30 Temmuz 2008 Çarşamba

Untraceable (2008)


Yönetmen: Gregory Hoblit
Oyuncular: Diane Lane, Billy Burke, Colin Hanks, Joseph Cross, Mary Beth Hurt
Senaryo: Robert Fyvolent, Mark Brinker, Allison Burnett
Müzik: Christopher Young

FBI Özel Ajanı Jennifer Marsh (Diane Lane), geceleri çalışma arkadaşı Griffin ile birlikte bürosundan internete girerek kredi kartı dolandırıcılarının, manyakların, pedofillerin ve diğer cinsel sapıkların izini sürer. Suç işlemek amacıyla faaliyete başlayan yeni bir web sitesiyle ilgili ilk duyumu alan iki ortak, killwithme.com adresindeki sitenin nereden yayın yaptığını ve yayını yapan kişi ya da kişileri belirlemek için siteyi takibe alırlar. Karmaşık birtakım server ve host ağları sayesinde bu web sitesinin nereden yayın yaptığı belirlenememektedir. Sitede bir kedinin yavaş yavaş ölümü izletilmektedir. Sitenin kurucusunun hazırladığı ilginç düzenekler, ziyaretçilerinin katılımları sayesinde ölümü hızlandırmaktadır. Marsh’ın ısrarlarına rağmen önce olayı ciddiye almayan FBI, kurbanlar insanlar arasından seçilmeye başlayınca olayın ciddiyetini kavrar.

Primal Fear ve Frequency gibi iki gayet pozitif yapımı, ardından da Fracture isimli vasat suç filmini yönetmiş olan Gregory Hoblit’in yeni gerilimi Untraceable, vasatın da altında, tatsız-tuzsuz ve ruhsuz bir başka halka. FBI’ın bile izini bulamadığı bir online sistem üzerinden, hazırladığı tuzaklar sayesinde kurbanlarını ziyaretçilere öldürten katil tasarımı orijinal gözükse de, online ölüm görmek isteyen meraklı internet toplumunun analizine değişik bir eleştiri getirse de, olayını klasik bir intikam kişileştirmesinden öteye götürememiş zayıflıkta. Tüm medya ve internet eleştirilerinde sıkıcı ve alışıldık biçimde didaktik bir tutum sergilemekte. Hoş, bunu bile doğru dürüst yaptığı tartışılır. Onları geçtim. Merkezine aldığı, annesi ve kızı ile yaşayan dul FBI ajanı Jennifer Marsh’ı bile dramatize etmekten aciz bir film.

Aslına bakarsak Hoblit’in hikayenin kağıt üzerindeki ilginçliğine kendini kaptırıp, başrolü ile dahi hakkıyla ilgilenmeyi vakit kaybı olarak gördüğü iddiasındayım. Öyle bir yönetmen bilinçaltıyla hareket ettiğine dair en somut kanıtım da Fracture’dır. Belki şu karmaşık internet/darağacı sisteminin mucidi süper zeki tıfıl kötü adamını iyi dizayn etmiş diye düşündürse de, küt diye biten finaliyle farkında olmadan o tezini de çürütüyor. O derece aklı başında olmayan bir film. Biraz üstü kapalı vermek istediği “siz olsanız killwithme.com’a girmez miydiniz” sorgusu dışında en ufak bir numarası yok. Zaten filmin olayı o değil mi diye düşünen olabilir. O vakit böyle bir vicdan saldırısı için Untraceable’a harcayacağınız sermaye ve mesaiyi pilot bir killwithme.com sitesine harcasanız daha vurucu olurdu.

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Comedian (2002)


Yönetmen: Christian Charles
Oyuncular: Jerry Seinfeld, Orny Adams, George Shapiro, Ray Romano, Chris Rock, Garry Shandling, Bill Cosby, Jay Leno
Müzik: Chris Franklin

Komedi ciddi bir iştir. Ekranda, sahnede rol icabı yere düşen birisine, kışın kaygan yollar üzerinde yürüyemeyip poposu üstüne düşen birisine güldüğümüz kadar gülemememiz, istem dışı da olsa komik olmayı nasıl bir yere koyuyorsa, istem içi komik olmanın, yani komiklik yapmanın daha fazla gerçekliğe ihtiyacı olduğu açıktır. Bu yüzden komiklik yapmak isteyen insanların riskleri oldukça fazla. Eğer beceremez ise komik olma durumu var. Zaten amacı o değil mi? Evet ama o adam traji-komik olmak istemiyor ki, komik olmak istiyor. Toplum içinde kimsenin tutmadığı, buz gibi bir hava estiren bir espiri yaptığınız anları düşünün. İşte komedyenin, bu durumdan kat kat fazla yerin dibine girme olasılığı var. En iyisi bu noktada Comedian’a geçmek.

Tüm zamanların en kaliteli sit-comlarından biri olan Seinfeld’in yıldızı Jerry Seinfeld’in komedyenlik mesleğini teorik ve pratik açıdan yorumlayışına değişik bir bakış olarak niteleyebileceğimiz Comedian, 80 dakikalık hoş bir reality.. Jerry Seinfeld’in komik bir insan olup olmadığı konusunu tamamen Seinfeld dizisine dayandırırsak, olumlu yanıt vermemiz kaçınılmaz. Çünkü her bölümde işlediği birbirinden ilginç ayrıntılar, tartışmasız 4 harika oyuncusu ve onların her birine biçilmiş zeka dolu espirilerin tadına doyulmuyor. Seinfeld’in dizinin başında ve sonunda izlediğimiz gösterilerinin ve tabiki gerçek hayattaki Seinfeld’in ekran duruşunun perde arkasına bakış atan Comedian, bu işin ne menem bir iş olduğu hakkında izleyeni az çok fikir sahibi yapabilecek bir belgesel.

İlk bölümde Orny Adams isminde, komik olduğuna kendisini fena halde inandırmış, ama bence komikliğin yanından geçmek için bile birkaç vasıta değiştirmeye ihtiyacı olan bir komedyen adayının tutunma çabalarını izliyoruz. Tek komik yanı ismi olan bu adam (bir kadın garson, hiçbir anne-babanın evladına bu ismi koyamayacağını iddia ediyor) malzemelerini tuttuğu notlardan, kasetlerden bulacağım diye kasıp, bir yandan da kendi kendine iyi olduğuna dair telkinlerde bulunuyor. Kafasının bir yanında da bu düşünceye inanma mücadelesi veriyor. Panik halinde yaşıyor, acı çekiyor. Bunun yanında Seinfeld’in kendisine “öğreten adam” yaklaşımıyla kafa buluyor. Başta Seinfeld ve Andy Kaufman olmak üzere bir sürü şovmeni piyasaya kazandırmış prodüktör George Shapiro’nun kanatları altına girdiğinde ise, iyi bir komedyen olduğuna iyiden iyiye kanıyor. Ama özellikle bir gösterisinden sonra kulise gelen Shapiro’nun meslektaşı ve dostu Barry Katz’ın zalim eleştirileri üzerine süngüsü fena düşüyor.


Filmde Bill Cosby, Jay Leno, Chris Rock, Garry Shandling, Ray Romano, Greg Giraldo gibi Amerikan komedisinin stand-up kökenli ağır isimlerini de Seinfeld ile laflarken görmek mümkün. Tadımlık olarak izlediğimiz Seinfeld gösterilerindeki espriler, kültür farklılıklarının getirdiği anlayış çeşitliliği ile gerçekten komik olabiliyor ve bazen de aval aval bakmamızı sağlayabiliyor.Bir jüri heyetine nasıl güvenirsin? Jüri heyeti, bu görevden kaçmayı beceremeyen 12 salaktan oluşur türünden şeyler söyleyen Amerikan mizah anlayışı çok değişik temellere oturmuş. Kimi zaman içine fazla kapalı, kendiyle kafa bulduğu anlar çok keyifli, dışarıya baktığı anlar aşağılayıcı. Ama kesinlikle zeki.. Zekasını doğru yönde kullanıp kullanmama şansı kendi elinde, ama bu durum zeki olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kullanamadığında zaten aptal durumuna düşmesi de kaçınılmaz oluyor. Stand-up, bu zekanın bireyler tarafından ne yönde kullanıldığını yansıtan bulunmaz bir oyun alanı. Fiziksel komiklikten ziyade, tam bir aktörlük gerektiriyor. Bir ördek, bir eşcinsel ve bir Yahudi köprüde karşılaşmışlar.. diye girilen bir hikayeyi belki 10 kişiden 7’si tamamlar. Ama en komik hangisi olur sorusunun cevabı, bu saydığımız özelliklere dayalı mesela.

