30 Eylül 2008 Salı

Anamorph (2007)


Yönetmen: Henry Miller
Oyuncular: Willem Dafoe, Scott Speedman, Peter Stormare, Clea DuVall, Amy Carlson
Senaryo: Henry Miller, Tom Phelan
Müzik: Reinhold Heil, Johnny Klimek

New York Polis Departmanı dedektifi Stan Aubray, bir seri katilin işlediği cinayetleri araştırır. Kendini bir sanatçı gibi gören ve cinayetlerini bir resim tekniği olan anamorfoza dayandıran katil, ancak bir bakış açısından cinayeti çözüme ulaştırmak için ipucu bırakır. İncelikle işlenen cinayetler için dedektif ayrıntılı araştırmalara girer ve araştırma çoğaldıkça kendi de cinayetlere bulaşır.

Perspektif kullanarak kompozisyon içinde başka bir şekil meydana getirmeye dayalı Rönesans dönemi resim tekniğine Anamorfoz deniyor. Cinayetlerini bu tekniğe uygun şekilde işleyen bir seri katil de ancak sanat şehri New York’tan çıkardı. Bir seri katil polisiye filmi olarak Anamorph ise, içine dahil olmanın hayli zor olduğu, fakat o zorluğu pozitiflik olarak düşünebileceğimiz bir atmosferde şekilleniyor. Lakin film, her sahnesinde görünen dedektif Stan rolündeki Willem Dafoe da dahil, hiçbir karakterine yakınlık duymamızı, benimsememizi istemiyormuş gibi davranıyor. Bunu da o atmosferin bir getirisi olarak düşünebiliriz belki. Ama bu kez izleyen olarak tutunacak dalımız kalmıyor. Katilin işlediği sanatsal orijinallik barındıran cinayetlere rağmen, yönetmen Henry Miller, adını taşıdığı ünlü yazarın kemiklerini sızlatırcasına çok sığ, hantal ve klişe yöntemlerle bu ilginç projeyi sistemli bir biçimde sıradanlaştırıyor adeta. Herhangi bir heyecan ve gerilim olmamasından bahsetmiyorum bile.
 

Kısacası, bir seri katil yapımında ne olmaması gerekiyorsa hepsi Anamorph’da mevcut. Böyle filmleri sonuna kadar izlememin sebebi genelde yaratmış oldukları ambiyans başarıları ve kör topal götürdükleri hikayelerini bağlayacakları sonuca dair merak oluyor. Çünkü ne kadar yavan da ilerleseler, bazı filmler kendilerini ikinci yarıda veya son yarım saat ya da yirmi dakikada bulabiliyor, o ana dek anlatmış oldukları gerekli gereksiz sahneleri / diyalogları anlamlandırabiliyorlar. Ne var ki seçmiş olduğu türü -kaçınılmaz olarak- entelektüel bakış açısıyla yorumlamak ve sonunu bu açıya göre şekillendirmek yerine, sorunlu dedektif, onun vicdanını rahat bırakmayan eski bir trajik dava, Carl gibi bıçkın ve yüzeysel bir dedektif partner, katilin saplantı haline getirdiği dava üzerindeki dedektif, son dakika müdahalesi gibi küflenmiş seri katil klişelerinden bir demetle aslını ortaya koyuyor.

Düşük bütçelerle çekildiği ve tanıtımı yapılmadığı için adı sanı duyulmamış bir sürü filmde rol alacak kadar egosuz tiyatro kökenli Willem Dafoe, burada olduğu gibi hiçbir ekstra çaba göstermeden de ekranı doldurabilen bir karizmaya sahip. Nerede The Boondock Saints’in o hiperaktif dedektifi, nerede bir kamu kuruluşunda çalışan dedektif Stan Aubray… İşte oyuncunun büyüklüğü bazen kılını bile kıpırdatmadığı rollerde dahi kendini belli ediyor. Ama yine iş dönüp dolaşıp Henry Miller’ın zayıf kalemine kalmış. Dafoe’nin yapacağı da bir yere kadar. Miller’ınki öyle bir zayıflık ki, katilin anamorfoz yöntemini neden tercih ettiğini, kurbanlarını hangi kıstaslara göre belirlediğini dikkate almadığı gibi, film bitince anlıyoruz ki bunları sadece iş olsun diye koymuş. Amacı, daha önce hiç denenmemiş bir seri cinayet yöntemi hakkında film yapmak, sanatsal kaygılarını bu janrın üzerinde denemekmiş. Bana göre bunda tepeden tırnağa başarısız. Bu haliyle seri katil yapımlarının kötü bir röprodüksiyonu olmaktan öte gitmiyor. Bu yüzden filmden aklımda kalan yegane replik “bazen bir çember, sadece bir çemberdir” oldu.

28 Eylül 2008 Pazar

WALL·E (2008)


Yönetmen: Andrew Stanton
Seslendirenler: Ben Burtt, Elissa Knight, Jeff Garlin, Sigourney Weaver, Fred Willard
Senaryo: Andrew Stanton, Pete Docter, Jim Reardon
Müzik: Thomas Newman

Son yıllarda diğer animasyon şirketlerinin gerisine düşen devasa Amerikan film şirketi Disney, uzun yıllar Pixar animasyon stüdyolarının finansına ve dağıtımına yardımcı olmuştu. Disney bu yardımlarının karşılığı olarak Pixar stüdyolarının altı filminden 3.2 milyar dolar kazanmıştı. Kâr paylaşımı konusunda anlaşmaları olan iki şirket, bir süre sonra bu ortaklığı sona erdirmiş, bazı anlaşmazlıklar yüzünden de ortaklık yenilenmemişti. Yine de sürekli dirsek temâsındaydılar. Görüşmeler, Disney Yönetim Kurulu Başkanı Robert Iger’ın göreve gelmesiyle tekrar canlandı ve Disney, Pixar Animasyon Stüdyoları’nı 7.4 milyar dolara satın aldı. Toy Story, Monsters Inc., Finding Nemo, The Incredibles gibi süper animasyonları üretmiş olan Pixar bu kazançlı anlaşması sonucu kendi hissedarlarına her hisselerine karşılık 2.3 Disney hissesi vermeyi taahhüt etti.

Ayrıca Pixar yöneticisi, baş hissedarı ve bilgisayar şirketi Apple’ın genel müdürü Steve Jobs, Disney Yönetim Kurulu’na girdi. Bu sayede Disney ile Apple arasında da bağlar güçlenmiş oldu. Bu ortaklığın gelecekte sinema dışında çeşitli yan sektörlerde de kendini göstereceği, söz sahiplerinden biri olacağı kesin. Kesin olan bir şey daha varsa, o da Pixar’ın olağanüstü vizyonunun bu anlaşmadan pek fazla etkilenmediği. Hatta son yapımları Wall-E ile önceki başarılarını katlayan bir grafik çizmekteler. Pixar ürünü birçok yapımın senaryo kadrosunda bulunan, en son 2003’te Finding Nemo’da imzası bulunan Andrew Stanton’ın yönettiği Wall-E, şimdiden türünün klasikleri arasında gösterilen harika bir animasyon şovu.


İnsanlar dünya çöple dolunca dev uzay gemileriyle uzayda yaşamaya başlamışlardır. Başlangıç için dünya temizlenene kadar beş yıl olarak planlanan bu uzay yerleşimi, dünyanın durumu gittikçe kötüleşince süresiz bir ikâmet halini almıştır. Aradan 700 yıl geçmiştir. Onların dünyada bırakmış oldukları artıkları temizlemekle görevli Wall-E adlı sevimli robot ise dünyada unutulmuştur. Hamamböceği dostunu saymazsak 700 sene boyunca dünyada tek başına çöp toplayan, hoşuna giden eşyaları kendi deposunda biriktiren Wall-E’nin hayatı, dünyada yaşam belirtisi arayan insanların belli aralıklarla uzaydan gönderdikleri araştırma robotlarından biri olan Eve’i gördüğünde tamamen değişir. Wall-E, soğukkanlı ve savaşçı ruhlu görev robotu Eve’e ilk görüşte aşık olur. Wall-E’nin bulduğu, dünyada tekrar bir yaşam formunun oluşabildiğinin kanıtı olan küçük saksı bitkisini uzaydaki yetkililere götürme serüveni, hem insanlığın 700 yıl sonra tekrar evlerine dönme, hem de iki robotun sevgilerini sınama serüveni haline gelir.

