26 Şubat 2009 Perşembe

Revolutionary Road (2008)



Yönetmen: Sam Mendes
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Kate Winslet, Kathy Bates, Michael Shannon, David Harbour, Kathryn Hahn
Senaryo: Richard Yates, Justin Haythe
Müzik: Thomas Newman

Frank ile April, kendilerini her zaman çok özel, farklı görmüşler; hayatı yüksek ideallerine uygun şekilde yaşamaya hazır ve istekli olmuşlardır. Bu nedenle lüks evlerin sıralandığı bir cadde olan "Revolutionary Road"daki yeni evlerine taşındıklarında kendilerini çevreleyen durağan ortamdan bağımsızlıklarını gururla ilan ederler. O dönemin toplumsal sınırlarını belirleyen tuzaklara asla düşmemeye kararlıdırlar. Ancak Wheeler çifti kendilerini hiç beklemedikleri bir durumun tam içinde bulur: Frank Wheeler rutin bir işi olduğu için sinirleri günden güne bozulan yetişkin bir erkeğe dönüşürken April de istek ve tutkularını bastırmaya çalışan mutsuz bir ev kadını olup çıkar. Sonuç ise tıpkı diğerleri gibi hayallerini kaybetmiş tipik bir Amerikan ailesidir.

Kaderlerinin gidişatını değiştirme isteğiyle yanıp tutuşan April, her şeye yeniden başlamak için cesur bir plan geliştirir. Yaşadıkları hayatı arkalarında bırakıp Paris'e yerleşeceklerdir. Ancak planı uygulamaya koyunca Frank ile April'in artık birbirine zıt iki ayrı kutupta olduğu ortaya çıkar. Birisi elindeki her şeyi geride bırakıp her ne pahasına olursa olsun kaçmak isterken, diğeri sahip oldukları her şeyi korumaktan yanadır.


Revolutionary Road’un bir Sam Mendes filmi olarak American Beauty ile karşılaştırılması kaçınılmaz. Kaldı ki American Beauty bir Sam Mendes filmi olmasaydı bile karşılaştırılabilirdi. Banliyö üzerinden bireysel sorunlara yoğunlaşmış son dönem filmlerin birçoğu da bu temaya ivme kazandıran Sam Mendes, Todd Solondz referansları taşıyor. Tabii Mendes’in mainstream hacmi ile Solondz’un bağımsız vizyonu belli çizgilerle ayrılıyor gözükse de, “aslında hiçbir şey göründüğü gibi değil” mottosunu inandırıcı kılabilme başarısı kolay değil. American Beauty ve Happiness bana göre bu alanın iki modern klasiği. O kadar donanımlı ve hazırlıklılar ki, rüzgarlarına kapıldığınız vakit size sundukları mantıksız, komik, yapmacık, dehşet verici domestik ayrıntılar bile kafalara oturmuş çiftler içi, aile içi, mahalle içi hassas dengelerini sarsacak, öte yandan “sizin de başınıza gelebilir” hissiyatını izleyene geçirebilecek zekaya ve gerçekliğe sahiptirler. Üçüncü sayfa haberleri ve ondan aşağı kalmayan kadın reality programları “aslında hiçbir şeyin gördüğümüz gibi olmadığına” dair yüklemeler yapmış olmasa bile, bu filmlerdeki sapık, asker eskisi, torbacı, bakire, eşcinsel, iftiracı veya ergenliğini yeni keşfeden bir çocuk kimliklerinin işlenişi fazla yabancılaştırılmamıştır.

Revolutionary Road benim gözümde American Beauty gibi dört dörtlük bir film değil. Mendes yönünden yeni bir American Beauty de beklemek doğru olmaz. Öte yandan bu filmi American Beauty’den bağımsız biçimde ele almak da zor. Hep biryerlerini karşılaştırmak durumunda kalabiliriz. Bence eksileri artılarından biraz daha fazla olan bir yapım. Bir kere American Beauty kadar çok katmanlı, çok boyutlu gelmedi bana. Bunun sebebi, Amerikan Rüyası’nı gerçekleştirmiş ailelerin dışarıdan göründüklerinden çok farklı dengeler üzerinde yürümeye çalıştıklarına, hayatlarını Amerikan Kabusu’na dönüştürmeye başladıklarına yönelik sert dramlarını, sadece hayallerini gerçekleştirme yönündeki engelleri göğüsleyememiş Wheeler çifti üzerinden ele alması. Yani sadece bir evliliğin anatomisine odaklanmış olması.

Tabii American Beauty gibi, bir evlilik trajedisinden çok daha fazlasını gözüne kestirmiş, hepsinin altından da ustaca kalkabilmiş bir filmin sahip olduğu konu lüksünün bulunmaması Revolutionary Road’u tek boyuta indirgemiyor. Film, odaklandığı evlilik kurumunun dönüm noktalarını (aşk, nefret, ihanet, hoşgörü, çocuk, kariyer, idealler) kısmen başarılı bir çevre düzenine oturtuyor. Fakat dönüm noktalarını kırılma, sonra da parçalanma noktalarına dönüştürürken yeterince geçerli veri sunamıyor bana göre. Paris’e yerleşme planları yapan Wheeler’ların asla bunu gerçekleştiremeyeceklerini de dipten hissettiren dramatik ruh halleri tuhaf bir hüzün barındırmasına rağmen, çiftin idealler üzerine ettikleri kavgaların içeriği bana muğlak (çekici anlamda değil!) veya yazım olarak fazla kişisel geldi. Yani, para ve kariyerin ideallere tercih edilmesi ve bunun üzerine yapılan tartışmalar, iyi ki de tuhaf olan o hüzün / gerilim karışımına içerik olarak tam oturmadı.


