28 Şubat 2008 Perşembe

Hokkabaz (2006)

 

Yönetmen: Ali Taner Baltacı, Cem Yılmaz

Oyuncular: Cem Yılmaz, Mazhar Alanson, Özlem Tekin, Tuna Orhan, Tuncer Salman, Kemal Inci, Gürgen Öz

Senaryo: Cem Yılmaz

Müzik: Ozan Çolakoğlu

 

İskender (Cem Yılmaz) hokkabazdır. Yani aslında sihirbazdır. Ama onun ve çocukluk arkadaşı Maradona'nın (Tuna Orhan) dışında herkes onun hokkabaz olduğunu düşünmektedir. İstanbul'dan hızla kaçmak zorunda kalan ikili, turne programına Sait'i de (Mazhar Alanson) dahil ederek, büyük risk alırlar. Baba Sait, İskender'i takdir etmeyi uzun yıllar evvel bırakmıştır. Turne üçlüyü kaynaştırırken, aynı zamanda görkemli bir dağılmaya sebep olur.

 

 

Cem Yılmaz’daki “toplumun soytarısı” imajına verilebilecek en iyi cevap belki de Hokkabaz filmiydi. İçindeki karakter zenginliğinin yansıması olan reklamlar, gösteriler ve sinema filmlerindeki gerçek ve gerçeğinden türemiş kopyalar da aslında çok önemli illüzyon gösterileriydi. Cem Yılmaz kendini çoğalttı, aslından suretler üretti, onları tek bir alana değil, her yere dağıttı. Hokkabaz’ın İskender’i bunlardan sadece biri, belki de en kırılganı. Sihirbaz asaleti, soytarı duygusallığı ve insan saflığı arasında sıkışmış bir İskender. Sevdiği işi yapma, ondan masum ihtiyaçlarını karşılayabilmek için para kazanma düşüncesiyle çocukluk arkadaşı Maradona ile birlikte turneye çıkma planları yapan İskender, Çanakkale Şehitliği’ne gitmeyi saplantı haline getirmiş, mesleğinden dolayı kendisini sürekli aşağılayan huysuz babası Sait’i de yanına almak zorunda kalıyor. Babasının yaşadığı külüstür karavanı da yanlarına alan üçlü, o yol filmlerinin bildik naif havasını solutan bir maceraya başlıyorlar. Her Şey Çok Güzel Olacak da bir yol filmiydi. Oradaki “yola koyulma” amacına nazaran daha masum bir (şehitlikle birlikte iki) misyon üstlenen filmin kendini koyvermiş hali çok sevimli ve bir o kadar da geniş zeminli. Filmin kahramanı tutunmaya çabalayan bir sihirbaz olunca, onun gerçek ile sanal arasındaki sıkışıklığını sunmayı hak eden en iyi kahraman örneklerinden biridir İskender tiplemesi.

 

Cem Yılmaz bir fenomen. Ünlü olduktan sonra bile sadeliğe duyduğu sevgiyi bastıramamış görünen, lüks içinde sürdüğü sanılan yaşamının aslında öyle olmadığını savunmak zorunda hisseden bir komedyen. Soytarı personasından gocunmaması, perde arkasında bunun aksini ispat edecek veya hakikatini en güçlü biçimde dilegetirmek için o soytarının etinden sütünden faydalanacak donanıma sahip olmasından kaynaklı belki de.. Maddi pozisyonunun, içinde olmaktan mutlu olduğunu düşündüğüm sıcak ve samimi basitliğinin önüne geçmesine izin vermemek gibi düzgün bir kaygısı var. Gösterisine giden insanları doyurup, kendi açlığını da senaryolaştırmak gibi zengin bir kimlik taşıyor. O gösterilerde doğru dürüst bir dekoru bile olmadığı yönündeki düşüncelere cevaben: “istesem burayı ışığa, lazere boğarım” benzeri bir cümlesi vardı. Bunu yapabileceğini G.O.R.A. ile kanıtlaması gerekiyordu kendince. O film, gösterilerde birikerek sıkışmış bir gazın patlamasıydı.Yaramaz bir çocuğun klişelerle, parodilerle, göndermelerle oynaması gereken oyunuydu. Bir nevi hokkabazlık denemesiydi. Hokkabaz ise, popüler manada ele alınan Cem Yılmaz kimliğinden beklenmesi pek olası olmayan, ama gerçek bir hokkabazlık gösterisi.. Daha doğrusu bir hokkabazın, bir sihirbaza dönüşümü.