Pixar, Wall-E için iki farklı evren tasarlamış. İlki, Wall-E’nin tek başına çöp toplayıp sessiz sakin bir yaşam sürdüğü, insanların terk etmiş olduğu ve bu haliyle nükleer savaş sonrası post-apokaliptik atmosferi çağrıştıran toz içindeki dünya. Wall-E’nin koca evrendeki yalnızlığı da göz önüne alındığında ürkütücü olduğu kadar hüzünlü bu dünya tasviri, içinde Wall-E’nin topladığı atık eşyalardan oluşan hurdalıktan bozma küçük evinin sıcak ortamını da barındırıyor. Diğer hayali evren ise, dünyayı terk edip uzayda yaşamaya başlayan, gelişen teknoloji sebebiyle tembelleşip en ufak işlerini bile oturdukları koltuklardan verdikleri komutlarla yaptırmaya alışmış ve bu sayede aşırı kilo almış obez insanların bulunduğu Axiom adlı devasa uzay gemisi. Her iki evren vasıtasıyla dikkat çekilmek istenen evrensel mesajlar çok açık. Yakında dünyayı bir çöp yığını haline getireceğimizin, elimizdeyken kıymetini bilmediğimiz yeşilin hayati öneminin, modern çağın tembelleştirdiği insanın bozulan beslenme alışkanlıklarının altı doğrudan çizilmekte. Ama içeriklerinde ne kadar güncel mesajlar barındırıyor da olsalar, bilim kurgu, hatta animasyon bilim kurgu yapıtlarının zengin hayal gücü, o mesajları her yerde duyulan basmakalıplıklardan sıyırmak yönünde diğer türlere nazaran avantaj sahibi. En azından Pixar yapımları bunu bize gösterdi.


İnanılmaz bir hayalgücü ve emek harcandığı belli olan Wall-E’yi meydana getirmek, önceki işlerine bakarak teknik olarak Pixar açısından hiç problem olmasa gerek. Fakat Pixar için birtakım yazılımların sağladığı kolaylıklar ve teknolojik imkan genişliği kadar, ortaya çıkarılan yapıma ruh katmak da ön planda. Çok az konuşan bir film olarak Wall-E’nin bu ruha bütünüyle sahip olduğu da bir gerçek. Konuşarak anlattıklarının azlığı ve anlaşılırlığı yanında, konuşmadan ifade ettiği o kadar didaktik, politik ve romantik zenginlik mevcut ki, artık animasyon tekniğinin sadece göz kamaştıran bir şenlik ateşi yakmak anlamına gelmediğini, daha derin ve gerçek detaylardan soyut / somut çıkarımlar elde etme yönünde güce sahip olduklarını görüyor, anlıyor, dürüstçe onaylıyoruz.

İşte tüm milyar dolarların, yönetici isimlerinin, kâr marjının, teknik terimlerin, dünyevi ve uhrevi mesajların, kıyamet senaryolarının önünde tüm saflığıyla mükemmel bir aşk hikayesi duruyor Wall-E’nin içinde... Bir çöpçü ile bir keşif görevlisinin aşkı. Önce tek taraflı başlayan, daha sonra emin adımlarla gelişen, fedakârlık ve kahramanlıkla pekişen dört dörtlük bir sevgi tasviri. Bu aşkta metal ve dijital seslerin yarattığı duygusal yoğunluğun ironisi bir tarafa, ağızları olmayan, biri dürbüne benzeyen, diğeri iki büyük mavi noktadan ibaret gözlere sahip olan iki robotun ifade etmeyi başardıkları tutku ve bağlılık eşine ender rastlanan türden.

Wall-E, çöpler arasında bulduğu mücevher kutusunun içindeki pırlantayı atıp, kutuyu alacak kadar saf bir idealin, Eve ise görevinin gereğini yerine getirmek için tüm fedakarlığını ortaya koyan bir doğruluğun sembolü… İnsanlara hizmet eden bu iki robotun, yine onların dünyaya dönebilmelerini sağlayabilecek bir kanıtı Axiom’a ulaştırma idealinde birleşmeleri bu aşkı daha sağlam bir zemine oturtuyor. Yaratılan tekno-romantizmin, bu idealistlik-fedakarlık-kahramanlık üçgeninde insani (!) bir boyuta erişmesi hayranlık verici. Wall-E’nin zippo ışığında Eve’e hayran hayran bakması, ele ele tutuşma denklemi, beraberce uzay boşluğunda uçtukları muhteşem an, dudakları olmayan öpüşme sahnesi ve birbirlerinin isimlerini telaffuz ettikleri her bölüm, romantizmin sinemada daha söyleyecek çok şeyi olduğunu tescilliyor.


Wall-E
, iki robotun bakışlarındaki robotsu ifadesizliğe rağmen, filmin akışında kendisini ciddiye alan izleyicinin aslında görünenin ötesine geçebilme becerisini test ediyor ve o bakışlardaki ifadenin adını koyduruyor. O zaman film herkes için tanımlanabilir bir hal alıyor. 700 yıl boyunca “ev” dedikleri dünyadan uzak kalmış şişman Axiom sakinlerinin bunca zaman sonra ütopik bir konforu bırakıp tekrar dünyada yaşayabileceklerini veya bunu isteyeceklerini düşünme iyimserliğini de kapsayan filmin “dünyadan başka evimiz yok” mesajı günümüzde çok şey ifade etmekte. Belki Van Gogh, Georges Seurat ve Auguste Renoir gibi ressamların tarzları taklit edilerek yapılmış bitiş jeneriğindeki nefis animasyonlardaki gibi yepyeni bir sayfa açacaklar. İşte Wall-E böylesi bir umudun ve aşkın kanatları altında tasarım dehası varoluşuyla, çok şık Hello Dolly! ve 2001: A Space Odyssey göndermeleriyle, obez insanoğlu tasviriyle, Thomas Newman’ın tutku dolu besteleriyle ve haklı Oscar’ıyla tüm zamanların en iyi animasyonlarından.

Yaşayabileceğimiz başka dünya yok. Axiom’un iyi kalpli kaptanının söylediği gibi “hayatta kalmak istemiyoruz, yaşamak istiyoruz!” 700 yıl da yaşasak yine aynı şeyi isteme, ama buna rağmen dünyaya karşı aynı duyarsızlığı gösterme eğilimindeyiz. Uzayda yaşamamalıyız. Çünkü bazı tehlikelerin farkına varana dek sürekli düşüp biryerlerimizi acıtmak için yerçekimine ihtiyacımız var!

24 Eylül 2008 Çarşamba

Hustle & Flow (2005)



Yönetmen: Craig Brewer

Oyuncular: Terrence Howard, Anthony Anderson, Taraji P. Henson, DJ Qualls, Taryn Manning, Isaac Hayes, Ludacris, Paula Jai Parker, Elise Neal

Senaryo: Craig Brewer

Müzik: Scott Bomar

Black Snake Moan referansı ile izlediğim Hustle & Flow’u da çok fazla beğendim. Bu, şartlanma sonucu zoraki bir beğeni değildi kesinlikle. Zira beğenmediğim bir film olunca değil Brewer’ı, Nolan’ı bile tanımam. Hustle & Flow özellikle Amerikan gettolarında başlıbaşına bir meslek olarak görülen muhabbet tellallığı icra eden Djay’in (Crash sonrası yine harika bir Terrence Howard) sefil yaşamına son verip, artık daha temiz bir başlangıç yapmak istemesi, o başlangıcı bu kez rap/hip hop yaparak başlatma çabası üzerine çok çarpıcı bir dram. Günümüz rapçilerinin birçoğunun tezgahından geçtiği, şarkılarında gururla dillendirdikleri “pimp” sektörünün sorunlarına değinen bir film olmanın ötesinde, sefil hayatların ağır şartlar altında daha fazla ezilmesini önlemek için çıkış yolunu müzikte arama gayretlerini çok gerçekçi bir üslupla işliyor. Bir fahişe nasıl bu sefaletten kurtulmak istiyorsa, bir pezevenk de aynı arzuları taşıyor fikrini, her ne kadar feminizm savunucularına sempatik gelmese de samimi biçimde ele alan Hustle & Flow, hayatın gerçekleri zaten acımasız, film ne yapsın düşüncesi uyandırıyor bu samimiyetiyle.

