25 Ocak 2009 Pazar

Elsker dig for evigt (2002)


Yönetmen: Susanne Bier
Oyuncular: Mads Mikkelsen, Nikolaj Lie Kaas, Sonja Richter, Paprika Steen, Stine Bjerregaard
Senaryo: Anders Thomas Jensen
Müzik: Jesper Winge Leisner

Birbirine aşık nişanlı Cæcilie ve Joachim. Joachim’e arabayla çarpıp belden aşağısının felç olmasına sebebiyet veren Marie. Marie’nin çarptığı Joachim’in tedavisiyle ilgilenen doktor Niels. Bu trajik olay sayesinde yakınlaşıp yasak bir ilişkiye yelken açan Cæcilie ve Niels. Marie ve Niels’in karı-koca olduklarını da söyleyelim olay tamamlansın. Things We Lost In The Fire ile, After The Wedding ile Brothers ile boşuna cebelleşmişiz. İşte Susanne Bier buymuş. Dogma 95 ilkeleriyle çekilmiş Elsker dig for evigt (Open Hearts), iki çift, dört insan arasındaki karmaşık denklem üzerine taş gibi bir dram, sağlam bir gerçeklikle giden bir Danimarka filmi. Bu dört kişiden hangisinin gözüyle bakarsanız bakın yoğun bir karamsarlığın yarattığı ruh halini hissetmemek çok zor. Sırf Dogma’nın gerçekçi üslubu yönünden değil, hikayenin katmanlı ve dört açılı oluşuyla da etki bırakıyor.

Aşka sahip olanlar, onu kaybedenler, sonra yeniden bulanlar ya da bulduğunu sananlar… Aldatanlar, aldatılanlar, biraz da arada kalanlar. Trier’in az biraz pembe dizi versiyonu. Ama daha çok pembenin koyu tonlarıyla oynayan derinlik ve olgunlukta. Adams æbler, Efter brylluppet, Brødre gibi senaryolara imza atmış Anders Thomas Jensen’ın kalemine ait olan Elsker dig for evigt, dört oyuncusuyla da büyüyen bir yapım. Ama her güzel şeyi sömüren (ya da kibarca Amerka’ya yeniden tanıtan) zihniyet, biraz da Bier’in yavaş yavaş Yeni Dünya’ya ısınmaya başlamasından mıdır, bu filmi de yeniden çekmeye karar vermiş. Üstelik Garden State ile yazar ve yönetmenlik anlamında çok güzel bir bağımsız dünyaya getiren Zach Braff bu senaryoyu tekrar elden geçirip yönetecekmiş. Garden State’in yaratıcı ruhunun devamını beklerken böylesi bir hazırcılığı Braff’dan beklemezdik. Demek ki beklemeliymişiz. Böyle bir orijinali varken zaten bu işler boş işler. Amerikan malı Open Hearts ağzıyla kuş tutsa asla bir Elsker dig for evigt olamaz!

23 Ocak 2009 Cuma

Beaufort (2007)

 
Yönetmen: Joseph Cedar
Oyuncular: Oshri Cohen, Arthur Perzev, Itay Turgeman, Ohad Knoller, Itay Schor, Daniel Brook, Eli Altonio, Ygal Resnik
Senaryo: Ron Leshem, Joseph Cedar

Beaufort
adındaki ileri karakolda görevli bir grup İsrail askerinin Hizbullah bombaları altında sürdürdükleri yaşamı konu alan yapım oldukça uzun, yorucu ve zor bir tecrübeydi. Bu uzun süreç esnasında izlerken umarsızca tıkındığım, saate baktığım, durdurup ufak tefek ev işlerini hallettiğim, hatta durdurup arasına bir dizi bölümü sıkıştırdığım ve ara sıra gözlerimin kapandığı anlar oldu. Ama tüm bunlara rağmen beğendiğim tek film herhalde Beaufort’dur. Askerlerin psikolojik ruh hallerini, sivil yaşam hasretini, arkadaşlık duygusunu ve ölümün gölgesinde yaşamanın gerilimini hiç çaktırmadan önünüze koyabilen bir garip film Beaufort… Bittiğinde de askerliğimi bitirmiş kadar olmasa da benzer bir duyguyu hissettirdi. Bir dostu, bir evladı, bir ideali kaybetmenin de muhasebesini yine kendine has “çaktırmama” üslubu ile iletmeyi (nasıl olduysa) başardı. Genç İsrail’li oyuncu Oshri Cohen’in başarıyla canlandırdığı Çavuş Liraz, konumuna rağmen savaştan ziyade askerlik kavramının sorgu sualine az da olsa et-kemik olmuş bir karakterdi. En İyi Yabancı Film dalında Oscar adayı da olan Beaufort, bana göre kesinlikle iyi bir film. Ama şahsen kimseye tavsiye etmem…

20 Ocak 2009 Salı

Three Kingdoms: Resurrection Of The Dragon (2008)


Yönetmen: Daniel Lee
Oyuncular: Andy Lau, Sammo Hung Kam-Bo, Maggie Q, Vanness Wu, Andy On, Rongguang Yu
Senaryo: Daniel Lee, Ho Leung Lau
Müzik: Henry Lai

Han İmparatorluğu’nun çöküşünü takiben, yöresel diktatörler güçlerini artırıp üstünlük için birbirleriyle rekabete girdiler. Ülkenin kontrolünü ele geçirmek için yıllarca süregelen ihtilâf savaşlarından sonra, bu anarşi devrinden üç diktatör devlet muzaffer olarak çıktı ve fethettikleri topraklarda kendi sınırlarını belirleyip krallıklarını ilân ettiler.

