30 Haziran 2008 Pazartesi

May 18 (2007)


Yönetmen: Ji-hun Kim
Oyuncular: Sung-kee Ahn, Bong-gi Baek, Jong-hak Baek, Lee Byeong-Hyeon, Lee Chang-min, Hyo-Seob Eom
Senaryo: Sang-yeon Park

1979’da suikaste uğrayan Park Jung-Hee'den sonra demokrasinin geleceği sanılırken Aralık ayında Jeon Doo-hwan askeri bir hükümet kuruyor. Bu hükümet, 1980 Mayıs’ında öğrenci hareketlerini bastırmak için üniversite öğrencilerini ve göstericileri tutuklamaya başlıyor. Üstelik bunu “savaş hali” ilan ederek yapıyor. Kayıtsızca halka düşman muamelesi yapılıp, üzerlerine ateş açılıyor. 200 küsür insanın öldüğü, çok sayıda yaralı ve kaybın yaşandığı Güney Kore’nin yakın tarihindeki böyle mühim bir dönemi, her ne kadar özen gösterilmiş bir prodüksyonla çekilmiş olsa da oldukça sığ, klişe, hatta kimi yerlerde çocukça anlatan zayıf bir senaryosu var. Cunta döneminin harareti resmedilirken araya serpiştirilen yapış yapış komedi, filmin bana göre sürekli ayakta tutmak zorunda olduğu dram ambiyansını dengelemek mi istemiş belli değil. Zaten ortada fazla dengelenebilecek sağlam bir dram da yok. Öğrenci kardeşiyle yaşayan saf bir taksi şoförü, onun hoşlandığı kız, kızın asker emeklisi babası ve tüm varlıkları palyaçoluktan ibaretmiş izlenimi veren birkaç gereksiz karakter üzerinden bu elim olaylara bakmak istenmiş.

Güney Kore sineması dram ve komedi unsurlarını başarıyla kaynaştıran örneklerle dolu. Ama May 18 gibi bu iki tür arasında ani dönüşler, abartılı ve samimiyetsiz karışımlar yaratanlar da yok değil. Kritik bir yakın tarih gerçeğini vasat bir dram, dümdüz karakterler ve çapsız bir komediyle karıştırıp heba etmek de başarı sayılır aslında. Güney Kore’de hasılatın gözüne vurmuş olması ayrı bir şey tabi. Biz olaya ne kadar sinema yönünden bakıyorsak, onlar da kendi kadersiz geçmişlerine daha romantik biçimde bakıyorlar ne de olsa. Lakin yönetmen yönünden pek sıkıntı olmasa da, özellikle iyi bir senaryoya ihtiyaç duyan bir yapım olduğu da gerçek.

27 Haziran 2008 Cuma

Truands (2007)


Yönetmen: Frédéric Schoendoerffer
Oyuncular: Philippe Caubère, Benoît Magimel, Béatrice Dalle, Olivier Marchal, Mehdi Nebbou, Alain Figlarz, Ludovic Schoendoerffer
Senaryo: Frédéric Schoendoerffer, Yann Brion
Müzik: Bruno Coulais

Claude Corti, yaşlanmış olmasına rağmen hala gücünü korumaya devam eden bir mafya patronudur. En güvendiği adamı olan Franck, Corti'nin sağ kolu gibi görev yapmaktadır. Fakat bir gün bulaştığı bir iş yüzünden Corti hapse girmekten kurtulamaz. Hapiste kalacağı birkaç ay içerisinde işlerini yürütmesi için herşeyi Franck'e bırakır. Ama Franck, Corti'nin düşmanlarıyla işbirliği yapmakta gecikmez.

Karmaşık iş ilişkileri, çıkar çekişmeleri, güç gösterileri ile sarmalanmış bir mafya hikayesi olan Fransız yapımı Truands için esasen bir hikayesi olduğunu söylemek doğru değil. Yeraltında hala korkulan ama artık yaşlanmış bir mafya babasının güven bunalımını, dost bildikleri ve düşmanlarından oluşan bir kabile çemberinde işlemeye çalışmış. Kurt kocayınca alemin maskarası olur misali nereden vurulacağını kesiremeyen yaşlı Corti hapse düşünce ardından çevrilen dolapları, o dolapları çevirenlerin çevirdiği başka gereksiz dolapları da anlatmak suretiyle içinizi şişirebilir. Sert bir üslubu var. Ama aslında bu o kadar üçkağıtçı bir sertlik ki, bariz biçimde şiddet görme beklentisindeki izleyiciyi avlamak adına birçok yaratıcı (!) sahneyi sıraya dizmesine rağmen hemen hiçbirinde beklenen etkiyi uyandırma başarısı gösteremiyor. En azından benim üzerimde gösteremedi diyelim.

Durmadan iş bağlayan, birilerini öldüren, birbirlerinin kuyusunu kazan, bunun yanında bol miktarda fahişe tüketen özelliksiz suç insanlarını izlemek sık sık bunaltıyor. Peki toplamda mesele nedir? "Bu alemde kimseye güvenmeyeceksin!" Bunu bırakın herhangi bir mafya filmini, mafya parodileri bile söylüyor zaten. Sözde ekstrem ama aynı zamanda erkeğine bağlı bir Béatrice Dalle’i bile her yönden harcamışlar. Mafya, şiddet, kan, seks olsun da yüzeysel olsun diyenler için ekmek arası sayılabilecek bir film diyerek konuyu bağlayalım. Fakat şahsen The Sopranos’un herhangi bir bölümünü şu koskoca 105 dakikaya değişmem.