 

Hokkabaz, son dönem yerli filmler arasında kuru kalabalıktan öteye gitme çabasına haiz birkaç sağlam neferden biri. Marathon Man’de maraton Thomas (Dustin Hoffman) için, De battre mon coeur s'est arrêté’de piyano Thomas (Romain Duris) için ne ise, sihirbazlık da İskender için o!. Bir kaybedenin hayata tutunma aracı. Üç kuruş maaşla kalabalık ailesini geçindiren ana-baba, çürümüşlüğün ortasında gönül verdiği sanatını icra etmeye çalışan bir sanatçı, gündelik hayatın telaşında, yorgunluğunda, acımasızlığında gerçek aşkı ve bağlılığı bulabilmiş bireyler.. Bunların adı sihirbazlık değil. Ama Cem Yılmaz’ın İskender bünyesinde sihirden, büyüden anladığı gerçekliğin yanar-döner hali bu fikire hiç de yabancı değil. Yaptığı illüzyon numaralarının sırlarını bilen İskender’in hayatın ve insanların sırlarına karşı hazırsızlığı, hayatını gösterileri ile kazanan Cem ve İskender’in meramını özetliyor sanki.

 

Her ne kadar hareket halindeki karavandan paraşütle atlayan, yaptığı iş yüzünden oğlunu hakir gören bir babanın, mantık ve hoşgörüye varan süreci pek tatminkar olmasa da (ve bu sebepten nakış gibi işlenebilecek bir baba-oğul ilişkisi ıskalanmış gözükse de), Cem Yılmaz’ın kendi canlandırdığı karakterin dışındakileri yeterince derinleştirmediği hissedilse de, skeç anlayışından, gittikçe oturduğu gözlenen bir senaryo düzenine doğru rota belirlediği fark ediliyor. Diyalogların sadeliği ve tanıdıklığı yanında, onları seslendiriş biçimi de Cem Yılmaz’ın artık kanıksanmış bir özelliği. Çok iyi bir oyuncu olduğu su götürmez. Gösterilerindeki anlatımları yanında karikatür çizercesine mimiklerini ve vücut dilini mükemmel kullanması, girdiği her kalıba bizi ikna edecek düzeyde. Bu kez de İskender olarak saf, dürüst ve duygusal bir ikna söz konusu. Daha önceki tüm karakterlerinde rastlanmayan naif duruş ile bir oyunculuk illüzyonu yaratıyor. Bu durumda da Mahzar Alanson, Tuna Orhan ve Özlem Tekin’in filme verimli bir şekilde eşlik etmelerinden başka bir şey söylemek çoğu zaman mümkün olmuyor. Ama bu verimli eşlikler sayesinde salt bir Cem Yılmaz egosu izlemekten de kurtuluyoruz. Ufak tefek aksaklıklarına rağmen içinde sıcaklığı ve samimiyeti muhafaza eden Hokkabaz, popüler kültür yaratığı kimliğine sahip Cem Yılmaz hayranlarını memnun edememe riski taşıyor. Ama öte yandan sinemacı Cem Yılmaz’ın geleceği için deste deste ümit taşıyor. Yönetmen ortağı Ali Taner Baltacı’nın değil de, Cem Yılmaz’ın fikri olduğu belli olan, Fatma’nın hikayesini anlattığı, video klip estetiği ve Guy Ritchie zıpırlığı ile kurgulanmış kısa bölüm ile neler yapabileceğini gösteren de bir yapısı var. Fakat işi fazla sulandırmadan tekrar sakinliğine ve kırılganlığına geri dönen yönüyle Sting’in Englishman In New York şarkısına benzettiğim bir film Hokkabaz.. O şarkı gibi huzurlu, o şarkı gibi hınzırlığını şımarmadan yaşayan bir gösteri.