Örnek vermek gerekirse, April’in hamileliğini sonlandırma girişimini kocası Frank’in öğrendiği sahnede geçen konuşmalar, “gerçek” kavramı üzerine düşündürücü ve makul de olsalar, sanki sadece slogan olarak kalıyorlar. Kate Winslet’in üstün bir oyun çıkardığı anlardan biri olan bu sahne bana göre çok önemliydi. Güçlüydü de, fakat tıpkı filmin geneli gibi eksiklik hissinden kurtulamadım. Keza, Frank’in durup dururken karısını aldattığını itiraf etmesi de, sanki sırf kavga çıkarmak için kendini zorlamış roman-senaryo hamlesi gibi gözüktü. Devamında DiCaprio-Winslet ikilisinin gayet iyi oldukları tartışma sahnelerine güçlü bir halka daha eklediği iyi oldu. Ama ikilinin hemen her tartışmasında eksik, muğlak ve arızalı (ki evliliğin doğasında olan bir arıza değildir kastettiğim) bir şeyler hep vardı. Tabii bu eksikliği, muğlaklığı ve arızaları evli olan ya da olmayan bakış açıları farklı değerlendireceklerdir. Evli olmayanların yorumları, olanlara nazaran daha objektif görünebilir veya henüz tecrübe edilmemiş olmasından ötürü daha duygusal çıkarımlara yol açabilir. Bir örnek de American Beauty ile vermeye çalışayım: Uyanma-uyanamama konusunu kısmen tartışmalı bulmakla birlikte Lester-April paralelliğine birçok yönden katılıyorum. Ancak, April-Frank çiftinin iki küçük çocukla Paris’te hayata sıfırdan başlama hayallerinin hayata geçirilemeyişinin sebep olduğu kaosun ciddiyetinin yanında, American Beauty’deki Lester-Carolyn çiftinin bir kanepe yüzünden çıkardıkları kaosun çocuksu çıkış noktasının aldığı yol ironik biçimde çok daha ciddi geldi bana.

Muhitlerinde popüler olan Wheeler çiftinin dışarıdan göründüğü gibi olmayan evliliklerinin getirdiği tatminsizliği farklı bedenlerde gidermeye çalışmaları da, bu evliliğin aldığı darbelerden biri olarak değil, basit kaçamaklar olarak yansımakta. Evet, çift birbirini aldatıyor, sebepleri de belli. Ama filmi izlemeyen birine basitçe “çift birbirini aldatıyor” cümlesini kurmak kadar aldatıyorlar o kadar. Aldatılan tarafa acıyıp acımama duygumuzun filmle kurduğumuz bağla alakalı olması da yine bu yöndeki fikirlerimizi farklılaştıracaktır. Bu bağlamda bir başka Todd olan, Todd Field’ın çektiği, yine son dönemin güçlü banliyö dramlarından biri olan Little Children’ın evlilik ve ihanet analizlerini aratıyor. Banliyö ev kadını olmanın bireyi içine düşürdüğü sosyal ve cinsel boşluklara banliyö ev erkeği gözüyle de bakabilen, ideal yitimi sonucu ne yapacağı kestirilemeyen insanları mercek altına alan Little Children bana göre Revolutionary Road’dan çok daha katmanlı ve güçlü bir filmdi. Hatta o filmdeki pedofil Ronnie’nin banliyö sakinlerini önyargılarıyla yüzleştirme fonksiyonu yanında, Wheeler çiftini bağlılıklarıyla yüzleştirme fonksiyonu yüklenmiş John Givings’in varlığı çok “eklenti” bir duruşa sahip. Üzerine vazife olmadığı halde (banliyölerde olması da gerekmiyor) yeni tanıştığı Wheeler çiftinin evlilikleri üzerine oldukça donanımlı olan, damardan analizlerde bulunup bir evlilik danışmanı veya çok yakın bir aile dostu edasıyla yargılarda bulunan kazara arızalı John Givings figürü, Michael Shannon’ın etkili canlandırmasına ve akılcı, acı gerçekçi tasarlanışına rağmen filmin içine tam oturmayan önemli bir puzzle parçası sanki.


Kanımca filmde aksayan bir diğer unsur da Leonardo DiCaprio. Aslında aksayan, bu filmde de farklı olmayan başarılı oyunculuğu değil, DiCaprio’nun hala Titanic’ten kalma aynı fiziği ve hemen her filmi için handikap yaratan fazlaca temiz yüz yapısı. Frank Wheeler karakterinde olması gereken gölgelerin, karanlık, gizemli ifadelerin, tecrübe göstergesi kırışıklıkların onda biri bile yok. DiCaprio'nun, iki çocuk babası, terfi alacak kadar tecrübeli bir çalışan olduğuna ikna olmak ciddi çaba isteyen bir iş benim için. Eşinden çok ablası gibi duran Kate Winslet ile uyum içinde oldukları, tartışma sahnelerinde çok iyi yükselip alçaldıkları bir gerçek. Ama DiCaprio’nun fiziki yapısı bazı anlarda vücut diline de yansıyınca, ufak da olsa birtakım ayrıntılar göze hoş görünmüyor. Ses çatlıyor, el kol hareketleri liseli bir çocuğun ebeveynlerine isyanı şeklinde algılanabiliyor. Kendimce filmde gördüğüm tüm olumsuzluklar bir yana, çiftin en son tartışmaları, sonra ne olacağı bilinmeyen sessiz, tekinsiz ve gerilimli bir bekleyiş, ardından gelen kahvaltı sahnesiyle yaratılan üç perdelik kesit, kendi başına nefis bir kısa film olabilecek kadar usta işiydi. Hatta neredeyse filmin her şeyiydi. Çünkü belki de beklenen ve bu yüzden trajedi gücünden bir şeyler yitiren final daha bir anlam kazandı. Gerçi bir başına bence hiç de güçlü olmayan o anlam, filmin kendi kuyruğunun peşinde dönüp durduğu imajını da algı pencerelerine alternatif olarak sunuyordu. Bu yüzden film bitince ben Wheeler’lara üzülemedim.