Başta Howard’ın beklendik oyunu olmak üzere, diğer oyuncuların beklenmedik derecede iyi olmaları da filmin bir sürü artısından biri. Bu olumlu özelliklerinin yanında filmden Black Snake Moan’daki gibi büyülü müzikal tatlar beklentisinde değildim açıkçası. Çünkü MTV hip hopuyla aram hiç iyi olmadı. Zaten filmin öyle bir soundtracki var ki, sardıra sardıra zor dayandım. Fakat Craig Brewer meğer Black Snake Moan’dan önce bu filmde yine harika bir iki müzikal sahne tasarlamış. Djay tesadüfen karşılaştığı okul arkadaşı, müzisyen ve karısıyla kurduğu mutlu aile hayatıyla ondan daha iyi durumdaki Key’i çok iyi bir rap albümü yapabileceğine ikna ettikten sonra evinde amatör bir stüdyo kurar. Key’in beraberinde getirdiği kendi beyaz, ruhu siyah bir DJ olan Shelby ile, önce Whoop That Trick’i, ardından da 2006 Oscarlarında en iyi şarkı ödülünü alan It's Hard Out Here For A Pimp’i çıkarırlar. Whoop That Trick feci vasat bir parça olmasına rağmen, film içindeki pratik ve hızlı yaratılış aşamalarını gösteren sekans olağanüstüydü. Aynı şekilde It's Hard Out Here For A Pimp’in kaydediliş evresi, şarkıya vokal yapması istenen Djay’in fahişelerinden biri olan karnı burnundaki Shug’ın motivasyonunu ve alınan sonucu ince ince işleyen ustalıktaydı. Lazarus’un sahnelerine benzer coşkular taşıyordu.



Ama Hustle & Flow sadece bunlardan ibaret bir film değil. Filmin sürekli iniş halini dengede tutmaya çalışan müzikal anların içine sızan blues bir dramdan rahatlıkla söz edilebilir. İniş halinden kastım, filmin her yanına sinmiş ümitsizlik, çıkışsızlık duygusudur. Özünde o kadar olgun ve kendinden emin bir dram ki, buradaki inişi aslında bir yükseliş olarak algılamak, dar çerçeveyi genişletmek için feda edilen kişisel değerlere yapılan şık bir atıf olarak görmek mümkün. “Burası bir pezevenk için çok zor” isimli bir şarkının boşuna Oscar almadığını kanıtlayan, karakterlerini öyküsüyle tencere kapak olarak bütünlemiş çok sıkı bir film Hustle & Flow.. Performansıyla Oscar’a aday olup Philip Seymour Hoffman’a kaptırmasına rağmen bir çok festivalin ödülünü evine götüren Terrence Howard’ın haklı başarısı kadar, Anthony Anderson ve özellikle Shug rolüyle Taraji P. Henson da gerçekten büyülüyor. Rapçi Ludacris ve müthiş sürpriz, 70’lerde fırtına gibi esmiş yaşayan efsanelerinden müzisyen Isaac Hayes’i de ufak rollerde görmek hoş oldu.

Black Snake Moan ve Hustle & Flow, tırı vırı black movielerden farklı biçimde ele aldığı meseleleri belli kalıplar dahilinde ve yine zaman zaman o kalıplar haricinde gören, bu görüş açısını da hep geniş tutmaya özen gösteren kıvamda filmler. Yapı itibariyle kapkara filmler de değiller üstelik. Beyazlara biçtikleri kıyafetlerin ırksal tuzaklarda veya soul tezatlarda yeri yok. Her ikisinin de insan derisiyle uğraşmaktan çok daha mühim işleri var. Siyahın beyaza, beyazın siyaha iç içe geçtiği böylesi filmler çekmenin gururu ise, teninde beyaz, özünde “beyah” insan Craig Brewer’a ait. Black movie askerlerinden sayılan senarist/yönetmen John Singleton’ın her iki filme de prodüktör olarak omuz vermiş olması bu gerçeği pek değiştirmiyor. Beyazların eşya gibi durduğu, kendilerine türlü dükkan isimleri verilmiş, başka zümrelere kapalı sözde komedilerle alakası olmayan, fakat temelinde yine de siyah kalmış kişilikli filmler bunlar.

20 Eylül 2008 Cumartesi

Before The Devil Knows You're Dead (2007)


Yönetmen: Sidney Lumet
Oyuncular: Philip Seymour Hoffman, Ethan Hawke, Albert Finney, Marisa Tomei, Aleksa Palladino, Rosemary Harris, Amy Ryan
Senaryo: Kelly Masterson
Müzik: Carter Burwell

Maddi zorluğa düşen borsa simsarı Andy (Philip Seymour Hoffman) anne ve babasının sahip olduğu mücevher dükkânını soymaya karar verir. Aynı zorluk içinde bulunan dul ve bir kız sahibi kardeşi Hank’i (Ethan Hawke) de ikna etmesi zor olmaz. Fakat şansları iyi gitmez. Soygun trajik bir olayla sonuçlanır. Andy ve Hank’in babaları Charles (Albert Finney) polisin olayı aydınlatmak için ağır davranması ve yavaş bürokrasi yüzünden kendi çapında araştırma yapmaya karar verir. Peşinde olduğu suçluların oğulları olduğundan habersizce adaletin yerini bulmasını beklerken Andy ve Hank giderek daha derine batmaktadırlar.

Konu olarak ilk anda bir Elmore Leonard hikayesi ya da bir Coen senaryosunu andıran ve adını “şeytan senin öldüğünü anlamadan yarım saat önce Cennet’te olasın” şeklindeki İrlanda deyiminden alan Before The Devil Knows You're Dead genel olarak sağlam bir suç gerilimi. Usta yönetmen, senarist ve prodüktör Sidney Lumet’nin, filmi yazan Kelly Masterson’un daha ilk senaryosunu yönetmesi de akıllara usta-çırak anlamında destek verilmiş olabileceğini getiriyor. Lumet gibi bir profesyonel her ne kadar destek amaçlı da olsa inanmadığı bir senaryoyu yönetmeye yanaşmazdı sanırım. Zaten senaryo yine genel olarak destek çıkılması, usta ellerde vücut bulması gereken bir konumu hak ediyor.

Fakat film, konu çağrışımı dışında Coen ve onun çağdaşlarının ele aldığı suç hikayelerinin alternatif duruşları yerine, belli standartlara bağlı bir aile dramı etrafında şekilleniyor. Bu yüzden orijinal senaryolar yerine roman uyarlamalarına daha yakın duruyor. Tüm bunlarla birlikte genel olarak üzerine yoğunlaştığı suç-dram ilişkisinin hakkını verse de, akranlarından farklı ve özgün bir yöne kaymadığı da gözlerden kaçmıyor. Çok fazla “genel olarak” dediğimin farkındayım. Bu geneller arasındaki “özel” durumlar da zaten Before The Devil Knows You're Dead’in akranlarından farklı ve özgün bir yöne kayması için düşünülmüş biraz teknik, biraz da etik oynamalar.