Hayati filmleştirilmiş Andy Kaufman (Man On The Moon) ve Lenny Bruce (Lenny)’un sıra dışı yaşamları ve aykırı komedi anlayışları mutlaka görülmeli. Jim Carrey ve Dustin Hoffman’ın hayat verdiği bu şovmenler, günümüz komedi arenasının ve müzik dünyasının saygın ilham kaynakları olmuşlardır. REM’in Kaufman (Man On The Moon) ve Bruce (It’s The End Of The World As We Know It) hayranı olduğunu, klüplerde stand-up karakterlerinin Letterman’a çıkmak için olası her yerlerini yırtmaya hazır olduklarını, Chris Rock, Steve Martin, Billy Crystal, Conan O’Brian, Eddie Izzard gibi daha nice isim yapmış yeteneklerin bu mesleğin duayenleri olduğunu da belirtelim.

Comedian, derme çatma yapısına rağmen oldukça ciddi bir belgesel. Seinfeld ve Orny Adams’ın kariyer serüvenlerinin paralel ilerleyişleri, al devre-üst devre çağrışımları yapmakta. Yani Adams giderken, Seinfeld geliyordu. Bu barizliği, her iki komedyenin çeşitli gösterilerinden alınmış hikaye kalitesinden de anlıyoruz. (Bkz. Seinfeld’in Paramount performansı, deli dana ve güzellik yarışmaları esprisi yanında, Adams’ın “deri veremi” takıntısı). Mesleğin getirdiği zorlamalar her seviyedeki komedyenin ortak paydası. Seinfeld’in hiç bilmediğimiz sahne arkası sakin gerilimini de görmüş olduk bu sayede.. Comedian, komedinin, komedi yeteneğinin geldiği yer kalptir, gönüldür şeklinde klişe bir anafikir etrafına serpiştirilmiş sohbetlerin, Amerikan mizah anlayışı ile bezenmiş sahne performansları ile harmanlandığı TV belgeseli ayarında makul bir bir seyirlik.

22 Temmuz 2008 Salı

88 Minutes (2007)


Yönetmen: Jon Avnet
Oyuncular: Al Pacino, Alicia Witt, William Forsythe, Leelee Sobieski, Amy Brenneman, Neal McDonough, Deborah Kara Unger, Benjamin McKenzie, Stephen Moyer, Christopher Redman
Senaryo: Gary Scott Thompson
Müzik: Ed Shearmur

Seattle’da mahkeme için çalışan çok ünlü bir psikiyatr ve kolej profesörü Jack Gramm, bir seri katil olan Jon Foster’in tecavüz ve cinayet vakasından sonra ölüm cezasına çaptırılması konusunda jüriyi etkileyerek, mahkumiyetini sağlamıştır. Suçsuz olduğunda ısrar eden Foster, Jack Gramm’ı kendisiyle ilgili manipülasyon yapmakla suçlar. Medya ve kamuoyu da bu konuda kararsızdır. Foster'’ın cezasının infazı öncesi Jack’e bir telefon gelir. Telefonda cinayeti çözmesi için sadece 88 dakikası olduğu söylenmektedir. Bu 88 dakika Jack için geçmişten gelen acı bir anıyla da ilgilidir.

Tecrübeli yapımcı ve yönetmen Jon Avnet’in çektiği 88 Minutes, sırtını sadece Al Pacino’ya dayamış sıradan bir polisiye izlenimi uyandırsa da, camiada pek parlak işleri bulunmayan Gary Scott Thompson’ın tartışmaya müsait senaryosu, hızlı ve sürükleyici kurgusuyla kendini izleten bir film. Sırtını Al Pacino’ya dayadığı doğru. Jack Grimm rolüyle üstün bir performans göstermese de, son zamanlarda kendisini düpedüz devre dışı bırakan filmlerdeki rollerle karşılaştırıldığında iyi bir karakter üstlendiği söylenebilir. Özellikle Scent Of A Woman sonrası Donnie Brasco, The Recruit, Two For The Money, The Devil's Advocate gibi iyisiyle kötüsüyle bir takım filmde üzerine yapışan “çaylağa yol gösteren bilge” konumundan uzak rollerde izlemek daha bir keyifli. Gerçi burada az da olsa benzer bir durum söz konusu. Fakat şüpheli listesini kalabalık tutup “katil kim” oyununu başarıyla oynayan, tahmin edilebilirliği mevcut ama yine de sıkı bir komplo kurmuş, iyi de bir final (hatta Jack'in son yaptığı konuşması ile iki final) hazırlamış, bazı mantıksal zorlamaları hızında öğütmüş bir film. Akıl hastalığının yasal bir kavram olduğunu, bu durumun herhangi birinin hasta olmadığı anlamına gelmeyeceğini, bunun tıbbi veya psikiyatrik bir terim olmadığını kazana atan, üzerine adalet ve gerçek ilişkisini rendeleyen, biraz da idam cezası sorgusunu serpiştiren 88 Minutes, Pacino dışında yeni nesil genç oyuncu kadrosu ile usta William Forsythe’ın üstün karizmasından da az miktarda faydalanan iyi bir polisiye. Özellikle Jon Avnet’in Pacino-De Niro ikilisiyle çektiği Righteous Kill öncesi bir ısınma turu da sayılabilir.

20 Temmuz 2008 Pazar

Beyond The Sea (2004)


Yönetmen: Kevin Spacey
Oyuncular: Kevin Spacey, Kate Bosworth, Bob Hoskins, John Goodman, Brenda Blethyn, William Ullrich
Senaryo: Kevin Spacey, Lewis Colick

Walden Robert Cassotto ya da sahne adıyla Bobby Darin, Bronx’dan çıkıp şov dünyasının önemli isimlerinden biri olmuş, yedi yılda on film çekmiş, 1963’de rol aldığı Captain Newman, M.D. filmiyle En İyi Yardımcı Oyuncu dalında Oscar’a aday olmuş, iki Grammy kazanmış, yedi tane ilk ona giren parça çıkarmış bir sanatçıydı. Kendine güveni tam, hatta fazlaca kibirli yapısına rağmen karizması ve azmi sayesinde itici olmamış, kendi döneminin efsane yıldızı Frank Sinatra’ya rakip olarak bile gösterilmişti. Hayatında çok önemli rolü olan annesi Polly’den büyük destek görmüş, fakat hiç tanımadığı babasının özlemini duymuş olan Darin, hemen her ünlünün biyografisinde rastladığımız çalkantılı özel hayatın getirileriyle müzik yaşamını bir arada götürme yolunda yıllara yayılan iniş çıkışlar yaşamış. 2000 yapımı Beyond The Sea, Bobby Darin’in hayat hikayesini değişik bir kurgu, koreografik müzikal performansların da yer aldığı renkli anlatımıyla başarılı bir film. Sinema biyografilerinin amacı, tanınmış isimlerin meslekleri ile özel hayatlarının bilinmeyen yönlerine ışık tutmak olduğu kadar, geniş kitlelerce fazla bilinmeyen isimleri de milyonlara tanıtmaktır aslında. Bu anlamda Beyond The Sea amacına ulaşmış, ayrıca gerçek bir yaşam öyküsünü, kronolojik oynamalar yaptığı kurgu düzeni ve sinemasal düzeyiyle sıkıcılıktan kurtarmış denebilir.

Annesinin öğretileriyle büyümüş Bobby Darin, başarılı olma, hayallerini gerçekleştirme yolunda ilk önce bir planı olması gerektiğini benimsiyor. Ayrıca doğruyu söyleme adına da hatırı sayılır öğütler ediniyor. Döneme damgasını vuran hit parçalar, sahne şovları ve film çekimlerinin birbirini izlemesiyle bunların meyvelerini topluyor. Tabi Darin’in başarısında önemli payı olan akraba, eş, dosttan oluşan ve yıllar boyu kendisine sağdık kalan renkli ekibini de unutmamalı. 1961 yapımı Come September filminin setinde tanıştığı genç ve güzel aktris Sandra Dee ile olan evliliği Darin’in hayatındaki pekçok dönüm noktasından biri. Her ikisi de şöhret olan çift, hem bu şöhret ve iktidar yarışının yarattığı krizler, hem de Darin’in turneler, konserler, filmlerle yoğunlaşan temposu ile kritik testlerden geçiyorlar. Sağlık sorunları, kaybedilen Oscar ödülü, üzerine bir de yıllar sonra ortaya çıkan son derece sarsıcı bir aile sırrı eklenince Darin kendini herkesten uzakta bir karavanda izole bir yaşama kilitliyor. Politik olarak aktif biçimde desteklediği Robert Kennedy suikastini bu dönemde öğrenince çok farklı bir Bobby Darin olarak geri dönme girişiminde bulunuyor. Özellikle Vietnam savaşı hakkındaki muhalif duruşunun etkili olduğu duyarlılıkla, bir zamanlar cıvıl cıvıl sahne şovlarıyla renklendirdiği dünyaca ünlü Copacabana klübünde seyirciler tarafından alay konusu olan bir “hippi”ye dönüşüyor.