21 Şubat 2009 Cumartesi

Doubt (2008)



Yönetmen: John Patrick Shanley

Oyuncular: Meryl Streep, Philip Seymour Hoffman, Amy Adams, Viola Davis, Joseph Foster

Senaryo: John Patrick Shanley

Müzik: Howard Shore

Yine bir oyun, yine yazım olarak güçlü bir beyaz perde uyarlaması. John Patrick Shanley, kendi oyunundan senaryolaştırdığı, başkasının ellerine teslim etmek istemeyip yine kendisinin yönettiği Doubt ile insanoğlunun şüphe labirentlerinde geziniyor. Hem de olabilecek en tehlikeli mecrada, bir Katolik kilisesinde / okulunda geçen hikayesi, ağır ilerliyor görünen fakat diyalog ağırlıklı sürükleyiciliği ve yılın en seçkin oyuncu kadrolarından biri ile dikkate değer bir yapım Doubt… Herkesten şüphelenmeye meyilli, despot ve mesafeli Başrahibe Aloysius Beauvier, Beauvier’in, bir rahibe göre fazla hassas davranan, öğrencilerine, özellikle de okulun tek siyah öğrencisi Donald’a yakınlık gösteren, yenilik yanlısı tavrından hiç hoşlanmadığı, şüphelenmek için adeta bir kıvılcım beklediği Peder Flynn ve tüm iyi niyetine rağmen o kıvılcımı saflığıyla yakan genç Rahibe James üçgeni arasında etkili bir kimya yaratılmakta.

Bu üçlünün birlikte ve ikili sahnelerinde aktarılan dolaylı ve doğrudan diyaloglar, izleyenin şüphe, önyargı, hoşgörü, inanç terazileriyle çok ustaca oynuyor. Özellikle Beauvier ve Flynn arasında gidip gelen tereddütler, gerçeğe ulaşmak adına hangi tavrın daha uygun olduğu yönünde çelişkiler yaratıyor. Meryl Streep ve Philip Seymour Hoffman, uyumsuzluk içindeki iki karakteri kusursuz bir uyumla hayata geçiriyorlar. Tüm bu şüphe döngüleriyle cebelleşirken öyle bir kadın ortaya çıkıyor ki, bir film adına en çarpıcı kırılma noktalarından biri olduğu kadar, kısa süre görünmesine rağmen Viola Davis’in olağanüstü oyunu ile film adeta kendi içinde başka bir drama daha gebe kalıyor. Senaryonun bir oyuncuyu oynattığı roller yanında, her oyuncunun böylesi güçlü biçimde hayata geçiremeyeceği senaryo bölümleri de vardır ki, Davis tam da ikinci ihtimalin hakkını veriyor.

Film hakkında daha söylenecek çok şey var. Fakat bunları filmin kendi akıntısında kişisel yorumlara bırakmak en iyisi olacaktır. Çünkü din ve şüphe kavramlarının yan yana gelişlerindeki alınacak tavırlar, yapılacak yorumlar tamamen kişisel özümsemelerle şekillenecektir. Yine de finalde Aloysius Beauvier’in, bana göre filmin o doğrudan tavrına bile ters düşen doğrudan itirafı hakkında şüphe mesafesi aldığımı itiraf edeyim. Mümkün olmayan bir durum değil elbette. Ama bu kadar beklenmedik olması, o itiraf noktasına tam olarak hazırlayamadığını (belki onu hazırlayan Viola Davis ile yaptığı konuşmadır) düşünmüş olmamdandır. Ayrıca filmin ırkçılık üzerine gereksiz oynamalarda bulunmayıp, ön plana çıkarmayıp, onu ismini verdiği kavram üzerine biçimlendirme yaklaşımını da beğendim. John Patrick Shanley, kendi tiyatro oyununu yine o tiyatro dokusuna zarar vermeden, görüntü hakimiyetini de son yılların en iyi görüntü yönetmenlerinden Roger Deakins’in (The Shawshank Redemption, House of Sand and Fog, The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford, The Reader, Revolutionary Road ve tüm Joel-Ethan Coen filmleri), teatral dokuya zarar vermeyip, nerede nasıl kare yakalaması gerektiğini bilen profesyonellikteki ellerine teslim ederek parantez içindeki filmlerin görkemi kadar olmasa da sade olduğu kadar gotik bir atmosfer elde ediyor.

18 Şubat 2009 Çarşamba

Lila dit ça (2004)


Yönetmen: Ziad Doueiri
Oyuncular: Vahina Giocante, Moa Khouas, Karim Ben Haddou, Lotfi Chakri, Hamid Dkhissi, Carmen Lebbos, Edmonde Franchi, Ghandi Assad
Senaryo: Chimo, Ziad Doueiri, Mark Lawrence, Joelle Touma
Müzik: Nitin Sawhney

İlk filmi West Beyrouth ile Lübnan’da geçen çocukluk yıllarını usta bir sinema diliyle aktaran Ziad Doueiri’nin ikinci filmi Lila Says (Lila dit ça), Fransa’da Arapların yoğun olduğu Shady Grove adlı bir mahalleye taşınan sarışın güzel Lila ile, zengin iç dünyasıyla yazarlığa yeteneği olan 19 yaşındaki duygusal arap genci Chimo’nun adı konmakta zorlanan ilişkisi üzerine kurulmuş hüzünlü bir hikaye. Erotik, hatta pornografik hayalleri olan, bunlara geleceğine dair planladığı daha masumlarını ekleyen ve hepsini kendisine yakın gördüğü Chimo ile paylaşan Lila, kendi tabiriyle “araba mezarlığının ortasındaki bir Ferrari” ukalalığına rağmen, aslında kendisini aşık olacağı erkeğe saklayan, fahişe ruh ile serseriliğin karıştırılmaması gerekliliğinin sembolü bir karakter.

Öte yandan filmi, yazdığı hikayesinin iç sesiyle izlediğimiz Chimo ise, şiirselliği, benzetmeleri, sıkıntıları, tutkuları ve en önemlisi Lila’ya duyduğu aşkıyla bezeli cümlelerin renklendirdiği senaryonun sözcülüğünü yapıyor. Lila’nın bakire edepsizliğiyle orasını burasını Chimo’ya göstermesi, ona baştan çıkmış bir erotizmle uydurduğu hikayeler anlatması, buna karşın Chimo’nun ona duyduğu saf ve tertemiz aşkının yarattığı şaşırtıcı uyumu samimice aktaran diyaloglar, filmi dengeliyor. “Yaşam yanımdan geçip gidiyor” diyen Chimo’nun “eğer vajina ile özgür Filistin arasında bir seçim yapmam gerekseydi vajinayı seçerdim” ile “ona sudan çıkmış bir balık gibi susadım” arasında gidip gelen bu dengeli, sevimli, romantik ve hüzünlü dertleşmeleri, biraz da “işler olacağına varır” kolaycılığına kaçan trajik finali ile sekteye uğrar gözükse de, gerçek dünyanın böylesi acımasızlıkları, bazı filmlerin hassas dokularını daha da öne çıkarabiliyor.