Filmin daha başlarında tanık olduğumuz devamlılığı ve gerilimi tam kıvamında olan soygun anı, bize filmin hızlı bir seyir izleyeceğini, olay örgüsünün giderek karmaşıklaşacağını, ya da belki gereksiz yere aile dramlarının sulu sepken yapışkanlığıyla hantallaşacağı fikirlerini kafamızda dört döndürse de, işin seyri birdenbire değişiyor. Soygunun 3 gün öncesine, 4 gün öncesine, 1 gün öncesine, sonra tekrar soygun gününe dönen, bir yandan da şimdiki zamanda ilerleyen kurgusu filmi biraz dağıtıyor. Kendi içinde devamlılık açısından aksamayan, şimdiki zamana döndükten sonra tekrar geriye sıçrayan anları tutarlılık içinde yürüten kurgu, izleyeni belli belirsiz bir disipline sokuyor. Soygun anını başta izledikten sonra geriye dönen anlatım şekli, plan aşaması ve iki kardeşin bu suçu işleme gerekçeleri üzerine faydalı olabiliyor.

Fakat bunların yanında geri dönüş gerektirmeden normal sırayla anlatılabilecek sahneleri de bu gidişata uydurmaya çalıştığında başlardaki heyecan yerini tempo düşüklüğüne bırakabiliyor. Aslında olay sırasına hiç dokunmadan düz bir anlatım yolu da izlenebilirdi. Fakat bu kez de az evvel bahsettiğimiz akranlarından farklı ve özgün olma çabası da olmayınca elimizde ne kalır endişesi hakim olacaktı. Bu endişeyi senaryo sahibi Masterson mu, yönetmen Lumet mi, yoksa her ikisi birden mi taşıyordu bilinmez. Climax, yani dönüm noktası olarak soygun sahnesini en baştan vermeyip normal akışına bıraktığınızda bu sahne ortalarda yer alacaktı. Daha farklı bir etki uyandırır mıydı, bunun cevabı da kişiden kişiye değişecektir. Fakat bu şekilde başvurulan geri dönüşler ya karakter gelişimlerini desteklemek, ya olayda gizli kalmış yönleri aydınlatmak, ya da suçu işleyenlere yakın planda bulunup onları bu yola iten sebeplerin altını çizmek için kullanılır. Ya da sadece Jackie Brown örneğinde olduğu gibi bir kurgu estetiği elde etmek, bunu yaparken de tansiyonu yüksek bir sahneyi 3-4 karakterin gözünden birden görmek suretiyle aynı heyecanı farklı açılardan yaşatmak gayesi güdülebilir.


Filmde bu yöntemin benimsenmesindeki amaç anladığım kadarıyla karakterlerin bu suçu işleme motivasyonlarını masaya yatırmak. Bu geri dönüşlerde çok farklı, çok yeni şeylerle karşılaşmadığımız için olacak, sanki normal olay sırası da izlenebilirmiş gibi geldi bana. Maddi sıkıntıya düşen iki kardeşin kendi anne babalarının mücevher mağazasını soymayı planlaması, işlerin yolunda gitmeyip sarpa sarması, yaşanan trajedi sonrası babalarının olayın üzerine gitmesi. Zaten sarpa sarma kısmından itibaren filmin temposu gayet iyi iken orada bile bu geri dönüşleri sürdürmek garip kaçabiliyor. Eğer “Andy ve Hank bunu neden yaptılar” sorusuna yanıt vermek için ise, onun da altını iyice doldurmak gerekiyor. Tabi bu suçu işlemeden önce her ikisinin de maddi açıdan ne kadar köşeye sıkıştıklarının adı konuyor. Ancak ne kadar konsa da, climax sonrası süren çöküş bunu hakkıyla dile getiriyor. Hatta şunu söyleyeyim: Biraz düzeltmeyle filmin başında verilen soygun sahnesinden başlayarak hiç geri dönmeden de meramını rahatça anlatabilecek bir film. İşte belki de burada modern ve özgün bir üslup arayışının kaygısı seziliyor.

Filmin ahlaki boyutu üzerine düşündüğümüzde ise bizi, o Amerika veya Avrupa iletişimsizliğinin yol açtığı yabancılaşma ile onun sebep olduğu seyirciyi yabancılaştırma alışkanlığı bekliyor. Bireylerin ahlaki çöküşü, materyalizmin sebep olduğu yozlaşma, feodal bağların zayıflığı neticesi aile bağlarının gevşekliği gibi sebepleri akla getirse de, senaryosu gereği bunların üzerini basit bir suç planı ve sonuçları ile örten geçiştiricilikte. Yani “zaten bu yozlaşmayı biliyorsunuz, hikaye de bunun geri dönülemeyen sonuçlarıyla ilgili" demek biraz kolaycılık. Kimse senaristten detaylı ve akademik bir tez çalışması beklemiyor. Ama örneğin American Beauty gibi zeki bir senaryonun sadece göstererek bile becerebildiği, bununla kalmayıp toplumsal, felsefi yorumların çeşitliliğine kucak açtıran vücudu bile bu kadar etkiliyken, işi daha kolay olan Before The Devil Knows You're Dead, farklı bir kolaycılığı seçiyor. Mesela soyulduktan sonra sigortadan paralarını zaten alacak olan anne babanın iyi durumuna rağmen oğulların neden onlardan kopuk (hatta sanki oğulları değilmiş gibi) oldukları gayet yüzeysel bir pembe dizi gerekçeleri taşıyor.

İki farklı karaktere sahip kardeşler arasındaki pozitif kimya, anne baba kimyalarıyla çok uyumsuz. İki kardeş ve anne-baba cepheleri arasında gerçekleşen sahnelerdeki tokatlar, küfürler, suçlamalar, bağırma çağırmalar bu sebepten yerine göre çok sahte görünüyor. Oysa özellikle Andy ve Hank arasındaki uyum/uyumsuzluk çok iyi işlenmiş. Planı yapan olarak beyin Andy ile planı uygulamayı üstlenen, kendi öz kızının tabiriyle “loser” Hank arasında bu inandırıcılığı körükleyen sebepler de mevcut. Mesela iki kardeşi birden idare eden Andy’nin karısı Gina (bunun yarattığı erkeksi bakış açısı) ve klasik gözde kardeş ile geri planda kalmış kardeş formüllerinin bu iki hırslı insanda bulduğu karşılık. Tabi bununla doğrudan bağlantılı olarak da Philip Seymour Hoffman ile Ethan Hawke’ın başarılı oyunları.


Sadece Hoffman ve Hawke ile değil, babaları rolündeki tecrübeli İngiliz aktör Albert Finney ile de güçlü. Ölçü sayılmaz ama tam 5 kez Oscar adayı olup hiç kazanamayan Finney ile beraber iki kez aday olup birinde kazanan Marisa Tomei de iki kardeş arasındaki arzu nesnesi Gina rolüyle sadece basit bir yan karakter görünümünde. Onu nesne yerine koyma sebebimiz ise, iki kardeşin para nesnesine duydukları ihtiyacın cinsel boyutuna temas eder nitelikte olması. Oscar demişken, 2008 yılı adayları açıklanmadan önce çeşitli dallarda adaylığı konuşulan, hatta bazılarına kesin gözüyle bakılan Before The Devil Knows You're Dead’in hiçbir adaylık alamama nedenlerini de masaya yatıralım.

Oyuncu yönünden üç aktör arasında adaylık elde edilmemiş olması düşündürücü olabilir. Özellikle filmin odağındaki Hoffman’ın oportunist Andy yorumu, başlangıcı, gelişimi ve kontrolden çıkışıyla çok sağlam bir kronoloji izliyor. Hawke ve Finney’in yardımcı konumuna uygun rolleri de iyi olmasına rağmen iz bırakan türden sayılamayabilir. Film olarak aday gösterilmeme sebepleri ise belli gibi sanki. Dönem dönem değişen Akademi profili özellikle aile kurumuna getirilen radikal bakışlara karşı fazla duyarlı olabiliyor. Fakat örneğini verdiğimiz American Beauty’nin ailevi yozlaşmaya bakış açısı göz önüne alındığında Before The Devil Knows You're Dead ile aralarındaki önemli fark ortaya çıkıyor. Senaryo! Hikayenin ilginçliği yüzünden macera yönü kuvvetli, fakat ihtiyacı olan analiz yönü zayıf bir film. Yine de bu onu kötü yapmıyor, izlenmeyi hak eden bir yapım olduğu gerçeğini etkilemiyor.