24 Haziran 2008 Salı

Déjà Vu (2006)


Yönetmen: Tony Scott
Oyuncular: Denzel Washington, Paula Patton, Val Kilmer, James Caviezel, Adam Goldberg, Bruce Greenwood, Elden Henson
Senaryo: Bill Marsilii, Terry Rossio
Müzik: Harry Gregson-Williams

Yaşanmış bir anın, tekrar yaşanıldığının sanılması veya yaşanıldığı sanılan bir anın tekrar yaşanmasına “Deja Vu” dendiğini biliyoruz. Garip bir beyin faaliyeti. Farkında olunmayan zihin yorgunluğu sonucu beyinin kısa devre yapması olarak da bilinir. Bu kısa devre, beyinin iki lobundan birinin çok az bir saniye farkıyla algıladığı şeyi, diğer lobun o saniye farkıyla geç algılamasından kaynaklı bir durum olarak açıklamak mümkün. Bu durumda, hiç kıyısından bucağından bile geçmediğimiz olayları sanki başımıza daha önceden gelmiş gibi algılama yanılgısına düşüyoruz. Çoğumuzun başına gelmiştir. Zaten beyni olan birinin başına gelmemesi mümkün değil. “Yok, ben hiç yaşamadım” diye düşünenler de yanılıyor. Sadece anlık bir durum olmasından ötürü deja vu o kişinin beyni tarafından kesin olarak tanımlanamıyor. Bu durumda sürü psikolojisinden kendilerini soyutlamak için yemin billah yaşamadım diyorlar. Tanımlayabilenler de bunu bir mekandan, filmden, şarkıdan, insandan, olaydan çıkarımlarda bulunarak yapıyor. Fakat bunu abartanlar da oluyor her zamanki gibi.. İşi reenkarnasyona kadar götürme, o anı sahiden yaşadığına, hatta o küçücük andan kendine yepyeni bir hayat senaryosu yazmaya kadar uzanıyor. Öteki taraf hakkında iyimser komplo teorileri üretmek, çürüyüp gitme korkumuzu hafifleten bir refleks iken, yaşanan o küçük deja vular ruhumuzda mistik bir pozitif etki yaratıyor.

Elinizdeki filmin adı Deja Vu olunca bu bağlamda beklentiler de artıyor haliyle. Şahsen benim beklentim Tony Scott-Danzel Washington ikilisinin Crimson Tide ve Man On Fire sonrası üçüncü ortaklığının cazibesine yönelikti. Hemen hemen okuduğum tüm eleştirilerde yerden yere vurulan Deja Vu’yu toplamda beğendiğimi söylemekten korkmuyorum. Bu beğeni, hani “herkesin beğendiği bir filmi beğenmeyip eleştireyim” veya tam tersi, “ezici çoğunluğun rezil ettiği bir filmi sevmiş görünerek ne kadar orijinal bir insanım ben Allahım!” snobluğu değil.. Bunu boyalı basında yapan onlarca eleştirmen var zaten. Akranlarından geri kalmamak adına kendini Sepultura’yı sevmeye şartlandıran, ıkına ıkına dinleyip kendine eziyet eden yeni yetme rocker zihniyetine benziyor. İtiraf edeyim, Scott-Washington birlikteliği filme tav olmamın başlıca nedeniydi. Hele de üslubuyla, tekniğiyle, senaryosuyla ve finaliyle şahsi başyapıtlarımdan bir olan Man On Fire’dan birkaç yıl sonra ikiliyi tekrar bir arada görünce heyecan yaptım. Deja Vu, otomatikman 2-0 önde başladı maça.. Peki tarafımdan torpilli Deja Vu nasıl bir film? Şimdi buna benzer bir torpille maça çıkıp tarihi fark yiyen bir sürü film sayabilirim. Kendi torpilim kendi işime yaramamıştı. Neyse, kısaca Deja Vu’ya ya iyi diyeceğiz, ya da kötü. İkisinin ortası yok kanımca.

Filmi hallaç pamuğu gibi atan eleştirilere bir sözüm yok. Kendilerine göre haklı ve makul sebepleri var. Çünkü Deja Vu, “yok daha neler” kulübünün bir üyesi. Geçmişe dönmeyi mümkün kılan, insanların mahallelerine, evlerine, odalarına girebilen, en ince ayrıntıları bile gösterebilen, geçmişte istenilen bir zaman aralığında, istenilen bir kişiyi takibe alabilen, hatta fiziksel transferi bile mümkün kılabilen uydu bağlantılı bir güvenlik sistemine inanmak gerçekten çok zor. Zaten bence Deja Vu’nun en önemli sorunu da bu inanç problemi. Eğer o problemi kafadan silip filmin başına oturursanız (ki tekrar edelim bu oldukça zor) kendi sci-fi duruşu içinde çok tutarlı sayılabilir. Onun tutarlılığına vakıf olabilmek için ise uzun uzun anlatılan bazı teknik detayların altında buzağı aramayacaksınız tabi. Hayal ürünü de olsa kafa karıştıran kimi teknik mazeretleri ve fantastik açıklamaları onu bu mantıksızlık sınırı içinde tutarlı konuma getiriyor bir yerde. Esas zorluk, Deja Vu’nun kendini ciddiye alan bir dram olmasından kaynaklanıyor. Back To The Future serisi gibi komedi-macera üniforması giymediğinden, Back To The Future’ın tadını mantık, tutarlılık aramaksızın çıkaranlar, Deja Vu’ya kızıp, “yok artık bu kadar da olmaz canım” diyebiliyorlar. Çünkü bu bir komedi değil. Zamanı geriye alan uzaktan kumanda fantezisini izleyince paçalarımızdan mantık akıyor ya! İşte bu önyargı-arkayargıları bir kenara koyabilir ve Deja Vu’ya ikna olmaya biraz gayret gösterebilirsek bilemiyorum. Ben yaptım oldu.  Scott’un müthiş tekniği, Washington’un ekranı dolduran, güven veren oyununun da gazıyla mantık tepesini aşınca olgun ve sıkı bir macera düzlemine girmeniz de mümkün.