Kamera ve teknik detaylarda ustalaşmış Ziad Doueiri, bu tecrübesini dinamik ve sabit kamera hareketleri, fotoğraf tadında görüntüleri ve doğru yer-zamanda durduğunu hissettirdiği akıcılığıyla belli ediyor. Ayrıca Nitin Sawhney tema müzikleri ve Vanessa Daou, Air, William Orbit şarkıları da, hüzün olup yağan atmosferler yaratarak bu senaryo-görüntü estetiğine frekans ortaklığı ediyor.

15 Şubat 2009 Pazar

Frost/Nixon (2008)


Yönetmen: Ron Howard
Oyuncular: Frank Langella, Michael Sheen, Sam Rockwell, Kevin Bacon, Matthew Macfadyen, Oliver Platt, Rebecca Hall, Toby Jones, Patty McCormack
Senaryo: Peter Morgan
Müzik: Hans Zimmer

Amerikan tarihinde iki kez başkan yardımcılığı, iki kez başkanlık koltuğuna oturan Richard Nixon, adamlarının rakip parti Demokratları gizlice dinlediği ortaya çıkınca başkanlık görevini tamamlamadan kamuoyunun baskısı sonucunda Beyaz Saray'dan uzaklaştırılır. Aradan geçen üç yıl sonrasında, 1977 yılında, 'teke tek' formatlı bir televizyon programında bu skandalla ilgili soruları cevaplamayı kabul eder. Nixon gazeteci olarak, kolay bir yem gibi gördüğü, o zamanın çaylağı olarak kabul edilen David Frost'u seçer. Fakat iki taraf da haftalarca süren hazırlıklardan sonra karşı karşıya geldiklerinde zorlu bir zeka savaşı başlar.



Politik filmler izlemek genel olarak sıkıcı bulunur. Çünkü “film izleme” aktivitesini yorucu bir beyin emeğine dönüştürmesi yanında, gerçek olaylardan uyarlanıp türlü makyajlara bürünen aktör yüzleriyle, sadece belli toplumlara hitap etme olasılığı yüksek yapımlardır. Ele alınan meselelerin, skandalların, ayak oyunlarının siyaset arenasından topluma yansımış gerçeklerini gazetelerden, kitaplardan, biyografilerden, belgesellerden öğrenmiş izleyenler için sıkıcı bir yakın tarih dersine dönüşme riski taşırlar. Tarihi gerçeklerin üzerine cesurca gitmek kadar, o tarihi yaşayanların karakter analizlerine, streslerine, riyakarlıklarına, hırslarına da eğilme misyonları vardır. Tüm dünyanın ortak paydada birleştiği bir insanlık suçu veya onun bir parçası olma durumu söz konusu ise tarafsız olmak zorunda da değillerdir.

Nitelikli politik yapımların çoğunlukla Amerika’dan çıkıyor olması, “Watergate” Nixon, atom bombacısı Truman, baba Bush, “Son-of-a-Bush”, 80’leri uçuruma sürüklemiş kovboy Reagan, emanetçi-özürcü Gerald “Gerzek” Ford, uçkuruna hakim olamamış Bill Clinton gibi zengin bir başkanlar zincirinin sağladığı malzemeden kaynaklanıyor. Dünyanın en güçlü adamının yapacağı ufak hatalar bile önü kesilemez olaylar zincirine yol açıyor. Kaldı ki, onların yapacağı hataların ufak olması da beklenemez. Frost/Nixon, her ne kadar Amerikan tarihinin kara lekelerinden olan Watergate, Vietnam ve sonrası olayların durulduğu bir dönemde geçiyor olsa da, kendi hudutlarında hem bu skandalın, hem de baş mimarının izini farklı bir açıdan süren çok kaliteli bir politik gerilim örneği.

Tabii Nixon ve icraatları hakkında belli bir bilgi dağarcığı olmadan izlenmesi de ne ölçüde anlam ifade eder tartışılır. The Queen ve özellikle yine tarihe adını kara lekelerle yazdırmış Idi Amin’i konu alan The Last King of Scotland filmlerinin senaristi Peter Morgan’ın tiyatro sahnesinde farklı biçimde tecrübe ve tahlil edilmiş senaryosunun ustalıklı dokusu, üzerine kafa yorması zahmetli politik yoğunluğu, insani algı düzeyine çekme başarısına sahip denebilir. Tiyatro oyuncuları kadar, oyun yazarlarının da sinemaya girişlerinin ürünü heyecan verici senaryoların artıyor olması sevindirici. (Bkz. Martin McDonagh). Idi Amin veya Nixon gibi iyi hatırlanmayan tarihi figürleri sorguladığı kadar, o figürlerin içindeki insani kırıntıları da eşelemeye gayret eden, motivasyonları üzerine kafa yoran Morgan, onları sempatik gösterme üzerindeki tuzaklarla da oynamayı seviyor.



Örneğin, Frost’un Nixon’ı sıkıştırmayı beceremediği ilk bölümlerde istemeden yarattığı “tonton aile babası Nixon” imajına kanan (hatta sette görevli bir kadının bakışlarında da somutlaşan) sempatiye meyilli olma durumunun evrenselliği de göze çarpıyor. Sam Rockwell’in iki başrol oyuncunun gölgesinde bile kendini ifade etmeyi başarabilen performansı eşliğinde, kariyeri boyunca Nixon’dan nefret etmiş, foyalarını herkese göstermek için onun hakkında dört kitap yazmış James Reston’ın bile “onunla asla tokalaşmam” deyip tokalaşması da bir nebze içine sürüklendiğimiz medyatik psikolojinin bir eseri. Zaten filmin Frost/Nixon röportajı odağında çok güçlü medya-birey-toplum eksenli bakış açısı da dikkate değer. Medyanın cahiller ürettiğinin veya insanın içindeki cahili çıkardığının en çarpıcı örneğini de filmde James Reston’ın çekim arasında duyduğu bir konuşmayı Frost’a aktarışından anlıyoruz: “Kayıt bittiğinde ekipten iki kişinin konuşmasına kulak misafiri oldum. Bunlardan biri diğerine, o zamanlar Nixon'a oy vermediğini, ama bundan sonra seçimlere girmesi halinde destekleyeceğini söyledi.”