17 Eylül 2008 Çarşamba

Love Phobia (Domabaem) 2006



Yönetmen: Ji-eun Kang

Oyuncular: Seung-woo Cho, Hye-jeong Kang, Ju-yeon Byeon, Jin-yeong Jeong

Senaryo: Ji-eun Kang

Kendi güzel, yeteneği güzel iki genç oyuncuyu karşılıklı izlemek çok hoştu. Jo Seung-woo (Marathon, Classic) ve Kang Hye-jeong (Oldboy, Antarctic Journal, Welcome To Dongmakgol)’dan söz ediyorum. Ölümcül hastalığa yakalanan kız melodramı Güney Kore sinemasının favori temalarından. Sürekli tekrar ettikçe can sıkıcı olmaya başladığı da söylenebilir. Ama yaratıcı romantik kıvraklıklar içeren hikayelere kapılıp gitmemek zorlaşıyor. Tanışma, gelişme, bağlanma, ayrılma, tekrar kavuşma kronolojisi sakin ve emin adımlarla işlenmekte. Tebessüm ettirecek derecede eğlenceli, sevimli, etkileyici, fakat aynı zamanda koyu bir dramın gölgesinde şekillenme eğilimindeki tuhaf bir aşk öyküsü de denilebilir. Ayrıca çok dağlayıcı bir "seni seviyorum" anı da bulunan filmin bir debut (ilk film) olması da, bildik konu tekrarlarının ticari amacını işaret ediyor. (Bu debut'lar o kadar çok ki, Güney Kore'de durmadan mezun veren bir sürü yönetmen okulu olmalı.) Görüntüler çok temiz, prodüksyon başarılı, mekan seçimleri enfes, iki genç oyuncu da şahane. Fakat ne kadar masalsı bir anlatıma sahip de olsa finalin ayaklarının biraz daha yere basmasını isterdim. Kaçınılmaz sonun bu şekilde sonlandırılmasından kaçınılması gerekirdi diye düşündüm. Yine de çok sevimliydi. Hele de şu Güney Koreli senaristlerin Beyaz Atlı Prens ve ona vurgun Talihsiz Prenses yaratmadaki maharetleri takdire şayan doğrusu. Ayrıca durduk yere korkunç biçimde suşi yeme ihtiyacı hissettirmesi de ayrı bir mesele.

16 Eylül 2008 Salı

Green Street Hooligans (2005)


Yönetmen: Lexi Alexander
Oyuncular: Elijah Wood, Charlie Hunnam, Claire Forlani, Leo Gregory, James Allison, Brendan Charleson
Senaryo: Lexi Alexander, Dougie Brimson, Josh Shelov
Müzik: Christopher Franke

Futbol bir fenomen. Diğer spor dallarından farklı bir heyecan, yoğunluk var. 22 kişinin büyük bir alanda, açık havada girdikleri iktidar mücadelesi, rekabetlerin en ateşlisi, en üzerinde konuşulanı olmalı. Diğer spor dallarının da kendine has hayran kitlesi olmasına rağmen, futbolun rüzgarı karşısında biraz gariban kalıyorlar. Futbol kendi kurallarını, kendi yıldızlarını, kendi estetiğini, kendi pazarını oluşturduğu gibi, kaçınılmaz biçimde kendi fanatizmini ve fanatiklerini de yaratmıştır.

Futbol fanatizmi bambaşka bir olay. Bütün sosyolog, antropolog, psikolog, jeolog, hatta zoologların bile araştırma sahasına girebilecek derecede kapsama genişliğine sahiptir. Bu ilgi ve yaygınlığın getirdiği kamplara bölünme de maalesef futbolun peşinden bir kuyruk gibi sürükleniyor. Sahada oyun oynayan insanların en kutsal değerlerine küfür etmekten, adam öldürmeye kadar varan fanatizm, başlıbaşına bir hastalık. Kimimiz bu hastalığı daha mülayim bir biçimde yaşarken, bazılarına ameliyat bile kar etmiyor. İnsanız, garibiz! Birlik beraberlik mesajları verir, sonra konumları, ırkları, takımları yüzünden onları kategorilere ayırırız. Rekabet desen, her sporda var. Peki niye bir boks maçında hakeme sövülmez, veya bir su topu müsabakasında sahaya pet şişe atılmaz sorularının cevapları basit ve komiktir. Ama futbolun cevapları çok daha zor.



Alman Lexi Alexander, İngiliz holiganların West Ham ve Willmall gibi iki ezeli rakip eksenindeki mücadelelerini, tipik Amerikan tarzı giriş-gelişme-sonuç üçgeninde işleyen, alışıldık bir sürükleyiciliğe sahip, sert ve ortalama bir film çekmiş. (Bu cümle de bir zamanlar Ümit Aktan’ın bir maçta kurduğu “Brezilyalının pasında Hollandalı golü attı, İspanyol takımı öne geçti, sonra Gallinin pasında Uruguaylı golü attı İngiliz takımı beraberliği yakaladı” cümlesine benzedi.) Hatta ufaktan Fight Club, Scent Of A Woman, Braveheart gibi yan yana gelişi “ne alaka” dedirten filmlere de kendince saygısını göstermiş. Üstelik “Birkaç yumruk yiyip, camdan yapılmış olmadığınızı anladığınızda, sınırlarınızı zorlamadan yaşadığınızı hissedemezsiniz.” repliğine ve “Stand Your Ground” sloganına sahip çıkıyor. Kavga sahneleri akıcı, resim çekme, kadraj alma, ışık, renk kullanımı da başarılı. Oyuncular, hikayeye dahil olmamızı sağlayacak ölçüde standart. Atılan goller bunlar, gelelim yenilenlere.. Futbol üzerine birkaç sağlam sosyo-kültürel bakış beklerdim, çünkü omurga buna çok müsait. Yine o omurga, çok beğendiğim İngiliz mizah anlayışına yardım ve yataklık edebilirdi. Dram olduğu her halinden belli filmin espiri averajı neredeyse sıfır. “Hugh Grant filmi” espirisine benzer başka kurnazlıklar yapamayacak bir film olmamalıydı. İngilizlerin Thames Nehri, Londra Köprüsü kadar ünlü holiganlarının hiddetleriyle karşılaşmadık belki ama bazı kısımların fazlaca abartıldığını düşünmeden edemiyor insan. Hiç olmazsa gazeteci ve yorumcu nefretinin kökeni, biraz daha altı çizilmesi gereken bir mevzuydu.

Matt gibi Harvard son sınıftan komplo ile atılan bir delikanlının, İngiltere’deki evli ablasını ziyarete gelip, eniştesinin holigan kardeşi Pete ile tanışarak bir günde holigan oluşu bana ters geldi. Bu filmi bir takıma benzetirsek, belki de filmin en dolu karakteri Pete’in, takımın olası galibiyetinde önemli rol oynaması kaçınılmaz olurdu. Takımın belkemiği yeterince desteklenseydi, saha şartları uygun, hakem adil olsaydı.. Hele finalde holiganizmin Matt’e sağladığı özgüven konulu sahne ile, İngiliz’e olandan Amerikalı’nın çıkardığı ders klişesine yine şahit oluyoruz. Sonuç olarak atılan ve yenilen gollere bakarsak, ortada hiç de sıkıcı olmayan, ama hasta ve sakatlıklar sebebiyle bir süre dinlenmesi gereken bir film durduğunu söyleyebiliriz. Ne de olsa futbol fanatikleriyle ilgili pek fazla film yok. The Football Factory var mesela. Hele de o açılış sahnesi.