Çin tarihinin efsaneleri, faztezileri, savaşları, entrikaları bitmek bilmiyor. Artık bir süre sonra farklılık yarattığını hissettiren bir filmin bile kendinden önceki örneklerden etkilendiğini, hatta kopyası gibi durduğuna tanık oluyoruz. Three Kingdoms: Resurrection of the Dragon tüm prodüksyon yeterliliklerine rağmen sadece potansiyeli olan bir film olmaktan öteye gidemiyor. O potansiyel neredeyse son dönem çekilmiş tüm Çin tarihi merkezli epik aksiyonlarda mevcut. Fakat bu potansiyeli işlemek ve diğerlerinden ayırmak adına bir şeyler yapan çok az. Hepsinden birer Zhang Yimou çıksın beklentimiz yok. Ama basit bir er iken, imparatorun generalliğine kadar yükselen kahraman Zilong’un yükseliş öyküsünü hızlandırılmış biçimde perdeye aktarınca ve bir süre sonra koskoca savaşı kişileştirince ister istemez diğer niteliksiz örneklerinden bir farkı olmadığını anlıyorsunuz. Biraz daha sakin, uzun ve dramatik olsa da olurmuş.

Destansı bir kahramanlık hikayesini gayet güzel yansıtabilecek iken, fragmanlarda sıkça rastladığımız hızlı kurgu oyunları ve anlaşılmayan aksiyon sahneleriyle kendini küçük düşürüyor. Bir yere yetişmek veya komşu sette kullanılmak üzere bir an önce ekipmanların işini bitirip teslim etmek ister gibi alıp başını giden bir yapımdan epik olmasını bekleyemezsiniz. Ama yönetmen bunu beklediğini o kadar belli ediyor ki, en formda olduğu gençlik yıllarından, bir anda ak saçlı dedeye dönüştürdüğü kahramanının kahramanlığını da sunileştirdiğinin farkında bile değil. Hani birisi size filmin ilk bir saatini kabaca özetlese, son yarım saati de siz izleseniz hiçbir şey kaybetmezsiniz, öyle bir film. En güzel anları, filmdeki “askerler masumdur, savaştır zalim olan” cümlesinin de sahibi, ününü ülkesi dışına çıkarmayı başarmış hoş bayan Maggie Q’nun rol yapamadığı ama göründüğü sahneler ve onun Zilong ile olan estetik düello sahnesi oldu.

17 Ocak 2009 Cumartesi

Margot At The Wedding (2007)

 
Yönetmen: Noah Baumbach
Oyuncular: Nicole Kidman, Jennifer Jason Leigh, Jack Black, Zane Pais, Ciarán Hinds, Halley Feiffer, John Turturro
Senaryo: Noah Baumbach
Müzik: George Drakoulias

Ünlü bir yazar olan Margot (Nicole Kidman) uzun süre küs kaldığı kardeşi Pauline’in (Jennifer Jason Leigh) düğününe katılmak üzere oğlu Claude ile birlikte onun yaşadığı taşraya gelir. Pauline’in de Claude yaşlarında bir kızı vardır. Evleneceği adam olan hafif arızalı, işsiz Malcolm’a (Jack Black) hamile olduğunu söylemeyen Pauline’in kafasında müstakbel kocasıyla ilgili inkar ettiği şüpheleri vardır. Öteden beri takıntılı, şüpheci, güvensiz bir kadın olan ve kızkardeşinin evleneceği Malcolm’dan hoşlanmayan Margot’nun gelmesiyle Pauline’in kafası iyice karışır. Margot’nun eskiden ilişki yaşadığı Dick, onun fettan kızı Maisy, tuhaf komşular derken, epey şenlikli ve dramatik anlar beklediğim, hele de The Squid and The Whale gibi harika bir bağımsız drama imza atmış Noah Baumbach’ın yazıp yönettiği Margot At The Wedding, resmen hevesimi kursağımda bıraktı.

Çok iyi yerleştirilmiş karakterleri, bir bağımsıza göre çok uygun ortamı olan film ne yazık ki ister istemez karşılaştırmak durumunda kaldığımız The Squid and The Whale kadar incelikli, derinlikli, çarpıcı ve zeki değil. Baumbach’ın bu filmde kişiselliğin dozunu biraz arttırdığını ve bu yüzden sıkıcı olduğunu düşünüyorum. Yönetmen bu kez parçalanmış ailelerin oradan oraya savrulan iç dünyalarına yakın plan girememiş, mastürbasyon, ihanet, takıntılar, değer sorguları gibi alışkanlıklarını yeterince ifade edememiş sanki. Kidman, Black, Leigh, (hatta geçerken bu filme uğramış John Turturro) ile dikkat çeken star nüfusu ise nasıl biliyorsanız öyleler. Zaman zaman kaş kaldırtan “seninleyken kendimden nefret ediyorum” gibi cümleler kurmasına, Nicole Kidman’ın da yardımıyla iyi işlenmemiş Margot gibi bir maden zenginliğine sahip kadın karakter tasarımına, abartısız yönetimine rağmen Baumbach’dan daha iyisini beklerdim.

15 Ocak 2009 Perşembe

Tropic Thunder (2008)


Yönetmen: Ben Stiller
Oyuncular: Ben Stiller, Robert Downey Jr., Steve Coogan, Jack Black, Nick Nolte, Matthew McConaughey, Tom Cruise, Jay Baruchel, Brandon T. Jackson, Reggie Lee, Danny R. McBride, Brandon Soo Hoo
Senaryo: Ben Stiller, Justin Theroux, Etan Cohen
Müzik: Theodore Shapiro

Tropic Thunder ilginç bir sahte fragman yöntemiyle filmde karşılaşacağımız film yıldızlarını tanıtarak başlıyor. Bitmek bilmeyen aksiyon serilerine, Eddie Murphy’nin her karakteri farklı makyajlarla kendisinin canlandırdığı filmlerindeki gibi şişkin egolara ve eşcinselliği sıra dışı konumlarda dile getirmeye yönelik tezat senaryolara göndermeler yapan bu fragmanlardan önce de Alpa Chino adındaki rapçinin hip-hop klibinden bozma enerji içeceği reklamını izliyoruz. Bu enteresan girizgah, yıllarını Hollywood sektörünün göbeğinde geçirmiş, her türlü oyuncu profiline ve ilişkisine tanık olduğu su götürmez Ben Stiller’ın oyuncu arkadaşı Justin Theroux ile yazıp kendisinin yönettiği Tropic Thunder’ın rotasını az çok belli ediyor. Stiller içinde doğup büyüdüğü sistemi eleştirmeye soyunuyor. Peki uğruna soyunduğu amacı gerçekleştirebiliyor mu, soyunduğuna değiyor mu?

