vurguluyor. Hayatlarında zaten uğraşmaları gereken yeterince sorun ve sorumluluk varken bir de babaları için endişelenmek zorunda kalmaları, yetişkin iki evladın kendi içlerine dönmelerini de sağlıyor.

Bölünmüş bir ailenin beklenmedik bir olay sonrası tekrar bir araya gelmesi, geçmişin muhasebesinin yapılması, sırların su yüzüne çıkması, geç kalmış da olsalar birbirlerini anlamaya başlamaları üzerine izlediğimiz film sayısı bir yana, bunlar gerçekten yaşadığımız olaylar bile olabilir. Yani izleyen olarak belki de bizzat tecrübe ettiğimiz olaylar hakkında izleyeceğimiz filmlerde hatalar bulmak veya yakınlık kurmak daha da kolaylaşır. The Savages genel olarak bu kalıp üzerinden ilerlese de bazı özellikleri ile klasik bir Hollywood aile dramından kendini sakınıyor.

Film her ne kadar sert ve uç öğeler barındırmasa da, umulanın aksine zararsız bir karanlığa, karamsarlığa sahip. Açılışta güneşli gökyüzü altında tertipli, düzenli, temiz müstakil evlerin ve civarında uyuşturulmuş bir huzurla, sıkıcı rutinlerle ölümü bekleyen yaşlı insanların bulunduğu donuk görüntülerle yaratılan “yaşlı cenneti”, yerini soğuk ve yağışlı yalnızlığa bırakıyor. Uzun zaman önce koptukları babalarına kalacak bir yer aramak zorunda kalan Savage kardeşler ve hakkında fazla bilgi verilmeyen baba Lenny Savage, oldukça sakin, karamsar ve kasvetli bir atmosfer içinde bu bağımsız karakterdeki filmin odağını oluşturuyorlar.


İki kardeşin 20 yıl sonra bir araya geldikleri babalarıyla olan ilişkileri dışında, tiyatro hocası Jon’ın ülkesine dönmek zorunda kalan Polonya’lı sevgilisi ile ilişkisinden ziyade, Wendy’nin evli bir adamla yaşadığı yasak ilişkisine biraz daha yakından bakmayı seçen film bu anlamda arzu edilen bir dengeyi sağlayamamış görünüyor. Doğal olarak bu ilişkilerden hareketle Wendy’nin iç çekişmeleri ile daha fazla ilgileniyor. Wendy’nin evli sevgilisi ve bakımevinde babası ile ilgilenen siyah hastabakıcı Howard ile yaptığı toplamda ihanet, ölüm, edebiyat temalı konuşmalar, izleyen nazarında Wendy’nin en fazla ilerleyen karakter olmasını sağlıyor. Karakter gelişimlerinin bu gibi yan unsurlara olan ihtiyacını hissettiriyor. Keşke aynı ilgi Jon’a da gösterilseymiş diye düşündürmeden edemiyor. Yine de geçmişi geçmişte bırakmış, kişilikleri ve sorumlulukları arasında kalmış kent insanı iki kardeş rolünde Philip Seymour Hoffman ve Laura Linney’in her yönden birbirine uyumu gayet olumlu.

Yıllar sonra bir kişi eksikle bir araya gelen Savage ailesi fertlerinin birbirleri ve geçmişle yüzleşme aşamaları esnasında flashback kullanılmaması da ayrı bir özellik. Onun yerine ödüllü senaryosunun sağladığı belki de daha dinamik bir yol izlenmiş. Geçmişe dair kareler görmememize, iki kardeşin ebeveynleriyle geçmişte neler yaşadığına fazla değinilmemesine rağmen, kopukluğun sebeplerinden çok, yaşadıkları şimdiki zamanın gelecek zamana uzanan karamsarlığı ile donanmış bireylerin hikayesi bu. Yaşlılığın, yaşlanmanın ve ölümün bu iki kardeşe yansıması ile aslında insan olarak tüm bu kavramlara olan hazırlıksızlığımızı sessiz ve derinden yüzümüze vuruluyor. Ayak parmağımızın durumunun bile ölümün habercisi olduğunu bilmek gibi mesela.