25 Şubat 2008 Pazartesi

Death At A Funeral (2007)


Yönetmen: Frank Oz
Oyuncular: Matthew Macfadyen, Keeley Hawes, Andy Nyman, Ewen Bremner, Alan Tudyk, Daisy Donovan, Peter Dinklage, Rupert Graves, Jane Asher, Kris Marshall, Peter Vaughan
Senaryo: Dean Craig
Müzik: Murray Gold

Mülayim bir insan olan Daniel’ın (Matthew Macfadyen), babasının ölümünün ardından tertiplediği cenazeye gelen acayip akrabaların sakarlıkları, New York’da yaşayan ve kendisinden daha ünlü bir yazar olan erkek kardeşi Rupert’in umursamazlıkları ve tam da cenaze günü ortaya çıkıp Daniel’e şantaj yapan babasının sürpriz! sevgilisi yüzünden başı derde giriyor. Ondan sonrası da karışıklıklar ve saklanmaya çalışılan gerçeklerle daha da komikleşiyor.

Tecrübeli İngiliz yönetmen Frank Oz yeni filmini, Amerikan komedilerine ara verip bu kez ülkesinde çekmiş. Dirty Rotten Scoundrels, In & Out, What About Bob?, Housesitter gibi komedilerini çok beğendiğim Oz, konusu ve ağırlıklı olarak genç nesil İngiliz oyuncu kadrosunun başarılı oyunlarıyla yine iyi bir iş çıkarmış. Ama başlangıçtaki kısa bölüm haricinde tamamen cenazede geçen film, mayası gereği sanki biraz daha komik olabilirmiş aslında. Oz’un yarı yaşındaki Dean Craig’in senaryosu, çoğunlukla tiyatro oyunlarından alışkın olduğumuz işleri berbat etme, düzeltmeye çalıştıkça daha da batma ve bunun getirdiği telaş atmosferini iyi yakalıyor. Birkaç sahne dışında güldürmekten çok tebessüm ettiren, diğer Frank Oz filmlerine göre daha sakin ve iddiasız bir yapıda olan film, bu haliyle de çok sevimli.

18 Şubat 2008 Pazartesi

The Heart Is Deceitful Above All Things (2004)


 Yönetmen: Asia Argento
Oyuncular: Asia Argento, Jimmy Bennett, Ornella Muti, Kip Pardue, Winona Ryder, Peter Fonda, Michael Pitt, Ben Foster, Marilyn Manson
Senaryo: Asia Argento, Alessandro Magania, J.T. LeRoy
Müzik: Marco Castoldi, Billy Corgan, Kim Gordon
 
Film, 7 yaşındaki Jeremiah (Jimmy Bennett)’ın, başı beladan kurtulmayan annesi Sarah (Asia Argento) tarafından koruyucu ailesinden geri alınmasıyla başlayan korkunç büyüme hikayesini anlatıyor. Uyuşturucu, alkol ve fahişelik hayatının doğal bir parçası olan Sarah, oğlunu kısa zamanda bu hayatın bir parçası haline getirerek işkence, alkol ve esrar ile tanıştırır. Kısa bir süre sonra oğlunu terk ederek onu pislik dolu bir dünyanın içinde bırakır. Jeremiah yaşadığı kötü olaylar sonucunda, katı Hristiyan inançları ve disiplin ile tanışacağı büyükanne (Ornella Muti) ve büyükbabasının (Henry Fonda) yanında kalmaya başlar. Ancak 3 yıl sonra Sarah tekrar oğlunu geri alır ve değişik bir sevgi anlaşıyla beraber, çocuğu tekrar yaşadığı korkunç dünyaya sürükler.

Korku filmlerinin efsane ismi Dario Argento'nun kızı Asia Argento, oyunculuk kadar yönetmenlikle de uğraşıyormuş meğer. The Heart Is Deceitful Above All Things kendisinin yönetmiş olduğu filmler arasında izlediğim ilk filmi oldu. Muhtemelen de sonuncu olacak. Aslında oldukça vurucu bir başlangıç yapan film, epey cesur ve sert biçimde işlenen bir ana-oğul hikayesi olarak başlıyor. Jeremiah rolüyle küçük oyuncu Jimmy Bennett insanın ağzını açık bırakıyor. Devamını aynı tedirginlikle merak ediyoruz. Ama film küçük Jeremiah'ın birdenbire üç yıl sonrasına zıpladığında anlamsızlaşmaya ve sıkıcılaşmaya başlıyor. Sonuna kadar da öyle giden filmin en iyi yanı, bitmesi oluyor tabi. Argento ve filmin en iyi oyuncusu Bennett'in yanında minik rollerde Ornella Muti, Winona Ryder, Peter Fonda ve sevgi kelebeği Marilyn Manson'u görmek ilginçti. Kanımca kötü bir film.