Tarihin önemli bir dönemine ışık tutabilecek, sebep olduğu skandallarla kendisinden sonra gelenlere ibret ve aynı zamanda ilham kaynağı olmuş Nixon ile bir röportaj fırsatı elde eden David Frost’un yakaladığı tarihi fırsatı, hızlı ve şatafatlı hayat tarzı uyuşmuşluğunda tam algılayamaması, fakat gerek danışmanlarının gayretleri, gerek bizzat Nixon’ın tahrikleriyle bu fırsatın bilincine uyanma süreci gayet iyi işliyor. Ama bu röportaj serisini TV kanallarına, sponsorlara satma girişimlerinin fazlaca deklare edilmesi, Frost’un gerçeği, sadece gerçeği elde etme inandırıcılığına gölge düşürmüyor da değil. Hırslı, işini bilen, başarısızlığı kabul etmeyen Frost’un bir “röportajcı”, bir “gazeteci” olarak değil, bir “performer” olarak anılması da yine filmin kendi disiplininde cümleleşmiş. İkili arasındaki düellonun tadına doyulmuyor. Mahkeme filmlerini andıran köşe kapmaca, köşeye sıkıştırmaca, tuzak kurma, tuzaktan kurtulma teknikleri üzerine ders niteliğinde bir aksiyon mevcut filmde.

Tiyatro sahnesinde izleyene farklı biçimde geçmesi muhtemel bu sahnelerin beyaz perdeye yansıması, belli bir tarzı olmadığını düşündüğüm Ron Howard’ın tecrübesiyle hem tiyatral olarak, hem de uzun metraj akışında ustaca şerit değiştirmelerde bulunuyor. Tenis maçı izler gibi kafamızı bir Nixon’a, bir Frost’a döndüren kamera, özellikle Frank Langella’ya kilitlendiği anlarda sanki aramızdan çekilip bizi Langella ve onun harika oyununu eşliğinde Nixon’ın dramıyla baş başa bırakıyor. Langella için ne söylense az. 1995 yapımı Nixon filminde Anthony Hopkins de çok başarılıydı. Ama Langella’nın Nixon’ı etüd ediş ve onu sunuş biçimi çok başka. Her aktör mutlaka kariyerinde kendisine böyle biçilip dikilmiş bir rol ister. Ama onu elde ettiklerinde onun kadar rahat ve profesyonel olabilmeleri için tüm çekim veya plan boyunca kendinden çıkıp o kişi olmaları gerekir. Langella’nın bunu başardığına dair pek çok kanıt filmin içinde mevcut.


The Queen’de Tony Blair’i canlandıran Michael Sheen ise, Nixon’a karşı ne hissedeceğini şaşırmış David Frost’un bu önemli röportaj yolculuğu esnasında girdiği türlü ruh hallerini yansıtmada Langella’ya çok güzel eşlik ediyor. İkilinin tiyatro sahnesinden gelen durağan uyumu, kusursuz biçimde beyaz perdenin hareketli atmosferine adapte olmakta. Böyle bir uyumdan sonra bu film için Ron Howard'ın başka oyuncular seçmesi anlamsız olurdu. Sahne ışığının kimi aydınlattığı sorusu bu röportaj sonunda belli olmuş olabilir. Ama filmi düşünürsek sanırım emeği geçen herkesi aydınlattığını söyleyebiliriz.

11 Şubat 2009 Çarşamba

Shattered (2007)


Yönetmen: Mike Barker
Oyuncular: Pierce Brosnan, Maria Bello, Gerard Butler, Emma Karwandy, Claudette Mink
Senaryo: William Morrissey
Müzik: Robert Duncan

Neil ve Abby Warner çifti küçük kızları Sophie ile beraber mükemmel bir ailedir. Ancak Amerikan Rüyası'nın mutluluğu sosyopat bir çocuk hırsızının Sophie'yi kaçırması ile bozulur. Adam para istememektedir, onun istediği daha korkunç bir şeydir.

Önceden hakkında yapılmış yorumlardan gaz alarak sürükleyici, sürprizli bir Hollywood gerilimi beklentisiyle karşısına oturduğum ve bu beklentiyi ziyadesiyle karşılayan bir film oldu Shattered... Yazılı sınavlardaki "fill in the blanks" ayarında bir gidişata soyunup, finale kadar cevabı koklatmayan filmler arttıkça izleyicinin beğeni çıtası da yükseliyor. Bazıları sürpriz yapacağım derdiyle fena halde kasarak eline yüzüne bulaştırırken, Shattered ve Derailed gibi yakın örneklerle tipik bir akşam izlencesinden ne bekleniyorsa yakalanabiliyor. Akşam izlencesi tabirim küçümsemek anlamında değil. Zira bir akşam izlencesi çok mühimdir. Günün yorgunluğunu alması veya insanı o an yapmış olduğu film izleme işine adamasını sağlayan önemli bir aktivitedir. İşte Shattered'dan, bu tabirden anladığımız gerçekten bu ise yanında bonus niyetine "sahip olduklarınız için ne kadar fedakarlık yapabilirsiniz", "hiçbirşey göründüğü gibi değildir", veya "ihanet sıcak, intikam soğuk yenilen bir yemektir" gibi fragman tatında yaydığı mesajlar ile keyif alabilirsiniz.