Her müzisyenin geçirdiği inişli dönemin tekrar çıkışa geçmesi ise eşi Sandra Dee’nin kurduğu sihirli bir cümleyle gerçekleşiyor: İnsanlar gördükleri şeyi duyarlar! Bu yüzden Simple Song Of Freedom gibi kolaylıkla hippi damgası yiyebilecek şarkısı şov dünyasının ışıltılı ellerinde dakikalarca alkışlanan bir gösteriye dönüşebiliyor. Dinleyici ya da tüketicinin kaliteli de olsa bir ürünün kendisinden önce onun sunuluş biçiminden etkilendiğinin çarpıcı bir örneği Simple Song Of FreedomCharles Trenet’nin klasikleşmiş La Mer isimli parçasının İngilizce uyarlaması olan, filme de adını veren Beyond The Sea yanında Mack The Knife, Dream Lover, Splish Splash, That's All gibi şarkıları müzik dünyasına kazandırmış, rock’n roll dönemini caz ve rhythm & blues anlayışıyla sallamış, kibiri, perukları ve filmde işlendiği üzere kendisini hiç terk etmemiş çocukluğuyla Bobby Darin, bir planı olan ve ona sadık kalarak başarıyı yakalayan saygın bir müzisyen. Usta aktör Kevin Spacey’nin bir söyleşisinde bu filmin her şeyi olduğunu söylemesi boşuna değil. Bir Bobby Darin hayranı olması, bu biyografiyi senaryolaştırmasını, yönetmesini, finanse etmesini ve filmdeki tüm Darin parçalarını bizzat seslendirmesini sağlamış, bu sayede Bobby Darin’i tanıma zevkini bizlere de yaşatmış.

18 Temmuz 2008 Cuma

Iron Man (2008)


Yönetmen: Jon Favreau
Oyuncular: Robert Downey Jr., Terrence Howard, Gwyneth Paltrow, Jeff Bridges, Leslie Bibb, Shaun Toub, Faran Tahir, Clark Gregg
Senaryo: Mark Fergus, Hawk Ostby, Art Marcum, Matt Holloway
Müzik: Ramin Djawadi

Iron Man'in en iyi yanı kuşkusuz milyoner silah tüccarı Tony Stark rolünü gözalıcı bir karizmayla canlandıran Robert Downey Jr. idi. Bitmeyen alaycılığı, soğukkanlı espirileri, ikide bir kendisini dürten vicdanı, hızlı milyoner ile adalet arayan süper kahraman arasında kalmışlığı, sağkolu Penny ile olan muğlak ilişkisi tüm bu karizma haritasında yerini bulmuş diyebilirim. Batman Begins kadar olmasa da gayet iyi bir Marvel açılışı olmuş. Açılış diyoruz, çünkü ikinci, hatta üçüncü filmin de yolda olduğunu söylemeye gerek yok. Tony Stark’dan Iron Man’e geçiş süreci bu yüzden uzun tutularak, bumerang misali kendine ve ülkesine çevrilen Stark Endüstrisi silahlarının yarattığı kaosun borcunu ödemenin adını kendine göre koymuş bir süper kahramanın filmi. Sürecin uzunluğu sıkıcı da gelmedi.

Iron Man’in doğuş sebebi biraz da içindeki çocuğu öldürmemiş bir milyoner iş adamının, yitirdiğini düşündüğü vicdanının uyanışı ve dışa vurumu. Downey Jr. sayesinde diyebilirim ki Tony Stark, süper kahramanların özellikle maskesiz-kostümsüz halleri arasında izlediğim en renkli karakterdi. Bruce Wayne’i dışarıda tutuyorum. Çünkü onun tek rengi siyah ve kendisine çok yakışıyor. Stark’ın şu sıkıcı ve mızmız Peter Parker, Bruce Banner, Clark Kent kişilikleriyle alakası yok. Zaten onların maskeli-kostümlü hallerini de pek tutmam ya neyse. Sanırım ben süper kahramanın dalgacı olanını seviyorum. Maskesiz-kostümsüz hallerinin de bir özelliği olması gerek ki paralel bir cazibe yaratılabilsin. Tony Stark en az dönüştüğü Iron Man kadar gösterişli olmuş. The Incredible Hulk’da da kendisini görecekmişiz bu arada.

Bazı izleyenler Iron Man’in kısa bir sürede Ortadoğu’da bir mağarada doğmasına (Stark tarafından kısıtlı imkanlarla yapılmasına) ve oradan kurtulmasına takılmışlar. Nasrettin Hoca’nın kazan hikayesine benziyor. Süper kahraman olduğuna inanıyorsun da bir mağarada yapılabileceğine neden inanmıyorsun? İbrahim Tatlıses’in de bir mağarada doğduğuna inanmak daha gerçekçi bir yaklaşım tabi. Marvel gezegeninde neyin detayını, mantığını arıyor insanlar? Benim için Iron Man gerçekten ne zaman inandırıcı olmazdı? O rolü Danny De Vito veya Casey Affleck oynasaydı. Sonuç olarak elit kadrosunun hakkını görüntü itibariyle fazlasıyla veren, CG’leri yerli yerinde, espirileri hazır, Dolby-Digital keyfini sevenlere eğlenceli anlar sunan, AC/DC (Back In Black) ile başlayıp Black Sabbath (Iron Man) ile biten bir film Iron Man. Ve Robert Downey Jr. bu seriyi takip etmek için tek başına bile bir sebep bana göre.

15 Temmuz 2008 Salı

The Mist (2007)

Yönetmen: Frank Darabont

Oyuncular: Thomas Jane, Marcia Gay Harden, Laurie Holden, Jeffrey DeMunn, Andre Braugher, William Sadler, Nathan Gamble

Senaryo: Stephen King, Frank Darabont

Müzik: Mark Isham

Kasabaya tuhaf bir sis tabakasının çökmesi üzerine korku ve panik içinde süpermarkete sığınan kasaba halkı arasında David Drayton ve küçük oğlu Billy de vardır. Koyu ve kalın sis tabakasının içinde esrarengiz bazı yaratıkların pusuya yatmışçasına gizlendiğini ilk fark eden David olmuştur. Bu dünyaya ait olmayan öldürücü, korkutucu yaratıklardır.

The Mist, Stephen King’i en iyi uyarlama başarısına sahip bir yönetmen/senarist olarak kabul edilen Frank Darabont’un bir ürünü. Green Mile ve kısa hikayesinden uyarlama da olsa The Shawshank Redemption’ın bu ortaklığın nadide eserleri olduğu düşünülünce haliyle beklentiler ayyuka çıkıyor. Ben ustanın beyaz perdeye uyarlanan onca eserinden Misery’yi de sevmiştim. Stephen King’in hep önce okunması gereken bir yazar olduğuna inandım. Hiçbir eseri filme alınmasa da olurdu. Ama alınacaksa da Darabont gibi bir adam alsın bence de. Çünkü Darabont’un, bugüne dek King romanlarını perdeye uyarlamış bir araba dolusu yönetmenin ve senaristin gösteremediği, lüzumsuzca alttan aldığı, gişe dostu-mainstream yancısı zihniyete zıt giden sert bir tarafı var. King’in “insanı” yazan tarafına sızmayı çok iyi beceriyor. Oraya sızıldığında ise idealist yansımalar, insanı insan yapan dürüst hatalar, duygusal zaaflar yanında, akıl almaz kötülükler, içten pazarlıklar, toplum ve sistem eleştirileri Darabont’un elinde kaşla göz arasında şekilleniyor.