13 Eylül 2008 Cumartesi

It's a Free World... (2007)


Yönetmen: Ken Loach
Oyuncular: Kierston Wareing, Juliet Ellis, Raymond Mearns, Colin Caughlin, Joe Siffleet, Leslaw Zurek
Senaryo: Paul Laverty
Müzik: George Fenton

İngiltere’de yabancı işçilere istihdam sağlayan bir kurumunda çalışan Angie, erkek iş arkadaşlarıyla yaşadığı bir tartışmanın ardından işten çıkarılır. Ödemesi gereken bir sürü borcu varken birden bire ortada kalır. Dul olduğu ve çok yoğun çalıştığı için ilkokulda okumakta olan sorunlu oğlu Jamie’yi anne-babasına emanet etmiştir. Yine de hırslı ve girişken kişiliği sayesinde fazla beklemeden ev arkadaşı ve en iyi dostu Rose ile birlikte kendi istihdam ajansını kurmak için harekete geçer. Ama korsan olarak çalışacağı için vergi manevraları yapmak, bu iş ile uğraşan istihdam mafyasıyla ve iş sağladığı göçmen işçilerin sorunlarıyla uğraşmak sanıldığı kadar kolay olmayacaktır.


BBC’nin ilan ettiğine göre İngiltere’deki iş gücünün yüzde sekizini yabancı işçiler oluşturmakta. Fakat hükümet yetkililerinin açıkladığı rakamlar çelişkili. Mesela yakın zamanda İçişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya göre son 10 yılda ülkeye gelen göçmen sayısı 800 bin civarındaydı. Ancak bu sayı sonradan 1 milyon 100 bin olarak düzeltildi. Hatta verilen bu yanlış bilgiden dolayı bakanlık parlamentodan özür bile diledi. Zaten İngiltere ne zaman serbest dolaşım konusunda kısıtlama yapmayacağını açıkladıysa, alacağı göçmen sayısı konusunda hiç doğru tahminde bulunamadı. İngiliz Parlamentosu da göçmen meselesi yüzünden parçalara bölündü. Muhafazakarlar ve hatta İşçi Partisi’nin bazı bakan ve vekilleri serbest dolaşıma karşı olup, kotalar getirilmesini savunurlarken, hükümet bu politikasının arkasında durmakta. Çünkü göçmen işçilerin inşaat, gıda, servis sektörlerinde önemli bir boşluğu doldurduklarını belirtiyorlar.

Göçmen aileleri ile ilgili açıklanan rakamlar da çarpıcı. Son iki yılda İngiltere’ye gelen 450 bin civarındaki göçmen işçi, yanlarında eş ve çocuklardan oluşan yaklaşık 40 bin gibi bir rakamı da beraberinde getirdi. Hala da Avrupa’dan çok sayıda göçmen alımları devam etmekte. Tabi ki göçmen alımlarının ciddi bir “göçmen sorunu”na dönüşmesi de kaçınılmaz oldu. İsveç gibi bir ülke, aldığı göçmenlerin haklarına son derece saygılı davranarak onların entegrasyonlarını sağlamaya gayret ederken, aynı özeni göstermeyen İngiltere’nin bunu soruna dönüştürmesi doğal karşılanmalı. Öte yandan ciddi barınma, beslenme ve uyum sorunları yaşayan göçmenler için sosyal ve psikolojik yıkımlar da işin bir başka önemli boyutunu oluşturmakta.

Emektar sinemacı Ken Loach’un 1996 yapımı Carla’s Song’dan itibaren beraber çalışmaya başladığı senarist Paul Laverty’nin kaleminden çıkma It's A Free World..., işte bu yabancı işçi ve göçmen sorununa farklı bir mercekle bakmaya çalışıyor. Farkı ise Loach-Laverty ortaklığının ürünleri olan Carla’s Song, My Name Is Joe, Bread and Roses, Sweet Sixteen, Ae Fond Kiss, The Wind That Shakes The Barley’de hissedilen gerçekçi sinema anlayışı. Tüm bu filmlerle It's A Free World... arasında benzerlikler bulmak mümkün. Ama bu filmlerin tümünü ve Loach külliyatının diğer filmlerini ele aldığımızda karşımıza belli özellikler çıktığını görürüz. Ken Loach, muhalif tarafını her zaman keskin tutmuş, hatta zaman zaman muhalefete bile muhalefet olmuş ve siyaseten sert söylemlerden güç almış bir yönetmen. Avam kamarasına çomak niyetine kamerasını sokmuş, İngiltere’nin taşını toprağını ise set niyetine mesken tutmuş, ortasına da sadece isimleri-cisimleri hayal ürünü olan, gerçekleri hayatın içinde çokça bulunan karakterler yerleştirmiştir. Bunu yaparken elbette bazı yapılarında didaktik olmuş, sloganlaşmıştır. It's A Free World...’de de didaktik bir anlayışın hissedilmesi normaldir. Fakat birçok filmde negatif bir tanım olarak zikrettiğimiz didaktik tavır, bazı Ken Loach filmlerinde ve özellikle konumuz olan It's A Free World...’de gerçeklikten kopmayan dramatik yanı çok güçlü hikayelerle beraber işlendiğinde adeta bir gereksinim halini alıyor.


Ken Loach ismiyle birlikte aynı cümlede geçen politik tavırın yanında aslında hep güçlü ve evrensel bir sosyal duyarlılık da olmuştur. Yani işin siyasi tarafı fazlaca göz önündeyken, bunun sosyolojik ve psikololojik yansımaları gözardı edilebilmiştir. Kabul etmek gerek, 2006’da Cannes’da Altın Palmiye alan The Wind That Shakes The Barley, didaktik yönü fazla bir filmdi. Tarihsel dokusu gereği buna mecbur olduğu da söylenebilir. Ama It's A Free World... ustanın My Name Is Joe’suna biraz daha yakın olmasına karşın her ikisi de, hangisi daha güçlü karşılaştırması yapılmayacak kadar iyi filmler.. Ken Loach’un politik eleştirilerini sinema sanatıyla bütünleştirmiş bir kurmaca öykü/karakter aracılığıyla sunduğu kalburüstü yapımlar olarak gerçekten saygı duyulası işler. Hele de son dönem usta yönetmenlerin son filmlerinde uğradıkları başarısızlıklar akla geldiğinde Ken Loach’un istikrarlı sineması nefes alınacak alanlar yaratmayı hala beceriyor.

It's A Free World...’de Loach’un ele aldığı göçmen meselesi, göçmen işçiler düzleminde ele alınıp, sonrasında daha geniş açılımlarla serpilen güncellikte sunuluyor. Ama bunca siyasi değiniden sonra sanılmasın ki filmin her karesi siyasi taşlamalarla seyirciyi bunaltır nitelikte. Tam tersi, filmin her karesinde görünen Angie karakterinin bünyesinde bu değiniler gerçekçi ve akıcı biçimde yerini alıp hedefini buluyor. Üstelik Angie bütünüyle eleştirel bir Ken Loach objesinden ziyade, şaşırtıcı biçimde artık Loach’dan, Laverty’den çıkmış bir birey olarak hayata tutunmanın sembolü halinde önümüze geliyor. 2000’ler İngiltere’sinde dul ve çocuklu çalışan bir kadın olan Angie, hırslı, gözükara, girişken, tezcanlı, oportunist ve özgür bir senaryo karakteri olarak son derece inandırıcı. Bunda sürpriz biçimde bu film öncesine kadar sadece bir dizi bölümü tecrübesi bulunan Kierston Wareing’in kelimenin tam anlamıyla büyüleyen oyunu yanında, Laverty’nin ona biçtiği “kurtlar sofrasına düşmüş idealist” kimliğini üzerinde çok iyi taşıyan yaratıcılığı da etkili. Rahatlıkla Angie yerine bir erkek karaktere de uyarlanabilecek bu kimliğin güçlü bir kadın olarak tercih edilmesi, erkek egemen politika ciddiyetinin taşlamasını yapan Loach hissiyatı bünyesinde çok daha renkli ve özdeşleştirici olmuş.