8 Nisan 2009 Çarşamba

Yes Man (2008)


Yönetmen: Peyton Reed
Oyuncular: Jim Carrey, Zooey Deschanel, Bradley Cooper, Terence Stamp, John Michael Higgins, Rhys Darby, Danny Masterson, Fionnula Flanagan, Molly Sims, Sasha Alexander
Senaryo: Nicholas Stoller, Jarrad Paul, Andrew Mogel
Müzik: Mark Everett, Lyle Workman

Yes Man’de Jim Carrey, kendi kendine yardım programına yazılan Carl Allen adlı bir adamı canlandırıyor. Söz konusu program tek ve basit bir ilkeye dayanmaktadır: Her şeye evet demek. İlk başta, evet gücünü açığa çıkarmak Carl’ın hayatını inanılmaz ve beklenmedik biçimlerde değiştirir, ama çok geçmeden anlar ki hayatını sonsuz olasılıklara açmanın bazı olumsuzlukları da olabilmektedir.

Kariyer baktığımızda farklı Jim Carrey suretleri var gibi görünüyor. Ace Ventura, Grinch veya The Mask karikatürleri arasına, The Truman Show, Man On The Moon, Eternal Sunshine Of The Spotless Mind ciddiyetinde klâsikleşmeye demlenmiş yapımlar ekleyen pek fazla komedyen var mı, şu an aklıma gelmedi. Tabii arada The Majestic, The Number 23, Fun with Dick and Jane başarısızlıklarını ekleyerek, her iki tarafa oynayabileceğini gösteren bu kariyerin sağlam kazığa bağlanmadığını alarm veren işlerde de rol alıyor kendisi. Bir de görücüye çıktığında iyi hasılat yapan, sonrasında ise kiralayanların akşamını DVD keyfi ile süsleyecek mesaj kaygılı romantik-komedimsi hafif "feelgood" örnekleri var. Zaten Jim Carrey denince ilk akla gelenler genelde onlar oluyor. İşte bu filmlerden olan Liar Liar, Me, Myself & Irene, Bruce Almighty serisine ait bir film olmuş Yes Man... Bu filmleri sevmiş olanlar pekâla Yes Man'i de seveceklerdir.


Yalancı bir avukatın, oğlunun doğumgünü dileğiyle birdenbire doğruları söylemeye başlamasıyla, biri mülayim, diğeri fırlama iki kişiliğe bölünen bir polisin aşık olmasıyla, Tanrı'nın bir süreliğine yerine geçmesine izin verdiği bir fâninin bu sınırsız gücün etkisinde yaşamaya başlamasıyla karşılaşılan eğlenceli anların ve sorunların devamı bu kez yine yaratıcı bir fikirden hareket noktası belirliyor: Her şeye "evet" deme anlaşması yapan bir adam! Aynı senaryo izleği, aynı gidişat, aynı romantik komedi unsurları, farklı mesajların aynı yöntemlerle dile getirilmesi, aynı mutlu final... Ama şikâyetçi olunacak bir durum yok. Hele de Eternal Sunshine Of The Spotless Mind'ı saymazsak (bunlarla aynı kefeye koymadığımız için elbette!) 2003'teki Bruce Almighty'den beri ilk adam gibi Jim Carrey komedisiydi bence. İlk yıllarındaki gibi komik olamaması yaşına veya aradan geçen yıllarda seyircinin gülme alışkanlıklarının değişimine bağlanabilir. Fakat şu herşeye evet deme kuralını kendi kendine dayatma sonucunda bir komedi filmine uydurulması gereken ne varsa hemen hemen hepsini yerinde kullanmış denebilir.

Artık başını sonunu bilerek oturduğumuz giriş-gelişme sonucuyla, eğlendirici yan karakterleriyle, meğerse bir indie müzik prensesi olan Zooey Deschanel'in canlandırdığı Allison ile, Carl'ın "evet" dediklerinin birgün kendisine 11 Eylül kompleksi olarak geri dönüşüyle, Carrey'nin filme konuk olan (çok sevdiğim) Luiz Guzman'a (çok sevdiğim) Third Eye Blind'ın (çok sevdiğim) Jumper şarkısı ile serenat yaptığı (bayıldığım) sahnesiyle, kült insan Terence Stamp'in varlığıyla, herşeye "evet" demenin aslında çok da sağlıklı olmayabileceğini ihmal etmeyen romantik mesajıyla keyifli bir film Yes Man...