Bir sahne var. Mesajı var mıydı bilmem. Ama sanki bir şeyler aldım o sahneden: Boğazına kadar teknolojik detaya batırılan ajan Doug Carlin, büyük monitörde gözünün bir yerlerden ısırdığı Claire’i görür. Ve o kadar tekno çılgınlığı arasından sızan ince ruhu, saf güzelliği sezer. O ruhu doğrudan vermek, sıradan aksiyonların adeti değildir pek. 11 Eylül çağrışımlı trajik bir terör eyleminin sorumluluğunu beklenildiğinin aksine bu kez doğuya değil, kendi muhafazakar milliyetçiliğinin yıprattığı bir asker eskisine yükleyen, bu sayede deja vu misali özeleştiri çarklarını döndüren bir film. Bilim kurgu yönü ile terör üzerine söylenmek istenenlerin kopukluğu göze batabilir, kabul etmek lazım. Ama verilmeye çalışılan mesajların içinde doğrudan sulandırılmış vicdan saldırıları görmediğim için de mutlu etti. Hem bu mesajlar, filmin merkez üssü olan fantastik buluşun önünü de kesmiyor.Artık filme kan ısınması başlayınca, o buluşun birgün gerçekleşmemesi için bir neden olmadığını da düşünmeye başlıyor insan. Yakında yemek bile pişirebilecek cep telefonlarının hayatımıza girişinden bu yana 50 yıl geçmedi ne de olsa.

Ayrıca Deja Vu gibi bir film, bizim de zaman zaman yaşadığımız o deja vuların gerisindeki ayrıntıları kendi senaryosu aracılığıyla ve bence gayet düzgün bir polisiye zeka ile anlatarak yıkılmıyor, ayakta duruyor. Bizim deja vuların gerisinde ne var acaba? Mesela yolda yürürken bir bakıyorsunuz şık bir Chavrolet. Hop deja vu! Meğer önceki hayatınızda kraliçenin görevlendirdiği son model bir ajan olarak size tahsis edilmiş son model bir arabaymış zamanında. Önceki hayatınızda çırak olarak üç kuruş maaşla sanayide kir pas içinde çalışırken tamirhaneye gelen ve sizin tamir etmek zorunda kalacağınız bir araba olacak hali yok elbette. Hepimiz aslında yılmaz savaşçıların, kralların, dük ve düşeslerin reenkarnesiyizdir ya hani! Kanalizasyon işçileri ve ahçı yamakları geri dönmüyor herhalde.. Reenkarnasyona zıplamış olduk, fakat deja vu ile olan akrabalığını geride kalan satırlarda vurguladığımız kabullenememe duygusunun hakimiyeti, bir aptalın kendini abdal sanmasına da sebep oluyor.


Ağabeyi Ridley Scott’ın aksine Tony Scott da hep farklı bir kumaş olduğunu düşünmüşümdür. Bir sürü favori filmimin yönetmenidir. Hollywood normlarında filmlerin gediklisi olsa da onun aksiyon anlayışındaki hikayeye sadakati, kurgu oyunlarını, ışık ve filtre titizliğini, insana film izlediğini iliklerine kadar hissettiren sağlam sanatını çok beğenirim. Bu biraz hafif kaçtı. Hayranım!. Danzel Washington-Gene Hackman (Crimson Tide), Gene Hackman-Will Smith (Enemy Of The State), Bruce Willis-Damon Wayans (The Last Boy Scout), Robert De Niro-Wesley Snipes (The Fan) gibi siyah-beyaz ikililerle müthiş kimyalar tutturduğu gibi (mesela Anthony Hopkins-Chris Rock siyah-beyaz-ikili-kimya faciası, Joel Schumacher kedisinin Scott Ciğercisi önündeki acıklı miyavlamaları gibidir) son dönemler ara verdiği bu kombinasyonlara karşın yine iyi oyuncuları çok parlak karelerine sığdırarak spotları onlar üzerine çeviriyor.

Scott filmlerinin ele avuca sığmaz temposu içinde bile çoğu oyuncunun etkili performans anlarına şahit olmuşumdur. Tamam, ağabey Ridley, Tony’ye nazaran filmografi olarak daha olgun, daha görkemli işlere imza atmış, sanatsal bazda daha saygın bir kariyer edinmiştir. Ama Ridley’nin kendisinden 7 yaş küçük 63 yaşındaki kardeşi Tony’nin, ağabeyine göre daha genç kalmış ihtiyar delikanlı tarafını seviyorum ne yapayım! Gönlümde The Hunger, True Romance, Domino, Man On Fire veya Spy Game’i tekrar izlemek yatıyor. Danzel Washington bununla beraber izlediğim üç Scott filmiyle daha da güzelleşen bir adam. Adamın alnında “aktör” yazıyor. Kimbilir onun kaç filminde kendimi sevdiğim bir dersi dinliyormuşcasına dikkatle izler vaziyette bulurum. Washington yanında yıllar geçtikçe olgunlaşan bir Val Kimler da var. (Top Gun’dan sonra ikinci Tony Scott filminde). Deja Vu’da ne akar, ne de kokar “good guy” bir ajan tiplemesi sunuyor. Kötü adamımızın James Caviezel olması da benim için bir başka cazibe köşesi. “İsa da olurum, terörist de” şeklindeki bir aktörlük kariyeri taşıyabilecek belki de en çift manalı yüzlerden birine sahip Caviezel, Deja Vu’da yine iyi taşıdığı kötücül karakteri ile sonlara doğru biraz olsun Washington’dan rol çalmaya yeltenen tek isim.