15 Şubat 2008 Cuma

Voces Inocentes (2004)


Yönetmen: Luis Mandoki
Oyuncular: Carlos Padilla, Leonor Varela, José María Yazpik, Ofelia Medina, Adrian Alonso, Gustavo Muñoz, Daniel Giménez Cacho
Senaryo: Luis Mandoki, Oscar Orlando Torres
Müzik: André Abujamra

"1980'de, küçük ülke olan El Salvador'da bir iç savaş patlak verdi. Salvador ordusu ile bölgedeki köylüler arasında bir anlaşmazlık olarak başladı. Çok geçmeden köylüler örgütlenip FMLN olarak bilinen gerilla ordusu halini aldı. Bu anlaşmazlık 12 yıl sürecek vahşi bir iç savaşa kadar uzandı. Cuscatanzingo gerillalarla ordu arasında kısılı kalan son köylerden biriydi. Bu hikaye burada yaşanmıştır."

Filmden alıntılanan bu cümlelerle açılan film yine, “İç savaş ardında 75,000'den fazla ölü ve 1 milyon civarında mülteci bırakarak sürdü. Amerika Birleşik Devletleri Salvador ordusunu eğitmek amacıyla askeri kuvvet ve bir milyar dolar askeri yardım gönderdi. Bugün dünya çapında 40'tan fazla ülkede 300,000'den fazla çocuk ordularda silah altında” cümleleriyle sonlanıyor. Meksikalı yönetmen Luis Mandoki’nin çektiği Voces inocentes, 80’ler El Salvador’unun çalkantılı atmosferine dul bir annenin üç çocuğundan biri olan 12 yaşındaki Chava’nın merceğinden bakan sağlam bir dram. Hem uzak bir coğrafyanın bir dönem içine düştüğü kaos ortamını çok iyi sunmuş, hem de Chava rolüyle izlediğimiz küçük Carlos Padilla ile annesi Kella rolündeki Şili’li güzel oyuncu Leonor Varela’nın son derece başarılı oyunlarıyla taçlandırılmış bir film. Yer yer tebessüm ettirse de, içinde sakladığı trajediyi hep su yüzünde tutan, özellikle o dönemde çocuklara yönelik ordu politikalarını ifşa eden cesur bir yapım.

Senaryoyu yazan Oscar Orlando Torres’in kendi çocukluğundan esinlendiği söylenen filmde işlenen kusursuz anne-oğul ilişkisinin dramatizasyonu kadar, Chava’nın masum aşkı için de aynı özen gösterilseymiş daha iyi olacakmış sanki. Aslında gösterilmiş denebilir. Sadece o yaşlara biraz büyük gelen bir anlatım olmuş hepsi bu. Yoksa filmin bütününe etki eden bir olumsuzluk kesinlikle yok. Yürekleri burkan sahnelerle dolu bu çarpıcı film, tıpkı Afrika gibi yıllar boyu acılarla yoğrulmuş, diktatörlerle, gerillalarla, orduyla, isyanlarla çevrelenmiş sivil yaşamların mesken tuttuğu Orta ve Güney Amerika’nın ağıtlarından biri.

13 Şubat 2008 Çarşamba

Redacted (2007)

 

Yönetmen: Brian De Palma

Oyuncular: Izzy Diaz, Patrick Carroll, Ty Jones, Eric Anderson, Rob Devaney

Senaryo: Brian De Palma

Müzik: Kevin Banks

 

Redacted 2003 yılında Irak’ta gerçekten yaşanmış olan, 14 yaşındaki bir kıza tecavüz eden Amerikan askerlerinin bu korkunç olayı örtmek için kız ve ailesine direnişçi süsü vererek vahşice öldürmesinden hareketle, kurmaca karakterlerle çekilmiş bir Brian De Palma filmi. Irak’taki bir birlikte görev yapmakta olan bir grup askerin karıştığı bu elim olayın öncesini, olay anını ve sonrasını film içinde belgesel veya belgesel tekniğiyle kurmaca şeklinde sunuyor. Girişte yapılan “bu film tamamen kurgudan ibarettir, karakterler tamamen kurgudur, gerçek insanlarla karıştırılmamalıdır” uyarısına rağmen, görev almış veya halen görev yapmakta olan askerleri zan altında bırakmaktan çekinmeyerek, insanlık dışı muameleleri cesurca mercek altına alıyor. Kendi ülkesinin askerlerinin içine düştükleri buhran yüzünden göstermiş oldukları sapkınlıkları bu denli yermek gerçekten yürek istiyor.