The Mist
özellikle yaratık odaklı korku filmlerine meraklı seyirci kitlesinin beklentilerine ters köşe yapan bir film. Bırakın sadece King uyarlamalarını, bünyesinde türlü türlü tehlikeli yaratıklar barındıran, ama buna rağmen gerçek kan emici, duygu sömürücü ve ölümcül ihtirasları olan yaratığın insan olduğuna bu kadar güzel vurgu yapan kaç film izlediniz? Veya “yaratık filmi” diye yüzeysel bir imaj bırakan, ancak yaratıkların sadece figüran olduğu, buna karşın fantastik dram öbeğini eleştirel yönde evriltebilen kaç yapım gördünüz? Romanlarda asla göremeyeceğimiz ani fiziksel tepkiler verdiren korku klişeleri kolaycılığı yerine, vicdani, toplumsal ve insanın insana duyduğu korku ile nefrete yerinde tespitleri-temasları olan bir film The Mist. Her kesimden, her huydan insanların toplandığı süpermarketler gibi sosyal alanlardan bir gerilim yaratma fikrini, çeşitli tasarımlardan mülhem yaratık aleminin saldığı korkunun bile önüne geçirebilecek dahiyanelikte işlemiş bir filmle karşı karşıyayız. Fakat film genel olarak bütünüyle olmasa da finaliyle izleyenleri ikiye bölüyor. Ben maalesef King’in bizzat övdüğü bu Darabont finalini beğenmeyenler arasındayım. Banal bir mutlu son beklentisi yönünden değil elbette. War Of The Worlds frekansı yaydığı bazı anlar, belli bir çoğunluğa bu (yanlış) fikri vermiş olabilir. Darabont’un son derece haklı olarak yaratmak istediği çıkışsızlığı verebilmek için ve filmin tüm karamsarlık disiplinine çok başka (hatta bence alakasız) bir karamsarlıkla bulduğu abartılı çözüm yönünden… Tabi bu final de sapına kadar insana, onun yüzyıllar boyu süregelen ve sürecek trajedisine atılan son yılların en sert tokatlarından biri. Fakat o ana kadar genel bir insani boyut sağlamışken aniden kişisel bir trajediye bağladığı finali topyekün The Mist ile bağdaştıramadım. Bu bağdaştırmayı zihinlerinde sağlamış olanlar mutlaka vardır. Yine de bence bir filmin, senaryonun ya da finalin sabit bir bağdaştırma sağlamasından ziyade böyle ikilemlerle zekice kafa karıştırması daha tercih edilebilir bir durum.

Standartları sarsmayan oyunculuklar arasında bana göre filmin yıldızı Mrs. Carmody, yani Marcia Gay Harden idi. İzleyicinin sinirleriyle bu kadar iyi oynayabilen karakterlerin dini figürlerden çıkması, There Will Be Blood’dan sonra The Mist’de de mükemmel sonuç vermiş. Birçok tartışmalı sahne arasında biri ayrıca beni çok etkiledi: İnsanların markete hapsolduğu ilk başlarda, küçük çocukları evde yalnız olduğu için dışarı çıkmak isteyen ama aradığı yardımı hiç kimseden bulamayan kadının içine düştüğü durum, filmin insancıl boyutunun düştüğü ikilemi çok çarpıcı biçimde vurguluyordu. Hem dışarı çıkmak isteyen kadın, hem de içerde kalmak isteyen diğerleri arasında içine düşülen çelişkiler yumağı, bir bilim kurgu fanteziye derinlik, ciddiyet ve haysiyet katan uyarlamanın kritik dakikalarından sadece biriydi.

14 Temmuz 2008 Pazartesi

The Thin Red Line (1998)


Yönetmen: Terrence Malick
Oyuncular: Sean Penn, James Caviezel, John Cusack, Nick Nolte, Ben Chaplin, Woody Harrelson, Adrien Brody, Elias Koteas, George Clooney, Thomas Jane, John Travolta, Jared Leto, Tim Blake Nelson, Miranda Otto, Nick Stahl, John C. Reilly
Senaryo: James Jones, Terrence Malick
Müzik:  Hans Zimmer

İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan askerlerinin stratejik öneme sahip Guadalcanal üzerindeki bir adayı Japonlardan alma çabasını, bir grup askerin psikolojik iç hesaplaşmaları ve hayatın anlamı sorgularıyla birlikte götüren The Thin Red Line'ı, gölgesine sığınıp, gövdesine sıtrımızı verip, yapraklarının arasından güneş ışığını yakalamaya çalıştığımız halde bunu bize göstermeyen asırlık bir ağaç gibi görürüm. O güneş ışığı umuttur, sevgidir. Ağaç bunu bize göstermez, çünkü savaşın içindesindir, insanları öldürüyorsundur. Dolayısıyla o umudu hak etmiyorsundur. Ama ağacın ihtişamı öyle büyüktür ki, içinde sevgi, aşk, dostluk, ümit ve güzellik adına ne varsa mevcuttur. Ama bu güzellikleri bize sadece gösterdiği ile kalır film. Savaşın dışında kalan hemen hemen herşey o büyük ruhun bir parçasıdır. Sizi bir ölüm makinesine dönüştüren savaş, o ruhun parçalarına sadece teğet geçer. Geçerken içindeki özlediğiniz veya hiç tatmadığınız dünyevi zevklerin esiri olmaya can atarsınız. Sadece gösterir, tattırmaz, dokundurmaz, yedirmez, öptürmez. İnsan nedir, doğa nedir, savaş neden var? Mesele bunlara cevap bulmak değil. Bazı sorular içinde şifreler barındırır. Ama The Thin Red Line anahtarla, şifreyle uğraşan bir film de değil. Aslında The Thin Red Line bir film değil. Bir kayboluş, teslimiyet, arınma, huzur, maneviyat manifestosu.

Ben Chaplin'in canlandırdığı er Bell'in sevgilisi ile olan flashbacklerindeki estetik, iç seslerin, benzersiz John Toll görüntüleri ile dans ettiği planlar, insanın acımasız bir savaş sahnesinden nasıl tarifsiz zevkler alabileceğini kanıtlayan olağanüstü dramatik kamp baskını, Bazı Hollywood yüzlerine düşmüş yersiz yurtsuz keder ifadeleri, Nick Nolte'un askerlere yaptığı diriliş konuşması, sadece tek bir sahnesi olan George Clooney'nin askerlere yaptığı çıkmaz sokak konuşması, Sean Penn, Adrien Brody, John Cusack ve onlarca başrol oyuncusuna değişmeyeceğim Elias Koteas... Fakat Terrence Malick'in özellikle üzerine düştüğü bir rol var ki, dedikodusu bile yapıldı. Mel Gibson, James Caviezel'e The Passion Of The Christ filminde İsa rolünü vermesinde The Thin Red Line'ın büyük etkisi olduğunu söylemiş. İsa'yı bilemem ama filmdeki er Witt, izlediğimiz savaş filmlerindeki hiçbir askere benzemiyor. Onun meleksi duruşu, dünyanın tüm hüznünü omuzlarında taşıyan yüz ifadesine rağmen inadına ümit besleyen hümanist asker tiplemesi sinema tarihine kazınmalı.
 
James Jones romanını okumadım ama ona duyduğum saygı ve sevginin çok daha fazlasını Malick'e duyuyorum. Böyle bir film de var dünyamızda. Tuhaf biçimde bu filmi izlemiş olmaktan dolayı gurur duyuyorum. Sadece izleyici olarak kendimi şanslı görüyorum. Hala da elimin altında duruyor. İzlemek, evet... Ama maneviyatına, felsefesine vakıf olmak mümkün değil sahiden. Defalarca izleyerek bunu sağlayabileceğinizi düşünebilirsiniz belki. Her izleyiş size yine aynı, belki de daha farklı duyguları yaşatacak ama o sırrı asla vermeyecek inanın.