Stiller’ın hedef aldığı kaprisli meslektaşları ve çıkarcı yapımcılar, kendisinin tecrübe ettiği gözlemleri sayesinde bazı anlarda zekice eleştirilmiş. Öyle ki, ana eksendeki oyuncu-yapımcı eleştirisi yanında menajer, yazar, yönetmen, hatta özel efekt uzmanı bile parça parça bu eleştirilerden payını alıyor. Oyuncu disiplini yönünden akla yatan kişisel tespitleri var. Mesela 5 Oscar almış Kirk Lazarus ile, zihinsel özürlü Simple Jack isimli bir genci canlandırdığı, tek ödül alma potansiyeli olan rolü ile görmezden gelinen Tugg Speedman’ın ormanda ettikleri sohbet sırasında Lazarus’un özürlü rolleriyle alınan ödüllere atıfta bulunduğu “Sean Penn / I Am Sam” teorisi buna en güzel örnek.
 
Menajerleri, sözde vitamin hapları, hizmetçileri, cep telefonları olmadan rol yapamayan oyuncu tipine bakışı ile, karşı yakada iş disiplinini abartmama yanlısı, oyunculuğun akıl hastanesine yatmadan da yapılabileceğini, içten gelen bir duygu ve yetenek işi olduğu savunusu ele alınırken, bunun için seçilen dekorun Apocalypse Now, Platoon gibi yapımlardan esinlenmesi de ilginç. Kendini beğenmiş, mızmız oyuncular için bir nevi “erkek olma” aşaması olarak tasarlandığı düşünülebilir. Yine genele vurursak, bir aksiyon oyuncusu ile 5 Oscar’lı karakter oyuncusunu aynı filmde buluşturup, bunun doğuracağı komik olduğu kadar düşündürücü tespitlere, çatışmalara dokunuşu yönünden başarılı olduğu anlar mevcut. Satır aralarında ok fırlatmak istediği Hollywood klişelerinden (evlat edinme, Panda sempatisi, post Vietnam yazarlar, MTV kitlesini avlamaya yönelik her yüksek bütçeli filme konma zorunluluğu hissedilen rap yıldızları, ödül garantili İngiliz işçiliği vs.) bazılarının hakkını vermek gerek. Bu klişelerin birer klişe olduklarının farkındalığı ile hareket edilmesi, yine bazılarının klişe olarak bırakılmayıp geri dönüşümünün de sağlanmaya çalışılması gayet olumlu.
 
 
Tabi bazıları eleştiriden ziyade sadece skeçlenmiş parçalar şekilde kalıyor. O parçaların bütünleştirilmesi esnasında ilerleyen hikaye süreci, sık sık o eleştirel yapıyı baltalıyor, klişeleştiriyor, sıkıcı ve anlaşılmaz hale getiriyor. Mesela Jack Black’in canlandırdığı komedi yıldızı Jeff Portnoy’un kaprisleri ve uyuşturucu bağımlılığı, bazen aşırı boyutlarda karikatür duruyor ve kendi payına düşen sahneleri slapstick komedi dışında bir yere varamıyor. O konuda becerisi tartışılmayacak oyuncuyu daha iyi örneklerde izlemişliğimiz vardır. Söylemek istediğim, filmin genele yayılan eleştiri dozunu ciddiyetle ayarlayamaması, belki de en olması gereken yerlerde kara mizah yapması beklenirken çocuksu ifadelere, kötü veya aşırı kişisel espirilere sıkça başvurması işi zora sokuyor. Zaten filmin şu “biz bunu film sanıyorduk, meğer gerçekmiş” durumundan yaratılan komedi yapısı üzerine konuşmaya bile değmez. Ama hepsinden öte filmin adeta kendi kendini sınava çektiği, kendi kendine meydan okumaya çalıştığı Simple Jack ve Kirk Lazarus tiplemeleri üzerinde çok konuşturacak ölçüde yorumlara açık.

Tugg Speedman’ın zihinsel özürlü Simple Jack performansı ile birtakım çevrelerden tepki çeken Ben Stiller’ın esas amacı elbette özürlü insanları bilinçsizce ucuz komedi malzemesi olarak sömürmek değil. Bu tip yanlış anlamalar sonrası ayağa kalkıp tepki gösteren çeşitli grup veya kurumların düz mantığından farklı olarak Stiller’ın eleştirmek istediği şey, rolü için akıl hastanesine yatan, hapisaneye giren, alkolik olan, kilo alıp veren, aksanını, tipini değiştiren, bir şekilde o rolü yaşadığına hem kendisini hem de çevresini ikna etmeye çabalayan, sonrasında rolün etkisinden kurtulamamış (veya tam tersi hemen sıyrılıp başka role adapte olmuş) izlenimi vermeye çalışan oyuncu meslektaşları. Metod oyunculuğu konusundaki ikiye bölünmüşlükte tarafını seçmiş olduğu söylenebilir bu yüzden.

Aynı şekilde Kirk Lazarus’un siyah bir karakteri canlandıran bir beyaz olarak kameralar çalışmazken bile üstünden çıkarmadığı rolünün hem fiziksel, hem de mental etkilerini terk etmemesi de eleştiriliyor. Zaten Lazarus'un varlık sebebi bu eleştiri. Kimse Stiller’ı bu eleştirel tercihlerinden ötürü suçlamamalı. Lakin niyet iyi olsa da Stiller’ın eleştirilerinin ne kadarının “eleştiri”, ne kadarının “gişe endişesi” olduğu tartışılır. Ayrıca Simple Jack ve Kirk Lazarus’un çektiği tepkiler “evet, böyle insanlar gerçekten var ve onların beyaz perdeye aktarılması da gayet normal, ama niye bu kadar fazla üzerine gidilmiş” şeklinde daha ılımlı şekilde de tartışılır. Stiller’ın yönetmen olarak oturmuş belli bir tarzı var mı bilmiyorum. Fakat bu filmin tarzı, tam da Speedman’ın kopmuş kellenin sahte olduğunu savunup onu yalamaya kalkmasındaki yaklaşım ile özetlense bile olur bana göre: Gidebildiği kadar uca gitme ve abartabildiği ölçüde komik olma gayreti…