6 Nisan 2009 Pazartesi

Vicky Cristina Barcelona (2008)


Yönetmen: Woody Allen
Oyuncular: Rebecca Hall, Scarlett Johansson, Javier Bardem, Penélope Cruz, Patricia Clarkson, Kevin Dunn, Chris Messina
Senaryo: Woody Allen
Müzik: Isaac Albeniz, Biel Ballester, Paco De Lucia, Juan Serrano, Mazzoni, Alejandro, Tellarini

Vicky (Rebecca Hall) ve Cristina (Scarlett Johansson) isimli iki Amerikalı kadın, İspanya’ya geldiklerinde kendilerini nasıl bir yazın beklediğinden habersizdirler. İki genç kadın, Barcelona’da tanınmış bir sanatçı olan Juan Antonio (Javier Bardem) ve onun güzel ancak dengesiz eski eşi Maria Elena (Penélope Cruz) ile tanıştırlar. Kaderleri kesişen bu insanlar, çok geçmeden hayatın kendileri için hazırladığı sürprizlerle karşılaşacaklardır. Vicky, evlenmek üzere olan, son derece muhafazakar bir kadındır. Cristina ise çok daha özgür ruhludur ve cinsel serüvenlere atılmaktan çekinmez. Kaderleri kesişen üç insan arasında doğan aşk ilişkisi kaotik sonuçlar doğuracaktır.

Her yıl bir film yapma alışkanlığı olan Woody Allen için Vicky Cristina Barcelona, yine özenle seçilmiş oyuncu kadrosu ve onun getirisi olarak kendini izleten ekran dolgunluğu dışında farklı bir yerde durmuyor. Akıcı diyaloglar, bunun bir hikaye olduğunun altını çizme ihtiyacı gütmüş dış ses, oyuncuların rahat performansları ve bir süre sonra turistik olmaktan çıkıp, filmin tek diri unsuru haline gelen Barcelona – Oviedo dekoru ile tipik bir Woody Allen filmi… diyemiyoruz. Çünkü o tipiklik çok eskilerde kaldı. Woody Allen denince akla keskin bir mizah gelirdi. Lafını bazen dolaylı, bazen doğrudan söyleyen, ama mutlaka içine tutam tutam mizah katmadan duramayan Allen kaleminin kalemtraşa ihtiyacı olduğu kesin.
 
Yine bu durum Woody’nin kendi seçimi. Sıkılmış olabilir ve bu dönüşüm gerçekten saygı duyulacak bir tercih. Match Point’ten sonra sapmış olduğu yolu da işaretsiz, haritasız pekala bulabilmişliği var. Her ne kadar şimdilik o yol, Match Point’in yerinde sayıyor olsa da… Çünkü uzun müddet takıldığı, bana göre kendisini Woody Allen yapan her şeyi borçlu olduğu New York’tan çıktı, önce Londra’ya, sonra da öteki Avrupa’ya açıldı. Kuşbakışı bakıldığında New York entelektüelliği ile Avrupa elitistliği arasında çok keskin sınırlar olmadığının farkındalığıyla kafasına göre bohem hayat tarzını ve varoluşçu felsefeyi karikatürize ettiği yorumlarına katılıyorum. Zaten bunlar usta ellerde dalgası geçildiğinde tadından yenmez. Bunu yapma yetkisi kanuna bağlansaydı, Woody Allen’a bu konuda mutlaka dokunulmazlık tanınırdı. Çünkü geçmişte çok şairane bir gırgır geçme ruh haliyle yapıyordu bunu. Buradaki ise, gülmediğiniz bir karikatüre bakmaya benziyor. Zaten bu filmin bazı organizasyonlarda neden “komedi” dalında adaylıklar aldığını kestirmek zor. Sırf o “karikatürize” pozu için ise, bu durumun sadece “karikatürize” ile sınırlı kaldığını (karikatür bile olamadığını), komedi kelimesinin gereklerini uygulamak için kılını bile kıpırdatmadığını düşünüyorum.