12 Temmuz 2008 Cumartesi

Dream With The Fishes (1997)


Yönetmen: Finn Taylor
Oyuncular: David Arquette, Brad Hunt, Kathryn Erbe, Patrick McGaw, J.E. Freeman, Timi Prulhiere
Senaryo: Finn Taylor, Jeffrey D. Brown
Müzik: Tito Larriva

Hakkında hiçbirşey okumadan, bilmeden izlediğim bir filmdi Dream With The Fishes.. Hem de Little Miss Sunshine’dan birkaç gün sonra.. Ortak noktaları kazananlar-kaybedenler olan iki filmi kısa aralıklarla görmek insanı tuhaf ediyor. Ama Dream With The Fishes, kalıp olarak Little Miss Sunshine’a göre daha bir hüzün bulutlarıyla kaplı. Sevimliliğinin altında yatan keder öyle böyle değil. Tabi bu bir his meselesi. İzlediğimiz filmler arasında bizi alıp götürmüş veya oracıkta bırakmış yüzlercesinin amacı da “hissettirmek” değil midir? Ama kaybeden tayfasının hissiyatı diğerlerine pek benzemiyor. Hele de Dream With The Fishes gibi sağ gösterip sol vurmayıp sağ-sol girişen bir film, hele de sevimlilik etiketiyle bunu yapan bir film. His meselesi dedik ya, bu film kimine tekme tokat girişebileceği gibi, kiminin sadece kulağını hafifçe çekecek türden. İzleyenler arasında biri “hayatımda izlediğim en güzel film” bile demiş. Gerçi bu arkadaş hayatında kaç film izledi bilemiyoruz ama bu yorumu bile anlayışla karşılayabileceğim bir film Dream With The Fishes.. O arkadaşın bahsi sıkça geçebileceği için ona kısaca TeNi diyelim.

Açılışta adamın biri dürbünle karşı daireyi gözetliyor. Orada bir kadın ve adam var. Dürbünün iki gözü kadına odaklanıyor. Sanıyorum ki, alelade bir sapık gerilimi ile karşı karşıyayım. Daha sonra adının Terry olduğunu öğreneceğimiz iyi giyimli denebilecek ama oldukça panik bu dürbünlü şahıs, markete inip en sert içkiyi istiyor. Aynı markette dürbünle gözetlediği kadının yanındaki serseri kılıklı Nick de var. Nick, Terry’nin tavırlarından kıllanıyor ve çıkışta onu takip ediyor. Ümitsiz ve her halinden bir kaybeden olduğu belli Terry tam köprüden kendini atmak üzereyken Nick onu garip bir sebepten durduruyor: Kolundaki saat öldükten sonra Terry’nin işine yaramayacak, onu neden Nick’e vermesin?. Neyse Nick aslında ölümcül bir hastalığın pençesindedir ve az zamanı kalmıştır. Terry’ye bir teklifte bulunur: Eğer Terry, Nick’in hayatı boyunca gerçekleştirmek istediği fantezilerini gerçekleştirmesine yardım ederse, zaten ölmek isteyen Terry’yi öldürerek ona yardım edecektir. Terry bu fikri benimser ve Nick’in fantezilerini kapsayan ve hayatının dönüm noktası olacak bir yolculuğa çıkar. Bu yol, Terry için hem fiziksel, hem de düşünsel anlamda unutulmayacak bir deneyim olacaktır. Belki TeNi için hiç çıkamadığı bu yolculuktur Dream With The Fishes’ı izlediği en iyi film yapan.

Yaşamın kıyısındaki Terry ve Nick’in bu yolculukları hoş sürprizlerle, unutulmayacak ayrıntılarla, aşkla, sevgiyle, arkadaşlıkla, kazanma ve kaybetmeyle bezelidir. Bu öyle bir yolculuktur ki, havasına kapılan kişiyi bir filmden ibaret olduğuna ikna etmede zorlanacaktır. Hayatının son birkaç gününü yaşamakta olan başına buyruk Nick’in ve hayatının son birkaç gününü mü, yoksa kendisine biçilen kısmını mı yaşayacağı arasında gidip gelen Terry’nin ölümden önceki özlerini arayışları, bulduklarını sandıkları özlerine dönme gayretlerini görselleştiren ve dillendiren harika bir kesittir bu.. Üstelik öyle destansı, masalsı bir anlatımdan ziyade sade, sıcacık, zaman zaman da kargacık burgacık bir anlatımdır. Tamam belki bazen bir masalı andıran kucaklamalar da mevcuttur. Lakin bu masal, içinde atlı şovalyeleri, görkemli savaş sahnelerini, epik aşk öykülerini barındıran türden değildir. Her şeyden önemlisi kaybedenlerin, kayıplarıyla beraber yaşamasını öğrenmek zorunda kalanların, o kayıplar içinde kısacık bir an olsa bile mutluluğu bulan serseri ruhların masalıdır. Don Kişot misali anti-kahraman şovalyelerin, kişinin kendi iç hesaplaşmalarının yarattığı yüreğindeki savaş alanlarında çarpıştığı savaşların, fantezi ve gerçek arasında kalan aşkların masalıdır. TeNi’nin hayatında izlediği en iyi film olmasının sebepleri belki bunlardır.


Nick
’in akvaryumdan kaçırılan balığın mutlu olmadığını düşünmesi ve onu özgürlüğe kavuşturmak istemesi, fahişelerle çırılçıplak bowling oynaması, yine çırılçıplak banka soymaya çalışması, öldükten sonra küllerinin konacağı kabı seçmesi, loto oynaması, doğduğu kasabaya ve arasının kötü olduğu babasına dönmesi, dövme yaptırması, sevgilisi Liz ile evlenmesi, eczaneden zorla aldığı ilaca 687 dolar 25 sent ödemesi ölümden önce bir insanın yapacağı şeylerden kaçıdır? Hastalık yüzünden çift görmeye başlayınca gözüne siyah bir bant takması, Terry’ye anlattığı fare deneyi, yarı çatlak babasıyla omuz/yumruk/kafa tokuşturma oyunu oynaması, Terry’ye yaptığı anlam yüklü loto şakası, arabalarını durduran trafik polisine lens solüsyonu diye sert bir uyuşturucu vermesi (ve polisin ilacın etkisinde kendisini pastane kovboyu sanması!) gibi daha bir sürü ayrıntı Nick’in “ölümü bekleyen adam”lığını trajik hale getirmeyen (belki de getiren!) zincirin halkaları. Nick’in hayatını kaybedecek olması onu da kaybeden gibi gösterse de, yaptıklarıyla söyledikleriyle gitmeden önce kendine kaybetmediğini kanıtlarcasına yaşama tutunuyor sanki. Nick loto oynamak isteyince Terry, neden keyfini süremeyecek kadar yaşayamayacağı bir para istediğini soruyor. Nick de diyor ki: “bir şeyler kazanmak veya kazanma şansına sahip olmak çok güzel bir duygu.”

Dürbünle insanları izleme alışkanlığı olan Terry ise, Nick’in zıt kutbunda yer alsa da, kendisinin de bazı fantazileri olması sebebiyle Nick ile arasında oluşan kaybeden bağına engel olamıyor. Hiç de kendi kalemi olmayan Nick’e bu denli bağlanması, belki de kendisinin gerçek bir kaybeden olmasındandır. Nick’in ümidi, gerçekleştirmeye değer bulduğu fantezileri, kendi tarzında helalleşeceği çatlak da olsa bir babası, gerçekliği olarak gördüğü bir sevgilisi, ölünce kaybedeceği şeylere saygısı var. Peki Terry’nin nesi var? Dürbünle bakarak her şeyi göremeyeceğini ve geçmişte yaşamanın hayatını boşa harcamak olduğunu Nick’ten duymaya ihtiyacı olacak derecede ümitsiz. Nick bir yaşama arzusu olan bir ölü ise, Terry ölme arzusu olan bir yaşayan. Belki sıkıcı hayatının arasında olmak istediği kişiyi bulduğunu düşünen, ama onun ölmek üzere olduğunu öğrenince ne yapacağını bilemeyen bir balık gibi ona bağlanan bir zavallı.


Zıt kutuplar birbirini çeker denir, ama Nick ve Terry’nin zıtlığından anlatılması güç bir kimya doğuyor. Zıtlık sandığımız şeyin, aslında çoğumuzla eşanlamlı olduğunu yüzümüze vuran, bazımızın olmak, bazımızın yapmak istediğini, kendi kişisel ayrıntılarıyla yaşayan bir uydurma masal.. Hüzünlü bir son yolculuk. Finalde Terry’nin yüzleştiği kadının Terry’den, Nick’ten, özgür kalmak isteyen balıktan, filme bağlanmış ve artık veda etmek zorunda kalmış izleyenlerden bile bihaber oluşu, Terry’nin ona söylediklerinin anlamını kavrayamaması ne kadar acıdır. Ama bizim Nick’in ve Terry’nin ardından kendimize çıkardığımız pay türlü türlüdür. TeNi’nin çıkardığı pay belki bu filmi hayatının en özel filmi yapmıştır.

Kim ne derse desin David Arquette ve Brad Hunt Hollywood starı değiller. Kim bilir, bu yüzden Dream With The Fishes için biçilmiş kaftan gibiler. Biraz kel alaka olacak ama Fight Club’ın Jack ve Tyler romantizmine uzaktan el sallıyorlar kimi zaman.. Dream With The Fishes, benim hayatımda izlediğim en iyi film değil. Ama yeryüzünde bir kişinin bile olsa hayatının filmi olmayı hak ediyor.