Eleştirmenler Deja Vu’yu gözden çıkarmış olabilir. Ama ben filmi sevdiğim diğer Tony Scott DVD'lerimin arasına koydum. Scott-Washington haricinde diğer iyi oyuncuları, çılgın fikri ile paralel evrenle dans etmek isteyen senaryosu ve bence antolojilere geçmesi gereken sıra dışı araba takip sahnesiyle Deja Vu’yu sevdim. Bir daha kendisiyle ne zaman deja vulaşırız bilmem. Sorarlarsa beğendiğimi söylerim. Ama özellikle izleyin diye de tavsiye etmem. Bu yazı da aramızda kalsın.


- Kimsenin inanmayacağını bile bile birine dünyanın en değerli şeyini anlatmak zorunda kalsan ne yapardın?

- Denerdim.

19 Haziran 2008 Perşembe

Lost In Beijing (Ping guo) 2007


Yönetmen: Yu Li
Oyuncular: Tony Leung Ka Fai, Bingbing Fan, Dawei Tong, Elaine Jin, Meihuizi Zeng
Senaryo: Yu Li, Li Fang
Bir masaj salonunda çalışan Liu, kovulan iş arkadaşını teselli ettikten sonra sarhoş bir şekilde geldiği işyerinde patronu Lin’in tecavüzüne uğrayınca, temizlik işçisi kocası An Kun da dışarıda cam silerken olayı görüp yanlış anlayınca işler karışıyor. Daha ne kadar karışabilir derken Liu hamile kaldığını öğreniyor. Daha ne kadar karışabilir, bebek kocadan mı, patrondan mı derken zengin patronun karısı Wang Mei de Liu’nun kocasının adil bir intikam almasına izin veriyor. Çocukları olmayan Lin ve Wang Mei çifti, Liu’nun karnındaki bebeği satın almak için Liu ve An Kun ile anlaşma imzalıyorlar. Devamında da bebeğin gerçek babasının, gerçek ailesinin, gerçek sahibinin kim olduğu üzerine dramatik temellerini bana göre tam oturtamamış, zaman zaman gayri ciddi üslubu ile inanılırlık sorunları olan bir Çin filmi. Yine ismiyle kendisini bağdaştırma güçlüğü çekebileceğimiz film, dram türüne daha hakim bir senaristin ellerinde çok daha dokunaklı olabilirmiş sanki. Plot olarak sağlamlığını, Beijing’de kaybolma hissi ile yoğurmak suretiyle daha koyu renkte verebilir, bu tip karmaşık ilişkiler yumağının içinden çıkabilmek için karakterlerini daha ikna edici kılabilirdi. Şu olabilirdi, bu olabilirdi. Neticede olduğu şey, Lost In Beijing isminin altına girip, onu kaldıramayan, hayatın içinden bir hikaye olduğunu hissettirmesine rağmen o hikayenin hakkını tam manasıyla veremeyen nitelikte bana göre.

17 Haziran 2008 Salı

One Way (2006)


Yönetmen: Reto Salimbeni
Oyuncular: Til Schweiger, Lauren Lee Smith, Stefanie von Pfetten, Sebastien Roberts, Art Hindle, Michael Clarke Duncan, Eric Roberts, Kenneth Welsh, Ned Bellamy
Senaryo: Reto Salimbeni
Müzik: Stefan Hansen, Dirk Reichardt

New York
’un en ünlü reklâm ajansının çapkın ve başarılı yöneticisi olan Eddie patronunun kızı Judy ile nişanlıdır. Eddie bir sabah özel sekreteri ve arkadaşı olan Angelina’nın, Judy’nin kardeşi olan Anthony tarafından tecavüze uğradığını öğrenir. Kendi kusursuz imajını korumak ve evlilik plânının tehlikeye girmemesi için mahkemede Anthony lehine yalan ifade vermek zorunda kalır.
 
Trajik bir tecavüz sonrası gelişen olaylar zincirinde sadakat, ihanet, adalet, intikam, vicdan, yalan kavramlarını cinayete kadar uzanan düzlemde ele almaya çalışan Alman yapımı bir film One WayNew York’ta Amerikan ağırlıklı bir kadroyla İngilizce çekilmiş olmasının da getirisiyle, kimi yerlerde İngiliz olmayanların hazırladığı İngilizce eğitim setlerindeki aksanlara benzer konuşmaları çağrıştırması, ayrıca özensiz sayılabilecek müzik kullanımı ile iticilik yaratabiliyor. Fakat masaya yatırdığı meseleleri ortalama ve üzeri seyirciye benimsetmekte neredeyse hiç sorun yaşamıyor.