Hatta filmin en öne çıkan unsurlarından biri olan Penélope Cruz’u bile, filmi izlemeden önce en büyük kozlarından biri sanmıştım. Lakin o da karikatür olamayıp, Maria Elena’nın samimi olmayan dramatik tasarımı içinde yitmiş, karikatürize olmuş bir role hayat vermeye uğraşmış. Javier Bardem ile uyumları, Juan Antonio’nun ikide bir “İngilizce konuş” uyuzluğu dışında direkten dönen nefis bir şuta benzemekte. Gol olmama sebebi, Woody’nin kurmuş olduğu karmaşık marijanal aşk denkleminin içinden kendisinin de çıkamamasından, tipik bir Hollywood rom-kom’u olmak istemediğinden o denklemi de Avrupai biçimde çözememiş olmasından kaynaklanıyor bana göre. Böyle bir çözüm var mı? Yok! Çünkü denklem yanlış bir kere. Oviedo’nun yarattığı büyüyü Vicky gibi gerçek aşkın peşindeki sağlam bir kaleyle test etmeye, ardından Christina gibi bir özgürlük / hoşgörü abidesinin tutuculuğunu sorgulatmaya, ve yine ardından Maria Elena’nın senaryo icabı ortaya çıkışıyla (New York entellerinin bile uğraşmak istemeyeceği) başka bir boyutu filmden kopuk marjinallikle kayganlaştırmaya başladığı vakit işler değişiyor. Sadece acaba çiftler nasıl kavuşacaklar (çünkü Woody’nin tüm çabalarına rağmen film artık o Hollywood rom-kom seviyesine inmiş oluyor bir yerde) diye düşünmeye başlıyor pop-sinema beyni.

Tabii Woody bu. Maç sayısını kendisinin atması lazım. O rom-kom seviyesinin üzerine çıkmak adına yaptığı tercihler, bir suç filmi olarak tasarlanmış Match Point’in bence üzerine çıktığı anti-ahlaki zirveyi aratıyor. Burada suç filmi çekmiyor, aşk filmi çekiyor. O zaman benzer anti-çözümleri burada da uygulayabilmesini bekliyordum. Woody Allen sinemasının şahsi beklentiler üzerinden konuşmadığını da biliyorum. Evet, Woody bu filmi tam da bu şekilde sonlandırmalıydı belki. Gidiş yolunun doğruluğuna puan vermek izleyene kalır. Bir kere en başta komik mi, dramatik mi olacağına karar verememiş bir film. Sonra da Match Point’te attığı maç sayısı gibi topu seyircinin uzanamayacağı köşeye atmaktan aciz. Ama turizmin sağı solu belli olmuyor. Özellikle Woody Allen gibi kısa sürede yabancı olduğu yörelere bile filminde yer açabilecek bir senarist, Javier Aguirresarobe (Mar Adentro, The Others, Hable con ella) gibi bir görüntü rehberiniz olunca vaktin nasıl geçtiğini anlamayabilirsiniz. Yine de böyle bir senaryoda aklınızda sadece hediyelik eşya gibi kalır bazı şeyler.

4 Nisan 2009 Cumartesi

Taken (2008)


Yönetmen: Pierre Morel
Oyuncular: Liam Neeson, Famke Janssen, Maggie Grace, Katie Cassidy, Radivoje Bukvic, Valentin Kalaj, Goran Kostic
Senaryo: Luc Besson, Robert Mark Kamen
Müzik: Nathaniel Mechaly

Bundan evvel sadece Banlieue 13 adlı hiperaktif Fransız aksiyonunu yönetmiş, fakat özellikle Danny The Dog ile iyi bir sinematografik işçilik çıkarmış, zaten aslında bir görüntü yönetmeni olan Pierre Morel’in ikinci filmi Taken, adı geçen filmlerin yapımcılığını da üstlenmiş olan Luc Besson’un gözetiminde çekilmiş, amacını sapına kadar yerine getiren bir macera filmi. Angel-A’dan sonra yönetmen olarak kendini sadece Arthur isimli animasyon karaktere adamış olan Besson’un yapımcı olarak sinema serüveni neredeyse hiç hız kesmedi. Kimine “associate”, kimine “executive”, kimine “co” olsa da, illa ki bundan böyle “producer” olarak anılmak istediği belli. Besson’un bizzat yönettiği filmler dışında sadece yapımcılığını üstlendiği milyon tane film arasında Kiss Of The Dragon, Transporter, Danny The Dog gibilerini sevmiş olanların Taken’ı da sevmemeleri için hiçbir neden yok. Paris’e tatile giden kızı, Arnavut fuhuş mafyası tarafından kaçırılan eski CIA ajanı babanın, kızını kurtarmak için tek kişilik bir ordu misali önüne geleni devirmesinden ibaret dur durak bilmeyen aksiyonu ile eli yüzü gayet düzgün bir macera filmi olarak izlenebilir bir yapıda.