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Following (1998)


Yönetmen: Christopher Nolan
Oyuncular: Jeremy Theobald, Alex Haw, Lucy Russell, Dick Bradsell, Gillian El-Kadi, Brendan Nolan
Senaryo: Christopher Nolan 
Müzik: David Julyan

Tarafsız olamayacağımız bazı durumlar vardır. Mesela bir REM albümünü tek nota bile duymadan gözü kapalı alırım. Ama son albümü beğenmedim. Birkaç şarkıcı/grup için de öyle oldu. Guy Richie örneğinde de objektif olamayacağımı düşünüyordum. Son iki filmini izleyene kadar.. Tabi herkesten sürekli başyapıt üretmesi beklenmiyor ama belli bir flört döneminden sonra aşık oluyorsunuz ve hoop!, bunu bana nasıl yaparsın kısmı başlıyor. Belki bak açıklayabilirim kısmını dinlemek gerek. Yükselen çıtayı, zevkler, anlayışlar değiştikçe, bazen de kırışıklıklar arttıkça aynı seviyede bulamıyoruz. Eskilerle yetinmeyi tercih edenleri anlamak için eskimek gerekiyor. Kaldı ki yeniler bile eskiyi taklit ediyor veya yeniden yorumluyorlar. Paniklesek mi? Malzeme bitti mi yoksa? Filmler, kitaplar, albümler hep eskiyi işaret eder oldu. Tarihe olan ilgi arttı. Eserlerde her zaman eski referanslar işaret edilirdi, şimdilerde daha da fazlalaştı.

Ancak kimi eskilerin büyüsü eski olmasında değil, ilk olmasında. Yoksa eskilerde hiç mi kötü örnek yok! İlk kez denenmiş, hep kendinden sonrakilere örnek gösterilmiş yada eskinin yenisi bir sentezden melez ortaya çıkarabilmiş eserler hep “kullanma kılavuzu” olmuşlardır. Klasik kavramı günümüz kulağına pek lezzetli gelmese de işin sırrı orada.. Klasiğin, eskimesi beklenen bir başyapıt olması gerekiyor şarap misali. Eskidikçe tatlanıyor. Klasikler de şarap gibi farklı damak tatlarına hitap ediyor aynı zamanda. Klasik bulduğumuza toz kondurmuyor, bulmadığımıza toz yutturuyoruz. Bizim için başucu bir esere başkası abuk sabuk yorum yaptığında da – haklı olarak- kızıyoruz. Bilgimizin olmadığı konuda fikir beyan etme özgürlüğü adına, şapşallığımızı ayan beyan ortaya koyuyoruz.

Tüm bu gereksiz girişi Following için yaptım. Yani Christpher Nolan’ın Memento efsanesinden iki yıl önce yine yazıp yönettiği film için. Memento erken bir klasik. Nedeni ise, akademik senaryo-kurgu dersi gibi olması. (Zaten sonradan gibisi kalmadı, ders de oldu yanılmıyorsam). Memento’yu sırf anlamadığı için kötüleyen insanlara karşı tek taraflı düşünüyorum. (Böylece yaptığım giriş de gereksiz olmamış oldu). 98 yılı filmi Following, yazımı, yönetimi, düşük bütçesi ve çıkmaz sokak atmosferiyle “Memento’ya Hazırlık” kursu tadında, esas yemek öncesi iştah açan bir çorba.. Tanınmamış oyuncular ve çekim ekibi, esas işlerinden kalan hafta sonlarında, bu bir saatten biraz fazla süren bağımsız, ucuz ama lezzetli çorbaya tuz atmışlar. Zaten topu topu 3 ana karekter var. (Bill’i sorgulayan polis rolündeki yönetmen Nolan’ın amcası John Nolan’ı da sayarsak dört). Kısacık süresine sığdırdığı ilginçlikler, entrikalar ve siyah-beyaz, üstüne üstlük bu iki rengin solgun haliyle çekilmiş modern bir kara film. Bir ortadan, bir sondan, bir baştan izlediğimiz kurgu, sapasağlam bir metin, tıpkı Memento’daki gibi izleyiciyi dikkat kesilmek zorunda bırakarak, kahramanına yüklediği istisnai özelliklerden çıkmazlar yaratarak sinsice ilerliyor. Memento’yu kaç kez izlediysem her seferinde farklı bir duruma uyanmış olan ben, onun kadar kompleks gibi görünmüyor olsa da bu sebepten Following’i de elimi attığımda bulabileceğim bir uzaklıkta tutuyorum.


Jeremy Theobald
’ın oynadığı sözde yazar Bill, kalabalıktan seçtiği kadın-erkek bir kişiyi takip etme işini kendine iş edinmiş, normal bir adam. Bu anlamda Leonard Shelby’nin sağlıklı hali de denebilir. Bu takip işinde prensip sahibidir aynı zamanda. Mesela dar sokaklarda kadınlar takip edilmeyecek vs.. Fakat yine kendi kuralı olan asla aynı kişiyi iki kez takip etmeyi çiğnediğinde, kendisi kadar ilginç, prensip sahibi ve gizemli hırsız Cobb ile tanışır. Cobb evlere girip, eşyalardan karakter analizleri yapan, genelde değersiz eşyalar çalan, bazen de onların yerini değiştiren bir karizma. Sırf evdekilere konuşacak konu olsun diye.. Bu iki “normal” adamın buluşup ilk işlerine çıkmaları bile seyirciyi avucunun içine almayı başarabilir. Bill’in zararsız takip işiyle, Cobb’un zararsız hırsızlığı, 30’lu 40’lı yıllardan fırlamış gizemli bir sarışının da işin içine girmesiyle, zaten sürekli değişim halindeki olayları değiştirir.

Christopher Nolan, Following ve iki yıl sonra Memento ile ne kadar zeki ve sinema için ne kadar önemli bir şahsiyet olduğunu kanıtladı. Hollywood’da Batman Begins’e terfi etmesi bana The Usual Suspects yönetmeni Brian Singer’ın X-Men terfisini çağrıştırdı fena halde. Ama bu terfilerin, modern klasikler üreten taze beyinleri acımasız çarklarda öğüteceğinden endişeliyim. Gerçi Nolan’ın da senaryosuna katkıda bulunduğu Batman Begins, tüm zamanların en iyi Batman senaryosuna sahip. Ama ne gerek var bu “öz, hakiki Batman” numaralarına. X-Men hadisesi benim için zaten gıcıklıklar komedisi. Singer’ın ayakları yere basan, süper olmayan kahramanları daha iyi anlattığı malum. Tesellim şimdilik The Usual Suspects senaristi Christopher McQuarrie’ın bu tip superhero öğütücüler için düşünülmemesi. O da McQuairre’ın tembelliğinden olsa gerek.

Şimdi bu yazının bir Best Of’unu yapalım: Following, sinema tarihinin en iyi filmlerinden Memento’nun öncesinde, onun ayak seslerini bize duyururcasına bunalımlı, çorba, çıkmaz, normal, gizemli, sapasağlam, sinsi, istisnai, siyah-beyaz, kara bir film. Bill ve Leonard, Nolan’ın üstü başı kostümü paramparça, ama gerçek anti-süper kahramanları olarak çok görkemliler.

5 Temmuz 2008 Cumartesi

Yumurta (2007)


Yönetmen: Semih Kaplanoğlu
Oyuncular: Nejat İşler, Saadet Aksoy, Gülçin Santırcıoğlu, Ufuk Bayraktar, Tülin Özen
Senaryo: Semih Kaplanoğlu, Orçun Köksal

Şiire gönül vermiş bir yazar olarak Yusuf'un küçük bir çevre dışında kimse tarafından dikkat çekmemiş olması, bütün hayallerini ve beklentilerini baltalamıştır. Artık bir parçası olduğu sahaf dükkanı da batma noktasına gelince İstanbul'daki yaşamın da başına yıkılmak üzere olduğunu kabul etme noktasına gelir. Tam bu dönemde annesinin ölüm haberi ile unutmak istediği kasabaya yeniden dönmek zorunda kalacaktır. Ama bu sefer, kasabada onu farklı süprizler de beklemektedir.