Pierce Brosnan, Maria Bello, Gerard Butler
üçlüsü gayet uyumlu. Özellikle Butler için kendisini yoklamak adına iyi bir deneyim olmuş. Kim ne derse desin, bana göre 300'deki performansı onun kumaşını kanıtlar nitelikteydi. Tabi bir çoğumuz sürpriz finalleri seviyoruz. Her ne kadar filmin geri kalanı aklımıza geldiği vakit baş ve son arasında kurduğumuz mantık zinciri bazen pek tatminkar olmasa da Shattered örneği, evlilik kurumunun bireyler bazında önemsenmesi, dürüstlük erdemi vs. hususlarında hassas. Bu hassasiyet yer yer aksamalara veya inandırma kapasitesinin altına inme eğilimi gösterebilir. Bunları kafaya takmadan o sürprizin (tabi o da göreceli) tadını çıkarıp armudun sapı, üzümün çöpü demeden, hatta neredeyse festival filmleri gibi biten sonuna aldırmadan ekran karşısından ayrılabilirsiniz.

7 Şubat 2009 Cumartesi

Rovdyr (2008)



Yönetmen: Patrik Syversen

Oyuncular: Henriette Bruusgaard, Lasse Valdal, Jørn Bjørn Fuller Gee, Nini Bull Robsahm, Janne Beate Bønes

Senaryo: Nini Bull Robsahm, Patrik Syversen

Müzik: Simon Boswell

Olay 1974 yılında İsveç’te geçiyordu sanırım. İki genç çift, minivanlarına atladıkları gibi kamp yapmak üzere yola çıkarlar. Yolculuk sırasında Roger ve Camilla’nın sevgili, Jørgen ve Camilla’nın kardeş olduklarını, Mia ve Roger’in birbirlerinden nefret ettiklerini, Jørgen’in çizgi roman meraklısı, Roger’in da asabi bir kişilik olduğunu anlarız. Tabi bunların filmin gidişatını etkileyecek hiçbir değeri yoktur. Mia’nın yolculuk için koyduğu bazı kurallar vardır. Asla güzergah değiştirilip farklı bir yola girilmeyecek, yoldan yabancı birisi arabaya alınmayacak gibi… Bu sayede slasher klişelerine yapılan gönderme çok hoş. Bir de bu kuralları uygulasalar dünya onlar için çok daha güzel olabilirdi. Eğer bunun adı korku filmi ise, işler hiç de bu ABBA kombinasyonunun istediği gibi gitmeyecektir. Durdukları ücra bir benzin istasyonunda karşılaştıkları tuhaf insanlar yanında, orada tanıştıkları garip bir kızı arabalarına almalarıyla düğmeye basılıyor ve peşlerine takılan bir grup kana susamış avcının oyuncağı haline geliyorlar. Norveç yapımı Rovdyr, türlü korku ve slasher klişelerine rağmen 70 küsür dakikalık süresi boyunca kendini çerezlik niyetine izleten, kendi çaplarında gayet güzel eğlenen çeşitli korku filmi festivallerinden övgüler almış bir yapım. The Descent, Frontier(s), High Tension, Wolf Creek gibilerinin ligine dahil olma gayreti içindeki yüzlerce küçük korku dükkanı objesinden biri. Ve bunların birçoğu gibi çeşitli yönlerden arızalı.

Sayıları gittikçe artan bu tür kan banyosu gerilimler, yönetmenlerin serbest stil denemeleri için birer oyun alanı halindeler. Yönetmen Patrik Syversen’in denemeleri de ikinci veya üçüncü lig için fena sayılmaz. Ama klişelerle dalgasını geçip, sonra da onlardan beslenen konusundan ziyade, teknik açıdan yapılan denemelerdir kastettiğim. Bazı yönlerden 2006 yapımı Broken’ı anımsattı. Aslında çok fazla küçük filmi anımsatacaktır. Katillerin kim oldukları, neden cinayet işledikleri, kurbanların neden bu kadar aptal oldukları, niçin tüm yükün bir kızcağızın omuzlarına yüklendiği sorularını artık bu tür filmlerden herhangi birine sorsanız ıskalama şansınız olmayacak. Yine de onların bu soruların bazılarına cevap verme zorunluluğu hissetmemelerini seviyorum. Kafalarına göre takılıyorlar. Üstelik ucu açık finallerle olayı film sonrasına da taşımayı başarıyorlar. Ama nereye kadar? Nefeslerinin yettiği yere kadar.

5 Şubat 2009 Perşembe

Snuff: A Documentary About Killing on Camera (2008)


Yönetmen: Paul von Stoetzel
Yorumcular: Mark L. Rosen, Larry C. Brubaker, Todd Cobery, Linda Flanders, Raymond P. Whalen, Michelle Lekas
Müzik: Scott Keever

“Snuff” argoda oyuncularının film esnasında işkence veya tecavüze uğradığı, daha sonra da gerçekten öldürüldüğü düşük bütçeli illegal yeraltı film çeşidine deniyor. Snuff: A Documentary About Killing on Camera belgeseli “Snuff film nedir”, “Amerikan Sineması ve Snuff”, “Mark’ın Hikayesi Bölüm 1-2”, “Seri Katiller ve Snuff”, “Savaş ve Snuff” olmak üzere beş bölümden oluşuyor. Sinefiller, yönetmen/yapımcılar, emekli FBI ajanları, emniyet görevlileri ve sinema tarihçilerinden oluşan küçük bir grup insanın snuff yorumları, The Texas Chainsaw Massacre, Henry: Portrait of a Serial Killer, Cannibal Holocaust, Faces of Death gibi filmlerden alıntılar, yorumlar ve çeşitli amatör görüntülerle şekillenen belgesel, bir belgesel olarak dört dörtlük olmasa da, içerdiği tartışma ve yorumlarla snuff dehşetinin boyutlarını irdelemeye çalışıyor.