Vasıfsız yabancı işçilere organize bir şekilde iş bulan, iyi bir amaç uğruna yasalardaki boşluklardan faydalanmaya çalışan, hatta aralarından Iraklı Mahmut ve ailesi gibi spesifik örneklere bile yardım elini uzatmaktan çekinmeyen bir iyilik meleği Angie. Ancak yaptığı iş dışında özel hayatına dahil sorunlu bir evladı ve özgür bir cinsel yaşamı da bu hikayeye katmak, sözünü ettiğimiz “politik bir meseleyi ele alma” sıkıcılığını tamamen ortadan kaldırıp, çok daha ilgi çekici bir yola sokuyor. Böylece göçmen işçi sorunu yanında Angie gibi gerçek bir karakteri son derece çekici bir kadın, sorumlu olduğu kadar sorunlu bir anne, gözünü budaktan sakınmayan bir arkadaş, ebeveynlerine mesafeli bir evlat kimliklerinde de tanıma şansı buluyoruz. 


Öte yandan, başlangıçta yola çıkılan ideallerin gerçekleşmesinin ve beraberinde maddi-manevi tatmine ulaşmanın sebep olduğu kişilik değişiminin kıvrımlarını da çok iyi tasarlamış olan Laverty senaryosu, hem Angie, hem onu canlandıran Kierston Waering sayesinde bu değişimin bedellerini de hesaba katmış bir duyarlılıkta ilerliyor. Her ne kadar bu geçiş biraz hızlandırılmış biçimde sunuluyor gözükse de, Laverty-Loach-Wareing üçlüsünün almış olduğu tüm önlemler ve tuttukları köşe başları, bu geçişi yumuşak olduğu kadar sağlıklı halde gerçekleştiriyor. Arada pas geçilen detayların sadece meyvenin kabukları olacağı fikrine sahip ve bir an önce meyveye ulaşma hakkını savunmakta.

Angie’nin kariyer olarak yola çıkması, yükselişi ve değişimi dönemlerinin, hatta özel hayatının, Avrupa’nın en önemli sorunlarından biri olan göçmen sorunu ile iç içe verilmesi, üstelik bunun belki de amiyane tabiriyle “çaktırmadan” yapılması buram buram ustalık kokuyor. Mesela Angie’nin babasıyla parkta konuştuğu sahne bir baba kızın kuşak çatışmasıyla göçmen işçi sorununu o kadar güzel buluşturuyor ki, kusursuz bir akıcılıkla adeta hızlı ve anlaşılır bir özet çıkarıyor. Küreselleşmenin gölgesinde modern ülkelerin sömürülerini hala sürdüğü sosyal bir acı gerçek yanında, iş bulmaya çalıştığı Mahmut ve ailesine yardım eli uzatan motosikletli melekten, en iyi arkadaşı Rose’u kaybetmeye kadar gidecek 4X4 bir patrona dönüşen Angie’nin bireysel dramına mercek tutan It's A Free World…, günümüzde özgür dünyanın ne anlama geldiğini en başta isminden vurguluyor.

12 Eylül 2008 Cuma

Dans ma peau (2002)


Yönetmen:
Marina de Van
Oyuncular: Marina de Van, Laurent Lucas, Léa Drucker, Thibault de Montalembert, Marc Rioufol
Senaryo: Marina de Van
Müzik: Esbjorn Svensson

Kendi halinde bir iş kadını olan Esther bir gece bir partide sağ bacağını feci şekilde yaralar. Önce bu yarayı hiç farketmez ve o kazadan itibaren kendi vücudu ile tuhaf bir ilişkiye girer. Kendini kesmeye, hatta "yemeye" başlar. Anlaması, anlatması akıl karı olmayan bir film. Cronenberg'in Crash'inin ipini koparmaya cüret etmiş hali biraz da. Bir başka "beden" fetişi. Marina de Van, filmi yazmış, yönetmiş ve başrolü oynamış. François Ozon'un birkaç filminde yardımcı senaryo yazarlığı da yapmış olan Marina de Van, hassas mideler için izlemesi biraz zahmetli bu filmi ile şimdiden kendine has bir hayran kitlesi bile edinmiş. İnsan böyle filmleri tavsiye etmeye korkuyor. Fakat ilginçliği ile kendisine bağlamayı bilen bir yapım. Özellikle kendiyle baş başa kaldığı sahnelerin yarattığı tedirginlik duygusu, kendine, etine, şiddete, yalnızlığına gönderdiği kanlı mesajlar, tuhaf biçimde rahatsız edici bir huzuru da barındırıyor. İnsanın ara sıra "kendinden" biraz atıştırması gibi tüy dökücü orijinallikleri de düşünüş ve kullanış biçimiyle ilginç bir deneyim. Son derece ciddi ve karmaşık psikolojik analizler gerektiriyor. Az çok benzer temalı Trouble Every Day’dan daha iyi bulduğumu söyleyebilirim. Bonus niyetine Laurent Lucas da Esther'in sevgilisi rolünde. Tavsiye etmekle etmemek arasında kalınacak nadir filmlerden biri Dans ma peau...

7 Eylül 2008 Pazar

4 luni, 3 saptamâni si 2 zile (2007)


Yönetmen:
Cristian Mungiu
Oyuncular: Anamaria Marinca, Laura Vasiliu, Vlad Ivanov, Alexandru Potocean, Ion Sapdaru
Senaryo: Cristian Mungiu

Komünizmin son dönemlerinin hüküm sürdüğü Romanya'dayız. Öğrenci olan Otilia ve Gabita, aynı zamanda da oda arkadaşıdırlar. Gabita'nın hamile olduğunu öğrenmesi ile büyük bir sorunla karşı karşıya kalacaklarıdır. Çünkü Romanya'da kürtaj yasaktır. Fakat her yasağın kendisine bir de 'yasak delici' alternatif bir sistem yarattığı düşünülürse buna da bir çözüm vardır. Kürtaj yasal olmayan yollardan yapılacaktır.

Bir kere 4 luni, 3 saptamani si 2 zile bir kürtaj filmi mi, değil mi diye bir tartışmayı bile çok yüzeysel bulurum. Bu bir kürtaj filmi değil. Ama öyle algılanmaya da müsait bir yanı var. Kaçımız Romanya’nın 1980’ine ve Romen sinemasına tam anlamıyla hakimiz? Üstelik filmin büyük çoğunluğu kürtaj merkezli ilerlerken. Böyle bir durumda yaşanan illegal prosedür, tıbbi yordam yanında kuvvetli bir çaresizlik de var. İşin o kısmı zaten sinema sanatı çerçevesinde konuşulması gereken şey. “Kürtaj konulu başyapıt” ifadeleri vardı. Başyapıt olduğu tespiti yapılmış, yine de kürtaja endekslenmiş. Bence Mungiu’nun gerek kamera kullanımı, gerek hikaye/senaryo/kurguya yaptığı ince ayarla sağladığı gerçeklik hissi, benim Otilia’yı daha önce izlediğim herhangi bir karakterle benzer-benzemez ilişkilendirmemi engelledi.

Tabii Anamaria Marinca’nın rol kesmeyen, bana göre gizemsiz, hilesiz, hurdasız şekli de önemli. Biraz ilişkilendirmeye uğraşsam da genel anlamda bir Trier kadını olabilmek için fazla sıradan, bir Haneke kadını olabilmek için fazla hareketliydi. (Moodysson kadının ise kafamda oturmuş belli bir tarifi yok. Etkileyici bulsam da özgün diyemiyorum.) Yeri gelmişken, bu hareketlilik konusunda tuhaf biçimde bizim bazı Türk orta sınıf genç kız ve kadınlarımıza daha yakın gördüm Otilia’yı. O kadar doğal bir duruş ki, Mungiu’nun ona fazla “yavaş hareket et” veya “tezcanlı davran, konuş, yürü” dediğini sanmıyorum.