Ses ve görüntü efektleri, kostümler, makyajlar, dublörler, figüranlar derken filmin son derece kalabalık mutfağından Tropic Thunder’ın çok önem verilmiş bir proje olduğunu anlamak mümkün. Bugüne dek hiç böyle görmediğiniz bir Tom Cruise’ün canlandırdığı Les Grossman benzeri yapımcıların bu devasa projeleri nasıl idare ettiklerine, filmleri riske atmamak için neler yapabileceklerine dair dokundurmalar da içeren Tropic Thunder, özenle seçilmiş büyük bir teknik ekibe sahip. Bunlardan belki de en fazla dikkat çekeni ise The Thin Red Line, Braveheart, Almost Famous, Legends Of The Fall, The Last Samurai gibi sanatsal anlamda örnek gösterilen filmlerin görüntü yönetmeni 2 Oscar’lı John Toll. Bir Hollywood komedisine birkaç gömlek büyük gelen John Toll isminden faydalanma şansına herkes sahip olamıyor. Özellikle ormanda geçen sahnelerin, seçilen mekanların, açıların, yeşil ve tonları ağırlıklı görüntü işçiliğinin John Toll eseri olduğunu ancak birisi “bu filmin görüntü yönetmeni John Toll’dur” derse anlayabilirdik. Çünkü onu böyle bir komediye yakıştırmak kolay değil. Tabi kendisi de tercih olarak yukarıda adı geçen filmlerindeki gibi ince bir işçilik sergilemiyor denebilir. Tropic Thunder’ın en önemli kozu belki de bu diye düşünülse de, aslında filme fazla gelen bir başka unsur daha var ki, o da Robert Downey Jr.’ın Kirk Lazarus performansı. Gerçi filme fazla gelen kısmı doğrudan bu performans değil. Lazarus rolünün, filmin ana geçim kaynağı olan eleştirel yanını en etkili biçimde yansıtmaya müsait rol oluşu ve film içinde film duygusu kadar, karakter içinde karakter güçlüğünün altından da başarıyla kalkabilmesi.

İçinde bulunduğumuz yıl pek çok iyi oyunculuktan özellikle iki tanesinin yeri benim için ayrı. Biri The Dark Knight ile uzun süre Tim Burton’ın Jack Nicholson ile yaratmış olduğu Joker efsanesinin adeta zihinlerdeki ezberini bozan Heath Ledger yorumu. Hiç şaka yapmayan, uçuk kaçık kıyafetler giymeyen, tek derdi kaos yaratmak olan ve yıllar önce kadim dostu Robert Smith’den (The Cure) etkilenmesi gereken kapkara bir Joker imajıyla belki Tim Burton’ın da ezberini bozan Heath Ledger duruşu olağanüstüydü. Üstelik Ledger bu duruşu birkaç adım öne taşıyarak bana göre Nicholson’ın yeterince öngöremediği “gerçek kötü” ve “gerçek zeki”yi sadece imaj yönünden değil, soğukkanlı bir dengesizlikle betimlemeyi başarıp sinema tarihinin iz bırakan karakterlerinden biri olmayı başardı. Ölüye saygı, Nicholson gölgesi veya sorunlu dönemden geçen bir çocuğun elinden çıkmış gibi duran tuhaf makyaj gibi bu performansa getirilecek negatif eleştirileri geri püskürtmeye muktedir olan tek şey bu arızalı performansın kendisidir. Tropic Thunder’daki Robert Downey Jr. yorumunun da farklı istasyonlarda, fakat yakın frekanslarda dolaştığını görmek mümkün.

Ağır makyaj altında belki de bir oyuncunun mesleki becerilerini ortaya çıkarma yönünde en büyük handikaplardan birini avantaja çevirmenin en çarpıcı örneklerinden ikisi. Başkasının taklidini yapan bir adamı canlandırıyorum diyor Kirk Lazarus. Bunu söyleyen ise aslında Robert Downey Jr. Bu matruşka misali iç içe geçmişlik, başarılı makyajdan öte, Downey’nin aksanına, vücut diline, mimiklerine de ustaca yansımış. Zaten senaryonun eleştirel boyutları en fazla Lazarus karakterinin bünyesinde anlam kazanıyor. Kirk Lazarus, aktörlük sorumluluğu / kabiliyeti / ukalalığı söz konusu olduğunda kesinlikle ilk akla gelmeyecek, ama geldiği vakit kontrolden çıkıp başka eleştiri malzemelerini de peşinden sürükleyecek muazzam bir fikir kesinlikle.


Mesela filmde sürekli siyah ağzıyla konuşan Lazarus’a bu tavrından ötürü sinir olan gerçek bir siyah olarak Alpa Chino’nun “sen Avustralyalısın, Avustralyalı gibi ol” demesi ve kısacık bir an da olsa yaşanan “people” krizi (siyahlar ve beyazlardan hangisinin kendi üzerine alacaklarını şaşırdıkları, seyirciyi de şaşırttıkları müthiş bir ırkçı alınganlığı anı), Lazarus’u, tabi Downey’yi ışıl ışıl parlatıyor. Sarışın mavi gözlü bir Avustralyalı’nın rolü uğruna yüzde yüz bir siyaha dönüşmesi, bir anda farklı sistemleri sorgulamaya başlayan farklı kişilikleri de beraberinde getiriyor. Aslında bir beyaz olan Lazarus’un siyah alınganlığı yapması, rolü uğruna özürlü, asker, katil, kral, çiftçi, İngiliz, Fransız olmuş oyuncuların, bizim bilmediğimiz (lakin tahmin edebileceğimiz), ama Stiller’ın yakinen gözlemlediği “rolün etkisinden sıyrılamama” göstermeliğine dolaylı da olsa çok donanımlı bir gönderme. Downey de o kadar donanımlı ki, filmin aktörlük mesleğine yapılan en yapıcı atıfların ve o matruşkaların altından hep o çıkıyor.