Bu uğurda gözünü kırpmadan adam öldürmekten, masum bir kadını omzundan, kötü adamlardan birini arkadan vurmaktan (normalde iyi adam için etik sayılmayan bir harekettir bu), elektrikle işkence etmekten (hele de işkence ettiği adama neden bu yöntemi seçtiğini bilgilendirici bir biçimde açıklamaktan), aşıklar şehri Paris’i birbirine katmaktan çekinmeyen baba rolüne ketum insan Liam Neeson’un seçilmiş olması, bence filmin en orijinal yanı. Hani Besson’un sevdiği Jean Reno'yu, Jet Li'yi veya Jason Statham’ı görsek bu kadar ilginç bulmayacağız belki. Demek ki Besson ve onun koreograf, imaj, cast danışmanları, evden işe, işten eve bir insandan bile çok rahatlıkla bir aksiyon kahramanı yaratabilecek güçteler. Burada Neeson’u hafife almak yok kesinlikle. Hatta bu filmden sonra kendisine değişik bir açıdan daha bakabileceğim için memnunum. Özellikle binbir badireyi atlatıp hedefe ulaşan bir Liam Neeson duruşu çok şık durmuş bana göre. Bu sektör ki, doğru ellerde Matt Damon’dan bile bir Bourne efsanesi doğurmuş, Liam Neeson’dan mı aksiyon kahramanı yaratamayacak. Sözün özü, IMDB künyesine göre “aksiyon | suç” (bir de bu bölüme gereksiz yere “dram | korku” yazmazlar mı!) adına bir 7. senfoni haricinde beklenen ne ise onu ziyadesiyle karşılayacağını düşündüğüm, rastladığımda tekrar izlemekten çekinmeyeceğim bir film Taken

1 Nisan 2009 Çarşamba

The Wrestler (2008)


Yönetmen: Darren Aronofsky
Oyuncular: Mickey Rourke, Marisa Tomei, Evan Rachel Wood, Mark Margolis, Todd Barry, Ernest Miller
Senaryo: Robert D. Siegel
Müzik: Clint Mansell

The Wrestler, 80’lerden kopmuş, tuhaf bir dahiyaneliğe sahip, günümüzün en parlak yönetmenlerden biri olan Darren Aronofsky’nin süzgecinden geçmiş, 2000’lerin kucağına düşmüş bir film. Karakterleriyle, onların hayata bakışlarıyla, aile yapılarıyla, birbirlerine söyledikleriyle, mutsuzluklarıyla, kısacası hemen her şeyiyle o kadar klişe bir film ki The Wrestler, kimi sahnelerin ya da filmin tamamının size 80’lerden, 90’lardan seslendiğini hissedebilir, o dönemlerde izlediğiniz pek çok yapımdan izler bulabilirsiniz. Madem öyle, film neden birtakım akranları gibi direk video mağazalarına düşmedi de yığınla saygıdeğer film festivaline davet edildi, aday gösterildi, ödüller aldı?

Çağdaş yönetmenler arasında mutlaka adı geçen Aronofsky’nin adının vermiş olduğu promosyona istinaden gözlerin kamaştığı da düşünülebilir. Fakat yönetmenin en son 2006’da geçmiş, şimdiki ve gelecek zamana bölünmüş üç hikayeyle aşkı ve aşkın hayatın anlamındaki yerini arayan The Fountain filmi kafaları karıştırmış, eleştirenleri ikiye bölmüştü. Bu filmin ardından düşmüş bir Amerikan güreşçisinin 80’lere öykünen bilindik hikayesini filme almasını kimse Aronofsky’den beklemiyordu. Bunun haberi alındığında ise bu alışıldık varoluş mücadelesinin Aronofsky’nin elinden mutlaka farklı bir kumaşa bürüneceğinden bahsediliyordu. Oysa ne bambaşka bir stil, ne farklı bir hikaye, ne de önce kafa karıştırıp sonra da “bakın ne kadar zekiyim” ukalalığı taslayacak senaryo kurnazlıkları yapan bir film olmuş The Wrestler. Daha önce yediğiniz bir yemeği bu kez farklı bir ustanın elinden yiyormuşsunuz gibi bir damak tadı var.