 

 

Fakat bu cesaret o kadar doğrudan ve basit kalıyor ki, belgesel havası vermek istediği gün gibi ortada olan De Palma, bir iki yer haricinde tarzı sayılabilecek bazı biçimlerden uzak, herkesin bildiği veya tahmin ettiği, hergün söylenen, okunan, yazılan, çizilenler dışında hem politika hem de sinema adına pek de yeni şeyler söylemiyor. Kurmaca bir yapımın şahsi el kameraları ve sabit gizli kamera sistemlerinin çektiği süsü verilen görüntülerle belgeselimsi şekilde sunulması, özellikle bağımsız sinema anlayışı içerisinde artık pek de yenilik sayılmaz.Üstelik filmin genelinde bağlı kalınan bu yöntem yanında, El Kaide’nin internet sitesi ve YouTube benzeri sitelerde yer alan, yine film için kurgulanmış çeşitli video görüntüleri serpiştirilerek sanki biraz dağılmış. Kontrol noktasında görevli birkaç askerin uğradıkları bombalı saldırıyı hem bir askerin el kamerasından, hem de eylemcilerin kendi web sitelerine yükledikleri görüntülerden, yani aynı olayı iki farklı açıdan izlediğimiz bölüm, De Palma’nın çekmeyi çok sevdiği türden sahneler. Keza o trajik olay gecesinin, Blair Witch ürpertisi yaratması muhtemel hareketli ve karanlık çekimleri de öyle. Ayrıca bir video sitesine yüklenmiş, hararetli bir savaş karşıtı kızın öfkesini kustuğu video da çekim olarak olmasa da söylenenler açısından çok çarpıcıydı. Fakat olayın insani ve ahlaki sorgusunu yapmak için haklı olarak sert bir dil seçen De Palma, ustalığını filmin bütününe yayamıyor bence. Belli bir dağınıklık hissi hakim olabiliyor.

Brian De Palma, tecavüz, kafa kesme (ve o kafayı kameraya gösterme), kopan kol-bacak, vurulan hamile kadın gibi şiddet görüntüleri ile haklı tavrını açıkça koymasına rağmen, yine aynı görüntülerle “yeni başlayanlar için Irak” aceleciliğinden ve acemiliğinden muzdarip. Oysa film bittikten sonra ekrana dizilen gerçek Irak fotoğraflarının tokat gibi etkisi pekala bu belki de kasti acemiliği ustaca kamufle edebilirmiş. Yoksa “ne kadar şiddet gösterirsem o kadar vurucu olurum” zihniyeti üzerine özellikle politik sinema ile ilgili genç yönetmenler bile fazla gitmiyor. Öte yandan, belli bir amatör yaklaşımın De Palma’nın bilinçli tercihi olduğu açık. El kameralarını kullananın askerler değil de De Palma olduğu düşüncesini kafamızdan atmamız bekleniyor. Bunu gayet mantıklı ve orjinallik olarak görsek de, teori ve pratiğin kesişme noktasını belirleyen kişinin De Palma olduğunu kafamızdan atmak güçleşebiliyor.