20 yıl boyunca FBI’ın resmi kayıtlarına geçecek tek bir snuff filmin bulunamaması, ama öte yandan bu işin yeraltında pazarlama ve dağıtım ağına sahip olduğu gibi bilinmeyenler dile getiriliyor. Snuff gerçekten var mıdır, yoksa bir şehir efsanesinden mi ibarettir tartışmalarına verecek birden fazla cevabı olduğundan, dersine iyi çalışmış bir belgesel olduğu söylenebilir. Kurmaca snuff filmlerden alıntılar yanında, iki ortak seri katilin gerçek çekimlerinden ayıklanıp light hale getirilmiş görüntüler de bulunmakta. Savaş ve Snuff bölümünde tüm dünyaya yansımış Vietnam ve Irak savaşından alınan çekimlerin yorumculara göre snuff niteliği taşıması, aslında snuff’ın belirli bir şablona uyup uymadığının da analizini beraberinde getiriyor. Amerikan askerlerinin Iraklı mahkumları türlü eziyetlerle aşağıladığı görüntüler ile, El Kaide militanlarının kamera karşısında kafa kestiği çekimler arasında bilerek “göze göz, dişe diş” dengesi yaratılmak istenmemiş olabilir. Ama bu karşılaştırmanın bir dengeleme şeklinde algılanma riski de mevcut. Üzerinde anlaşılan nokta ise bu çekimlerin snuff sıfatına uyduğu ve artık günümüzde internet sayesinde snuff tabusunun yıkılmaya başlaması…

Belgeselde yer alan uzuv kesme, bağırsak çıkarma, canlı hayvan katletme görüntülerinden belki daha da dehşet verici olanı, film ve TV yapımcısı Mark L. Rosen’ın ilk hikayesinde anlattığı pedofil snuff filmleri çeken, el altından fahiş fiyatlara satan, Amerikalı müşterileri, hatta polis bağlantıları olan Rus sapığı hakkındaki gerçeklerdi. Bu sözde insanın yakalanışından ve ifşa oluşundan sonraki sürecin akıl almaz boyutları, ekranda kurmaca şiddet sahnelerinden zevk alanların dahi kanını donduracak cinsten. Mark L. Rosen, anlattığı her iki gerçek olayı da sadece anlatmakla kalmıyor, sanki o dehşeti oturduğu yerden yaşayıp seyirciye de çarpıcı biçimde yaşatıyor. Snuff: A Documentary About Killing on Camera, snuff miti hakkında çarpıcı kaynaklardan biri.

3 Şubat 2009 Salı

The Curious Case of Benjamin Button (2008)



Yönetmen: David Fincher

Oyuncular: Brad Pitt, Cate Blanchett, Taraji P. Henson, Julia Ormond, Jason Flemyng, Tilda Swinton, Jared Harris, Phyllis Somerville, Mahershalalhashbaz Ali, Elias Koteas

Senaryo: Eric Roth

Müzik: Alexandre Desplat

Birinci Dünya Savaşı'nda oğlunu kaybeden kör bir saatçi tren istasyonuna yaptığı bir saati geri işlenmesi üzerine kurar, gidenler belki geri döner düşüncesiyle... Bu saat bir mucizeye sebep olur ve 1918'de savaşın bittiği gün doğan Benjamin Button'un hayat saati tersine işler. O 80'lerinde bir yaşlı olarak doğmuştur ve hayatı bir bebekliğinin ulaşabileceği ilk evresinde son bulacaktır. Benjamin tersine giden gelişmesinde ortama ayak uydurmaya çalışırken daha küçük yaşlarda bir kıza aşık olur. İlk önceleri kendi yaşlı görüntüsünden dolayı ondan uzak kalmaya çalışırken yaşları birbirlerini yakaladığında mutluluğu bulur ama ikisinin de daha gideceği yol vardır.



Bazı filmler (hele de yönetmeni David Fincher olursa) karşısına son derece hazırlıklı otururuz. Etraftan duyduklarımız, okuduğumuz eleştiriler, aday olduğu, ödül aldığı çeşitli kategoriler, gözde oyuncular, epik kumaşı ve daha pek çok geçerli sebep, ister istemez o filmi beğenmeye hazırlıklı hale getirir izleyeni. The Curious Case of Benjamin Button da o filmlerden. Yani kendi açımdan baktığımda, izlemeden evvel “beğenmek zorunda” hissettiğim filmlerden. Bunun en önemli nedeni ise David Fincher... Kariyerinde barındırdığı modern klasikler sayesinde yaptığı her işiyle ilgi uyandıran Fincher ve onun çalışma şekli konusunda Zodiac sonrası izlediğim bir programı hatırlıyorum. Film gösterime girdiği sırada izlediğim bu yorumlarda, filmin bence tek zayıf halkası olan Jake Gyllenhaal, David Fincher’ın titizliği üzerine bir örnek veriyordu. Fincher’ın bir karikatüristi canlandıran Gyllenhaal’un ceketinin iç cebine koyduğu kalemleri sık sık kontrol etmesi, kurşun kalemlerle tükenmezleri ayırması, hatta Gyllenhaal’dan çekim sonrasında da o kalemleri iç cebinde taşımaya devam etmesini istemesi belki bu titizliğe biraz da hastalıklı bir örnek gibi gözükebilir. Doğruluğu da aktörün söyledikleriyle sınırlı. Ama aslında garipsenecek bir durum değil. Çünkü o detaycılık, Fincher’ın filmlerinde bize yansıtmayı hedeflediği ve başardığı tamamlayıcılık, motivasyon, farklı yaşam alanları hassasiyetlerini kusursuz biçimde iletiyordu. Yenilikçi, disiplinli, duyarlı, tutkulu, tekinsiz bir profesyonel David Fincher. The Curious Case of Benjamin Button öncesinde çektiği Zodiac’ın tek dönem filmi suretinde oluşunun, 70’lerden başlayarak on yıllık dönemlere yayılan sinematografik seyrinin altından ustaca kalkmasının yeni filmindeki yansımalarından kimse kuşku duymuyordu. Zaten bana göre Fincher’ın kusursuz hakimiyeti yanında bu filmin en büyük başarısı Claudio Miranda’nın sinematografik duyarlılığı. Bu iki ismin dışında kalan herkes ve her şey çeşitli unsurlar tarafından eli kolu bağlanmış hizmetkarlara benziyor.