En anlaşılır biçimde, bir gerçeklik duygusu insanın yakasına öyle bir yapışıyor ki, bu topraklara ait “yaşamayan bilemez”i anlatan filmleri izleme yönünde içimde her daim tuttuğum korkunç arzuyu bastırmak için yeniden izlemek istiyorum. Nuri Bilge Ceylan’ı geçip geçmediği tartışılan bu anlatım, her ne kadar aralarında bir rekabet ortamının olmaması gerekliliğini ortaya koysa da, bir Ceylan filmi ile karşılaştırılmayı hak edecek ölçüde duru ve çıplak. Yumurta’ya nazaran herhangi bir Ceylan filmi çok hareketli bile sayılabilir. Olivier Seguret’nin “bizi hazırlıksız yakalayan ve parıltısını gözümüze sokmayan” yorumunu çok kıskandım. Bir film ancak bu kadar iyi özetlenebilir.
 
Ama ne var ki Yumurta öyle özetle geçiştirilecek bir film değil. Zor bir deneyim. Fakat zorluğunu kolaylaması için izleyenden belli bir altyapı temenni ediyor. Bunun tonla film izlemek veya o filmlerle ilgili yazılar okumakla ilgisi yok. Belki Nuri Bilge Ceylan ve Reha Erdem coğrafyasının kırsalında turlamış olmak avantaj sağlayabilir. Özellikle de tüm zamanların en iyi yerli yapımlarından biri olarak gördüğüm Mayıs Sıkıntısı’nın pastoral havasını solumuş olmak. Tabi ne kadar kırsal bir yalnızlığın hüznünü kusursuz betimlemiş olsalar da Yumurta ve Mayıs Sıkıntısı birbirinden ayrı iki film benim gözümde. Karakter zenginliği olmayan, ama elindeki karakterleri dingin atmosferi ile oya gibi işleyen; belli bir sinematografik düzeni olmayan, ama kamerasına aldığı görüntüleri minimal minvalde “oynatan” ve “konuşturan” spontan bir tecrübeye sahip. Yusuf’un, Ayla’nın, elektrikçi gencin, köpeğin, iç hesaplaşmanın, adak yolculuğunun ya da yumurtanın bağdaştırılacağı her tanımın hakkını gözümüze sokmadan veren, hatta bu tanımları zihinlerde farklı şekillere de büründürebilen hiç yabancısı olmadığımız bir sıkıntı hali. İşte belki de Yumurta’yı sevmemdeki en önemli etken bu tanıdık sıkıntı hali.


Zamanında içinden güçlü anılarla ya da kısa fragmanlarla ayrıldığımız köy, belde, kasaba yerleşim birimlerine tekrar dönüş, ya da başka bir ifadeyle öze dönüşün en yalın hali çok yoğundur. Sizi pasta böreklerle, davul zurnayla karşılayan bir özden bahsetmiyorum kesinlikle. Ucu bucağı olmayan bir yalnızlığın, kapkara bir gökyüzünün, bezgin yüzlerin karşıladığı bir alt evreni kastediyorum. Ama tüm bu baskın ruh haline karşın, kentin acımasız, yoğun, kirli temposu düşünüldüğünde içten içe tuhaf bir sığınma, saklanma, kendi ile baş başa kalma fırsatı sunuyor bu kasabalar. Çünkü orada masumiyetini yitirmemişlik duygusu nasıl oluyorsa taze kalabiliyor. Geride bırakılan sevgili, uzun yıllar görülmeyen arkadaşın tedirginliğiyle içilen bira, üzgün binalar, suskun eşyalar, durup duruken atan sigorta, kahvaltı masası rutini, illaki içinde düğün olan bir kasaba oteli, açık havada içilen bir bardak çay, platonik aşklar, bir sınava bağlanmış çıkış ümitlerinin yarattığı ümitsizlik ve daha nice nefes aldığımız dünyanın unutulmuş diyarlarına ait ayrıntıyı koyu bir efkar dalgasına kapılmış şekilde izlemek zor olduğu kadar dürüst bir özümseme aynı zamanda. Huzur arayan bir hüzün. Hüzüne bulanmış bir yalnızlık. Bir yumurta!

Özellikle ülkemizden birçok ödül kazanması herkesi olduğu kadar beni de şaşırttı. Ama bu şaşkınlık, aynı dönem ortaya çıkan yapış yapış duygu sömürülerini toplumun yumuşak karnına tekmeler atarak hasılat rekoru kırmış filmlere yapılan bir sözde haksızlıktan kaynaklı değil. Bu şaşkınlık, az çok duruşları belirgin bir kısım jürinin bu filmi ödüle değer bulacak kadar “kolay” bir film olduğu izlenimi yaratmasından kaynaklı. Aynı şekilde bir kısım medya mensubunun hiç anlamadan, sırf ödül aldı diye sahte övgülere boğmasından kaynaklı. Yani sırf rakip gazete filmi beğenmeyip yerden yere vurdu diye “o zaman biz beğenmeliyiz” şeklindeki sidik yarışına, dayatmaya malzeme olacak bir film sandılar Yumurta’yı. Beğenmeyenler en azından dürüsttü. “Hiçbir şey olmadı, bu ne biçim film” deyip çıktılar işin içinden. Ya o sözde beğenenler? Süslü püslü entel camianın ve ödül lobisinin aldığı En İyi Film kararına yaranmak adına, filmden alınması kaçınılmaz yerel ve sembolik duyarlılığı alamayacak, onu gözardı edecek kadar basit, geçiştirilmiş, şehirli yazılarla alkış tuttular. Oysa böyle beğenilmeyi hak etmeyecek kadar kırılgan bir film Yumurta

2 Temmuz 2008 Çarşamba

La Zona (2007)


Yönetmen: Rodrigo Plá
Oyuncular: Daniel Giménez Cacho, Maribel Verdú, Daniel Tovar, Alan Chávez, Carlos Bardem, Mario Zaragoza, Marina de Tavira
Senaryo: Rodrigo Plá, Laura Santullo
Müzik: Fernando Velázquez
 
Lise öğrencisi Alejandro, Meksika’nın başkentinde, en son güvenlik teknolojisiyle korunan, duvarlarla örülü ve fakirlikle çevrili refah ve zengin bir site olan La Zona’da yaşıyor. Bir gece gecekondu mahallesinden üç genç La Zona’ya girip ev soymaya kalkışırlar. İş üstünde basılınca, yaşlı bir kadını öldürürler. Kaçmayı başaran kadının hizmetçisi güvenliği ayağa kaldırır. Çıkan çatışmada iki genç vurulur. Üçüncüsü -Miguel- ise La Zona’nın derinliklerine doğru kaçmaya başlar.
 
La Zona, zengin ve yoksul kavramlarının aynı coğrafyada, aynı havayı teneffüs ediyor olmalarına rağmen, aralarındaki uçurumun derinliğine çok çarpıcı vurgular yapan bir Meksika yapımı. Etrafı gecekondularla çevrili burjuva yerleşim bölgesi La Zona’nın dikanli teller ve yüksek duvarlarla çevrili izole konumu ile bu konumun mahremiyetini tehdit eden yoksul mahallelerin çoğunluk çaresizliği, global anlamda kuvvetli sosyo-kültürel göndermelere sahip. Aslında bunlara gönderme demek de doğru sayılır mı bilmem. Çünkü burjuvazi ile yoksulluk temsilleri hiç de dolaylı bir anlatım izleğinde değil. Şöyle ki, kabaca zengin ve yoksul yaşam şekilleri arasındaki fark, hemen hepimizin farkındalığı dahilinde güç ve zayıflık arasındaki eşitsizlikle aynı anlamda. Zaten La Zona’nın temel varoluş sebebi bu. Ancak belki de beraberinde çift taraflı bir eleştiride de bulunmuş sayılabilir ki sanırım filmin o kısmı izleyenin zihninde daha dolaylı bir yol izlermiş gibi görünüyor. Yani azınlık olan zenginin gücü ile, çoğunluğa sahip fakirin güçsüzlüğü arasındaki bariz tezat. Fakat kendi ülkemizden biliyoruz ki bu tezatlık sorgulanamaz bir dokunulmazlığa sahip değil.