Entrikaları, iyi ve kötü karakterleri, dönüşleri, kırılmaları ve sürprizleriyle alışıldık dramatik gerilimlerden çok üstün bir yanı olmamasına rağmen, baştan sona saat gibi işleyen temposu ve dolaysız anlatımıyla konusundan ne bekleniyorsa hemen hepsini yerine getirmekte. Dolaysız anlatımdan, tecavüz, ihanet, cinayet kavramlarını elinden geldiği, dilinin döndüğü ölçüde sert davranmasını kastetmekteyim. Ambalajına rağmen belki de bu tavrıyla aslında Hollywood yapımlarından bir nebze ayrılıyor. En azından ciddiye alınmak istediğini beyan eder nitelikte. Ahlaki çapraz atışlarını, bir rahibeye yalan ifade verdirtmeye kadar ileri götürebilecek kadar insani hedeflere nişan aldığını söylemek gerek. Nişan almak ve vurmak ayrı şeyler bu arada. Elbette bırakalım vurmayı, nişan almaya bile tenezzül etmeyen onca yapım gördük. Yukarıda saydığım ağır kavramları anne, baba, evlat, kardeş, arkadaş, metres rolleriyle eşleştirme, bazılarına birden fazlasını yükleme yönünde bir kararlılık sergiliyor.


Ancak kağıt üzerinde başarılı olduğu bu dağılımı ete kemiğe büründüren oyuncu seçimi ile oyuncu yönetimi aynı başarıyı her zaman gösteremiyor. Fazla düz, boyutsuz ya da temsil ettiği değeri tam idrak edememiş, bir an çok iyi, bir an eğreti oyunculuklar izliyoruz. Fakat söz konusu değerler ve onların karakterlere pay edilmiş inişli çıkışlı senaryo görevleri çoğu kez oyuncuların performanslarının da önüne geçmiş. Mesela ihanet, yalan, vicdan gibi ağırlıkları sırtına yüklemiş Eddie karakteri, Til Schweiger ne kadar düz veya fazla yakışıklı da olsa, sınırları belli bir oyunculuk da gösterse bir şekilde ayakta kalabiliyor. Keza tecavüze uğrayan Angelina, tecavüz eden Anthony, ihanete uğrayan Judy için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Kimi Ferzan Özpetek filmlerindeki sadece yakışıklı, sadece güzel, sadece şık ve bakımlı karakterlerden de bu yüzden farklı görünebiliyorlar gözümüze. Kısaca oyuncuları boyutlandıran şey oyuncuların kendisi değil, bu kritik konu başlıklarını oluşturan değerler ve onların işlenişi oluyor çoğu zaman.

Filmin dönüm noktalarında benimsediği üslup sert olunca, izleyenin adalet beklentisi, vicdan muhasebesi, intikam arzusu da keskinleşiyor. One Way işte bu keskin beklentileri yine o dolaysız tavrı ile bilemeyi beceriyor denebilir. Göze göz, dişe diş anlayışıyla yürekleyi soğutma yolunda ısrarlı. Sanatsal kaygılardan ziyade dramatik gidişatına uygun şekilde çizdiği rotasından da fazla şaşmadan orta yolu bulmuş finaline doğru ilerliyor. Oyunculuğu yanında yapımcı ve yönetmen olarak da çalışmalar yapan Til Schweiger, yönetmenliğini, yapımcılığını yaptığı, başrolünü üstlendiği çok beğendiğim Alman bandıralı romantik komedi Barfuss filmi ile aynı adı taşıyan yapımcılık şirketine çektirdiği One Way ile yine prodüksyon açısından temiz bir iş çıkarmış. Kendi adıma Hollywood’un sunduğu New York atmosferinden ziyade filmde daha Euro bir hava sezdiğimi de belirteyim. Fazla tanınmamış çekirdek kadro yanında Eric Roberts, Art Hindle, Ned Bellamy gibi gözden düşmüş aktörler ile birlikte kısa ve ilginç bir rolde devasa insan Michael Clarke Duncan’ı da izlemek mümkün. Artıları eksileriyle One Way, fırsat verildiğinde pek bir şey kazandırmadığı gibi kaybettirmeyecek, yaşattığı ikilemleri sıkmadan ve sonunu görmek isteyecek biçimde elden geçirmış bir film. Sinemaya taze bir kan sağlamamış da olsa, tecavüze uğramış bir kadının “kendimi yine sevmek istiyorum” seslenişine uygun bir zemin hazırlayabildiği için bile boş beleş bir film sayılmaz.

14 Haziran 2008 Cumartesi

El Custodio (2006)


Yönetmen: Rodrigo Moreno
Oyuncular: Julio Chávez, Osmar Núñez, Marcelo D'Andrea, Cristina Villamor, Elvira Onetto
Senaryo: Rodrigo Moreno
Müzik: Federico Jusid

El Custodio yalnız bir film. Bir bakanın yakın koruması olan Rubén’in yalnızlığı aslında hiç de yeni değil. Zaten yalnızlığın eskisi yenisi olur mu, onu da bilemiyorum. Gece gündüz koruduğu bakanın hep bir adım arkasında ya da kapısında. Bakanın eşini işe bırakıyor, sonra metresine götürüyor, onun şımarık kızının, hatta onun erkek arkadaşının özel şoförlüğünü yapıyor. Kendine kalan zamanlarda karakalem çizimler yapıyor, obsesif ve geveze kızkardeşi ile ilgileniyor, parasıyla renksiz bir cinsel hayat satın alıyor. Kağıt üzerinde çok çekici duran bu hikaye, bence ne yazık ki kağıt üzerinde kalıyor.