Tropic Thunder’ı izlemek için herkesin farklı nedenleri olabilir. Fakat izleyenler ister farkında olsun, ister olmasın, o nedenlerin çoğunun altından yine Downey çıkıyor. Tabi her filmi gidebildiği yere kadar yorumlamaya çalışırsınız. Ama Kirk Lazarus performansını yorumlarken, tıpkı Heath “The Joker” Ledger’ı yorumlamaya çalışırken olduğu gibi, nereye kadar gidebileceğinizi bilemediğiniz anlar oluyor. Çünkü her ikisi de filmin kendisiyle olduğu kadar, doğrudan filmin oyuncusu ile alakalı gösteriler.

12 Ocak 2009 Pazartesi

El Rey de la Montaña (2007)


Yönetmen: Gonzalo López-Gallego
Oyuncular: Leonardo Sbaraglia, María Valverde, Thomas Riordan, Andrés Juste
Senaryo: Gonzalo López-Gallego, Javier Gullón
Müzik: David Crespo

Arabasıyla yola çıkmış olan Quim, şehirden uzak bir yerleşim yerinde durur. Burada tanıştığı Bea ismindeki kadının cüzdanını çalmasını ardından ormanlık alana koşan Quim'e birileri ateş etmeye başlar. Ormanlık alanda tek başlarına kalan Bea ve Quim nerede oldukları belli olmayan silahlı kişilerin hedefi haline gelirler. Ormanda kaybolan ikili, kimden kaçtıklarını ve nereye kaçacaklarını bilmeden git gide çaresiz bir durumun içine sürükleneceklerdir.


Küçük taşra gerilimlerini seviyorum. Onların yaratmış oldukları gerilim ve dehşet, “cehalet mutluluktur” çıkışlı bir “kentten intikam alma” şeklinde gözükse de, taşra cehaletinin sebep olduğu şiddetten ziyade, taşra doğallığının, insanın kontrolden çıkmış yıkıcılığına alet edilmiş şekilde sunuluşuna, aslında o şiddetin bütünüyle taşraya maledilemeyecek oluşuna, ama kendini belki de en iyi orada ifade edişine yönelik bir saflıktadır bence. Bu da onu kent şiddetinden sadece dekor olarak değil, ruh ve biçim olarak da ayırır. Orada şiddetin her türlüsüne hazırlıklı olmak gerek. Nereden, kimden veya nasıl geldiği sizi şaşırtmamalı. Bunu söylemesi kolay. Fakat taşra şiddeti, kendini çok iyi kamufle edebilen, sapkınlıklarını rahatça dışa vurabilen ve bunun için sahip olduğu coğrafi imkanları özgürce istediği şekilde kullanabilen şiddet türlerinden biridir. Peckinpah’ın Straw Dogs’unun yarattığı etki günümüze dek ne kadar biçim değiştirirse değiştirsin, karanlık taşra ruhunun şehirli insan için hazırladığı sürprizler hiç bitmedi. El Rey de la Montaña, bu yolun yolcusu bir film olarak hem vatandaşları olan La Noche de los Girasoles ve Bosque de Sombras kadar sağlam çıkmazları konu ediniyor, hem de yine her ikisinin yaptığı gibi teknik bir “tarz” endişesini dile getirebileceği uygun zeminler arıyor.

Her şeyiyle sıradan bir film gibi ilerlerken, nereden geleceği belli olmayan sniper kurşunlarının yaratacağı gerilim ve gizemin bir izleyici olarak gerçekten o anda aradığımız şey olup olmadığını düşünüyoruz. Yani ne olabilir ki, yabanda tavşan gibi avlanan insanlar ve onları avlayanlar arasında kurulacak herhangi bir bağ bizi farklı biryerlere taşısın. Phone Booth’a İspanya’dan kardeş arıyor falan da değiliz. Tabi bu endişelerle filmi izlerken belki gözümüze sokulmaya çalışılan, belki de gerçekten benimsenmiş bir tarzın belirginliği -izleyen bakışının değişkenliği de hesaba katılarak- yer yer hem gözümüze sokuluyor, hem de benimsetiliyor. Ağır çekimde saldırıya uğramış olan arabanın yanından geçiş, Bea’nın düştüğü kuyudaki çaresizliği, Quim’in onu kurtarmak için geri dönüp dönmeme arasında yaşadığı kararsızlık anı ve finaldeki terkedilmiş köyde geçen sahneler, “ne yaparsanız yapın, bir tarzınız olsun” klasiğinin hâlâ gücünden bir şey yitirmediğini göstermekte.

Derli toplu ve zamanlaması yerinde görüntüler yanında kimi zaman başına buyruk hareket eden, çoğunlukla da hareketliliği, bunun yanında yüzlere yapılan yakın girişler sayesinde Quim ve Bea’nın içine düştüğü çaresizliğe izleyeni ortak etme gayretindeki kamerası ile Gonzalo López-Gallego, dram ile koyultmak istediği bir gerilim estetiği üzerinde kafa yorduğunu belli ediyor. Bunda başarılı olduğunu söylemek de büyük ölçüde sonlara doğru yaşadığımız kırılma noktasının bizi ne derece etkilediği ile alakalı. Aslında fiziki yapısı veya tarzı ile konusunun karıştırılarak bir potada değerlendirilmesi kimi filmler için adil olmuyor. Yine de sözünü ettiğim sahneler ve değerlendirmeye alınabilecek başka anlar, özellikle kırılma noktası ile ve bahsedilen tarz kaygısının getirileriyle daha farklı bakışlara zemin hazırlıyorlar.


Tekrar ederek, “her şeyiyle sıradan bir film gibi ilerlerken”, yine yukarıda adı geçen vatandaşları ile beraber, Calvaire, Frontière(s) ve hatta Wolf Creek gibi başka taşra kabuslarının en iyi konuştuğu dilin bu olduğu fikrine sahip çıkması açısından beğendiğim bir film oldu El Rey de la Montaña… Tüm artılarına rağmen Gonzalo López-Gallego’nun en mühim anlarda elini korkak alıştırması, hatta bir nevi sansüre veya otosansüre prim vererek ahlaki açıdan az da olsa kendini aklaması, teknik anlamda hata verdiği gibi, filmin kurmaya çalıştığı dramatik kabuğa da çizikler atıyor. Bir adamın vurulduğunda kafasından fışkıran kanı gösterebildiği kadar, belki de cesaretini test edecek en önemli sahnelerde kaçak dövüşmeyi tercih ediyor (veya ettiriliyor!). Haneke misali göstermediği ile etkili olma anlayışına dahil edilemeyecek kadar özensiz ve korkak tercihler bunlar. Her şeye rağmen kırılma noktasının sağladığı beklenmedik gerçeğe karşı verilecek tepkinin, Quim karakterine ustaca yüklendiğini hissettiren çok çok iyi Sbaraglia doğaçlaması elinden geldiğince bu zayıflıkları örtmeye çalışıyor. El Rey de la Montaña, bizi taşra terörünü yaratanların tarafına taşıdığında bile, güncel bir sorunu çaktırmadan elimize mesaj niyetine tutuşturmayı başaran benzerleri gibi beğenilmeyi hak ediyor bana göre.