La Zona, cinayetle sonuçlanan bir ev soygunu sonrası yaşananlarla belli bir örnekten çok yönlü çıkarımlar elde etmeyi/ettirmeyi başaran bir tokat. Fakirliğin etrafını kuşattığı elit bir bölge olması itibariyle daha önce yaşadığı kötü tecrübelerin de etkisiyle kalın duvarlar, güvenlik kameraları, güvenlik görevlileri ile önlemini almış, refah içinde, fakat oldukça huzursuz mini bir uygarlık. Bunun yanında kendi içinde oluşturduğu demokratik bir yapılanmayla apartman veya site yönetimlerinin doğal işlevlerini yerine getirme düzenini de oturtmuş. Bunlar gayet doğal. Hatta demokratik yapılanması dışında dışarıdan gelebilecek tehlikelerin ciddiyetine olan farkındalığından ötürü tartışmaya açık bireysel silahlanma durumu bile makul bir savunma şekli sayılabilir. Fakat La Zona ileri gelenleri, demokrasi kılıfı içinde kendi katı kurallarını oturtma adına sınıfsal ırkçılığa varan tutumlarıyla rahatsız ediciler. Özel hayatlarına yapılan tecavüzleri kanuni yollardan halletmek yerine kendi insan avları için organize olmayı seçiyorlar. Çünkü kanun kuvvetlerinin bile etkisiz kaldığı bir hak arayışı, o hakkın bulunamaması ile çoğu kez aynı anlama geliyor.
 
 
İçinde bürokratların da ikamet ettiği özel bir sitede bu hak arayışının yasalar yoluyla aranmıyor olması da çok anlamlı. Zengin, fakir, hatta iktidarı temsil eden bireylerin kendisinin bile bürokrasinin hantallığından, suçluların doğru dürüst cezalandırılmamasından, yasaların yeterince caydırıcı olmamasından şikayetçi olduklarına tanık oluyoruz. Varoşlar nasıl kendi yazılı olmayan kanunlarını mahallelerine yayabiliyorsa, La Zona burjuvaları da göze göz, dişe diş ilkeleri ile kendi çöplüklerinde kendi adalet anlayışlarını yerleştirebiliyorlar. Her iki tarafın da kafasına göre hareket edebilmesinin kolaylığı, yasaları ve onun uygulayıcısı olan polisleri de devre dışı bırakıyor. Üstelik para ve iktidarın gücü sadece kurumsal bazda değil, filmdeki idealist dedektif Rigoberto’yu yıldırdığı gibi bireysel çabaları da devre dışı bırakıyor.
 
Öte yandan “adalet parası olanlar içindir” düşüncesine sarıp sarmalanmış yoksul kesimin insanca yaşama hakları ile La Zona ahalisinin de şikayetçi oldukları “adaletin istedikleri şekilde tecelli etmeyişi” düşüncesi ne de güzel çakışıyor. Hiçbir kesime yaranamayan kanun ve hükümlerin “adalet” olarak tanımlanması da çok ironik. İster sırça köşklerde, ister gecekondularda yaşasınlar, insanlar için adalet kavramı hiçbir zaman tam manasıyla yerini bulmamıştır zaten. La Zona benzeri yerleşim alanlarında yaşayanların adalet, hak, hukuk ile daha yakın temasta olduğunu düşünürüz hep. Gecekondu sorunu da başlıbaşına bir inceleme konusu. Fakat esas olan gecekondu ile La Zona gibi uydu kent, studio city tipleri arasındaki refah uçurumunun orta yolunun bulunamayışı üzerine gelişmekte olan toplumları yönetenlerin sadece lafta kalan veya ufak tefek göz boyamalarla idare edilen kurnazlıkları. Çünkü bu çatışmanın sebebi elbette ki yıllar boyu sürdürülen yanlış global ekonomik politikalar ve oy toplamadaki zekasını ülke yönetiminde kullan(a)mayan politikacılar. İnsanların istedikleri yerde insanca yaşama hakları olduğunu kabul etsek de, kontrolsüz göçün ve kırsalı öldüren ekonomik iktidarsızlıkların sebep olduğu gecekondu kavramını kabullenmek zorunda kalmak çok kötü. Varoşların oy potansiyeli düşünüldüğünde oralara istif edilmiş insanların birçok yönden sömürüldüğü gerçeği unutulmamalı.
 
İşte o varoşların oylarıyla La Zona standartlarına kavuşan politikacı tipinin, kendini onlara karşı korumaya alma, onlara yapılan adaletsizliklere bırakın göz yummayı, ön ayak olma ikiyüzlülüğünün adıdır politika. Sorun sadece bu sayede kendi silahıyla vurulmuş konumuna düşen yoksul gecekondu insanlarının sorunu da değil. Eğitim, sağlık, kültür, adalet yönünden yoksun veya eksik büyüyen bu toplulukların ülke geneline yayılan suça, cehalete, yozlaşmaya önemli katkıları olduğu da bir gerçek. Artık bir yerden sonra sorun zengin-fakir ayırt etmeden herkesin sorunu oluyor. Büyük şehirlerin artan suç oranları, işsizlik, kontrolsüz kentleşme, nüfus artışı, kültür ve insan erozyonu hepsi zincirleme trafik kazası gibi birbirine giriyor. Bildiğimiz anlamda gecekondular zamanla çok katlı gecekondulara dönüşüyor. Bu sömürüden beslenen siyasi iktidarlar ve kaymak tabaka da La Zona cumhuriyeti gibi kendilerini yasalar üstü görüp istedikleri gibi at oynatabiliyorlar. Ama tüm bunlardan zengin olsun fakir olsun her şekilde etkilenen hep insanoğlu oluyor.
 

 Film olarak La Zona’nın ekonomik, siyasi, sosyal yönden kıskaca aldığı insanların dramı da her iki yakadan izleyeni kıskaca alıyor. Olayın bireye yansıyan boyutu çok sarsıcı. Fiilen cinayeti işlemese de olaya karışmış olan ve diğer iki arkadaşı La Zona’lılar tarafından öldürülen genç Miguel ile, La Zona sakini zengin çocuğu Alejandro’nun yollarının kesişmesi, doğuştan elde edilen farklı statülere sahip bireylerin, şansın ve şanssızlığın hayatın her evresinde kolayca yan yana gelebildiğini, birbirlerinin hayatlarında önemli rol oynayabildiklerinin ispatı. Farklı sınıflara mensup iki ergen üzerinden tek mesaj iletiyor veya ergen masumiyetinden hareket ediyor gözükse de, hem Miguel’in cinayet işleyen arkadaşlarını, hem de Alejandro’nun La Zona’daki insan avını bir oyun gibi algılayan yaşıtlarını da hesaba katarak ergen-yetişkin farkı gözetmeden, özünde insan olanın birbirlerini algılayış biçimleri ile bir enerji yaratıyor film. La Zona’dan canlı çıkmanın zorluğu sadece orada saklanmak zorunda kalan, polise teslim olmayı isteyecek kadar çaresiz Miguel’in kimliğinde vurgulanmıyor aslında. Alejandro’nun ebeveynleri ile birlikte birkaç sağduyulu La Zona mukiminin de içinde yaşadıkları sistemden hoşnut olmamaları La Zona’yı bütünüyle burjuva çetesi tarafından idare edilen bir site yapmıyor. Ama çoğunluk kendi içinde vicdanı da asimile ediyor. Kapitalizmin insanlara dayattığı onlarca şeyden biri de bu değil midir?

Fakat esas acı olan, sistem memnuniyetsizliği ve tek tük vicdani rahatsızlığa rağmen, La Zona sisteminin iç bünyesinde hunharca çözdüğü problemler sonrası değişen bir şeylerin olmaması. Yani Miguel’in suçunu itiraf edip özür dilediği kamera kaydını izleyen Alejandro’nun babasının veya kazara güvenlik görevlisini vuran yaşlı adamın vicdani çırpınışları da kendi kendine eriyip gidiyor. Özel mülkiyet sahipleri bir süre sonra iyice çığrından çıkıp “özel adalet”e başvuruyorlar. Kanunların işe yaramadığı yerde belki başka çare de kalmıyor. Fakat o kadar karmaşık bir döngü ki, “ben adaleti sağlıklı biçimde sağlayabilirim” diye sağduyulu bir kanun koruyucu bile yıllar boyu emek verdiği adalet sistemi tarafından susturuluyor. Hayat herkes için kaldığı yerden devam ediyor. Yaşadığımız, tanık olduğumuz veya TV’de gördüğümüz cinayetler, linçler, kapkaçlar, banka hortumlamalar, politik suçlar, rüşvetlerle devam ediyor. Elimizde kalan tek vicdan temsilcisi olan Alejandro’nun insan olarak yapması gerekeni yapıp, vatandaş olarak yapmaması, köşe başında karnını doyurması gibi devam ediyor. Devam etmesi gereken şekilde etmese de…