 

 

Askerlerin birbirlerine el kameralarıyla söylediklerini, gerçekte birbirlerine mi yoksa sadece kameraya (ve o çekimi birgün izleyecek olanlara) mı söyledikleri arasında çok ince bir çizgi var. Aralarındaki diyalogların çoğu zaman boş, küfürlü veya mesaj olarak fazla basit kaçmasını da zaten edebi anlamda yetkinlik beklemediğimizden mazur görebilir, hatta belgesel sınırları içinde doğal karşılayabiliriz. İyi de nereye kadar? Kamera üstadı bir sinemacının, çekim tekniğine ayırırken sarfettiği enerjiyi, bir tecavüz ve katliam hikayesi dahilinde daha altı dolu biçimde görmek istiyor insan. Her yerde kameraların cirit attığı bir hikayenin kurgusal gerçekliği fazla sırıtyor. Herkesin o kameralardan haberi yokmuş gibi rahat davranması veya nasıl oluyorsa bazı bölümlerde haberlerinin olmaması enteresan. Bu durum belgesel samimiyetine uygun gözükse de, bu uygunluk içine yedirilmek durumunda kalan hikayeye ve diyaloglara yansımıyor. Belki de belgesel gibi görünmeye çalışan bir kurmacanın içine düştüğü kısır döngüdür. Her şeye rağmen izleyici tarafından bu döngünün hissedilmemesi de mümkün.

 

Keşke Brian De Palma gerçek bir belgesel çekseymiş diyeceğim ama bu kez de askerlerin arasında bu kadar rahat edemeyeceğini, yasal engellere takılacağını, “redacted” olacağını tahmin etmek de zor değil. Zaten işin “redacted” yani düzeltilmiş/sansürlenmiş bilgi aktarımı kısmına getirilen eleştirinin yeterince güçlü olup olmadığı, izleyicinin gerçekte Irak’ta neler olup bittiğinin farkında olup olmadığı ile doğrudan alakalı. “İçinde yaşamadan nasıl bilebiliriz” şeklinde yapılacak tartışmalardan arınmış bir biçimde düşünmek gerek. Irak’a ait düzeltilmiş, sansürlenmiş ve daha light hale getirilmiş haberlere tepki olarak bir filmin çekilmiş olması çok yerinde bir hareket. Ama çekilen filmin belgesel görünümlü bir kurmacadan oluşan Redacted olması ise, çoğunluğun farkında olduğu bir zulmün sadece basit şekilde kurgulanışı, karton karakterler ve kötü oyunculuklarla hiç yenilik içermemesinden ibaret kalıyor. “14 yaşındaki bir kıza tecavüz eden Amerikan askerlerinin bu korkunç olayı örtmek için kız ve ailesine direnişçi süsü vererek vahşice öldürmesi” cümlesinden bu kadar ortalama bir senaryo çıkmamalıydı. Bütün kameralara ve onların becerilerine hakim bir yönetmenin işin senaryo kısmına özen göstermeyip sloganlaştırması, bunu da “belgesel doğallığı”na veriyor gözükerek kolaya kaçması şahsi hüsnü kuruntum olabilir. Bu gibi hassas mevzulardan bir uyarlama yaparken izleyici “aferin, adam ne güzel söylemiş” ile “duygu sömürüsünü abartmış canım!” arasında bırakılmamalı. Olayın vahameti düşünüldüğünde insanlıktan yana olacağımız su götürmez. Ama sadece teknik olarak işin “film” yanını düşününce De Palma’nın formsuzluğunun sürdüğünü görmek mümkün.

 

Yine de form kaybındaki De Palma’nın bu filmi sadece popülist savaş karşıtlığı ile çektiğini söyleyemeyiz. Zira Irak’tan önce Vietnam vardı ve kendisi Redacted’a çok benzeyen bir konuyu 1989’da aynı adlı romandan Casualties Of War adıyla perdeye aktarmıştı. Vietnamlı küçük bir kızı köyünden kaçırıp tecavüz eden bir grup Amerikan askerinin konu alındığı bu filmden günümüz Irak’ına şiddet yönünden değişen hiçbir şey yok. De Palma cephesinde ise daha fazla öfke ve şiddet var. Ama oldukça temelsiz bir öfke bu. Sinemada şiddetin gösterilişi gerekli bile olabiliyor. Ailenizle izlemediğiniz sürece sorun yok. Lakin ekranda birinin gözü oyulurken bile gösterilse, o şiddetin bir temeli, sağlam bir dayanağı olmalı ki hedefi bulabilsin. O kadar hedef belirledikten (kimini tam ortadan olmasa da vurduktan, çoğunu ıskaladıktan) sonra işi getirip “vicdan sahibi Amerikalılar”a dayadığınız sürece samimiyetinizden kuşku duyulabilir. Vicdan sahibi Amerikalı olamaz mı? Elbette olur. Ama uzun hikaye işte.. Sanırım ben bu filmi görmüştüm.