4 luni, 3 saptamani si 2 zile’nin dolaylı yoldan kürtajın ahlaki boyutlarını irdeleyen bir film olma durumu da var. Kulağa fazla didaktik gelebilir. Yalnız film bu irdelemesini sessizliği ile yapıyor. Yaptırıyor desek daha mı doğru olurdu acaba? Sözle yapsaydı bu kadar farklı olmazdı. Hemen hemen her şeyi seyirciye bırakma durumu hakim. Biz Otilia ve Gabita’yı ekran başında yargılamaya başladığımız an iş bitmiştir. Filmin o noktada konuşmasına gerek kalmıyor. Şayet yargılamıyor, suçlamıyor, sadece akışa kaptırıyorsak kendimizi, karamsarlık baş gösteriyor. Tabi karamsarlık yorumlarımız da değişkenlik gösterecektir. Bence oldukça depresif bir film. Ama Moodysson ile kıyaslanması da elbet açık ara bir karamsarlık muhasebesine yol açacaktır. Moodysson gibi gösterdikleriyle değil, göstermedikleriyle karamsar olmayı hedefleyen ve bence bunu gücü etkisinde başaran bir hamuru var. Otilia’nın lavabo sahnesi buna en güzel örnek. Oraya girmeden önce ne yaşadığını bildiğimiz Otilia’yı, banyoda iken her zamanki telaşı içinde görmemiz, onu hüngür hüngür ağlatmayıp sadece düşünceli ruh haline kilitlenen kameraya teslim olmamız gerekiyor.

O kamera, gittikçe daha fazla belirsizleşmek ve bu sayede daha vurucu olmak istercesine Otilia’yı yüzü duvara dönük banyo fayanslarına bakarken, bizi de onun yüzüne değil, arkasına bakarken görmek istiyor. Bu sıradan planla filmin baş kahramanı bile sırtını bize dönmüşken, zihnimizde dönüp duranları ifade edebilmek için önce onları toparlayabilmemiz gerekiyor. Sofra başındaki ömür törpüsü sahne de bir bakıma aynı amaca hizmet ediyor. Yani karamsarlığa… Fakat Mungiu bu kez uzunluğuyla izleyeni sıkacağını bildiği o tek plana kattığı dinamizm ile alkış alırken, sıkıcılığın getireceği karamsarlığın da üzerimize çökmesini istiyor. Teknik açıdan çok başarılı olan bu sahne, bana göre filmin dramatik yanını, özellikle de o esnada otel odasında beklemekte olan Gabita’nın ürkütücü bekleyişi ile sağladığı gerilimi biraz törpülüyor. O arada bulunması gereken ihtiyaç mahiyetindeki boşluk bu şekilde doldurulmak istenmiş. Fazlası rahatsız edince, gazı olan bir şişkinlik hissi de vermesi kasıtlı olarak istenmiş olabilir. Haneke’nin sabit kamerasına bir itibar söz konusu mudur, bunu Mungiu’ya sormak gerek. Yine de yer yer benzer etkileri bıraksa da, Haneke gibi aşırı koyu bir tanımlanamazlık elde edemiyor. Finale bakarak karamsar olmadığını söyleyeceksek haklı olabiliriz. Ama aslında orada bile “bunlar hep yaşanıyor, yaşanmaya da devam edecek” karamsarlığı sezmek olası. Yani karamsar olmak isteyene Mungiu’nun bahanesi çok.


Otilia'nın kafasında “bunu ben yaşasaydım ne olurdu” düşüncesi veya bir şekilde gelecek endişesi olduğuna da inanmıyorum. Oda arkadaşı Gabita için gösterdiği aşırı fedakarlığa sebep aramaya çalışmasak daha iyi olur diye düşünüyorum. Çünkü tıpkı Çavuşesku döneminde kürtaj yaptıranların başına ne geldiğinin söz ve görüntülerle istismar edilmemesi, o konuda yüksek sesle hiç politik yergilerde bulunulmaması gibi bu filmin karakterine ters yaklaşımlara itibar etmeyen Mungiu, Otilia ve Gabita arasındaki hukuğun ne düzeyde olduğunu mu ifşa edecekti? Belki de filmden çıkardığı sahneler bununla ilgiliydi bilemiyorum. İzlemesi zor, kan revan sahneleri çoğumuzun aklından geçmiştir. Fakat Mungiu, göstermedikleriyle de ne derece etkili olabileceğinin kitabını yazmış olan yönetmenlerin etüdünü çok iyi yapmış.

Tabii önceki işlerinden haberdar olmadığım için bu filme bir debut gözüyle bakmamdan kaynaklı bir algı yanılması var mıdır bilemem. Peki cenini neden gösterdi diye sorulabilir. Gösterilmeyenlerle kıyaslandığında bunca zorluğa sebep olan”şey”in gösterilmesi gerekiyordu belki. Ne kadar tarz sahibi olursa olsun Mungiu’nun bu tavrı anlaşılır bence. Çıkış noktaları gösterilmeyen, ama varlığı hep hissedilen rahatsız edicilik, bu sahne ile farklı bir gerçekliğe bürünüyor. Sonrasında çöpe atılmak üzere bir poşete konduğunda o somut unsur, gerilimin dozunu yükseltiyor. Kısacası bir çok yönüyle etkileyici bir film. Her ne kadar kimi yerlerde “Cristian Mungiu’dan sinema dersi” şeklindeki ifadeleri abartılı bulsam da…

3 Eylül 2008 Çarşamba

Paranoid Park (2007)



Yönetmen: Gus Van Sant

Oyuncular: Gabe Nevins, Daniel Liu, Taylor Momsen, Jake Miller, Lauren McKinney

Senaryo: Blake Nelson, Gus Van Sant

 

Blake Nelson’un romanından uyarlanan Paranoid Park, ergenlik çağındaki kaykaycı Alex’in bir gece kaza sonucu bir güvenlik görevlisini öldürmesi ve bu konuda ağzını açmamaya karar vermesi üzerine gelişen olayları konu ediniyor. Filmin oyuncularını myspace’te açtığı bir yarışmayla amatör gençler arasından seçen yönetmen Gus Van Sant, ergenlik çağının buhranlarına çeşitli yönlerden bakmaya çalışıyor.

Gus Van Sant sineması genel olarak zevk almadığım ama kendine has örnekleri barındıran bir sinema. İnsan, vaktini boşa harcatan filmlere her ne olursa olsun kızıyor. Eleştirmeye kalktığında da doğru kelimeleri seçemeyebiliyor. Sant’a, onun sinemasına ya da genel anlamda özensiz minimal anlatımlara soğuk birinin anlaması, zevk alması da beklenmemeli. Benim Paranoid Park’tan yegane beklentim (evet bir beklentim vardı!) Christopher Doyle görselliğiydi. Ne var ki bu filmde onu da bulamadım diyebilirim. İncelemede sözü edilen sahnelerden aynı duyguyu alamadım. Neticede görsellik de görecelikten nasibini alıyor. Doyle’u Doyle yapan şiirsellik, estetik ve ustalık Paranoid Park’ta altına Doyle imzası atılamayacak kadar “normal”di bence. Doyle’u Doyle yapan unsurlar hakkında az biraz bir şeyler geveleyebilecek kadar Doyle örnekleri izlemiş biri olarak şahsi kanaatim bu yönde. Demek istediğim, ben Doyle’u herhangi bir görüntü yönetmeninin rahatlıkla çekebileceği planlardan farklı bir vizyonu olduğu ve bunu perdede hissettirebildiği için severim. Yani Paranoid Park’ta “evet işte bu tam Doyle’un işi” dediğim tek bir sahne bile hatırlamıyorum. Yanlış anlaşılmasın, Doyle’dan umduğum her zaman Wong Kar Wai şiirselliğinde bir sanat değildir. Alelade bir filmi bile yukarı taşıyabilecek ustalıkta bir çift gözün yaratıcı dokunuşlarıdır. Christopher Doyle, çekeceği filmin hacmini hesaba katan, ama bununla yetinmeyip ona hacim katan bir sinema adamı. Künyesinde Doyle ismini görmesem, kesinlikle ona konduramayacağım bir filmdir Paranoid Park. Olaya yüzeysel baktığımın düşünülmesini istemem. Neticede bu görsel bir algı biçimi ve mutlaka farklılık arzeder. Sant ve Doyle kimyası bana ve benim gibi düşünenlere gitmiyordur. Ama dünyanın en gereksiz filmlerinden biri olan 1998 yapımı Psycho’da da gördüğümüz bu ortaklığı anlamlandırmak için olaya yüzeysel bakası geliyor insanın.