Randy 'The Ram' Robinson, 80’li yılların güreş sahnelerinin tozunu atmış bir güreşçi. Açılış jeneriğinde onunla ilgili gazete kupürlerinden derlenen bir kolaj, fonda da güreş arenalarında hayranların çığlıkları, tezahüratları eşliğinde film başlıyor. Ama önce 90’lar, ardından da 2000’ler Randy’den çok fazla şey götürmüş, eski gösterişli şöhretinin yerini nostaljik iltifatlar ve yaşlıya hürmet kabilinden davranışlar almış. Zaten çok fazla kazanmayan, kazandığını da har vurup harman savuran, özel hayatındaki sorumluluklarını unutan, alkole ve vücut geliştirmeye destek veren haplara teslim olan, fakat yine de yaşamak için hayatta en iyi bildiği şey olan güreşe devam ederek 2000’lere kadar gelebilmiş bir adam Randy. Geçinmek için üç kuruşa hafta içi ucuz güreşlerde boy gösteren, haftasonları da bir süpermarkette çalışan Randy’nin bu miskin ve acıklı hayatına tam ortasından dahil oluyoruz.

Artık Amerikan Güreşi ne kadar spor sayılabilirse, spor filmlerinin sıkıcı giriş, gelişme, sonuç izleğine katlanmak zorunda da değiliz bu sayede. Çünkü filmin tek derdi, bir zamanlar dalında efsane olmuş Randy 'The Ram'in eski günlerinden fazla bir şey kaybetmediğini hayranlarına, daha da önemlisi kendisine ispat etme yolculuğu. Bu yolculuk hayatın zorlukları ve acı gerçekleriyle de içli dışlı olmak zorunda ki, Randy’nin hikayesi, Rocky Balboa’nın iniş sonrası görkemli çıkışının peri masalını andıran süper kahraman fantezisinden daha gerçekçi görünsün. O tür filmlerin dayandığı sudan intikam gerekçeleri, milliyetçi salvolar, rolden bile sayılmayacak dramatik dönüşümleri ve filmin esas hasılat yükünü sırtlanmış dövüş koreografilerinin yanında Randy’nin garibanlığı hüzün dolu. Çünkü bu filmin tek bir malzemesi var: Mesleğinin orospusu olmuş Randy 'The Ram' Robinson

Amerikan Güreşi, güreş sporunun Amerikan versiyonu olmakla, bu dalın aslında ne kadar zeki (!) ya da şov amaçlı yapıldığına dair toplumsal ipuçları vermekte. Amerika’nın o ünlem işaretli üstün zekası ile şov düşkünlüğünün kusursuz biçimde yan yana gelmiş hali. Filmde de gördüğümüz üzere, ringe çıkmadan evvel yapılacak her hareketin, vurulacak her darbenin soyunma odasında rakipler tarafından önceden konuşulması, maç sırasında da düzmece darbelerle, bol miktarda akrobasiyle, abartılı şiddet ve öfke göstermeliğiyle tamamen şov amaçlı oluşu sürpriz değil.


Tabii her spor içinde belli miktarlarda şov amacı barındırır. Fakat Amerikan Güreşi, sporun rekabet ve onun getirdiği hırs ciddiyetini bütünüyle eğlenceye kanalize etmiş bir yapıda. Çizgi romanlardan çıkmış gibi çıplak, iri kıyım ve öfkeli bu insanların tek amacı eğlendirmek. Bakımlı olmak zorundalar. Kendi imkanlarıyla manikür yapıyor, saçlarını boyatıyor, solaryuma gidiyorlar. Seyirciler de, güreşçiler de, onların sadık hayranları da o ring üzerinde olan hiçbir şeyin gerçek olmadığının farkında. Ama eğlendirmek için birbirlerini havada savuran, fiziksel dezavantajlarına rağmen fizik kurallarına meydan okuyan, çıkabildiği kadar yükseğe çıkıp kendini rakibinin üzerine bırakan bu adamların sahnede kestikleri rol kadar, onları çığlıklarla, alkışlarla, gözyaşlarıyla destekleyen seyircilerin ruh halleri de ilginç. Kocaman bir salonu doldurmuş yüzlerce, binlerce kişinin ortak olduğu kitlesel bir rol kesme vakası. Onlara istediği şovu vermekle yükümlü olanlar ise sahnede binbir kılığa girmek zorunda kalan bu sert adamlar. Öyle ki, göz alıcı bir şovun parçası olarak onlara kan göstermek için kimseye göstermeden alnına jilet atacak, birbirlerini tel zımbayla delik deşik edecek kadar gözükaralar.