Filmi anlamak için belki önce koruma mesleğini anlamak gerek…diye düşünmeye bile gerek bırakmayan bir film. Korunanları zaten biliyoruz. Halk veya onun temsilcileri tarafından getirildiği konumda, sınıf atlayıp halkla arasına mesafe koyanlar diye biliyor olsak da, kimi zaman o halkın düşmanca tavırlarından, yakınlık kurma çabalarından, aptalca sevgi gösterilerinden çekinen insanlar diye haklı bir saptama da yapabiliyoruz. Fakat koruyanların korunanlardan daha enteresan bir konumları olduğu kesin. Bir kere bu meslek teknik gereksinimler dışında yoğun miktarda sabır, sadakat ve dikkat gerektiriyor. Bir başkasının gölgesi olmak, onun omuzları üzerinden dünyayı görmek, onun için gerektiğinde hayatını feda etmek. Kulağa aşkın tarifi gibi geliyor. Eğer işin içinde sevgi, saygı, sadakat yoksa bu saydıklarımız ancak para için yapılır. Para için hepimiz sabrediyoruz, ama böyle bir meslek için canını ortaya koymanın anlaşılabilmesi uzun yollar katediyor. Bu koruma işi, koruyucunun sempati, empati, telepati kuramadığı biriyle olunca koruyanı kim koruyacak diye düşünüyor insan.



El Custodio’yu yazan-yöneten Rodrigo Moreno, özünde malzemesi bol bir karakter tasarlamış. Ama bence aynı tasarımı anlatımda hiç beceremiyor. Kendi dizayn ettiği Rubén’e sinemasal açıdan o kadar haksızlık ediyor ki, yenir yutulur cinsten değil. Aktör Julio Chávez’in hayat verdiği koruma Rubén, sessizliği, donuk bakışları, saygılı, şüpheli ve düşünceli duruşuyla harika bir anti-kahraman olarak işlenmeyi bekliyor. O Rubén ki, tasarım olarak artık Moreno’nun elinden çıkmış, bağımsız bir ruh olmuş.. Ama o Moreno ki, bu tasarımını kendi silik, zayıf ve sıkıcı senaryosunun tepesine koymuş. Bağımsızlığını elinden alıp, kendi bağımlılığına kurban etmiş. Manalı manasız bakışlarıyla bile bir sürü şey anlatan Rubén, en trajik anti-kahramanlardan biri olup, yer altı sinemasında etkisini uzun süre koruyabilecek bir figür olacakken, Moreno bu adamı iç bayıcı, uzun ve gereksiz planlarına hapsetmiş.

Tabiî ki The Bodyguard veya aksiyon canavarı bir ucube beklemiyoruz. Ve tabii ki bir karakter, yazar/yönetmeninin yorumuna mahkumdur. Herkesin onu ve hikayeyi sevme zorunluluğu yoktur. Rubén’in boyutlarıyla oynayıp, onu oyuncak ettiğinde Moreno gibilerin derdi bizi gerebiliyor işte. “Önemli bir politikacının koruması işine o kadar bağlıdır ki, kendi kimliğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır” diyor sinopsiste. İyi güzel de, o kayboluşu bize bu senaryo, bu olay örgüsü ile mi anlatacaktı? O bir sürü şey söyleyen bakışların anlatması elzem hissiyatları yerine, Moreno sıkıcı sekanslarla bizi Rubén’in rutinine uydurmaya çabalıyor. Uzun uzadıya kapıların önünde bekletiyor, gereksiz bir Çin lokantasına götürüyor, orada saçma sapan bir karaoke dinletiyor, kızkardeşinin çok konuşan ama hiç bir şey anlatmayan gevezeliği ile eziyet ediyor, bakanın kızını gezdiriyor, arabada da saçmalamayı sürdürüyor, makara makara film harcıyor.

Minimalist yapısıyla derdini çok iyi anlatabilmiş nice film gördük. Ama içinde Rubén’in olduğu bir film öyle değil işte. Onunla ilgili söylenmesi, yaşanması gereken etkileyici yalnızlık parçacıkları böylesine ucuz sözde minimalizm ile geçiştirilmemeliydi. Rubén, modern çağın yalnızlığı ile eski zaman asaleti arasında sıkışmış, hem çevresine, hem kendisine ilan edemediği bağımsızlığının açtığı yaralarla mücadele etmek zorunda kalan bir birey olamamış. Olduğunu düşünenler Rubén’e haksızlık ederler. Moreno, Rubén’i resmen harcamış. Mutlaka harcayacaktı, hatta harcamaz ise garip kaçardı. Ama Rubén’in asıl harcanışı maalesef onun alınıp El Custodio diye bir filmin içine konulmasıyla oluyor. Moreno’nun Rubén’i ve tabi Rubén’in kendini azad ediş biçimi belki de bu yüzden altı oyulmuş biçimde bir ruhsuzluk hissi uyandırabiliyor. Moreno şayet bu denli ruhsuz ise, keşke Rubén gibi bir karaktere bulaşmasaymış.


Hele o Rubén’e yüklenen çizim merakı ve yeteneğine ne demeli? Bu sığ hikayeye katkısı ne? Oysa ne güzel bir giriş yapıldı: Bakanın Rubén’i çağırıp misafirlerinin kara kalem resimlerini çizdirmesi ve onun kendi bedenini olduğu kadar sanatını da otoritenin emrine sunmuş olma fikriyatı, ne de şık bir ikilem yarattı. Sanatın, burjuva ve sistem elinde nasıl oyuncağa dönüştüğünü ne güzel hissettirdi. De battre mon coeur s'est arrêté’deki Thomas’ın yaptığı iş ile iç dünyasının yansıması olan piyano yeteneğinden oluşan tezatın sağladığı paralel akıcılığın izlerini El Custodio’da aramak beyhude. Aynen öyle bir tezattan yararlanılsın demiyorum. Sen Rubén gibi bir karaktere, bastırılmış sanat duygusunu bir uzuv gibi değil de, bir aksesuar gibi iliştirirsen, iyi yönetmen, iyi senarist değilsin. Tamam esas derdin o olmayabilir. Hikayene derinlik katmayacaksa o zaman bu yeteneği ona neden verirsin?