10 Ocak 2009 Cumartesi

JCVD (2008)


Yönetmen: Mabrouk El Mechri
Oyuncular: Jean-Claude Van Damme, François Damiens, Zinedine Soualem, Jean-François Wolff, Karim Belkhadra
Senaryo: Mabrouk El Mechri, Frédéric Bénudis, Christophe Turpin
Müzik: Gast Waltzing

JCVD, Jean-Claude Van Damme’ın kendi filmleri arasında en iyilerden biri olduğu kadar, son zamanlarda yapılmış en ilginç filmlerden de biri bana göre. Daha önce defalarca uygulanmış, işbilir senaristlerin elinde işgörür bir suç hikayesine sahip. Hatta Phone Booth benzeri bir çıkmaz sokağa bağlanmış türden, heyecanı sonuna dek ayakta tutacak kapasitesi var. Aslında avlanmış olanın av olarak polisin önüne atılması fikri pek orijinal sayılmaz. Fakat film sadece bu düz suç zemini üzerinden ilerlemiyor. Yani ilerliyor ama varlık sebebi bütünüyle bu suç hikayesi değil. İyi ki değil. Zira o kısıma pek özen gösterilmemiş. Pekala herhangi bir Van Damme aksiyonu olarak çekilebilecek bir film de olabilirdi. Alıştığımız B tipi aksiyonların giriş-gelişme-sonuç düzenini benimseyip video mağazalarına fazladan bir film daha ekleyebilirdi yönetmen. Ama yazıp yöneten Mabrouk El Mechri, bu düz soygun / rehine öyküsünü, Van Damme’ı kurmaca bir karaktere dönüştürmeyip, kendisini oynatarak işlemeyi seçmiş. Van Damme kurmaca bir filmde kendini oynasa nasıl olurdu”ya yanıt aramaya çalışmış. Bunu yaparken ise kurgu ve teknik yönünden ilginç deneylerde bulunmaktan kaçınmamış.

Mabrouk El Mechri, JCVD’yi bir oyun alanı ve elbette Van Damme’ı da baş oyuncağı gibi görerek özellikle yönetim anlamında güzel işler yapmış. Alıştığımız kas yığını, aksiyon objesi Van Damme’ın yerinde vesayet, vergi, özgüven sorunları olan film yıldızı Van Damme bulunuyor. Filmin açılışında, konuyu bilmeyen klasik Van Damme hayranlarını memnun edecek, ilerisi için de ümit verecek kesintisiz tek çekimle bir kurtarma operasyonu izleniyor. Ama çekim durunca bunun bir Van Damme filmi çekimi olduğu anlaşılıyor.

Böyle girişe sahip çok film izlemişizdir. Bazısı şaşırtma amaçlı, bazısı ise “bir filmden sonra gerçek hayatımızın filmi başlar” mesajlıdır. Sonrasında Van Damme’ı telaşla bir postaneye giderken, yolda karşılaştığı hayranlarıyla fotoğraflar çektirirken izleriz. Derken silah sesleri, kaos, polisler, medya ve soru işaretleriyle birlikte sıra dışı bir soygun / rehine durumunun ortasına düşülür. Sıra dışı olan, durumun Van Damme gibi bir dünya starının soygun yapıyor olması olarak algılanmasından kaynaklı. Van Damme’ın sorunlarına odaklanacağımız geri dönüşlerle bu durumun doğru olabileceğine inandırılmaya çalışılmamız, El Mechri tarafından gerçekten amaçlanmış bir şey mi bilemiyorum. Ama hem filmlerdeki Van Damme’dan, hem de gerçeğinden kötü adam olmayacağı fikri baskın olduğundan, maddi-manevi sorunları olsa dahi, onun böyle bir şey yapmayacağına olan güvenin yerli yerinde olduğu test edilmiş oluyor.



El Mechri bununla yetinmiyor, bu kez arkasını doldurarak cadde üzerinde yaşanan kaos anına farklı bir yönden tekrar geri dönüp, kafalardaki Van Damme flashbackleriyle biraz savruk da olsa bir bütünlük yakalıyor. Aynı şeyleri farklı mekanlarda izliyoruz. Telefonun polis tarafını gördükten bir müddet sonra, aynı sahneyi bu defa hattın diğer ucundan seyrediyoruz. Filmde de ifade edildiği gibi cevaplar sorulardan önce geliyor. Gerçi bu karışık açılardan neyin cevap, neyin soru olduğunu kestirmek, bardağın boş veya dolu tarafını görmeye benzetilebilir. Fakat söz konusu Van Damme ve onun böyle bir suç işleyip işlemeyeceği sorusu olunca soru-cevap problematiği yerini buluyor.

İsminden arap kökenli olduğunu tahmin ettiğim Mabrouk El Mechri, filmin başlarında DVD dükkanında sohbet eden iki arap aracılığıyla kısacık politik eleştirisini de yapıyor. 11 Eylül fikrini Bin Ladin'e CIA için çalışan Chuck Norris vermiş gibi bir komplo teorisini /geyiğini, 70'lerde aksiyon filmlerinin kötüleri Vietnamlılardı, şimdi ise Araplar benzeri bildik tespitlerle ve birtakım referans filmlerle dengeliyor. Filmlerinde beyaz tenli, renkli gözlü araplarla savaşmış Bruce Willis, Sylvester Stallone, Arnold Schwarzenegger’dan farklı olarak hiç araplarla savaşmamış (bundan tam emin değilim) Van Damme’ın kasıtlı olarak seçilmiş olduğu da göz önüne alınabilir. El Mechri, bu politik bakışı diline fazla dolamadan teknik yönden kişisel deneylerine ağırlık vermeye devam ediyor. Kahve tonların ağırlıkta olduğu ve bu sayede flu atmosferin yarattığı karanlık çekimler, filmi estetik açıdan olgun bir zemine oturtuyor.