Senarist Robert D. Siegel’ın filmi yazarken beslendiği kaynaklar hep kendinden önceki çeşitli filmlere, hatta özensiz TV dramlarına dayanıyor. Randy’nin parlak günlerden uzakta, yaşlanmış bir lokal efsane olarak geçim derdine düşmesi, hayata tutunma, hatalarıyla yüzleşme çabaları, gittikçe dokunmaya başlayan yalnızlığı son derece tanıdık. Kızını terk etme gerekçeleri, sonra yaşlılığın duygusallığı ile onu geri kazanma girişimi, striptizci Cassidy’nin oğluna bakabilmek için bedenini erkeklere teşhir edişi, Randy’nin Cassidy ile olan inişli çıkışlı ilişkisi de öyle. Tüm bu arabesk tınılar, karakterlerin özür dilerken, tartışırken, veya sadece konuşurken birbirlerine kurdukları cümlelerde de duyuluyor. Artık günümüzde düşük bütçeli bağımsız yapımlarda bile daha derin kişisel ifadeler yer alırken, böylesi ödül avcısı bir filmde bu denli basitlik insanı şaşırtıyor. Bırakın bir senaristi, herhangi bir sinema izleyicisine bile sadece durumu özetleyip karakterlerin repliklerini sen yaz deseniz bundan çok farklı olmayacaktır. (Farklı olabilme ihtimali dahi var!). O zaman bu filmin başarı sırlarından en önemlisi olan Darren Aronofsky’nin sanatsal biçimine göz atmak gerek. Ama tuhaf biçimde orada da çok fazla bir yenilikten söz edilemez.


Aronofsky pek çok sahnede Gus Van Sant’ı andıran biçimde kamerasıyla adeta Randy’nin kuyruğu gibi peşinde ilerliyor, bizi de beraberinde sürüklüyor. Tabii peşinde gezdiği sivilceli robotlara benzeyen lise çocukları değil de, yaşadıkları yüzüne harita gibi işlenmiş bir efsane güreşçi olunca, o kameranın ne zaman yüze döneceğine dair beklentilerle takip etmek daha anlamlı oluyor. Uzun saçlarıyla arkadan görünümün gizemini muhafaza etmek, Randy’nin arkasından yürüyen bizler için çok daha sağlam bir özdeşleşme biçimi. Film içinde tarz olarak Gus Van Sant ve çağdaşlarını anımsatacak daha başka kesitler de mevcut. Fakat bu kesitleri belli isimlere referans etmek doğru değil. Genel olarak bağımsız filmlerin sağladığı özgürlükleri çekimlerine de yansıtan Aronofsky, estetik kaygısı gütmediği planlar, amatör zoomlamalar, sabit ve hareketli çekimlerin ihtiyacı olan farklı ışık seçimlerinde gösterişsiz davrandığını hissettiren kadrajlar (Mickey Rourke’un fiziki gösterişi yetiyor zaten) ile teknik anlamda gerçek bir “indie” yapıma imza atmakta.