4 Şubat 2008 Pazartesi

Madeinusa (2006)


 Yönetmen: Claudia Llosa
Oyuncular: Magaly Solier, Yiliana Chong, Carlos J. de la Torre, Juan Ubaldo Huamán
Senaryo: Claudia Llosa
Müzik: Selma Mutal
 
Eski ile yeni arasındaki çatışmayı işleyen bu sade ve biraz da tuhaf masalın kahramanı, dinsel inançlara sıkı sıkıya bağlı ücra bir Peru köyünde yaşayan on dört yaşındaki Madeinusa’dır. Paskalya yortusundan önceki cuma günü ile pazar günü arasında bütün köy istediği gibi davranabilir, çünkü Tanrı’nın o günlerde olup bitenleri görmediğine inanırlar. Her şeye izin vardır. Madeinusa, kız kardeşi Chale ve babaları Don Cayo da bu geleneğe gözleri kapalı uyarlar. Fakat bir yabancının köye gelişiyle her şey değişir. Olaylar da gelişir.
 
Hayatımda hiç Peru filmi izlememiştim. Gerçi İspanya desteğini de ardına almış bir yapım ama yine de başka bir sinema havasını buram buram koklatıyor. Gerçekten çok ilginç bir konusu var. Zaten o konu, afiş ve şu “Havana Çekilmemiş En İyi Senaryo” ödülü izlemek için yeterli sebepler oldu. Bunun yanında Rotterdam FIPRESCI Ödülü ve Mar del Plata En İyi Kurmaca Latin Amerika Filmi ödüllerinin de sahibi. Kadın yönetmen Claudia Llosa'nın ilk filmini, sarsıcı bir aşk hikayesi ve günah eleştirisi görmek istediğimden midir, pek beğenmedim. Ama haksızlık etmek de istemem. Çünkü çok uzak olduğumuz farklı bir kültürün bir kısım motiflerini görmek, hele de o tuhaf kasabayı meydan saatçisiyle, bahçe süslemesiyle, şarkılarıyla, saf insanlarıyla izlemek ilginçti. Ama bence çok daha derinden etkileyebilecek bir film olabilecek iken bazı kilit sahnelerin ruhsuzluğu kah Llosa'ya, kah yine ilk filmleri olan iki başrole bağlanabilir. Ama Madeinusa rolündeki Magaly Solier'in performansını (ya da doğallığını) beğendiğimi de söylemeliyim.

2 Şubat 2008 Cumartesi

An Inconvenient Truth (2006)

 
Yönetmen: Davis Guggenheim
Sunan: Al Gore 
Müzik: Michael Brook

Al Gore, başkanlık seçimlerini kaybettikten sonra kendini adadığı küresel ısınma meselesinin hayati önemini vurguluyor. Sunumu ve her kesimin anlayabileceği dilden konuşan uzun yıllar almış çalışması gerçekten çok aydınlatıcı. Farkında olmadığımız, hatta şok edebilecek gerçekleri azarlamadan, babacan bir edayla gözler önüne seriyor. Zaten o gerçekler o kadar çarpıcı ki, kendi kendinin vehametini anlatıyor. Bilimsel açıklamalarla, sokaktaki insanın anlayabileceği dillerin karışımı bir üslup birçok şeyi hallediyor. Al Gore'un hayatının dönüm noktalarını, aralara serpiştirilmiş dramatik süslemeler içeren pasajlarla izlemek de belgeseli renklendiriyor.

Beni rahatsız eden tek şey, Gore'un gelecekte karşılaşılacak bazı felaket senaryolarından örnekler verirken bazı yerlerde Amerika ağırlıklı davranmasıydı. Belgeselin çıkış noktası Amerika elbet. Ama işlediği mesele global. Hal böyleyken, hangi Amerikan eyaletlerinin veya 11 Eylül anıtının ne kadarının sular altında kalacağı türünden ulusal örneklendirmeler yabancılık yaratıyor. Gore tabiki bu meseleyi işlerken hafiften duygu sömürüsü de yapacak. Ama böyle yaptığı anlarda girdiği damar, global bir umursama yaratamıyor. Ama kesin olan, son yılların en faydalı belgesellerinden biri olduğu.