Tabiî bunun yanında El Mechri’nin bazı deneyleri geri de tepebiliyor. Örneğin, Van Damme’ın kafasına dayanmış bir silahtan kurtulduğu sahneyi iki farklı yorumla çektiği bölümlerden ilki, Van Damme’ın aksiyon starlığı ile gerçek hayatı arasında yaratılan ilüzyona etkili bir gönderme iken, aynı sahneyi başa aldığı ikinci sahnede gerçekte kendisinin o silahtan nasıl kurtulabileceği / kurtarılabileceği yönündeki yorumu yeterince ikna edici değil. Tamam, ikinci sahnede Van Damme’ı öldürsün ya da küçük düşürsün ki özgünleşme çabasına bir zirve yapsın, veya benzer bir ikilemeyi Funny Games’de gerçekleştirmiş olan Haneke’nin film-gerçeklik mantığına bürünsün beklentisi içinde değiliz. Filmlerinde bundan daha zor durumlardan kurtulmak onun için çocuk oyuncağı olmuş iken ilk sahnede “işte o Van Damme diyorsunuz. Ama ikinci ve gerçek tekrar “işte dünya vatandaşı, sıradan bir insan olan Van Damme dedirtmek için bulunmuş yaratıcı bir çözüm, hatta bir çözüm bile sayılmaz.



Yine de El Mechri’nin arayış içindeki üslubu, yaklaşık 5 dakikalık Jean-Claude Van Damme monoloğu ile bir başka artıyı daha hak ediyor. Bulunduğu sahneden yükselip direk kameraya konuştuğu kesintisiz bu sahne, filmin en fazla dikkat çeken sahnesi olması yanında, Van Damme’ın tarihinde oyunculuk anlamında da bir ilk olsa gerek. Kariyeri ve özel hayatı ile ilgili samimiyeti, ağlayan palyaço klişesinden farklı olarak, maddi-manevi problemleri olan bir film yıldızı ile, öz kızının kendisinden utandığı hüzünlü bir babanın dramını yansıtıyor. İnandırıcı bulup bulmamak izleyene kalmış bu tip sahnelerde belli bir metine dayanmayan ya da dayandığını hissettirmeyen içtenlik arayışında olanları memnun etme olasılığı yüksek. Çünkü El Mechri, o sahneye gelene kadar gerekli tüm kodları bize yüklemiş oluyor bir yerde. Mahkeme sahnesi, havale yapmak için girdiği postanede bir grup soyguncunun eline düşmesi, en mühim rakibi Steven Seagal’a rol kaptırmaya başladığı kendi sektöründe tutunma uğruna gösterdiği fedakarlıklar, uyuşturucu sorunu ve kariyer düşüşüne sebep olan yanlış seçimleri bu itiraflarla birleştiğinde daha kabul edilebilir bir hal alıyor. Van Damme’ın kendini oynadığı bir filmde, kendi itiraflarını kamera karşısında sunuş biçiminde de gereksiz abartılar sezilmiyor. Biraz da “biz Van Damme’ı gerçek yaşamda üzülüp ağlarken hiç görmedik ki bu performansı (!) yorumlayabilelim” durumu kendini belli ediyor.

Sonuç olarak, belki bu rol Van Damme’a bir zamanlar Double Team adlı filmde birlikte oynadığı, şimdilerde ismi Oscar ile yan yana anılabilecek duruma gelen Mickey Rourke çıkışı yaşatmaz. Zaten filmin işgörür suç hikayesi tarafı, üzerine düşülmeden sıradan bırakılmışlığı ile böyle bir çıkışın önünde ciddi engellerden biri sayılır. Fakat en azından işini bilen bir Mabrouk El Mechri’nin de gayretleriyle kendisine başka bir perspektifle bakılabileceği yönünde itibar sağlayacaktır.

8 Ocak 2009 Perşembe

Stuck (2007)


Yönetmen: Stuart Gordon
Oyuncular: Mena Suvari, Stephen Rea, Russell Hornsby, Rukiya Bernard, Carolyn Purdy-Gordon
Senaryo: John Strysik, Stuart Gordon
Müzik: Bobby Johnston

Terfi almak üzere olan huzurevi hemşiresi Brandi (Mena Suvari), bir gece arabasıyla evine giderken, birikmiş kirasını ödemeden evden kaçan işsiz Thomas’a (Stephen Rea) çarpar. Çarpmanın şiddetiyle adam arabanın ön camını girerek orada sıkışıp kalır. Panikleyen ve olayın duyulmasıyla kariyerinin etkileneceğini düşünen Brandi, kanlar içinde ön cama sıkışmış olan adamı arabayla birlikte garajına hapseder. Thomas bir an önce gitmeye, Brandi de onu bırakmamaya kararlıdır.

Yaşanmış bir olaydan esinlenmiş olan Stuck, ancak yaşanmış olayların sahip olabileceği ilginçlikteki konusunu filme alırken sıradan bir dram/gerilim olmayı seçmiş. Oysa tema olarak komediye bile belli bir yatkınlığı var. Sahip olduğu ilginçliği bu tür yapımların dedesi sayılabilecek Stephen King uyarlaması Misery kadar olamasa da 90 dakikaya gerilim olarak yaymaya çalışmış, bu yolda filme ilgiyi ayakta tutmayı da kendi çapında başarmış denebilir. Filmde göründüğü anların büyük bir bölümünü arabaya sıkışmış vaziyette geçiren usta İrlanda’lı aktör Stephen Rea ile, American Pie ve American Beauty gibi iki farklı hit sonrası adeta kendini bağımsız yapımların kollarına bırakan Mena Suvari dışındaki yan karakterlerin suniliği göze batıyor. Ayrıca bazı hareketli sahnelerin yapmacıklığı ve diyalog eksikliği de eklenince, gerçek olaydan uyarlanan filmin gerçekliği hepten kayboluyor. Yine de belli bir süre nereye varacağını merak ettiren, vardığı yer itibariyle de sürpriz barındırmayan küçük suç yapımlarını sevenlerin şans verebileceği bir film Stuck. Filmi uyarlayıp yöneten Stuart Gordon’un 2005 yapımı Edmond’dan sonra bir başka filmini izlemeye tahammülüm yoktu. Tüm zayıflıklarına rağmen Edmond’a göre daha derli toplu bir yapıda denebilir.