Film boyunca ya bencil, ya da fikirsiz dolanıp duran Moreno, her nasılsa filmin bir yerinde Rubén’i kocaman bir pencerenin önüne koyuyor. Bakanın toplantıdan çıkmasını beklerken pencereden denize bakıp “ben hiç denize girmedim” diyor Rubén. İşte böyle hamlelerden bir Rubén çıkarmaktır marifet. Ama böylesi hamleler, filmin geneli düşünüldüğünde Moreno samimiyeti diye değil, Rubén yalnızlığı diye algılanıyor ister istemez. Yani Rubén’in sakinliğinin altında ne fırtınalar koptuğunu Moreno’nun değil, Rubén’in sayesinde hissediyorum. Bu senaryoda ne kadar anlayabiliyorsak artık.

6 Haziran 2008 Cuma

Art Of Fighting (Ssaum-ui gisul) 2006

 

Yönetmen: Han-sol Shin

Oyuncular: Yun-shik Baek, Hyun-kyoon Lee, Yeo-jin Choi, Eung-su Kim

Senaryo: Dong-hyun Min, Han-sol Shin

 

Güney Kore’deki bir meslek lisesinde öğrenci olan Byung-tae, okuldaki serserilerden dayak yemekten nevri dönmüş bir halde kendisine dövüşmeyi öğretecek bir usta aramaktadır. Boşa giden birkaç deneyimin ardından, nereden nasıl geldiği belli olmayan orta yaşlı, gizemli bir adam olan Oh Man-su’nun bir vukuatına şahit olunca aradığı ustayı bulduğuna inanır. “Bana dövüşmeyi öğret” şeklinde adama musallat olur. Israrlardan bunalan ve yediği dayaklardan ötürü biraz da ona acımaya başlayan Oh Man-su, Byung-tae’ye hayata uyarlanmış bazı teknikleri gram gram vermeye başlar. Kulağa Karate Kid gibi geliyor olsa da, hiç mi hiç sevmediğim Karate Kid’den haliyle daha çiğ bir şiddet ve Kore’ye özgü mizah soslu dram anlayışı ile işlenmiş, gıcır gıcır bir usta-çırak filmi Art Of Fighting.

 

 

Art Of Fighting, son zamanlarda izlediğim en şık jeneriklerden biriyle başlıyor. Babası polis olan Byung-tae’nin okulda yediği sopalara içerliyoruz. Usta rolündeki Baek Yun-shik’in filme dahil olmasıyla filmin öğreten adam ve oğlu seyrinde gitmesi beklenirken, yazıp yönettiği ilk filmiyle yönetmen Han-sol Shin bunu daha sterilize bir üslupla, usta-çırak didaktizminden farklı ele alıyor. Yun-shik ustanın verdiği tüyolar, Karate Kid’in tonton Miyagi Usta’sı Pat Morita’nın (toprağı bol olsun) talimatlarına temelde benziyor. Duvar boyama ile çamaşır sıkma benzeşmesinden farklı olarak Yun-shik, çubuklarla sinek yakalama ya da içler acısı kartal duruşu/vuruşu saçmalıklarına prim vermiyor. Onun öğütleri Miyagi’ninkiler kadar elit ama bir o kadar da sokağa ait. Her ikisi de çekirgelerine bu teknikleri savunma amaçlı kullanmalarını öğütlese de, etrafta bu kadar kaşınan olduktan sonra pratik kaçınılmaz oluyor. Her ustada olduğu gibi Miyagi’de de kavganın bir etiği vardı. Onun, kimi deneysel, kimi bu etikten gelme öğretileri Ralph Macchio zavallısını 80’lerin o taşkın Amerikan abartısıyla karate şampiyonu yapmıştı. Hatta Karate Kid II’de yine bu Macchio’dan bir aksiyon kahramanı olabileceğine inanmamızı beklediler. 80’ler biraz da böyleydi işte.. Ama bu konseptin 2000’e yansıyan ve Amerikan olmayan bir çağdaşı, 2000’ler perspektifimizin ne yönde olduğunun ipuçlarını verebilir. Bana bu perspektifi sunan, adı geçen iki film değil, daha genel bir bakış:

 

2000 gerçekliği, 80’in şimdi bize ucube gelen yapmacık taraflarının ipliğini pazara çıkarmayı çok iyi beceriyor. Ama 2000, 80’e nefret duymuyor, onu yok saymıyor. Sadece onunla biraz maytap geçiyor ve kendi gerçekliğini ispatlamak için onu koz olarak elinde tutuyor. 80’lerin sadık hayranları, çoğunlukla Amerika’nın dayattığı bazı saçmalıkları, gerçekmişçesine sindiriyorlar. Daha da ilerisi, bu sindirim bir yaşam biçimi haline geliyor. Ve 2000’lere uyum sağladığını zanneden bu sindirimciler, birlikte sinema, tiyatro, lokanta, cadde, sokak, forum ortamını bile paylaşmak istemeyeceğiniz toplum bireyleri olup çıkıyorlar. Neyi sevdiklerini biliyorlar, ama neden sevdiklerini bilmiyorlar. Bilseler de anlatamıyorlar. Çünkü 80’lerin, o yılları yaşayan herkese yüklediği virüse karşı bir anti-virüs geliştirememişler. Bu, okuyarak, dinleyerek ve izleyerek elde edilen bir anti-virüs çünkü…