Bu arada Gus Van Sant’ı bir referansmış gibi göstermiş olmak istemem. Tüm o “karakteri takip eden kamera” tavrını ruhsuzlaştırdığı gibi, üzerine o kadar konuşturduğu liseli silik tipler bir yana, “bakın ben Kurt Cobain’in yalnızlığını nasıl betimledim” diye üfürdüğü yapımlarda (Bkz. Last Days) çoğu izleyene uyku hapı yutturduğunun farkında değil. Oysa Aronofsky, kamerasıyla Randy’yi takip ederken, Randy’nin girip çıktığı ortamlarda kendisini tanıyanlarla selamlaştığı, tokalaştığı, sarıldığı anlarda, Discovery Channel’a takılanların fark edebileceği, bazı reality programlarında gözlemlenen dinamizm ile karakterine realite kazandırıyor. Bu sayede karakterinin hem iç yalnızlığını, hem de kalabalık içindeki tekilliğini betimleyebiliyor. Hatta yine arkadan takip ettiğimiz Randy’yi ringe çıkar gibi bir hava ile aslında hayatının silik gerçekliğine, süpermarketin et reyonuna çıkararak bu tavrı biraz daha estetikleştiriyor.

Bu tip teknik hassasiyetler dışında Randy’yi düşmüş bir efsane olarak inandırıcı kılan unsurlar çok fazla. Mesela Randy’nin 80’ler ile günümüz arasındaki sıkışıklığı, filmde irili ufaklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Oturduğu mahallenin çocukları bile Call Of Duty’yi bilirken, o Nintendo’da güreş oynamakta kalmış. Kendi evinde AC/DC, kızının evinde Vampire Weekend posteri asılı. Guns’n Roses’ı, Def Leppard’ı severken, 90’larda Kurt Cobain denen piçin” her şeyin içine ettiğini düşünüyor. Eski hayranlarının çoğu artık imza günlerine bile gelmiyor. Sağlıklı ama delik deşik vücudu, yorgun yüz ifadesi ve yakın gözlüğü ile mükemmel bir tezat yaratıyor. Bir Orta Dünya savaşçısı veya 80’lerin hard rock efsaneleri gibi duran karizması, sarı yelelerini kapatan süpermarket bonesi ile yerle bir oluyor.


Kısacası, 80’li yılların en karizmatik, yakışıklı ve kabiliyetli aktörlerinden birisi olan, ama kendisinin de itiraf ettiği gibi tembelliğinin, sorumsuzluğunun sonucu dibe vuran Mickey Rourke bu filmde Randy 'The Ram'in bedeninde kendisini oynuyor. Kızından özür dilediği sahnede o sahnenin naifliği yanında, sanki fazla hızlı yaşadığı geçmişiyle de yüzleşerek aynı anda iki gözünden birden yaş döküyor. O sahnede The Wrestler için Rourke’dan önce düşünülen, kariyer sıçramasına gereksinimleri olmayan Nicholas Cage ve Sylvester Stallone’un oynadığını düşününce insan dehşete düşüyor. “İçimdeki ben’i ortaya çıkardı” dediği Aronofsky’nin tamamen Mickey Rourke’u derinlerden çıkarmak için uğraştığı belirgin. 1988’de bir boksörü canlandırdığı Homeboy yıllarından uzakta, çapsız ikinci sınıf aksiyonlar sonrası mesleği bırakma noktasına gelen Rourke’un kariyeri ve özel hayatı düşünüldüğünde Randy 'The Ram'in aslında Mickey Rourke olduğu anlaşılıyor.

Bir aktörün farklı bir bedende kendini oynaması da hem klişelerle, basitliklerle yoğrulmuş bu filme ihtiyacı olan samimiyeti, doğallığı kazandırıyor. “Hayatının rolü” dedikleri böyle bir şey olsa gerek. Filmden hiç para almayan Rourke’un, bize nasıl bittiğini söylemeyen Aronofsky filmleri gibi bir akıbete uğraması, ardından yine para almayan Bruce Springsteen’in derinlere çalışan The Wrestler şarkısıyla finali yapan, sadece 35 günde çekilmiş bu film, tüm basmakalıplığıyla yeni değil, ama yenilenmek için eskiyi sürekli hatırlatması gereken şeyler söylüyor. Unutulmaya yüz tutmuş, ciddiye alınmaktan uzak kalmış, ama en iyi yaptığı, inandığı, sevdiği şey uğruna ayakta kalmış veteran bir güreşçiyi canlandırması için seçilen aynı veteranlıkta bir aktör ve ortaya çıkardığı kırılgan sonuç (ağlayan, dans eden, sahte de olsa dövüşen, şekilden şekile giren, süpermarket dağıtan, acısı ve pişmanlığı yüzüne vuran bir kırılganlık bu), -marifet değil ama- almış olduğu tüm ödülleri hak ediyor.