7 Ocak 2009 Çarşamba

Grizzly Man (2005)


Yönetmen: Werner Herzog

Boz ayı aktivisti Timothy Treadwell, kız arkadaşı Amie Huguenard ile Alaska’da bir ulusal parkta tam 13 yaz boyunca tehlikeli boz ayılara yakın vaziyette silahsız, korunmasız yaşamış, yaşadıklarını kendi kamerasıyla filme almış. Ama bir gün Treadwell ve kız arkadaşının cesetleri ayılar tarafından parçalanmış şekilde bulunuyor. Usta Alman sinemacı Werner Herzog ise Treadwell’in çektiği görüntüleri de kullanarak onun trajik ölümünün öncesinde yaşadıklarının izini bu çarpıcı belgeselle sürüyor. Treadwell’e yakın insanlarla yaptığı görüşmeler, kendi çektiği doğa görüntüleri ve Treadwell’in çekim-yorumlarından oluşan parçaları namına yakışır ustalıkta kurgulayan Herzog, kendi sesinden yaptığı yorumlarla bu çılgın adamın iç dünyasına kendi eleştirel bakışını da ekliyor. Treadwell’in yazları kendini modern yaşamdan soyutlayarak ayılara adaması, kendi deyimiyle onlara aşık olması zamanla boyut değiştirip kendini onlarla özdeşleştirmesine kadar varınca, gittikçe hem sakinliğinde, hem de onları rahatsız eden insan ırkına karşı öfkesinde kayboluyor adeta. Nefretini ardı arkası gelmeyen küfürler, hakaretler ve ithamlarla dile getirdiğinde Herzog, Treadwell’in bu dengesiz ruh hali üzerine detaylı analizlere girmeden, onun öfkesini kustuğu kendi çekimlerini bolca kullanarak bu analizi bizlere bırakıyor.

Werner Herzog, Treadwell ve sevgilisinin trajik sonlarına varana dek gördüklerimiz üzerine “buna değer miydi” sorusunu dolaylı yollardan soruyor. İstese Treadwell için bir ağıt belgesel çekebilecek iken, kontrollü yorumlarıyla madalyonun öteki yüzünün de farkındalığına işaret etmekten çekinmiyor. Treadwell’in hiç konuşmayıp sadece ayıların rutin yaşamlarını filme aldığı anlardaki tedirgin edici sessizlik kadar, iki boz ayının kavga ettiği görüntülerin ürkütücü gerçekliği de, talihsizce bu yolda hayatlarını kaybetmiş iki insanın başına gelen dehşeti çok iyi özetliyor. Treadwell bir kahraman mı, yoksa doğanın dengesini koruduğunu iddia ederken o doğal akışa kurban gitmiş bir zavallı mı? Herzog’un başarısı biraz da bu soruların cevaplarını çift taraflı düşündürebilecek katmanlı bir belgesel sunmasında yatıyor.

2 Ocak 2009 Cuma

Mýrin (2006)


Yönetmen: Baltasar Kormákur
Oyuncular: Ingvar Eggert Sigurdsson, Björn Hlynur Haraldsson, Ágústa Eva Erlendsdóttir, Atli Rafn Sigurdsson, Kristbjörg Kjeld
Senaryo: Baltasar Kormákur, Arnaldur Indridason
Müzik: Mugison

Holberg isimli bir adamın öldürülmesiyle başlayan soruşturma derinleştikçe birtakım genetik sırlar saklayan hükümet, tecavüz mağduru kayıp bir kadın, kendilerine şantaj yapan yoz bir polisin kölesi olmuş üç azılı suçlu, küçük kızını kansere kurban vermiş acılı bir baba gibi birbiriyle alakasız görünen parçaları son derece ustaca birleştirmeyi başarmış nefis bir polisiye örneği Myrin (Jar City). Özellikle 101 Reykjavik ile tanınan Baltasar Kormákur’un çok satan Arnaldur Indridason romanından senaryolaştırdığı ve yönettiği İzlanda yapımı Myrin, karizmatik dedektif Erlendur’un başına buyruk kızı Eva ile olan ilişkisine de bu karmaşada yer vermeyi ihmal etmeyerek hem suç örgüsünü, hem gizemli yanını, hem soğuk ama ilginç karakterlerini, hem de dramatik tarafını korumayı bilen bir olgunlukta.

Tabii İzlanda’nın toprağına has o sözünü ettiğimiz soğukluk ve her polisiye için gerekli olmayan aksiyon eksikliği zaten Myrin için eksiklik veya dezavantaj bile sayılmaz. Suç kronolojisini iyi düzenlemiş, yeri geldiğinde sert, klişelerden uzak ve sadeliği sayesinde izleyici arasında hep bir mesafe bulunduran bir yapım. Filmin belki de her şeyin önündeki kurgu başarısı, polisiye filmlerden beklenen karmaşık suç ağacının nasıl çözüme ulaştırılması yönünde örnek teşkil edecek düzeyde olduğu kadar, bir roman uyarlamasının derinliği altından süresi yettiğince kalkabilen bir yapıda bana göre. Bir cinayet sayesinde uzun yıllara yayılan zincirleme suçların, hataların bir bir ortaya çıkmasına, ilk etapta bolca birbiriyle ilişkilendirme sıkıntısı yaşanan parçaların usulca ve akıllıca yan yana getirilmesine ilgi duyanların, İzlanda’nın Oscar adayı da olmuş bu örneğini görmesi kaçınılmaz olacaktır. İzlanda sineması birçok yönden ilgiyi hak ediyor.