 

 

Art Of Fighting’in ustası Yun-shik ise 80’ler parodisi Miyagi’nin, 2000’lerin katı gerçekliğinin parodi versiyonu. Muhtemelen karanlık işler tezgahından geçmiş, içkisi sigarası olan, yellenen, su tabancasıyla etrafındakileri ıslatan, kapılardan süt çalan, kavgada ahlak olmadığını savunan tam bir “freak”.. Onun öğretilerini uygulayan Byung-tae ise bu adil görünen ahlaksızlığı, sportif bir başarı amacı gütmeksizin hayatına uygulamayı kısmen de olsa başarıyor. Hiç olmazsa kavganın ahlaksızlığından, özgüvenini kazanmak adına faydalanıyor. Bu sapına kadar gerçek öğretinin bize öğrettiği de, sapına kadar hayata dair.. Rakibin ellerinden bastırıp, öne düşen başına attığımız kafa darbesinin durduğu yer ile, kartal vuruşunun durduğu yer, acı gerçek ve komik hayal gibi… İşte bu maçın sonucu: İkibinler: 1, Seksenler: 0

2 Haziran 2008 Pazartesi

Mongol (2007)


Yönetmen: Sergei Bodrov
Oyuncular: Tadanobu Asano, Khulan Chuluun, Honglei Sun, Amadu Mamadakov
Senaryo: Sergei Bodrov, Arif Aliyev
Müzik: Tuomas Kantelinen

Mongol ya da gösterimdeki adıyla Cengiz Han, En İyi Yabancı Film dalında Oscar adayı olmasının da getirdiği reklam sayesinde geniş kitlelere ulaştı. Epik dekora sahip tarihi filmlerin aydınlatıcı belgesel yönünü süzgeçten geçirerek görkemli kostümler, aksiyon sahneleri, entrikalar görmek isteyen izleyici kitlesi tarafından da oldukça beğenildi. Tabi nice film bu süzgeç yüzünden belli bir tarihi bilinç uyandıracak iken, tozu dumana katan aksiyon canavarları muamelesi gördü. Mongol için bu süzgeç yöntemi, filmden pek bir şey de götürmüyor açıkçası. Çünkü Cengiz Han’a objektif bakamayan, ya da bakmak istemeyen Rus yönetmen Sergei Bodrov, her yönden kusursuz ve örnek bir savaş adamı yaratmış. Bunu yaparken de tarihi gerçekleri kendi kitabına uydurmak suretiyle adeta yeniden yazmış. Tarihi gerçeklerden beslenip, sonra da kendi masalını yazmaya, kendi kahramanını yaratmaya koyulmuş. Araya da “Moğollar da çok bozuldu canım!” türü yüzeysel (öz)eleştiriler gizlemiş.

Filmin belli bir kalite çıtasını aştığı kesin. Özellikle tarihi dekor yönünden gerekli tüm sinematik unsurlar yerli yerinde. Uluorta harcamadığı aksiyon ve figürasyon disiplini, bütçesi kabarık bir Hollywood’lunun elinde olsa hiç düşünmeden iki saatlik nefes aldırmayan bir gümbürtü çekebilirdi. Oysa Mongol, aksiyon yeteneğini kendi akışına bırakmış ve bu sayede daha olgun bir duruş elde etmiş. Fakat özellikle Timuçin’in çocukluğu ile yetişkinliği, bir de hapisten kaçtıktan sonra bir anda tüm dünyaya hükmeden bir imparator olması arasında çok ciddi uçurumlar var. Acelecilikten öte, düpedüz atlama yaşanmış. Herhalde kurgu odasında bütçeden nasıl kısılabileceği yönünde bulunan bir çözümdü. Zira küçük bir çocuğun bir sonraki sahnede 30 yaşına fırlaması normal olsa da, Cengiz Han’ı anlatan bir filmin arada atladığı hayati şeyler mutlaka olacaktır. Ayrıca hapisten bir Hint fakiri gibi kaçtıktan bir sonraki sahnede kendisini muazzam ordusuna komutanlık eden bir kumandan olarak görünce iyice dağılıyor insan. Karısı Börte ile alakalı kaçırılma-kurtarma meselesini bu kadar uzatması da manasız geldi bana. Bodrov’un bir üçleme çekeceği söyleniyor. İyi de o zaman bu acele niye? Şayet arada atlanmış parçalar kalan iki filmde işlenecekse fena halde ekşi bir Moğol çorbası bizi bekliyor.


Yukarıda sözünü ettiğim olumlu özellikleri yanında bence filmin en güzel yanı, Timuçin’in kan kardeşim dediği Jamukha’nın göründüğü sahnelerdi. Çinli oyuncu Honglei Sun’a Asya Film Ödülleri’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü getiren bu performans, bazı mafya yapımlarında yüzümüzde tebessüm uyandıran bilindik gangster triplerini sessiz ve derinden kendi coğrafyasına döndürmüş mühim bir oyunculuk tadı içeriyor. Jamukha, sempatik kötü adamlar kervanına (aslında filmde ganimet yönünden kendi adamlarına adil davranmayışı dışında aman aman bir kötülüğü de yok) rahatlıkla dahil edilebilen ve bence hem oyunu, hem karizmasıyla başroldeki Tadanobu Asano’yu ezen bir karakter. Genel olarak olumsuz elektrik yaymış gibi olsam da, tecrübe edilmesi gereken bir film Mongol