The Curious Case of Benjamin Button, aynı Eric Roth kaleminden çıkma Forrest Gump ile karşılaştırılıyor. Oysa sadece odağına aldığı sıra dışı karakterlerin ileriye ya da geriye sürdürdükleri hayat yolculuğunun ışığında yaşadıkları / yaşattıkları birtakım uyanışlar dışında fazla ortak yanı bulunmayan iki filmden / karakterden söz ediliyor. Tabii bu söylediklerim iki filmin de ortak varoluş gerekçeleri olabilir. Ama bir karşılaştırma varsa, bana göre onun galibi belli: Forrest Gump! Benjamin’in hikayesi Forrest’a göre çok daha ilginç, katmanlı, fantastik ve hassas. Forrest sadece Amerikan tarihinde nerede durduğunu bilmeden yol aldığı hayat yolculuğu ile evrensel bir boyut yakalarken, Benjamin ise sadece yıllar ileri aktıkça gençleşen, gençleştikçe tek aşkı Daisy’yi farklı dönemlerde aynı sevgiyle seven mülayim bir adam olarak karşımıza çıkmakta. Onun yakaladığı evrenselliğin DNA analizlerini yapabilmek için filmin kendisi yeterli değil. Var olanlar yalnızca şiirsel birtakım olanaksızlıklara hapsoluyor, somutlaşmıyor veya insani duyarlılığa rağmen yeterince iyi işlenmiyor, inandırıcı durmuyor bana göre. Forrest da, Benjamin de aşırı naif karakterler. İçlerinde zerre kötülük yok. Ama Forrest Vietnam’a zorla savaşa gönderiliyor. Orada bize bu anlamsızlık hakkında çok somut eleştiriler sunuyor. Savaştan dönünce üniformasıyla yüzlerce protestocunun önünde, her ne kadar mikrofonun azizliğine uğrasa ve günümüzde hala ne söylediğini merak etsek de bir şeyler söylüyor. Forrest da hayatı boyunca sadece bir kadını seviyor. Ama Benjamin’in aksine Forrest onun için ağlamayı biliyor. Yıllar geçtikçe sevdiklerini birer birer kaybetmeye başlayan, bir sürü dönüm noktası yaşayan Benjamin’de tık yok!



Kaldı ki The Curious Case of Benjamin Button’ın kişisel hayat yolculuğunun Amerikan tarihi fonunda ilerleyişi açısından Forrest Gump ile karşılaştırılması bile talihsizlik bence. Keşke yapabilseydi. Oysa hamuru buna Forrest Gump’tan çok daha müsaitti. Benjamin’in seyahatindeki dönemsel unsurlar, savaş sırasında çalıştığı gemide uydurma bir saldırıya hedef oluşu veya TV’de The Beatles konseri izleyişi ile sınırlanacak kadar sığ biçimde sabitlenmiş, hatta geçiştirilmiş şeylerdi. Kısacası, Benjamin’e nazaran özdeşleşmesi çok daha zor bir karakter olan Forrest ile çok daha yoğun bir samimiyet kurulması, bunun tam tersi, belki de bize hayatın sırlarından birini kendine göre özetlemesi gereken (tabii bir şekilde özetleyebilen) Benjamin’in artık bir müddet sonra sinir bile bozabilen ruhsuzluğu karşılaştırma dahi kabul etmemeli. Hele de tüm filmin son derece gereksiz biçimde Titanic formülüyle anılara, günlüklere dayandırılması pekçok senaryo arızalarına yol açıyor. Benjamin'i hiçbir sahnede not tutarken görmüyoruz en basitinden.

Hoşnutsuzluklarımın çoğunun kaynağının adı ise Brad Pitt! Bu filmle nasıl ve neden Oscar’a aday gösterildiğini anlayamasam da, en azından hit bir Fincher yapımında ve yine eski Se7en + Fight Club yıllarında gösterdiği yetkinlikten ötürü, artık bazı anlarda hatır-gönül ilişkisine dönmüş adaylık-ödüllük tercihlerden dolayı (Bkz. The Departed) garipsemediğim Brad Pitt duruşunun hizmet ettiği (duruşu diyorum, çünkü ortada oyun değil, kusursuz bir duruştan başka bir şey göremedim maalesef) Benjamin’in tersine yaşlanışında hiç sorun yok. Zaten harika makyaj teknikleri birçok şeyi hallediyor. Fakat keşke Eric Roth, eski çocuğu Forrest için biçtiği insani kırılma noktalarını biraz daha derine inmek suretiyle Benjamin’in iç dünyasına da adapte etseymiş. Çünkü ölümler, ayrılıklar, sürprizler hiçbir şekilde Benjamin’i (ya da Brad Pitt’i) etkilemiyor sanki. Benjamin ağlasın, şaşırsın, sevinsin, kızsın istiyorum. Ama hiçbiri yok. Kırıntısı bile yok. Nerede Se7en’ın finalindeki şaşkın isyana, nerede Fight Club’ın genelindeki umarsız hırçınlığa can veren Brad Pitt? Elbette hepsi farklı ruh halleri. İyi de aynı şaşkınlıktan, orada olmama halinden Tom Hanks’in ortaya çıkardığı ile Brad Pitt’in çıkaramadığı arasındaki farkı görememenin özrü nedir?



Hemen söyleyeyim: David Fincher! Çünkü ortada bir Fincher filmi olmasa da, Oscar normlarına göre tasarlanmış bir film var. Birtakım gerçekleri görmezden gelmemizden, en başta söylediğim “hazırlıklı” halimizden nemalanmakta olan bir film var. The Curious Case of Benjamin Button bu yüzden benim için değil yılın en iyi filmi olmak, yılın en iyi 10 filmi arasına bile zor girer. Bir Fincher filmi için bunu söyleyeceğimi düşünmezdim. Hatta Slumdog Millionaire’i görmeden evvel sırf geçmişi hatırına sadece “En İyi Yönetmen” ödülünü alsın istiyordum. Ama işin içine Jamal ve Forrest'ın unutulmaz hikayeleri girince artık aynı değilim. Bu yıl Danny Boyle'a çok daha fazla inanıyorum. Çünkü bence tüm o olağanüstü Fincher niteliklerine, sanatsal anlamdaki teknik üstünlüklere, ustalıklara rağmen bu film için ortada bazı gereksiz Fincher tavizleri gördüm.